• SOSYALİST çıktı çıkalı “Finans-Kapital” sözü en sık geçen bir frenkçedir. Türkçesi malî sermaye diye çevrilse, daha anlaşılır olamaz. Kapital, bildiğimiz sermayedir. Finans: Maliye, büyük şirket ve bankalar işidir. Ancak, tarih içinde sermayenin geçirdiği değişiklikler gözönüne getirilmedikçe, Finans – Kapital sözünün anlamı ve önemi kavranamaz.

    Medeniyetten önce, insan Toplumu SOSYALİST idi. O ilkel sosyalizmde, ne sınıf, ne sermayeci vardı. Herşey toplumun ortak malıydı. Medeniyet özel sermaye ile doğdu. Onun için, bugün hâlâ özel sermaye vurgun yapmazsa medeniyet ölür, sananlarımız çoktur. Oysa medeniyet gibi, sermaye de ezeli, değişmez şey değildir.

    İlk özel sermayeci tip Sümerlerde “TAMKARA” adını alanlardan bunlar toplum varından aşırdıkları değerle Antika Sermaye diyeceğimiz gücü edindiler. Batıda, kapitalizm doğmadan önceye dek dünyayı allak bullak eden antika sermayeye önsermaye (PREKAPİTAL) denir. Önsermaye iki başlıdır:

    a) Tefeci sermaye: Para alışverişi yapıp fâiz alır.
    b) Bezirgân sermaye: Mal alışverişi yapıp kâr eder.

    Marks’ın “İkiz kardeş” dediği Tefeci – Bezirgân sermayenin, modern sermayeye zıt olan yani: Üretime karışmaması ile özetlenir. Antika toplumda üretimi ya hür küçük üretmenler (esnaf, köylü) yapar, yahut büyük toprak beylerinin geniş çiftliklerinde köleler yapar. Esnaf ve köylünün küçük üretiminden, yahut efendi ve beylerin büyük üretimden çıkardıkları malları pazara çıkarıp kâr sağlayan bezirgân sermayedir. Küçük üretmenleri (esnaf-köylüleri) ve beyefendileri ağır şartlarla haraca bağlayıp fâiz sağlayan tefeci sermayedir. Bu sıfatla, Tefeci-Bezirgân sermaye, üretim ve toplum düşmanı olarak dinlerce lânetlenmiştir.

    Batı kapitalizmi o antika önsermayeyi kazıyıp atarak modern sermayeyi üstün getirdi. Modern sermayenin antika sermayeden baş farkı: Doğrudan doğruya üretimle uğraşmasıdır.Kapitalizmde üretim temelini eline geçiren sermaye, tarihsel gelişimi yüzünden birbirine zıt iki basamak gösterdi:

    a) Serbest Rekabetçi Sermaye: 19’uncu yüzyıla değin özel sermaye girişkin ve yaratıcı kişi olan modern kapitalistler elinde işledi. Muazzam Batı medeniyetini kurdu. Kendi “mezar kazıcısı” olacak muazzam İşçi sınıfı ordularını yetiştirdi. İnsanlık, kapitalizmin serbest (Hürriyet) çağına çok şey borçludur.

    b) Tekelci Finans-Kapital: 19’uncu yüzyıl ortalarından beri temellerini atıp 20’inci yüzyıla girer girmez kayıtsız insan oğlunun herşeyine egemen olan sermayedir. Serbest rekabet çağında egemenlik bütün olarak SERMAYECİ (Kapitalist) SINIFININ elinde idi. Finans – Kapital çağında, kapitalist sınıfının dahi çoğunluğu aşağı safa itilir. Gerek (sanayici, tüccar, banker) KAPİTALİST’lerin, gerek (Büyük emlâk sahibi toprak beyi, ağa mütegallibe, eşraf) RANTİYE’lerin (İRAT yiyicilerinin) içinden en kalınları, en soyguncu, vurguncuları. birkaç büyük ŞİRKET – BANKA kubbesi altında buluşup kaynaşırlar. Sanayii, ziraati, alışverişi, siyaseti, bilimi, felsefeyi, ahlâkı; dini, her şeyi TEKELCİ – SERMAYE’lerinin zokası altına sokarlar. İşte buna FİNANS- KAPİTAL denir.

    http://www.turkiyedireniyor.org/...inans-kapital-nedir/
  • SOSYALİST çıktı çıkalı “Finans-Kapital” sözü en sık geçen bir frenkçedir. Türkçesi malî sermaye diye çevrilse, daha anlaşılır olamaz. Kapital, bildiğimiz sermayedir. Finans: Maliye, büyük şirket ve bankalar işidir. Ancak, tarih içinde sermayenin geçirdiği değişiklikler gözönüne getirilmedikçe, Finans – Kapital sözünün anlamı ve önemi kavranamaz.

    Medeniyetten önce, insan Toplumu SOSYALİST idi. O ilkel sosyalizmde, ne sınıf, ne sermayeci vardı. Herşey toplumun ortak malıydı. Medeniyet özel sermaye ile doğdu. Onun için, bugün hâlâ özel sermaye vurgun yapmazsa medeniyet ölür, sananlarımız çoktur. Oysa medeniyet gibi, sermaye de ezeli, değişmez şey değildir.

