• Hatırımdadır ki, gençliğimde bir Dostum ile bir kabukta iki badem içi gibiydik. Öyle kaynaşmış ve birbirimizi sevmiştik. Umulmadık bir zamanda bir işi çıktı, sefere gitmek zorunda kaldı. Seferden döndüğü zaman başladı siteme:
    Bu kadar zaman geçti, ne bir mektup, ne bir selam yolladın. Bu kadar da vefasızlık olur mu?
    Dedim:
    Ben yüzünü görmekten mahrum iken, bu şerefi postacıya mı kazandırayım!?...
  • Leylâ Vü Mecnûn 2901-3000

    Kimdür ki cihânda fânî olmaz
    Devr-i feleğün amânı olmaz

    Dünyâ yedi başlu ejdehâdur
    Endîşe-i ülfeti hatâdur

    Her lutfınadur defîne min kahr
    Her şehdinedür karîne min zehr

    Devrân üzerindedür zemâne
    Elbette gelen geder cihâna

    Erbâb-ı zemâneye verüp pend
    Bu şi‘ri ne hoş demiş hıred-mend

    Gazel

    Bu âlem kim gönül kaydın çekersen mihnet ü gamdur
    Fenâ ser-menzilin seyr eyle kim bir hoşça âlemdür

    Anup tenhâlığı kabr içre nefret kılma ölmekden
    Tarîk-i üns dut kim her avuç toprak bir âdemdür

    Değül muhkem cihân mülkinde her bünyâd kim kılsan
    Fenâ mülkinde dut menzil kim ol bünyâd muhkemdür

    Ecel âlâyiş-i havf ü hatâdan kurtarur nefsi
    Bu cevher kîmyâ-yı devlete iksîr-i a‘zamdur

    Kemâl–i aşk-ı insan mevt ilendür râh-ı hikmetde
    Belî mücrâ kılan hükmün misâlin nakş-ı hâtemdür

    Bahâr eyyâmı girsen lâle-zâra hâkün cezasın
    Muhakkar görme kim her zerre bir câm ile bir Cemdür

    Esîr-i nefsdür ehl-i cihân bilmez fenâ kadrin
    Fuzûlî terk tevfîki sana ancak müsellemdür

