• Ağzımızdan basitçe çıkan kelimeler cümleler ne kadar acıtır kestiremiyoruz. Bir nefeste söylenen cümleler nasıl defalarca nefes keser bilemiyoruz. Yine bir nefeste söylenen bir cümlenin söylenene kaç kez derin derin nefes aldırıp iç çektireceğini de düşünmüyoruz.

    İnsanız elbet. Kızıyoruz, sinirleniyoruz, canımız yanıyor ama "Bir gün pişman olur muyum?" diye önünü ardını düşünemiyoruz cümlelerin. Öznesi ben olan cümlelerde neden sen'li düşünemiyoruz ki? Neleri yıkıyorum acaba senin gönlünde, nereleri kanatıyorum, şu anki yoğun hislerim bulut misali dağıldığında neyin enkazını bırakacağım gönlünde?

    Efendimiz (s.a.v) mübarek elleri ile Kabe'yi göstererek; "Ey Kâbe, sen Allah'ın evisin. Sen mübareksin fakat bir Müslüman, bir mü'minin kalbini kırsa 70 defa seni yıkmaktan daha büyük günaha girer." buyurmadı mı?

    Evvela Müslüman olmanın sosyal boyutuna anlamamız gerekiyor. İslâm bireysel ibâdetler dini değildir. Gönül, sevgi dinidir. Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilen Peygamberin ümmeti olarak bireysel ibadetleri bu derece vurgularken, önemserken neden gönül boyutunu göz ardı ediyoruz. İnsan olmanın yanında Ahmet Yesevî'nin de bahsettiği gibi kafir bile olsa hiç kimsenin kalbini kırmamayı öğütleyen bir dinin mensupları olarak nasıl bu kadar savurgan olabiliyoruz?

    Öyle bir tüketim devrinde yaşıyoruz ki insan eşyayı bırak insanı bile diri diri tüketiyor azizim! Evet zor ama n'olur bir düşünelim, tartalım. Ağzımızdan ânın ruh haliyle çıkan bir söz ebâbil kuşlarının ordusunu dağıttığı Ebrehe olmaya değer mi?
  • 72 syf.
    • İroni ya da kehanet(-in yokluğu) üzerine

    Diyalogun henüz başlarında Euthyphron, Meletos’un şikâyeti üzerine şunları söyler: “… Sen her zaman içinden bir ses geldiğini söylersin, sanırım Meletos bundan şikâyetçi…”(1)
    Sokrates’in savunmasını yaparken söylediği, onu sonuçlarının kendisine zarar vereceği yanlış ya da kötü işlerden alıkoyan, rehberlik eden, içindeki ilahî sese kulak verdiğini söylediğini işitmiştik, Euthyphron da bizden daha önce işitti hâliyle; kurgunun yazılış sırasına göre değil, kurguda olanın öncelik sırasına göre… Kurgunun yaşanmış şeyler üzerinden, olay üzerinden şekillendiğini de unutmayalım şimdilik.

    Euthyphron da kendisinin dediği üzere, bazı şeyleri önceden haber verebilmektedir, üstelik söyledikleri de her defasında doğru çıkmaktadır ve bu yüzden adı deliye çıkmıştır. Sokrates ve Euthyphron gibi ilahi sesi işitenlerin, Meletos gibilerini dikkate almaması gerekmektedir ona göre.

    Burada Euthyphron’un şimdiden geleceğe yayılan bilgiye dair vurgusu üzerine Sokrates ona kâhinlik sıfatını yükleyerek, kendi mahkemesinin sonucunu ancak onun gibilerin bilebileceğine dair apaçık olmayan bir soru yöneltir. Euthyphron’un kehaneti (öngörü diyemeyeceğiz buna), ikisinin de mahkemelerinin istedikleri biçimde sonuçlanacağına yöneliktir.

    Burada yarım kalmış bir mesele hâllediliyor yahut önceden girizgâh yapılmış bir mesele açık hâle getiriliyor gibi görünmektedir (olay sırasına göre değil, kurgu sırasına göre). Daha doğrusu burada, daha sonraları sıklıkla karşılaşacağımız üzere Sokrates, metnin başına işaretlerden birini bırakmaktadır, alt etmek üzere yola koyulacağı işaretleri…
    Savunmada Sokrates’in bahsettiği ilahi sesin, irrasyonel bir biçim taşıdığını düşünebiliriz, orada bunu temellendirmediği gibi aksine irrasyonel oluşunu düşünmemizi gerektirecek yorumu da güçlendirir söylemiyle. Burada ise ironik biçimde kâhinden kehanette bulunmasını isterken neyi amaçlar peki? İrrasyonel ya da bilinemez olanın hakikat payını mukayese edecek değildir, çünkü bu mümkün değildir. Eğlenceli de olduğunu söyleyebileceğimiz, dinamik bir filozofun ilk öğeleriyle karşılaşmaktayız çünkü bu soruyu hınzırca sorar ve yıkıcılığın ilk işaretleridir de bunlar.

    Diyalogu baştan sona değin kat ettiğimizde karşımıza çıkan filozof imgesi, şeylerin upuygun olan bilgilerine erişmeye çalışan, şeyleri etkilerinden/sonuçlarından ayırt etmeye uğraşan ve onları doğru ve açık bir biçimde, kapsadığı her şeyi ifade edebilecek özlerini açığa çıkarmaya uğraşan biridir, öyleyse mahkemede konuşan kimdi?

    Mahkeme daha sonra gerçekleşti ancak açıklama daha sonra gelişti. Son cümlemde sorun var gibi görünüyor, bir olayın daha önce gerçekleştiğini söyleyecek gibi girmiştim konuya. Ama bir sorun yok, kuşkusuz Savunma olay olarak daha sonra gerçekleşti, mahkeme öncesi konuşulanlardan önce; yazınsal gerçekleşme (kurgu) de zaman sırasına göre yine öncedir diyebiliriz hâliyle fakat yazınsal içeriğin genişlemesi bakımından daha sonra gerçekleştiği de aşikâr. Fikirsel düzlemde, Sokrates’in yöntemini de dikkate alırsak rahatlıkla daha sonra da yer aldığını söyleyebiliriz. Phaidros’ta yaptığı gibi önceden söylediği bir şeyin yıkımına girişmektedir sanki ya da aslında başka bir şeyden bahsedeceği bir işareti bırakmaktadır orta yere. Öngörü ve kehanet arasında yahut iki tür kehanet arasında fark ortaya koyacaktır ileride.

    Bir şeyin özünün bilinebilmesinin ölçütünü ilineklerinden ayıran, onların değişmez doğalarını serimlemeyi ve muğlaklıktan arındırmayı amaçlayan ve düşünceye mantıksal ilkeleri ilk kez yerleştiren bu adamın mahkemede öylesine bir iç sesten bahsetmediğini anlarız. Bu yüzden hınzırca kâhin demektedir, kendisinin de yaptığı iş geleceğine dair henüz gerçekleşmemiş bir şeyi işaret etmesine rağmen kendisinde olanı ayrı yere koymaktadır. Öngörünün temeli onda rasyonel biçimde bilginin yorumlanışına tekabül etmektedir ve bilgisi de şeylerin upuygun olan özünden gelmektedir. Bildiği için öngörebilmektedir. Bilmenin ölçütleri o yüzden burada detaylıca taranır ve safsata, bulanık bilgi, gerçeklik detaylıca incelenir; kehanet yoktur! Kendi çizdiği kehanet sunan imgesini de yıkarak, Euthyphron’un vasatın bilginliği imgesini de yıkar. Kendisinin görünen imgesini berraklaştırmaya girişir, bende mucizevi olan bir şey yok demektedir.

