• Namus ve namussuzluk, görmediğimiz bir çocuğun oynadığı yazı mı, tura mıdır?
  • 283 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Selamın hello cicim .. Az önce sitede gezinirken bir takım arkadaşlarımızın ( Lafın gelişi!) kaleme aldığı sözümona antikapitalist iletileri gördüm ..Bilmem nerelerimle güldüğüm ve manifesto kürküne sarmalanmış , ataerkil toplum kafası içinde ele alınan bu iletilerde, yirmilik hatunlar kimi dizi ve filmlerde başrol alıyorlarmış da yaşları otuz - kırkı gördüğünde bunların esamesi okunmuyormuş ..Kapitalist sistem bunları sömürüp bir kenara atıyormuş falan fistan .. Bunları söyleyen arkadaşlar misal bir zamanlar atv isimli kanalda yayınlanan İkinci Bahar isimli dizide kimler başrol almış bir kez açıp bakmışlar mı acaba ? Düşen değer yargıları ve yozlaşan toplumun bugüne gelmesinde kimler başat rol alıyorlar , kimler bu işte mesul falan bunları hiç araştırmışlar mı aynaya bakıp demek istiyorum ama gerek yok .. Esasında böylesi bir girizgaha da gerek yok .. Sözde İstanbul sözleşmesi yerilecek .. Bu arada insanlar takır takır ölmeye başlayınca akıllarına kadın denen kavramı getiren her iki tarafa da karşıyım .. Her neyse .. Muhabbet antikapitalist eleştiri denilince okuduğum bu romana dair bir kaç kelam da ben edeyim dedim .. Çünkü bu kitap bu tanımın TAM AMA TAM OLARAK KARŞILIĞI ..

    Bilmiyorum şu an için deli dumrul kıvamında arkamdan gavur kovalarcasına yazdığım bu incelemeyi günceller miyim .. Ben arkaya bir DAVARO soundtracki açayım da ..Ne olacaksa olsun .. Evet ! Bu parçayla yaptığım tanıtımlar pek hayırlara vesile olmuyor .. Buyrun siz de dinleyin ..

    https://www.youtube.com/watch?v=X8Lpnl1YTPE

    Arkadaşım .. Türk oto sanayi literatürüne ve ikinci el araç piyasasına damga vurmuş muhteşem bir atasözümüz , bir vecizemiz var bizim .. Nedir o ? Söyleyeyim hemencik !!

    "ALIRSIN FORD OLURSUN LORD! "

    İşbu kitap Ford trademarkı ile piyasada at koşturmuş , zamanın Amerika'sında bir Sabancı , efenime söyleyeyim bir Vehbi Koçmuşçasına sermaye ve yatırım ortamlarının ballı kaymağını hüpürdetip, dolarlardan oluşmuş merdivenleri beşer onar çıkmış sanayi devi Henry Ford' un yaşam hikayesini anlatıyor .. Şimdi ağzına biberler sürüp susturmak istediğim bir kısım kardeşim diyebilirlerki banane ulan ! Kuzu kurdun, yol Ford'un .. Hayır güzel kardeşim .. Bu kitap, bir "aldım verdim - ben seni yendim!" iskeleti üzerinden ilerlemiyor .. Daha önce de sizlere Upton Sincalir 'in gıda sektörü üzerine yazdığı Şikago Mebahaları kitabını tanıtmıştım .. Okumayan varsa muhakkak alsın okusun o kitabı .. Tüyü bitmemiş Kürk Mantolu Madonna perver Sabahattin Ali sever kardeşlerimiz Petrol diyecekler ama okunması gereken öncelikli iki kitap bu ve Şikago Mezbahaları.. Gelin azıcık size ondan bahsedeyim ...Yani Henry Ford'dan... Holivudun güzellemesi ile Ford vs. Ferrari izleyenler vardır muhakkak aranızda .. Ama club sandviç kafa yapısı ile iki işçi ailesi arasına sokuşturduğu milyonluk "KANLI YEŞİL BANKNOTLARIN" hikayesini oralarda bulamazsınız .. "Eziliyoruz , açız , bu devran böyle dönmez , sendikal haklarımızı isteriz" diyenlerin SERMAYENİN OLUŞTURDUĞU- YETMEYİP SİLAHLANDIRDIĞI PARAMİLİTER YAPILAR VE AMERİKAN PİYADE TÜFEKLERİ İLE godomanların emrinde el pençe divan duran polis gücü ile nasıl susturulduğunu o filmde bulamazsınız .. Biliyorsunuz ki ben size okuduğum kitapları tanıtırken asla spoilerlı tarlalara bilet kesmiyorum .. Kitaba dair "tanıtım" SADECE bu kısımdır .. Kitabı okuyacaklar böyle buyursunlar ... Bilin ki okuyacak olduğunuz kitabın içerisinde ama az ama çok bu kısımlardan da izler göreceksiniz ..

    Efenim .. Muazzam bir imparatorluk kurmayı başaran Ford , üretim sisteminde kendinden önce yollara düşenlerin başarı olarak adlandırılacak olan olgularının bir adım daha önüne geçmeyi başardı .. Detroit ' te bir çiftlikte doğan , tek sınıflı bir okulda okumuş ve küçük yaşta makine atölyelerinde çalışmaya başlamış Ford , burada içten yanmalı motor prensibini öğrenmişti .. İlerde üreteceği araçlarda kullanacağı bu motorlar , o dönemde sanayinin pek çok alanında zaten kullanılmaktaydı .. Ford' un yatırım alanında yaptığı mucizevi atak, kullandığı ve geliştirdiği motorun yakıtı olarak benzini seçmesiydi .. Geliştirdiği motoru bir atlı arabanın kasasına monte etti .. Araç çalıştı .. Burdan elde ettiği para ile bir ikinci , sonrasında bir üçüncü araç geldi .. Henry Ford henüz paranın kokusunu tam alamadığı dönemlerde yaptığı bu araçları halk aracı olarak tasarlamaktaydı .. Bu arada bugün hepimizin bildiği ve sahibinden.com 'da hülyalarla baktığımız Dodge Viper'ları üreten şirket de araç üretmekteydi .. Yani rekabet de söz konusu idi .. Dodge 'un aksine milyonerlere değil halka hitap etmeyi kafaya koymuş ve "sürümden kazanalım bizim olsun MAYK!" mantığını motto edinmiş Ford, en sonunda T modeli adını verdiği bir modeli seri üretime geçirmeyi başardı .. Bu modeli üretmeyi sürdürdüğü 19 yıl boyunca tam 17 MİLYON araç satmayı başardı ki bu sayı o dönem için tüm dünyadaki otomobil sayısının kabaca YARISINA tekabül etmekteydi .. Sürümden kazanç mantığı ile üretilen bu otomobilin bunca ucuz olmasının tek sebebi pek tabiidir ki tekörnek olması değil aynı zamanda üretim planlaması ve montaj hattıydı .. Ford, mezbaha sisteminde kullanılan etleri bir kesiciden diğerine aktaran yürür platformu fabrikasyon sistemine entegre etmeyi başarmıştı .. Böylelikle o denli hızlı ve verimli üretim olanağına sahip oldu ki dakikada 2 -yazıyla iki -otomobil yapabilecek duruma evrildi .. Söz konusu otomobil olunca vites topuzundan direksiyona , camdan tekerleğe kadar pek çok değişken var .. Otomobil sektöründe neredeyse tekel olan Ford sizce bu sanayi alanındaki aracıları aradan çıkarmak için boş durdu mu sanıyorsunuz ?!? Pek tabii HAYIR !! 1927 yılına gelindiğinde, Ford yük gemileri Superior Gölü kıyısındaki Ford demir ocaklarından demiri , Kentucky' deki Ford demir ocaklarında ergiten kömür ocaklarına getirmekteydi .. Tüm bunlar oladursun , Ford cam ve lastik fabrikaları da tıkır tıkır çalışıyordu .. Kendisine ait 290 bin hektarlık ormandan getirilip araç içi döşeme için kullanılan keresteleri saymıyorum bile .. Bakın tüm bunları bir kenara koyun .. Ford henüz tüm bunları elde etmezden evvel Dodge Motors ile ortaklıktan çıktığı dönemde işbu şirkete ödediği tazminat kaç dolar bilmek ister misiniz ? O günün , yani 1920lerin parası ile TAM 27 MİLYON DOLAR !!! Ford' un sonrasında 2. Dünya Savaşı ile fabrikalarını tank ve top üretimi için tekrar organize edip paraları nasıl cukkaladığını varın gelin siz düşünün ..Şimdi buralara kadar anlattık bebişler.. Bu üretim sürecinde prim sistemi ile başlayıp , dakikada 2 otomobil üretir hale gelmiş bir kapitalistin bu sayıyı 1 dakikaya indirmek istemeyeceğini düşünmek için hangi cenaha mensup olmamız gerekiyor siz düşünesiniz! Piyasaya sürülen bu "mal" ile gelen tüketim çılgınlığını , bu çılgınlığın makineleşme ile şaha kalkan üretim safhasında katalizörü olup - gerçi katalizör de denmez ama - '920 lerde BÜYÜK BUHRAN ile kenara süpürülüveren işçi kesiminin halini , işsizliği ; öncesinde işçilerim sendika kurabilir diyen bir işverenin sonrasında sendika diyen herkesin imtina ile gözünü oydurduğunu , Amerikan halkının gözünde bir Amerikan Rüyası olan Henry Ford'un işbu rüyaların bir numaralı KARABASANI olduğunu adını verdiğim o filmde değil, ancak bu kitapta bulursunuz.. Daha öncesinde Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları isimli kitaba yazdığım tanıtımda da belirtmiştim .. TARİH , GÖZÜ DOYMUŞ BİR TEK KAPİTALİST DAHİ KAYDETMEMİŞTİR BUGÜNE DEK !
  • 310 syf.
    ·Puan vermedi
    Ahmet haldun terzioğlu tarihimizi anlatan kaliteli bir yazar ve çoğu kitabını okuyan biri olarak komando kitabını da sevdim ancak yazarımız türkçü ve ülkücü bir yazar olduğu için kitabda taraflı bir bakış açısı var ama tabiki yazarın düşüncesine göre bu normal ve yakın tarihi anlatan bu kitapların diğer kaynaklardan da okunması gerekir en önemlisi okurun kendi bakış açısıyla düşünmesi gerekir yani bu kitaptan sonra sol yazarlardanda darbe dönemlerini okuyup bilgi sahibi olun

    Evet ne yazıkki darbe dönemlerinde acı olaylar yaşandı osmanlı döneminde sultanlar katledilirken cumhuriyet döneminde başbakan Adnan menderes asıldı sol kesim kendine kahraman olarak 68 kuşağını deniz gezmiş ve mahir çayanları çıkartırken sağ kesim kendisine oral çelik abdullah çatlı ülkücü ve bozkurtları kahraman seçti bu dönem herkes birbirini suçladı osmanlıda kardeş katliamlarının yaşandığı gibi bu dönemde de iki kardeş birbirini katletti herkes birbirine vatan haini komünist yada faşist dedi peki kim vatan haini kim kahraman kim terörist kim anarşist bugün bile bu sorunun cevabını verebilen var mı yada bugün hain dediklerimizi yarın kahraman ilan etmiyormuyuz ve ülkede yaşanan iç savaşlar kimin işine yarıyor bu kardeş kanı akarken kazançlı çıkan kim

    bugün bile ahmet kaya yılmaz güney abdullah çatlı deniz gezmiş gibi isimler kimine göre kahraman kimine gire kimine göre hain peki bu sorununun net ve kesin cevabı nedir yazarımızın bu soruya cevabı ülkücüler ve bozkurtlar vatan kahramanı solcular ise kandırılmış ve beyni yıkanmış insanlar peki bu cevap ne kadar doğru yazara göre ülkücüler vatan millet aşkı ile yanıyor sol kesimin ise Allahtan vatandan haberi yok stalin lenin mao aşkı ile yanıyor ülkede sağ kesim ezan ve Allah peşinde koşarken sol kesim ayyaş sarhoş ve sürekli yeni yıl kutlaması peşinde koşuyor ve sol kesimin durumu içler acısı

    Sizce şu sözleri bırakmanın sırası gelmedi solcular Allaha inanmazlar nereden biliyorsunuz kalbini mi açtınız oysaki sol kesim haksızlığa başkaldıran kesimdir peki bu dini bir emir değilmidir haksızlığa susan dilsiz şeytandır yazar diyorki türkün türkten başka dostu yoktur hayır elbette türkün türkten başka dostu vardır benim dostum insan olmayı başarabilen herkestir dili dini ırkı farketmez yeterki saygısı olsun dinimizde biz müslümanların yahudi yada hıristiyan dostu olabilir ve biz onlarla sohbet edip selamlaşabiliriz ancak gelenek göreneklerini kendi hayatımıza uygulayamayız yani hakiki manada insan olan herkes türkün dostudur

    Evet 12 eylül 27 mayıs madımak yada türkiyede yaşanan her katliam ve dünyadaki tüm haksızlıklar bizi üzen olaylardır dünyada yaşayan tek bir mazlumun acısını sol yada sağ değil insan olarak paylaşmalıyız zaten dinimiz insanları sağ ve sol diye ayırmaz birleşmemizi emreder helaller ve güzellikler çevresinde birleşebilirsek ne mutlu bize sağ yada sol ayrımı bırakılırsa fikir sohbeti yapılırsa ve biz insanlar kalp kırmazsak kazanan en başta türkiye ve dünya olur keşke sahabelerin ahlakı ile ahlaklansak ve her kitap bizi iyiye güzele götürse keşke efendimiz sav. in yolundan gidip helal olan herşeye herkese aşık olabilsek

    Yazarın düşünceleri şu şekilde tanrı türkü korusun ne mutlu türküm diyene benim düşüncem ise şu şekilde evet Allah türkü korusun ancak türkle beraber tüm mazlumları ve haksızlığa uğrayanları korusun zalimleri ve zulmedeni yok etsin Evet türkiyede yaşayan her insan yaşadığı yeri sevmeli ülkenin menfaati için çalışmalıdır peki sizce ne mutlu türküm diyene sözü nasıl bir söz ben gurur duyarak söylerim ama herkes misal her yaşayan yaşadığı yerden gurur duyup bu sözü söylerse gurbette yaşayan kardeşlerimizinde bu sözü söylemesi gerekmezmi misal şu şekilde ne mutlu almanım ne mutlu hollandalıyım...