    İlk özel sermayeci tip Sümerlerde “TAMKARA” adını alanlardan bunlar toplum varından aşırdıkları değerle Antika Sermaye diyeceğimiz gücü edindiler. Batıda, kapitalizm doğmadan önceye dek dünyayı allak bullak eden antika sermayeye önsermaye (PREKAPİTAL) denir. Önsermaye iki başlıdır:

    a) Tefeci sermaye: Para alışverişi yapıp fâiz alır.
    b) Bezirgân sermaye: Mal alışverişi yapıp kâr eder.

    Marks’ın “İkiz kardeş” dediği Tefeci – Bezirgân sermayenin, modern sermayeye zıt olan yani: Üretime karışmaması ile özetlenir. Antika toplumda üretimi ya hür küçük üretmenler (esnaf, köylü) yapar, yahut büyük toprak beylerinin geniş çiftliklerinde köleler yapar. Esnaf ve köylünün küçük üretiminden, yahut efendi ve beylerin büyük üretimden çıkardıkları malları pazara çıkarıp kâr sağlayan bezirgân sermayedir. Küçük üretmenleri (esnaf-köylüleri) ve beyefendileri ağır şartlarla haraca bağlayıp fâiz sağlayan tefeci sermayedir. Bu sıfatla, Tefeci-Bezirgân sermaye, üretim ve toplum düşmanı olarak dinlerce lânetlenmiştir.

    Batı kapitalizmi o antika önsermayeyi kazıyıp atarak modern sermayeyi üstün getirdi. Modern sermayenin antika sermayeden baş farkı: Doğrudan doğruya üretimle uğraşmasıdır.Kapitalizmde üretim temelini eline geçiren sermaye, tarihsel gelişimi yüzünden birbirine zıt iki basamak gösterdi:

    a) Serbest Rekabetçi Sermaye: 19’uncu yüzyıla değin özel sermaye girişkin ve yaratıcı kişi olan modern kapitalistler elinde işledi. Muazzam Batı medeniyetini kurdu. Kendi “mezar kazıcısı” olacak muazzam İşçi sınıfı ordularını yetiştirdi. İnsanlık, kapitalizmin serbest (Hürriyet) çağına çok şey borçludur.

    b) Tekelci Finans-Kapital: 19’uncu yüzyıl ortalarından beri temellerini atıp 20’inci yüzyıla girer girmez kayıtsız insan oğlunun herşeyine egemen olan sermayedir. Serbest rekabet çağında egemenlik bütün olarak SERMAYECİ (Kapitalist) SINIFININ elinde idi. Finans – Kapital çağında, kapitalist sınıfının dahi çoğunluğu aşağı safa itilir. Gerek (sanayici, tüccar, banker) KAPİTALİST’lerin, gerek (Büyük emlâk sahibi toprak beyi, ağa mütegallibe, eşraf) RANTİYE’lerin (İRAT yiyicilerinin) içinden en kalınları, en soyguncu, vurguncuları. birkaç büyük ŞİRKET – BANKA kubbesi altında buluşup kaynaşırlar. Sanayii, ziraati, alışverişi, siyaseti, bilimi, felsefeyi, ahlâkı; dini, her şeyi TEKELCİ – SERMAYE’lerinin zokası altına sokarlar. İşte buna FİNANS- KAPİTAL denir.