    Tamâmî-i sühan

    Leylî gül-i gülşen-i letâfet
    Çün gördi hazân yeliyle âfet

    Pâ-mâl-i hazân olup bahârı
    Encâma yetişdi rûzgârı

    Bî-çâre anası açdı başın
    Başından aşurdı kanlu yaşın

    Kâfûrını tökdi zağferâna
    Sûz-ı dil ile gelüp figâna

    Ahıtdı gözinden eşk-i gül-gûn
    Söylerdi ki ey garîb-i mahzûn

    Sensüz n’ederem hayâtı bâkî
    Min-ba‘d men ölmek iştiyâkı

    Çoh ağlayup etdi âh ü nâle
    Ağlar kim olursa beyle hâle

    El-kıssa dutup tarîk-i mâtem
    Ol vâkıaya yığıldı âlem

    Ahyâ-ı Arabda kopdı şîven
    Yanmışlara evler oldı külhan

    Ta‘zîm ile dutdılar azâsın
    Kabrin düzüp urdılar binâsın

    Ten oldı mukîm-i arsa-i hâk
    Rûh oldı karîn-i evc-i eflâk

    Şevk ehline kurb hâsıl oldı
    Deryâsına katra vâsıl oldı

    Bu Mecnûnun Leylî vefâtından haber eşitdüğidür ve Hasretle dünyâdan getdüğidür

    Mihnet çemeninde gül derenler
    Âlemde yaman haber verenler

    Gam nüshasın eyleyende tahrîr
    Vermişler ana bu nev‘ teşhîr

    Kim Zeyd-i sitem-resîde-i zâr
    Ol vâkıadan olup haberdâr

    Fi’l-hâl kılup azîmet-i râh
    Mecnûn-ı hazîni etdi âgâh

    K’ey şîfte-i şikeste-tâli‘
    Efsûs ki sa‘yün oldı zâyi‘

    İdbâr tılısmun etdi bâtıl
    Bu meşgaleden dahi ne hâsıl

    Bâzâr bozıldı yığ bisâtun
    Bu silsileden kes irtibâtun

    Leylî sana verdi zindegânî
    Sen ol bâkî ol oldı fânî

    Sen sadkası olduğun perî-veş
    Oldı sana sadka ey belâ-keş

    Azm-i reh-i cennet etdi ol hûr
    Firdevs makâmın etdi ma‘mûr

    Mecnûn ki haberden oldı âgâh
    Sûz-ı ciger ile çekdi bir âh

    Kim gulgulesin hem ol zamanda
    Cânânı eşitdi ol cihânda

    Az kaldı ki nâlesiyle dildâr
    Ol hâb-ı ecelden ola bîdâr

    Bir lahza bülend olup hurûşı
    Düşdi yere getdi akl ü hûşı

    Çün geldi özine çekdi nâle
    Yağdurdı hazânı üzre jâle

    Ta‘ne sözin etdi Zeyde bünyâd
    K’ey sâkî-i bezm-i zulm ü bî-dâd

    N’etdüm sana kasd-ı cânum etdün
    Kasd-ı dil-i nâ-tüvânum etdün

    Kıydun men-i zâr ü nâ-tüvâna
    Urdun sitem âteşini câna

    Zehr idi meğer bu verdüğün câm
    Kim merg peyâmın etdi i‘lâm

    Bir mûr-çeye nedür bu kîne
    Fûlâda dözer mi âb-gîne

    Te’sîr-i setemden ictinâb et
    Bârî bu günâha bir sevâb et

    İlet meni yâr olan diyâra
    Şem‘ eyle meni mezâr-ı yâra

    Düşdi yola oldı Zeyde hem-râh
    Bir hâl ile kim neûzü bi'llâh

    Çün gördi mezâr-ı gül-izârın
    Düşdi vü kucakladı mezârın

    Göğsini kılıp lahid kimi çâk
    Merkad kimi saçdı başına hâk

    Kabr üzre ahıtdı kanlu yaşın
    La‘l eyledi yaşı kabri daşın

    Yer yüzin edüp sirişk memlû
    Geçdi yere ol sirişkden su

    Oldı dür-i eşk-i bî-karârı
    Kabr içre nigârınun nisârı

    Göz yaşını eyledi muhâtab
    K’ey tîre şeb-i firâka kevkeb

    Çıhmak sana oldı şimdi vâcib
    Kim oldı ol âftâb gâib

    Bir burcı makâm dutmış ol mâh
    Kim olmaz ana nesîm hem-râh

    Sen durma eğer mürüvvetün var
    Gir toprağa anı iste zinhâr

    Gör handadur ol dür-i yegâne
    N’etmiş ana âfet-i zemâne

    Pâ-bûsın edüp yetür niyâzum
    Bildür bu tazarru‘ ile râzum

    Ke’y şem‘ nedür bu ictinâbun
    Men bahtı siyâhdan hicâbun

    Câm-ı mey-i gam dutanda âlem
    Sen içmiş idün bu câmı men hem

    Mest etdi meğer seni bu bâde
    Kim bezmde durmadun ziyâde

    Bir nâdire şem‘ idün şeb-efrûz
    Düşdi sana zevk-i aşkdan sûz

    Bir niçe zaman eğerçi yandun
    Sûz-ı dile durmadun usandun

    Bî-dârlığa getürmedün tâb
    Şehlâ gözün oldı mâil-i hâb

    Hem-râhum idün bu yolda ey mâh
    Hem-râhı koyup geder mi hem-râh

    Eflâke tefâhur eyle ey hâk
    Kim oldı defînün ol dür-i pâk

    Zülfine muârız olma ey mâr
    Kim anda mukîmdür dil-i zâr

    Hâline taarruz etme ey mûr
    Kim bağludur anda cân-ı mehcûr

    Ey ömr gel imdi başa sen hem
    Kim çeşmüme tîre oldı âlem

    Âlem hoş idi ki var idi yâr
    Çün yâr yoh olmasun ne kim var

    Ey cân ten-i hasteye vedâ‘ et
    Bir haste ile yeter nizâ‘ et

    Müştâkunem ey ecel kerem kıl
    Def‘-i elem eyle ref‘-i gam kıl

    Kurtar meni ıztırâb-ı gamdan
    Ver müjde vücûduma ademden

    Âyînemi eyle jengden pâk
    Kıl perde-i i‘tibârumı çâk

    Ref‘ et ne ise arada hâil
    Eyle meni ol nigâra vâsıl

    Teklîf-i visâl eder mana yâr
    Bir yerde ki yohdur anda ağyâr

    Men getmemek eylesem hatâdur
    Senden mana bir meded revâdur

    Bi'llah mededümde kılma ihmâl
    Kim bahtuma yüz verüpdür ikbâl

    Yâ Rab mana cism ü cân gerekmez
    Cânânumsuz cihân gerekmez

    Min-ba‘d zelîl ü hâr kılma
    Ser-geşte-i rûzgâr kılma

    Efganda iken gedüp karârı
    Oldı bu gazel dilinde cârî

    Bu gazel Mecnûn dilindendür

    Yandı cânum hecr ile vasl-ı ruh-ı yâr isterem
    Derd-mend-i firkatem dermân-ı dîdâr isterem

    Bülbül-i zârem değül bîhûde feryâd etdüğüm
    Kalmışem nâlân kafes kaydinde gül-zâr isterem

    Dehr bâzârında kâsiddür metâ‘-ı himmetüm
    Bu metâ‘ı satmağa bir özge bâzâr isterem

    Fânî olmak isterem ya‘nî belâ-yı dehrden
    Râhat-ı cism-i zaîf ü cân-ı efgâr isterem

    N’ola ger kılsam şeb-i hicrân temennâ-yı ecel
    N’eyleyem çohdur gamum def‘ine gam-hâr isterem

    Çün bekâ bezmindedür dildâr men hem durmazem
    Bu fenâ deyrinde bezm-i vasl-ı dildâr isterem

    Ey Fuzulî istemez kimse rızasıyle fenâ
    Men ki mundan özge bilmen çâre nâçâr isterem

    Tamâmî-i sühan

    Çün râz-ı derûnın etdi takrîr
    Re’yine muvâfık oldı takdîr

    İmdâd kılup inâyet-i Hak
    Kıldı anı maksadına mülhak

    Gül derdi hadîka-i emelden
    Mey içdi surâhî-i ecelden

    Kabrini kucakladı nigârun
    Cân sadkası etdi ol mezârun

    Leylî dedi verdi cân-ı şîrîn
    Ol âşık-ı bî-karâr ü miskîn

    İnsâf hemîn ola mahabbet
    Bu dâiredür makâm-ı hayret

    Gûyâ ki elinde idi cânı
    Dâim gözedürdi ol zamânı

    Çün devr ile yetdi ol zemâne
    Andan bir icâzet oldı câna

    Her niçe ki var idi nigârı
    Âlemde idi anun karârı

    Çün kıldı nigârı terk-i âlem
    Bu âlemi terk kıldı ol hem

    Çün gördi bu hâli Zeyd-i gam-nâk
    Efgân kılup etdi yahasın çâk

    Feryâd ile kıldı nevha bünyâd
    Evc-i feleğe yetürdi feryâd


    - Fuzuli -
  • 440 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    "Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Aşk hariç!"

