• AÇLIK
    Merhaba sevgili dostlarım, bu incelememi tokken okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

    Tok açın halinden anlamaz derler ya hani, aslında tok kendi tok halinin kıymetini bilmediğinden anlamaz açı, bazen o kadar güzel doymaz ki aç olmadığı halde yer de yer tok insan. Kendisi toktur ama ne fayda açtır gözleri, doymak bilmez obur iştahı. Gerçekte aç insanların halini düşünmeden bir sürü ekmek alır mesela onları yiyemez sonra bir yerlerde kurur kalırlar, eğer aç birinin yanında bu durumunu fark ederse önce kendi tok halinden utanır da belki biraz açlığa tahammül etmeyi öğrenir, belki utanır artık gereğinden fazla tok olmaktan. İsterse tok açın halinden öyle bir anlar ki, utançtan kendi halinden yerin dibine girer de alçalabildiği kadar alçalır hem de. Tıpkı benim gibi :/ Bir gün arkadaşlarımla dışarda yemek yemek için çıkmıştık. Yemekten sonra başka bir yerde bir şeyler içmek için oturalım dedik sonra. Çikolata vb. tatlıları çok severim, arkadaşımla pasta söyledik bir de yemeğin üzerine canımız çektiği için üstelik tok olduğumuz halde. Sonra tam pastayı yerken küçücük bir çocuk akşamın o saatinde o mekana girmiş bir şey söyleyebilir miyim deyip masa masa geziyordu. Kimse cevap vermedi çocuğa. Bizim masaya geldi onunla göz göze geldiğimizde (tam anımsayamıyorum ama gözlerinin tam içine bakabildiğimi sanmıyorum, tok halimle önümde kocaman pasta küçücük çocuğu o halde gördükten sonra) arkadaşım sor demişti, ben utanç hissimle sessiz ve başım eğik önüme bakarken, duymadı çocuk arkadaşımı yan masaya gitti sonra, konuşmasına fırsat vermeden garson çıkardı onu. Kendimden nefret ettim o an, aklım onda kaldı ne diyecekti bize acaba, ne geziyordu o saatte, o yaşta bir çocuk sokakta, ailesi var mıydı, karnı tok muydu ki diye düşünürken içimden çokça doymuştum yiyemediğim o pastaya.

    İşte bu roman da açlığın romanı, öyle bir açlık ki günlerce yemek yiyemeyen bir adamın romanı. Buna rağmen yaşam mücadelesine devam eden, tıpkı Martin Eden gibi tüm umudunu kelimelerine, yazdığı hikâyelerine bağlayan bir adamdan söz ediyorum. Midemiz ne kadar uzun süre açlığa dayanabilir ki acaba? En fazla ne kadar tuttuk bir şeyler yemeden kendimizi, denedik mi bunu hiç? Ramazan ayları açın halinden anlamak için de değil midir biraz? Peki biz nefsimizi bu aylar dışında da terbiye ettik mi hiç? Sevgiden acı çeker bir insan değil mi sevgisizlikten de çeker. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en alt basamaktadır fiziksel ihtiyaçlar. En temelidir zira. Bir insan açsa ve üşüyorsa mesela, sevme, kendini gerçekleştirme vs. gibi hayatına bir yol çizeceği diğer güzellikleri nasıl bulabilir ki?

    Bu kitapta açlığı iliklerinize kadar hissedecek, basit bir kelime gibi duran AÇLIK' ın sayfalarca betimlendiğine şahit olacaksınız.

    Son olarak şunu söyleyerek incelememi bitirmek istiyorum. Dünyada o kadar çok kötü şeyler var ki açlık, savaş, ölüm, yalnızlık... Yani dert yanacağımız bir sürü kötü olay, Duyumsayabileceğimiz kadar kötü hisler.. Bazen üzgün olduğum zamanlarda kendimden utanıyorum basit şeylere üzüldüğüm için. Örneğin sevdiklerimden uzaktayken özlüyorum onları şikayet ediyorum halimden, keşke onların yanında olsam diyorum ağlamak istiyorum. Oysa kızmalıyım kendime bunları düşünürken tokum, üşümüyorum da yanımda beni çok seven dostlarım var. Sevdiklerim uzakta ama yaşıyorlar, nefes alıyorlar ya Rabbim nasip ederse onlara kavuşacağımı da biliyorum üstelik. Neyin üzülmesi peki bu ayıp diyorum, saçmalama. Nefret ediyorum kendimden küçücük çocukları sokakta çalışırken gördüğümde halime şükretmediğim için, nefret ediyorum çikolata almak istediğimde onlar acaba aç mıdır diye düşündüğümde. Zira biliyorum onlar yiyemezken benim hakkım hiç yok yemeye. Daha fazla çıkmıyor kelimelerim her yazdıkça kalbime saplanıyor bu acı sözcükler.

    Aç kalın, aç kalalım biraz. Bencil olmayalım lütfen. Başkalarını da düşünelim zaten insan olmak, olabilmek bunu gerektirmez mi? Cömert olalım birbirimizden esirgemeyelim yardımı, desteği. Daha güzel bir dünyada da, daha çekilmez bir dünyada da yaşamak bizim elimizde. Bir kişiyle olacak iş mi bu demeyin lütfen, bir düşünün hepimiz düzeltsek kendimizi hayal ettim de ne güzel bir dünyamız olur değil mi?
    Yaşanılası...

    Tebessümle kalın, güzel akşamlarınız olsun dilerim ki :)
    Buraya kadar okuyan ve benim içimdekileri, içimden dökemediklerimi hissedebilen, hissedebilmek için çabalayan herkese çok teşekkür ederim.
  • ‘Can Yayınları etiketiyle çıkan ‘Manves City’ ve ‘Sürüklenme’ adlı iki romanıyla birden okurla hasret gideren Latife Tekin, eteğindeki tüm taşları döktü. Çevreden işçi haklarına, kadına şiddetten Gezi Direnişi’ne birçok konuda görüşlerini paylaşan ünlü yazar, ‘Bu bölünmüşlük uzun süremez’ diyor.
    Arnavutköy sırtlarında, üç katlı, yaklaşık 130 yıllık bir ev... Kapısında Gümüşlük Akademisi’nin levhası var. Yılın önemli bir kısmını Bodrum, Gümüşlük’te geçiren Latife Tekin’in İstanbul’da olduğu zamanlarda oturduğu bu tarihi bina mahallenin geleneksel havasını koruyan ama sayıları da gitgide azalan mekânlardan biri. Kapıyı açan Latife Hanım hemen terlik çıkarıyor bize, “Yukarı çıkalım, çayı koydum, hazır olur şimdi” diyor. Üst katta (ve merdiven duvarlarında) hep ‘Mehmet’ imzalı tablolar çarpıyor gözümüze. Kimdir acaba diye düşünüp tahminler yürütüyoruz ama hiç birimiz (fotoğrafçı arkadaşım Kaan ve Can Yayınları’ndan Fazilet hanım) bilemiyoruz, meğer Latife Hanım’ın oğluna aitmiş. Çaylarımızı da koyduktan sonra, kısa sürede koyulaşacak sohbetimize başlıyoruz. Latie Hanım’ın Can Yayınları etiketiyle çıkan iki yeni romanı elimde, sorularım önümdeki defterimde...
    9 yıl aradan sonra bir değil iki romanla birden geldiniz. Hep sorulur ya böylesi uzun aralarda, bir küskünlük mü vardı diye... Sahi neden bu uzun ara?

