• Baydur’a göre “devlet, mektep programlarına yeni terimler sokmuş, fakat edebiyat diline karışmamıştır”.
    Daha nasıl karışacaktı? Genç hafızlara yerleştirilen “tilcik”ler üredikçe üremiş, nesillerin zevk selâmetini bozmuş, onları tarihlerinden ve mukaddeslerinden koparmıştır. Bu ülkenin aydınları yıllarca tek hürriyet tanımışlar: Dillerini tahrip hürriyeti. Tefekkür yasaklanmış, irfana sadakat, vatan ihanet sayılmıştır. Zekâları felce uğratan bir devrimdir bu. Zaman zaman halkçılık, milliyetçilik, ilericilik ve benzeri mefhumların arkasına saklanmıştır. Bu çılgınlığı soluğun cılız omuzlarına yüklemek yanlış. Suç hepimizin. Hepimizin yani minnacık çıkarları uğruna bir avuç mirasyedinin kararlarına kafa tutmayan cebin ve izansız bir İntelijansiyanın.
  • Bütün ülkelerin liderlerin aşırı arzuları ve kusurlarıyla bozulması gibi, liderlerin kontrol altında tutulması da ülkenin arındırılmasını düzeltilmesini sağlar.

    Hepimizin tanıdığı, dostumuz olan o büyük adam, L. Lucullus, Tusculum'daki villasının görkeminden ötürü eleştirildiğinde ziyadesiyle çıkarına uygun bir cevap vermiş, biri tepenin üst bölümünde oturan atlı sınıfından bir Romalı, diğeri ise aşağı bölümde oturan azat edilmiş biri olmak üzere iki komşusu olduğunu belirtmişti. Onların villaları da gösterişli olduğuna göre, aşağı sınıftan birine izin verilenin kendisinin de hakkı olduğunu söylemişti.

    Ey Lucullus, görmüyor musun, ilk senden doğdu bu âdet, sen yapmış olmasaydın, onların da bunu istemesine izin verilmeyecekti. Villalarını, bazısı kamuya ait, bazısı da kutsal ve dini içerikli olan heykellerin ve resimlerin süslediği bu insanları kim hoş karşılayabilir? Onların iştahını kim durduramazdı ki, bunu yapacak kişiler de aynı güçlü arzuların esiri olmasaydı.

    Liderlerin suç işlemesi, kendinde bir kötülük olsa bile, liderlerin aynı suçu işleyecek birçok taklitçisinin olması kadar büyük bir kötülük değildir. Zira çağların tarihine yeniden bakmak istersen göreceksin ki, ülkenin önde gelenleri nasılsa, ülkenin kendisi de öyledir, liderlerde nasıl bir karakter değişikliği olursa, halkın başına da aynısı gelecektir. Bu, ülkenin yönetim şeklinin müzisyenlerin melodilerindeki değişimlere benzer şekilde değiştiğini söyleyen Platon'umuzun düşüncesinden daha doğrudur.

    Ben ülkenin adetlerinin, soyluların yaşamı ile yaşam tarzındaki değişime benzer şekilde değiştiğini düşünüyorum, dolayısıyla, sadece kendileri kusurlara boğulmayıp aynı zamanda onları ülkeye zerk ettiklerinden, karakteri bozuk liderler devlet için en zararlı kimseler olarak anılmayı hak ediyor. Sadece kendileri bozularak değil, aynı zamanda başkalarını bozarak da yaralıyorlar ve işledikleri suçlardan ziyade emsal teşkil ederek zarar veriyorlar.
  • 128 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kadın dediğin yazmasını bilecek!

    “Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olması gerekir” diyor Virginia Woolf. Bunun nedenini de şöyle açıklıyor: Kadın niye bu kadar geri planda kalmıştır? Çünkü uzun zaman ekonomik özgürlüğü olamamıştır bu da onu başkalarına bağımlı kılmıştır. Peki kadının niye uzun zaman boyunca ekonomik özgürlüğü olmamıştır? Çünkü çoğu alanda baskılanmıştır, bastırılmıştır, erkeğin ayağının altına basamak yapılmıştır ve tarih boyunca erkek kadının üstüne basarak yükselmiştir. Hatta tarih bile! Ve diyor ki Virginia Woolf “Bütün yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler, büyülü bir aynaydı bu ve müthiş yansıtma gücü vardı. Böyle bir güç olmasaydı dünya hala daha bataklık ve balta girmemiş ormanlardan ibaret olurdu.” Düşünebiliyor musunuz? Kadının mezarı üzerine inşaa edilmiş bir medeniyetten bahsediyor.

