• Arkadaşlar belki biliyorsunuzdur ama bilmiyorsanız tavsiye olsun felsefe konusunda Ümid Gurbanov' un bir kanalı var rus filozof, yazarlardan çeviri yaptığı kesinlikle tavsiye ederim.
    Bu da eklediği son video;
    https://youtu.be/zpzgEOCIPmk
  • 226 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    F İ R A K 1

    “Darmadağın olmuş bir yüreğin harabe gönlünde, uçmaya gayret eden kanadı kırık bir kuştu…”

    “Sana ait olduğuna inandığın hiçbir şeyi, sonuç ne olursa olsun almaktan korkma!”

    Üsteğmen Kerem Acar, Er Serdar Güneş, Meri Janan Alborz, Garnizon komutanı Levent, Necla teyze, Süreyya, Zuzu, Erdal, Aysel hanım, Hasan dayı, Ela, Amir Ghorbani, Şeyh, Muhammed Ali Alborz, Raşit, Barney Vincent, Golrıkh Ebrahimi, Zafer, Cemal ve Cellat Hamit ile acılarla dolu hayatlarda beraber yol aldık.

    Daha ilk sayfalarda görevde iken Kerem’in silahının patlaması sonucu olanlar beni çok üzdü ve yorumu yazarken bile o sahne gözümün önüne geldikçe yüreğim acıyor… Meri’nin anne ve babasının Tahran’da başına gelen olaylar yürek parçalıyor… Nasıl yasaları var öyle, okudukça insan darmadağın oluyor. Meri varlıklı iken, gelişen olaylar sonucunda zorluklar yaşaması ve geldiği son nokta içler acısı… Kerem ile yollarının çok kötü şartlarda iken kesişmesi, yanlış anlaşılmalar sonucu Meri’nin hep mağdur durumda kalması kötüydü. O sahnelerde neredeyse Meri’nin masumluğunu Kerem’e ben anlatacaktım…

    Bir yandan Meri’nin üvey teyzesinin yaptıklarının sonrasında akıl almaz olayların yaşanması, para, mal, mülk için Meri’ye yaptıkları beni çok sinirlendirdi ve o anda saçını başını yolasım geldi… Ama etme bulma dünyası… Meri’nin herkese güvenmesi sonucu başına türlü türlü işlerin gelmesi, tam bu sırada Kerem ile karşılaşmaları onun için büyük ikramiye idi… Kerem’in de çocukluk döneminde yaşadıkları sonrası psikolojisinin iyi olmaması, arada dengesizleşmesine sebep olsa da içinde ne kadar güzel bir yüreği olduğunu onca yaşananlara rağmen Meri’nin görmesi beni mutlu etti. Kereme takılan lakapta ayrı bir güzeldi Nazik Gladyatör… Kerem’in kuzeni Ela ne kadar kişiliksiz, karektersiz bir varlıkmış öyle… Kadın kadın değil sanki canavar. Nefret ettim Ela’dan, insan babasından az da olsa güzel bir huy almaz mı?


    Meri Amir’in ona iyilik yaptığını düşünürken içindeki şeytanı görememiş olması, yaşadığı kötü zamanların onun iftiraları sonucu yaşadığını bilse ne der, nasıl davranır merak ediyorum. 23. Bölüm sonu okuduklarım resmen kan dondurucu… recm cezası da neymiş yaaa bu kadar vahşet mi insanoğlu… Meri’nin ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın mücadelesini takdir ettim. Ancak eserin sonunda çoğu yaşananların yarıda kalması okuyucuyu merakta bırakıyor. Şimdi devam kitabını nasıl bekleyeceğim ben, meraktan çatlamadan Firak 2 çıkarsa harika olur. Yazarımız öyle özenerek yazmış ki basım hataları bile göz ardı ediliyor. Yılçaycığım eline yüreğine sağlık, bu film tadında olan eseri biz okuyucularına sunduğun için. Nice güzel yeni eserlerin ile buluşmak ümidiyle.

    #yılçayatar #firak1 #okudumbitti
  • 🌾Bu hayatta sizi üzmesine müsaade edeceğiniz tek şey bir kitabın son sayfası olsun.🌾
  • "GECEYİ GERİ ALIN. Bu yazı karartılmamış, okumamamız gerektiği halde. Etrafımdaki kadınlar iç çekiyorlar, odada bir hareketlenme var, otlar üzerinden esen rüzgârın yaptığı gibi. Bu bilmeden yapılan bir hata mı, yoksa çaktırmadan bir şey mi elde etmiştik? Yoksa görmemizi istedikleri bir şey mi bu, güvenliğin olmadığı o eski günleri anımsatmak için bize? Bu sloganın arkasında başka sloganlar var, kamera kısaca yöneliyor onlara: SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ. HER BEBEK İSTENİLMİŞ BİR BEBEK OLSUN. BEDENLERİMİZİ GERİ VERİN. BİR KADININ YERİNİN MUTFAK MASASI OLDUĞUNA MI İNANIYORSUNUZ? Son sloganın altına bir masaya yatırılmış, kanlar içinde bir kadın çiziktirilmiş."
  • 158 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bir yazar dilediği kadar yetenekli olsun, ya da bir oyuncu dilediği kadar sanatında usta olsun içinde olmayan bir şeyi yazamaz. Ya da yazar ama iz bırakamaz, o duyguyu ya da durumu okuyucunun yüreğine kazıyamaz.