    Ben aslında ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana biraz yön değiştirerek, kendime yol açarak yazıyorum, bu da biraz zorluyor beni kimi zaman. Bir de yabanıl bir yolculuk yapmak istiyorum ben. Daha önce gitmediğim, yapmadığım bir yolculuk yaparak yazılmış bir kitapla o yoldan dönmek, okura onu ulaştırmak, böyle heveslerim var yani. O yüzden bazen o yolculuğa gitme hevesim olmayabiliyor, çok zorlu olabiliyor, kendimi hazır hissetmeyebiliyorum. Bir de her zaman yaşamak yazmaktan daha çok bana heyecan veriyor. Ben böyle kendinden memnun, yazmaktan memnun bir yazar olmadım hiç. Aslında hep söylerim keşke imkân olsaydı da hiç yazmayıp, hayata kapılarak yaşasaydım, çünkü, hep söylüyorum bunu, gençliğim arka odalarda roman yazarak geçti. O yüzden ben son ana kadar elimi uzatmamaya çalışıyorum, artık içimde yazma heyecanı, hevesi biriktiği zaman, yani içimden bir şey taştığı zaman yazıyorum.

    -Ama bir de iki roman meselesi var. Bunlar birbirinin devamı romanlar değil aslında, ya da birbirini bütünleyen... Daha çok birbirine dokunan, bazen kısa da olsa kesişen romanlar. Baştan beri bu düşünceyle mi yazdınız romanları, yoksa sonradan mı gelişti bu kesişme fikri?

    Çok yan yana yazdım aslında, aynı süre içinde. İlk başta ‘Sürüklenme’yi düşünüyordum daha çok ama bir süre sonra kendimi kaptıramamaya başladı, hep yoksullar zihnimde, kalbimde bir ağırlık olarak var ve onlar için de bir şey yapmak istiyorum. Bir de çok da uzaklaşmıştım onlardan, gündelik yaşamlarından... Bir yandan da zihnim ‘Sürüklenme’yi bırak yoksulların peşinden git diyordu bana, fakat onu da yapamıyordum... Benim aslında yazım epey önce çatallandı yani. Bir yandan ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana ‘Berci Kristin Çöp Masalları’, ‘Buzdan Kılıçlar’ yoksullarla ilgili yazarken bir yandan da o duyarlıkla yüzümü doğaya döndüm ‘Ormanda Ölüm Yokmuş’ ve ‘Aşk İşaretleri’nden başlayarak... Yani iki yazı damarı oluşmuştu bende. Ama artık o çatallana yol bir karşılık buldu nihayet. Bundan sonra böyle diyorum, bir yoksulların hikâyesi bir de öbür yazı damarımdan belki.

    -Hep ikili mi yazacaksınız artık?

    Belki de üçlü (gülüyor). Bilemiyorum, belki de... Ama yapabildiğimi görmek harika bir şey.

    Yoksulların dili

    -Fabrikaların çok olduğu, işçi mahallelerinin bulunduğu bir yerde geçen “Manves City”yi yazmadan önce işçi mahallelerini ziyaret ettiğinizi okumuştum bir söyleşinizde. Nasıl bir süreçti o?

    Eskiden işçilerle çok zaman geçiriyordum, fabrika bölgelerinde, hayatımız oralarda geçiyordu. Gümüşlük’e gittim sonra ve uzaklaştım. Yine tabii işçi arkadaşlarım var, onlarla haberleşiyorum hatta bazen söyleşilerime kalkıp gelirler, yani bağım kopmadı ama yeni yaşanan bu altüst olma sürecinde sanayi bölgelerinde yeni ne oluyor görmek istedim. Yine işçi arkadaşlarım aracılığıyla gittim elbette. Daha çok gündelik hayatı izlemekti amacım, kimi yerlerde bazen kimliğimi gizleyerek, görünmeden dolaştım. Bir de dil değişiyor. Dili de duymak ve dinlemek lazım. Ben ‘Berci Kristin’i yazdığım zaman insanlar o büyük göçün heyecanı içindeydi, daha ümitli bir göçtü ama o tabii. O zaman göç çok tazeydi ve köylerinden getirdikleri duru bir Türkçeyi kullanıyorlardı. Şimdi öyle değil. Yani sosyal medyadan, bambaşka dillerden, çok fazla uydurma, çalıntı sözcük var dilde. Dilden ayrı o insanları anlatmak çok mümkün değil.

    -Bugünün işçi sınıfına dair gözlemleriniz ne oldu?

    Geçmişte konuştuğumuz bir çok şeyi yine konuşabiliyoruz, mesela sendikalaşma konusunda, işçi hakları konusunda, ama o kadar zor ki artık. Uzun zamandır sendikalaşma mücadelesi çok zorlu. İşçi borçlandırılmış zaten, hemen hemen borçsuz hiçbir işçiye rastlamadım. Kadrolu işçi var, geçici kadrolu, farklı taşeronlarla yapılmış anlaşmalarla gelen işçiler… İşçiler farklı gruplara bölünmüş. Örgütlenmelerini engelleyecek her tür önlem alınmış durumda. İşçi hakları çok fazla budandığı için çalışma saatleri fazla, çalışma koşulları ağır… Organize sanayi bölgelerinde meslek liseleri var artık mesela ve o liseleri de fabrikalar açıyor. O da ilginç bir şey; kendine uygun, uysal, başı önünde, makbul işçi yetiştiriyorlar. Dışarıdan gelip işçi olmak da zor. İşin bir de başka boyutu var; bizim geleneklerimizle daha çok alakalı bir boyutu. Çalışmak ibadetin yarısıdır gibi telkinlerle işçiye empoze edilen bazı şeyler var. İşte patronun sana iş veriyor, ona minnet duymalısın, yani sana ekmek veriyor, aş veriyor… Daha çok böyle bir boyun eğdirme, sana ekmek veren insana senin kafa kaldırmaman gerekir adabı üstünden sürüp giden bir durum var. Pazarlık şansı tamamen elinden alınmış işçinin. Patron sever de döver de, işten atar da…

    -Maniveyatları çok güçlü değil mi bir yandan da?

    Tabii, bir çoğu namazında niyazında, dindar Müslüman, Soma’da gördük mesela. Bir yandan da çekingen, sedyeyi kirletirim diye ayağını uzatmaktan çekinen insanlar. Bu telkinler aslında işçiyi ehlileştirmek, işçinin örgütlenmesini, direnişe geçmemesini engellemek için. Kadın işçiler üstünde ayrıca başka baskılar var, kadınların kocalarından izinsiz direnişe çıkmaları bile dedikodu meselesi mesela. Geleneksel kültür oralarda çok fazla işleniyor zaten. Yani işte, patron niye zengin, Allahın sevgili kulu olduğu için… Çalış senin de olsun falan. Hep söylerim, bizim ülkemizde güç ve iktidar karşısında eğilmek çocukluktan itibaren hep telkin edilir. İşçilerin sendikalaşmaması için çok fazla sayıda şey var, sıralamışlar böyle, 180 tane mi, 190 tane mi, engelleme taktiği. Çıt çıkmıyor gördüğünüz gibi. Bir de çıksa da, diyelim Tariş’te 100 işçi çıkıyor, ama 100 işçi 100 gün dirense ne olacak? Zaten haklar yok, arkasında bir güç yok, orada çadırlarda, o çadırlar soluyor sararıyor… Tabii ki direniyor insanlar, çıkıyorlar sokağa, canları yanıyor, paralarını alamıyorlar ama direnişlerin bir sonuç getirebilmesi için gerçekten büyük iş kollarının, diyelim otomotiv sanayiindeyse Renault’daki büyük fabrika işçisinin çıkması lazım. O zaman sarsar, yoksa yedek parça sanayiindeki bir atölyeden 30 işçi çıksa 30’unu birden atıveriyor adam dışarı.

    - ‘Sürüklenme’yi okurken şunu da düşündüm. Sürüklenme çok önemli de bir kavram aslında. Çok fazla açılımları çağrışımları olan bir kavram. Hatta belki şunu da sormak lazım belki, Türkiye nereye sürükleniyor?