    Hikmet Kıvılcımlı - Finans Kapital Nedir?
  • Şimdi Hattuşili'nin saltanatının sonuna veya en azından kralın ağır bir hastalığa yakalandığı döneme göz atalım. Bu konu hakkındaki bilginin kaynağı, Hitit arşivlerine ait olan sıra dışı bir belgedir. On üçüncü yüzyıla ait olan ve Hattuşili' nin Vasiyetnamesi olarak bilinen bu Hititçe ve Akkadça yazılmış iki dilli bir belgede olay Hitit kraliyet ailesinin atalarının yurdu Kuşşar'da geçer. Metinden Kral Hattuşili' nin Kuşşar'dayken hastalandığını öğreniyoruz. Vasiyetname'de anlatılan bu sahneyi ve olayı yeniden kurgulayalım. Hasta Bir Kralın Vasiyeti Hattuşili'nin hastalığı ağırdı ve belki de onu ölüme götürecekti. Ölürse zaten krizde olan krallığı kargaşaya sürüklenecekti. Kraliyet sarayındaki çetin bölünmeler, kralın ölümünden önce tahtın varisini belirlemesini zorunlu kılıyordu. Kralın üst düzey subayları ve sarayın önde gelenleri onun yatağının başında toplanmışlardı. Kralın onlara söylemesi gereken önemli bir şey vardı. Kral konuşma yapmaya hazırlanırken, krallıktaki en kuvvetli unsurların temsilcileri VIP'ler sessizce bir araya toplandılar. Kralın ağzından çıkan her sözcüğü yazması için bir katip çağrılmıştı. Kim bilir, belki de söyleyecekleri son sözleri olacaktı. Söyleyecekleri krallığın devamı için çok önemli olabilirdi. Hatti ülkesi bir süredir karışıklık içindeydi. Kral, bunun nedeninin büyük ölçüde kendi çocuklarının (bir oğlu ve bir kızı vardı) hainliği olduğunu düşünüyordu. Toplananlara çocuklarının 'suçlarını' hatırlattı. Tappassanda kentine (yeri bilinmemektedir) vali olarak atanan oğlu Huzziya, babasına karşı ayaklanmaya ikna olmuştu. Anlaşıldığına göre Huzziya krallıkta sevilen bir kişiydi ve tahtın varisi konumundaydı. Şimdi ise vatana ihanetten tutuklanmıştı. Ancak gözden düşmesi kralın tebaası arasındaki huzursuzluğu artırmış ve yaygınlaştırmıştı. Krallığın dört bir yanında prensin kızı önderliğinde başlatılan yeni ayaklanmalar çıkmıştı. Kral nihayet tebaasından pek çok kişiyi katlettikten sonra ülkedeki otoritesini yeniden kurmuş ve kızını sürgüne göndermişti. Bir kez daha veraset sorunu ortaya çıkmıştı. Kral, oğlunun tahta çıkma ihtimali kalmayınca gözlerini yeğenine çevirmiş ve onu veliaht tayin ederek yeni Labarna olarak ilan etmişti. Ancak bu tayinin sonu felaketle bitti. Yeğenin krallığın sorumluluklarını yerine getiremeyeceği anlaşıldı. Böylece Hattuşili yatağının başında toplananlara şöyle dedi: 'Yeğenim midemi bulandırıyor! Tek damla gözyaşı dökmedi, onda merhametin zerresi yoktu, soğuk ve acımasızdı!' Kalabalığa, kralın tavsiyelerine kulak vermeyen çocuğun, yalnızca taş kalpli kardeşlerini ve şeytani annesini dinlediği anlatıldı. Kral, hayvanları kullanarak mecazi öğeler kattığı konuşmasında 'yılan' kız kardeşinin oğlunun varislikten men edildiğini duyunca öküz gibi böğürdüğünü' söyledi. Yeğen görevden alınmak zorundaydı. Onun hükmü krallığa kargaşaya sürükleyebilir ve daha fazla kan dökülmesine neden olabilirdi. Tüm yetkileri elinden alınmalı ve kralın kızı gibi (ve büyük olasılıkla oğlu) başkentten sürülmeliydi. Kral içini çekerek 'şu ana dek (ailemde) hiç kimse isteklerimi yerine getirmedi' dedi. Toplantının asıl amacına dönelim. Hattuşili'nin yeğenini reddetmesinden sonra tahta yalnızca tek bir aday kalıyordu: Kralın torunu Murşili. Kral da toplananlara onun ismini ilan etti. Ancak henüz çocuk olan Murşili, kralın sorumluluklarını alamayacak kadar küçüktü. Yine de başka kimse yoktu. Şimdi, kralın ülkesinin önde gelenleriyle yaptığı toplantının ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. Bu kişiler, başkasının taht