• 254 syf.
    ·Puan vermedi
    Yazar, ‘tüm insanların içerisinde bir çocuk’ vardır görüşüne sahiptir ve bu içimizdeki çocuk her zaman olması gereken sağlıklı bir orta içerisinde gelişimini sürdüremeyeceğini söyler. Bireylerin yaşantısı, ailesi, büyüdüğü çevre, okuduğu okul, etkilendiği kültür akımları çoğu kez bireylerin sağlıklı gelişim göstermesini engeller. Birey bedensel açıdan büyür fakat içindeki çocuk psikolojik olarak zayıf ve sağlıksız kalır. İçindeki o sağlıksız çocuğa bireyin kişiliği bağlaşık hale gelir çünkü birey yaşamın özündeki mutluluğunu, kendi değerini, ilişki halindeki bireylerin gözünden, davranışlarından, söylemlerinden kısaca başkalarının ona yüklemiş olduğu değerde arayış gösterir ve kendi değerini aslında başkalarının ona biçtiği değerleri algılama biçimi de denebilir. Bu sayede bağlaşık kişiliğinin temelini oluşturur.

    Aile bir sistemdir ve hepimizin bu sistemin parçaları olduğunu söyleyebiliriz ve hepimizin üstlenmiş olduğu toplumsal roller bu sisteme aktiflik kazandırır. Sistem içerinde yer alan her bir toplumsal rol, bireylerin kendine özgü olan kişiliklerinin bir parçasını oluşturur ve bu kişilik bazı bireylerde uyuma yol açarken bazıların da ise uyumsuzlukla sonuçlanır. Sağlıklı bir aile yaşantısında bireylerin ihtiyacı düzenli olarak karşılanır, bireylerin gelişimi için uygun bir ortam yaratılır ve bu ailelerde bireyler arası ilişkiler açık, anlaşılır ve net bir yapıya sahiptir. Aile kendi dışındaki bireylerle yani toplumla ilişkisini dengelemiştir ne tamamen bağımsızdır ne de onların boyundurluğu altındadır ve böyle bir ailede varlığını sürdüren bireyler; kendi benliklerinin sınırlarının farkında olan ve özünde kendisini değerli bulan, yaşamla bütünleşmiş, duygu ve düşüncelerini ayırt eden ve kendisini ifade etmekte de zorlanmayan bireyler olarak yetiştirir. Sağlıklı ailelerin sistem içerindeki sürekliliği sağlayan belli kuralları vardır ve bunları kendilerine açık ve net bir şekilde ifade ederken, sağlıksız aile de ise bu durum gizli ve örtük haldedir.

    Diğer ele alınan unsur ise utanmadır ve iki çeşit utanmadan söz edilebilir. Bireylerin sınırlarını hatırlatan utanmalar sağlıklı olarak tanımlanır çünkü bireyler gelişimleri sırasında edindiği bazı yaşam deneyimlerinde hiçbir baskıya maruz kalmaksızın, kendi benliğinde ortaya çıkan utanma biçimidir. Sağlıksız olarak tanımlanan utanç ise; bireyin çevresindeki kişilerin olumsuz tutumlarıyla ve hastalıklı olarak adlandırılan düşünce ve davranışlara maruz kalmasıyla oluşan durumdur ve bireyleri kişiliğinde bu utançların çok büyük problemlere yol açtığı söylenebilir. En olumsuz olarak adlandırılan durum ise bireyin kendi benliğine olan inancının yitirilmesiyle başlayan, kendi iç dünyasıyla ilişkisini kesmesiyle devam eden bu utanç süreci bireylere kendilerini kötü hissettirmekte ve bu utançta kendini kaybetmesiyle sonuçlanır.

    Çocukların karşılanması gereken bazı ihtiyaçları vardır ve bunlar; sevme, sevilme, güven, sosyalleşme, kendisini değerli hissetme, dokunma, anlama gibi. Bu gereksinimlerden yoksun büyüyen çocuk kendi benliğinde eksikleri hisseder ve bunu davranışlarına yansıtır, öz benliği zedelenir ve utanç kendini göstermeye başlar bu çocukları terk edilmiş ya da reddedilmiş çocuklar olarak tanımlayabiliriz. Bu çocuklar normal gelişimlerini sağlayamadıklarından ötürü ilerleyen yaşamlarında ise onlar ‘yetişkin çocuk’ olarak da tanımlanır. Bu utançla büyüyen çocuk, bu durumdan kurtulmak adına savunma mekanizmaları geliştirir ve bu sayede kişi aslında yaşayamadığı duyguların yokluğunu hissetmemek, acıdan kurtulmak için içindeki o boşluğu doldurmaya çalışır ve bu savunma mekanizmalarıyla bütünleşir. Çevrelerindeki bireylerle kurmuş oldukları ilişkilerde genel olarak olumsuz bir havanın etkili olduğu görülür ve tutarsızlıklar ön plandadır. Gerçekten kaçış hayatlarının gizli felsefesi haline gelmiştir ve tüm hayatlarını tutkun olduğu davranışlarına adar gerçeklikten ümitlerini kesmişlerdir.