    Daha ironik başka bir duruma geçersek onun filozof-kral denemesinin kendisini köle pazarında bulması ile sonuçlandığını gördüğümüz Platon’un, hayata karşı bu derece temkinli ve bilgiyle yaklaşmasına rağmen düştüğü durumdan anlayacağımız kadarıyla öngörebilmenin sınırlarını ve yine Sokrates’in savunmasından anlayacağımız kadarıyla öngörebilmenin değişmez olanı engelleyemeyeceğini yahut tesir kabiliyetinin sınırlı olduğunu da görürüz…

    • Sonuçsuzluk üzerine

    Tıpkı Kriton diyalogu gibi Euthyphron diyalogu da bir sonuç bildirmeksizin sona erer gibi görünmektedir ya da genel olarak gençlik diyaloglarına atfedilerek sonuçsuz kaldığı söylenenlerden olduğunu belirtelim. Burada sonuç olarak kabul edeceğimiz şey hâliyle Euthyphron’un, Sokrates’in söylediklerini kabullenmesi olacaktı, bu ifade biçimi bunu anlamamızı gerektirir. Metnin sonunda Euthyphron’un acelesi vardır gider. Ancak aksine sonuç dediğimiz şeyin burada zaten bu olması gerekmez mi? Sokrates’in yapmaya çalıştığı şey bilgisiz olduğunun farkında olmayan vasatın yıkımıysa ve bilginin ne olduğunu da açık seçik zaten serimlemişse, sonrasında ondan öğrenmeye çalışacağı bir şey kalmış mıdır geriye? Sokrates metnin sonunda ondan öğreneceği şeyi öğrenemediği için sonuçsuz kalmıştır evet ama Sokrates ondan öğrenebileceği bir şey olmadığının bütün olanaklarını açıklamıştır. Bu saatten sonra vasatın olduğu yeri terk etmesi gerekmez miydi, kalsaydı ne olurdu ki?

    “Bana kalsa söylediklerim yerinde kalacak ama beni bir türlü rahat bırakmıyorsun” (2) demişti Euthyphron; söylenen her şey karşısında başı dönmekteydi, esen her rüzgârın yönünde eğilen. Kuşkusuz Sokrates ona doğru yönde bir rüzgâr estirmekteydi ama burada Sokrates’in söylediklerinin haricinde tutarsak Euthyphron’un edilgenliğinin açığa vurulduğunu, bilgi ile etkileşiminin bilginin ne olduğundan değil nasıl etkide bulunduğundan yola çıkarak bilgiyi temellendirmesinden dolayı anlayabiliriz. Üstelik kaç kez Sokrates de daha önce mutabık kaldıkları konulara aykırı dönüşler yapabilen bu adamda, bilginin doğru dahi olsa bir yer kaplayacağından ne kadar emin olabilir? Euthyphron doğru bir esintinin karşısında da eğilebilir ve aynı ölçüde yanlış bir esintinin karşısında da. Edilgenliğe tümüyle açık olduğu sürece ondaki eğilmenin kaynağının biri ya da diğeri olsa da baki kalıp kalmayacağına dair bir fikir sahibi olmamız mümkün değil gibi.

    Sokrates’in maksadı vasatı rahatsız etmekti ve bunu fazlasıyla yaptığına göre diyalog sona erebilir. Vasatın rahatsızlığından ne gibi bir sonuç türeyeceği de bilinemeyeceğine göre, bu bilinemezlikte sona ermesi de gayet yerinde olabilir.
    Henry Hathaway’in Legend of the Lost filminde dindar ve iyilikle dolu bir adamın, babası ile ilgile gerçeklerle yüzleşmesinden sonra yaşadığı dönüşümün ardından kahramanımız, adamla ilgili şunları söyler: “Sana dini hikâyeler anlatamam, ama tanrıya inanan insanları iyi tanırım. Bizim dostumuz inanmıyordu. Ama babasına olan inancı sağlamdı, yani bir insana. Bu çabuk kaybedilecek bir inanç. Bunu da iyi biliyorum.” (3)

    Adamın bu inancı hiç kaybetmeyeceği koşullarda da ömrü geçebilirdi, bu mümkün. Onun dindarca inancı taşıyıp taşımadığını söyleyebilir miydik bu durumda? Sınanmaya tabi tutulmamış bir şeyin gerçek olduğunu söylemek ne derece mümkünlük taşır? Bir şeyin ne olduğunu bildiğimiz ve onu içselleştirdiğimiz için mi inanmaktayız yahut yaşamda edilgen biçimde yer edinip yaşamamız gereken, yaşamın bize getirdiği o olduğu için mi inanıyoruz ya da biliyoruz.

    Sokrates’in inancı bu denli sorgulamasındaki maksatlardan bir tanesi ve kuşkusuz en haklı olduğu şey de inancın ancak bir etkin oluş durumunda söz konusu olabileceği değil mi? Edilgin durumda inandığımız şey dolayımla birlikte kabul ettiğimiz şeyse ve dolayım mükemmelliğini yitirdiğinde kabul ettiklerimiz de tümüyle mükemmelliğini yitirmiyor mu? İnanışla herhangi bir biçimde yolu kesişmiş bir baba, babayı sevdiği ve inandığı için onun sevdiklerini seven ve inandıklarına inanan bir oğul hâli… Güzel olabilir lâkin fazlası değil, hakikat zaten değil…

    Filmde babayla oğulun kendi gerçeklikleriyle karşılaştıktan sonra yaşadıkları şeyler neredeyse aynı cinayet manzarası da dâhil olmak üzere bire bir aynılaşır, babasına olan nefretinden sonra yine babası gibi yıkıma uğrar. Kahramanımız ise onun doğasını açığa çıkaran Sokrates gibidir, ne çare ki Sokrates sırtından bıçaklanır burada, hakikati gösterdikten sonra ve gösterdiği kişi tarafından.

    • Dindarlığı belirleyen öz ya da ahlaklı olmak

    Diyalogun başından sonuna kadar aradığımız şey budur aslında; nedir dindarlığı belirleyen öz?
    Bu soruda nihai olanı ifade edene kadar geçen yanıtları tartışmaya açmayacağım, daha çok asıl sonuç-suz dediğimiz şeyin neden sonuç-suz olduğunu ifade etmeye çalışacağım. Sokrates’in tüm ifadelerinden çıkarabileceğimiz şey dindar olmanın ya da Tanrıların hoşuna gideceği şeyleri yapmanın, Tanrılarca söylenen (tek Tanrılı ve kitapları olan dinlerde bu kolay, nelerin yapılması gerektiği ve nelerin yapılmaması gerektiği yazılı olarak karşımızda) veya öyle olduğu belirtilen şeyleri yapmaktan ziyade yaptıklarımızla Tanrı’nın hoşuna gitmektir. Basitçe bir tersine çevirme durumu gibi görünse de bu diyalogun temel tezlerinden olduğunu söyleyebileceğimiz etkin oluş burada açığa çıkar, sınanmama hâlinde dahi sınanmışlıktır bu. Sokrates burada inancı statik bir olmaktan ziyade, dinamik oluş biçiminde göstermeye çalışmaktadır yahut ilkinin herhangi bir anlama haiz olamayacağını, bunun ahlaklı bir özneyi mümkün kılmayacağını. Korkulana duyulan saygının, saygı olmadığını belirtmesinden hareketle, onun ne olduğunu bilemediğimizi söyleyebiliriz. Tanrıyla pazarlık, ibadetime karşılık bana saadet verecek şeyleri bahşet. Burada da bir etkin oluş söz konusu ya da söyle diyelim burada da bir eyleyiş söz konusu fakat hangi esinti sağlıyor bunu?

    Sokrates dindarlığın ölçütünü Tanrıların iradesinden bağımsız kıldı, Tanrıların iradesini bilen ve ona göre yol çizen din ve yasa adamları için büyük kayıp. Etkin fail olarak insanın belirişi, insana Tanrısal araçlarla hükmedecekler ve tapınaklarının görkemini yüceltecekler (manevi olarak da ama daha çok madden) için büyük kayıp. Birilerinin daha çok sahip olmadığı ve daha çok tanımadığı Tanrı bütün kurulu düzenleri alt eder.

    Yasa iyiyi ve kötüyü açık çizgilerle belirler, neredeyse niceliksel biçimde. Niceliğe göre adil yahut adaletsiz oluşunun bir önemi yok asıl önem insanın edilgin biçimde eylese dahi yaptığında bulacağımız şeyin bu ölçeğe göre tarifinin tam olarak mümkün olmayışı. Fahişeler bazen namusludur ve o günkü rızkı için Tanrı’ya dua eder, hırsızlar çaldığı ekmeği paylaşır…

    Kuşkusuz burada söylenecek çok şey var ancak bu apayrı bir mecrayı aralar bize.

    • Birden çok Tanrı işe karıştığında insanın kaçınılmaz rasyonelliği ve Paris’in Afrodit’i seçmesi/Troya’nın felâketi

    Sokrates’in hınzırca çizdiği manzaralardan bir tanesi de Tanrılar arasındaki karmaşadır. Birine göre iyi olan diğerine göre iyi olmayabileceği gibi öfkesini çekmesine dahi sebep olabilmektedir. Bu durumda çizilen tabloya baktığımız zaman, insanın çok tanrılı düzlemde rasyonel olmaya çalışması, mantıksal seçime zorlanması için daha çok sebep var gibi görünmekte. Aynı şekilde tek Tanrıların hüküm sürdükleri zamanlarda mantığa tümden kapalı insan soyunun olanakları da görünmekte, sebep tümüyle buna bağlanamasa da kaçacak başka Tanrı bulamadığımız yerde belirmemizin olanakları da hayli güçleşir. Spinoza ve en az Sokrates kadar hınzırca Leibniz tek Tanrılı düzlemde rasyonalizmi yeniden ayakları üstüne dikene kadar bin yıldan fazla süre gerekmedi mi?