    Sevgili Galip,

    Senin hikâyeni yazmak iğneyle kuyu kazmak kadar zordu, ancak seni anlamak ondan bile daha zordu. Kaleme alındığından beri hakkında bir sürü şey yazıldı çizildi, pek çok akademik çalışmaya ilham oldun, seni sevenlerimiz de oldu, senden nefret edenlerimiz de. Seni büyük bir hevesle okuyup sana hayran kalanlar da vardı aramızda, bu ne biçim bir kitap deyip senin hikâyeni yarım bırakanlar da oldu. Hikâyeni beğenenler çok beğendiler, öyle ki tekrar tekrar okudular ve her seferinde başka işaretler buldular. Hikâyenin sonunu öğrenemeyenler çok şey kaçırdılar. Olsun, onlara da sonunu biz anlatırız, olmaz mı? İtiraf etmek gerekiyor ki seni anlamak kolay değildi, çok uzun cümlelerle kafamızı bulandırdın, neyin nerede başladığını, nerede son bulduğunu anlamak hiç kolay değildi. O kadar çok şey anlattın ki bize bir ara ne okuduğumuzu da unuttuk. Senin hikâyeni ne şekilde okumamız gerektiğini bilemez olduk, o yüzden hepimiz seni farklı şekillerde yorumladık. Hikâyeni sadece biz değil, dünya da beğendi. O kadar beğenildin ki sana ödül bile verdiler bu yüzden. Hem de en güzelinden. Nobel Komitesi ödülü verirken gerekçe olarak en çok senin hikâyeni gösterdi. Orada çok da güzel bir konuşma yaptın. Sana bunları yıllar önce söylemek isterdim ama bir türlü cesaretimi toplayıp sana yazamadım. Seni çok seven bir okurun bu konuda beni cesaretlendirmeseydi sessizliğimi daha uzun yıllar bozmayacaktım sanırım. Ben senin kadar güzel yazamıyorum, her şeyi birbirine karıştırıyorum, ama sen dikkatli bir okursun aynı zamanda, Rüya kadar olmasa da sen de şifreleri çözmeyi seversin, eminim bu yazımda sakladığım şifreleri seninle birlikte dikkatli okurlar da çözeceklerdir. Ben nereden başlayacağımı bilmiyorum, çünkü senin hikâyenin bir başı ve sonu yok. Her şeyi rüya gibi anlatmışsın bize. Kusura bakmazsan ben de aynı şekilde anlatmak istiyorum senin hikâyeni.

    Senin hikâyeni Doğulu ve Batılı yazarlar kendilerine ilham aldılar. Şeyh Galip’i bilir misin? Hani Mevlana’yı okuyup şeyhlik mertebesine ulaşmıştı. Tıpkı senin de Celal’in yazılarını okuyarak Şeyh Galip’in “Hüsn ü Aşkı” yazdığı gibi sen de bize Kara Kitap’ı yazmıştın. Şeyh Galip, “Hüsn ü Aşk”ı senin hikâyeni okuduktan sonra yazdı. İkinizin arasında paralellikler çok. Aşk da Hüsn'e kavuşabilmek için senin geçtiğin engellerden geçti. Her ne kadar sen hikâyende Rüya’ya “Hüsn ü Aşk”ı okuduktan sonra âşık olduğunu söylüyorsan da biz sana inanmıyoruz. Bunun dışında “Mesnevi”, “Binbir Gece Masalları” da sana bakılarak yazıldı. Gazetecilik tarihimizden sinemaya, tasavvuf düşüncesinden politikaya, çocuk dergilerinden İstanbul’un binbir yüzüne kadar sayılmayacak derecede zengin bir kültür birikimi sağladın bize. Sana ilginç bir örnek daha vereyim. Hani “Beni Tanıdınız Mı” başlıklı bölümde mankenler cehennemine girmiştin, kat kat yerin altına inen dehlizlerde yüzlerce umutsuz mankenlerle karşılaşmıştın ya, bizim aklımıza hemen Dante'nin “Inferno” (Cehennem) bölümü geldi, pavyonda hikâye anlattığınız bölüm bize “Decameron” kitabını hatırlattı. Hikâyen birbirini izleyen olaylar dizisinden çok birbirini çağrıştıran öyküleri hatırlatıyor insana. İstanbul’un sokaklarında dolaşmanla Odysseus'un denizlerde dolaşması arasında bir benzerlik kurabilir miyiz? Bunların dışında daha pek çok benzerlikler var ama sen onların çoğunu okura bırakmışsın ama biz bulduk onları. Belki anlamadıklarımızı bir gün sen bize başka bir hikâyenle tekrar anlatırsın, olmaz mı?