    İçimizdeki çocuğu tanıma da aslında en büyük sorumluluk ebeveynlerimize düşmektedir. Bizler için asıl önemli olan benliğimizi tanırken sorunları hemen fark edemememizdir ve içimizdeki o çocukla tanışmamızın uzun bir zaman dilimini almasıdır. Yavaş yavaş problemlerimizi tanırız ve içsel süreçlerimizi o zaman ele alırız. Kendimizle yüzleşip bilinçlendiğimizde daha özgür hissederiz ve yaşamımızdaki olumsuz yönleri olumluya çevirmek için efor sarf ederiz. Tabi bu süreç kolay olmayacaktır hatta acı verici bir süreçtir çünkü çocuğun sağlıksız yönlerini irdelemek bireye kayıtsız bir acıyla geri dönmektedir.
  • Tek istediğim, yüzümü kucağına koymak, başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek ve sonsuza dek öyle kalmak. - Franz Kafka.

    Açık çay içerdi hep, demli olunca bardağın diğer tarafından beni göremezmiş, öyle derdi.. - Cemal Süreya.

    “Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin'in inkılâbı ve inkılâbın Marx'ı sevdiği kadar, velhasıl seni Nazım Hikmet'in Hatice Zekiye Pirayende Piraye'yi sevmesi gibi seviyorum.”

    Vay beee!!

    Bana kalırsa biz bu adamları bizimle aynı duyguyu paylaşıp o duyguyu bizden daha iyi betimledikleri için seviyoruz.(nazımcığımın saatinde vera yazmasaydı gerçekten hoş söz)
    İnsanlara nasıl da anlamlar yüklüyoruz,çünkü hiçlik zor geliyor.Ama nasıl bir hiçiz görmeniz lazım,oynat bakalım.. https://youtu.be/udAL48P5NJU
    Ve biz evrende ki("Evren" ne afili kelime ama!) bir zerreciğin kuarkının on üzeri eksi bilmem kaçı kadar bir yer kaplarken kendimize yüklediğimiz anlamlar yüzümde çarpık bir gülümseme bırakıyor.. Bize lütfedilen 60-80 yıl sonra unutulup gideceük. Bu insanlar kimleri unutmadı seni mi unutmayacak..pehh

    Gelecekte ne olacağım ya da olacak mıyım?
    Aman şuyum olmazsa yapamam
    Buyum olmadan şuradan şuraya hareket edemem vs vs

    Abartmadın mı necati?

    Bağımlı aşırı duygusal,seri üretim kortizol salgılayan bireylere döndük. Halbuki içimizde AROGda ki gibi kafeslenmiş bir futbolcu gibi serotoninimiz var. Hepimiz elbette ilgi isteriz,insan sosyal bir varlıktır ama başka insanların cümleleri, hareketleri sizin endokrin sisteminizi yönetmemeli türkçe meali;
    kukla olmayın.Farklı olduğunuzu söyleyip klişeye düşmeyin.Çünkü insan aşılması gerekendir.
    Anlatılanlara rağmen "Elimde değil" diyorlarsa mutsuzluğu ile mutludur.Onlara sadece hayırlısı deyip geçelim.
    Ağaç olmak nasıldır? İkinci dünya savaşına katılmak nasıldır? van gogh olmak nasıldır? Hissedelim. Neden ve nasıl soruları hep aktif olsun beynimizde,,ağzımızdan salya akıtıp etrafa alık gözlerle bakmayalım.

    Abart,kabart,çoğalt ve parlatt!

    Bu söylediklerim öğüt değil sadece bilinçaltınıza mesaj gönderiyorum :D
    Konuşmayı uzatıp "Ne diyo la bu zirzop" demenizi istemem.
    Var olmanın dayanılmaz hafifliği üzerinize olsun değerli okurlar!!! Franz Kafka Franz Kafka
  • 1808 syf.
    ·76 günde·Beğendi·9/10
    Savaş ve Barış, benim açımdan, karakter gelişimlerini görebileceğiniz, insanın içini ve toplum içindeki insanı gözlemleyebileceğiniz yani üzerinde sosyolojik ve psikolojik analizler yapmaya oldukça müsait, tarihle ilgisi olmayanlara bile klasik tarih anlayışından uzakta yeni bir bakış açısı sunan tam bir klasik eserdir. Lisans derslerimde gördüğüm, psikoloji kuramcılarının soyutlaştırarak anlattığı insan dinamiklerinin bu eserde somutlaştığına ve insan hakkındaki bu oldukça yerinde tahlillere şaşırarak tanık oldum. Bu da bana Freud’un ünlü sözünü hatırlattı: “Gittiğim her yerde, benden önce oraya gitmiş bir şair buldum.”

