• 168 syf.
    ·Puan vermedi
    Belki de her şeyin gittikçe pratikleştiği ve mutluluğa ulaşmanın ise bununla birlikte zorlaştığı günümüz dünyasında en okunması gereken kitaplardan biridir Siddhartha. Bize mutluluğun, içsel huzurun ulaşılması kolay bir hedef olmadığını; zengin, duygusal açıdan tatmin olmuş ve göreceli olarak şöhreti yakalamış Siddhartha'nın içinde bulunduğu huzursuzlukla (Bununla alakalı Jim Carrey'nin 2016 Altın Küre ödül töreni konuşması güzeldir) anlatmaya çalışan Hermann Hesse, 1877'de Almanya'da İsviçreli bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. 1962'de İsviçre'de ölen yazar, 1946 Nobel Ödülü'nün sahibidir. Özellikle en ünlü eserlerinden ikisi olan Siddhartha ve Bozkırkurdu'nda tanrısal bir üslup kullanmış fakat her karakterin içine tek tek nüfuz etmiş ve bizi karakterlerin zihinde mi yoksa nesnel olarak mı var olduğu konusunda tereddütte bırakmıştır.(Biz kendi aramızdaki kitap tartışmasında hangisi olduğuna karar veremedik.)

    Siddhartha, okunması kolay bir kitap değil. Öncesinde Budizm'le ilgili küçük bir araştırma ve karakterlerin isminin Sanskritçe'deki anlamlarını öğrenmek, kitabı daha iyi kavramak açısından faydalı olacaktır. Bunları yapmayan ben, kitabın ilk 15 sayfasını 3 kez okumak zorunda kaldım.

    Her sayfası üzerinde konuşulabilecek bu güzel kitaba kısaca değinecek olursak:
    Siddhartha, konuşması, bakışı, yürüyüşü ve hayata baktığı nokta olarak diğer herkesten ayrılan bir karakter, "Böylece herkes seviyordu Siddhartha'yı. Onu görmek herkese haz veriyor, herkesin gönlünü şenlendiriyordu." Ancak o, hazdan ve neşeden uzak yaşıyor. Her gün tanrılara sungular sunuyor ancak ne bu, ne de aile ve arkadaşlarının sevgisi onun susuzluğunu gidermeye yetmiyor. Hayatın amacını, mutluluğun kaynağını öğrenme isteği gün geçtikçe içinde büyür ve bir gün dostu Govinda'ya: "Yarın sabah erkenden, dostum, Siddhartha samanalara katılmak üzere yola çıkacak. O da bir samana olacak." der ve ertesi sabah, babasını bütün gece elinden gelen en az şekilde inciterek ve annesine veda ederek yola çıkar.

    Önce samanalığı yaşar arkadaşı Govinda ile. Orucu, beklemeyi, düşünmeyi öğrenir ama bunlar ona yetmez. Zamanla kendini bir çemberin etrafında dönüp sürekli aynı yerde seyreden biri olarak görmeye başlar. Dostu Govinda'ya göre ise bu bir spiraldir ve sürekli yukarı doğru hareket etmektedirler. Bu şekilde yıllar geçirdikten sonra yeni biri çıkar ortaya, Buddha olduğunu iddia eden biri, Gotama. Onun peşine düşüp ondan etkilenirler ve Govinda, Gotama'ya katılmaya karar verir. Siddhartha ise gerçek bilgeliğe ancak kendi öğrenerek ulaşabileceğine inanmaktadır ve arkadaşına katılmayı reddederek farklı bir hayata doğru yola çıkar. Siddhartha artık yalnızdır. Bu yalnızlık hissi onun kalbinde bir üşümeye dönüşür, irkilir.

    İlerler ve yeni bir yaşam bulur kendine "çocuk insanlar"la birlikte. Küçük gördüğü o çocuk insanlarla birlikte yıllar geçirdikçe; "Dünya onu avucunun içine almış, zevk, şehvet, miskinlik ve nihayet kötü huyların her zaman en aptalcası olduğunu düşünüp hepsinden çok küçümsediği ve alay ettiği aç gözlülük onu ele geçirmişti. Ayrıca mal, mülk ve servet hırsı da yakasına yapışmış, bir oyun, bir süs olmaktan çıkıp bir zincire, bir yüke dönüşmüştü. Siddhartha bu hepsinden kötü bağımlılığı, tuhaf ve hileli bir yoldan, zar oyunlarıyla edinmişti."

    Gittikte nefret ettiği bu yaşam tarzının son gününde bahçesindeki bir mango ağacının altında, ailesini ve dostlarını; onlardan niçin ayrıldığını hatırlar ve o anda içinde bir şeylerin öldüğünü hisseder. Tüm bu hayatı geride bırakarak tekrar yeni bir hayata yelken açar.