iddiasını desteklememeleri için çağrılmışlardı. Oysa dedesi ölüme bu kadar yakınken genç yaştaki torunu son derece istikrarsız bir krallığı yönetemezdi. Bununla birlikte yerleşmiş bir veraset yasası yoktu. Sonraki kralın aynı aileden geleceği konusunda kimsenin kafasında bir soru işareti bulunmuyordu. Ancak görev aile içinde herkese açıktı. Elbette bu durum aile üyelerinin rakipleriyle düşmanlarını ortadan kaldırmak için yeterli hizip desteğini sağlamalarına bağlıydı. Bu süreçte krallık da ciddi zararlar görebilirdi. Tam da bu nedenle alelacele toplananların hasta kralın seçimine destek vermeleri krallığın istikrarı ve güvenliği için hayati önem arz ediyordu. Ancak Hattuşili toplantıdakilerin yalnızca onayını istemiyordu. Yeni kral reşit olana dek bir naip atanacaktı ama gencin korunması ve hem bir idareci, hem de bir savaşçı olarak alacağı eğitim için büyük bir sorumluluk gerekiyordu. Bunun için de Hattuşili' nin yatağının başında toplananların kralın emrini yerine getireceklerine dair rıza göstermeleri gerekiyordu. Katibin düştüğü birkaç açıklayıcı not dışında Vasiyetname neredeyse kralın ağzından çıkan her sözcüğün yazıldığı bir belgeydi. Krallıktaki birçok resmi belgenin aksine birleştirilmemiş veya düzenlenmemişti. Bu belgenin önemini gözden kaçırmayalım. Bu ifadeler, Hint-Avrupa dilinde yapılmış bir konuşmaya ait olan ve günümüze ulaşan ilk sözcüklerdir. Neredeyse üç bin beş yüz yıl önce yaşamış bir kral bize doğrudan hitap etmektedir. Konuşma bu haliyle karmakarışık bir belgedir. Kralın veraset konusunda söyledikleri ve çocuk yaştaki veliahdına krallığın zahmetli görevlerine hazırlanırken nasıl davranması gerektiğine ilişkin tavsiyeleri son derece resmi, makul ve dolaysızdır. Öte yandan konuşmanın diğer kısımları, başta kralın 'öküz gibi böğüren yılan kız kardeşi' olmak üzere krala ihanet ettiği söylenen kişilere yönelik şahsi suçlamalarla doludur. Kralın kız kardeşi her şeyden önce oğlunun bu hale gelmesinden sorumlu tutuldu. Kral, ailesinin vahim suçlarına rağmen kendisine ihanet edenlere, örnek olacak bir şekilde merhametli davrandı. Asi kızı (ve büyükolasılıkla oğlu) ve reddettiği yeğenini idama mahkum etmedi. Onların cezayı yalnızca başkentten güvenli ve rahat bir şekilde yaşayacakları yerlere sürülmek oldu. Kralın tebaasından geçmişte sadakatsizlik gösterenler ve ihanete karışanlara da başka cezalar verilmedi. Merhamet ve af kapsamlı aynı zamanda şartsız olarak uygulanacaktı. Bu durum, kralın varislerine ve tebaasına miras bıraktığı yeni barış ve ahenk ruhuyla uyumluydu. Şimdi Vasiyetname'nin son sözlerine göz atalım. Kral, söylediklerinin tamamının her ay Murşili'ye yüksek sesle okunması talimatını verir. Ardından yeni varisine son tavsiyelerini sunarak konuşmasını sonlandırır. Ya da en azından görünüşte öyle yapar. Kral, yatağına sessizce uzanır ve katip de srylusunu 2 elinden bırakır. Kral daha sonra kısa süreliğine olsa da doğrulur. Yatağının başucundaki bir kadına döner. Hastayar adındaki bu kadının kralla ilişkisini bilmiyoruz. Çok büyük olasılıkla kralın akrabası, belki karısı, belki de gözdesiydi. Ona birkaç tavsiyede bulunduktan sonra nihayet şöyle der: '(cesedimi) iyi yıka, beni koynuna al, beni topraktan koru' (çev. P. Goedegebuure). Bu şahsi sözler kayda geçirilmesi için söylenmemişlerdi. Yine de aceleyle konuşan kralın talimatlarına uyan rahip stylusunu eline aldı ve kralın söylediklerini yazarak bu sözlerin sonsuza dek korunmasını sağladı. Büyük Hitit savaşçısını aniden ölüm korkusu salmış, Hastayar' a kendisine yakın olmasını ve onu ölümün pençesinden kurtarmasını emretmişti.