    Bir kitap birçok yönden değerlendirilebilir; bu klasik eser için edebi, tarihsel, öne sürdüğü fikirler, psikolojik veya sosyolojik yorumlamalar yapılabilir… Benim için değerlendirme konusu, eserin karakterleridir.

    Bu noktada karakterlerle ilgili kendi kişisel izlenimlerimi ve duygularımı yazmak istiyorum:

    -DİKKAT buradan sonrası bolca “SPOILER” içerir

    Kitapta gerçekten çok fazla karakter var ama Tolstoy’un özellikle merceğe aldığı daha az karakter var. Bu karakterlerden Nataşa’nın neredeyse tüm hayatına tanık oluyoruz, öyle ki bir tek yaşlılığını bilmiyoruz.

    Karakterleri tek kelime ile anlatacak olsam; Nataşa için hayat derdim, hayat gibi inişli çıkışlı bir karakteri var ve doğal.. Piyer arayış, Sonya fedakarlık, Maria maneviyat, Nikolay ve Denisov asker, Elen narsist, Anatol yüzünde gülümse olan boş adam (evet tek kelime olmadı), Dolokhov manipülatif (ve hatta bence biraz da sosyopat), Prens Bolkonsky (Andrey ve Maria’nın babası) zor kişilik, Boris her devrin adamı… Prens Andrey için tek bir kelime bulmakta zorlanıyorum, belki de kitapta en ilgimi çeken ve sevdiğim karakterlerden biri olduğu içindir, ölümüne gerçekten üzülmüştüm. Bana hissettirdiği kararlı ve sert bir kişilik, biraz babasına benziyor bu yönüyle. Piyer gibi bir arayış içinde ancak Piyer’den farklı olarak bir karar aldığında bunu uyguluyor ve taviz vermiyor, ta ki yeni bir keşif ile yeni bir düşünsel yola girinceye kadar. Bunlar, karakterlerin bendeki güçlü izlenimlerini kelimelere dökme çabamdı, elbette farklı algılar olabilir.

    Piyer ve Andrey’i birbirlerinden çok farklı ve çok benzer gördüğüm gibi Sonya ve Maria için de benzer düşüncelere sahibim. Görünüşte ikisi de fedakar ve uysallar ancak alttaki dinamikler farklı. Anne ve babası olmayan ve üstelik fakir olan Sonya için fedakarlık, sevgi görmenin ve değerli olduğunu hissetmenin tek yolu. Tolstoy, Sonya’yı kediye benzeterek, halinden memnun olduğunu söylüyor. Ancak, elinde bir tek Rostovlar olan başka hiçbir şeye sahip olmayan Sonya’nın başka bir alternatifi mi var? Kitapta Sonya’dan ancak Nataşa ve Nikolay’la ilgili olarak ya da ev işleri gibi ıvır zıvırlarla haberdar oluruz. Sonya bağımlıdır, bağımsız bir kişilik olarak ele alınmaz, bu yüzden beni tüm karakterlerden daha çok etkilemiştir. Onun hikayesinin mutlu sonla bitmesini gerçekten çok istedim ancak istediğim gibi olmadı. Mutlu sonla kastettiğim sadece kendi olduğu için sevileceği bir hayatının olması ve fedakarlık yapmasa da ve hatta hata yapsa bile sevileceğini hissetmesiydi. Sonya hep ev kedisi olarak kaldı, üstelik çocukluğundan beri bağlı olduğu adamın eşiyle birlikte mutlu mesut yaşadığı evinde kaldı, çocuklarına baktı. Tolstoy’un mutlu sonu beni mutlu etmedi o kadar.. Ancak bir bakımdan da gerçekçiydi, sevilmek için bir şeyler yapması gerektiğini çocukken öğrenen insanlar, bu başa çıkma mekanizmasından kolay kolay vazgeçemezler, üstelik kaynakları da yoksa çok çok zordur. Tolstoy’a Sonya için hem kızdım hem de kızamadım; garip bir şey oldu.

    Prenses Maria’nın da kolay bir çocukluğu olmamıştır. Zor ve talepkar bir babaya sahipti. Maria da daha küçükken sinmeyi ve uysallığı öğrenmişti. Öyle ki mutlu bir evlilik yaptıktan sonra bile eşini kızdırmaktan o kadar korkar ki, böyle anlarda yine o küçük, babasının ders verirkenki haline döner. Maria’nın farkı, başa çıkma mekanizması olarak maneviyatı tercih etmesiydi ve ayrıca zengindi (bu onun çevresinde saygı duyulan biri olmasını sağlıyordu). Sonya’nın fedakarlığı ve iyiliği değer görmezken, Maria’da insanlar maneviyatı görüyorlar ve saygı duyuyorlardı. Sonya başkaları onu sevsin diye ve değer görmek için iyilik yapıyordu Maria ise inancı gereği. Aslında Tolstoy bir ders veriyor sanki: başkasına yaranmak için bir şey yapmayın, değeriniz olmaz. İnsanın bir maneviyatının olması iyilik halini güçlendirebilir, bu bağlamda aslında Maria’nın başa çıkma mekanizması daha sağlıklı görünüyor. Ama çocukluktaki babasından kalma travması sanırım hayatı boyunca devam edecek. Nikolay’ın askeri sert, disiplinli kişiliği de bu travmayı sürekli hatırlatacak gibi.