    Çocukluğumda Yunan mitolojileriyle ilgili bir şey geçmişti elime, orada Tanrıçaların kimin daha güzel olduğuna karar vermesi için Paris’in hakem olarak seçilmesi ve sonrasında gerçekleşenler hakkında bir şey okumuştum. Şimdi de dönüp kısaca bakabilirim ama aklımda kalanla yetinmemin daha doğru olacağını düşünüyorum. Hera, Athena ve Afrodit söz konusu anlaşmazlığın üç Tanrıçası, anlaşamadıkları için Paris’i hakem seçmişlerdi. Kendilerini seçmesi hâlinde nelere kavuşacağını da ona söylemişlerdi ona; Hera ne söyledi bilmiyorum ama Athena’nın bir krallık ve Afrodit’in de Helena’nın aşkını vaat ettiğini anımsıyorum. Yarışma günü geldiğinde üç Tanrıça da gelirler, kitapta Afrodit’in beyaz giyinmiş olduğu ve beline de anımsayamadığım bir çiçek takmış olduğunu belirtiyordu. Diğer iki Tanrıça bundan hoşnut olmamıştı ve o da belinden çiçeği koparmıştı. Paris, Afrodit’i seçmişti ve bu Troya’nın yıkımına sebep olmuştu sonradan çünkü savaşın da tanrıçası olan Athena düşmanlarına yardım etmişti hâliyle. Hera’nın burada da ne yaptığını hatırlamıyorum ama kıskanç ve öfkesi korkunç biriydi. Ben olsam Athena’yı seçerdim demiştim, savaşı okuduğum içindi belki, neyse önemi yok bunun.

    Tanrıçalar kimin güzel olduğunu belirlemek için neden insana başvurmuş olabilir? Gayet tabii sadece dışarıdan bakarak güzelliğe karar verebilecek bir varlık olduğundan, neyin güzel olduğuna karar verse bile vaat edilen de sonucu değiştirebilir, bu yüzden vaat ettiler, Afrodit bile, vaadi küçük kalırdı ama olsun. Vaatle de yetinmedi ya Afrodit, çocuk hâlimle belinde çiçekle duran güzelliği tahayyül edip Hera’ya hak verdiydim.
    Paris üç Tanrıça karşısında hayli kötü durumda sayılır, bir vaat ve iki felâketin sahibi olması kaçınılmaz, insan olmak Tanrıların isteğini üzerine yıktı, tek de değiller. Özgür olmasa dahi seçim yükü onun omzunda, eylemek sorumluluğu onun üzerinde. Üstelik seçimine etki edebilecek vaatler ya da dış süsler de onu daha edilgin kılmakta. Zaten dağ başında tek kalmış, bir aşktan daha güzel ne olabilir? Akılsız adam sırf bu yüzden Troya’ya felâketi getirdi. Athena’yı seçse Troya kurtulurdu diye düşünmüştüm o vakit, Hera’nın gazabını ve Afrodit’in neyden yoksun kılacağını hiç düşünmemiştim.

    Afrodit güzellik Tanrıçası, ama Paris seçtiği için güzel…

    • Karşılaşmalar ve oluşa dair kısaca…

    Rashômon filminde haydut ormanda uyurken sesler işitir ama umursamaz, ancak sonrasında esen bir rüzgâr yaprakların arasından güneş ışığının yüzüne vurmasına sebep olur ve bu onu rahatsız eder. Bu esnada samurayla birlikte geçmekte olan kadının yüzünü görür ve bundan sonra birçok şey gerçekleşir…

    Samurayın ölümüne sebep olan birçok şeyi sıralayabiliriz insani ve insani olmayan. Ancak burada ilk imkânları sağlayan rastlantıları göze aldığımızda etkin (ya da öyle olduğumuzu varsaydığımız) hallerimizin de yine de rastgele koşullar altında, sürüklendiğimiz karşılaşmalar olduğumuzu söyleyebiliriz. Etkinlik her karşılaşmada taşıdığın oluş çabasıdır, her karşılaşmanın sana verdiği biçim değil karşılaşmada senin aldığın biçim…

    • José Ortega y Gasset’ten iki alıntı

    “ Vasat insan kendi içinde "fikir"ler barındırıyor, gel gelelim fikir oluşturma işlevinden yoksun. Fikirlerin hangi incelikli özün ortamında yetiştiklerinden bile habersiz. Görüş bildirmeye heves ediyor; ama ne konuda olursa olsun görüş bildirebilmek için gereken önkoşulları kabullenmeye hevesli değil. Bu yüzden sonuçta "fikir"leri aslında müzikal romanslar misali, sözel hevesler olmaktan öteye geçmiyor.”(4)

    “Oysa günümüzde vasat insan dünyada olup biten ve olup bitmesi gereken her şey üstüne en kesinkes "fikir"lere sahip. Bu yüzden dinleme yetisini kullanmayı unutmuş bulunuyor. Niye dinlesin ki, kendine gereken her şeyi kendi içinde barındırıyor ya. Dinlemenin mevsimi çoktan geçti, tam tersine, zaman yargılama, ahkâm kesme, karar verme zamanı. Kamusal yaşamın hiçbir sorunu yok ki burnunu sokmasın, o kör ve sağır haliyle "görüş"lerini dayatmasın.”(5)

    Sokrates’in başlangıçta belirttiği Atinalılar, Gasset’in de Kitlelerin Ayaklanması’nda sıklıkla bahsettiği vasatın ta kendisidir, cahilin yönetme hakkı. Euthyphron da vasatın sadece bir örneğidir, onun Sokrates’i suçlamasına engel olan şey duyduğu yakınlıktan başka bir şey değildir. Gasset kitabında vasatın hükmeden hâle gelmesinin koşullarını ve olası sonuçlarını da irdeler ve bir derecede bunun kaçınılmaz oluşunu da.

    Atina yıkılacaktı öyleyse öncelikle Sokrates’in ölümü gerçekleşmeliydi.

    • Bitirirken…

    Şimdiden hayli uzayan incelemeyi burada kesmek zorundayım, sona doğru gelirken hızlı bir biçimde üzerinden atlamak zorunda kaldığım birçok şey var. Bir tartışmanın imkânlarına girizgâh olması babında yeterli yol açabildiğim düşüncesinde yanılmıyorum umarım. Önceki tartışmalara her ne kadar ters gelebilecek bir etkinlik/edilginlik düzlemi söz konusuysa da buradaki ayrım, bunun ilk defa felsefi düzlemde etkili olacak biçimde ortaya konmasının (ortaya çıkışı hatta) önemi nedeniyledir. Hüseyinlui ve Hasan Suphi yoldaşlara...

    (1) Platon-Euthyphron (Bütün Yapıtları 5), Say Yayınları, s. 39
    (2) Platon-Euthyphron (Bütün Yapıtları 5), Say Yayınları, s. 56
    (3) Henry Hathaway, Legend of the Lost, 1957
    (4) Kitlelerin Ayaklanması- José Ortega y Gasset, İş Bankası Yayınları, s.104
    (5) Kitlelerin Ayaklanması- José Ortega y Gasset, İş Bankası Yayınları, s.102
  • 360 syf.
    ·7 günde·10/10
    Bir işe girdim veteriner teknikeri olarak, belki isteyerek belki de istemeden. Hayatım üstüne söz hakkı olmayan insanları da dinlemiş olabilirim. Bilemiyorum. Bilemezdim. Kimse bilemez.

    Bi kenafir var klinikte. Adı Ayşe. Benden 11 yaş büyük ve hekim. Benden bi 15 cm falan kısa bide üstüne 30 kilo zayıf. Kızıl saçlı çılgın bişi. Klinikte böyle fıtı fıtı yürüyen bir Can. Bilemiyorsun, kendinden tamamen farklı olan bi insani sevebileceğini, Onu 'Aplaaa.' diye çağıracağını.

    Bunları anlatıyorum. Neden çünkü bu kitabı okuduysam Onun sayesinde. Hiç itiraz etmeden kitap getiren, en ufak bi hatanda ayağını kaydırırım diyen ama yeri geldiğinde 'Annem' kelimesi ile başlayan cümleler kuran çok güzel kalpli bir kadın.