    Kitabın konusu güzel ülkücü hareketin ilk yıllarını anlatıyor ahmet haldun kitapları bilgilendirici ve tarihi anlatan kimi zaman kendi tarihim olduğu için duygulandıran kitaplardır türkçü bir yazar olduğu için bu kitapta yakın ve siyasi tarih olduğu için yazarımız sol kesimi eleştirip sağ kesimin tarafını tutmuş bir laf vardır bu kadar kusur kadı kızındada olur kısaca sağ kesimin ve ülkücülerin okuması gereken bir kitap
  • 108 syf.
    ·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Otuz yaşına girmeme birkaç ay kala üç kitap sipariş etmiştim. Balzac’tan Otuz Yaşında Kadın, Ingeborg Bachmann’den Otuzuncu Yaş ve Tomris Uyar’dan Otuzların Kadını.*

    Hiç birini otuz yaşındayken okuyamadım. Bir insanın durup dururken neden Balzac okuyacağını pek anlayamıyorum zaten. Bachmann’i de oldum olası sevmem. Malina’sı kendime yedirip de yarım bıraktığım nadir kitaplardan biridir. Ancak Tomris Uyar’ın kitabını okumak, bu günlerde mümkün oldu.

    Kitabı okumaktan daha ziyade içtiğimi söylesem belki daha doğru olur. Büyülü Gerçekçilik denilen şeyi Hasan Ali Toptaş’ı okuyamıyor olduğumdan beri sevmediğimi düşünüyorum. Bu konuda sanıyorum tek istisna noktam Calvino. Ancak tek başına gerçeklik de başımı döndürmüyor. Cemil Kavukçu’yu da Mustafa Kutlu’yu da aynı sebeple okuyamadığımı düşünüyorum. Ayfer Tunç’ta beni etkileyen şeyin gerçekliğin yanı sıra abartıya kaçmayan bir karamsarlıkla örülü, psikolojik altyapısı da sağlam, güçlü bir kalemin ürünü hikâyelerin olduğunu düşünüyorum. Tomris Uyar işte tüm bu beklentiye dönüşmüş beğenilerin üzerine bir taş daha koydu ve toplumsal/tarihsel analizi haiz hikâyelerle karşıma çıktı.

    Gençken Ali Ayçil’in sıkı bir hayranıydım. Artık taşra sıkıntısıyla bezeli anlatılara tahammül edemeyeceğim için yazdıklarını hala aynı coşkuyla karşılayabileceğimi sanmıyorum. Ancak okuduğum dönemde Sur Kenti Hikâyeleri, karakterleri birbirine bağlı hikâyeleriyle beni büyülemişti. Ali Ayçil’in kendisinden duyduğum “Benim Sur Kenti Hikayeleri’nde yapmaya çalıştığımı Mithat Enç, Uzun Çarşının Uluları’nda çok daha önceden yapmış” diyerek önerdiği kitabı okuduğum vakit de bu birbirine bağlı hikayeler meselesi beni büyülemişti. Sanırım böyle kitaplar hem sundukları çok katmanlılık, hem de karakterlerin çoklu anlatımlarına sağladıkları imkân dolayısıyla hoşuma gidiyor. Nitekim benzer tarz, bahsi geçen iki kitapta olduğu kadar bariz olmamakla birlikte Ayfer Tunç’un Evvelotel-Saklı’sında da vardır.

    İşte Otuzların Kadını’nda da böyle bir örgü söz konusu. İnternetteki yorumlara göz gezdirdiğimde rastlamadım ama kitap bana Tomris Uyar’ın Annesi’ni dolayısıyla ondan bahsederken anneannesini ve annesini kendinden ayrı anlatamayacağı için kendisinden de bahsettiği hikâyelerden mürekkep gibi geldi. Bir nevi üç kuşak kadının birbiriyle ortaklaşan, farklılaşan ve anne-kız hikâyesi olması hasebiyle çatışmaya da giren öyküleri. Böyle olmaması da mümkün, kitabın arka kapak tanıtım yazısında geçtiği gibi “Tomris Uyar bu kitabında “Otuzların Kadını”nın yağlıboya portresinin iç çizgilerini okumaktan başlayarak kimi zaman fiziksel özellikleriyle, kimi zaman davranışlarıyla kendisine benzeyen diğer otuzların kadınlarının öykülerini bir araya getiriyor” da olabilir. Ya da kitabın sonunda bu kitaba dair tasarısını anlattığı kurgu ya da gerçek mektupta Tomris Uyar’ın da dediği gibi “Öyle bir öykü yazmaya çalıştığımdan söz etmiştim ya sana. Öyküleri birbirine teğet geçecek, aynı zamanda odaktaki bir portreye de girip çıkacak biçimde yazmanın güçlüklerinden” dediği gibi; söz konusu teğet geçme bana hep “sınırlı sayıda aynı insanın” hikâyesinin anlatıldığına dair bir izlenim vermiş olabilir.

    Peki, ne anlatıyor Tomris Uyar? İnanır mısınız? Geçen hafta olduğu gibi bu hafta da evlilik içinde çözülen zehirlerden bahsedildiğini düşündüm bu hikâyelerde. İlginç, edebiyatta erkeklerin evlilikten şikâyetleri genellikle hapsolmak, derin bir hayal kırıklığı, kadınların hiç de görüldükleri gibi olmadıklarına dair yaşadıkları aydınlanma ile bezeli kandırılmışlık hikayelerinden müteşekkilken; kadınların kötü evlilik anlatıları nedense külli bir varoluş krizi içinde ifade buluyor sanki. İşte Otuzların Kadını’nda da gerek 1917’de doğmuş ve 30’lu yılların Türkiye’sinin içinde büyümüş kadınlar olsun; gerek o kadınların otuzlarına gelmiş kızlarında olsun, benzerlik taşıyan “bir erkeğin bir kadının hayatına yapabileceği tüm kötülükler” anlatılıyor adeta. Bu da kulağa tek boyutlu ve fazla feminist geliyor. Sadece bu dar çerçeveye hapsolmuş hikâyeler söz konusu değil oysa. Aynı zamanda politik bir varoluş mücadelesi de veren, çocuklarına kendi hayatlarıyla bir miras bırakmayı da dert edinen kadınlar var. Kadınlar arası kuşak çatışması. Ve elbette elbette elbette katmanlar arasında daha fazlası.

    Kitap yüz on sayfa kadar falan. Bir gün içinde bitirdim. Tomris Uyar bundan böyle diğer tüm öykülerini muhakkak okumak isteyeceğim bir yazar olarak zihnimdeki yerini aldı. Birkaç alıntı yapmak istiyorum çünkü anlatılan kadar üslup da beni büyüledi ve bir kuple okumamış olanlar da nasiplensin isterim.

    Hikayelerde Türkiye’deki toplumsal değişim, 60’lı yıllarla başlayan göç sonrası şehirlerde değişen portre, hiç de kör göze parmak olmayacak biçimde, gündelik hayatta karşılaşılması çok olağan bir tasvirle veriliyordu. Bir örneği şu:

    “Yoldan araba geçiyor. Kaymamaya çalışarak sakıngan adımlarla indi yokuşu. Az ötedeki büfenin renk renk ampüllerini görünce hızlandı.

    Büfede çalışan genç adam da güler yüzlüydü deminki şöför gibi. Tabii biliyordu o sokağı da bu yağmurda taksi bulunacağını hiç sanmıyordu. Ablanın söz ettiği eski şoförlerin hiç birini tanımıyordu. Buralarda yeniydi.

    -Peki telefon edebilir miyim o zaman?

    Arkadaşına büfenin önüne arabasıyla gelip onu almasını rica edebilirdi pekala.

    -Telefonumuz yok efendim.

    Dükkânın arka duvarına dizilmiş bira kasalarının önündeki çıkıntıya ilişti gözü o anda. Kirli bir bezin altından bir kablo sarkıyordu.

    Büfecinin yüzündeki gülümsemenin, sinsi, zorla kentlileştirilmiş yılık bir köylünün sırıtışı olduğunu kavradı birden. Duyduğu garip ürküntüyü bastırmak için, “Aslında telefon var da bozuk demek istiyor” diye düşündü.”

    Evlilik zehri, bir çocuğun dilinden aktarılırken:

    “Annemle babam aydın kişilerdir. Babam doktor, annem iç mimardır. Yine de akşamları sofrada bir araya geldiğimizde konuşmazlar, sözgelimi günlerini nasıl geçirdiklerini birbirlerine anlatmazlar. (…) Bence aydın kişiler, zor yoluyla sevgisiz bir evliliğe sürüklenmezler, çocuk isteyip istememe konusunda da özgürdürler. İkisi de yaşamlarının hiçbir döneminde para sıkıntısı çekmediklerine göre çıkara dayalı bir evlilik söz konusu olamaz. Demek, başlangıçta birbirlerini seviyorlardı. Sizce aralarına ne girmiş olabilir?”

    Özellikle 15 Temmuz sonrasında çatırdayan evlilik hikâyelerinin azımsanmayacak kadar çok olması dolayısıyla evlilik dediğimiz aslında iki kişi arasında gibi görünen ama aslında temel bir toplumsal ve iktisadi örgütlenme biçimi olan k u r u m’un karakterinin pek değişmediğini de görmek mümkün.

    “1952 yazında ana-babalık görevi bazan çocuklara düşüyordu. Ana Babalar, Halk Partisi’nin geleneksel tutuculuğu ile Demokrat Parti’nin düzmece çağdaşlığı arasında kıstırılmışlardı. Özellikle de aydın olanlar.

    Toplumun her kesiminde her alanda yürütülen düzeysiz rekabet, en kolay ve ilkel çıkışını cinsellikte buldu. Erkeklerle kadınlar, aslında kendilerinden üstün gördükleri hemcinslerini altetme adına onların eşlerini ya da sevgililerini ayartma çabasına giriştiler. Geleneksel değerleri çiğner gibi görünmemek, ciddi bir bedel ödememek için de mekân olarak ev içlerini seçtiler. Rakiplerinin sayısını azaltarak cinsel çekiciliklerini güvenceye aldılar.

    1980’den sonra aynı suç ortaklığı, sırdaş barlarda sürdü. Çevre genişledi, rakip sayısı arttı, ama sinsi ürkeklik serbest piyasaya geçişi önledi yine de. Denekler, sırdaş topluluk üyeleri arasından seçildi, yabancılar olabildiğince dışta tutuldu. Kimileri, zavallı kurbanlar ve zavallı cellatlar kimliğiyle aşksız ilişkiler yaşayarak çekiciliklerini kanıtlamayı umdular. Nostalji esintisi olmasa bu ağır yükü taşıyamazlardı. Bekledikleri rüzgâr 1990’da geldi; ne yazık ki içleri, hiçbir esintiyi alamayacak kadar taşlaşmıştı.”

    Ve şu eleştiriyle beni benden almış olması : )

    “Her şeyden biraz: piyano ve şan: çat-pat yabancı dil; konuşmalara serpiştirilen birkaç tanınmış yapıt ya da sanatçı adı; hiç kimsenin bilmediği bir şairden birkaç dize ya da herkesin bildiği bir şairden kimsenin aklında kalmamış birkaç dize; kadın haklarını savunurken permalı, sarartılmış saçlarını erkek-ağırlıklı bir toplantıda odak olma adına kumralımsı, hanım hanımcık bir topuzda toplama becerisi; genellikle ana tarafı bir biçimde Saraya, baba tarafı bir biçimde taşradaki Atatürkçü kadrolara bulaşmış bir ailenin zeka yaşı onda, beden yaşı otuzda durmuş, doğum tarihine göreyse kırkını çoktan aşmış kızı sıfatıyla parayla sevgi/nefret bağlılığı; bir gün aslını keşfederse nasıl ve ne doğrultuda kullanacağını bilmediği bu karmaşık, parçalanmış kimliği arar görünmekteki inadı; bu arada, “mutfakta aşçı, yatakta fahişe, salonda madam”ı oynamaktan hoşlanması, bu rolleri oynamaktan hoşlanmayan kadınlara duyduğu saygı/nefret bağlılığı. Kısaca, her ülkede, her dönemdeki okumuş kadın çoğunluğun, kendini azınlıktanmış, seçkinmiş gibi gösterme çabasındaki yarı-aydın temsilcisi.”

    Şu, sanırım doğru olan başka bir hikaye:

    “1939’da bu sessizlik bir patlamayla son buldu. Avukatlık stajı sırasında tanıştığı bir gence sırılsıklam aşık oldu. Mesleklerinin, kültürlerinin aynılığı bir yana, aynı düşünürleri, aynı edebiyatçıları seviyorlardı. İkisinin de duygu yapısı inişli çıkışlıydı, aralarındaki cinsel uyum şaşırtıcıydı.

    Bir erkeğin, kültürce kendisine denk, üstelik konuşmaya, düşüncelerini anlatmaya susamış bir kadını uzun süre kaldıramayacağı, o dönemde henüz keşfedilmemiş bir gerçekti. Başlangıçta altın ortalamayı yakalamaya kendiliğinden ayarlanan farklı yapıdaki iniş-çıkışların zamanla, dış dünyanın tatsız gerçekleriyle törpülendikçe, sürekli bir inişte karar kılacağı da bilinmeyen bir gerçekti daha. Evlendiler”

    Daha bir sürü şey… Alıntıladıkça sığlaştırıyorum ama öykülerin dünyasına girince mükemmel bir tablo söz konusu diyerek bitireyim sözlerimi.
  • 404 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Sizce kaç yaşındadır ataerkil dünya? İnsan(oğlu) dediğin hangi yüzyıldan itibaren daha eşitlikçi yaşamaya başlamıştır ya da başlar?
    Erkeklerin savaşı, erkeklerin siyaseti, erkeklerin tarihi...
    Kadın? Çoğu defa atlatılmış, unutulmuş, itilmiş, kakılmış...
    Bir gün yeryüzünün tüm ülkelerinde kadın sokağa çıkarken arkasına bakma ihtiyacı hissetmediği taktirde gerçek medeniyetten bahsedebiliriz. Sizce bunun üzerine bir kitap yazılsaydı türü ütopya mı olurdu distopya mı? (:

    Benim annem eskiden çok dayak yerdi babamdan. Küçükken kendi kendime söz vermiştim, ben babam gibi olmayacağım, diye. Olmadım.
    Büyüdüm.
    Öğretmen oldum.
    Şimdilerde annem gurur duyuyor benimle.
    Bizim evde artık annemin borusu öter. Yeri gelir babama bağırır çağırır, hafiften tedirginlik hissetse de...
    Burada bu kısmı kısa keseceğim. Kötü günlerdi, tekrar hatırlamak istemiyorum. Yer yer değineceğim.

    Üniversitede psikoloji bölümü okuyan kız arkadaşım vardı. Onun da sayesinde feminizmle alakalı bir çok seminere gittim. Kendimi geliştirdim. Kitaplar okudum. Bana kazandırdığı bakış açısı için teşekkür ediyorum. Zira bu bir bayrak yarışı gibi. Öğrencilerime kadının önemini anlatırken o bayrağı öğrencilerime kendisi vermiş olacak.