    Yaa, evet… Sürüklenme tabii çok çeşitli biçimlerde yazılabilir, ama ben romanda sürüklenme felsefesi yapmak istemedim. Daha çok imgeyle sürüklenmek üzerine birşey kurmak ve anlatmak istedim ve bunu da sürükleyici bir biçimde yazmak istedim. Bemce şunu da sormak lazım, dünya nereye sürükleniyor? Türkiye eskisi gibi değil, hani kapalı bir ülkeydi bir zamanlar, artık dünyadan ayrı düşünemiyoruz. Dünya da birbirine çok bağlı, sermaye tabii iç içe geçti. Fonlar yönetiyor artık bir sürü şeyi. Manves’in ilk dosya adı ‘Patronunu Arayan İşçi’ idi, yani patronlar yok artık ortada, arasan… Fonlar var, yabancı ortaklar var, bir çok işçinin belki de patronu yabancı bir fon, yabancı bir şirket. Şimdi böyle baktığımızda dünyanın nereye sürüklendiğini aslında sezerek hissederek söyleyebiliriz. Giderek sanki daha korkutucu senaryolar yazılıyor. Bugün bir arkadaşım yollamış mesela, İngiltere’de bir firma işçilere çip takmaya başlamış. Her şeyini kontrol edebiliyor yani… Bu çok ürkütücü bir şey, geleceğe dair. Ama en tuhaf olanı robotlar, artık haberleri robotlar sunabiliyor mesela. Üretimde de robotlar çok hakim olacak, büyük yığınlar işsiz kalacak, sonra devlet biçim değiştirecek ve büyük organizasyonlarla insanlara para verecek. Yani olan olmayana verecek. Ara çok açıldı çünkü, büyük kalabalıklar, açlık, sefalet, yoksulluk… Aslında bunun işaretleri de başladı, yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru gitmek istiyor insanlar. Biz de o geçiş ülkelerinden biriyiz. Bizden de şimdi insanlar gitmek istiyor. Bilemiyorum, insan belki de o çiplerle falan cyborglar gibi başka bir canlıya dönüşecek. İnanmıyorum buna ama…
    -“Sürüklenme”deki arabacı çok enteresan laflar ediyor. Şöyle demiş mesela: “Toprakla arayı soğutanların sonu hazin oluyor”. Bu tam da bizim yaşadığımız şey değil mi?

    Bu çok temel bir tartışma zaten biliyorsun. Yani biz aslında doğanın bir parçasıyız ama kendimizi doğadan o kadar ayrı düşünmemiz ve doğadan o kadar kopmuş olmamız bir mutsuzluk kaynağı. Ama bugün tabii olup biten şey yani toprakla arayı soğutmak değil artık, toprağın, yer kabuğunun canına okuyoruz. Eskiden bir dikkat vardı, bir ağacı incitmemek, bir hayvanı incitmemek... Ama şimdi o kadar vahşi ki gerçekten... O zeytinlikler, ırmaklar... Bütün sularımız kirlendi, denizler, denizlerdeki balıklarımız... Karşı da çıkamıyorsun... Bilmem kaç yıldır yaşadığı köyde insanlar huzursuz ediliyor. Yukarıdaki suyunu kesiyor mesela, köylü direnmek istese şirketler üstüne geliyor. Devletin de o köylüden yana tavır alması gerekiyor ama hayır, öyle olmuyor. Yani gerçekten bu talan ve bu altüst oluş çok acı verici hepimiz için.

    -Bir yerde de Christa diyor ki; "Çocukluk duygularınızın canlanmadığı yerlerde yaşama sevinciniz söner, bırakın gidin oraları". Hakikaten ne kadar azaldı değil mi o çocukluk duygularımızı canlandıran yerler.


    Ben 9 yaşımda İstanbul'a geldim, o zaman Beşiktaş'a getirdi babam bizi. O kadar rüya gibiydi ki. Bizim bütün çocukluğumuz sokakta oyanarak geçti. Benim oğlum Arnavutköy'de büyüdü, bir çıkmaz sokaktaydık daha önce. Orada çocuklar güven içinde oynayabilirlerdi ama kızım doğduğunda onun oynayabileceği bir yer yoktu artık. Bugün İstanbul, sen de biliyorsundur, senin çocukluğunun İstanbul'u değil. Hiçbirimizin değil yani, artık İstanbul gerçekten bir mega kent, bir metropol, ucu bucağı belirsiz bir ülke gibi.

    -Buradan çok uzakta bir Arnavutköy daha var mesela.

    Tabii, hatta bana gönderilen kargolar oraya gidiyor bazen. Oralardan tekrar konuşup buraya getirtiyorum. Şimdi havaalanına da yakın olduğu için orası daha çok biliniyor herhalde.
    ‘Sıla’yı takdir ettim’

    -Kadına şiddet gitgide artan bir ivmeyle gündemdeki yakıcı durumunu koruyor. En son Sıla’nın başına gelen şey çok yankı buldu mesela, ünlü olduğu için. Ne düşünüyorsunuz böyle haberler gördüğünüzde?


    Sıla’nın bunu dile getirebilmesini tabii ki çok takdir ettim. Bir dayanışma duygusuyla okudum bütün haberleri. Her kesimden kadına şiddet uygulanıyor, her yerde var şiddet. Evin içinde de kız çocuklarına şiddet uyguluyorlar, abileri dövüyor, babaları dövüyor.... Babaları annelerini dövüyor. Bir vakit okullarda da vardı, çok yaygındı dayak, hocalar çocukları dövüyordu, dövüyor hâlâ da. Yani gücü yeten herkes herkesi dövüyor aslında. Sokakta da şiddet var... Bir de genel olarak, yani hükümetin politkası olarak kadınların değerrsizleştirilmesi, kadınların hayatının erkeğe bağlanması, terbiyesinin, arının, namusunun erkeğe bağlanması... Bence bir politika olarak bunun iktidarda olması ve bunun söyleniyor olması çok tehlikeli diye düşünüyorum.

    -16 yıldır bir çeşit tek parti iktidarı yaşıyoruz ve aslında tek partiden tek adama dönüştü artık. Bugün geldiğimiz noktada toplumda ciddi bir kutuplaşmanın olduğunu görüyoruz. Ne hissediyorsunuz bu kutuplaşma haline dair? Hatta sanatçılar arasında da var bu kutuplaşma...

    Sabah gazetesinde söyleşiler yapıyorlar ya sanatçılar, aynı gemideyiz falan diye, bir ucundan başka bir duyarlık oluşturmaya çalışıyorlar herhalde, anlayamıyorum ben de. Ama tabii ki kimi bölüyorlar, bir, kadınların enerjisini bölüyorlar, zaten kadınların enerjisini bölmeselerdi iktidar olamazlardı. İki ayrı dil oluştu, birleşsin ama benim kalbimi sızlatan hiçbir konuda tepki vermeyen insanlarla biz nasıl bir araya geleceğiz? Burada karşılıklı düşmanlaştırma üzerinden bir şey yürüdü, ama niye o kadar düşmanlaştı peki insanlar? Diyelim ki Gezi Direnişi sırasında bir sürü çocuk ölüyor orada, hükümet, polis insanları gazlıyor, saldırıyor, öldürüyor, öbür tarafta insanlar hiçbir şey olmamış gibi hiç tepki vermiyor... Çünkü taraf olmuş, taraf turmak üstüne her şey... Cinayette ve tacizde bile taraf tutuyor. İşte görüyorsunuz Meclis’te bütün araştırma önergeleri reddediliyor. Gülerek reddediyorlar hatta. O insanlarla nasıl ortak bir duyarlığa geleceğiz de bir dil oluşturacağız.

    -Nasıl aynı gemiye bineceğiz, değil mi?

    Bence onlar bizim gemiye binecekler, ben öyle düşünüyorum. Çünkü kriz gittikçe açığa çıkacak, onları da vuracak, şimdiden isyan ediyor insanlar. Yani tabii ki devletin bütün aygıtları ve tüm güç ellerinde ve öyle kontrol ediyorlar her şeyi ama ben bunun çok uzun süre yapılabileceğine inanmıyorum. Gelecekten çok umutlu muyum bilemiyorum ama bunu çok uzun yıllar süremeyeceğini düşünüyorum.