    Nataşa, bana sanki Tolstoy’un kitaptaki en sevdiği karakteri gibi gelmiştir. Onu anlatan satırlarda hep bir hayranlık ve sevgi hissetmişimdir, ya da belki bana öyle geldi. Evet bence Nataşa hayatı, hayat enerjisini simgeliyor ancak zaten kitapta sürekli buna gönderme var. Fakat benim için Nataşa, örneğin Sonya ya da Maria kadar iz bırakıcı olmamıştır, ya da örneğin Piyer ya da Andrey. Nedenini bilmiyorum sadece bu şekilde hissediyorum.

    Azıcık da Boris’ten söz etmek isterim. Anne – oğul karakteri ancak bu kadar birbirine benzeyebilirdi! İkisi de yükselme için yaşayan ve bunu farklı yollarla gerçekleştirmeye çalışan karakterler. Boris’in çocukluğundan ve annesiyle ilişkisinden derinlemesine bahsedilmez, aslında Boris’ten de o kadar bahsedilmez ama annenin oğlunu nasıl eğittiğini ve oğulun nasıl bir çocukluk geçirdiğini anlamak için bu anlatım oldukça yeterlidir zaten. Zenginken fakir olan bir prenses, tüm ajitasyon yüklü kişiliğiyle, tek amacı iyi bir yerlere gelmek ve zengin konuma ulaşmak olan bir adam yetiştirmiştir. İnsan çocukluğunda ne eksikse bütün hayatı boyunca onu arar; Boris için annesinin telkiniyle bu eksiklik yüksek konumdu. Oldukça tipik bir karakter, bu yüzden de ilgi çekici bence.

    1800 küsür sayfalık bir kitap için her yorum eksik olacaktır. Ben burada sadece bende etki etmiş bazı karakterleri ve bendeki yansımalarını biraz anlatmaya çalıştım. Bazı ana karakterleri de atladığımın farkındayım. Dahası Kuraginlerden Rostovlara her karakterin bendeki izlenimleri var ancak anlatmaya şu an gücüm yetmeyecek. Bununla birlikte bu klasik eserin, ömrünü kitap rafımda geçireceğini de sanmıyorum; yeri gelecek ve ben kendimi yine bu kitabı incelerken bulacağım .