    Kitap...
    "Kadın yok savaşın yüzünde."
    Son yıllarda okuduğum en iyi 5 kitap arasına girer. Baştan sona tüylerim diken diken oldu. Hayır, salt kadını anlatmasından kaynaklanmıyor bu denli etkilenmem. Kadının ne olmadığını da anlatıyor zira. Gelenekselliğinden kurtulamamış, bağnaz, gerici, dini kendisine kalkan olarak kullanan insanların yüzüne tokat gibi vuruyor belgeleri.

    İnsan kendi tarihinden, savaşından bahsederken övünülecek yerleri bir başka anlatır. Parlatır, yüceltir, milli duygularla şahlatır duyguları. Yazarımız Svetlana Aleksiyeviç, kendi yayın evlerinden sansüre uğrasada, otosansürlerini dahi yayınlamış kitapta. Tarihini yüceltmek yerine savaşı lanetlemiş. İşte bu yüzden de eline Nobel 'i tutuşturmuşlar. Ve kadını anlatmış tabi. Sıradan kadını. Cephedeki askerlerin kamyon kamyon kirli çamaşırlarını yıkamak durumunda olan kadını, kendi çocuğunu doğumundan 2 dk sonra suda boğmak zorunda kalan kadını, çocuklarını doyurmak için kedi köpek avlayan kadını, 3 yıl boyunca erkek iç çamaşırı ve kıyafeti giymek zorunda kalan kadını, yaşadıkları acılardan ötürü yıllarca regl olmaktan kesilen kadını...

    Benim kendi tezim şu ki kadın, dünyaya acı çekmek için gelmiştir. İlk cinsel ilişki, doğum, uykusuz geceler, dayak, şiddet, regl dönemleri, diş çıkaran bebeğini doyurmak zorunda olan kadının yara olan meme uçları, gece rahatça gezme özgürlüğü olmaması...
    Sizce de kadın dünyaya yaşamı boyunca ne kadar "yaşamak" için gelmiştir ki?

    Erkek, kassal büyüklüğün hükmünü sürer azizim. Hepsi bu.

    Kassal büyüklük... Komedi. Benim vücudum avcılık - toplyacılıkdan dolayı asırlardır evrimleşti ve bu yüzden ezil, sürün...

    Kitapta dikkatimi en çok çeken kısımlardan biri, Stalin dönemindeki kadın askerlerin bir dönem yazara röportaj vermek istememeleri, eşlerinin kadınlara röportaj öncesi şanlı tarih kitaplarını ezberletmeleri oldu. Korkuyorlardı. Savaşta yaşanılanların bilinmesinden korkuyorlardı. Naziler yenilmiş başarı gelmişti. Onca yaşanılan şeylerin konuşulması iktidarlara gölge düşürürdü. Kolu bacağı kopmuş gazilerin savaş sonrası geçimlerini sağlamak için dilenmelerinin bilinmesi gerekmiyordu, istenmiyordu. (?)

    Yazarımızın Nobel konuşmasından: [Ben kocamla savaşta tanıştım. Tank subayıydım, Berlin’e kadar gittim. Hatırlıyorum, duruyorduk, daha o zaman kocam değildi. Reichstag’ın orada duruyoruz, bana diyor ki, ‘Gel evlenelim. Seni seviyorum.’ Benimse bu sözler bir ağrıma gitti ki! Tüm savaş boyunca kirin, tozun, kanın içindeydik, etrafımızda her şey mat. Şöyle dedim ona: ‘Sen önce benden bir kadın yap, bana çiçekler ver, şefkatli sözler söyle. Cepheden geri yollanınca kendime bir elbise dikerim ben de.’ O kadar dokunmuştu ki sözleri, ona hatta vurmak istemiştim. O da hissetti hepsini. Bir yanağında yanık yarası vardı, dikişlerle kaplı, o dikişlerin üzerinde göz yaşlarını gördüm. ‘Peki, evlenirim seninle’ dedim ve ne dediğime kendim de inanamadım. Etrafımız kırık, dökük, tek kelimeyle, etrafımız savaş.]


    Kadın, tarih kitaplarının söylediklerinin aksine hayatımızın her köşesinde ve biz erkekler kadının gücünden hep korkmuşuzdur. Bize kadının merhameti lazımdır. Bunu da söyleyemeyiz çoğu defa.

    Umarım bir gün...
    Ama ütopya ama distopya...
    Umarım.
  • 1025 syf.
    YAŞA, VAR OL KARAMAZOV!

    Adın çıkmış Karamazov'a! İnmez soyluya. Mujiklerin dilinde bile kötü anılır Karamazov adı. Şanın iyisi kötüsü olur mu? Oluyormuş, darağacının, sürgünün, kodesin, psikolojik çöküntülerin tadı damağına erişince anlaşılıyormuş. Masumiyetin, doğruluğun canı cehenneme, hele olaylar silsilesi birbirine uygunsa kanıtların da işlerliği o yöne kayıyorsa, katil kim ortada! Suçlu muhakkak kötülüğüyle nam salmış biri olmalıdır. Roman, iyi ve kötü arasındaki çizgilerin ve herkesin insanlığa olan inancının test edildiği bir dünyayı çağrıştırıyor.

    Dostoyevski romanına konu ettiği olayı yaşanmış ya da yaşanması mümkün bir olaymış gibi ele alır. Hatta öyle yeri gelir ki bu olayların yaşandığına dair kesin bir algı bile oluşur içimizde. Şu ana kadar okuduğum kitaplarında verilmek istenen mesajlar bağışlanmak ve vicdan muhasebesi üzerine kurulu varoluşçuluktur. Olay suç ve suçlar işleyen insanın etrafında başlar, sonra onun suçu neden işlediğini irdeleriz, sonra psikolojik anlamda baş ve yan karakterleri inceleme kısmı başlar. Roman ilerledikçe önümüze birçok karakter çıkar bu karakterler muhakkak bize tanıtılır, gözümüzde o karakterin bir yapısı oluşur. Yalnızca karakterler değil bir meyhane, memur odası, çiftlik, inek. Genel anlamda bunların üzerinde kısa da olsa durulur. İnsancıklar kitabında mektuplaşma üzerinden birbirlerini hayatta tutmaya çalışan iki insan profilini görmüştük, Öteki kitabında insanın iki kişilik üzerinden nasıl tutunmaya çalıştığını, Suç ve Ceza'da ise o an kendi içinde kabul gören bir cinayetin daha sonra insanı nasıl gıdım gıdım erittiğini, insanın asıl mahkemesinin kolluk kuvveti zoruyla hakim önüne çıkarıldığı mahkeme olmadığına şahit olmuştuk. Peki Karamazov Kardeşler bize ne anlatıyor?

    İlk olarak Dostoyevski karakterleri ve aileyi öyle cümlelerle anlatmış ki Karamazov'luk yapılan tüm olumsuz işlerin önüne çekilen perde niteliğinde. Baba Fyodor Pavloviç'ten doğan kötülük zamanla evlatların arasında da yayılarak insanların kaderine sirayet ediyor. Bir kitaba başlarken o kitabın yaşanmış bir olaya dayanıp dayanmadığına bakın. Kitap boyunca bir kurguyu mu yoksa yaşanmışlığı mı okuyorsunuz bu epey önem arz ediyor. Peki kitaba konu iş bu olaylar yaşanmış mı? Kısmen gerçek. Dostoyevski hayatını ve fikirlerini tamamen değiştiren Sibirya sürgünü sırasında tanıştığı bir adamın babasını öldürmesini unutamıyor olsa gerek tüm romanın kaderi bu olay üzerinden ilerliyor. Gerçekçilik kısmına ek yapılacak diğer bir husussa romanın herkes tarafından sevilen, sayılan Alyoşa'nın Dostoyevski'nin 3 yaşında ölen oğlu ile aynı ismi taşıması. Benzerlikler bu kadarla mı sınırlı kalıyor? Aslında Dostoyevski'nin dine ve din adamlarına olan yaklaşımını, Amerika ve Avrupa hakkındaki görüşlerini karakterler üzerinden yansıttığından üst perdeden bu gerçekliği de yakalamış oluyoruz. Dostoyevski diğer romanlarında olduğu gibi kendini tamamen kendini saklamıyor, karakterler üzerinden fikrini empoze etmeyi başarıyor. Her yazar elbet kendinden, fikirlerinden bir şeyler katar yazdıklarına ancak söz konusu Dostoyevski olunca bunu daha derin ve yoğun hissediyor okur.

    DİN

    Dostoyevski'nin sürgünden sonra dine olan yaklaşımının değiştiği ve yaşam şeklini de büsbütün olmasa da değiştirdiğini okuduk, öğrendik. Bu kitabında da din kavramı o kadar çok işleniyor ki bir başlık olarak açmasam olmazdı. Oğul Alyoşa'nın kilise yaşamı sürmesi, kendine rehber olarak edindiği Zosima'nın ona verdiği öğütler, İvan'ın tanrıtanımazlığı (tam olarak olmasa da) savunması, iyi ya da kötü tüm karakterlerin Tanrı, İsa ve Hristiyanlık üçlüsünden biri olmadan cümle kurmaması, işte tüm bu hususlar aslında Dostoyevski'nin yaşamının son demlerinde din ile nasıl iç içe olduğunu ve cümlelerinden yaşamına kadar nasıl sirayet ettiğinin göstergesi. Bunu Bir Yazarın Günlüğü kitabında da çok net görmüştüm. Bir diğer önemli husus da İvan'ın anlattığı Büyük Engizisyoncu hikayesinin antitezini sonraki bölümde ölüm döşeğindeki Staretz Zosima'nın vermesi. Resmen soru-cevap şeklinde ilerleyen bir süreç. Öyle bir kitap ki, okuyan ateist, deist, agnostik, nihilist, dindar, yarı dindar olsa da kapağı kapattığında yüzümde ''ne güzel bir kitap okudum ben''in tebessümünü bırakacaktır. Öncelikle "çoğunlukla" tamamen öznel olan bu kitap, dinden başka hiçbir şeyden bahsetmiyor. (!) Büyük Engizisyon Mahkemesi'nin monologu, Staretz Zossima'nın konuşmaları gibi, o kadar kesin, o kadar güçlü ve o kadar güzel ki, Haiti cumhurbaşkanlığı sarayında yaşanan 7.0 büyüklüğündeki deprem kadar yıkıcı!

    DİPNOT: İlyuşa'nın arkadaşı bilgiç Kolya'nın çok değil birkaç ay önce gündemimizi epey meşgul eden Atakan ile benzerlik göstermesi. Hatta neredeyse aynı diyebilirim. Yaşamın ilk çeyreğinde çok okuyan olarak çok da bildiğini ispata girişen bir çocuğun yaşadığı kimlik karmaşasının en temiz örneği olabilir.

    Karamazov Kardeşler her şeydir. Bir polisiye kitabı (Ahmet Ümit ve Grange hayranları için), bir deneme kitabı (Montaigne ve Camus hayranları için), insan ruhunun titiz bir şekilde incelenmesi (Dostoyevski hayranları için) umut ve hayal kırıklıklarının da payıyla belki de Dostoyevski sosyalistleri hiç ama hiç sevmiyor!

    Savcı İppolit Kiriloviç'in tahliller, durum değerlendirmesi ve psikolojik anlamda cinayetin tüm ihtimallerini karşılaştırmalı anlatımı cidden muazzamdı. Okurken çok büyük keyif aldım. Olayı savcıdan dinledikten sonra katilin kim olduğunu bildiğim halde ona hak vermemek elde değildi. Ancak aklıma takılan bir konu oldu savcı hem iddia makamı hem savunma. 1800'lü yılların Çarlık Rusya'sında aleni bir şekilde bazen hakarete, bazen de Karamazov ailesinin iç yapısına ilişkin şahsi yorumlar getirmeyi ihmal etmiyor. Adalet adına hareket edilebilir ama hakaret edilemez. Garip bir durumdu. Diğer yandan Rusya'nın en ünlü avukatının savunması da tribüne oynmanın ve demagojinin en naçizane örneklerindendi. Elinde çok zayıf materyaller olmasına rağmen tavşandan şapka çıkardı. İşe yaradı mı? Okuyun ve görün.

    Game Of Thrones gibi kitabın içindeki karakterlerin türleri, türevleri, karmaşaları o kadar çok ve yoğundu ki yarım kalmışlık hissi sardı. 1025 sayfa kitabın bir an için sıkmadı, bir an için ayrıntıların içinde kendimi boğulmuş hissetmedim. Şibumi kitabında mağara bölümü vardır mesela muazzam bir kitap olmasına rağmen o bölüm beni neredeyse boğmuştu, çoğu kitap bana bunu yaşattı. Ancak Karamazov Kardeşler bırakın o sıkıntıyı eksik kalmışlığıyla beni hayal kırıklığına uğrattı. Sorular, sorular aklımdaki sorular, aklımda bir kenarda, şimdi soruların cevabını verin bana:

    Mitya'nın akıbeti, İvan'ın akıbeti, Alyoşa? Tüm bunlar öyle yarım kaldı ki! Belki ömrü yetse bunun devamını yazardı Dostoyevski, kim bilir. Oğuz Atay gibi Dostoyevski de en önemli saydığı kitabını yazarken gözlerini yummuş. O sebeple en değer verdiği kitap olarak Karamazov Kardeşler kaldı geriye. Çoğu kitleye göre dünyanın en iyi kitabı ünvanına sahip Karamazov Kardeşler. Ya sizce? Suç ve Ceza'nın önüne geçebilmiştir bu kitap. Bence bir :) Sevgiler, saygılar, iyi okumalar :)

    SPOİLER: Kısaca Karamazov Kardeşler, kendime not: 19. yüzyıl Rusya'sında Tanrı'nın, özgür iradenin ve ahlakın etik tartışmalarına derinden giren tutkulu bir felsefi roman. Modernleşen bir Rusya'ya karşı kurulan inanç, şüphe ve akılla ilgili manevi mücadelelerin karmaşık bir draması. iyi ve kötü arasındaki çizgilerin ve herkesin insanlığa olan inancının test edildiği bir dünya. Karamazov kötülüğün nam salmış hali.

    https://www.youtube.com/watch?v=Hp4AanxpAKU
  • İslâm ve Anadolu Medeniyetine düşkün olan Yusuf Kaplan 'ın Bediüzzaman Said Nursî hakkındaki cok önemli bir söyleyiş. Uzun ama sabırla lütfen okuyun.


    -Said Nursi Çağdaş İslam Düşüncesinde Bir Milad

    Bediüzzaman’ın, çağdaş İslam düşüncesinde bir milad olduğu tezini öne sürüyorum.

     

    Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin çağdaş İslam düşüncesinde milad olmasından kastettiğim şey, önce, kendisinden önceki bütün bir İslam düşüncesi fikriyatını ve fiiliyatını sil baştan tasvir, tarif ve tahlil etmiş olması ve sonra da, kendisinden sonraki kuşaklara İslam düşüncesinin nasıl bir görünüme, muhteva ve forma sahip olabileceğini göstermiş olmasıdır.