    -Gümüşlük Akademisi için ‘hayalimi gerçekleştirdim’ diyebiliyor musunuz?
    Tabii çok daha verimli kullanılmasını, daha iyi olmasını isterim… Çok zorlu bir mücadeleydi, uzun süre varlık mücadelesi biz orada, çünkü o açık bahçelerin ilkiyiz. Çok eski bir vakıf bizimki. Tanıdığınız, bildiğinizi bir sürü kurum bizden sonra açıldı. Ne bileyim, Matematik Köyü’nden çok önceydi mesela. Bir de biz fonlardan falan destek almadan kendimiz bir şeyler üreterek var olmayı seçtik, bütçemizi çok küçük tutarak. Enerjimizin büyük bir bölümü tamiratlara, tadilatlara gitti, orayı temiz tutmak, orada doğru dürüst yemek çıkarabilmek… Her şey imece usulü oldu, orayı çok seven, orada yaşayan insanlar var… Orayı çok iyi koruduğumuzu düşünüyorum, kapısı bile yoktur mesela. Bütün Akdeniz bitkilerini taşıyarak orayı bir bahçe olarak koruduk. Bir sükunet alanı, ben Gümüşlük’e bile gitmiyorum, orası çok gürültülü. Biz bahçenin doğasına ilişmedik ve öyle kalmasını çok isterim tabii. İçerik olarak da çok daha iyi olabilir aslında. Biz sonradan İstanbul şubemizi de açtık. Ama çok şey yapmaktan ziyade gerçekten anlamlı olan, insanın kendini iyi hissedeceği bir ruhu olsun istedik bahçenin. Bunu yapmaya çalışıyoruz.

    -Yol ve yolculuk teması sizin romanlarınızda çok baskın. Bu romanlarda da, özellikle de ‘Sürüklenme’de. Neye bağlıyorsunuz bunu?

    Bütün dünya yolda diye düşünüyorum ben. ‘Sürüklenme’yi yazarken de, sürüklenen bir kitap yolda olmalı diye düşündüm. Tabii ki burada zihinsel bir sürüklenme de var, gidip gelen bir kahraman var, yerle gök arasında da hareket ediyor, zihni de tabii uçuyor… Artık dünya böyle diye düşünüyorum, hepimiz böyleyiz, yani çok hızlı hareket ediyoruz, bunun için çok fazla zorlayıcı şey var, her yerde ucuz uçak biletleri satılıyor, her köy, her kasaba, her ülke kendine çağırıyor… Göç olgusu bir yandan da, inan hareket eden bir canlı gerçekten de, insan yolda… Ömür de öyle bir şey, aslında biz de doğumla ölüm arasında bir çeşit yoldayız. Hareket ediyoruz, değişiyoruz, o da bir yolculuk gibi. Zihinsel göç de yaşıyoruz, bir fikirden bir fikire, bir düşünceden bir düşünceye, bir duygudan bir duyguya… Ama tabii gezi kitapları yazanlarla farklı bir şeyden söz ediyorum. Yani o yoldalık hali, bir ruh hali.

    -Bugün sosyal medyada sizinle ilgili şöyle yazmış biri: ‘’Manves City’’ vicdanımızın sesi gibi, ‘’Sürüklenme’’nin de acayip bir kafası var. Bence Latife Tekin kızılderili.

    (gülüyor) Evet öyle düşüneneler daha önce yazdıklarımda da olmuştu. Sonuçta kızılderililerle aşağı yukarı aynı duyguyu taşıyan bir damarı insanların, hepimizin var. Onlar hani ırmakları kardeşleri sayıyorlar, kendilerini doğanın bir parçası sayıyorlar. Biz de öyleyiz. Ben de bütün o duyarlıkların var olduğu bir dünyada doğup büyüdüm. Biz büyürken dünya aşağı yukarı böyledi, bizim ninelerimiz falan da kızılderililer gibiydi.

    - "Sürüklenme"nin bir yerinde ‘mutlu örgüt yoktur’ diye bir söz geçiyor. Bu tabii Aragon’un ‘mutlu aşk yoktur’una bir gönderme. İlk kez gördüm bu kullanımını ve çok hoşuma gitti. Bir hikayesi var mı?

    Yok, ben uydurdum. Aşkla bir ilgisi var örgütlülüğün çünkü. Aşk örgütlenmektir diyor ya Ece Ayhan, mutlu aşk yoktur, o zaman mutlu örgüt de yoktur. ‘Mutlu örgüt yoktur’ güzel bir başlık olabilir belki bak.

    Latife Tekin TÜYAP'ta

    Latife Tekin 17 Kasım Cumartesi günü 37. Uluslararası Kİtap Fuarı kapsamında TÜYAP'ta okurların karşısına çıkacak. Tekin'in "Talan Çağının Dili ve Edebiyatı" başlıklı konuşması saat 14.30'da Büyükada Salonu'nda başlayacak.

    Cumhuriyet
  • Balzac’la tanışmam lise dönemime denk gelir. Vadideki Zambak’ın tırt bir çevirisiydi sanırım. Kitabı o zamanlar klasikler arasında olduğu için merak etmiş almış okumaya başlayınca hatırladığım kadarıyla şöyle bir cümleyle karşılaşmıştım;
    “Balzac kadınlar ile ilgili şöyle der; ‘Genç kadınları ciddiye almayın, onlar bencildir, onlarda gerçek dostluk bulunmaz, bir kadın ancak dul ve zengin olduğunda bir işe yarar.” gibiydi.

    O zamanın kafası tabi bir klasik böyle mi başlar be diyerek ilk kez bir kitap fırlattım. Uzun yıllar Elif Balzac’a küsmüş Balzac’ın da çok umrunda durumundayken yollarımız yeni keşfim Zweig sayesinde tekrar kesişmişti. Üç Büyük Usta kitabında Balzac’ı öylesine ilahlaştırarak anlatmış ki, bu 80 sayfada anlattığından hızını alamamış olacak R. Rolland’a yazdığı mektupta “Siz nasıl bir Beethoven’cıysanız ben de bir Balzac’cıyım. Otuz yıldır Balzac okuyorum, hayranlığımdan hiçbir şey kaybetmeden tekrar tekrar okuyorum.” diyerek heyecanını paylaşmış, yazarlık hayatının ve hayat tecrübesinin toplamı olmasını istediği ‘Büyük Balzac’ kitabının elyazmaları için 10 yılını vermiş.

    ‘Büyük Balzac’ Zweig’ın gençlik hayaliymiş. Ama ne yazık ki Balzac’ın da gençlik hayali olan ‘İnsanlık Komedyası’nı bitirememesi gibi Zweig da kitabı bitirememiş, hayran olunan yazarlarla böylesine ortaklık yaşamak Zweig’ın kaderi gibi sanki. (Kleist gibi intiharı da var.)

    Ben Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski’yı okurken Zweig’in heyecanı anında bana geçti o hevesle koşarak Vadideki Zambak , İnsancıklar ve Oliver Twist aldım :) Tabi bu bir şey değil. Sabahattin Ali okurken onun çevirdiği Heinrich Von Kleist'in kitabını buluyorum hopp koşarak onu alıyorum, ondan etkilenen Zweig’ı buluyorum onun hakkındaki kitabı Stefan Zweig'in Son Günleri'ni alıyorum, onun yazdıklarını okumamak olmaz o da Honore De Balzac 'ı yazıyor , Balzac mı hemmen onun kitaplarına dadanıyorum. Balzac Stendhal övüyor ona yapışıyorum, Victor Hugo Balzac övüyor o bırakılır mı yok bırakılmaz onu da alıyorum. Bu silsile bana bir okuma listesi yaptırmıyor. Elif’le delirmeler :)

    Vadideki Zambak ( Bu sefer akıllılık yapıp düzgün çeviri araştırdım bence en iyisi İş Bankası) kadar sürükleyici, sözcüklerin içimde dans ettiği, ruhuma dokunan çok az kitap hatırlarım. Balzac gerçekten de gerçekliği öyle bir dönüştürerek anlatıyor ki okurken gözlerin kamaşıyor, içine işliyor.