    Çok uzaktım. Aynı dine inanmadığım bi insana kendimi bu kadar yakın hissedeceğimden çok uzaktım. Diyorum ya insanlar bilemez.

    Velhasıl kitaba gelirsek Oğuz Atay'a olan ilgim uyandı. Az kelimesinin anlamı değişti lügatımda. Okuyun karşim.
  • 336 syf.
    ·6 günde·9/10
    Bakabiliyorsan, gör. Görebiliyorsan, gözle.

    Ne kadar görmek istediğine bağlıdır yaşadığın hayat. Ne kadar yaşamak istiyorsan o kadar hayal edebilir ve o kadar yaşayabilirsin.

    Bir bebek dünyaya gözlerini ağlayarak açıyor. Önce ağlamayı keşfediyor. Sonra etrafında olanları tanımayı, biraz daha büyüyor yürümeyi keşfediyor. Biraz daha büyüyor konuşmaya başlıyor. Bir süre sonra sevgiyi keşfediyor. Sonra tüm bunlar yetmezmiş gibi dünyaya sığmıyor. Sonra savaşmayı öğreniyor. Acıyı keşfediyor. Sevgi ile nefret arasında Gitgellerle ilerliyor. Bütün bunlara karşı yaşamak artık Lükse kaçıyor. Ve herşey Doğarken ağlayarak açtığın gözleri ölürken kapatarak, o iki kapak arasında yaşanmasına neden oluyor. Ne görüyorsa göz kapaklarının şahitliğinde ve ne göremiyorsa o göz kapakların ardında kalıyor…

    Hayal kurduklarını yaşayabilenler kurdukları hayallerin gölgesinde kendilerini ne kadar mutlu saysalar da gelecekte onlara bırakacakları acılar Mutluluklarına gölge düşürmek zorunda kalacak.

    Dünyayı hiç görmemiş bir körün hayalindeki Dünya ile, Gözleri görenin gördüğü dünya aynı yeryüzünde yaşamalarına rağmen aynı değildir.

    Doğuştan kör olan birinin gözleri açıldığında Söylediği ilk söz gibi. “Kapatın gözlerimi, Benim hayal ettiğim dünya böyle değildi. Hayallerimdeki dünya çok daha güzeldi…

    En güzel hayalleri kurabilmek için Gözleri açık olanlara bu yüzden Kapatın gözlerinizi ve yaşamak istediğiniz hayatın hayalini kurun derler. Aslında bu Gözleri kapalı olmasına rağmen görenlerin, gözleri açık göremeyenlere karşı nasıl büyük bir üstünlük kurduğunu gösteriyor.
    Birkaç dakikalığına da olsa kapatın gözlerinizi ve Yaşamak istediğiniz dünyanın hayalini kurun. Sonra açın gözlerinizi. Bu kadardı. Sonra hayatınıza kaldığınız yerden devam edebilirsiniz. Peki ya hayatın sonuna kadar “kapatın gözlerinizi” sözcüğüne hiç denk gelmeden yaşayıp hiç gözlerini açmamış olanlar Sizin yaşadığınız birkaç dakikalık mutluluğun tam neresinde kalırlar ?

    Kitabın içeriğinden bahsedecek olursak.

    Arabasıyla Trafik ışıklarında bekleyen birinin aniden kör olup her tarafı bembeyaz görmeye başlayan bir bulaşıcı körlük vakası. Kör olan adamı gören ve onu görenlerin hepsinin bir salgın gibi yayılıp kör kalıyor. Devlet ilk zamanlarda her ne kadar karantinalı bölge oluşturmaya çalışsa da hızla yayılan körlük vakaları karantina olayını imkansız kılıyor. Ve ne kadar insan varsa kör oluyor. Bir kişi hariç. Göz doktorun karısı.

    Hayatlarında en zor süreçten geçecek olan insanlar birden körleşmeye sırf yaşamak için adapte olmak durumunda kalacaklar. Hayatlarında bir süreye kadar görüyor olanlar birden kör kalmayı körler kadar kolay başaramasalar da hayatta kalmak için her şeyi yapmak zorunda kalacaklardı. Günlük ihtiyaçlarını karşılamak durumunda olmak, yiyecek bulabilmek, insanlarla anlaşabilmek, en çok da bir toplum olabilmek. Gözleri görenlerin bile Gerçek bir Toplum olamadığı dünyada Körler bunu nasıl başarabilirlerdi ? Körlerin göremedikleri hayatta yaşamak, Görenlerin yaşadıkları hayattan çok mu farklıydı ?

    Bellkide…

    Keyifli Okumalar….
  • 336 syf.
    ·2 günde·Beğendi·6/10
    Yazarın anlatım şekliyle başlamak çok mu adil olur bir kitaba? Misalen, ilk kitabı Sapiens’de insanın maymundan başlayarak nasıl dünyanın efendisi olduğunu anlatması, ikinci kitabı Homo Deus’ta insanların Tanrı gücüne ulaşması ile zeka ve bilincin doğası derken bu kitabında da günümüze yakın bir bakış açısı ve durumunu sorgulayıcı niteliğinden söz etmek haksızlık mı olur? Önce içerikle mi başlasaydık, bilemedim. Tabii o bir Yahudi. Yani biraz taraflı bir yorum olacak, ona göre sonradan fırça yemeyelim.
    Kitap aslında soru cevap gibi ilerliyor desek yeridir. Tabi sorular gözükmüyor. Önceden sorulmuş sorulara cevap niteliği taşıyor. Misalen şu soruların cevaplarını arayabiliriz. Günümüzde Dünyada Neler Oluyor ve Bu Olayların Altında Yatan Anlam Ne? Bu genel sorunun özele giden şeklini de soralım. Trump nasıl böyle yükseldi, Yalan haber salgınlarının nedeni, Liberalizm niye tehlike içinde, Tanrı, Dünyaya Hakim Medeniyet (Batı, İslam, Çin) ve Göçmenler (son dönemde takıldığım husus) ile Milliyetçilik. Bunları çoğaltabiliriz tabi okudukça.
    Kitabın iç kısımlarına odaklanalım. Yani içeriği neler, kaç bölüme ayrılmış bunu inceleyelim. Kitap 5 kısımdan oluşuyor. Teknolojik Zorluk, Siyasi Zorluk, Umut ve Umutsuzluk, Hakikat ve Direnç. Bunların içeriklerini de sırasıyla inceleyeceğiz.
    TEKNOLOJİK ZORLUK: İçerisinde Uyanış, İş, Özgürlük ve Eşitlik bölümlerini barındıran kısım. Abraham Lincoln örneğini görüyoruz burada. Tüm insanları bir süre kandırabilirsiniz, birtakım insanları sürekli kandırabilirsiniz, tüm insanları sürekli kandıramazsınız. Oldukça özgür bir Uyanış sözü kanımca. İnsanlara evrensel temel gelir (kapitalist cennet) sağlanması mı, evrensel temel hizmet (komünist cennet) sunulması mı daha iyidir? Oldukça kararsız bıraktıracak bir seçim aslında.
    1938 yılında Komünizm, Faşizm ve Liberalizm mizaçtadır. 2. Dünya Savaşı ile Faşizm çöker. SSCB sonrası Komünizm çöker. Sene 2016 olduğunda Liberalizm krize girer ve çöker. Tüm dünyada egemen olan bir güç vardır ama herkese değil sadece zenginlere paralarına para katsınlar diye bir seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Bildiniz! Kapitalizm. Ancak bunun da büyük bir devrimi olduğu açıktır. Devrim, en büyük gücüne ulaşmıştır. Che, bile bu kadar güce ulaşmamıştır. Yapay Zeka ve İnternet Devrimi! Bilgiye en sadık Millet olarak tanımladığımız Japonlar bile artık Tokyo Metrosunda telefonlarından oyunlar oynamaktadır. İşte devrim budur.
    Hadi gelin bir de Özgürlük kuramından değerlendirelim bunu. Yapay Zeka, bir insanın ruhsal durumunu hiçbir koşulda taşımayacağından yapan mühendis de buna dikkat ederek yaparsa harika seçimler yaparak hayatımızı kolaylaştırır. Misalen bir kitap baktınız, aradığınız sitede fiyatı 35 TL olarak gözüktü. Google size bu konuda yardımcı olarak girdiğiniz sayfalara aynı kitabın reklamını farklı sitelerde 25-30 TL olarak gösterebilir. Bu size yapay zekanın bir faydasıdır. Hadi bir de olumsuzuna bakalım ama basitin de basiti bir örnekle değil. Yani işte 2 yapay zekaya sahip araba çarpışacaksa çarpışmalı ve sürücüler (yani içinde bulunan siz) mi ölecek yoksa karşıdan gelen yaya mı şeklinde bir yazı değil bu. Alt paragrafı ayıracağım buna.
    Yazarın Yahudi olmasına istinaden bunu örnek vereceğim. Mesela Filistinli bir işçi Facebook ya da Instagram sayfasında bir resim paylaşsın. Yanında da Dozer olsun. Sadece Günaydın yazsın. Yani ‘Ysabechhum’ ama Yapay Zeka bunu ‘Ydabachhum’ olarak algılasın ve bilinen anlamıyla ‘Saldır’ komutu olduğuna karar versin. Bir intihar saldırısı olacağını ön görüp her tarafı uyarıya geçirsin. Bunun sonunda ne olacak? İşte bu tehlikeli.
    Eşitlik kısmı da önemli. Taş Devri dönemine kadar uzanıyor bu. Kimi mezarlarda altınlar gümüşler inciler cirit atarken kimi mezarlar sadece boş çukur niteliğinde. Örneğe buradan başlayarak anlatınca durum değişiyor tabi. İnsan en başından beri hak veriyor. Yazarın en hoşuma giden cümlesi: Malvarlığı uzun süreli eşitsizliğin önkoşuludur, cümlesiydi.