     

    Bediüzzaman’a bu açıdan fazla yaklaşılmış değil.

     

    Birinci Lem’a iki buçuk üç sayfalık bir metin ama böyle bir metin İslam düşünce tarihinde yok.

     

    - Bu abartımı?

     

    Şimdi söyleyeceğim:

    Birinci Lem’a’dan biz hem İslam düşüncesinin hem çağdaş Müslümanların temel sorunlarının ne olduğunu anlayabiliriz.

    Birinci Lem’a’dan çağımızda karşı karşıya kaldığımız sorunların nasıl çözümlenebileceğine ilişkin bir tarih felsefesi geliştirebiliriz.

    Birinci Lem’a’dan bizim bu dünyaya söyleyebileceğimiz sözü nasıl söyleyeceğimizi gösteren bir estetik teorisi geliştirebiliriz.

    Birinci Lem’a’dan bir belagat teorisi geliştirebiliriz. Bu inanılmaz bir şey!

    Birinci ve İkinci Lem’a’yı sürekli dönüp dönüp okurum. Bir türlü tükenmiyor. 

    Bediüzzaman Hazretlerinin nebevi bir verasetin sahibi olduğunu bilmemiz lazım.

    Bediüzzaman Hazretlerinin düşüncesinin nebevi bir düşünce olduğunu kavramamız lazım.

     

    Nasıl ki, birinci medeniyet buhranını İbn Haldun’un geliştirdiği tarih felsefesi üzerinden aşmayı başardıysak; aynı şekilde, yaşadığımız ikinci medeniyet buhranını da, Bediüzzaman’ın varlığın, eşyanın ve hakikatin sil baştan Müslümanca bir bakış, duyuş, duruş, kavrayış ve düşünüşle anlamlandırılması için önerdiği iman hakikatleri tasavvuruyla aşabileceğimizi düşünüyorum. 

     

    Bediüzzaman Hazretleri Gazali’nin ilim sütununda yaptığını, İbn Arabi’nin irfanda yaptığını, İbn Haldun’un hikmette yaptığı yolculuğu alim, arif ve hakim şahsiyetleri ile şahsında bütünleştirmiş tek kişi.

     

    Bediüzzaman’la ilgili ön yargı yıkıldı.

    Hem İslami entelektüel çevrede hem de diğer entelektüel çevrelerde ön yargıların yıkıldığını düşünüyorum.

    Muhterem Hocam, Bediüzzaman Hazretlerini, Risale-i Nurları ne zaman tanıdınız?

     

    Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin eserleri Risale-i Nurlarla ilk gençlik yıllarımda tanıştım. O zaman okuduğumda hiç bir şey anlamadığımı şimdi geriye dönüp baktığımda daha iyi anlıyorum.

     

    Bediüzzaman’ın hala bu şekilde anlaşıldığını düşünüyorum. Anlaşılmakta zorlanıldığını düşünüyorum. Bediüzzaman ‘mana-yı ismi, mana-yı harfi’ diyor ya… düz bir algılama, okuma biçimi var. Bu algılama biçiminin ötesine geçemediğimi fark ettim daha sonra.

     

    İmam Hatip’in ilk yıllarından itibaren,hatta İmam Hatip’ten önce de baya ciddi okuma yapardım. Çağdaş düşünce, çağdaş İslam düşüncesi, sonra edebiyat sanat okumaları…

     

    O dönemde Beziüzzaman Hazretleriyle kurduğumuz ilişki, fikri bir ilişkiye dönüşmedi. Bunun nedenleri ne olabilir diye düşünüyorum; Bediüzzman’ın avami okunmuş, algılanmış olması. İslami kesimlerin de Risale-i Nurlara mesafeli davranması…

     

    Fakat bu, benim Risale-i Nurlarla ilişkimi etkilemedi.Ama Risale-i Nurların fikri boyutunu kavramamı engelledi. Tabi o dönemde Risalelerin çapını anlamak da zordu açıkçası; onu da söyleyeyim. 20 yıl sonra 2000’li yılların başında Risale-i Nurları yeniden okumaya başladığım zaman başka bir şey çıktı karşıma.

     

    Kişinin, insanın kendisini yetiştirebilmesi için önünü açacak, kendisine öncülük yapacak insanlara ihtiyacı var;bu bir arayış. İslam’la ilişkisi sıfırlanmış bir toplum var. 60’ların ortaları ve 70’lerden itibaren İslami eserlerin çeviri hareketleriyle İslami entelektüel yapı oluşmaya başladı. 80’lerden sonra artık cemaatler arasındaki ilişkiler biraz daha birbirinden beslenen ilişkilere dönüştü.

     

    Belki benim Bediüzzaman’ı, Risale-i Nurları yeniden okumamda bunun kısmi bir etkisi oldu.

     

    Biz bu dünyaya ne söyleyeceğiz?

     

    Bizim bu dünyaya söyleyeceklerimizin olması lazım. Bu dünyaya söyleyecek bir sözümüz yoksa bu dünyada yaşamamızın da bir anlamı yoktur. Dolayısıyla bizim kendi kaynaklarımızdan yola çıkarak hem dünyanın karşı karşıya kaldığı temel varoluşsal sorunları hem de İslam dünyasının yaşadığı medeniyet krizinden sonraki temel sorunları anlamamızı ve aşmamızı sağlayabilecek ne söyleyebiliriz, nasıl bir yolculuk yapabiliriz: Fikri bir yolculuk. Bu sorunların izini sürünce, ister istemez Bediüzzaman çıktı karşıma.

     

    Bediüzzaman’la alakalı ilk yazdığım yazıda söylemiştim. 2006 olması lazım. “Anahtar Bediüzzaman’dadır”.

     

    O yazı Türkiye’deki entelektüel çevrelere Bediüzzaman’ın ulaştırılması açısından önemli bir yazı. Bediüzzaman’ın hem İslami çevrelere hem de İslami olmayan çevrelere ulaştırılması, iletilmesi açısından baya işe yaradı. Arkasından o süreçte Bediüzzaman ve eserlerine dair ard arda 8-10 yazı yazdığımı hatırlıyorum.

    Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gerek yaşadığı dönemdeki, gerekse kendinden önce yaşamış olan alimlerden farklı yönleri nelerdir?

     

    Çağdaş Müslüman düşünürlerden bütün İslam dünyasına etkileri olan iki şahsiyet var. Biri İkbal, birisi Bediüzzaman. İkbal İngilizce yazdığı için yaygın. Bediüzzaman Hazretleri 10-15 senedir biraz daha Türkiye’nin dışında ilgi görmeye başladı.

     

    Ama bence henüz düşünce dünyasının ufuklarına taşınmadı. Bu bizim için en büyük sorumluluklardan bir tanesi.

    Bediüzzaman’ın, bizim Müslümanca bir zihne kavuşabilmemiz fikrini hallettiğini görüyoruz. Bediüzzaman’ın, çağdaş İslam düşüncesinde bir milad olduğu tezini öne sürüyorum.

     

    Bediüzzaman’ın çağdaş İslam düşüncesinde milad olmasından kastettiğim şey, önce, kendisinden önceki bütün bir İslam düşüncesi fikriyatını ve fiiliyatını sil baştan tasvir, tarif ve tahlil etmiş olması ve sonra da, kendisinden sonraki kuşaklara İslam düşüncesinin nasıl bir görünüme, muhteva ve forma sahip olabileceğini göstermiş olmasıdır. Bediüzzaman’a bu açıdan fazla yaklaşılmış değil.

     

    Neden anahtarın Bediüzzaman’da olduğunu gösteren en önemli şey bu?

     

    Her insan çağının çocuğudur.Bize bir şey söyleyecek olan düşünür çağının ağlarını, bağlarını, kavramlarını, aşabilen ve çağ açabilen düşünürdür. Çağının ötesine taşabilecek yolculuk yapabilen bir düşünürdür.

     

    Bediüzzaman, hem insanlığın sorunlarına ilişkin hem de Müslümanlığın insanlığa ne verebileceği meselesine ilişkin ortaya esaslı bir külliyat, fikriyat koyan kişidir.

     

    Bediüzzaman’ı çağının çocuğu yapan, çağının düşünürü yapan, klasik dönemdeki Müslüman mütefekkirlerden ayırt eden, dolayısıyla bize hitap etmesini sağlayan şey; çağının temel varoluşsal sorunlarını, entelektüel sorunlarını, felsefi sorunlarını, ahlaki sorunlarını kavramış birisi olmasıdır.

     

    Bu yüzden deizmin bütün insanlığı bir felakete sürükleyeceğini görüyor. Bu çok önemli!

     

    Bediüzzman’ın bize, çağımıza, dünyamıza -sadece Müslümanlara değil bütün insanlığa- ne söylenebileceğini göstermesi açısından burası önemli.

     

    Bediüzzaman’ın çağdaşı olan diğer Müslüman düşünürlerden ayrılan en önemli yanı, bizim klasik İslam düşünce geleneğinin son halkası olmasıdır. Biz şu an aslında bu gelenekle irtibatı koparmış durumdayız. İslam’ın ilim, irfan, hikmet geleneğiyle irtibatını koparmış durumdayız.

     

    İlim, irfan, hikmet diyoruz ama bu kavramların içini de boşaltmış durumdayız. O yüzden bizim İslam düşünce geleneğiyle ilişkimiz sakatlanmış durumda. Biz,İslam düşüncesini bilmiyoruz. Sıkıntı orada.

     

    Çağın bizim için ağ olduğunun, ağa dönüştüğünün farkında değiliz.“Çağ Körleşmesi”, “Semantik İntihar” diyorum, bundan kast ettiğim şey şu;

     

    Çağ körleşmesinin bize sunduğu çıkmaz sokaklardan;

    Birincisi; bütün insanlığın Batıya mahkumiyetidir.

    İkincisi; bütün insanlığın kendinden mahrumiyetidir.

    Yani bütün insanlık batılı, seküler, kapitalist bir düşünceye, var olma biçimine hapsolmuş durumda şu anda. Ekonomik, kültürel, entelektüel sınırlar ortadan kalktı. Küresel ölçekte hareket ediyoruz artık. Dünya küçüldü.Ama ölçeğin büyümesi ufkun genişlemesini doğurmadı. Tam tersine ölçek büyüdü, ufuk daraldı.

     

    İnsanlar atomlara haps oldu. İnsanlar kendi dünyalarına, kendi fetişlerine, kendi hız ve haz ayartılarına haps oldu. Bütün dünyada yayılan kültür bu! Özellikle Amerikan kültürü üzerinden yayılan kültür, popüler, burger kültür bu. Yani bir anileşme bir tektipleşme öğretti. Bütün dünyanın Amerikanlaşması diyebiliriz buna. Bütün dünyanın sığlaşması!

     

    Bediüzzaman Hazretlerini farklı kılan en önemli etken ise ümmileşmiş olması.

     

    Batı uygarlığının insanlığı getirdiği noktayı, çağ körleşmesini aşabilmemiz için bizim ümmileşmemiz lazım. Ümmileşmekten kast ettiğim şey ise, bu çağ körleşmesinin bizi ağlarına haps eden prangalarını fark etmek. O prangalardan kurtulmak, hakikate -neyse o olarak- nüfuz edebilmek.

     

    Şu an insanlık böylesi bir şeyden yoksun ama biz bütün insanlığa, “hakikate nüfuz edebilecek bir yolculuk” armağan edebilecek kanatlara sahibiz. Ben o yüzden şunu söylüyorum: “Bugün dünyaya söylenebilecek tek bir söz var. İnsanlığın ihtiyacını hissettiği tek bir söz var. O sözü söyleyecek olan biziz. Ama biz yokuz!” Avamın, havasın ve havassu’l-havassın ümmileşmesi.

     

    O yüzden burada Bediüzzaman gibi şahsiyetlerin inanılmaz bir şekilde önümüzü açabileceğini bilmemiz lazım.

     

    Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, çok zorlu bir dönemde fakat çağa damgasını vuran bir eser ortaya koydu. Risale-i Nurları telif etti. Risale-i Nurların İslam düşünce tarihindeki yeri nedir?

     

    Çağımızda sadece Bediüzzaman Hazretleri’nin geliştirdiği iki dil var.

     

    Birincisi şu: Bediüzzaman Hazretleri bütün İslam düşünce geleneğini deşifre etmiş birisidir. Şifresini çözmüş birisidir. Bunu çağdaşı düşünürlerde başarmıştır belli ölçüde.

    Kimi kastediyorum? Mustafa Sabri Efendi’yi kastediyorum.

    Kimi kastediyorum? Elmalılı Hamdi’yi kastediyorum. Mehmet Akif’i, Filibeli Ahmet Hilmi’yi, İzmirli İsmail Hakkı’yı, Ahmet Cevdet Paşa’yı, Said Halim Paşa’yı kastediyorum.

     

    Ama ikincisini hiçbiri yapamamıştır, sadece Bediüzzaman yapmıştır.

     

    Bediüzzaman Hazretleri’nin kurduğu ikinci dil; bütün bir İslam medeniyeti birikimini, münhasıran da tefsir, hadis, akaid, fıkıh, kelam, tasavvuf, felsefe, tarih, gramer, mantık, lisan gibi ilimlerden müteşekkil bütün bir İslam düşüncesi geleneğini harekete geçirerek yeniden-kurulmuş, yeniden inşa edilmiş bir dildir.

     

    Dünya ve hayat tasavvurumuzun kaynağını oluşturan kavramlarımızın İslami bir düşünce inşası ameliyesi ile şifrelenerek yeniden deşifre edilmesi çabasıdır bu.

     

    Kur’an’dan aldığı ilhamı, Kur’an’dan devşirdiği ruhu üflemiş ve yeni bir dil kurmuştur.

     

    Yani Bediüzzaman Hazretleri’nin dilinin, Risale-i Nur külliyatının dilinin, Kur’an’ın dili olması meselesi biraz böyle bir şeydir. Eğer Bediüzzaman Hazretleri İslam düşünce geleneğini bilmemiş olsaydı, Kur’an’la doğrudan irtibat kuramazdı. Bu çok önemli bir şey! İslam düşünce geleneğini bilmeden doğrudan Kur’an’la irtibat kurmaya çalışanların hallerini görüyoruz. Ortaya çıkan vaziyeti görüyoruz. Yaşar Nuri Luther’ler ortaya çıkıyor.

     

    Bediüzzaman, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde düşüncesini kuran, hem İslami ilimlere, hem de çağdaş dünyanın bütün dünyayı büyük uçurumların eşiğine fırlatan felsefi sorunlarına derinlemesine ve vukufiyetle vakıf, tek ve son düşünürdür: Yani anahtardır.