    Yazılanlar Ne Kadar Doğruydu? Bu belge hayranlık uyandırmasına rağmen geride pek çok yanıtsız soru bırakır. Doğruluklarını teyit etmeksizin doğrudan kralın ağzından duyduğumuz her şeyi hatırlayalım. Kralın kendi ailesine yönelttiği ihanet ve komplo suçlamalarını olduğu gibi kabul etmeli miyiz? Kral fazla tepki mi gösteriyordu? Satırların arasını okuduğumuzda, en azından saltanatının ayaklanmalarla dolu bu evresinde, kralın tebaasının büyük bir kısmı tarafından hiç de sevilmediği izlenimine kapılıyoruz. Krala karşı başlayan ayaklanmaların tamamı nedensiz yere çıkmış olamazdı. Dahası, krala düşman olanların kraliyet ailesine karşı aynı duyguları hissetmedikleri anlaşılıyor. Hattuşili' nin çocuklarının büyük bir halk desteğine sahip oldukları görülüyor. Hatta reddettiği yeğenine bile iftira edilmiş olabilir. Belki de yeğen tamamen suçlu değildir zira kralla yaşadığı bir dizi ihtilaf sırasında kral tarafından kandırılmıştı. Başkentten sürülmüş olmasına rağmen kendisine cömert bir tazminat ödenmesi, yeğenin nüfuzlu destekçileri olduğunu da gösteriyordu. Hattuşili'nin vaatleri belki de yeğeninin kovulmasıyla ortaya çıkan tepkileri yatıştırmak içindi. Vasiyetname'de krallığın tebaasının mevcut hanedanın ülkeyi yönetmesine karşı çıkmadıkları açıkça görülür. Hatta bunun tam tersi söz konusuydu. Hoşnutsuzluğun asıl nedeni krallığın hanedanın elinden alınacağı korkusuydu. Ülkedeki öfkenin hedefi hanedan değil, kraldı. Vasiyetname'nin kraliyet ailesinin atalarının yurdu Kuşşar kentinde hazırlanmasının nedeni neydi? Kral orada ne yapıyordu? Belki de Kuşşar hala krallık için önemli bir kentti veya Hattuşili belli başlı tüm kentlerini ziyaret ederken hastalanmıştı. Bir diğer olasılık da o sırada krallığın süregelen bir istikrarsızlık içinde olduğuydu. Hattuşili, verasetle ilişkili sorunları tamamen çözene dek Hattuşa'dan ayrılmasının ve Kuşşar' a dönmesinin daha güvenli olduğunu düşünmüş olabilir. Vasiyetname'nin gerçekten de Hattuşili'nin ölümüyle ilgili olup olmadığını da sorgulamalıyız. Vasiyetname çoğu zaman olduğu gibi ölüm döşeğinde yapılmış bir konuşma mıydı? Kral belki de bir çeşit humma olan hastalığını atlatmış olabilirdi. Daha sonraki belgede (buna değineceğiz) yer alan kafa karıştırıcı bir atıf, bize kralın iyileşmekle kalmayıp Suriye'deki seferlerine devam ettiğini ve orada öldürüldüğünü belirtir. Gerçekten de Suriye'deki seferlerinin ne zaman başladığını bilemiyoruz. Krallığındaki denetiminin tamamen sağlandığını düşündükten sonra, Suriye bölgesindeki askeri faaliyetleri için gerekli olan muazzam kaynakları yanında götürdüğünü ve yurdundan çok uzakta tehlikeli bir girişimde bulunduğunu varsayabiliriz.
  • Şimdi Hattuşili' nin saltanatının sonuna veya en azından kralın ağır bir hastalığa yakalandığı döneme göz atalım. Bu konu hakkındaki bilginin kaynağı, Hitit arşivlerine ait olan sıra dışı bir belgedir. On üçüncü yüzyıla ait olan ve Hattuşili' nin Vasiyetnamesi olarak bilinen bu Hititçe ve Akkadça yazılmış iki dilli bir belgede1 olay Hitit kraliyet ailesinin atalarının yurdu Kuşşar'da geçer. Metinden Kral Hattuşili' nin Kuşşar'dayken hastalandığını öğreniyoruz. Vasiyetname'de anlatılan bu sahneyi ve olayı yeniden kurgulayalım. Hasta Bir Kralın Vasiyeti Hattuşili'nin hastalığı ağırdı ve belki de onu ölüme götürecekti. Ölürse zaten krizde olan krallığı kargaşaya sürüklenecekti. Kraliyet sarayındaki çetin bölünmeler, kralın ölümünden önce tahtın varisini belirlemesini zorunlu kılıyordu. Kralın üst düzey subayları ve sarayın önde gelenleri onun yatağının başında toplanmışlardı. Kralın onlara söylemesi gereken önemli bir şey vardı. Kral konuşma yapmaya hazırlanırken, krallıktaki en kuvvetli unsurların temsilcileri VIP'ler sessizce bir araya toplandılar. Kralın ağzından çıkan her sözcüğü yazması için bir katip çağrılmıştı.
    Kim bilir, belki de söyleyecekleri son sözleri olacaktı. Söyleyecekleri krallığın devamı için çok önemli olabilirdi. Hatti ülkesi bir süredir karışıklık içindeydi. Kral, bunun nedeninin büyük ölçüde kendi çocuklarının (bir oğlu ve bir kızı vardı) hainliği olduğunu düşünüyordu. Toplananlara çocuklarının 'suçlarını' hatırlattı. Tappassanda kentine (yeri bilinmemektedir) vali olarak atanan oğlu Huzziya, babasına karşı ayaklanmaya ikna olmuştu. Anlaşıldığına göre Huzziya krallıkta sevilen bir kişiydi ve tahtın varisi konumundaydı. Şimdi ise vatana ihanetten tutuklanmıştı. Ancak gözden düşmesi kralın tebaası arasındaki huzursuzluğu artırmış ve yaygınlaştırmıştı. Krallığın dört bir yanında prensin kızı önderliğinde başlatılan yeni ayaklanmalar çıkmıştı. Kral nihayet tebaasından pek çok kişiyi katlettikten sonra ülkedeki otoritesini yeniden kurmuş ve kızını sürgüne göndermişti. Bir kez daha veraset sorunu ortaya çıkmıştı. Kral, oğlunun tahta çıkma ihtimali kalmayınca gözlerini yeğenine çevirmiş ve onu veliaht tayin ederek yeni Labarna olarak ilan etmişti. Ancak bu tayinin sonu felaketle bitti. Yeğenin krallığın sorumluluklarını yerine getiremeyeceği anlaşıldı. Böylece Hattuşili yatağının başında toplananlara şöyle dedi: 'Yeğenim midemi bulandırıyor! Tek damla gözyaşı dökmedi, onda merhametin zerresi yoktu, soğuk ve acımasızdı!' Kalabalığa, kralın tavsiyelerine kulak vermeyen çocuğun, yalnızca taş kalpli kardeşlerini ve şeytani annesini dinlediği anlatıldı. Kral, hayvanları kullanarak mecazi öğeler kattığı konuşmasında 'yılan' kız kardeşinin oğlunun varislikten men edildiğini duyunca öküz gibi böğürdüğünü' söyledi. Yeğen görevden alınmak zorundaydı. Onun hükmü krallığa kargaşaya sürükleyebilir ve daha fazla kan dökülmesine neden olabilirdi. Tüm yetkileri elinden alınmalı ve kralın kızı gibi (ve büyük olasılıkla oğlu) başkentten sürülmeliydi. Kral içini çekerek 'şu ana dek (ailemde) hiç kimse isteklerimi yerine getirmedi' dedi. Toplantının asıl amacına dönelim. Hattuşili'nin yeğenini reddetmesinden sonra tahta yalnızca tek bir aday kalıyordu: Kralın torunu Murşili. Kral da toplananlara onun ismini ilan etti. Ancak henüz çocuk olan Murşili, kralın sorumluluklarını alamayacak kadar küçüktü. Yine de başka kimse yoktu. Şimdi, kralın ülkesinin önde
  •  