    SİYASİ ZORLUK: Bu kısım da kendi içerisinde Topluluk, Medeniyet, Milliyetçilik, Din ve Göç başlıklarından oluşuyor. Topluluk kısmında günümüzde internet kullanıcıların neredeyse tamamının gördüğü bir cümle oldukça dikkatimi çekti. “Dolayısıyla insanlar her zamankinden daha bağlantılı bir gezegende her zamankinden daha yalnız hayatlar yaşıyor.” Aslında bu tarz cümlelerden her kısımda incelerken birer tane bulmak çok iyi. Misalen Medeniyet bölümünde de bir örnek vereceğim. Ne kadar haklı bir isyan değil mi? “Avrupa Medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ve Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, 14. Louis ile Napolyon’u ve son olarak Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi?” diyordu yazar cümlesinde. Hak verdiğim bir cümle oldu bu da.
    Milliyetçilik ise çok farklı konuların birleşimini oluşturuyor. Ülkemizi ve geleceğimizi kurtarmak da milliyetçilik değil mi? Sadece üzerinde yaşadığı toprağa körü körüne bağlanmak mı Milliyetçilik yoksa Vatan, Bayrak, Devlet üçgeninin karşısına gelecek kuşakları kurtarmayı, günü değil geleceği kurtarmayı da eklemek Milliyetçilik sayılmaz mı? Bence güzel bir yaklaşımdı. Peki bu nasıl olabilir örneklendirelim. Bir fabrika var. Sürekli olarak havaya karbon salınımı yapıyor. Denize atık salarak canlıları katlediyor. Hava kirliliği bizim oksijenimizi azaltıp aynı anda suyun kirlenmesi de ağaçları yani oksijen kaynağımızı azaltırsa bu üzerinde yaşadığımız hem besin hem de yaşam kaynağı olarak kullandığımız kaynakları tüketmez mi? Bunları savunmak da büyük milliyetçilik ve milletçiliktir. Peki, ne yapabiliriz? Karbon salımına vergi getirebiliriz. O zaman görelim bakalım neler oluyor. Tamam ya çevreci falan deyip linç etmeyin.
    Din kısmına da ayrı bir paragraf açacağım. Yazar, dinlerde Ekonomiyle ilgili yerler olmadığını, günümüze dair ekonomik kısımları içermediğini anlatıyordu. Çok aklıma takıldı bu konu. Ekonomi deyince parasal dengeler geliyor benim aklıma. İşte Dolar ve TL karşılaştırması değil bu. Mesela şirketler, hatta esnaflar dahi devlete bir vergi veriyor değil mi? (Daha geçen ay 700 lira ödedim oradan biliyorum) Yani bir ülkede yaşıyorsan o ülkeye vergi vermen gerekiyor. İşte bir dine inanıyorsan onun da vergisi var. İslamiyet’te İslam’ın 5 şartından biri olan Zekat Vermek mesela. İşte bu kadar basit bir durum. Bir insanın karnı açsa onu doyurmak, hastaysa doktora götürmek de bir zekat. Kendi ekonominle onu desteklemek. Kaçınız komşusu rahatsızlandığında hastaneye götürebilecek kişiyken duymamazlığa verip yatabiliyor? Vicdan rahat bırakmaz. Buradan başlayan bu usul ticarete kadar gidiyor ve yaptığınız ticaretin bile dinde kuralları var. Ayetleri dahi var. Sadece İslam için değil. Misalen İncil’i (evet okudum) örnek verelim. Ne diyor Yaratılış 34’te: “Ticaret yapın, mülk edinin (10). Topraklarımız geniş, onlara da yeter bize de (21).”
    Göç kısmında da yazar çok detaya giriyor. Ancak Irkçılık bitse de bunun yerini alan başka bir kavram var. Kültürcülük. Doğudan Batıya gelen birisine herkes kötü gözle bakıyor. Yani illa bunun merkezine bizi koyalım biz ezilelim değil. Afrika Amerika göçü de değil. Örneğin bir Afgan gelip Almanya’ya gidiyor ve orada kültürsüzlükle, bağnazlıkla, kıyafetiyle sorgulanıyor. Aynı Afgan, Türkiye’ye gelip o sert ve kara bakışlı karakteristik özelliğini yansıttığında burada da Kültürsüzlükle karşılanıyor. Tabi bir de bunun illa da kötü niyetli olmadığını belirtmek gerek. Niye mi? Hayatı boyunca sertlikle ve açıkça kendini ifade etme kültürüyle yetiştirilmiş Alak ülkesiyle; kolu kopsa ‘Ayyy 1 tane daha var o bana yeterrr’ diyen Balak ülkesinin insanları birbirlerinin ülkelerine göç ettiklerinde Kültürel karmaşa içerisine giriyor. Tabi akıllara hemen hoşgörü gelebilir. Bunun da karmaşası mevcut. Hoşgörü dediğimizde 16. Yüzyıl Batı Avrupası mı yoksa Osmanlısı mı diye sorarlar adama ya da Çağdaş Danimarka ve Taliban yönetimindeki Afganistan mı kıyas alınacak. Bu tamamen beynin merkezinde yerleşmiş temel inanç akidelerine bağlı kanımca.

    UMUT ve UMUTSUZLUK: Bu kısım da Terörizm, Savaş, Alçakgönüllülük, Tanrı ve Laiklik olarak 5 bölümde inceleniyor. Terörizm’in bir zihin kontrolü aracı olduğunu ve farklı bir bakışla dünyada Trafik Kazaları ve Salgınlarda ölenlerinin her yıl Terörizm’den ölenlerden kat be kat fazla olduğuna dair kanıtlanmış belgeli yazılar görüyoruz. Şöyle diyelim. Son 15 yılda 25 bin kişi terör yüzünden hayatını (buna ülkelerin savaşlarda karşılıklı olarak kaybettikleri söz konusu değil) kaybederken her yıl Trafik kazasında 1.25 Milyon, Diyabet ve Şekerden 3.5 Milyon ve Hava Kirliliğinden ölen 7 Milyon insan var. Evet, hava kirliliğinden. Asıl terör soluduğumuz havaya yapılıyor ama kimseye kabul ettiremiyoruz. Bazılarına bunu kavrattırabilmek için -çok acı ama- ailesinden veya yakınlarından birini aynı sebeple yitirmesi gerekiyor.
    Savaşlar çok farklı bir durum. Kimileri, bizzat yazarın ülkesi çeşitli bahanelerle bu savaşı sürdürürken kimileri zorunlu bir durumdan hatta kimileri -Okyanus Ülkeleri- de sırf can sıkıntısından bu savaşın hazırlıklarını yapıyor. Ancak orada yazarın bir sözü vardı. Erdoğan gibi Milliyetçi kişiler her ne kadar dünyaya karşı sert dursalar da bir savaşın getirisini ve zorluğunu biliyorlar cinsinden. Haklı bir söz. Bende savaş olmasın, kardeşim huzur içinde evinde otursun, yanımda olsun istiyorum ama Şırnak’ta işte. İnsan hüzünleniyor ama işte…
    Alçakgönüllülük kısmını çabuk geçeceğim. Sorsanız herkes böyle ama kendi çıkarlarımız söz konusu olduğunda ne hallere giriyoruz hepimiz biliyoruz. Son olarak Tanrı ve Laiklik bölümleri kalıyor bizlere. Tanrı’nın adını ananların başka Tanrı veya Tanrılara inanları gördüğünde aldığı tutumdan yakınıyor aslında yazar. Açıkçası yazarın bu bölümde anlattığı Tanrı ve Laiklik kısımlarına bakışlarını yazarın eşcinselliği ile bağdaştırıyorum. Bu konuya benim de sıcak bakmadığımı belirtmek istiyorum. Sonuçta insanlar bir şeye inandıklarını veya sevdiklerini özgürce belirtebiliyorsa bende hiçbir şiddet ve aşağılayıcı unsuru içermeden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 19. Maddesine dayanarak “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır” görüşüne dayanıyorum.