    Kadının, ortaçağın başlarından itibaren, kendi yaşadığı döneme kadar ki toplum içindeki ve edebiyattaki yerini elinden geldiğince tarafsız bir şekilde okuyucuya izah etmeye çalışıyor. Kitabın bir yerinde şöyle diyor Virginia “yazı yazan birinin cinsiyetini unutmaması çok tehlikelidir” ve şunu da ekliyor “cinsiyet bilinci yaratan herkes kabahatlidir.”

    Artık okuyucuyunun dikkatini ve bilincini belli bir kıvama getirince çözüm endeksli ilerliyor. “Eğer mutlaka kabahat birine yüklenecekse, bütün bunların kusuru ne bir cinstedir ne de ötekinde.” diyor. Yani suç kesmiyor, adalet dağıtmıyor hatta şöyle diyor “ ölçme işi meşgale olarak keyif verse de, bütün işlerin içinde en yararsız olanıdır, ölçenlerin kararına boyun eğmek de çok aşağılık bir tavırdır.” Kim suçludur, kim en suçludur kavgasına girmiyor, bir gerçeği ortaya koyuyor ve bunun tarihteki yeri budur, gelecekteki yeri ise elimizdedir, kadın erkek farketmeden hepimizin elindedir diyor.

    Artık duyarlı hale getirdiği okuyucuyu eline tutuşturduğu farkındalıkla baş başa bırakmıyor çözüm endeksli bitiriyor sözlerini yazın diyor ne olursa olsun yazın, ne kadar önemseneceğini önemsemeden yazın. Ve ayrım yapmadan, ayrıştırmadan yazın diyor. “İnsanın zihninde kadın erkek arasında bir işbirliği oluşmalıdır ki yaratıcılık tamamlanabilsin.” diye de altın vuruşunu yapıyor.
  • 112 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10·
    Bu kitap yoğun bir döneminizde biraz başka bir şey düşüneyim diyerek okuyabileceğiniz bir kitap değil. En azından ben öyle bir dönemde başlayınca hiçbir şey anlamayarak yarım bırakmıştım. Bugünse elime aldığımda bırakmadan bitirdim. Kitabın başından sonuna kadar beni rahatsız eden bir şeyler olduğunu hissettim ki bunun Mersault’ un akıllara zarar umursamazlığı olması şaşırtıcı değil. Ama kitabı bitirdiğimde ve biraz düşündüğümde hepimizin çoğu şeye bu kadar umursamaz oluşu yüzüme bir tokat gibi çarptı. Yani aslında hepimiz ölüme karşı bu kadar umursamaz oluyoruz. Eğer onu umursayarak yaşasaydık yaşamlarımız böyle mi olurdu? Bunun yanı sıra kitap bir suç işlediğimiz zaman aslında sadece o suç için değil, yaşantımız boyunca toplumsal davranış kurallarının aksine yaptığımız tüm davranışlar için yargılandığımızı ve bir suçun işlenmesinin sadece o anlık bir davranış olarak kabul görmediğini de anlatmış. Toplum tarafından sürekli bir şekilde davranılmaya itilirken bunun aksine yapılan bir davranışın o an ki karşılığının dışında daha sonrasında başımıza gelen kötü bir olayı hak ediyormuşuz gibi empoze edilmesine yol açıyor. Beni böyle etkileyeceğini asla düşünmediğim ama çok fazla etkileyen bir kitap oldu. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
  • 67 syf.
    ·Puan vermedi
    Toplumda ket vurulan çok şey var sanırım. Bazı biyolojik gerçeklerimiz var. Hepimizin gerçeği bunlar ama hepimizin sakladığı, ayıp gördüğü, üzerinde konuşulmaya değer olmayan şeyler. Bu yüzden çoğu zaman özellikle cinsel konularda eksiğiz . Yapılmaması gereken şeyleri kimse bize anlatmadığı için bilmeyiz. Bu yüzden çoğu çocuk istismara uğradığını bilmez. Kendi rızası dışında biri ona dokunursa bunun suç olduğunu bilmez. Gururu, namusu , hayatı, sevinçleri, masum çocukluğu elinden alınmıştır ama bilmez . Bilmez işte ne kadar önemli. Bu yüzden aşık olduğu adamın ilerde onu kabul etmeyeceğini bilmez mesela. Kızın suçu olmadığını bilir ama kabul etmez. Kabul etmek doğru değil çünkü, öyle öğrettiler, öyle söylendi.