     

    Ve her bakımdan anahtar ondadır. O yüzden, İslam’ın kapısını, İslam düşüncesinin kapısını, İslam medeniyetinin kapısını ve bütün bunları mümkün kılacak, her alanda, yeni İslami bir dil -esaslı bir duyuş, duruş, düşünüş, söyleyiş, yaşayış, kısacası varoluş biçimi- geliştirebilme çabasının kapısını Bedizüzzaman anahtarıyla açabiliriz ancak. Medeniyetimizin solmaya yüz tutan dilini, bu dile hayatını ve hayatiyetini kazandıran ruhu, ruh kökünü kavrayabilmek ve yeniden üretebilmek için Bediüzzaman’ı tanımak zorundayız.

     

    Bir dil, Bediüzzaman’ın iki dil’i gibi, bir medeniyeti ifade ediyorsa ve bir medeniyetin -bütün boyutlarıyla- ifadesiyse hakiki bir dildir. Ve o dil üzerinden yeni yemişler devşirebilmek için yürünebilir ve yeni koridorlar açılabilir ancak.

     

    Bizim Bediüzzaman’ı avami bir şekilde anlama çabasını artık bir tarafa bırakmamız lazım. Bediüzzaman, eserlerini sadece avam için yazmış değildir. Bediüzzaman heves için yazmadığı gibi, havas için yazmıştır. (Biraz esprili olsun diye böyle söyledim.) Risale-i Nur külliyatının havas ve havassu’l-havas düzeyinde de anlaşılması lazım. Bediüzzaman’ın ve Risale-i Nur Külliyatı’nın dünyanın düşünce ufkuna taşınması böylelikle olabilir. Öbür türlü mümkün olmaz.

     

    Bütün büyük düşünürler, mütefekkirler çağ açan ve çağını aşan bir eser ortaya koymuşlardır. Aslında ilk bakışta çok sade bir metin sunarlar önümüze. Birazcık derinlemesine nüfuz etmesini bilirsek, derinlemesine nüfuz edebilecek duruma, bir düzeye ulaşabilirsek; aslında o sadeliğin arkasında müthiş bir deruniliğin şifrelendiğini görürüz, gizlendiğini görürüz.

     

    Birinci Lem’a iki buçuk üç sayfalık bir metin ama böyle bir metin İslam düşünce tarihinde yok. Bu abartımı? Şimdi söyleyeceğim:

    Birinci Lem’a’dan biz hem İslam düşüncesinin hem çağdaş Müslümanların temel sorunlarının ne olduğunu anlayabiliriz.

    Birinci Lem’a’dan çağımızda karşı karşıya kaldığımız sorunların nasıl çözümlenebileceğine ilişkin bir tarih felsefesi geliştirebiliriz.

    Birinci Lem’a’dan bizim bu dünyaya söyleyebileceğimiz sözü nasıl söyleyeceğimizi gösteren bir estetik teorisi geliştirebiliriz.

    Birinci Lem’a’dan bir belagat teorisi geliştirebiliriz. Bu inanılmaz bir şey! Birinci ve İkinci Lem’a’yı sürekli dönüp dönüp okurum. Bir türlü tükenmiyor.

    Bediüzzaman Hazretleri’nin ortaya koyduğu ikinci dil, yeniden İslam düşüncesini şifrelemiş olmasıdır. Yeni bir İslam tefekkür dili kurmuş olmasıdır, bunu şifrelemiş olmasıdır. Bediüzzaman’ın eserlerinde sistematik bir yapı yok. Belki bu yüzden biraz anlaşılamıyor.

     

    Sistematik olmaması Risale-i Nur Külliyatı’nın bir açmazı değil, avantajıdır. Sistematik olmaması bizim için metnin zenginliği anlamına gelir. Sistematik bir metin şu şudur, bu budur diyecektir.

     

    Sistematik olmayan bir metin daha sembolik, daha metaforik, daha deruni, şifreli bir dil kullanacaktır. Büyük kriz zamanlarında sistematik düşünürler bizi yanlış yerlere sürükler. Büyük varoluşsal kriz zamanlarında bize ihtiyaç olan düşünürler sistematik olmayan düşünürlerdir.

     

    Bu metinle bugünden geçmişe, bugünden geleceğe doğru yolculuk yapabiliriz. Bunu Mesnevi-i Nuriye’nin bütününde görüyoruz. Aslında Bediüzzaman da bunu yaptığının farkında.


    Peki, sizce İslam medeniyetinin yeniden ihyasında Risale-i Nur nasıl bir rol üstlenir?

     

    Bediüzzaman Said Nursi'nin hem İslam düşünce geleneği içindeki yeri hem de insanlık düşünce geleneği içindeki yeri, üçüncü olarak da içinde yaşadığımız çağın düşünsel birikimi içindeki yeri anlaşıldığı ve keşfedildiği zaman nasıl kilit bir rol oynayacağını görebiliriz.

     

    Müslümanlar, yaklaşık iki asırdan bu yana tarihlerinde tanık oldukları ikinci büyük medeniyet buhranı ile karşı karşıyalar.

     

    Birinci medeniyet buhranı, 12. ve 13. yüzyıllarda İslam medeniyetinin Doğu havzasında Bağdat’ın Haçlı saldırıları ve Moğol istilasıyla birlikte düşmesiyle; Batı havzasında yine aynı zaman dilimi içinde Endülüs ve Mağrip’te önce büyük iç siyasi kargaşaların patlak vermesiyle, ardından Kurtuba’nın düşmesiyle birlikte yaşanmıştı.

     

    Birinci medeniyet buhranı, siyasi bir buhrandı. Bu buhran, Osmanlı’nın bütün İslam dünyasını itikadi, içtimai ve siyasi olarak aynı anda birleştiren bir meydan okuma geliştirmesiyle birlikte aşıldı.

     

    Birinci medeniyet buhranının yaşandığı zaman aralığı, İslam düşüncesinin Gazali ve Razi geleneğinde oluşumunu tamamladığı, kıvamını bulduğu ve dolayısıyla antik Yunan düşüncesi ve diğer medeniyetlerin düşünce geleneklerinden tam anlamıyla bağımsızlaşarak özgünlüğünü kazandığı bir zaman aralığıydı.

     

    Medeniyet buhranının yaşandığı bu zaman aralığının Mağripte olmasına rağmen Gazali-Razi geleneğinde yetiştirdiği ve yaşanan medeniyet buhranını tasvir, tarif ve tahlil eden en büyük düşünür tarih felsefecisi İbn Haldun’du. İbn Haldun, geliştirdiği “asabiye” teorisi ve “umran ilmi” metodolojisiyle yaşanan medeniyet buhranının nasıl aşılabileceğinin ilkelerini sunmuştu.

     

    Yaşanan medeniyet buhranı, siyasi bir buhrandı ve İbn Haldun da meseleyi asabiye teorisiyle tam da yaşanan buhranın kendisini tezahür ettirdiği sorun alanları üzerinden kurmuştu. İbn Haldun’un çıkış yolu önerisi, Mağrip’te ya da Maşrık’ta değil, Osmanlı’da karşılığını bulmuştu.

     

    Osmanlı, itikadi, içtimai ve siyasi toparlanma, yekvücut olma ve bütünleşme projesiyle bugünkü İslam dünyasının “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” omurgasını çatmış ve böylelikle, bu üç dinamiğe dayanan bu omurga üzerinden geliştirdiği meydan okumayla İslam medeniyetinin yaşadığı birinci büyük buhranı aşan bir medeniyet hamlesi ve atılımı üretmişti.

     

    Son iki-üç asırdan bu yana yaşadığımız ikinci büyük medeniyet buhranı ise, nedenleri bakımından siyasi bir buhran değil, İslam’la ve hakim seküler paradigma ile aynı zamanda yaşanan epistemolojik ve ontolojik kopuş biçiminde ortaya çıkan daha derin bir medeniyet buhranı.

     

    İslam tarihinde yaşadığımız ilk sarsıcı fetret dönemi. Hem İslam’la, hem de hakim seküler paradigmayla çift yönlü bir temassızlık yaşadığımız, İslam’la ve hakim paradigmayla kurduğumuz ilişkinin simülatif -sığ, sathi ve sahte- bir ilişki olarak tezahür ettiği bir fetret dönemidir bu ikinci büyük medeniyet buhranının bizi getirip bıraktığı nokta.

     

    Dolayısıyla siyasi çöküş, yaşadığımız ikinci medeniyet buhranının nedeni değil, epistemolojik ve ontolojik kopuşun kaçınılmaz bir sonucudur.

     

    Şu an ihtiyacını hissettiğimiz düşünür profili, bize siyasi bir “çıkış yolu” sunacak bir düşünür profili değil; epistemolojik ve ontolojik kopuşu tasvir, tarif ve tahlil ederek bu kopuşun nasıl aşılabileceğini gösterebilecek çok yönlü bir düşünür profilidir.

     

    İşte Bediüzzaman Hazretleri, bu düşünür profilinin en önemli, en velut ve düşüncesinin çapı ve derinliği hala yeterince keşfedilemeyen ve önümüzdeki bir veya iki kuşak sürecinde çarpıcı şekillerde ancak keşfedilebilecek olan yegane temsilcisidir.

     

    Nasıl ki, birinci medeniyet buhranını İbn Haldun’un geliştirdiği tarih felsefesi üzerinden aşmayı başardıysak; aynı şekilde, yaşadığımız ikinci medeniyet buhranını da, Bediüzzaman’ın varlığın, eşyanın ve hakikatin sil baştan Müslümanca bir bakış, duyuş, duruş, kavrayış ve düşünüşle anlamlandırılması için önerdiği “iman hakikatleri” tasavvuruyla aşabileceğimizi düşünüyorum. Benim bu fikri geliştiriş noktam da burası zaten. Bediüzzaman Hazretlerinin bizatihi kendisi.

     

    İkinci büyük medeniyet krizi sürecinde ilim, irfan, hikmet yani alim, arif ve hakim süreçlerinde ve sütunlarındaki rol, bugün çağımızda en muhkem şekilde, en sofistike şekilde Bediüzzaman tarafından oynanıyor. Yani Bediüzzaman Hazretleri Gazali’nin ilim sütununda yaptığını, İbn Arabi’nin irfanda yaptığını, İbn Haldun’un hikmette yaptığı yolculuğu alim, arif ve hakim şahsiyetleri ile şahsında bütünleştirmiş tek kişi.

     

    Asıl mesele bu. Mesnevi-i Nuriye kilit rol oynuyor burada. Enteresan bir kitap Mesnevi-i Nuriye. Mesnevi-i Nuriye milad bence. Risale-i Nur Külliyatı’nın miladı. Kendisinden önceki dönemi de temsil ediyor kendisinden sonraki döneme de hazırlıyor. Bu benim yorumum. Hem alim hem arif, hem hakim Bediüzzaman’ın özelliklerinde bir eser gibi. Ben Mesnevi-i Nuriye de öyle bir şey görüyorum açıkçası.

     

    Medresetü’z-Zehra projesi çerçevesinde Bediüzzaman Hazretleri’nin “Vicdanin ziyası, ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder” sözlerini size göre nasıl anlamalıyız?

     

    Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bilim felsefesini en güzel şekilde yapmış bir alim. Batıdaki bilimin nasıl ilahi boyutlardan arındırılmış, ilahi ilkelerden arındırılmış, seküler bir bilim olduğunu acayip bir şekilde tartışıyor zaten. Bediüzzaman Hazretlerinin nebevi bir verasetin sahibi olduğunu bilmemiz lazım. Bediüzzaman Hazretlerinin düşüncesinin nebevi bir düşünce olduğunu kavramamız lazım.

     

    Risale-i Nur Külliyatı’nı bir bütün olarak anladığımız zaman Bediüzzaman’ın Medresetü’z-Zehra’dan İslami ilimlerle Batı biliminin birleşmesini kastetmediğini anlayabiliriz. Bu uyduruk bir şeydir.

     

    Burada bence asıl kastedilen; bir medeniyet fikrinin geliştirildiğini, İslam medeniyetinin neşv ü nema ettirecek bir ilim geleneği kurduğumuzu düşünün; bu geleneğin içinde Tarih de var, Fizik de var, Matematik de var, Metafizik de var, Kur’an’dan Hadis’ten beslenen ilimler de var.

     

    Biz, ilim geleneğimizle irtibat kuramadık daha. Asıl mesele bu.

     

    Bediüzzaman Hazretleri’nin öyle bir sıkıntısı yok. Bediüzzaman Hazretleri’nin böyle bir sıkıntısı varmış gibi algılıyoruz aslında. Bediüzzaman Hazretleri’nin kastettiği şey; pergelin ayağını vahye sabitleyerek pergelin diğer ayağı ile bütün ilim geleneklerine, medeniyet tecrübelerine açılmak. Batı bilimini olduğu gibi almak değil. Olduğu gibi alıp mezc edemezsin. Bediüzzamanın çatır çatır tartıştığı bilimin felsefi sorunlarını, Batı felsefesine ilişkin kurduğu cümleleri anlamamışsın demektir. Bir şekilde göz ardı ediyoruz demektir. Düz bir İslam ve Batı bilimi sentezi değildir yani. Bediüzzaman Hazretleri’nin dayandığı nebevi zemini iyi görmemiz lazım.

     

    Yapılan yanlışlıklardan biri de şuydu; “Bediüzzaman Hazretleri Kur’an’ı modern bilime doğrulatıyor”. Bediüzzaman Hazretleri pozitivist dolayısıyla… böyle bir algılama biçimi var. Bu çok yanlış. Bediüzzaman Hazretleri kevni ayetleri okuyor. Yaprağın, ağacın, toprağın, insanın, kainatın muazzam işaretler, deliller sunduğunu, esmanın nasıl tecelli ettiğini anlatıyor. Bu kevni ayetler ile pozitif bilim aynı şeyler değil.

     

    Biz bir şekilde pozitif bilimi kevni ayetlerden yararlanarak okuyabiliriz ama bu ayartıcı bir şey. Yapılan hata şu: “Bilim şunu ortaya koymuştur. Kur’anda bunu söylemiştir.” Bilim geçicidir. Hele modern bilim seküler bilimdir. Bunun altını çiziyorum bu çök önemli bir şey. Bugün bilim üniversal bir şey değil. Karl Popper bilimin yanlışlanabilirliğine özellikle dikkat çekiyor. Yani yanlışlanabilen şey bilimdir. Kur’an’ın, vahyin evrensel yapısını seküler bilime, yanlışlanabilir, değişken bir yapıya doğrulatma çabası çok tehlikeli bir noktaya çıkartır bizi. Asıl sıkıntı bu.