    -Neredeyse unutuyordum:
    Kitabın sonu, sanki Tolstoy'un Rus ailesi ve aile hayatıyla ilgili ideallerinin yansıması olmuş. Tolstoy hakkında pek bir şey okumuş değilim. Anlatım şekli bende böyle bir düşünce oluşturdu. Bu bakımdan beni çok tatmin etmedi açıkçası.
  • Gerçekten de bu insanlar bir çocuk yaptıklarında kendilerine hiçbir şey sormazlar, oysa bir çocuk yapmanın ve her şeyden önce de kendi çocuğunu yapmanın felaket yaratmak olduğunu ve bu yüzden bir çocuk yapmanın ve hele kendi çocuğunu yapmanın kepazelikten başka bir şey olmadığını söylüyor. Ve çocuk yapıldığında, diyor Oehler, onu yapanlar kendi özgür istekleriyle yaptıkları çocuğu devlete ödetirler. Bu milyonlarca ve milyonlarca sırf özgür istekle yapılan çocuklara devlet bakmak zorunda, o, hepimizin bildiği gibi tamamen gereksiz olan, yeni, milyonlarca defa felaketten başka bir şey getirmemiş olan çocuklara. Tarih histerisi, diyor Oehler, bu durumu görmezden gelmekte, yani yapılan bütün çocuklarla yapılan felaketin ve yapılan gereksizliğin söz konusu olduğunu. Çocuk yapanları, çocuklarını tamamen kafasızca ve en hain ve alçak biçimde yaptıkları yönünde kınamaktan kaçınılamaz, oysa onlar da, bildiğimiz gibi, kafasız değillerdir. Bütün bu kafasızca yapılan çocuklardan, bu çocuklarla aldatılan devletin parasını ödemek zorunda olduğu çocuklardan, daha büyük bir felaket yoktur, diyor Oehler. Çocuk yapan, diyor Oehler, en büyük cezaya çarptırılmak ve desteklenmemelidir. Hiç de sosyal olmadığını bildiğimiz ve mevcut en tatsız tarih aykırılığından başka bir şey olmayan devletin o tamamen yanlış sosyal destek hevesi denilen şeyden başkası değildir bir çocuk yapmanın cinayet oluşunun suçlusu, bir çocuk yapmak ve bir çocuğu dünyaya getirmek benim zaten en büyük cinayet olarak tanımladığım şeydir, diyor Oehler, bu cinayetin, diyor Oehler, cezalandırılmaması, tam tersine desteklenmesidir suçlu. Ve yapılan bütün çocukların kafasızlaştırılmaları, diyor Oehler, bir olgudur. Kafayla hiçbir çocuk yapılmaz, diyor Oehler, ve kafasız yapılan ve daha çok da kafasızlaştırılan cezalandırılmalıdır. Parlamentonun ve parlamentoların görevi, kafasız çocuklar yapmaya karşı yasalar çıkarmak ve bunu uygulamaktır ve kafasız çocuk yapmaya en yüksek cezayı vermektir ve herkesin kendine özgü en yüksek cezayı almasını öngören yasayı, diyor Oehler, yürürlüğe sokmalı ve uygulamalıdır. Böyle bir yasanın çıkmasından hemen sonra, diyor Oehler, dünya kendi iyiliğine doğru dönüşecektir. Çocuk yapmayı destekleyen bir devlet, hele de kafasızca çocuk yapmayı, diyor Oehler, kafasız bir devlettir, hele ilerici bir devlet hiç değildir, diyor Oehler. Çocuk yapmayı destekleyen bir devlet ne deneyime ne de bilgiye sahiptir. Böylesi bir devlet suçludur, çünkü bilinçli olarak kördür, böylesi bir devlet güncel değildir, diyor Oehler, ama bildiğimiz gibi güncel ya da diyelim ki güncel denilen devlet olanaksızdır ve böylece de bu bizim devletimiz asla güncel devlet olamaz. Çocuk yapan biri, diyor Oehler, bir felaket yaptığını bilir, mutsuz olacak bir şey yaptığını, çünkü mutsuz olmak zorundadır, doğası gereği tamamen felaket olan, sadece doğası gereği tamamen felaket bir şey olmak zorundanın dışında bir şey olamayacağım bilir. Sonsuz bir felaket yapar sadece bir çocuk yaparak, diyor Oehler. Bir cinayettir bu. Kafasızca ya da tersi, bir çocuk yapanın bir cinayet işlediğini söylemekten asla vazgeçmemeliyiz, diyor Oehler. Şimdi biz Klosterneuburg sokağından geçerken bu kadar çok, evet yüzlerce çocuğun olması durumu Oehler'in çocuk yapma üzerine söylediklerini sürdürmesine yol açıyor. Ona verilen yaşamı istemediğini bildiğimiz bir insan yapmak, diyor Oehler, çünkü hiçbir insan ona verilen yaşamı istemez, bu er geç ama kesinlikle her insanda bu insan henüz yokken ortaya çıkar, böyle bir insanı yapmak gerçekten cinayettir, insanlar çaresizlikleriyle yoğrulan alçaklıkları içinde kendi kendilerine yaşamlarına sahip olmak istediklerini telkin ederler, oysa gerçekte hiçbir zaman yaşamlarına sahip olmak istemezler, çünkü kendi yaşamlarından ve temelde sorumsuz üreticilerinden nefret ettikleri kadar hiçbir şeyden nefret etmezler, bu üreticiler ürettiklerinden bu gerçek yüzünden ayrılmış olsalar ya da olmasalar bile bu gerçek yüzünden mahvolmak istemezler. Bu inanılmaz yalana bütün insanlar kendilerini inandırıyor,
    diyor Oehler, milyonlar bu yalana inanıyor. Kendi yaşamlarını istediklerini söylüyorlar, her gün toplumda bunu gösteriyorlar, ama gerçek, yaşamlarmı istemedikleri. Hiçbir insan, yaşamına sahip olmak istemiyor, diyor Oehler, herkes kendi yaşamından memnun, ama ona sahip olmak istemiyor, bir kez yaşamı var, diyor Oehler, yaşamının kendisi için bir şey olduğuyla kendini aldatıyor, ama gerçekte ve doğrusu, bu onun için dehşet verici olmaktan başka bir şey değil. Yaşam bir tek gün bile değerli değildir, diyor Oehler, siz en az özeni gösterip bu sokaktaki yüzlerce insana bakarsanız, gözlerinizi insanların olduğu yerde açık tutarsanız görürsünüz bunu. Sadece bir kez gözleriniz açık bu sokaktan, bu çocuklarla dolu sokaktan geçerseniz, diyor Oehler. Bu derece umutsuzluk ve bu derece korkunçluk ve bu derece zavallılık, diyor Oehler. Gerçek burada gördüğümün dışında bir şey değildir: ürkütücüdür. Bu kadar çok umutsuzluğun ve bu kadar çok felaketin ve bu kadar çok zavallılığın nasıl olup da mümkün olduğunu, diyor Oehler, soruyorum kendime. Doğanın bu kadar çok felaket ve bu kadar çok dehşet töz üretebilmesi. Doğanın kendi umutsuz ve acınası yaratıklarına karşı bu kadar büyük bir kayıtsızlık üretebilmesi. Bu sınırsız acı çekme kapasitesi, diyor Oehler. Bu sınırsız üretmenin buluş zenginliği ve felakete dayanıklılık. Bu gerçekten sırf burada bu sokakta binlere varan bireyin iğrençliği. Aklınız almadan ve umutsuzca bakmak zorundasınız, diyor Oehler, günbegün yığınla yeni ve gittikçe büyüyen insan mutsuzluğu üretilmesine, bu kadar çok insan çirkinliği ve insan iğrençliği diyor, her gün, süreklilikle ve görülmemiş inatla. Siz kendinizi tanıyorsunuz, diyor Oehler, tıpkı benim kendimi tanıdığım gibi, işte böyle bütün bu insanlar da, bizden başkası değiller, ama buna rağmen mutsuz ve umutsuz ve temelden kayıplar. O, Oehler, radikal biçimde konuşacak olursak, insanlığın bütünüyle yok olmasından yana, ona kalsaydı, artık çocuk, bir teki bile ve dolayısıyla artık insan, bir teki bile olmamalı, dünya yavaş yavaş ölüyor, diyor Oehler, gittikçe daha az insan, sonunda sadece birkaç insan olmalı, sonunda hiçbir insan, hem de hiç mi hiç insan kalmamalı. Ama bu şimdi söylediği, dünyanın yavaş yavaş yittiği ve insanların yavaş yavaş doğal yollarla azaldığı ve sonunda dünyadan tamamen yok olmalarını sağlamak, sadece artık tamamen ve bütünsel biçimde bir tek düşünce ile birlikte çalışan beynin taşkınlığıdır ve Oehler bunu bütünüyle saçmalık olarak nitelendiriyor. Elbette yavaş yavaş ölen, sonunda tamamen insansız kalan bir dünya mutlaka en güzeli olurdu, diyor Oehler.
  • 632 syf.
    ·5 günde·9/10
    Spoiler İçerir.
    Oğuz Aktürk ''Alıntılarla Yaşıyorum'' okuma grubunda bu ay Oblomov kitabını okuduk. Grubu herkese tavsiye ederim, yeni katıldım, gayet güzel.