    Şşşttt der aşağılık insan , bu bir oyundu, kimseye söyleme. Söylersen öldürürler beni. Küçücük bir çocuk, ailesinden birinin ölmesini istemez ki. Mutlu bir yuvası vardir o adamın , çocukları, onu çok seven eşi. Ya söylerse de onlar artık mutlu olmazsa. Ya o çocuklar söylediği için ondan nefret ederlerse. Ya kendi ailesi de onu suçlarsa. Ya o sıcacık aile artık olmazsa.


    Mutlu olduğunu düşünüyor o yuvanın. Ama mutlu bir yuva olmadığını çok sonradan fark ediyor. Yine pişmanlık, keşke keşke susmasaydım diyor o an. Çünkü mutlu olduğunu düşündüğü yuvada acı çeken bir kadın daha olduğunu çok sonradan öğreniyor.


    Her şeyi saklıyoruz . Herkesten. Susuyoruz , çünkü susarsak daha güzel olur her şey diye düşünüyoruz. Kimse mutlu değil . Halbuki konuşsak , dertleşsek , açsak kanayan yaralarımızı göstersek, daha mutluyuz , daha rahatız. Olması gereken de bu.



    İşte Tezer Özlü'nun yaptığı tam olarak böyle. Susmuyor. Çok açık , çok gerçekçi, alkışlanacak bir cesaret. Bu yüzden Türk edebiyatının gamlı prensesiydi o . Herkesin sustuğu gerçeklerden bahsediyor. Kendi gerçeklerini anlatıyor. Belki yaşarken çevresindeki insanlar ona kötü kelimeler kullanmışlardır ama ne önemi var. Bizim , herkesin bildiği şeyleri anlatıyor o .


    Akıl hastanesinde geçirdiği günleri var çocukluğumun sisli gecelerinde. Evlilikleri , intihar ettiği , çocukluğu, ailesi....
    İntihar etmesi kızılacak bir şey belki , hayatı neden sevmedi ki diye sorduruyor ama hayır! O daha çok severdi hayatı. Sevdiği için gitmedi bir yere. Gidemedi . Zaten ergenlikte intihara kalkışmayan kaç çocuk kaldı ki? Çok genç yaşında aramızdan ayrılmış (42). Belki de ayrılmasa daha ne gerçeklikleri paylaşırdi bizimle . Hepimizin korktuğu, çekindiği nicelerini anlatırdı.


    Çok ince bir kitap , okurken çok başka hissediyor insan . Ne yazık ki bu kadar geç tanıştım seninle . Ama olsun seninle tanışmak çok güzel
  • 412 syf.
    Troya Savaşı'nın gizli kahramanı Odysseus'un, savaştan sonra eve dönüş macerasının destansı, masalsı ve romanvari anlatımı şeklinde kısaca tanımlanabilir Odysseia. Birçok başlık altında Homeros'un bu harika eserini incelemeye çalışacağım.