     

    Bediüzzaman Hazretleri İslam dünyasında kabul gürmüş bir alim olduğu halde -Türkiye’den çıkan bir alim olmasına rağmen- Türkiye’de yaşayan aydınlar Risale-i Nurları tanımakta ya da kabullenmekte neden bu kadar geç kaldı? Özellikle de akademik camia…

     

    Risale-i Nur ile irtibatı olanların sistem tarafından işkenceye tabi tutulması, yasaklı hale getirilmesi Türk entelijansiyasının biraz ürkmesine yol açtı. Uzak kalmasına yol açtı. Seküler kesimler hiç ilgilenmedi. İslami kesimler de biraz korktu herhalde.

    Diğer İslami kesimlerde ve İslami entelektüel camiada Risale-i Nurlara ilgisizliğin sebebi Risale-i Nurların avami bir kitap olduğu zannedilmesi. Bir fikri boyutunun, derinliğinin insanlığa verebileceği, insanın tefekkür yolculuğuna kazandıracağı şeyin görülememiş olması ve ihmal edilmiş olmasıdır.

     

    Bediüzzaman’a konan bu pranga, entelektüel duvarın yıkıldığını düşünüyorum. Gazetede Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkında yazdığım yazıların şöyle bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. En azından Bediüzzaman’la ilgili ön yargı yıkıldı. Hem İslami entelektüel çevrede hem de diğer entelektüel çevrelerde ön yargıların yıkıldığını düşünüyorum. Gazetede daha çok teorik yazılar yazdığım için bütün çevrelerin okuduğu yazılar çıkıyor.

     

    Peki, özellikle İlahiyat camiasının ilgisizliği hakkında ne söylersiniz?

     

    Risale-i Nurlarla ilgilenmiyorlar, ilgilendikleri zamanda avami bir şekilde ilgileniyorlar. İster ilahiyattan olsun ister ilahiyatın dışından olsun herhangi bir profesör arkadaşın Risale-i Nur’dan anladığı şeyle ortalama birinin Risale-i Nur’dan anladığı şeyin çok da farklı olduğunu görmedim ben. Böyle bir arıza var. Burada ilahiyatların vebali çok büyük. Sadece Risale-i Nur için değil, İslam düşüncesinin, İslam düşünce geleneğinin anlaşılmasında da vebali çok büyük.

     

    Risale-i Nurlar önümüzde ve biz Risale-i Nurlardan İslam düşüncesine yeniden gidebiliriz. Risale-i Nurlar İslam düşünce geleneğinin sorunlarını yeniden görmemizi, çağın sorunlarını görmemizi ve okuyabilmemizi sağlayabilir. Bu anlamda ufkumuzu açabilir.

     

    Biz yapıp ettiklerimizden sorumluyuz. Her insan, çağının çocuğudur. Bir düşünür de çağının çocuğudur. Bir düşünürün çağının ağlarından kurtulması yeni bir çağ açması ile mümkündür. Bediüzzaman bu açıdan kilit roldedir. Bu açıdan ilgi görmesi gerekir.
     

    Yusuf Kaplan / Mülakat: Muhammed SEMİZ

    Kaynak : İrfan Mektebi
  • 592 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Bu Kitap 77 Milyon İnsanı Öldürdü

    Evet, Adolf Hitler’in kaleme aldığı Mein Kampf – Kavgam kitabından bahsediyoruz. Tarihteki en etkili ve en önemli kitapların başında gelmesi gereken bu şaheser insanlar tarafından beklenilen ilgiyi görmemiş hatta 70 yıl yasaklı kalmıştır. Bunun Nedeni çok basit; bu kitapta geçen düşünceler İnsanların ölmesine ve öldürmesine yol açıyor. Sizce gerçeklerden kaçmalı mıyız? Yoksa Ön yargılarımızı yıkıp gerçeklere mi yönelmeliyiz? Evet bu kitap 6 milyon insanı doğrudan bu kitaptaki düşünceler nedeniyle, 70 milyon insanı da dolaylı olarak bu kitaptaki düşüncelerin sonucu olarak 2. Dünya Savaşında öldürmüştür.

    Kitabın bir şaheser olma nedeni, müthiş siyasi bakış açısı, herkesin kabul ettiği düşüncelerin eksi yönlerini bulabilmesi, herkesin reddettiği düşüncelerin doğru yanlarını ortaya koyabilmesidir. Hayatımın her döneminde defalarca okuyacağımı düşündüğüm bir kitap. Ben diyeyim 15 kez siz deyin 20 kez. Evet her dönem okuyacağım bu kitabı. Kitap oldukça ağır bir kitap ideolojik kavramlar, tarihi bilgiler, tarihi devletlerin tarihi siyasi kavramları.. hem dönemin kültürünü, hem tarihini, siyasi yapısını hem de felsefe bilmek gerekiyor. Bu yüzden kitabı okurken internetsiz oldukça zor anlaşılacaktır. Detaylı araştırmalarla 8 günde okuyabildiğim bu kitap dümdüz okunabilecek bir kitap asla değildir. Bir roman gibi okumanıza ihtimal vermiyorum. Her sayfasında her bölümünde düşünmeniz çözümleme yapmanız gerekiyor. Yoksa size bir şey katmayacaktır.

    Bir katilin kitabını okumaya başladım, bir düşünürün kitabını bitirdim;
    Mein Kampf – Kavgam isimli kitabını okumadan önce Hitler isimli bir şahsiyetsizin, bir katilin, bir sokak züppesinin ülkeyi nasıl ele geçirdiğini, akılsız beyninde ki kini nasıl iktidar gücüyle birlikte insanları katletmek için kullandığını öğreneceğimi düşünerek okumaya başladım. Ancak kitabın sayfaları ilerledikçe Hitlerin öncelikle bir yaratık olmadığını daha sonra oldukça mantıklı düşüncelerinin ve çözümlemelerinin olduğunu, sonra Yahudilere karşı kininin bir saplantı nedeniyle değil oldukça mantıklı sosyal, felsefi ve siyasi çözümlemeler sonucu ulaştığını ve siyasi sistemi ve antropolojik çözümlemelerindeki müthiş detayları görünce tüm önyargılarım biranda yıkıldı ve oldukça şaşırtıcı bir zekayla karşı karşıya olduğumu anladım. Tüm önyargılarımı sanırım ilk 50 sayfada yıkmayı başardı. Sayfalar ilerledikçe Hitlere olan hayranlığım artıyor parlamenter sitemi, toplumu, monarşiyi, hükümdarları, sosyolojik yapıyı, Marksist ve demokratik sistemleri o kadar müthiş çözümlemelerle eleştiriyor ki şaşırıp kalıyorsunuz. Hele ki Barış, insanlık, hümanizm gibi çoğu insanın benimsediği ve doğrudan kabul ettiği değerlerin aslında nelere yol açabileceğini, nelere mal olabileceğini, Yahudilerin elinde bir maşa olarak kullanılan kavramlar olduğunu öyle mantıklı tasvirlerle açıklıyor ki.. Doğrudan ufkunuzda müthiş alevlenmeler oluyor. Azınlıktaki bir ırkın(Yahudilerin) bu tarz kavramları insanların beynini yıkayıp milli anlayışlarını kaybetmesi ve kendileriyle aynı düzeye getirilmesini ve bunu sağladıktan sonrada ülkeyi ve yönetimini ele geçirmeyi planladıklarını anlatıyor.

    Irkçı Olmadığınızı mı Sanıyorsunuz ;
    ‘’Sen ne saçmalıyorsun bu kitap geçerliliğini kaybetti, artık insanlar bu kitapta geçen iğrenç düşünceleri savunmuyor. Herkes Irkçılık denilen bu anlamsız aptalca düşüncelerden büyük oranda sıyrıldı. Kimseyi doğduğu özelliklerine göre ayrımcılığa tutmuyor.’’ Diyebilirsiniz. Çokta doğrudur. Irkçılar hala günümüzde var olsalar da sayıları 20. Yüzyılın zihniyetine göre oldukça düşük seviyededir.

    Ancak burada önemli olan soru şudur; Irkçılık gerçekten Kendi kanından olanı sevmek ve güdülemek, olmayanı dışlamak ve onu öldürmek veya hor görmek midir? Eğer ki algınızda ırkçılık bu şekilde yer edinmişse evet şuan çoğumuz ırkçı değiliz. Ancak ben böyle olduğunu düşünmüyorum, Bunu açıklayabilmem için önce Irk diye bir kavram var mı bunu tartışmalıyız. Bana göre ırk; bir arada yaşayan insanların, aynı kültürü aynı değerleri aynı amaçları taşıyan ve hatta aynı devlet çatısı altında yaşayan dolayısıyla birbirleri arasında üreme ihtimali en yüksek olan insan topluluğunun adıdır. Dünya üzerinde kümeleşmiş şekilde ülkelere ayrılmış yaşamlar görülmektedir. Bu ülkelerde kendi içlerinde alt kültürlere ayrılmıştır. Bu alt kültürlerde en mikro alt kültür olan bireye kadar indirgenebilir. Aslında birbirine değer ve kültür anlamında tıpatıp uyan bir insan yoktur yani tüm insanlar birbirinden farklıdır. Bütün genlerde birbirinden farklıdır(kan birliği). E peki o zaman ırk nasıl oluşur. Irk; değerler, yaşayış biçimi, algı, giyim, mimari, tipoloji, genetik, din, meslek gibi her türlü hayat unsurundaki toplumsal yönelimlerdeki benzerliklere göre ortaya çıkar ve reddedilemez bir şekilde Irk vardır.

    Irkın olduğu bir dünyada ırkçılığın olmama lüksü yoktur. Bu ırkçılık anlayışı sadece anlayış olarak farklılıklar gösterir. Kimisi kendi ırkını sever ve diğer ırklara sadece saygı göstermekle yetinir, Kimi bütün ırkları toplumsal özellikleriyle kıyaslar, kimisi başka ırklar gibi olmak ister, kimisi kendi ırkını yüceltir diğerlerini alçak görür, kimisi de hepsini yok etmek ister.

    Genetik Bilimi, Doğal Seçilim, Evrimsel Süreç, Adaptasyon.. Evet işte bu ve bu tarz bilim dalları aslında ırkçılığın temelini oluşturmakta ancak ırkçılığı savunmamaktadır. Çünkü bilim bir düşünceyi savunmaz sadece var olanı belirtir. İdeolojilerde bu gerçeklerle kendine amaçlar ortaya çıkarır. Doğal seçilim en güçlülerin en uyumluların, en akıllıların hayatta kalacağını söyler. Bu bir gerçektir. Irkçılık ise En güçlülerin en akıllıların ve en uyumluların hayatta kalması gerektiğini söyler. Bu ise bir amaçtır. Genetik kaliteli genlerin bir araya getirilmesiyle daha kaliteli canlıların ortaya çıktığını belirtir. Irkçılık ise bunu amaca döker. Evrim canlıların sürekli dinamizm içinde değişimini gelişimini kanıtlar, ırkçılık aynı üst ırkların hayatta kalacağını diğerlerinin eleneceğini savunur. Yani ırkçılık ideolojisi bir nevi bilimsel temellidir. Kendi ırkının ya da herhangi bir ırkın güçlü, güzel, akıllı, üst özelliklere sahip olduğunu iddia eden bir kişi bunu bilimsel olarak temellendirebilir.

    Evet. Adolf Hitler sonuncusunu seçti, sonuncusu en radikal olanıydı; Kendi ırkını yücelt, diğer ırkları yok et ya da hizmetine geçir. Adolf Hitler yaşadığı dönem ve toplum itibariyle karmaşık bir döneme denk gelmiş bir kişilik. Almanlar, Yahudiler, Slavlar, Lehler’in(Polonyalılar) iç içe yaşadığı ve günümüzde Almanya-Avusturya-Polonya bölgesinde yaşamış bir Almandır. Tabi o dönemde federal bir imparatorluk olan Almanya Prusya, Bavyera gibi eyaletlere ayrılmış haldeydi. Alman ırkı sadece bu ülkelerde yaşamıyor Avrupa’nın farklı bölgelerinde de yaşamaktaydı Çocukluğunda Ressamlığa ve sonrasında mimarlığa yönelmiş sanat ruhlu bir kişilik olan Hitler çevresindeki kişilikleri de süzmüş yorumlamış ve gözlemlemiş en sonunda 1. Dünya Savaşında 4 yıl asker olarak vatanına hizmet etmiştir. Özellikle savaş öncesinde dimağında şekillenen insan ve toplum algısı savaştaki müthiş felaketleri, ihanetleri, adaletsizlikleri, iğrençlikleri, vahşeti görmesiyle radikal bir biçime ulaşmıştır. Bu radikal algısı vatanı için göğüs göğse çarpışan karakterli Alman milletinin verdiği 2 milyon şehidin toplum içinde kancık karakterli, hain, çıkarcı, Marksist, paragöz Yahudi toplumu nedeniyle boşa gittiğini ve dolayısıyla Savaşı kaybettiklerini saptayacak şekilde bir sonuca ulaşmasını sağlar. 1. Dünya savaşının kaybedilmesi, monarşinin yıkılması ve cumhuriyetin ilanı, alman topluluğunun kişiliğini ve benliğini kaybetmesi, Alman siyasetinin ve parlamentonun felaket içinde olmasını medyaya, fabrikalara ve ülke siyasetine hakim olamaya çabalayan Yahudilere bağlamaktadır. Yahudileri o kadar derinden ve o kadar uzun süre incelemiştir ki buradan edindiği izlenimler onu bu sonuca ulaştırmıştır. 2 yıl parlamento binasına giderek incelemeler yapmış, komünist ve Marksist parti toplantılarına katılarak çözümlemeler yapmış, medyayı oluşturan dergi ve gazetelerin sahiplerini yazarlarını araştırmış, ülkenin ekonomik olarak temelini oluşturan kurumlara fabrikaları yöneticilerini gözlemlemiş ve her yerde Yahudilerin olduğunu ülkeyi Yahudilerin yönettiğini fark etmiştir. Bu azınlıkta olan ve kendini bir dini inanıştan ibaret göstermeye çabalayan bu ne olduğu belirsiz tiplerin bu kadar basit olmadığını, bir IRK olduğunu fark etmiş ve bunların yok edilmeden bu ülkenin toparlanamayacağını, sürekli sömürüleceğini fark etmiştir.

    Görüldüğü gibi HİTLER saplantılı tamamen düşüncesizce bir ırkçılığı savunmamıştır, aksine müthiş bir çözümlemenin sonucunda nelerin yapılabileceği hakkında bir çözümleme yapmış ve savaş ortamını görmesinden dolayı da merhamet ve acıma duygusunu kaybederek yok etme yönünde acımasızca ve merhametsizce davranmış oldukça zeki, oldukça çalışkan, kindar ve aşırı derecede hırslı bir insandır.

    İşte şimdi burada durup düşünelim. Şuanda size çok önemli bir soru soracağım. Bu soruya vereceğiniz cevap Hitlerin durumundayken ne yapardınız sorusunun da cevabı olacak!