    Türkçülüğün Önemli Meseleleri

    Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleşerek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür.
    Bunun değişmeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık.

    Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy şuuruna karşı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türkleşmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmişi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü şekillerde ispat ederken, Türkler de hiç şüphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar.

    Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karışmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karışmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz.

    Türkçülere soyculuğu değişmez bir prensip olarak kabul ettiren işte budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, başka soylarla karışmıştır. Bundan bir şey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan başka soylarla karışmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur.

    Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düşmanlığını bizdeki gafillere aşılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düşmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karışması yüzünden düştükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düşman kesilmişlerdir. Fakat, onların düşman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği bilgiler haline gelmiştir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahı küçük düşüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir.

    Soyculuk aleyhinde bulunanlara şunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karşı yaptığı ayrımı, Türkçüler, başkalarına karşı da yapmaktadırlar.

    Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yaşamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmiş olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türkleşen, Türkçeden başka dil bilmeyen ve kendisini başka bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy şuurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçekleştirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır.

    Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birleşmesi düşüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Geniş bir vatana yayılmış olan bu Türkler, geçmişte muhteşem rol oynamış, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, başka milletlerin hakimiyeti altına düşmüş olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düşüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmış olan milletdaşlarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından koşmasın? Yaratılıştan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yaşatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yaşatmışlardır.

    Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yaşıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yaşayan Türkler değil, medeni ülkelerde yaşayan Türkler de buraya hasret çekiyor.

    Bir süre sonra Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanışmıştım. Gümrükte ve başka yerlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmişti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yaşadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savaşında şehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemişti.

    Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karşı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmiştir. Millerleri büyüten şeyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtişam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır.

    Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düşünmek ve yalnız bugün için yaşamak insanlara hiçbir şeref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yaşamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, şeref için ve muhteşem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır

    Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birleştirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavuşturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birleşmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karşılaşıyoruz. Başka bir deyişle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir?

    Türk her şeyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konuşması ve Türk kültürünü taşıması gerektir.

    Türk oldukları halde anadillerini kaybetmiş olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için, günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir.

    Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak başka bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla eşittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur.

    Türkleri, bir millet olmaları için, geçmişte mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yaşamışlardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan şiddetle çarpışmışlardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vuruşmaları tek acıklı olmuştur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin şüphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca boğuşmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birleşmelerine engel olamamışsa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birleşmesi ve kaynaşması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir.

    Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin başına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılışı Türkistan’ın yıkılışına yol açmış, Kırım’ın çöküşü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmuştur.

    Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin şuurlu bir şekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savaşını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıştır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıştı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan başka, bizim de imza koyduğumuz Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yaşama hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, başka milletlerden daha çok layıktırlar. Başka milletler, koydukları imzanın şerefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan şamanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur. Bununla beraber Türk olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin şaman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, hıristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de yerleşenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir şartı saydıkları için yapmışlardır.

    Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde bütün bu şaman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları şimdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur.

    Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünnilik-şiilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıştaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz.

    Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez.

    Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı şeyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türkleştirmek zorundayız.

    Türkçülüğün değişmeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düşünceleri.

    Bu iki temel de bütün Türkçüler birleşmiştir. Bunun dışında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüşler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düşünceler değişebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düşünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değişmeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli şartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi…

    Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kışa, geceye, gündüze göre değişebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek şeklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değişmez. Soyculuk ve Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır.

    Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüşü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yaşamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karşı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini geliştirme amacını gütmektedir. “Artık savaş olmayacak” gibi uyuşturucu telkinleri, milli savunmamızı gevşetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savaşı kaldırmak düşüncesi, yüzyıllardan beri denenmiş, fakat tutmamıştır. “Roma Barışı” denen sözde barış sisteminin büyük kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmış, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamış bir sistem olduğu unutulmamalıdır.

    Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda kökleşmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp işi değil, ruh işidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması şarttır.

    Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her şey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düşmanlığı düşmanlığı”dır.

    Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, şerefimize fenalık etmiş olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kişiye düşmanız. “Kinimiz dinimizdir!”

    Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpışmaya mecburuz. Çarpışmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpışma bilimidir. Yaşamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Başka her bilim ve fen onun yardımcısıdır.

    Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karşılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmiş millet demektir.

    Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhoşluğu da yoktur. Disiplinli millette, milletin ahlak, gelenek, şeref ve isteklerine aykırı hiçbir şey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi, mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir.

    Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türkleşmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir şey kalmayacaktır. Kayıtsız şartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmış ve geliştirilmiş bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dışı yadigarlar temizlenecek, fakat bu arada elde edilmiş olumlu sonuçlar saklanacaktır.

    Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve geliştirmeye elverişli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört beş harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düşmek talihsizliğinden kurtulacaktır.

    Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yaşayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüştür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Şu” veya “Çu”larla başlayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüş, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana gelmiş ikinci bir anavatan kurulmuştur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir kardeş kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, şimdi de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dış gelişmelerle birlikte Türk soyunun devşirmelerle iç savaşı şeklinde mütalaa olunacaktır.

    Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet aleyhinde olduğuna inanmıştır.

    Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düşüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düşmesine de şiddetle karşıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız şartsız eşit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıştır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dışında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her şeyden önce analık ve evdeşlik görevini yapmasını isteriz.

    Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik şartlarından olduğu meydandadır.

    Türkçülüğe göre Moskof bizim barışmaz düşmanımızdır. Bu düşmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıştır. Siyasetle ve yalanla bu düşmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yaşayan Moskof düşmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düşmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dışişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir şey düşünmek milli menfaatler aleyhinde düşünmektir.