    Senin hikâyen belki bir aşk romanı, belki bir dedektif romanı ama herhalde inkâr edilemeyecek bir biçimde bir arayış romanı. Sen hem kendini, hem karını, hem sevgilini, hem rüyanı, hem de Rüya’nı aradın. Belki Rüya’na kavuşamadın ama rüyana kavuştun. Bir rüyanın peşine düşmek senin için bir kimlik arayışına, bizim için ulusal kimliğin anlaşılması çabasına dönüştü. Bu sadece senin ve eşinin hikâyesi olmaktan çıkıp içinde ortak bilinçaltımızın izlerini gördüğümüz büyük bir labirent aynaya dönüştü. Zaten sen “benim hikâyeme göre okumak aynanın içine bakmak demektir” dememiş miydin bize. Aynanın senin hikâyeni mi yoksa bizi mi yansıtıyor biz hâlâ bunu tartışıyoruz.

    Sevgili Galip, buraya kadar anlattıklarımı seni okuyan herkes biliyordu ama bundan sonra anlatacaklarımı sadece iki kişi biliyoruz. Biz Rüya’nın cismani varlığını yalnızca bir kez, kitabın ilk sayfasında uyurken senin gözünle gördük, sesini de onunla telefonda konuşurken duyduk. Her şeyi o kadar detaylı anlatmana rağmen, Rüya neden silik kaldı? Biz en çok onu merak ettik Galip.

    Sen bize her türlü özelini açmışken Rüya’yı hiç anlatmadın. Rüya’yı kıskançlıkla sevdiğini söylerken bizden mi kıskandın Galip? Biz onu senin kadar sevemezdik zaten ama yine de Rüya’nın dış görünüşünü çok merak ettik. Hepimiz onu farklı hayal ettik ama lafla ağzından kaçırdığın şu özellikleri hepimizin hayallerinde aynı kaldı: Rüya’nın saçları sincap rengindeymiş, üst dudağı Tolstoy’un kadın kahramanları gibi öne biraz çıkıkmış ve bacakları da uzunmuş. Rüya’nın güzel olduğunu da kapıcının karısı Kamer Teyze’den öğrendik. Doğru bilmiş miyiz?

    Günlük yaşamda bir kadının kocasını terk etmesi gibi basit bir olay senin elinde nasıl olağanüstü bir hikâyeye dönüştü biz hâlâ anlamış değiliz. Yeşil tükenmez kalemle yazılan yalnızca on dokuz kelimelik o terk mektubunu okuyunca ne hissettin? “Seni bıraktığım yerde bulamamaktan korkardım” derdin hep, bu korkun gerçek oldu. Rüya'nın yeşil kalemle imzaladığı imzasıyla saatlerce bakıştın. Unutmadan şunu da söyleyeyim, Alaattin artık o yeşil tükenmez kalemden satmıyor. Bir daha kimse sevgilisine yeşil kalemle terk mektubu yazmasın diye satmaktan vazgeçmiş. O mektubu kaç kez okudun? Bize söylediğin gibi Rüya mektubunda geri döneceğini belirtmediği gibi, dönmeyeceğini de belirtmiyordu. En kötüsü de buydu ya: Belirsizlik. Kelimeleri saymak nereden aklına geldi? Bizle o mektubu neden paylaşmadın? Mektupta “Annemleri idare edersin” demişti. Galip sen bunu çok iyi yaptın, belki yakın çevrene onun yokluğunu hissettirmedin ama biz çok hissettik. “Sana haber veririm” demişti, seninle birlikte roman boyunca biz de o haberi korkuyla karışık bir endişeyle bekledik. Her şeyi unutan, dalgın Rüya sana haber vermeyi de unuttu sanırım. Bize verdiğin ipuçlarından biz mektubun eksik parçalarını şöyle tamamladık. Tam 19 kelime:

    Galip,
    Ben bu hayattan çok sıkıldım artık. Kimseye haber vermiyorum. Annemleri idare edersin. Uygun zamanda sana haber veririm.
    Rüya

    Mektup buna benziyor muydu? Keşke bizimle paylaşsaydın. Belki sana yardımcı olabilirdik. Rüya’ya dair bizimle hiçbir şey paylaşmadın. Kadın okurlarımız belki Rüya’nın içinde bulunduğu durumu, ruh halini daha iyi yorumlayabilirdi. Bazen düşünüyoruz da acaba Albertine de Rüya’ya mı özendi de Marcel'e mektup yazarak evden çekti gitti? Rüya gidince, senden önce biz evin içindeki nesnelerin ve gölgelerin yeni kişiliklere büründüğünü, evin başka bir ev olduğunu fark ettik. Evle birlikte biz de değiştik.

    Mektubunu bizimle paylaşmadın ama bunun yanında bizlere çok daha güzel yazılar bıraktın. Hikâyenin yarısını köşe yazılarıyla doldurdun. Ancak bunlar bizim alışık olduğumuz, bildiğimiz köşe yazılarına hiç benzemiyordu. İçlerinde öykü gibi olanlar vardı, deneme türüne girenler, otobiyografik serüvenler de vardı. Biz bunları boşuna anlatmadığını biliyorduk. Hepsinin senin hikâyenle bir bağlantısı olduğunu, bize yol göstermeye ya da işaretler göndermeye çalıştığını biz biliyorduk. Bunları bize Celal’in yazdığını söylemiştin ama Celal’den sonra onun yerine geçerek yol gösterici sen oldun bizim için. Ama onun başkalarını taklit ettiği gibi onu taklit etmedin bu sefer, onun gibi işe sarılarak, onun açısından bakmayı öğrenerek yaptın bu işi. “Rüyamda en sonunda olmak istediğim kişi olduğumu gördüm” diye başlayarak yazdığın o yazıyı da çok beğendik.