    100 altınımız var. Bu altınlar 1000 A ırkı ve 250 B ırkı arasında dağıtılacak. Bir müddet sonra görüyorsunuz ki altınların 85 tanesi B ırkında 15 tanesi A ırkında bulunuyor. B ırkı türlü sahtekarlıklarla altınların büyük bölümünü ele geçirmiş. Siz sadece bu 85 kişiyi mi yok etmek istersiniz, yoksa B ırkından olan 250sinin tamamı aynı zihniyettedir deyip hepsini mi yok edersiniz(Burada empatiyi kurabilmek için doğrudan yok etme üzerine yöneldim). İlla yok etmek olarak da düşünmeyelim. Böyle bir durumda ne düşünürsünüz ve nasıl yol alırsınız?

    Kiminiz ırk yoktur inanmıyorum dersiniz, kiminiz hak eden hak ettiği altını almıştır dersiniz, kiminiz B ırkını ortamdan uzaklaştırmak ya da ırklar arası adalete yönlendirirsiniz, kiminiz sadece o uyanık sahtekar 85 kişiyi cezalandırırsınız, kiminizde B ırkının 85i böyleyse 250side benzer zihniyettedir deyip köklü ceza vermeye kalkarsınız ki en kolay yöntemde budur. Hitlerde en iyiye giden en kestirme yol en ideal olanıdır algısına sahiptir. Bu nedenle çocuk kadın demeden hepsini yok etmeyi tercih etmiştir.

    Evet karar vermek zor değil mi! Kitlesel bir soruna çözüm bulmak zor ama imkansız değil. Ben kitlelerin güdülenmesi ve bu güdüyle eğitilmesi taraftarıyım. Eğer bu olanaksızsa ki bunu yapabilecek gerçekten çok az kişi olmasından dolayı başka yöntemlere geçilmelidir. Hitler Sıfırdan öyle bir başlangıç yaparak alman halkını güdülüyor kendine çekiyor ve devlet başına geçiyor ki, kitap bugüne dek okuyacağınız tüm kişisel Gelişim kitaplarının üstünde bir karakter örneği sergiliyor. Korkusuz, fedakar, bilinçli, kararlı, hırslı, kuvvetli, toparlayıcı, saygılı insan olmanın nasıl bir kuvvete dönüşeceğinin canlı örneğini sergiliyor. 2. Dünya Savaşının sonunda Almanlar artık bitap düşmüşken dahi Hitlere karşı derin saygısını, sevgisini ve korkusunu aynı anda besliyor ve onun kararlılığı doğrultusunda savaşa devam ediyorlardı. Bu nasıl bir güdüleme halkı hegemonyası altına alıp eğitmedir. Düşünebiliyor musunuz? Koca bir ülkeyi Alman ırkçısı yapabilmiştir. Gerçekten hayranlık uyandırıcı

    Ancak bu Cani ruhlu merhametsiz adam öyle bir ekip kurmuştur ki, Yahudilere karşı öyle bir kin ortamı oluşturmuş ve merhamet duygusunu tamamen ortadan kaldırmıştır ki gerçekten sonuçları inanılacak cinsten değildir. Nazi İmha Kamplarında yaşananlar, masum bebekler, çocuklar, kadınlar ve insanlar öyle acımasız yöntemlerle, öyle acılar çektirilerek öldürülmüştür ki… Bir düşünce abartıldığında farklı yönlere kanalize edildiğinde nasıl bir faciaya yol açabileceğinin canlı örneğidir. Çocukların canlı canlı yakıldığı, açlık içinde ölümüne çalışılan, her yerde ölümün koktuğu, gaz zehirlemesiyle, dondurarak, makineli silahlarla taranarak, organları tek tek çıkarılarak, denek olarak kullanılarak öldürülen bu insanlar bir düşüncenin nelere mal olacağının en gerçekçi en unutulmaz kanıtı olmuştur. 1926 yılında kağıt üzerinde bu kadar mantıklı görünen düşünce nasıl olurda 1945 sonunda bu kadar acımasız bir katliamla sonlanır gerçekten şaşırtıcı. Kitabı okurken gerçekten Hitlerin aslında oldukça mantıklı sebeplerden Yahudileri sevmediğini ve ülkeden uzaklaştırmak istediğini anlayabildim ancak kitabın 2/3 sini bitirdikten sonra 1 günümü tamamen o dönemin belgesellerini izlemeye bıraktım. O kadar sarsıldım ve utandım ki anlatamam. Benim mantıklı gördüğüm düşüncelere sahip adam bu saplantılı katil mi diye kendime sordum. O öldürülmüş üst üste atılmış cesetler, katliamlar, savaşta ölen milyonlar, çekilen açlık sefalet, vahşet.. Dikkat edilmediğinde mantıklı görünen ve savunulan bir fikir doğru çözümleme yapılmazsa nelere yol açabilirdi. Bunu öyle derinden korkarak ve ürpererek hissettim ki. Kitabın geriye kalan bölümünü utançla okudum ve okudukça ne oldu biliyor musunuz, zihnimde bu katliamlar normalleşti.. tekrar utandım, empati kuramadım. Unuttum o anki hislerimi. Ne acı işte büyük felaketlerde insanın bu doğal özelliği nedeniyle başına geliyor. Hala mantıklı buluyor ve aynı zamanda çok mantıksız geliyordu. Bunun nedeni doğruların ve yanlışların içinde bulunduğu paket düşünceler olan ideolojik düşünme biçimidir.

    Sonuç;
    Irkçılık ideolojisi duygusal düşünüldüğünde yani insan gibi düşünüldüğünde eğer katliam içeriyorsa, ayrımcılık içeriyorsa bir vahşettir, insan onuruna bir saldırıdır. Bilimsel düşünüldüğünde yani duygulardan, merhametten bağımsız düşünüldüğünde ise oldukça farklı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Burada her ırkın farklı özellikleri nedeniyle birçok farklı görüş ortaya çıkacaktır, bilimsel temellendirilmesi yapılabilecektir. Bunu örneklemek gerekirse bir aslan ceylanı yakaladığında ve acımasızca parçaladığında duygularımız aslana karşı olmamızı söyler, ancak gerçekçi olunduğunda ve duygulardan merhametten bağımsız düşünüldüğünde aslan bunu yapmak zorundadır. Irkçılık konusundaki farklı yaklaşımların nedeni işte tam olarak budur.

    Kavgam Kitabı ve Türkiye Etnolojisi - Siyasi Yapısı;
    Türkiye de yaşayan ve kitabı okuyan birisi eğer ki kitaptaki Alman-Yahudi ilişkisini ülkedeki Türk-Kürt ilişkisini çözümlemede kullanmamışsa empati kurmakta zorluk yaşamış olabilir. Tabii ki sadece benzerlikten söz edilebilir tıpatıp aynı bir durum yok. Kendi siyasetini de bu açıdan düşünmek ve yorumlamak oldukça kişinin siyasal düşüncelerine ve olgunluğuna katkıda bulunacaktır. Hele ki Ülkede bir ırksal terör ve bölünme üzerine siyasi bir sorun olduğu iddia ediliyorsa bu çok daha farklı bir hal alır. Ben şahsen ülkede Hitler gibi bir algıya sahip adamın aynı yöntemleri uyguladığını düşününce ürpertiye kapıldım, Felaket bir durum olurdu ki maalesef buna benzer bir durumu alçak bir terör örgütü nedeniyle yaşamakta değil miyiz? Hem de Marksist ideolojisi arkasında altında Nasyonal Sosyalist bir biçime bürünerek. Neyse ki bu konulara fazla girmek istemiyorum çünkü düşünsel özgürlük ve hakaret ayrımının zor yapıldığı ülkemizde bu konular oldukça risk taşımaktadır. Sadece Herkes kendi çözümlemesini bu açılardan da yapması gerektiğini düşünüyorum.

    Yorumumu okurken ideolojik düşüncelerden bağımsız okumanızda yarar var. Çünkü bu algıyla okursanız yazıda kendisiyle çelişen yerler görürsünüz. Ben kendimce her detayın analizini tek tek yapar doğru olana doğru yanlış olana yanlış derim. Bu yüzden aynı ideoloji içerisinde savunduğum ve eleştirdiğim noktalar çokça olacaktır. Yorumlarım İdeolojik olarak düşünüldüğünde kendisiyle çelişecektir.
  • Turfan Gökalp anlatıyor:
    Sanırım 1959 yılıydı. Teğmen olarak Diyarbakır'da görevliyim. Üs komutanımız Kıdemli Hava Kurmay Albay Cevat Tunalı beni çağırttı. Gittim. Makamında bir Fransız karacı albayla birlikteydi. Misafiri Fransa'nın Türkiye nezdinde 'ataşerniliteri' imiş. 'Sen Diyarbakırlı'sın. Arabanı al ve misafirimi gezdir . . .' dedi. Ben şoförün yanına oturdum. Fransız albayı arka koltuğa buyur ettik. Surlar, Gazi Köşkü, Urfa Kapı vb kentin tarihi ve önemli yerlerini gezdirdim.
    Bir saat olmadan hepsi bitmişti. Kendisine, Diyarbakırlı bir düşünürün müze evini görmek isteyip istemeyeceğini sordum. 'İsterim.. .' dedi. Ziya Gökalp'in evine gittik. Burada doğduğunu söyledim ve kuzeye bakan, 'ayvan' diye bilinen bölümü gösterdim. Balkonumsu bir yer. Çalışma odası, kütüphane. Her taraf kitaplarla bezenmiş, bir bölüme de kendi yapıtları konulmuştu... Fransız ataşe kitaplara şöyle ilgisizce yaklaşıp sırtlarındaki yazar isimlerine bir göz atınca, 'Mon Dieu (Allahım)!.. Bunlar benim babamın okuduğu kitaplar.. .' diye bağırmaz mı? Meğer babası
    önemli bir bilim insanı imiş ve aynı kitapları okurmuş. Birden havası
    değişti ve şaşkınlıkla, 'Sözünü ettiğiniz zat bunları gerçekten
    burada, Diyarbakır'da mı okumuş? . .' diye sordu. 'Evet' dedim,
    'kesinlikle öyle'. Bu kez ciddileşerek, 'Bakın' dedi, 'ikimiz de subayız.
    Burada yaşadıklarım, benim için, önemli bir deneyim. Çoğu
    en ünlü Fransız düşünürlere ait bu önemli yapıtların Fransızca
    asıllarının burada, sözünü ettiğiniz Türk düşünür tarafından
    okunduğundan emin misiniz? . .' Hiç duraksamadan 'Evet' diye cevapladım
    sorusunu... 'Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? . .' diye
    üsteledi. 'Çünkü' dedim, 'o benim amcam. Kendisi de bir Türk
    subayı olan babamın iki yaş büyük ağabeyi!

    Aramızdaki rütbe farkı birden kalkmış, gözünde adeta terfi etmiştim.
    içtenlikle koluna girerek Fransızların o bol aksanlı İngilizcesiyle
    'Sizden özür dilemeliyim!' dedi. Diyarbakır gibi gözlerden
    uzak bir Anadolu kentinde 1800'lü yılların sonlarıyla 1900'lü
    yılların başlarında Voltaire gibi, Durkheim gibi, Gustave Le Bon
    gibi, Jean-Jacques Rousseau ve benzerleri gibi ünlü Fransız düşünürlerin
    yapıtlarının üstelik de kendi dillerinde okunabileceğini
    doğrusu düşünemezdim.. .' Gülümseyerek 'Ama burası Mezopotamya,
    sayın konuğumuz' dedim. 'Yüzlerce, hatta binlerce yılın
    bir kültür merkezi... Amcam, bu kentin ve bölgenin yetiştirdiği
    sayısız bilim insanından, şair ve edebiyatçıdan yalnızca biri. Belki en çok tanınıp sevileni, ama gene de yalnızca biri. Başkentinde
    Fransa'yı temsil ettiğiniz ülkenin yeniden kuruluşunda Büyük
    Atatürk'e fikir babalığı yapan bir yüce kişilik.' Adeta utanarak
    önüne baktı: 'Diyarbakır'a geliyorum ve bu kentin yetiştirdiği bir
    Ziya Gökalp'ten haberim bile yok. Böyle bir amcanız olduğu için
    de sizi kıskanıyorum. Onu araştırıp tanımaya çalışacağım.. .'
    Dönüşte de Fransız ataşeyi arka koltuğa buyur edip ben şoförün
    yanına oturmak istiyordum ki 'olmaz' dedi. 'Sakıncası yoksa
    lütfen beraber oturalım.' İtiraz etmedim. Cevat Albay'ımın odasına
    birkaç saat sonra iki eski arkadaş gibi girmemiz herkesi şaşırtmıştı.
    Komutanım 'Ne bu samimiyet teğmen?' der gibi gözlerimin
    içine bakıyordu. Ben, 'Görev yerine getirilmiştir, komutamım.. .'
    diyerek dışarı çıkarken Fransız ataşe yaşadıklarını albayıma anlatmaya
    hazırlanır gibiydi...

    Heykelini depoya attılar!..
    Üniversiteden adını sildiler!
    Kardeşi Turfan Gökalp gibi ağabey Mete Gökalp de başta amcaları
    olmak üzere ailelerinin Kürt kökenli gibi gösterilmek istenmesinden
    ve bunun ne yazık ki yaygın bir inanç haline gelmiş olmasından
    rahatsızlar. Kürtlerle bir alıp veremedikleri olduğu için
    değil, bu yakıştırmanın yanlış, kanıtsız ve temelsiz olmasına karşılık
    değişik çevreler tarafından sürdürülmek istendiği için.
    Nereden ve nasıl varmışlar bu sonuca? diye adeta isyan ediyorlar:
    Başta amcamız olmak üzere köklerimizi araştırmış ve
    Buhara Türklerinden olduğumuz sonucuna varmışız... Kürt olduğumuza
    inansak hiç gocunmadan 'Kürt'üz' derdik Neden gocunacaktık
    ki? Kürt olmak kötü bir şey mi? Ayıp mı? Bu konuyu
    gündemde tutmak isteyenler, yoksa, amcamızın 'Türklük' bilincini
    ortaya atmış ve yerleştirmiş olmasından rahatsızlık mı duyuyorlar?
    Osmanlı'nın çözülme ve dağılma sürecinde, tam da Anadolu
    bölünmeye (!) hazır hale gelmişken unutulmuş Türklüğün
    anımsanmış ve can havliyle buna sanlınmış olması birtakım ham
    hayalleri yoksa boşa mı çıkardı? Bölücülükle hiç ilgisi olmayan,
    aydın ve ulusalcı kimi yazar ve aydınlarımızın bile Ziya Gökalp'i, dolayısıyla bizleri hala Kürt kökenli gibi görüp göstermeleri inanılmaz
    bir aymazlık değil midir? Yoksa Gökalp'e duyulan bir kızgınlık
    mı söz konusu olan?