    Kitap alegorilerle dolu, derin bir kitap. Bu alegorileri ve göndermeleri incelemede de vereceğim:

    Uzanmak İlya İlyiç için ne hastalarda ya da uykusu gelmiş
    insanlarda olduğu gibi bir zaruret, ne yorgun bir kimsedeki
    gibi geçici bir ihtiyaç, ne de uyuşuk bir insandaki gibi bir
    zevkti; bu onun tabii hali idi.
    (s. 6)
    Oblomov, habire uzanıp, uyuyan, başka da bir şey yapmayan biri. Onun ihtiyaçlarını hizmetçisi Zahar sağlıyor, ona yardım ediyor, yedirip, içiriyor. O sadece uyuyor. Böyle olunca da insanın şunu diyesi geliyor:
    ''Neye yararsın bilmem? İnsan değilsin sen: Pelte gibi bir şeysin.''
    (s. 58)
    Oblomov, yeni yaşamını yadırgamış, ona uyamamıştır ve geldiği o sönmüş, cılızlaşmış dünya ile yeni dünya arasında sıkışıp kalmıştır. Gün geçtikçe yaşamla arası açılmış, sonunda toplum dışı bir insan, ''kendini taşıyamayan bir yük'' olmuştur.
    Fakat Oblomov'un böyle olması, varoluşunu sorgulamaması aileden kaynaklı bir şey. Ailesi zengin, rahat bir aile. Babası da annesi de ortalıkta boş boş geziniyorlar, hiçbir iş yokken kendilerine iş çıkarmaya çalışıyorlar. Ne dert var ne tasa! Düşünmek yok, bir şey yok. Oblomovka'da tembellik, uyku düşkünlüğü ve cehalet tüm insanları esir almıştır. Burada herhangi bir yaşam belirtisi yoktur, ''her şey saçlar ağarıncaya kadar uzayan bir ömür ve uykuya benzeyen sakin bir ölüm vadeder.'' Böyle olunca da Oblomov'a babasından, annesinden bu rahatlık geçiyor. Hayattaki tek amacı rahatlık oluyor, başka bir şey değil.
    ''Bir tek solgun, üzgün çehre görmeyeceksin; hiçbir derdin olmayacak, ne Danıştay davaları, ne borsa, ne şirket, ne rapor, ne bakan, ne rütbe, ne terfi... Bütün konuşmalar candan olacak. Evden taşınma derdin olmayacak... Yalnız bu nelere değmez! Bir de buna hayat değil diyorsun.''
    (s. 222)
    Aslında bu kitapta Gonçarov, bize 21. yy. insanını da açıklamıştır. Özellikle bu günlerde evde oturuyoruz, bazen tembel tembel hiçbir şey yapmadan televizyon, telefon karşısında duruyoruz. Zaten bu çağ rahatlık çağı olduğunu için, gelişimimiz ve olgunlaşmamız zorlaşıyor. Dikkat ederseniz, Oblomov'un da olgunlaşması oldukça zor oluyor.