    Balzac’ın kendi kendine – geleceğini görür gibi- soyluluk unvanı vermesiyle başlayan başyapıtlar serisi ölümüne kadar yazdığı binlerce satıra, iki bini aşkın karaktere, tamamlanmamış yüzlerce sayfaya varacaktır. Belki de dünyanın en çok yazan yazarıdır.
    “Hemen hemen hiçbir sanatçı, Balzac’ınki kadar geniş, Balzac’ınki kadar kapsamlı bir sanat dünyası kuramamıştır. (Modeste Mignon sf.6)

    Gününün 15 saatini neredeyse aralıksız yazmaya adayan ve günün birinde çok zengin olma inancını bir an olsun kaybetmeyen Balzac’ın bu azim ve hırsı gerçekten normal bir insanda görülebilecek gibi değil.
    “Bütün gücümle çalışıyor, günde on beş saat yazıyordum. Güneş yükselirken ben de kalkıyor ve sadece koyu bir kahve içip öğle yemeğine kadar çalışıyordum.” (Syf. 357)

    Bence onun hayatı içi bomboş öneriler dağıtan kişisel gelişim kitaplarının toplamından daha etkili olurdu hem de gerçek bir başarı hikayesi. Ki bu çalışmalar sırasında en büyük destekçisi ne anne babası ne yakın arkadaşları ne de sevdiği kadınlardır. Tek gerçek aşk ‘kahve’. Balzac bir şairin yazabileceği en büyük övgüyü kahveye ithaf eder;
    “Kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer: Düşünceler, tıpkı savaş meydanındaki büyük bir ordunun taburları gibi birbiri ardı sıra gelir; savaş başlar. Hatıralar, savaş düzeni alan askerlerin önünde ilerleyen bir bayraktar gibi koşar adım saldırıya geçerler. Hafif süvariler görkemli bir şekilde dörtnala kalkar. Mantığın topçuları nakliye birlikleri ve fişek kovanlarıyla gümbürder. En zekice buluşlar çarpışmaya keskin nişancılar olarak katılır. Karakterler kostümlerini kuşanır, kâğıt mürekkeple kaplanır, muharebe başlar ve savaşın yapıldığı meydan nasıl kapkara barut dumanının altında kalırsa, bu muharebe de kara dalgaların akınıyla son bulur.” (Syf. 210)

    Balzac’ın esas patlaması ve gerçekten iyi bir yazar olarak ortaya çıkması 30’lu yaşlarının başına denk gelir. Onun gerçek bir yazar olarak pişmesi başka isimlerle deli gibi yazdığı binlerce sayfa yazıyla, başkalarının kitaplarının birinin başından birinin sonundan kopyalarla tamamlanan piyasa kitaplarıyla olmuş. Ben bunları okuduktan sonra şimdiki piyasa yazarlarına karşı ılımlı olmaya karar verdim, sonuçta dünya dehası Balzac’ın geçtiği yolları düşünecek olursak bir Elif Şhafuck bile kabul edilebilir.

    En iç karartıcı konu bence kitabın ve aslında Balzac’ın temel noktası: kadınlar. Balzac’ın kadınlarının çokluğuna rağmen seveceği kadınların özellikleri arasında yalnız ‘zengin ve dul olma’ hali olunca çaya çıkılan kitle de derhal oluşuyor ama bu şişman, kaba saba, semiz, kırmızı yanaklı, bağıra çağıra ve durmaksızın konuşan, her türlü topluluğa bir top mermisi gibi düşen bayağı adamı kabul edecek kadın profili bu istenen özellikliler arasından çok çıkmıyor.

    Ama hayatına bakınca da yazdığı o romantik, ateşli, heyecanlı mektupların yalnız zengin olma yolunda yazılmış taktiksel bir çalışma olması gerçekten acı verici;
    “En hafif kokundan bile mest olmuş durumdayım ve sana binlerce kez sahip olsaydım bile, beni daha da sarhoş olmuş görürdün.”
    “Sadece siz beni mutlu edebilirsiniz. Eva, önünüzde diz çöküyorum, hayatım, kalbim size aittir.”

    Bunlar ve daha yüzlercesi kadar hisli duyguları kağıtlara geçiren bu adamın hiç tam sevmemiş sevilmemiş olması beni gerçekten çok üzdü.
    Kadınlarla ilgili “gerçekte bu dünya üzerindeki tek dinim olan kadınlar” diye bahseder. (Syf:289)

    Gel gör ki bu ‘dininden’ çektiğini borçlarından bile çekmemiştir.
    “Hep hüsranla sonuçlanan tek ıstırabım kadındır... Kadınları gözlemledim, onları araştırdım, onları tanımayı ve şefkatle sevmeyi öğrendim. Ancak payıma düşen bütün ödül, büyük ve soylu yüreklerin beni hep uzaktan anlamaları oldu. Yazılarımda arzularımı, düşlerimi kaleme almak zorunda kaldım.” (Syf:292) diyecek kadar da onların karşısında çaresizdir.

    Balzac’ın hayatının bence en yanlış kadını, Modeste Mignon’un ilham kaynağı (şıllık demekten kendimi alamıyorum) Madam de Hanska, bize kitapta verdiği dil ve anlatım şölenini gerçek hayatta Balzac’a vermek bir yana dursun evli olduğu halde Balzac’ı 10 yıl oyalayacak, onun kimseyle ilişki kurmasını istemeyerek trip üstüne trip atacak, kendisinden tiksindiği halde bırakmamak için de gereksiz bir direnç gösterecek, Balzac’ı kısacası parmağında oynatacak ve ancak onun ölümü garantisiyle kendisiyle evlenecek kadar da aşağılık bir kadındır.

    Balzac’ın müthiş hayalperestliği ve heyecanı kitaplarının başarısının aksine onun hayatını kurtaramamış maalesef. Borcu olmadığı bir uçan kuş varmış sanırım ( yakalasa ona da borç yapardı bence). Borçlarından kaçmak için göçebe yaşayan, kendine arka kapılar icat eden, aylarca farklı şehirlerde, ülkelerde kalarak borcunu unutturmaya çalışan Balzac, bence hem ‘borç’ kelimesinin anlamını bilmiyor hem de paranın ne olduğundan bi haber yaşıyormuş. Çünkü onu ne kazanabilmiş, ne kullanmış ne de birine ödemiş.

    Doppler gibi parayı ortadan kaldırıp takas usulü alışverişi getirmeye çalışıyor hatta büyük oranda bunu başarıyor da. Çünkü bütün alışverişini olan olmayan yazılmış yazılmamış kitapları ile ödeyerek yapıyor.
    “Eserlerini, daha ilk satırını bile yazmadan satmakta, peşinen rehine koymakta ve tüy kalemi adeta bir sürek avındaymışçasına aldığı avansların peşinden koşmak zorunda kalmaktadır.” (Syf:342)

    Ömrünün son anına kadar o kadar çok iş denemesinde bulunmuş ki ne etrafındakiler ne de kendisi hiç dememiş ki ‘azizim sen sadece yaz lütfen yaz sadece yaz’.

    “Balzac ne zaman kendi etkinlik alanına ihanet edecek olsa, dehası ve keskin kavrayışa sahip zekası başarısızlığa uğrayacaktır. Kendi topraklarında nasıl dev gibi güçlü oluyorsa, kendine yabancı alanlarda aksine cücelere bile alay konusu olacak kadar küçük kalmaktadır.” (Syf.351)

    Matbaa işine girer batar; borç, hurufat dökümhanesi kurar batar; borç, gazetecilik yapar batar; borç, maden aramaya girişir batar; borç, tiyatro işine girer batar; borç, siyasete girmeye çalışır hepten batar… bir insanın hayatı boyunca bu kadar borç üretmesi bu kadar kitap üretmesi ile doğru orantılı hiç olmuş mudur, bilinmez. Ukrayna’da tatilde olduğu dönem uçsuz bucaksız ormanı görünce bile bu muhteşem doğa tasvircisinin aklına nasıl kalas ticareti yapmak geliyor aklım almıyor.