    HAKİKAT: Cehalet, Adalet, Hakikat Sonrası ve oldukça merak uyandıran başlığıyla Bilimkurgu içeriğini barındıran kısım. Hepsini tek bir cümlede özetleyebilir miyiz peki? Özetleriz. “Benliğin sınırlı tanıtımından kaçmak, 21. yüzyılda hayatta kalmak için zaruri bir yetenek haline gelebilir.”

    Direnç: Bu son kısımda Eğitim, Anlam ve Meditasyon üzerine durularak kitap sona eriyor. Bir soruyla başlıyoruz. Eski anlatıların çöküp, yerine yenilerinin gelmediği bir şaşkınlık çağında nasıl yaşanır? Eğitimin önemini evden dışarı çıkıp bir yere çay içmeye gittiğinizde hatta bir sahilde oturup çekirdek çöplerinizi poşete atarken diğer insanları gördüğünüzde bile net bir şekilde anlayabilirsiniz. Anlama gelince, Ben Kimim, sorusuyla başlayan ve verilecek her cevapta aslında bu sorunun cevabına nokta koydurmayan bir sorunla karşılaşıyoruz. Her seferinde farklı cevaplar verebileceğimiz bir soru bu. Haliyle cevaplar da birbirinden farklı ve 7 milyar insanın kaç tane cevabı olacağını hayal edin.
    Anlam konusu oldukça uzun ve detaylı ama güzel bir hikayeyle ben bu konuyu halledeceğim. Yaşlı bir bilgeye hayatın anlamı hakkında ne öğrendiği sorulmuş. “Valla,” demiş adam, “bu dünyaya başka insanlara yardım etmek için geldiğimi öğrendim. Henüz çözemediğim şey diğer insanların neden burada olduğu.”
    Kitabın anlatısı fena değildi. Bana hitap eden de etmeyen bölümler de mevcuttu. Fena olmayan bir tartışma kitabı. İyi okumalar diliyorum. Akşam 2 temsilcimizin de maçları var. 2 takıma da başarılar diliyorum..
  • 144 syf.
    ·1 günde·7/10
    Yanımızdan öylece geçip giden insanların yüzündeki yaşanmışlıkları görmeye kendi hayatımızı düşünmekten hiç fırsat bulabildik mi? Mehmet Y. bu kadar ticari imkansızlık ve zor koşullar içinde kıvranan edebiyat piyasasında bu konuları sizin yerinize düşünmüş.

    Kitabı okuyup hakkıyla inceleyen pek çok arkadaş var, ben daha çok bahsedilmeyen yönlerden kitaba yaklaşmaya çalışacağım. Eğer ben de herkesin dediğini dersem size ve kitabın yazarının gelecek ürünlerine kattığım bir şey olmamış olur, incelemeyi okumayı bitirdiğinizde boşa vakit kaybetmiş olursunuz.

    İlk önce 10 üzerinden 7 puanı hak eden olumlu kısımlardan bahsedeceğim kısaca. Yazar aslında benim de kafamı kurcalayan bir düşünce olan yanımızdan geçip giden ve hayatlarını hiç merak etmediğimiz insanların önemsiz görüntülerinin altında ne kadar yaşanmışlık barındırabileceğini aktarmaya çalışmış. Mehmet Abi'yle az çok sohbet edenler için geçmişte yaşadığı kişisel zorlukları, mesleğinden atılan ve hayattan kovulmuş gibi hisseden insanların yüreğinde bir gün mutlaka tecelli edeceğini düşündüğü adalet ve umut beklentisini, unutulmuşlukları ve vatanından ayrı hissetme duygusunu kitaptaki pek çok cümlede görebiliyorsunuz. Yazarın da 97. sayfada dediği gibi:
    "Ümitlenmenin iyi bir şey olup olmadığı konusunda kararsızım. Çünkü sizi hem hayata bağlıyor hem de tüketiyordu."
    İşte, yanımızdan öylece geçip gittiğini düşündüğümüz insanların hayatına bir üst anlatıcı aracılığıyla şahit etmek de umuta benzerdi, bizi hem onların hayatına bağlıyor hem de onların yaşantılarının derin kaosu arasında bizi tüketiyordu.

    Musa karakteri aracılığıyla reislerine sorgusuz ve sualsiz itaat hatta iman eden insanların aslında içlerinde ne kadar kötü insan olduklarını, ülkede politika konuşmanın ciddi bir sorun haline geldiğini, İstanbul takımı tutanların inadına ille de Samsunspor deyip de Mehmet Abi'nin bir otobiyografi misali yazılmış edebiyattaki yerel renk barındırma işlevini karşılayan satırlarını, Sırp faşizmi içerisinde direnen ve sadece cinsel anlamda değil, duygusal ve ruhsal olarak da tecavüze uğrayan pek çok insanın anılarını yazarın kalemi aracılığıyla içselleştirebiliyorsunuz. Çünkü bunlar etrafınızda her zaman olmuş, oluyor ve olacak olan hayatın tam da içinden olaylar! Yazarın amaçladığı da tam olarak bu, etrafınızda size dış görünüşüyle önemsiz gibi görünen insanlara kulak vermeniz, onların hayatlarına dokunmanız, anlaşılmanın kimseye ait olamadığı geçici bir hayatta onları kalıcı olarak anlamanız...

    Kitabın benim açımdan en çarpıcı bulduğum kısmı gitmeyi en çok istediğim yerlerden biri olan Mostar, Sarajevo ve Sırpların Büyük Sırbistan ideası kurma fikri çevresince masum insanlara, özellikle de kadınlara uyguladığı düşünsel ve fiziksel işkence. Bu yüzden en kilit karakter olarak Aida Spahiç'i belirtebiliriz. Mehmet Abi'yi bu yüzden seviyorum işte! Piyasa ve vitrin edebiyatında karşımıza yine birileri tarafından zorla, hatta ticari bir kaygıyla çıkarılan kitaplardaki klişeleşmiş ve klonlaşmış konular, cümleler yerine karşımıza tamamen kendine ait, özgün cümleleriyle çıkıyordu. Unutulmuş, görmezden gelinmiş, hayatlarına dokunulmamış, umursanmamış, kitaplarda ve tarihte adları bile geçmemiş isimsiz cesetlerle "Ben buradayım" diyordu!

    Mehmet Abi'nin Balkanlar coğrafyasına duyduğu hayranlık, masum insanları barındıran bir Sarajevo şehri perspektifi çizilerek anlatılıyor. Burada Gündüz Vassaf'ın Mostari adlı kitabından birkaç alıntı paylaşacağım.

    Vassaf Mostari kitabının 18. sayfasında der ki;
    "Mostar'da ne yaşamaya acelem var, ne de ölmeye."
    Evet! Sırp güçler tarafından sebepsizce öldürülen masum insanların ve Osmanlı-İslam tarihinin Avrupa'dan silinmeye çabasının da ne yaşamaya acelesi vardı ne de ölmeye! Ama sebepsizce öldürüldüler ve tarihin tozlu sayfalarında bir toz olarak kaldılar. Arkalarında kimleri bıraktıkları umursanmadan...

    Vassaf Mostari kitabının 21. sayfasında der ki;
    "Mostar sokaklarına soruyorum. Savaş ölüleri mezarda. Sakatlar nerede?"
    Evet, sakatlar nerede? İşte, siyasi ve sosyolojik kaos içerisinde ruhsal ve duygusal yönden sakatlanmış insanların hayatlarına Yola Düşen Gölgeler kitabında tanıklık ediyorsunuz. Savaş ölüleri mezardadır. Sakatlar ise Yola Düşen Gölgeler'dedir.