    Özellikle Mete Bey'in başka üzüntüleri de var: Diyarbakır'ın en
    uygun bir yerine dikilmek üzere yapıtırılan Ziya Gökalp heykelinin,
    bazı kesimlerin ve özellikle belediye başkanlarının karşı çık2ması yüzünden değerlendirilemediğinden yakınıyor. Üstelik bu çok başarılı heykelin yeri bilinmeyen bir depoya atılıp unutulmaya terk edildiğini söylüyor.
    Diyarbakırlılar, en ünlü ve değerli bir evlatlarına bunu nasıl
    layık görüyorlar, neden kimse bu konuyu gündeme getirmiyor,
    diye soruyor. Mete Gökalp'in bir başka üzüntüsü de Diyarbakır'daki, benim
    de hayranlıkla gezip gördüğüm Dicle Üniversitesi'yle ilgili:
    Kentteki üniversitenin adı “27 Mayıs 1960 Devrimi'nin lideri Cemal Gürsel ve daha sonra Süleyman Demirel dönemlerinde 'Ziya Gökalp Üniversitesi'
    olarak belirlenmişti. 12 Eylül'den sonra, Kenan Evren'in devlet başkanlığı günlerinde de
    (Kurucu) Meclis'ten bu yolda çıkan karar Konsey'de nedense benimsenmedi.
    Bu arada, Türkiye'deki üniversitelere Atatürk ve
    İnönü dışında şahıs adı verilmeyeceği belirtildi... Bir de bugünlere
    bakın. Şahıs adından bol bir şey var mı?..

    Mete Bey 1982 yılı Haziran ayında Devlet Başkanı Kenan Evren'e
    bir mektup yazarak Diyarbakır Tanıtma ve Kültür Derneği
    tarafından açılan yarışma sonucunda yaptırılan heykelin belirlenen
    yere dikilmesi konusunda yetkililerin idareimaslahatçı davranmaları
    ve oy avcılığı peşinde olmaları yüzünden sonuç alınamadığını
    açıkça belirterek duruma müdahale etmesini ister, ama bugüne kadar ne üniversitenin Ziya Gökalp olması gereken adı ne de Gökalp'in heykeli konusunda kimse tarafından herhangi bir girişimde bulunulmuş değildir.


    Kürt ya da Türk...
    İlerlemiş yaşına karşın güçlü belleği, sağlam yapısı, aydın kişiliği ve sürekli yeni eserler vermesiyle bütün Diyarbakırlıların ağabeyi gözüyle gördüğüm Reşid İskenderoğlu, Ziya Gökalp sizce Kürt müydü? Biçimindeki sorumu Yok efendim diye cevaplayıp ekliyor: Evren Paşa'lar, Alparslan Türkeş'ler öyle düşünseler de!.. Memleketin coğrafyasını, tarihini, bilmeden, aramadan, sormadan Batı Anadolu'da Doğulu kim varsa Kürt derler! . . Size bir
    anımı anlatayım. Ben lisede okuyordum. İstanbul'da Nişantaşı'nda bir yakınından dinlemiştim: Kazım Karabekir Paşa 'Sen Kürt müsün yoksa Türk müsün?' diye sormuş. O da biraz şaşırmış olacak ki 'Paşam ben Müslüman'ım' diye cevap vermiş. Paşa gülümsemiş ve adamın yanağını okşayarak şunu söylemiş: 'Kürt de olsan, Türk de olsan her şeyden önce adam olmalısın. . . '

    Başlı başına bir tarih olan Sayın İskenderoğlu, sonrası biraz tartışmalı olsa da Kafkas Cephesi'nde ve Kurtuluş Savaşımızda unutulmaz hizmetleri geçen Kazım Karabekir'den (1882-1948) bu derslerle dolu anekdotu aktarırken endişelerini de saklamıyordu. Ta Şeyh Said isyanından beri sürüp gelen bazı yetersizliklerin de sonucu olarak ülkemiz halen çok ürkütücü bir noktaya sürüklenmişti. Ona göre, çok güçlü ve kararlı bir irade ortaya konulmazsa
    Türkiye'nin bütünlüğü bile tehlikeye girebilirdi.


    Kayan yıldızların parıltısı devam eder . . .
    Kitabın sonuna gelirken, rahmetli Dr. Orhan Asena'nın Diyarbakır'da, adı bir gün belki Ziya Gökalp Üniversitesi diye bilinecek olan yükseköğrenim kurumunda yaptığı Atatürk ve Ziya Gökalp başlıklı konuşmanın özetine geldi sıra. Yıl 1981’dir. İlginç bir saptamayla başlar sözlerine Atatürk ve Ziya Gökalp (1991) oyununun da yazarı olan Asena: Bir ulusun en gereksinim duyduğu insanı en gereksinim duyduğu anda çıkarabilmesi, o ulusun, ne kadar yaşlanmış olursa olsun canlılığını, diriliğini gösterir... Ve devam eder: Böyle bir insanın doğuşu bir rastlantı (veya) mucize değildir. Böyle bir insan yüzyıllarca süren biri kimlerden, çok acılı ve sancılı değişimlerden çıkıp gelir... Osmanlı Devleti'nin çöküşünü izlerken Mithat Paşa'ların, Namık Kemal'lerin; tüm hatalarına ve yanlışlıklarına karşın bir İttihat ve Terakki hareketinin, bir Ziya Gökalp'in çıkışı
    da rastlantı değildir... Hem Osmanlı'yı, hem Türk'ü kurtarmanın olanaksızlığını
    gören Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin körpe ve yeşil dalını yedi yüzyıllık gövdeye aşılayabilmiştir. İşte burada Ziya Gökalp'i anımsamak gerekir... (Aynı dönemde dünyaya gelen) Atatürk ile Ziya Gökalp arasındaki etkileşim kaçınılmazdı. Önce Ziya Gökalp Mustafa Kemal'i, sonra da Mustafa Kemal Ziya Gökalp'i etkiledi... Ziya Gökalp, dünyadaki milliyetçilik akımının tüm ulus ve halkları etkilediği bir çağda imparatorluğun artık yaşamını tamamladığının farkına varmıştır... Bu gözlem onu Türkçülüğe iter. Onun Türkçülük ve milliyetçiliğinin kafatasçılıkla bir ilgisi yoktur. Hatta karşısındadır ırkçı milliyetçiliğin...

    Ziya Gökalp'in en çok eleştirilen yanı Turancılığıdır. Bugün hepimize ters gelen bu tez, bir düşten başka bir şey değildi ve Gökalp bu düşü Hazreti Muhammed'in cenneti gibi ne zaman, nerede ulaşılacağı belli olmayan bir hayal gibi sunuyordu. Asıl amaç, bu hayalin büyüsüyle Türkçülüğü yaymaktı. Günümüzde bu düş de Osmanlıcılık ve İslamcılık düşleriyle birlikte silinip gitmiş ve Gökalp'in Türkçülüğü Atatürk milliyetçiliği doğrultusunda ve Misak-ı Milli sınırları içinde doğru anlamını bulmuştur...
    Atatürk'ü anlamak Ziya Gökalp'i anlamaktan geçer. Nitekim, sonradan Atatürk'ün gerçekleştirdiği tek devrim yoktur ki, Gökalp'in düşüncesinden
    ya da düşünden geçmemiş olsun... Sosyal kurumların düzenleyicisi ve denetçisi olarak ilk plana alır Gökalp devleti. Böylece, liberal görüşlü Prens Sabahaddin'in ademimerkeziyet ilkesine de karşı çıkmış olur... En eski yazılarında bile laikliğin izlerine rastlarız. Henüz padişahın aynı zamanda halife olduğu bir ortamda, dinin devletten ayrılması ve hilafetin kaldırılması gibi kesin bir tavırla çıkmaz ortaya, ama yaşadığı günler düşünüldüğünde yürek isteyen bir önerisi vardır. Şer'i (şeriata, Kuran'a uygun) mahkemenin Şeyhülislamlık kurumundan ayrılarak Adliye Vekâlet’ine bağlanması. Bunun anlamı adaleti dinin sultasından kurtarmaktı.. . (Nitekim) Birinci Dünya Savaşı sırasında yazılıp
    da Enver Paşa tarafından yayını yasaklanan Meşihat (Şeyhülislamlık) şiirinin altı dörtlüğünden biri şöyledir.

    Hakim olan millet midir? Meşihat mıdır?
    Milli Meclis: Mebusan mı, Bab-ı Fetva mı?
    Meşrutiyet, bir hile-i şeriat mıdır?
    Hür bir millet olduğumuz yoksa rüya mı?

    Bu, aynı zamanda İttihat ve Terakki yönetimiyle ters düşmeye başladığının
    ilk kanıtıdır Gökalp'in... Devrimciliğine gelince. Dilde, dinde, hukukta, kadın haklarında, sanatta, iktisatta ve hemen bütün kurumlarda Batılılaşma yollarını arar... Halkçılığı demokrasinin karşılığı olarak almış ve benimsemiştir. Fatih
    Rıfkı Atay'a göre Atatürk, yeni kuracağı partinin ilkelerini onun belirlemesini
    isteyecek kadar önemsemiştir bu düşün adamını...

    İnanılana, bekleyerek de ulaşabilir, arayarak da beklemek karakterine uymadığından o hep aramıştır. Bu yolda, çok çetin sınavlar vermiş, hapislere girmiş, öğrenimini yarıda bırakarak kendi kendini yetiştirmek
    zorunda kalmıştır. Bu sırada aradığı kahramanı genç ve yurtsever bir askerde, Enver Paşa'da bulduğunu sanmış, ama yanıldığını çabuk anlamıştır... İşte o günlerde, savaştaki başarısız sonuçlara halkın dinsel duygularındaki zayıflamanın sebep olduğunu (!) ileri sürerek kadınların uzun etekle dolaşmasını zorunlu kılan Enver Paşa - Şeyhülislam (Ürgüplü) Hayri Efendi ikilisine karşı sesini yükseltmekte gecikmemiştir: Kadınların eteğine devlet karışmaz. Karışsa karışsa doktorla, moda karışır... demiştir.

    Talat Paşa'nın birlikte yurtdışına kaçma teklifini “ben milletimi,
    memleketimi kendi kaderine terk edemem” diyerek reddettiğinden
    tutuklanıp idam istemiyle Divan-ı Harpte yargılanır ama Darülfünun
    gençliğinin hakkındaki coşkun gösterisini gören İngilizler, ölümünün
    ciddi kargaşalığa neden olabileceği endişesiyle onu da Malta'ya sürmekle
    yetinirler... Gökalp'in felsefesi bir kahraman aramaya, onu bir kez bulunca da bağlanmaya yatkındır. Aradığı kahramanı Atatürk'te bulmuştur. (Gene) Falih Rıfkı Atay'a göre Mustafa Kemal'in bilincindeki birikimlerin belli başlı iki kaynağı Namık Kemal ve Ziya Gökalp'ti. Mustafa Kemal'in ilk nutuklarında Namık Kemal, belagatinden esintiler varken, sonrakilerde Ziya Gökalp'in eski bir sadeleştirme cereyanını Türkçeleştirme kurallarının etkisi fark edilir... (Denilebilir ki) bir Atatürk'ten önceki Gökalp vardır, bir de sonraki. Atatürk'ten önceki Gökalp, günün koşulları nedeniyle ve bilim adamı kişiliğinin yaralanması pahasına içindeki hızlı atın gemlerini durmadan kasarak beklemeye çalışırken Atatürk'ten sonraki Gökalp bir yarıştadır adeta Atatürk'ün köktenciliği, gözü pekliği ve ödün tanımaz büyük soluğu artık onu koşturmaktadır. Falih Rıfkı'nın dediği gibi Heyecan ve düşüncelerini Namık Kemal- Ziya Gökalp ikilisinin Türk düşünce ve duygu dünyasına yaymış olduğu havadan alıp buna kendi büyük prestij ve gücünü katan Atatürk yalnız köktenci değil sabırsızdır da... (O, yapacaklarını gerçekleştirirken) Ziya Gökalp bir yandan ona yetişmeye çalışmakta, bir yandan da (devrimlerin) felsefesini yapmak, sistemini oluşturmak, tarihsel, sosyal ve ekonomik temellerini hazırlamak, bağlantılarını
    kurmak ve hepsini birden tarihsel bir perspektif içine oturtmak için didinmekteydi... Bir bilim adamı için genç sayılacak yaşta ve Atatürk'ün daha sonra gerçekleştirdiklerini göremeden ölmesi onun için büyük bir bahtsızlık,
    Atatürk için de şanssızlık olmuştur... Atatürk ve Ziya Gökalp çağlarını aydınlatan iki ışıktılar... Kayıp giden yıldızlar ışıklarının parıltısını yüz binlerce yıl sonra bile yitirmiyorlar. Gökbilimciler bunu çoktan kanıtladılar__
  • 64 syf.
    ·1 günde
    Ölümüne iki yıl kala bir yazın... Sacks, ilk kez okuduğum bir kalem olmasına rağmen kelimelerinin samimiyetiyle beni sarıp sarmaladı.

    Onu okuduğum ilk ve son kitap olmayacağı için üstelik kitaplığımda bekleyen diğer iki kitabıyla da tanışacağım bir gün.

    Benim Periyodik Tablom diyor, Sacks... İsmine bakınca ne demek istiyor diyebilirsiniz. Ancak çok basit. Bunun için diyor ki: "Atom numaralarını öğrendiğim çocukluk çağımdan beri elementler ve doğum günleri benim için hep iç içe geçti. On bir yaşımda ben sodyumum diyebiliyordum, şimdi yetmiş dokuz yaşımdayken de altınım ben."
    .
    Bu sözlerinden anlaşılıyor ki zeki bir kafası varken içine hafif mizah da sıkıştırılmış. Pek manidar bir fikir tabiiki.

    Yaşamının bitmesine son iki yıl kala yazılan bu kitapta, Sacks'ın bir yaşam tecrübesidir diye addedebileceğimiz yazılar var. Buram buram hayat kokan bir deneyim. Okurken ailesinden dem vuruyor, onları anlatıyor. Dostlarını dile getiriyor, bir bir göçüp gitmelerine dertleniyor. Ardından hayat felsefesine de değinerek kendi dogmalarını yazıyor.

    David Hume'ın da bir düşüncesini benimseyerek bizlerle paylaşıyor bir yazısında. "Zordur" diye yazıyor, "hayattan şimdi benim kopmuş olduğumdan daha fazla kopmak." Manidar bir söz değil mi, sizce de?

    Hepi topu dört yazı var kitabın içinde. Ancak dört yazı diye pehh deyip de geçmemek lazım. Benim nazarımda okunmalı diyorum. Zira hastalığı hakkında konuşması istenen yazarın "Başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır" demesi beni kendine pek yakınlaştırdı.

    [Kaynak: https://www.instagram.com/...gshid=16y5mwrfx1tvn]