    Knut Hamsun çocukluğundan itibaren maddi imkansızlıklarla mücadele etmiş. Yokluğu ve yoksulluğu iliklerine kadar hissetmiş bir yazar. Yine aynı şekilde açlığı son raddesine kadar hissederek "Açlık" romanını yazmış. Knut Hamsun bu romanı yazarken gerçekten çok ciddi bir parasızlık içerisindedir ve romanda bahsi geçen o açlık ve çaresizlik günlerini yaşamıştır. Yazıları yayınevlerinden dönmüş, hangi kapıyı çaldıysa yüzüne kapanmış ve satacak hiçbir şeyi(paltosu, ceketi ve hatta battaniyesi de dahil) kalmamıştır.

    Ben bu romanı elime aldığımda açlık çeken sefil ve acınası bir adam bulacağımı sanıyordum ancak yanılmışım. Açlığına ve nefsinin onu beslenme dürtüsüyle sonunda kadar zorlamasına rağmen, sokakta gördüğü dilenciye ceketini satıp parasını veren ve kimseden karşılıksız para almayıp yazarak, üreterek bir şeyleri hak etmek isteyen bir adam gördüm. Gururu her zaman açlığına - o inanılmaz ve dayanılmaz mide kazınmalarına- her zaman üstün gelmiştir. Knut Hamsun belki bilincini kaybedecek ve anksiyete bozukları yaşayacak kadar aç kaldı ancak romanın sonunda kendisinde kalan açlığı değil gururu ve aydınlık geçmişi oldu. En nihayetinde yaşamının bu ciddi kırılma noktasında kazanan kendisi oldu.

    Son olarak roman ne sayfa sayısı olarak ne de dil ve anlatım olarak sıkmıyor. Hatta yer yer romanın içerisine öyle giriyorsunuz ki Knut Hamsun'un hissettiği açlığı hissedip ben olsaydım ne yapardım diyerek kendinizi onu yerine koyuyorsunuz. Behçet Necatigil'in yazmış olduğu giriş kısmı ise romanı ve yazarı anlamamıza yardımcı olmuş ve bizi eserin içindeki atmosfere hazırlamıştır. Keyifli okumalar dilerim.
  • Pekala, hadi bakalım! Denildiği gibi olsun. Ölüm karşısında cesur olalım! Bu korkunç fikri ellerimizin arasına alarak gözlerinin içine dikelim bakışlarımızı. Ondan kendisine ait açıklama isteyelim, bizden ne istemiş olduğunu öğrenelim. Onu tüm detaylarıyla inceleyelim, sırlarını çözelim ve mezarımıza önceden bakalım.
  • Hint filmlerini hiç sevmezdim ama, son zamanlarda seyrettiğim iki film oldu. Bunlardan biri PK, diğeri ise Oh My God. İkisi de, dini inançları sorgulayan “sevimli” ve “düşündürücü” filmler.

    Bu filmler sayesinde Hint kültürüne ait de bazı bilgiler edindim. Gerçekten çok tuhaf insanlar Hintli dindarlar. Allah’a yaklaşmak için pek çok Tanrıya, puta vb. yapıyorlar ama bir şekilde bu putlara tapmadıklarını, Allah’a taptıklarını zannediyorlar.

    En ilginci de, tapınaklara harcadıkları devasa paralar. Ülkenin bir tarafında fakirlik kol gezerken, halk, tapınakları inşa etmek, onların devamını sağlamak için müthiş paralar harcıyor. Tapınaklarda çalışan din adamları oralardan maaşlar alıyorlar filan.

    Şükür, bizim ülkemizde böyle saçmalıklar yok. Düşünsenize, ülkenizde sağlık ocağı, hastahane, okul gibi, hayati öneme sahip yapılardan daha fazla sayıda tapınak olsaydı. Sizce bu, akıllı insanların yapacağı bir şey mi olurdu? Nasıl bir yaratıcı inancınız olursa olsun, yaratıcının, bir ülkede, hayati öneme sahip yapılardan çok, tapınak isteyeceğine inanır mıydınız?

    Bu Hintliler gerçekten akletmeyen insanlarmış.

    Düşünsenize, bir araya gelerek, dünyanın parasını harcayarak tapınaklar yaptırabiliyorlar. Böyle bir güçleri var demek.

    Madem bir araya gelerek tapınak yaptırabiliyorsunuz. Mesela, bir araya gelerek evler yaptırsanız, bu evleri de, ihtiyacı olanlara tahsis etseniz. Sözgelimi, yeni evlenen çiftlere, ilk beş yıl ücretsiz bu evlerde oturma hakkı verseniz. Bu ihtiyacı olan çiftler de, normalde kiraya verecekleri parayı biriktirip, kendi evlerini almak için kullansalar.

    Hemen, Hintlilerin, neden buna benzer organizasyonlar düzenlemeyip, bu yardım paraları ile tapınak yaptırdıklarını düşündüm. Tapınak deyip geçmeyin; “Oh My God” filminin bir sahnesinde geçmişti ama tam sayısı kalmadı aklımda. Ülkede, çok fazla sayıda tapınak varmış.

    Gene, tapınaklarda çalışan insanların, din görevlilerinin, o organizasyonun başındaki kişilerin gerçekte ne ürettiklerine baktım. Hiç! Hiç bir şey yapmıyorlar. Ama, hiç bir şey için dünyanın parasını alıyorlar. Bu maaşlar nereden çıkıyor? Halktan. Tam bir asalak gibi yaşıyorlar. Hatta, filmde bir sahnede, tapınağın başındaki kişinin, son model bir arabadan inmesi o kadar “düşündürücü” bir sahneydi ki. Hintliler bu gibi şeylere neden karşı çıkmıyorlar diye düşündüm.

    Neyse, şükür bizim ülkemizde böyle saçmalıklar olmuyor.

    Gürkan Engin