    i) Öncelikle; kurgusu çağdaş romanları akla getiriyor. Nitekim eser üzerinde çalışan uzmanlar, kurgusundan dolayi değişik görüşler belirtmisler hatta birtakım oynamalar yapmaya çalışmışlar. Eserin bu kurgusu şu şekildedir: eser sondan iki kol halinde başlayıp bu iki kolun eserin bitimine doğru birleşiyor ve final yapıyor. Şöyle ki; Troya Savaşı'nı Akhalar Odysseus'un tahta at ile şehre sızma planıyla on senenin sonunda kazanmışlar ve şehri yerle bir etmişlerdir. Ardında dönüş yolculuğunda fırtınaya yakalanıp savruluyorlar. Ama öncelikle biz gözümüzü Odysseus'un şehri İthake'de açıyoruz. Odysseus gideli uzun yıllar olmuş ve karısı Penelope'ye İthake beyleri evlenmek için talip olmuş, Odysseus'un sarayına adeta postu sermislerdir. Penelope ise onları oyalamak için eşini aratmayacak akıl oyunları yapmaktadır. Odysseus'un savaşa giderken kundakta olan oğlu Telemakhos büyümüş, delikanlı olmuştur lakin bu malını mülkünü yiyen taliplere karşı eli kolu bağlıdır. İşte Telemakhos'un bu sebepten babasıyla ilgili bilgi almak için Nestor ve Menelaos'un yanına gidişi ve onlardan babasının kahramanliklarini dinlemesi kollardan ilkidir. Sonra macerasının son durağında bir krallikta hoş bir şekilde ağırlanan, dertli ve yorgun Odysseus'un yanında soluğu alıyoruz. Bu da diğer koldur. Burada Odysseus macerasını diğerlerine anlatmaya başlıyor ve biz de okumaya başlıyoruz. Bu iki kol tanrılar eliyle İthake'de birlestiriliyor ve Odysseus ile oğlu intikamlari için mücadele etmeye başlıyorlar eserin bitiminde. Eser; destan, masal ve roman olma özelliklerinin hepsini barındırıyor gibidir. Odysseus'un eve dönüş macerasında yaşadıkları adeta bir masal dünyası gibi gelir. Hakim atmosfer destandir, öte yandan ise çokça karakter ve olayın birleşiminden oluşmuş sürükleyici bir romandir.

    ii) Eser aslında kutsal kitap özelliği de barındırır. Biz 21. yy'da bu eseri mitolojik bir destan olarak okuyoruz lakin aynı eseri eski Yunan'daki insanlar bir kutsal kitap gibi okumuşlar ve kusaktan kusağa anlatagelmislerdir. Bu görüş benim başımdan çıkan bir sav değil birçok uzmanın savunduğu bir savdır. Esere dikkatle baktığımızda bu savın oldukça güçlü olduğunu bizler de görebiliriz.

    Kitapta hakim atmosfer zaten kader ve Tanrılar etrafındadır. Her şeyin tanrıların elinde olduğu ve onlar ne dilerse yeryüzünde onların olabileceği mesajı yogun bir şekilde metinde vurgulamaktadır. Aynı zamanda insanların başlarına gelen kötü işlerden kendilerinin sorumlu olduğu da belirtilir. Tanrılar yağma edecek, kötü işler yapacak insanlara bu fırsatı verirler lakin sonradan onların içine huzursuzluğu da. İnsanlar bunlar karşısında her daim sabırlı olmalı, tanrılara karşı şükretmekte ısrarlı olmalı onlara sürekli kurbanlar vermeli, onların adını sık sık anmalilardir. Aynı zamanda insanlar dogruluktan, dürüstlükten ayrılmamalilar yani töreye sıkı sıkı uymalılardir. Zaten başlarına gelen kötülükler de töreye yani düzene uymamaktan ve baş kaldirmaktan gelmektedir. Tam bu noktada, baş kaldirmanin ve aynı zamanda cin fikirliligin, zekanın, kurnazlığın eski Yunan'da vücut bulmuş hali Sisifos'tan bahsedelim: Sisifos, hayatı kurnazliklarla ve tanrılara karşı suç işlemekle geçmiştir. Birisi onun sürülerini çalmış ama ineklerin ayaklarına koyduğu işaretlerle bu kişiyi yakalamıstir. Bu esnada bu kişi kızını evlendirmektedir. Sisifos bir yolunu bulup kızın yatağına girer ve onu hamile bırakır. Öte yandan Sisifos, Zeus'un yine bir çapkinligini ele vermiş ve bu yüzden Zeus tarafından yıldırımla cezalandırılmış ve Hades'e yani ölüler diyarına gönderilmiştir. Lakin Sisifos öncesinde eşine kendisine cenaze merasimi yapmamasıni salık vermiş. Ölüler diyarında bunu kullanarak Hades'i, kendisine cenaze merasimi yapmayarak ruhunun şad olmamasina neden olan karısını cezalandirmak için yeryüzüne çıkmaya izin almış. Tabi, Sisifos yeryüzüne çıktıktan sonra ölüler diyarına dönmeyi reddedip uzun yıllar yaşamis. Ama bir gün herkes gibi ölünce ölüler diyarına dönmüş olur. Zeus, bu kurnaz adam kafasını cin fikirlilige çalıştırıp da başımıza bela olmasın bir daha diyerek Hades'ten ona bir ceza vermesini ister. Ceza hepimizin bildiği üzere, ölüler diyarında Sisifos, bir kayayı tepeye çıkaracak ve tam zirveye çıkmışken kaya yeniden yere düşecek ve Sisifos sonsuza kadar kayayı bu şekilde tepeye çıkarmaya çalışacaktır. Bu arada bu kurnaz Sisifos bir kadını gebe bırakmıştı, işte o bebek şu an incelemesini yaptığım eserin kahramanı Odysseus'un ta kendisidir. Halk tabiriyle tam babasının oğlu yani Odysseus.