    Sevdiğin kadını ve hayran olduğun gazeteciyi bulmak amacıyla boşa bekleyişlerle, kaçırılmış randevularla dokulu, bitmek bilmez bir kış haftasında, kar, korku ve sırlarla örtülü, tenha sokaklarda, dış mahallelerde, kalabalık meydanlarda, kahvehanelerde, popüler kültürüyle, gizli tarihiyle, esrarıyla karanlık mezarlarıyla akla hayretler veren bir İstanbul’da gezindin. Seninle birlikte biz de aylak aylak gezindik. Seni gözetlediğini düşündüğün şey Celal’in gözü değildi, bizdik. “Biri Beni Gözetliyor” bölümündeki “Biri” de bizdik. Bu yolculukta Celal’in köşe yazılarıyla biz de sana eşlik ettik. Plastik poşetlerin üzerindeki resimlerde, çekili perdelerde, sana zamansız havlayan köpeklerde Rüya’ya dair bir işaret ararken bizi hiç görmedin mi? Arşivci Saim’le sabaha kadar gazetelerde Rüya’yı ararken, Celal’in eski yazılarını okurken de mi bizi görmedin? Bazen karını, bazen kendini aradın. Her yerde karının izine rastladın ama kendisine değil.

    Karının adını ilk nerede okumuştun hatırlıyor musun? Rüya’nın adını ilk kez babaannelerdeki bir kartpostalda okumuştuk. Ortaokulda aynı sınıftaydınız, aynı sırada oturur, aynı hocalardan ders alırdınız. Aynı apartmanda büyüdünüz, aynı merdivenleri çıktınız, aynı aslan şekerleriyle lokumları atıştırdınız, birlikte ders çalıştınız, aynı hastalıklara birlikte yakalandınız, aynı yaştaydınız, aynı okula gittiniz, aynı sinemada birlikte hafızanızı kaybettiniz. Bunları nereden mi biliyoruz? Hakkında sandığından daha çok şey biliyoruz: Hikâyelerine bayıldığın amcaoğlu size bir gün bir kitap getirmişti de siz de sayfaları merakla çevirmiştiniz. O kitapta aşk o kadar güzel anlatılmıştı ki sen de ondan sonra Rüya’ya âşık olmuştun. Seni okuyanlar da senin hikâyeni okuduktan sonra âşık oldu. İzin verirsen bundan sonra seni sana biz anlatalım.

    3 yıllık evlilik hayatınız boyunca, belirsiz bir yerdeki bilinmeyen bir hayatın neşe ve eğlencesin kaçırmaktan şikâyetçi görünen hep Rüya olmuştu, sen değil. Sen işten eve gelince, Rüya ya çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında ya da dağınık mavi bir yatak odasında uyuyor olurdu hep. Sen işten eve gelince, küllüklerdeki sigaraların sayısından ve cinsinden, eşyaların, nesnelerin duruşundan ve eve girmiş bir yenisinden, yüzünün teninden Rüya’nın o gün ne yaptığını pek de fazla yanılmadan çıkarırdın. Rüya bir işte çalışmak istemez, kendine bir başkasına bakar gibi bakardı hep. Mutlu gülüşünü çok severdin. Evli barklı ev kadını Rüya seninle konuşurken bile seninle mi yoksa okuduğu kitaplardaki kahramanlara mı sorardı bilemezdin, biz de o zaman çok üzülürdük. “O kitabın kahramanı ben olsam beni sever miydin” diye sorduğunda, Rüya “saçmalama” diye kestirip attığında da çok üzülürdük biz. Akşamları kâbus gibi karanlık çöktüğünde sabırsız ve sinirli oturur, bacaklarını sabırsızca çekiştirirdi, arada bir derinden derine iç çekerek bir şeylerin hayalini kurduğunu gözünden kaçmazdı.

    Rüya'nın seni sevmesini çok istiyordun, biz de çok istiyorduk. Yıllardır hayran olduğun o zatın, Celal’in kimliğine girerek yazdığın o köşe yazılarını Milliyet gazetesinde her sabah bir zamanlar senin sabırsızlık ve heyecanla okuduğun gibi biz de okuyoruz. Ama Rüya’yı hiç anlatmıyorsun. Belki sana acını hissettirdiği için ondan bahsetmiyorsun. Buna rağmen ondan bahset Galip, onun seninle yaşadığı hüznü, kaderi anlat, gözümüzden kaçtıysa seni neden sevmediğini anlat, sevdiyse de neden sevdiğini de anlat. Seni neden sevmediğine dair bizim birkaç fikrimiz var. Yanılıyorsak, seni üzersek bağışla bizi.