    Balzac sanki çaresizliklerden, başarısızlıklardan besleniyor gibi elinin yazma dışında neye atsa elinde kaldığı yetmiyormuş gibi üstüne bir de borca mahkum oluyor ama bu da onun hırslanıp daha çok çalışmasına neden oluyor.
    “En iyi esinler bana hep en derin korkuları ve çaresizlikleri yaşadığım saatlerde gelir.” (Syf.241)

    Yaşadığı herkesi, her olayı, her şeyi de ( nesnelere kadar) kitaplarına aktarır. E o kadar karakter yaratmak başka nasıl mümkün olur.
    “Balzac büyük sırrı keşfetmiştir. Her şey konudur. Araştırmasını bildikten sonra gerçeklik, bitmez tükenmez bir madendir.” (Syf.261)

    Edebiyat’ın Sisiphos’u Balzac’ın en cesur hareketlerinden biri dönemin en güçlü yayıncısına karşı açtığı dava olmuş. Olması gereken, tüm meslektaşlarının onun yanında olması tabi ama ona duyulan derin kıskançlık ve düşmanlık karşısında Balzac’a yalnız Victor Hugo destek olmuş. E şimdi bakıldığında bu edebiyat çevresinde yalnız Hugo ve Balzac sınırları aşmış, kraldan krala destek:)

    Balzac’ın muhteşem tiyatro macerasını anlatmadan geçmek istemiyorum. Kendisine oyun yazmasını teklif eden tiyatro müdürünü eli boş göndermemek için anlaşma yapıyor, sözleşmeyi imzalıyor haliyle parasını da alıyor, Balzac bu:)
    Oyun için her şeyi kendi elleriyle hazırlar; oyuncular bulunur, dekor ayarlanır, sahne tamam, biletler basılır, gelecek konuklar, yerleşim düzeni, koltuklar…
    Provlar başlayacak, Balzac prova öncesi arkadaşlarını çağırmış, herkes Balzac’ı bekliyor, arkadaşları “Uzman olarak şimdi bizim görüşümüzü almak istiyorsun demek?” diye soruyor, cevaba gel:
    “Oyun henüz yazılmadı ki.”
    “Öyleyse okumanın altı hafta kadar ertelenmesi gerekiyor.” “Hayır,” dedi Balzac, “parayı alabilmek için dramı şimdi alelacele yazıp bitireceğiz. Acilen yerine getirmem gereken bir taahhüdüm var.” “Ama bu yarına kadar mümkün değil; müsveddeleri temize çekmek için bile zaman yok.” “Ben her şeyi ayarladım bile: Sen ilk perdeyi yazıyorsun, Ourliac bir sonrakini, Laurent-Jan üçüncüyü, de Belloy dördüncüyü, ben kendim ise beşinciyi üstleniyorum ve kararlaştırıldığı gibi yarın öğle saatlerinde Harel’e oyunu okuyacağım. Tek bir perde en fazla dört yüz beş yüz satır demektir ve bu da bir gün bir gecede rahatlıkla yazılabilir.” (Syf:420)
    Çok güldüm ben buna ya:)

    Balzac’ın belki de hayatında yaptığı en büyük yücegönüllülük, kral hareket Stendhal’e yazdığı şık makale. ‘Parma Manastırı’na yazdığı yazı sonrası hem aslında döneminin kıskanç edebiyat dünyasına sağlam bir tokat çakmış hem de Victor Hugo gibi büyük bir isimden geri kalmadığını da göstermiş olur.
    “Gerçekten de böylesine muhteşem ve sahici bir muharebe tasvirini okurken kıskançlık ateşi sardı beni. Eserlerimin en zor kısmı olan Askerlik Yaşamından Sahneler için hep böyle bir şeyi hayal etmiştim ve bu parça beni kendine hayran bıraktı, cesaretimi kırdı, büyüledi ve çaresizliğe düşürdü. Bunları size tüm samimiyetimle söylüyorum... (Syf:431)

    Ama öngörüde yüz kaplan gücünde olan Balzac için Stendhal tek nokta atış değil ki;
    “Ölümden sonra söz konusu insanlarla rolleri değişeceğiz. Yaşadığımız sürece ölümlü bedenimiz üzerinde iktidara sahipler ama daha ölüm gelir gelmez hemen unutulmaya yüz tutacaklar.” Bu kadar net.

    Balzac’ın hayatının en büyük amacı olan ‘zengin olma ve dul zengin bir kadınla evlenme’ idealine öylesine kendini adamış ki 50’li yaşlarda ve yataklara düşecek denli hasta olması bile ölüm düşüncesini aklının ucuna getirmemiş. Kendisine mektupla aşkını anlatan ve onu yıllarca peşinden koşturan “yabancı kadın”la ömrünün son aylarında evlenecek ve ona yabancı olarak son nefesini verecektir. Hayal ettiği, hesapladığı, uğruna deli gibi çalıştığı hiçbir şeyi başaramadan. Ne kadar büyük bir yazar olduğunu sağlığında göremeden…