    Eski Yunan'in 'kutsal' metinlerinde bir düzen tasvir edilir aslında: Olimpos'taki Tanrılar, yeryüzü ve içindeki insanlar ve yeraltı diyarı yani ölülerin ruhları. Tanrılar da kendi aralarında hiyerarşik yapıya sahiptir. Baş tanrı Zeus'tur. O da bu makamı savaşarak ve aklını kullanarak kazanmıştır. Yeryüzünde ise insanlar arasında da hiyerarşik yapı hakimdir. Bir kere köle kurumu oldukça aktiftir. Hatta eserde bir pasajda; köle olanların erdemlerinin tanrılar tarafından yarıya düşürülmüş olduğu söylenir. Feodal bir yapı hakimdir, zira Troya'ya savaşa farklı farklı şehirlerin kralları, krallar kralı Agamemnon'un çağrısı ile gelmiştiler. Toplumda sıkı bir ataerkil yapı hakimdir. Nitekim baş Tanrı Zeus da sık sık gelip kadınlara zorla sahip oluyorken, cemaatin ne olacağı üç aşağı beş yukarı belli oluyor. Agamemnon, Troya savaşı dönüşünde kan davalisi olduğu biri ve eşinin tuzağına düşüp öldürülmüştür. Odysseus'a ölüler diyarında feryat eden Agamemnon, karısının yaptığı bu iğrenç olayın lekesinin tarih boyu her kadının -ne kadar iyi ve namuslu olurlarsa olsun- üzerine kalmış bir leke olduğunu söyler. Sonra, metinde sık sık 'kızoğlankız' olmaya da vurgular vardır. Kızların dedikodulara mahal vermemesi gerektiği, hamarat bir kadının ovulmesi, kadının cinsel iştahından korkulmasi veya tehlikeli bulunulması izleniminin verilmesi diğer bu yönde verilebilecek örneklerdir.