    Konak sinemasından kolunda şefkatle tuttuğun karın lobideki afişlerde ve kalabalığın içinde kendisine başka bir dünyanın kapılarını açacak bir yüz aradığını Belkıs’tan önce biz fark etmiştik. İlkokul ikinci sınıftayken çokça oynadığınız “yok oldum” oyununda saklanma sırası sana geldiğinde ve Rüya'nın seni aramadığını hayal ederken, aslında o çoktan seni aramayı bırakıp Celal'le Alaattin’in dükkânına gitmiş olurdu, sen o zaman ne hissederdin? Hangi hikâyeler, hangi anılar, hangi masallar hafıza bahçesinde açan hangi çiçeklerdi ki onlar, tadına, kokusuna, keyfine iyice varabilmek için Celal’le Rüya, seni dışarıda bırakma zorunluluğunu duymuşlardı? Sen hikâye anlatmayı bilmediğin için mi? Onlar kadar renkli ve neşeli olamadığın için mi? Celal’le Rüya’nın aralarındaki yaş farkına karşın bazı yanlarıyla birbirlerine benzedikleri için mi? Yaşama sevinçleri, merakları, giz çözme istekleri seninkilerden çok mu farklıydı ki? Senin içine giremediğin o dünyaları o kadar küçük müydü? Sen açıkça belirtmesen de biz olayın kişiliklerinizdeki farktan kaynaklandığını sezmiştik. Tüm bunlara rağmen biz Rüya’ya kızmayışını sevdik, onu olduğu gibi kabul etmeni, onun için her şeyi yapabileceğini sevdik. 73 yaşında hani Rüya’nın artık başka hayatları özlemeyecek kadar yaşlandığında seni seveceğini söylediğinde biz o günü gerçek sandık ve seni sevdiğini duyduğumuzda çok mutlu olduk.

    Özlemlerini de bilirdik Galip. Boğaz’ın karanlık sularında bir sandal gezisine çıkmayı değil, Rüya’nın kapıları kapalı bahçenin söğütleri, akasyaları, asmalı gülleri ve güneşin altında gezinmeyi ne kadar çok isterdin. Sessizliğin, Rüya’nın sessizliğinin acımasızlığını bilirdin. “Ne var aklında?” diye merak ederdin, yıllar sonra onun akşam işten dönen kocası olduğunda sana yasak olan aklın o gizli bahçesindeki esrarı ne sen ne biz öğrenebildik.

    Sana kızdığımız taraflarımız da oldu. Seninle evlenmek isteyen o hayat kadınıyla olan erkekçe deneyiminde senin İstanbul’u arşınladığın gibi Joyce'un Dublin’i arşınlayan Stephen Dedalus'una mı özendin? Kendini o kadar yalnız ve çaresiz mi hissettin? Yoksa o kadında bizim göremediğimiz, sana Rüya’yı anımsatan bir şey mi vardı? Özelse bu soruma cevap vermeyebilirsin. Rüyanın cesedine bakamadın, biz de bakmadık. Babasının tek tek sağ sola dağıttığı, kimilerini sattığı eşyaları da görmek istemedin hiç? Buna nasıl müsaade ettin? Rüya’dan sonra onun geçtiği sokaklardan geçmek istemedin, yolunu gece değiştirir kendini İstanbul’un tuhaf ve karanlık ara sokaklarında bulup kaybolduğunda biz de kaybolmuş olurduk seninle.

    Rüya’yı nasıl sevdiğini de biliyorduk: Belleğinizin ve hatırladıklarınızın ne kadar farklı olduğunu korkuyla anladığında severdin onu, seni terk eden ruhunu arar gibi severdin onu, esrarlı ve hüzünlü yüzünde kapıldığın çaresizlik acı ve kıskançlıkla severdin onu.

    Galip, keşke Rüya saklandığı yerden çıksaydı, keşke “seni seviyorum, beni affet, seni çok üzdüm” deseydi. İşte biz o zaman inan çok sevinirdik. Biz de üzüntüden ağlamaz, içimizde ağlamasını bilenler mutluluktan ağlardı o zaman. Sen Rüya’nı değil kendini buldun, biz de senin sayende senin gibi sevdiklerimize değer vermeyi ve onları daha çok sevmeyi öğrendik.

    İmza
    Bir akıl hastası değil, sadece sadık bir okurunum
  • — Müslüman muhayyilemize dair her şeyi yazıp söyleyen, kitaplarıyla İslâmî düşünceyi ve edebiyatı hayatımıza taşıyan Müslüman aydınların (Necip Fazıl, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alaaddin Özdenören, M.Âkif İnan) “Yedi Güzel Adam Edebiyat Müzesi” nde balmumu heykellerini görünce neler düşünürsünüz?
    — Müslüman aydınların heykellerini görünce dinimiz İslâm adına utancımızdan yüzümüz kızardı. “Bunu da mı görecektik!” diyerek dişlerimizi sıktık. Müslüman münevveranın heykelleri fâniliğe karşı duran birer mumya gibiydiler. Bâtıl bir sanat modelinin İslâmî çevreye sıçramasıydı bu. Üstad Necip Fazıl, Erdem Bayazıt ve Cahit Zarifoğlu sağ olsalardı, heykellerini yapanlara eminim kızarlardı ve “o putları derhal kaldırın ve yok edin!” derlerdi.