    Benim en çok içimi acıtan ölmeden önce zar zor yazabildiği mektupları, bir yazar için hele ki Balzac için en acı verici cümleler;
    Artık harfleri bile seçemiyorum ki sana bu mektubu yollayabileyim. Gözlerimdeki ağrı, ne okumama ne yazmama izin veriyor.”
    “Artık okuyup yazamıyorum.” (Syf:543)
  • Ne olacak a canım! Hepimiz ya bir kaza ile ya da kazasız olarak cavlağı çekeceğiz. Ama ne bileyim; ölmeden önce insan yaşar a. Bu dükkânın içinde sürdüğüm hayata yaşamak mı denir? Bu yaşamak değil, uzun ölüm. Denizde gezenler ne mutlu insanlar ki, böyle bir bakkal dükkânında karaya vurmuş balıklar gibi boğulup gitmiyorlar, dedi.
  • 09.09.2018
    Yazım hataları ve yanlış anlaşılmalar için özür dilerim.
    Benim incelemem
    Veronika Ölmek istiyor. Delilik ve gerçeklik kavramını sorgulatan insan psikolojisini ele alan bir kitap. Coelho Simyacıda da dediği gibi fazla karakterli bir kitap yazmayı istemiyor. Ve karakterleride üst üste değilde ara ara veriyor. Evet dediği şeyi yapmış gerçektende aslında Simyacı da da öyleydi. Veronika’nın başarısız intihar girişimi ile başlıyor hemen tabi başarılı olsa zaten kitap 200 sayfa olmazdı. Uzun zamandır biriktirdiği hapları içiyor. Ölmeyi beklerken de bir dergide Paulo Coelho adlı oyun cd yapımcısının bir yazısını okuyor. Yazı cd ya da oyunlarla alakasız bir başlangıçla başlıyor Yugoslavya nerede? Veronika’nın yaşadığı yer Yugoslavya ve Bu yazıyı görünce hem alakasız olduğunu düşünüyor hem de daha ülkemizin nerede olduğu dünya tarafından bilinmiyor diyor. Milliyetçilik duyguları kabarıyor ama sonra kendi kendine ölmek üzreyim şu an bunları düşünmenin bir önemi yok. Ama neden intihar ettiğine dair bir şey bırakmadığını düşünerek az önce okuduğu yazıyla ilgili bir mektup yazıyor. İşte nasıl bilinmez Yugoslavya’nın nerede olduğu... gibi. Veronika’nın intihar etme sebebleri bana makul geldi. Kesinlikle intihar bir çözüm değil ama. 2 nedeni var. Birincisi dünyada bir sürü pis kötü haksız şeyler oluyor ve Veronika bunları engelliyecek gücü olmadığını biliyor ve bu da kendisini yetersiz hissetmesine sebep oluyor. İkincisi ise hayatta tadabileceği tüm zevkleri tattığını bir sürü şey yaşadığını düşünüyor. Bu kadın güzel, çevresi tarafından seviliyor parmakla gösteriliyor adeta. Ama bunlar yaşamak için yeterli değil sanırım. Veronika ölmüyor ve uyandığında kendisini bir akıl hastanesinde buluyor. Benim anlamadığım kısım intihar etmeye kalkışan birini niçin akıl hastanesine yatırsınlar. Bunun sebebini açıkladıklarını hatırlamıyorum malesef. Veronika Vilette deyken kalbinin 1 hafta dayanamayacağını ilaçların kalbine zarar verdiklerini söylüyorlar. Şimdi direk ölmek var bide ölüme sayılı günlerin kalması var acaba ne zaman ölücem diye adam kafayı yer. Veronika da öyle düşünüyor. Hemen nasıl intihar edebilirim diye düşünüyor ama kendisi öyle acı verici yöntemlerde istemiyor. Sürekli sakinleştirici veriliyor ona Zedka diye biri ile tanışıyor ilkin. Zedka’yı tanıyoruz daha sonra Mari ve Eduard ile tanışıcaz. Birazda Doktor İgor’dan bahsedlicek bu kadar. Hepsini hayat hikayelerini anlıyoruz Vilette’ye nasıl geldiklerini. Aslında hiçbiri deli değil. Hatta Vilette’de zorla tutulmuyorlar bile isteseler gidebilirler. Vilette öyle bir yer ki insanlar geldiklten sonra ufak sorunları geçse bile deli taklidi yapıp akıl hastanesini terk etmiyorlar. Çünkü orda sorunlulukları yok. Dertleri yok kimse onlardan mantıklı şeyler yapmalarını beklemiyor. Biri çıkıp avazı çıktığı kadar bağırsa saçma sapan şeyler söylese kimse bu deli demiyor. Bir şeyi gerçek tspan şey çoğunluğun kabul ettiğidir aynı şekilde davranışlarda öyle biri toplumdan farklı olarak bir şey yaptığı an dikkat çekiyor gözler üzerinde oluyor aslında Villete’de olupta deli olmayanlarda bu şekilde oraya gelmiş. Örneğin küçük bir kızın başını kapatıp Doğu’da herhangi bir ile koysanız kimse dönüp bakmaz bu kızı neden bu yaşta kapatmışlar gibi. Aynı kızı buraya ya da ne biliyim İzmir’e koysanız bön bön bakarlar. Tam tersi şortlu atletli biri içinde geçerli. Yani genelin normal gördüğü şeyler başka birine saçma geliyorsa toplum içinde o dışlanır ya da deli damgası yer. Ama belkide o birey içinde bu toplum çıldırmış kafayı yemiştir. Bunun çol güzel örneklerini zaten kitapta yer vermişler. Zedka bize güzel bir öykü anlatıyor. Dr. İgor bize bir örneklendirme yapıyor. Eduard başlı başına bir örnek. Veronika’nın içi yaşama isteğiyle dolduğu oluyor ama hemen unutmsya çalışıyor. Çünkü artık ölüm onun için kaçınılmaz. Veronika bu süreç boyunca kendisi ile ilgili bir sürü gerçek keşfediyor. Keşke dah önce bunları öğrenseydim. Delice şeyler yapsaydın kendimi tutmasaydım. Montrolleri bıraksaydım diyor. Normalde asla yapmayacağı şeyler yapıyor. Eduard kendisini şizofreni hastası gibi gösteren ama gayet normal olan biri. Veronika ona piyano çalıyor ve daha hiç konuştuğunu bile duymadığı bir şizofreniye sana aşık oldum diyor. Eduard kızın ona piyano çalmasını bekliyor hep. Eduard’ın şizofreni olmadığını bilen tek kişi Mari. Mari Eduard için bir anne gibi. Eduard anne ve babasını hayal kırıklığa uğratmıştı. Ama onlar yüzünden de hayatı bi nevi mahvolmuştu. Demek ki sevginin başka bir yönü daha var. Veronika’nın yavaş yavaş Vilette sakinlerinin gözü önünde ölümü onlarıda etkiliyor. Çünkü böyle durumlara alışkın değiller. Aralarından giden birileri mutlaka olur ama ani bir şekilde olur. Bu durum biraz farklı. Veronika’nın durumu Vilette’dekilernde kendilerini sorgulamalarına ve bı hayatta neler yaptım. Önümdeki günlerde neler yapıcam demeye itti. Ve hayatlarını daha güzel yaşamaya çalıştılar belkide. Mari de bazı şeylerin farkına vardı. Ve gitti. Zedka da gitti. Eduard ve Veronika ise kaçtılar. Daha sonra(yaklaşık bir hafta sonra) Dr. İgor yalan söylemekten kurtulduğu için sevinçliydi. Çünkü Veronika aslında ölmeyecekti. Sadece üzerinde çalıştığı bir tez için Veronika’yı denek olarak kullandı. Dr. İgor gerçekten de akıllı bir doktor. Kaçtıkları günün sonunda Veronika ölmemişti.
  • "Tertuliano Maximo Afonso tek başınayken bile gülümsemeyi becerebilen olağanüstü insanlardan değildir, özünde melankoliye, içine kapalılığa, hayatın fani olduğunu fazlasıyla duyumsamaya, insan ilişkileri denen Girit labirentleriyle karşı karşıya gelince amansız bir şaşkınlığa kapılmaya meyillidir."

    Saramago'nun bana göre "İsa'ya göre İncil" eserini bir kenara bırakırsak yazdığı en mükemmel eseri bu kitap. Saramago zaten kendine has üsluba sahipken, kurgu yaparken de işin içine onlarca karakter girince okurun kafası allak bullak oluyor ve olayları anlamlandırmaya çalışırken, kendimizi kitabın sonunda buluyoruz. Bana göre en büyük iki eserinde ise durum farklı, birincisinde İsa'yı, ikincisinde ise Tertuliano'yu olayların merkezine alarak kitapların neredeyse tamamını baş karakterin psikolojisiyle yansıtıyor, böylece anlatıma daha fazla anlam katıyor diye düşünüyorum.

    Yukarıdaki tanımdan da yola çıkarak Tertuliano'yu benzetebileceğimiz bir diğer roman karakteri de Akakiy Akayiçeviç. Gogol, "Palto"da daha uzun bir roman yazmaya karar verseydi, benzer bir tat alabilirdik ama o zaman da günümüz insanına hitap etmesi zorlaşacaktı. Peki Tertuliano, Meurseault'a benzetilebilir mi? Ben çok da benzetemiyorum. Meurseault gibi içine kapanık olsa da, onun kadar duygusuz veya duygularını göstermekten aciz bir karakter değil. Bu açıdan Tertuliano, dünyamıza gerçek dışı bir şekilde 'yabancı' olmayan, sadece hayata tam olarak girememiş bir insan.


    Tertuliano'nun kişiliğinden yola çıkarak üstad, hayati sayılabilecek tespitlerde bulunuyor. Bunlardan birisi şu:

    "hayatta bazı durumlarda, insan kararsızlığından kurtulmak uğruna öyle bir ihtiyaca kapılır ki ne olursa olsun bir şeyler yapmak ister, yapacakları ne kadar yararsız, ne kadar anlamsız olursa olsun, halen kendi iradesiyle karar verebildiğini görmesi açısından önemlidir."

    Bu konuda mütevazı olmam mümkün değil, Tertuliano'yu da, Saramago'yu da çok iyi anladığımı söyleyebilirim. Söz ortada, üstüne bir şey eklememe gerek yok. Sadece bazı durumlarda dediği durumların hayatta payı artabiliyor, bu durumlarda insan amansız bir biçimde karar verme yetisinin kendisinde olduğunu göstermek istiyor, bu durumlarda önemli olan yapılan anlamsız hareketin sonuçsuzluğunda, hayal kırıklığı uğranmış olsa dahi bunu abartılı bir umutsuzluğa çevirmemek.