    Kutsal kitap derken bunun içinde bir örf ve adetlerin bulunduğu unutulmasin. Zira zaten kutsal kitaplar da bu özelliği barindirabiliyorlar. Bunlardan; cenaze merasimine verilen önem akla geliyor hemen; öyle ki Odysseus'un yanına ölülwr diyarinda, ilk olarak Kirke'nin adasında damda yatarken oradan düşüp ölen bir adamının ruhu gelip, buradan çıktığında Odysseus'un adaya dönerek cenaze merasimini yapmasını ve böylelikle ruhunun huzura kavusturulmasini ister. Misafirperverlik diğer dikkat edici bir özelliktir. Eser boyunca sık sık buna vurgu yapılıyor; öyle ki bir misafirin karnı doyurulmadan ve o yeterince dinlenmeden nereden gelip nereye gittiği, kim olduğu dahi sorulmuyor. Misafire kötü davrananlar kötü görülüyor. Keza aynı durum aynı seviye kadar olmasa da dilencilere muamele için de geçerli diyebiliriz. Dilencilere iyi davranilmasinin iki nedeni var gibi gözüküyor: Birincisi onların tanrı misafiri oldukları yani tanrının onları gonderdigi, ikincisi de tanrıların sık sık dilenci kılığında insanlar arasında gezdikleri inancidir. Diğer değerli görülen sınıf ise ozanlardir. Zira ozanlarin önemi şudur; tanrıların ve insanların destanlarini, agitlarini dillendirerek onların ölümsüz olmasını yani hikayelerinin çağlar boyu aktarılmasını sağlarlar. Hem de belki bu sebeptendir; ozanlara ilham perilerinin(musalar) geldiği inancı hakimdir. Eserde sık sık gözümüz çarpan bir erdem, sözünde durmaktir. Öyle ki yoksulluk bile insanın sözünde durmasına ve doğru sözlü olmasına engel olmasın denilir. Tabiki, bir eve dönüş macerasında vatan sevgisi, özlemi; sılaya özlem de merkezde bulunmaktadır. Öyle ki İlyada'da önemli bir seçimle karşı karşı kalan karakter Akhilleus'tu. Odysseia'da ise Odysseus'tur. Odysseus, Tanrıça Kalypso'nun adasında yedi sene kalır. Kalypso, kendisiyle kalırsa ölümsüz olacağını söyler yok giderse ise ölümlü olarak hayatına devam edecek, ailesine kavusacaktir. Odysseus vatanına, ailesine dönmeyi tercih eder.

    iii) Eser bir kral veya yönetici nasıl olmalıdır, bunun mesajını vermektedir. Bu kralın özellikleri; dogruluktan şaşmamasi, halkını bey gibi yaşatmasi; halkına ev, aile ve iş sağlayabilmesi, tanrılara saygılı ve bağlı olmasi, töreye sıkı sıkıya bağlı kalması, çevresindekilere danışmasi, aklı ve düşünce gücü yüksek olması yani kararlarını düşünerek akliyla planlar, stratejiler yaparak alması örnek olarak verilebilir metinden. Yani Odysseus ideal kral olarak sunulmaktadir Homeros tarafından. İncelemenin başında da Troya Savaşı'nın gizli kahramanı o demiştim. Zira bunda sıkışan her durumda aldığı kararların ve bulduğu çözümlerin, savaşın aslında başlamasina olan payı da vardır. Bunlar yanısıra da diğer iki kahraman yani Akhilleus ile Hektor nihayetinde öldüler. Ancak Odysseus ise hayatta kalmayi başarmıştır. Yine ikisi daha çok kas gücüyle ön plana çıkarken Odysseus daha çok akıl gücü ile kendini gösterir ve akıl gücü, kas gücünden üstündür; çünkü insanın hayatta kalmasını sağlar diyebiliriz. Tabi, akla öldüler ama kahraman olmalarını bu değiştirmez denilebilir. Doğrudur ama Homeros'un iki eserinde de aslında vurgulanan iki temel unsur 'barış' ve 'hayat'tir; bu ikisi savaş ve ölümden yeğ tutulur. Bu savı, Odysseus'a ölüler diyarında Akhilleus'un, Odysseus kendisine şanlı bir şekilde ölmesini övünce verdiği ibretlik cevapla(#59928368)
    ve eserin başka pasajlarinda halkiyla barış içinde yaşamanın öneminin övülmesi gibi kısımlarla destekleyebiliriz. Bunlara ek olarak eserde ÖLÜ İNSAN = DÜŞÜNMEYEN/ DÜŞÜNEMEYEN İNSAN eşitliği kurulmaktadir.