    Moskof, bizim soy düşmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düşmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmuş bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir. Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi şarttır.

    Masonluğa da düşman sayarız. Masonluk, kökü dışarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdaşmayanların başvurduğu Türkçülük düşmanı bir teşekküldür. Başlangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmuş, zamanla milletler arası bir hale gelmiştir. Savaş halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düşman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalışmakta ve bunu başarmaktadır.

    Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teşkilatlı ve insanlık düşmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savaşı’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düşmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karşı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıştır.

    Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düşmanlığı yapmaktadır.

    Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü şartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin başında, hepsinin, kendi meslek alanında çalışarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erişebilmek için ciddi ve sistemli şekilde çalışmalıdır. Başarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse melek değiştirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaşlarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye çalışmakta tutunacak yol, masonların başvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı yere yükselmek gibi şerefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin şerefli yoludur.

    Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan başka bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin başına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır.

    Türkçülerin düşüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetiştirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yaşında evlenen ve çok çocuk yetiştiren Türkçülerin epey fazla oluşu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetiştirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konuşmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aşka tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir.

    Türkçüler teşkilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi teşekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teşkilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir.

    Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalışmalıdır. Bulunduğu şartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıştır. Lüzum görürse milliyetçi teşekküllere ve kişilere sormalı, sormazsa vicdanına danışarak hareket etmelidir.

    Yanlışlar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalışılmalıdır.

    Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlışları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğraşmak lazımdır. Milli kültürü zenginleştirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmış eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır.

    En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle başlayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz şeylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir şekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz olacağının teminatıdır.

    Uğrunda çalışanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erişecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydaşımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve şerefini hatırlatsın.

    Zevk ve safa içinde yaşamak, içkiyle dünyayı hoş görerek zevk kadınları ile mest olmak, şehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savaşta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer.

    Hayat ve ölüm… Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve edebi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak… İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini düşünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir.

    Ülkü yolunda ölenlerin, edebi karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ışık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir.

    Yaşamak, sadece kısa bir yaşamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yaşamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yaşamakta devam etmektir.

    Yaşamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yaşamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herşeyden daha muhteşemdir.

    Birleşmiş Milletler ülküsü uğrunda Kore’de şehitler vermek güzel şey, fakat Türkleri birleşmiş görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak şaheser bir şeydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleşerek ve başka her düşünceyi geride bırakarak, ateş yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karşı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düşenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karşılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk’ü Korusun!

    Nihal ATSIZ, Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952

    Bunun değişmeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık.

    Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy şuuruna karşı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türkleşmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmişi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü şekillerde ispat ederken, Türkler de hiç şüphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar.

    Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karışmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karışmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz.

    Türkçülere soyculuğu değişmez bir prensip olarak kabul ettiren işte budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, başka soylarla karışmıştır. Bundan bir şey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan başka soylarla karışmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur.

    Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düşmanlığını bizdeki gafillere aşılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düşmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karışması yüzünden düştükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düşman kesilmişlerdir. Fakat, onların düşman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği bilgiler haline gelmiştir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahı küçük düşüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir.

    Soyculuk aleyhinde bulunanlara şunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karşı yaptığı ayrımı, Türkçüler, başkalarına karşı da yapmaktadırlar.

    Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yaşamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmiş olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türkleşen, Türkçeden başka dil bilmeyen ve kendisini başka bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy şuurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçekleştirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır.

    Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birleşmesi düşüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Geniş bir vatana yayılmış olan bu Türkler, geçmişte muhteşem rol oynamış, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, başka milletlerin hakimiyeti altına düşmüş olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düşüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmış olan milletdaşlarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından koşmasın? Yaratılıştan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yaşatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yaşatmışlardır.

    Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yaşıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yaşayan Türkler değil, medeni ülkelerde yaşayan Türkler de buraya hasret çekiyor.

    Bir süre sonra Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanışmıştım. Gümrükte ve başka yerlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmişti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yaşadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savaşında şehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemişti.

    Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karşı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmiştir. Millerleri büyüten şeyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtişam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır.

    Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düşünmek ve yalnız bugün için yaşamak insanlara hiçbir şeref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yaşamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, şeref için ve muhteşem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır

    Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birleştirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavuşturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birleşmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karşılaşıyoruz. Başka bir deyişle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir?

    Türk her şeyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konuşması ve Türk kültürünü taşıması gerektir.

    Türk oldukları halde anadillerini kaybetmiş olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için, günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir.

    Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak başka bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla eşittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur.

    Türkleri, bir millet olmaları için, geçmişte mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yaşamışlardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan şiddetle çarpışmışlardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vuruşmaları tek acıklı olmuştur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin şüphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca boğuşmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birleşmelerine engel olamamışsa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birleşmesi ve kaynaşması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir.

    Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin başına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılışı Türkistan’ın yıkılışına yol açmış, Kırım’ın çöküşü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmuştur.

    Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin şuurlu bir şekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savaşını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıştır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıştı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan başka, bizim de imza koyduğumuz Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yaşama hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, başka milletlerden daha çok layıktırlar. Başka milletler, koydukları imzanın şerefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan şamanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur. Bununla beraber Türk olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin şaman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, hıristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de yerleşenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir şartı saydıkları için yapmışlardır.

    Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde bütün bu şaman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları şimdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur.

    Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünnetlik-şiilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıştaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz.

    Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez.

    Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı şeyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türkleştirmek zorundayız.

    Türkçülüğün değişmeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düşünceleri.

    Bu iki temel de bütün Türkçüler birleşmiştir. Bunun dışında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüşler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düşünceler değişebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düşünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değişmeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli şartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi…

    Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kışa, geceye, gündüze göre değişebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek şeklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değişmez. Soyculuk ve Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır.

    Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüşü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yaşamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karşı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini geliştirme amacını gütmektedir. “Artık savaş olmayacak” gibi uyuşturucu telkinleri, milli savunmamızı gevşetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savaşı kaldırmak düşüncesi, yüzyıllardan beri denenmiş, fakat tutmamıştır. “Roma Barışı” denen sözde barış sisteminin büyük kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmış, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamış bir sistem olduğu unutulmamalıdır.

    Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda kökleşmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp işi değil, ruh işidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması şarttır.

    Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her şey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düşmanlığı düşmanlığı”dır.

    Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, şerefimize fenalık etmiş olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kişiye düşmanız. “Kinimiz dinimizdir!”

    Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpışmaya mecburuz. Çarpışmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpışma bilimidir. Yaşamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Başka her bilim ve fen onun yardımcısıdır.

    Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karşılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmiş millet demektir.

    Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhoşluğu da yoktur. Disiplinli millette, milletin ahlak, gelenek, şeref ve isteklerine aykırı hiçbir şey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi, mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir.

    Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türkleşmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir şey kalmayacaktır. Kayıtsız şartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmış ve geliştirilmiş bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dışı yadigarlar temizlenecek, fakat bu arada elde edilmiş olumlu sonuçlar saklanacaktır.

    Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve geliştirmeye elverişli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört beş harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düşmek talihsizliğinden kurtulacaktır.

    Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yaşayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüştür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Şu” veya “Çu”larla başlayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüş, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana gelmiş ikinci bir anavatan kurulmuştur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir kardeş kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, şimdi de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dış gelişmelerle birlikte Türk soyunun devşirmelerle iç savaşı şeklinde mütalaa olunacaktır.

    Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet aleyhinde olduğuna inanmıştır.

    Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düşüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düşmesine de şiddetle karşıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız şartsız eşit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıştır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dışında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her şeyden önce analık ve evdeşlik görevini yapmasını isteriz.

    Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik şartlarından olduğu meydandadır.

    Türkçülüğe göre Moskof bizim barışmaz düşmanımızdır. Bu düşmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıştır. Siyasetle ve yalanla bu düşmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yaşayan Moskof düşmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düşmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dışişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir şey düşünmek milli menfaatler aleyhinde düşünmektir.

    Moskof, bizim soy düşmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düşmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmuş bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir. Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi şarttır.

    Masonluğa da düşman sayarız. Masonluk, kökü dışarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdaşmayanların başvurduğu Türkçülük düşmanı bir teşekküldür. Başlangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmuş, zamanla milletler arası bir hale gelmiştir. Savaş halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düşman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalışmakta ve bunu başarmaktadır.

    Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teşkilatlı ve insanlık düşmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savaşı’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düşmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karşı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıştır.

    Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düşmanlığı yapmaktadır.

    Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü şartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin başında, hepsinin, kendi meslek alanında çalışarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erişebilmek için ciddi ve sistemli şekilde çalışmalıdır. Başarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse melek değiştirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaşlarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye çalışmakta tutunacak yol, masonların başvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı yere yükselmek gibi şerefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin şerefli yoludur.

    Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan başka bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin başına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır.

    Türkçülerin düşüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetiştirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yaşında evlenen ve çok çocuk yetiştiren Türkçülerin epey fazla oluşu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetiştirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konuşmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aşka tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir.

    Türkçüler teşkilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi teşekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teşkilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir.

    Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalışmalıdır. Bulunduğu şartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıştır. Lüzum görürse milliyetçi teşekküllere ve kişilere sormalı, sormazsa vicdanına danışarak hareket etmelidir.

    Yanlışlar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalışılmalıdır.

    Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlışları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğraşmak lazımdır. Milli kültürü zenginleştirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmış eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır.

    En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle başlayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz şeylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir şekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz olacağının teminatıdır.

    Uğrunda çalışanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erişecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydaşımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve şerefini hatırlatsın.

    Zevk ve safa içinde yaşamak, içkiyle dünyayı hoş görerek zevk kadınları ile mest olmak, şehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savaşta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer.

    Hayat ve ölüm… Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve edebi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak… İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini düşünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir.

    Ülkü yolunda ölenlerin, edebi karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ışık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir.

    Yaşamak, sadece kısa bir yaşamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yaşamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yaşamakta devam etmektir.

    Yaşamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yaşamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herşeyden daha muhteşemdir.

    Birleşmiş Milletler ülküsü uğrunda Kore’de şehitler vermek güzel şey, fakat Türkleri birleşmiş görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak şaheser bir şeydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleşerek ve başka her düşünceyi geride bırakarak, ateş yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karşı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düşenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karşılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk’ü Korusun!

    Nihal ATSIZ, Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 19