    Yeri gelmişken, kitaptaki Oblomovka'nın alegorisinin ne olduğunu açıklayalım:
    ''Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri, inanışları, aile kuruluşu,
    çalışma düzeniyle eski Rusya'dır. Oblomov'un rüyasında
    gördüğü bu çiftliği anlatırken, Gonçarov, eski Rusya'nın, yeni
    bir görüşle, destanını yazmıştır. Ama 1850'de Oblomovka o
    kadar sönmüş, o kadar cılızlaşmıştır ki, Oblomov bile orada
    barınamamış, Rus şehirlerinde yeni başlayan, fakat
    Oblomovka'da yetişen bir adamın kavrayamayacağı,
    benimseyemeyeceği bir hayata doğru sürüklenmiştir. İşte, bu
    iki dünya arasında açıkta kalan bir insan, Rusya'da o tarihte
    yaşayan sayısız insanın temsilcisidir. Oblomovka'da
    köylülerin hazırlayacağı ekmeği yemek için büyütülmüş
    Oblomov, ekmeğini kendi kazanan insanlar arasında ne
    yapacağını şaşırır; böyle bir hayat için ta küçükten
    hazırlanmamış olan iradesi yavaş yavaş söner, hayatla arası
    her gün biraz daha açılarak, sonunda toplumdışı bir insan,
    kendini taşıyamayan bir yük olur.''
    (Önsöz)
    Fakat Oblomov da bir işe yaramadığını, yarayamadığını biliyor. Bunun için de üzülüyor. Fakat elinden bir şey gelmiyor, giden gidiyor. Ne yazık ki, hayal dünyasında yaratıcı olan Oblomov, gerçek ile karşılaşınca sarsılır, rahatı kaçar, sıkılır, üzülür...
    O, yatağa ve rahatlığa mahkûm bir insan oluyor. Tembelliğine kurban gitmiş olan bir ''ikon'' oluyor bizim için.
    ''Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin
    gelişmekten kaldığını, hayatına bir ağırlığın çöktüğünü
    düşündükçe içi parçalanıyordu. Başkalarının zengin, hareketli
    hayatını kıskanıyor; kendi hayatının yolunu ağır bir kaya
    parçasıyla tıkanmış, daracık, zavallı bir keçiyolu gibi
    görüyordu.''
    (s. 115)
    — Hayatından bezmişe benziyorsun, dedi.
    — Evet, doğru söylüyorsun, bezmişim, Andrey.
    (s. 208)

    Bir gün âşık oluyor. Aşk onu kısmen diriltiyor. Geziyor, tozuyor. Aşkını düşünüyor, uyumamaya özen gösteriyor, kul köle oluyor. Zaten bu ''aşkla dirilme'' konusu birçok kitapta belirtilmiştir. Suç ve Ceza'da da vardır, Martin Eden'da da. Bu insanların aşkı yükselme dönemi de yaşamıştır, gerileme dönemi de.
    ''Oblomov, her sabah uyanır uyanmaz, Olga'nın, elinde bir
    leylak dalı tutan hayalini karşısında görüyordu. Uykuya
    dalarken, yürürken, okurken, hep onu düşünüyordu. Gece
    gündüz hep onunla konuşuyordu. Olga'nın halinde ve
    tabiatında yaptığı yeni keşifleri İcatlar ve Keşifler Tarihi'ne
    ilave ediyordu. Ona rastlamak için türlü çareler arıyor, kitap
    gönderiyor, sürprizler hazırlıyor...''
    (s. 291)
    Aşk ikisini de geliştiriyor, olgunlaştırıyor. Fakat bir gün Olga gerçekleri anlıyor, Oblomov'a söylüyor:
    ''Seni dirilteceğimi sanmıştım. Benim için hayata bağlanırsın, diyordum. Ama sen çoktan ölmüşsün. Bu kadar aldanacağımı tahmin etmiyordum. Hep umuyor, bekliyordum...''
    (s. 462)
    Fakat Oblomov, çoktan kendi kendinden soyutlaşmış, ''ölmüş'' bir adam. Kendinden vazgeçmiş, pencerenin kenarında uzanıyor, Zahar'a bağırıyor, sadece işlevsizliğini düşünüyor...
    ''— Niçin her şey böyle berbat oldu? Sana kim beddua etti
    İlya? Ne günah işledin? İyi yüreklisin; zekisin; duygulusun,
    soylusun. Ama gene de eriyip gidiyorsun. Seni için için yiyen
    nedir? Bu hastalığın bir adı yok mu?
    Oblomov zor işitilir bir sesle:
    — Var, dedi.
    Olga yaş dolu gözleriyle sorar gibi baktı. Oblomov:
    — Oblomovluk, diye mırıldandı.''
    (s.466)