    iv) Eser, Ataerkil ile Anaerkil düzenin çatışması şeklinde de okunabilir. Bunu, Odysseus'un macerasında birinde bir yıl diğerinde yedi yıl esir(imsi) kaldığı iki adanın sahibi Anaerkil yapının tanrıçalari olan Kirke ve Kalypso'nun geçtiği kısımlar ile destekleyebiliriz. Bu iki tanrıçanın Anadolu'nun ana tanrıçası Kybele ile ilişkili olduğu belirtilmiş sözlüklerde. Odysseus önce Kirke'nin adasına yolu düşer. Orada Kirke onun adamlarını domuza dönüştürür. Odysseus, Athena'dan aldığı yardımla onu alt eder ve Kirke de ona aşık olur ve bir yıl mutlu şekilde yaşarlar. Yani ataerkil düzene sahip Yunan Panteonu, anaerkil düzene sahip Anadolu ana tanrıçalarına karşı Odysseus'a yardım etmiş ve onu buradan kurtarmıştir. Maceranın sonlarına doğru Odysseus, Kalypso'nun adasına düşer. Orada Kalypso onu alıkor ama ona gayet iyi bakar. Kalypso onu kendisine eş olarak alır ve yedi yıl bu şekilde yaşarlar. Ancak mutsuz Odysseus'a yardım yine Yunan Panteonundan hatta baş tanrı Zeus'tan gelir. Zeus'un Odysseus'u bırakması ýonündeki emri Kalypso'ya gelince Kalypso önemli bir tirad verir; adeta isyan eder bu ataerkil tanrılara:

    "Amma da kıskançsınız, tanrılar, yazık size!
    Çok görürsünüz bir erkekle yatmasını bir tanrıçanın
    sevdiği erkeği koca diye almasını, açıkça..."
    der ve devamında bu tanrıların yaptığı benzer işleri de bir bir sayar.

    Erkek bir kahramanın iki defa anaerkil denilenilecek tanrıçalarin eline düşmesi ve buna her defasında son veren ataerkil Olimpos tanrıları, bir nevi tehlike olarak veya nahoş görülüyor diyebiliriz Kirke ve Kalypso özelinde anaerkil yapı.

    v) İnsan - Doğa çatışması: Odysseus'a macerasında en çok zorluk çıkaran hatta başlıca zorluk çıkaran denizlerin Tanrısı Poseidon'dur. Odysseus, tepegozlerin diyarında onun oğlu olan tepegozun gözünü kör etmiş ve bu tepegöz de babasından Odysseus'un evine donememesini veya dönecekse de bin türlü cefa çekerek dönmesini istemiştir. Poseidon da bu yüzden eser boyunca Odysseus'a cektirmedigini bırakmaz. Odysseus az önce ifade ettiğimiz gibi ideal kraldır ve en büyük özelliği aklını çok iyi kullanmasidir. Nitekim insan olmayı düşünmekle özdeşleştirilmisti. Haliyle de Odysseus'u bilinçlenen insan olarak görüp, insanın insan olduğundan beri doğaya karşı verdiği zararları; Poseidon'un (doğanın) oğlunun gözünün kör edilmesi şeklinde anlatılmasi olarak anlayabiliriz. O zamandan beri de doğaya karşı insanın amansız mücadelesi devam etmektedir.

    vi) Aşk unsuru da var tabiki, eşini yirmi sene bekleyen, çıkan talipleri akıl oyunlariyla oyalayan Penelope ile ölümsüz olmayı elinin tersiyle itip, türlü zorluklar karşısında yilmayip akıl oyunlarıyla eşine dönmeye çalışan Odysseus'un aşkı... Ayrıca bu ikisinin ilişkisi; tencere yuvarlanmis kapağını bulmuş sözündeki gibidir.

    vii) Son olarak dikkatimi çeken iki pasaj vardı, aklıma başka birkaç metni getiren:

    "söylenenleri ANLIYORUM, gelişti göğsümde YÜREĞİM."

    "ve koca DİREKLERİ omuzlarında taşır
    YERİ GÖĞÜ birbirinden AYIRAN DİREKLERİ"


    iyi okumalar...
  • “Öyleyse, çalışmalara yeterince devam edersek, insanlığın en az yarısının otistik olduğunu veya bir gün hepimizin otistik olacağını da keşfedebiliriz..”
    “Yapma!”
    “Bernard, bu gen meselesi, suç kabul edilmiyor ama aslında öyle. Bu çocuklara genleri biz veriyoruz. Pazardan almıyoruz bu genleri.Neden çocuklarımıza iyisini vermiyoruz? Berbat gen dağıtıcılarıyız biz.Neden?”