    MÜSLÜMAN AYDIN HEYKELİYLE POZ VERİNCE…
    — Müslüman aydın ve heykel… Yan yana gelmemesi gereken, birbirini tekzip eden, birbirinin dinen ve sanat bakımdan muhalifi olan kelimelerdir. Müslüman aydının heykeli yapılırsa ve heykeliyle yanyana poz verirse, onun bugüne kadar Müslümanca düşünce ve edebiyata dair yazıp söyledikleri zihninizde bir ânda buharlaşıp uçmaz mı?
    — Balmumundan heykeli yapılanlardan Rasim Özdenören kendi heykeliyle yanyana durup poz verince, Müslümanca düşünce ve edebiyat üstüne yazdığı kitaplar zihinlerde puslu hâle geldi birden. Müslümanca edipliğin vakar ve recüliyeti darbe aldı. Şöhretin zirvesinde tutunamamak ve tepetakla aşağıya doğru düşüş böyle bir şey olsa gerek.

    FÂNİLİĞE İTİRAZDIR HEYKEL
    — Maksadımız hürmetsizlik değil, ama bu mesele umum-i efkârın diline düşünce sormak durumundayız. Beşir Ayvazoğlu’nun “Aşk Estetiği / İslâm Sanatlarının Temel Prensipleri” (s.45) kitabına göre eski Yunan efsanesinde geçen kral Pygmalion yaptığı heykele âşık olur. Heykeline âşık olan kral gibi, kendi heykeli karşısında gözleri kamaşan, fânilik düşüncesini bir ân için kaybeden Müslüman aydınımız kendi heykelini temâşa ederken hangi duyguları yaşamıştır?
    — Floransalı heykeltıraş Mikelanj’ın, Mûsa heykelini bitirdikten sonra karşısına geçerek “Ey Mûsa! Konuşsana, ne konuşmuyorsun?” diye haykırdığı gibi, acaba kendi heykeliyle göz göze gelirken böyle bir heyecan yaşamış mıdır? S. Ahmet Arvasi’nin “Kendini Arayan İnsan” ve “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz” eserlerinden uyarlayarak soralım:
    — Heykelinize “Siz kimsiniz? Şu taşlar, topraklar ve madenler mi?” diye cesaretle sordunuz mu? Heykeliniz size ne dedi? “Evet, üzerinde bir parazit gibi yaşadığınız ‘dünyam ve kainatım’ dediğiniz taşlar, topraklar, madenler…?” diyerek zayıf yerinizden vurdu mu sizi?
    — “Siz fâni oluşunuzu unutup benlik zaafınıza kapıldınız, varlığınızı kutsamak ve ölümsüzlüğünüzü, yâni sûretinizi benim üzerimden devam ettirmek istiyorsunuz?” dedi mi? Bunun üzerine heykelinize “Ne söylüyorsun diye itiraz ettiniz mi? Yoksa falancaların heykelleri var, benim de olsun mu dediniz?
    — Tekirdağ’ın Süleymanpaşa ilçesi “Üç Kemaller Parkı” ndaki Namık Kemâl ve Yahya Kemâl’in heykellerine mi imrendiniz? Üçüncüsü M.Kemal’indi. Nazım Hikmet’in ve Yaşar Kemal’in birçok beldede yapılan heykellerini mi kıskandınız? Ünlü Tanzimat valisi ve şairi Ziya Paşa’nın Adana’daki heykeli mi nefsinizi okşadı. Tevfik Fikret ve Orhan Veli’nin Âşiyan’daki heykelleri mi benliğinizi kabarttı yoksa?
    — Agnostik şair İlhan Berk'in Bodrum'da, Attila İlhan’ın İzmir’de, müstehcen ve deist şair Cemal Süreyya’nın Pülümür’de, anarşist ve agnostik şair Ataol Behramoğlu'nun Beşiktaş’ta, Ahmet Arif'in Siverek'te heykelleri var, benim niye olmasın mı dediniz? “
    — Muhayyileyi sınırlayan”, mücerret inanç ve anlayışı zaafa uğratan heykele karşı Müslüman aydınların öncüsü olarak direnmeliydiniz. “Ne oldu bana? Ben Mimesis değilim, Mimesis’e hayır! Heykelimin yapıldığı bir müzeyi telin ediyorum” diyerek vakarınızı koruyabilir, fikrî ve edebî istikbâlinizi kurtarabilirdiniz. “Bana bak çirkin ve akılsız heykelim! Sen kuru bir maddesin, seni bana benzetenleri kınıyor ve bu mekânı terk ediyorum” deyip kahraman olabilirdiniz.