    Gerçekten de acı, insanı en fazla geliştiren, olgunlaştıran şeylerdendir. Dostoyesvki diyor ya Suç ve Ceza'da: ''Acı, engin bir bilinç ve derin bir yürek için her zaman gereklidir.'' diye. İşte Olga'da aşk acısı ile olgunlaşıyor, aşk acısı ile büyüyor.
    — Ne kadar büyümüşsünüz, Olga Sergeyevna! dedi.
    Olgunlaşmışsınız. Sizi tanıyamıyorum.
    (s. 506)
    Bu tür bir anda ''olgunlaşmalar'' yazarlara göre hep kadınlarda olur. Çünkü kadınlar acıyı daha yoğun, daha derinden yaşarlar. Erkekler ise daha vurdumduymazdırlar. Aynı şeyi Sefiller kitabında ''Cosette'' karakterinde de görebiliriz. O karakter de acılarla yoğrulmuş bir karakterdir, o da bir kadındır ve bir anda olgunlaşır.

    Sonradan Stoltz Olga'yı kendine alıyor, benimsiyor. Aslında, Ştoltz'un Oblomov'a yaptığı şeyin iyi mi kötü mü olduğu, Brutus'ün ihaneti kadar tartışılacak bir konu. Dante olsaydı, eminim onu da şeytana sonsuza dek yem ettirirdi. -Brutus gibi-
    ''Gonçarov, Ştoltz-Oblomov karşıtlığında eski ve yeni
    Rusya'yı, Doğu'yla Batı'yı karşı karşıya koymuştur.''
    (Önsöz)
    ''Zenginleşen, büyük bir işadamı olan Ştoltz, Dostoyevski'nin,
    hele Tolstoy'un nefret ettiği insanlardan biridir.''
    (Önsöz)
    Ayrıca Ştoltz, Olga'nın neden Oblomov'u sevdiğini de açıklıyor:
    — Onda sevdiğin şey zekâdan daha değerli bir şeydi; onun
    dürüstlüğünü, vefalı yüreğini sevdin. Saf altın gibi taşıdığı bu
    değer onun doğuşunda vardı, hayat o yanını hiç değiştirmedi.
    Birçok zorlukla karşılaştı, donuklaştı, uyuştu, neşesi, zevki
    bozuldu, yaşama gücünü yitirdi. Ama yüreği hiç bir sahteliğe
    düşmedi, lekesiz kaldı. En çekici kötülük onu ayartamaz,
    hiçbir güç onu doğru yoldan çıkaramaz. Bütün kötülükler
    etrafını alsa, dünyanın altı üstüne gelse Oblomov kötülüğün
    ardından gitmez, her şeye rağmen temiz, dürüst ve iyi kalır...
    (s. 588-589)

    ''Bazen aklıma şu saçma düşünce geliyor: Artık daha ne olabilir? Bu mutluluk... bütün bu hayat nedir? Sevinçler, kederler... tabiat...''
    (s.579)
    Aslında Olga'nın söylediği bu söz, çok önemli bir söz. Hedonizmi taşlayan, onun gereksizliğini açıklayan bir söz. Sadece zevk ve safahat içinde olursak, mutlu olur muyuz? Sorusunu soruyor bize Olga bu alıntı ile dolaylı olarak. Ve bize diyor ki, hayatın gerçeklerini göremeyeceksem, gözümde sadece mutluluk perdesi olacaksa neden yaşıyorum, neden varım? Gerçeklerden kaçarak yaşanır mı? Böylece, hedonizmi de taşlıyor Gonçarov. Gonçarov gerçekten akıllı bir adam.
    ''Özellikle Oblomov'un Rüyası'nda marazi denebilecek bir incelemeye varan bu ikinci plan tasvirlerinde realist edebiyatın her zaman veremediği doyulmaz tablolar vardır. Geçmiş zamanı, adeta beş duyunun birden yardımıyla dirilten bu 'Rüya'yı Marcel Proust okumuş olsaydı, Gonçarov'u kendine en yakın romancılardan sayabilirdi.''
    (Önsöz)

    Oblomov'u okuduğum süre boyunca aklıma şu alıntı takıldı durdu:
    ''Bir zafer elde edemez tembeller,
    ya da şerefli bir başarı,
    mutlu olamaz hiçbir zaman,
    çaresiz teslim edenler duygularını,
    yüzleşmeyen kendi talihiyle
    yumuşak bir tembelliğe açar kollarını.''
    -Miguel de Cervantes, Don Quijote

    Fakat Lenin diyor ki:
    "Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov'lar kaldı;
    çünkü Oblomov'lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar
    arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır.
    Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız,
    eski Oblomov'un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam
    etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak,
    dövmek gerekecektir."
    (Önsöz)

    Faydam dokunduysa ne mutlu bana. Keyifli ve verimli okumalar.

    KAYNAKÇA VE ÖNERİ MAKALELER:
    1- https://dergipark.org.tr/...era/issue/1242/14586
    2- https://dergipark.org.tr/...b/issue/54252/605568