    Kendinden nefret etmektedir Siddhartha; bıkkınlık, perişanlık ve ölümle dolup taşmaktadır. O an öldürülmeyi umar ama olmaz. Birkaç gün içinde kendini toparlamaya başlar, hatta komikleşir bile: "Hayır, bir zamanki Siddhartha'nın bilgin biri olduğu kuruntusuna asla kapılmayacağım artık! Artık kendi kendime duyduğum nefret ve hınca son vermekle, o saçma ve kof yaşama sırt çevirmekle iyi ettim, beğendim bu yaptığımı, gurur duymalıyım bundan! Bravo sana Siddhartha, budalalıkla geçirdiğin bunca yıldan sonra yine parlak bir düşünce geldi aklına, iyi iş başardın, yüreğindeki kuşun şakıdığını işitip peşinden gittin. Böylece övgüler dizdi kendine Siddhartha. Kendi kendinden memnunluk duydu, ..."

    Sonunda yıllar önce onu bu şatafatlı hayata taşıyan kayıkçıyla kesişir yolu. Bu kayıkçıdan Siddhartha'nın öğreneceği çok şey vardır. Belki en önemlisiyse herkesin unuttuğu "dinleyebilmek"tir. Kayıkçımız -Vasudeva- ise: "... can kulağıyla Siddhartha'yı dinledi. Onun bütün anlattıklarını, soyu sopuna, çocukluğuna, öğrenmelerine, arayışlarına, sevinçlerine ve sıkıntılarına ilişkin bütün sözlerini kendi içine aktardı. Dinlemesini onun kadar iyi bilen çok az kişi çıkardı. Hiçbir şey söylemese bile, konuşan kişi, ağzından çıkan sözlere Vasudeva'nın nasıl suskun, açık yürekli, bekleyerek ruhunun kapılarını açtığını, konuşulan sözlerden nasıl hiçbirini kaçırmadığını, hiç sabırsızlık göstermediğini, ne övgü, ne yergiye başvurduğunu, yalnızca dinlediğini hissederdi hemen. Siddhartha böyle bir dinleyiciye açılmanın, böyle bir dinleyicinin yüreğine kendi yaşamını, kendi arayışlarını ve çilelerini gömmenin nasıl bir mutluluk olduğunu seziyordu."

    Böyle bilgin bir ruhun yanında Siddhartha, "siddhartha" olur; aradığını başarır Sanskrit dilindeki anlamı gibi.
    Mustafa MISIRLI

    Siddhartha Hermann Hesse
  • 224 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    RÜZGARLAR HEP GENÇTİR – Zülfü LİVANELİ
    “ İnanıyorum ki , rüzgarlarınız yaşlanmazsa bir ömür boyu, hep bambaşka topraklara, ağaçlara ulaşıp çiçek açtırabilirsiniz “
    Çok fazla Zülfü Livaneli kitabını okumaya fırsatım olmadı ama Zülfü Livaneli’nin kalemini, kurgularını, sadeliğini, vermek istediği mesajları çok severim. Fakat bu kitap bildiğiniz Livaneli kitaplarından değil.
    Yazarımız, Sevdalım Hayat kitabında yer alan anılarını bir kez daha kaleme almış ve kendi yaşam öyküsünü içtenlikle anlatmış. Ailesini, mutluluklarını, hüzünlerini, sanatını, ilk kitabını her şeyini bütün samimiyetiyle öyle güzel anlatmış ki etkilenmemek elde değil. Okurken merakımı bir sayfasında dahi kaybetmedim. Çok merak ederek ve hayretler içerisinde okudum. Livaneli severler en kısa zamanda mutlaka okumalı diyorum..
    Çok güzel bir alıntıyla yorumuma veda ediyorum ;
    “Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak “
  • "Sen de bana veda etmeye gelmedin, değil mi? Yalvarırım Maurice?"
    "Hayır. Daha uzun süre kalacağım. Ancak aşkı keşfettiğinde gideceğim. Hayatınen güzel şeyi olan aşkı keşfettiğinde. Bu biraz daha zaman alacak, yavrum."
  • emrah kayzer
    emrah kayzer Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi'yi inceledi.
    120 syf.
    ·Puan vermedi
    ahh bukowski seni sarhoş köpek. utanmadan bir de züccaciyeciye mi gittin. ahhhaaaa yakaladım eve kamera sistemi flaan bile bağlattın.

    neydi seni bu dünyaya ait hissettiren ölüme yaklaşmış olmak mı ama ölümden korkmuyorum dedin bana 3 ay önce ne oldu da basit işleri günlüğüne yazar oldun ne oldu da mekintoşuna kedi işedi diye uykuların bölündü neden ağrılarını bu kadar kafaya taktın?

    evet. bukowski babamdır. bira şişeleri de kardeşlerim.