    Pek çok ülkeden turistin gittiği ve gezdiği Mostar ve köprüsünde Vassaf da yürüyüş ve davranışlarından insanların ülkeleri konusunda tahminler yapardı. Bu kitaptaki otobüste de biz, insanların kafasında saklı kalmış düşünceleri aracılığıyla bir otobüs mekanı içerisinden tümevarım yapılacak şekilde insanların yaşanmışlıkları konusunda tahminler yapıyoruz.

    Evliya Çelebi'nin de dediği gibi:
    "...nehr-i Neretva bir minare boyu süfladan akup enli nehr-i azim olmağile iktiza hasebiyle Koca Mi'mar Sinan böyle bir göz cisr-i tak-ı tumturak etmişdir. Seyyahan-ı cihan böyle tak-ı ali görmemişdir."
    Evet, Mostar ve Sarajevo pek çok yönüyle kalbi kırık şehirlerdir. Savaş döneminde hasar almış ve yıkılmış köprüleriyle, ruhsal ve cinsel tecavüze uğrayan pek çok insanıyla, çeşit çeşit yaşanmışlığıyla kalbi kırılmış şehirlerdir. Hatırlatıcı bir tutkal niteliği taşıyan kitaplar ise Mostari ve Yola Düşen Gölgeler cinsinden kitaplardır.

    Drina köprüsü yazarı Ivo Andriç'in de dediği gibi, "Mostar denince aklıma önce ışık gelir."
    Evet, benim de aklıma önce ışık gelir. Adaletsizlik, umutsuzluk, korku, adam kayırılma, haksızlık ve bu kadar siyasi kaos içerisinde bir ışıktır Yola Düşen Gölgeler kitabı.

    Mostar dağlarına haç dikip, "Biz buyuz" diyen Hristiyanlarla, bayramda her zamankinden çok kurban kesip, "Biz buyuz" diyen Müslümanların aitlik pehlivanlığının din kavramı kısıtından çıkıp insanlık mertebesine erişmesidir Yola Düşen Gölgeler kitabı.

    Yoksa Bosnalı mı olmak lazım Bosnalıların Neretva rengi gözlerindeki o masum ve acıklı bakışı anlayabilmek için?

    Haberiniz var mı Mostar Manifestosu'ndan? https://i.ibb.co/n6rRpkr/IMG-3330.jpg
    Düzenin son köleleri olan çocuklardan, gençlerden, unutulmuş ve hayatları üzerine yıkılmış kadınlardan?
    Ölmek istemiyorum deyip öldürmeyi de kabul etmeyen gençlerden?
    Mehmet Abi'nin de kitabında demeye çalıştığı gibi, haberiniz var mı insanların savaşlara karşı olmasından çok bütün savaşların insana karşı olmasından ve haklı savaşın yalan üzerine kurulu olmasından?
    Savaş ilan eden yaşlılardan, öldüren ve ölen gençlerden?
    Haberiniz var mı Einstein'ın dediği "Savaşa ve barışa aynı anda hazırlanılmaz" cümlesini siyasette geçerli kıldıkça savaşların azabileceğinden?
    Haberiniz var mı Seville Berberi'nin dediği, "Gülmeyi biliyoruz. Oynamayı biliyoruz. Yüzümüz kızarıyor. İrademizle, acıya dayanabilen, inancımız uğruna aç kalabilen de biziz. Ve daha emekleme çağındayız." cümlelerinden?

    Artık haberiniz var!

    Bu kadar olumlu içselleştirmeden sonra biraz da neden 3 puanı kırdığım kısmına geçelim.

    Yazar abim kitaba yaptığı #40348950 incelemesinde romanın postmodern bir roman olduğundan bahsetmiş. Ben bu romanı postmodern bir roman olarak nitelendiremem. Postmodern romanda Gencay Şaylan'ın kategorize ettiği gibi daha çok toplum değil sanatçının kendi bilinci belirleyicidir. Yola Düşen Gölgeler'de ise daha çok toplum bilinci ve kişilerin tikel düşüncelerinin topluma nasıl yansıdığını görmekteyiz.

    Gencay Şaylan postmodern roman için "Gerçek açık uçlu olarak kavranmakta ve gerçekliği yansıtma yerine belirsizlik ve
    kararsızlık esas alınmaktadır," demiştir. Fakat Yola Düşen Gölgeler kitabında gerçekler gayet net ve okuruna tarihsel süreçler biçiminde yoğrularak belirlilik ve kararlılık ilkelerince yansıtılmış.

    Tuco Herrera'nın #41130029 incelemesinde belirtilen zaman konusundaki tutarsızlıklar postmodern edebiyatta zaten amaçlı ve bilinçli bir şekilde kurmacaya yedirilen zaman-mekan bütünlüğü olmamasını akıllara getirir. Bu yüzdendir ki, bu tutarsızlıklar ve zaman-mekan bütünlüğü olmaması konusu yönünden postmodernizmden çok çok az bir pay alabilir.

    Postmodern romanda çok net bir şekilde iletilmeye çalışılan bir mesaj söz konusu değildir fakat Yola Düşen Gölgeler'de Sırpların, Ortadoğu'nun katliamında yaşanan acılar, tecavüzler ve umursanmayıp geçilen insanların bize iletmeye çalıştıkları mesajlar var diye düşünüyorum.

    Yola Düşen Gölgeler'i kurmaca içinde kurmaca ve üstkurmaca bir roman diye nitelendirmek mümkün. Bu yüzden kendisini İrlanda Edebiyatı yazarı olan Flann O'Brien'in yazmış olduğu metinlerde kullandığı kurmaca içinde kurmaca oluşturmaya çalıştığını düşündüm.

    Postmodern romanda, postyapısalcı Julia Kristeva tarafından ortaya atılan metinlerarasılık özelliği de hatrı sayılır bir yer kaplar. Fakat Yola Düşen Gölgeler'de metinlerin anlamı başka metinler tarafından şekillendirilmez, tam tersine metinlerin anlamı kendi içlerinde içine kapanık bir şekilde kendi kendilerince şekillenirler.

    Yola Düşen Gölgeler, %40 postmodern ve %60 modern şeklinde tanımlanabilir. Bütününe bakıldığında akli kriterlere göre bir araya getirilen sistemli ve düzenli olay örgüsüne sahip olmamasıyla postmodernizme girebilir. Fakat karakterlerin kendi öyküleri kendi içlerinde sistemli ve düzenli olay örgülerine sahiptir. Bütünden bakıldığında postmodernist fakat detaylarda kesinlikle modernist izler taşımaktadır.

    Yola Düşen Gölgeler kitabının başını ve sonunu okuyanlar rahat bir şekilde algılayabilmiştir. Fakat postmodern metinlerde bu başı-sonu uçlarının netliği ortadan kalkması gerekir. Eğer ki yazar postmodern roman nitelemesini kullanacaksa, özellikle de kitabın başında ve sonunda okuruna bu postmodernliği daha net bir şekilde aktarmalıydı.

    Kitap aslında olay örgüsünün tek çizgide ilerleyen bütünlüklü hadiselerden ziyade birbiriyle organik bağı olmayan parçalardan meydana getirilmesi, kitabın sonunu meydana getiren olayların intizamsızca bir araya getirilmiş gibi görünmeleri dolayısıyla karakterlerin öyküleri bazında postmodern sayılabilir. Fakat yazar, kitabın sonuna kadar korumaya çalıştığı postmodern kaygıyı bir kenara bırakıp daha çok modernist bir başlangıç ve sonuçlandırmayı tercih etmiş. Oysaki bu türde sonucun nedenden daha önce gelmesi gibi bir durum söz konusudur ve bu da daha çok kronolojik zamanın olmaması ile alakalıdır. Bu yüzden karakterlerin kendi içlerinde yaşadıkları olaylar ve "nedenler" sonucu kendileri oluşturdukları için modernist üsluptadır. Kitabın detayları modernist olunca da bütününü de postmodernist olarak nitelendirmenin eksik olacağı kanaatindeyim.

    Kitabın esas postmodernliğini oluşturan olay ise anlatıcının "metne müdahale etmekten ısrarla kaçınması"dır. Zira Yıldız Ecevit'in Türk Romanında Postmodernist Açılımlar kitabında belirttiği gibi;
    “Geçmişin güvenilir/sağlam/ağırbaşlı yazarı, yerini, ağırlık/bilgelik sergilemekten hoşlanmayan, yaşamın anlamı konusunda kuşkulu olan ve okuru yönlendirmeyi aklından bile geçirmeyen oyunbaz bir kurgu sanatçısına bırakır."
    Yola Düşen Gölgeler kitabında da anlatıcı bize ne bilgelik sergiler ne de yaşamı konusunda net bir görüşe sahiptir. Başkalarının öykülerine dokunarak metne müdahale etmekten olabildiğince kaçınmaya çabalar.