    "Yalnız yaşamak, bünyesi alıngan, kırılgan ve esneklikten uzak olan kişiler için cezaların en ağırıdır, fakat ne kadar fena olursa olsun böyle bir durumun insana kriz geçirten bir dramaya dönmesi nadir görülür. İnsanı şaşırtmayacak denli sık görülen bir durumsa, insanların kendilerini yalnızlığın kılı kırk yaran titizliğine sabırla bırakmalarıdır."

    Bu cümle de baştan sona doğru elbette ki. Meurseault örneğinde de gördüğümüz gibi fiziksel veya duygusal olarak yalnız olmak insanı yorar, bu günümüzde yapmacık olarak kullanıldığı şekilde insanı delirtmez, kriz geçirtmez. İnsan, her ne kadar yalnız olsa da, buna yaratılış mı dersiniz, doğa mı dersiniz, karar size kalmış, o kadar güçlü bir öze sahiptir ki yalnızlığından dolayı yorgun düşse de, bunalsa da sonunda ayakta durmayı başarır. Bunun cevabını nihayetinde Bayan Afonso biliyordu. "Bir tarafın doğduğundan beri uyuyor ve bir gün uyanacak." diyordu oğluna. Zaten bütün felsefî bilgi de bunu göstermeye çalışmaz mı bize? İnsanın doğduğundan beri aslında uyuyor olduğunu ve kendisini geliştirerek, hayatını sorgulayarak uyanacağını anlatmaya çalışmaz mı? İşte soyut olarak ne kadar uyanmış olsan da, somut anlamda bir şeylere ulaşmadıkça veya tam tersine hayal kırıklığı yaşamadıkça uyanamıyor insan. Bu da çok güçlü insan doğasının bir başka tarafı.


    Saramago romanlarını neden bu kadar vurucu olduğunu ifade eden bir cümle ile devam edelim;

    "Gerçek yaşam rastlantılar konusunda bizlere hep romanlar ve başka kurgulardan daha tutumlu davranır."

    Bu böyledir, en azından yaşadığımız çağda. Saramago da yazınında önce gerçek yaşam dışı bir şey yapar, aykırı bir olay meydana gelir, Tertuliano'nun film izlemesi, Ölüm'ün faaliyetlerini durdurması gibi... Ondan sonra, gerçek dünyaya döner üstad, daha doğrusu, inanılmaz bir olay meydana geldikten sonra çağdaşımız insan ne yapar diye merak eder ve bunu yazar. Bunu neden mükemmel yazabilir? Çünkü başına olağanüstü bir şey gelmiş olsa da, insan yine aynı insandır. İnsanın normal şartlarda ne yapabileceği kısmen tahmin edilebiliyorsa, başına olağanüstü bir olay geldiğinde de yine kısmen bilinebilir. Saramago bunu düşünme cesaretini gösteriyor ve çok da iyi yapıyor.


    Bu kitabın en etkileyici cümlelerinden biriyle de son noktayı koyayım:

    "Derler ya, hayat kaderin cilveleriyle doludur, oysa hayat dünyadaki en aptal şeylerden biridir, birisi bir gün hayata, Aynen devam et, durmadan ilerle, yoldan hiç ayrılma, demiş olmalıdır ve hayat o günden beri aptallaşmış, bize vermekle övündüğü derslerden hiçbir şey öğrenememiş, kendisine verilen emri körlemesine yerine getirmekten başka bir şey yapamamış, önüne çıkan her şeyi devirip geçmiş, geride bıraktığı zarara hiç aldırmamış, bizden bir kez olsun özür dilememiştir."
  • Ölüm dediğimiz şey nedir aslında? İnsanın hayatındaki önemli şeyleri öleceğini hissettiği anda daha çok farkına varması sizce de garip değil mi? Ya da neden daha çok kendimizi bu gibi çaresiz hissettiğimiz konularda çevremize daha çok odaklanmış olarak buluruz? gibi insanın aklına çeşit çeşit sorular getiriyor kitabın konusu.

    Tarık Tufan bu kitabında yoğun bir şekilde ölüm konusunu işlemiş. Kanser teşhisi konulan bir hastanın geçmişine de dayanarak içinde bulunduğu ruh halini, çevresine olan yaklaşımını o güzel edebi dilini anlatmış. ben kitapta ilgimi çeken noktalara değinicem.

    Bunlardan ilki tabiki kitabın ana konusu olan ölüm. Ölüm gerçekten nedir? İnsanın hayatının fizyolojik olarak son bulması mıdır? Eminim ki düşününce hepimizde birtakım düşünceler uyandırıyordur. Mesela ben en çok bir insan öldükten sonra daha çok kıymetlenmesini hiçbir zaman anlamamışımdır. Neden hayatımızdaki insanlar yanımızdayken kıymetini bilmeyiz? Onlar gittikten sonra bir şeylerin farkına varmak neyi değiştirir? Sanırım kitapta işlenen çok güzel kısımlardan birisi de bu. Zira baş karakterimiz öleceğini hissettikten sonra ailesinin yanına geri dönmek ister. Biraz daha çevresindekilere vakit ayırmak, onlarla zaman geçirmek, sohbet etmek ister. Hayatın koşuşturmasına ayak uydurmaya çalışırken aslında hepimiz bir nebzede olsa öyleyiz bence. Her şeye yetişebilmek için zamanımızı en etkili şekilde kullanmaya çalışıyoruz ama sevdiklerimize kim bilir ne kadar vakit ayırıyoruz? Ya da ayırdığımız vakit yetiyor mudur? Hepsi üstünde uzun uzun düşünülüp öyle cevap verilecek sorular gibime geliyor.

    Kitapta ikinci dikkatimi çeken konu da hayatı insanlara göre yaşamak! Bu hayat bizimken neden kendimize bunu yaparız? Neden bu kadar önemlidir çevremizdeki insanların hakkımızda düşünecekleri? Bunda toplumun payını hesaba katmak gerekir. Eğer çevremizdeki herkes o ne der bu ne der hesabı yapıyorsa ve biz bunların farkında değilsek zaten düşünce yapımızda o şekilde gelişecektir. bence tabi.

    Bir diğer husus da sizce bazı durumlarda en yakınımızdaki insanın (örneğin annemiz, babamız, eşimiz vs.) mutlu olduğu şeyler bizi mutsuz ediyorken katlanmak mı gerekir, yoksa hayatı kendimize göre mi şekillendirmeliyiz? Özelliklede hayatımız tamamen başka insanların kontrolündeyse. Ben olsam yapamazdım diye düşünüyorum. Belki duruma göre değişir ama bağımsız yaşamayı, kendi kararlarımı kendim almayı sevdiğim için ,ki bunda tabiki ailemin katkısı büyük , yapamazdım galiba. Ama bu noktada kişinin ne şartlarda olduğu çok önmeli noktalardan birisi sanırsam.

    Bir de çevremizde bize ya da herkese hoş sohbetiyle iyi gelen insanlar vardır mesela. Biraz gizemli bir yapısı vardır ama konuşurken içimizi rahatlatan. Tabiki kitapta böyle bir karakterde işlenmiş. Bana sıkıntıya düştüğümüzde hep imdada yetişecek birini ararız ya sanki onu anlatmak istemiş gibi geldi Tarık Tufan. Size nasıl gelir bilemiyorum tabi.

    Sözün özü kitapta böyle bir konuyla karşılaşacağımı beklemiyordum. Ekim ayını 20 kitapla tamamlamak için okudum aslında. Ama dilini, işlediği konuyu çok sevdim; fakat sonu sanki kestirip atılmış gibi geldi bana. Yazılmak istenmemiş gibi. Ya da çok farklı bittiği için öyle hissettim bilemiyorum. Ama sırf bu yüzden okumaktan vazgeçmeyin yoksa çok güzeldi. Ben sadece fikrimi belirtmek istedim.

    KİTAPLA KALIN =) =)