    bu kitabı günlüklerden oluşur bukowski nin yemeğe çıkan kaptandır bukowski gemiyi ele geçiren de geride kalanlar hayatta var olan takmadığımız yabancılar bence kitaptaki bu güvenlik işi için gelenler gemiyi ele geçirenlerdi.
    eminim böyleydi.

    bukowskinin ölüm yılını tarihini bilerek bu kitabı bu günlükleri okumak beni ( bu şaka değil) üzdü. hüzünlendim dertlendim lanet olsun dedim. canım sıkıldı günlük tarihleri ölüm yılına tarihine yaklaştıkça ölüyorsun hank dedim. etkiledi beni gençliğinden serseriliğinden eser kalmamış oturmuş efendi bir yazar gördüm sıkılmış pes etmiş bir yazar.
    hank dedim kalk hadi kapış yine yapabilirsin ekmek arası'nda yaptın iki yumrukta indirdin elemanı postane'de yaptın factotum'da dostum hadi ev sahinin kafına geçirdin daktiloyu hadiii!!!!!!!!!!!
    olmadı hank sessiz sakin bir yaşlı olmuştu kitabı elime alıp okuduğumda huzurevine gitmiş gibi hissettim. Beni üzdü
    ama iyiydi yine de kıvraktı eski kurttu okurken gördüm bunu günlüklerini bile kendi tarzında yazıyordu gözünden katarakt ameliyatı olmasını kendi dilinde anlatıyordu. içtim her kitabında ayık okumam bukowskiyi yaşasa o da böyle olsun isterdi biliyorum. şimdi kendi sesinden şiirlkerini dinliyorum.
    bir veda mektubu gibiydi bu kitap öyle hissettim. bu kitabı bitirince üstüne koyamadım şimdi sadece şiirlerini okuyorum gerçi okuyacağım kitabı da kalmadı. haklıydı hank iyi yazar bulmak zordu.
  • 136 syf.
    ·8/10
    Cineyet işleyip hiç olmadığı kadar pişman olan bir adam, bu cinayetin ancak ve ancak idamla bedeli ödenir diyen, üstelik öleceğini bildirmeleri yetmeyip gününü, saatini hatta dakikasını belirleyip duyurtan bir hakim.Ve gelenekmiş gibi binlerce insanın tam ortasında sehpaya yatırılıp idam olmasını delice bekleyen topluluk, halk.Hikaye bu.
    Gelgelelim ben ya da sen herhangi birimiz.Suçumuz ne olursa olsun ölmeyi hak ediyor muyuz?Ölüm çözüm kategorisine giriyor mu? Yoksa ölüm kurtuluş olmuyor mu?Hadi diyelim ölüm çözüm diyen bir devlet,herhangi bir gün belirleyip hayatının daraldığını ve ufacık zaman diliminden sonra nefes alamayacağını söyleseler?Saliseler çok hızlı geçiyor diye dakikalara kızmaz mıyız?Dakikaların ilerlediğini fark edip saatlere kızmayacak mıyız?Her saat başında bir saç telimiz ağarmayacak mı?Gözyaşını geçtim kan akmıyacak mı gözlerimizden?Ne akşamın gelmesini isteyeceğiz ne sabahın.Durumun gerçekliğinden şüphe etmiyecek miyiz? "İnsana başını zindanın duvarlarına vura vura parçalayacak kadar dehşet verici bir düşünce!"(S. 12) değil mi?Ve bu düşünceler hiç oluşmuyormuş gibi rahat rahat yaşayanlara ne demeli?Her şeyi geçtim insanız.Eminim kimse başına gelmeden ne anlar ne de böyle bir kurgunun gerçekleşmesini ister.Peki ya halkın cahilliği.Kralı bile böyle karşılamayan halk,idam olunacak kişiyi anonslardan duyunca işini gücünü bırakıp zevkmiş gibi eğlenceymiş gibi her insanın oraya akın etmesine ne demeli?Ne kadar da yürek burkan bir sahne..Başkalarının hiçe sayılıp sadece bir et parçası gibi gören ve o et parçası kopunca çılgınca bağırıp çağırıp mutlu olanlar. Aslında halk 2.aşamada suçlu.1.aşamadaki insanlar, duygularını-vicdanlarını ezip bunu gösteri haline getirenlere ne demeli?
    Yanlış yoldan, yanlış zihniyetlerden cezalandırılıyoruz.Bu yanlışların içinde tek bir doğru var o da "sevgi".Yaptığının pişmanlığını yaşayan ve her şeye rağmen küçücük kızını bir kez daha görüp onu öpüp koklayıp veda etmek isteyen ama ölümünden sonra her insanın senin baban şunu yaparak idam edildi diyen söyleyişlerin utancını bile ölmeden yaşayan bir baba..
    Şöyle de bitirmek istiyorum.Düşünceler değişirse her şeyin değişeceğine inanıyorum.