    Üstkurmaca kullanımı biraz da muğlaklaştırılabilirdi, metinlerarasılık biraz daha sık kullanılabilirdi, postmodern romana ait olan parodi, pastiş ve ironileme tekniği ile ciddiyetin ironileştirilmesi ve alaya alınması biraz daha görünür olabilirdi.

    Yola Düşen Gölgeler kitabı üstte saydığım nedenlerin reaksiyonundan ötürü %40 oranında postmodern, %60 oranında modern bir kitaptır.

    Tuna'nın Türküsü kitabında gördüğümüz zamanlar arası geçişler ve kronolojik dengesizlik, Yola Düşen Gölgeler kitabında karakterlerin bir otobüs mekanında sınırlandırılmasıyla sağlanmış. Tuna'nın Türküsü kitabında farklı mekanlar ve farklı karakterlerin yine bir tesadüflük ile sonuçlanması vardı, Yola Düşen Gölgeler kitabında da kitap sonuçlandırılışının karakterlerin kolektifliği şeklinde cereyan etmesi ve ani oluşu yazar konusunda beni hem aynı sonucu görmeye hem de tesadüfiliği sorgulamaya itti. Bu hem olumsuz yönde anti-deneysellik hem de olumlu bir şekilde çizgi koruma şeklinde yorumlanabilir.

    Musa'nın hapis yıllarının daha detaylı bir şekilde anlatılmasını ve Türkiye için bir virüs olma niteliği taşıyan Musa karakterini kitapta daha çok görmek isterdim. Zira zorlanılırsa Musa karakterinden bir Vaas Montenegro, bir Tyler Durden gibi psikopat çıkarılabilirdi. Farklı bir kitapta Musa'nın daha derin bir antikahramanlaştırılması ile bu denenebilir.

    Abdullah Sami'nin sadece tek sayfada 0'dan tepeye çıkması yine hem olumsuz yönde "Ne çabuk oldu? Biraz detay yok mu?" şeklinde hem de olumlu yönde "Ülkede bu kişilikler zaten hep böyle çabuk kayırılıyor" şeklinde eleştirilebilir. Ben yine de Abdullah Sami'nin kurgusunun çok aceleye getirildiğini düşündüm.

    Kitabın 30. sayfasında Yunus Emre için belirtilen;
    "Hiç şüphe yok ki samimi bir Müslüman ve hatta dindardır. Ancak onun 13. asır Müslümanlığındaki anlayış ve yorumları bugün dahi muhtaç olduğumuz, anlamak zorunda olduğumuz bir kavrayıştır. Çünkü içinde iman, merhamet, sevgi, insanlık, hoşgörü gibi değerli taşır." cümleleri kitap için 1 puanın daha gitmesine sebep oldu. Çünkü vitrin edebiyatında bizim önümüze ısrarla çıkarılan klasik Livaneli ve Şafak edebiyatında kullanılan klişe cümleleri hatırlattı. Artık roman kurgusu içerisinde tasavvufi bir karakterden bahsedilmesinden gına geldi diyebilirim.

    Cemre Demirel, Bir Başka Din: Tasavvuf adlı kitabında, ayrıca Fuat Köprülü'nün tekke edebiyatı dediği şeyin Yunus Emre'nin eserleri olduğunu ve Yunus Emre hakkında "Şu an dahi en bilgilisinden en cahiline, yoldan geçen 100 kişiye Mevlana'yı veya Yunus Emre'yi sorsanız, bunların sanırım 99'u bu kişiler hakkında güzel şeyler söyler. Zira yüzyıllardan beri öyle sahte bir "hoşgörü, ne olursan ol gel, kardeşlik" imajı vardır ki bu şahsiyetlerin, bu tabuyu yıkmak çok zordur." cümlelerinden bahsedildiğini görebiliriz. Bu yüzden Yola Düşen Gölgeler kitabında hem Aliya İzzetbegoviç hem Atatürk hem de Yunus Emre gibi isimlerin aynı çatı altında toplanması biraz abes olmuş. Zira Atatürk 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması kanununu çıkararak sadece bu tekkeleri ve tarikatları kapatmakla kalmamış, aynı zamanda şeyhlik, dervişlik, müritlik gibi tasavvuf öğretilerini de yasaklamıştır. Yoksa Yola Düşen Gölgeler'de sayfalarca yer kaplamaz Yunus Emre. Sadece bir kısımda geçtiği için içine düşülen çelişkiyi belirtmek istedim.

    Kitabın kapağından da kısaca bahsedelim. Gerçekten güzel bir kapak. Postmodernliği yansıtan ve metne bulaşmayı tercih etmeyen o gizemli anlatıcının İstanbul-Ankara yolculuğu imgesi aracılığıyla İstanbul parantezinde karartılması sağlanmış. Çok, çok yerinde. Renkler ve çizgilerin kullanımı, otobüsün geçtiği ve içinde barındırdığı hayatların zikzaklı bir labirent gibi oluşunu hatırlattı. Gayet postmodern ve düşündürücü bir kapak diye düşünüyorum.

    Mehmet Abi'ye tavsiyelerim:
    - Kurgu içerisine daha fazla kurgudışı cümleler, anlatı şeklinde yedirilebilir. Değerli ve unutamadığın düşüncelerin var ve bunları daha fazla göstermekten çekinmemelisin. Bazen bizi kurgudan dışarı atıp tamamen düşünce dünyanla da buluşturabilirsin.
    - Klişeleşmemiş konulardan ve hiç kimsenin bahsetmeye çalışmadığı bu tür umursanmamış insanlardan devam edebilirsin, zira okuması gerçekten keyifli ve düşündürücü oluyor. Senin sayende ne kadar şey öğrendim.
    - Hiçbir zaman bu temiz ve iyi kalpliliğini kaybetme. Sen bu site ve bu ülke için bir umutsun. Aida'nın bahsettiği umut sensin.
    - Karakterlerin yaşadığı psikolojik buhranları biraz daha detaylandırabilirsin. Musa gibi bir psikopatı, Abdullah Sami gibi Sadık Hidayet'in Hacı Agasına benzeyen bir dalkavuğu daha da uçlara götürebilirsin. Roman kurmacalarında okurlar uçlarda dolaşmayı severler. Bizi bir sayfada saf bir nefretle, bir sayfada detaylı betimlemelerle birlikte yoğrulmuş sevgiyle buluşturabilirsin.
    - Kurgu arasında geçişler daha çok olabilir, karakterler illa ki en sonda buluşmayabilir. Tuna'nın Türküsü ve Yola Düşen Gölgeler'de karakterlerin en sonda bir şekilde ortaklaşması durumunu, bir diğer kitabında ortaklaşmama sağlayarak okurlarını şaşırtabileceğini düşünüyorum. Metinlerarasılık işlevini daha çok kullanabilirsin.
    - Daha çok mekan ve mimari tasvirler konusuna göz atabilirsin, zira insanlar mekanlarla insansılaşır, mekanlar da insanlarla mekansılaşır. Balkan ve Türk mimarisini kitaplarda çok daha fazla kullanabilirsin. Zira o kadar karakter görüyoruz fakat karakterler Türkiye ya da Balkan şehirlerinde gibi değiller. Daha çok sınırları belirtilmemiş X şehrinde gibiler.
    - Aşkta aslolanın akıl değil his olduğunu söylemişsin fakat bence akıllıca bir kalptir aslolan. Akıl süzgecinden geçmeyen sevgi insanı çok saflaştırabilir ve bu da tehlikeye sürükleyebilir.
    - Kitapta geçen 3 adet yazım yanlışını sana mesaj olarak attım.
    - Okurların tarafından sevildiğini bil, içindeki iyi insan olma özelliğini hiçbir zaman kaybetme. Ölümün olduğunu ve iyi işler yapmamız gerektiğini sen de benim gibi biliyorsun. Bu yoldan devam et, yoluna her zaman daha fazla güzellik çıkacaktır.

    Nice Mehmet Yılmazlı kitaplara...

    Bu incelemeyi yazarken kullandığım kaynaklar;
    Gündüz Vassaf - Mostari
    Cemre Demirel - Bir Başka Din: Tasavvuf
    http://arsizsanat.com/...umak-icin-cabalamak/
    http://openaccess.inonu.edu.tr:8080/...ce=1&isAllowed=y
    http://edebiyat.k12.org.tr/...ar/%C3%9Cstkurmaca/5