    “MUMYA KOMPLEKSİDİR”
    — Ayvazoğlu’nun adı geçen kitabından (s.37) hülâsa ederek söylersek, mumya kompleksidir bu… Benzerini yapmak anlayışının temelinde mumya kompleksi yatar, yâni Mısır dinidir… Ölümü geride bırakmayı vücudun maddî bakımdan sürekliliğine bağlamaktır… Ölüm zamanın zaferinden başka bir şey değildir. Varlığın maddî görünüşlerini yapmak, varlığı süre ırmağından çekip almaktır…”
    — Müslüman kültüründe heykel ve sûrete niçin uzak durulduğunu Müslüman aydınımız bizden daha iyi bilir. Yine de, Ayvazoğlu’nun adı geçen kitabından (s.37, 38, 42,43 ) hülâsa ederek söyleyelim: “Başından beri soyuta yönelen İslâm sanatının sanatların en müşahhas hâli olan heykelde ısrar etmesi kendisini inkâr etmesi anlamına gelir. Nitekim Müslüman sanatçı cansız formlara tapmaz ve gerçeği bütün görünüşlerin ardında arar. Hâl böyle olunca Müslüman sanatçının objektif gerçekliğe, bilhassa insan vücuduna bağlılığı kaçınılmaz olan heykelciliği düşünmeden gözden çıkarması doğal karşılanmalıdır. Müslümanlar, İslâmî dünya görüşünün hassasiyetinden ötürü Yunan sanatına hiç ilgi göstermemiştir. Çünkü putperestlikle savaşan bir dinin mensuplarının, yakışıksız işler yapan tanrı ve tanrıçaların dünyasına ilgi duymaları düşünülemezdi. Dahası bu tanrı ve tanrıçaların insan şeklinde tecessüm ettirilmeleri bir Müslüman tarafından asla kabul edilemeyecek bir davranıştı. Kaldı ki güzeli insan vücuduyla sınırlayan, düzen fikrinden sonsuza geçemeyen Yunan sanatının Müslümanlara verebileceği bir şey de yoktu. İslâm sanatları ve estetiği, Aristo’nun koyduğu prensiplerin tam karşısında yer alır. Müslüman sanatçılar sonuna dek şuurlu olarak mimesisten kaçmıştır.”

    İSLÂM SANATLARINDA HEYKEL YOK
    — Müslüman aydının heykele karşı nasıl tavır alacağına dair Ayvazoğlu’nun tesbitleri önemli yer tutar:
    — “Bu kavrayışta tasvir yasağının çok önemli bir yeri vardır. Asırlardır farklı tartışmalara konu olan bu yasak Müslüman sanatçıyı figürden uzaklaştırarak soyut formlara yöneltmiştir. Tasvir yasağı, zamanla tasavvufun gerçeklik kavrayışıyla bütünleşerek yepyeni bir tavır alır hale gelmiştir. Şeytanın efsunkâr dâvetlerine karşı koyarak dış dünyanın câzip aynı zamanda gelip geçici olan şekillerinden kurtulmaya çalışan Müslüman sanatçı, ulaşabildiği en son noktada nesnelerin direnişini kırarak bir yandan arabeske, bir yandan hat sanatına, bir yandan da bütün bu sanatları bir araya getiren mimarinin dış dünya ile hiçbir ilgisi olmayan soyut formlarına ulaşmıştır. İslâm sanatlarında bu yönelişin asıl kaynağı şüphesiz dinin ana kaynaklarında, yâni Kur’an ve hadislerde aranmalıdır. Çok değişik yorumlara konu olan tasvir yasağının başından veri Müslüman sanatçıları irreele, mücerret formlara zorladığını söyleyebiliriz.” (s.42)
    — Sözün özü; Âlimlerin yorumlarına göre İslâm hukuk ve medeniyetinde “heykele ta’zim ve ihtiram ile eğilmek” geleneği yoktur. Dolayısıyla Müslüman aydın, âlim ve ediplere heykel üzerinden ta’zim ifâde etmek ve ihtiram göstermek şiddetle kınanan bir fiildir.
    — Hâsıl-ı kelâm; Müslüman aydınların da meylettiği heykelcilik gırla gitmeye başlayınca şöyle düşünmekten kendimizi alamadık: Müslümanların yaşadığı bir ülkede milattan önceki Bergama Heykel Okulu yaşatılmaya çalışılıyorsa çok fenâ!
  • 360 syf.
    1K’da bulunan Değerli Yazar Şiir dostu "Yusef Masadow" Bey’in nazik jestiyle kendine yakışır güzel temennileriyle imzalı yollamış olduğu "Rima'ya Mektuplar" kitabı için kendisine bir kez daha gönül selamıyla Teşekkür ediyorum.

    Herkesin Bir Hikayesi Vardır Kimseye Anlatamadığı..
    Sevdaları, hayal kırıklıkları, yanılgıları…unutulmaya maruz kalan saf ve temiz duyguları…insani duyguların kayboluşuyla yanlızlığa sarılışları…Bu bir hikaye değil, bu yaşanmış iki yüreğin yolculuğunda kendinizi gördüğünüz soluk soluğa okuyacağınız birçoğumuzun unuttuğu masum, saf, kıyımsız, yazarımızın kendinden bile sakındığı, sarıp sarmaladığı..gerçek bir Aşk hikayesi..
    Bazen bizlerinde dualarımıza kattığımız, bazen de yalnızca Yaradan'dan istediğimiz sessiz cümlelerimizle Amin diyebileceğimiz hikayelerimiz yok mu…?

    Ne çok mutsuz insan vardı! Geçmişin hatalarıyla yıpranmış insanlar... Yalnızlık korkusuyla yanlış ilişkiler yaşamış insanlar... Öç alma duygusuyla kendini yakan insanlar...

    Aşk imkânsızdı, kaderimiz imkânsızdı;
    Yanyana olamadık asla bir evin içinde,
    Kalplerimizle bir kitabın içine girebildik hürmetle...
    İşte o kitap, bu kitaptır...

    Merhaba RİMA, Ben’im…

    Hayatın benden çalamadığı sağır ve lal düşler biriktirdim, Saklı Bahçe’mde…Sana anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki, nereden başlayacağımı bilemedim…Kırk yıllık bir ömür, kırk yıllık anılar, kırk yıllık bir öykü…

    Bir ömrü nasıl anlatabilirim diye düşünürken, bir mektup yazmak düştü aklıma. Bir filmde görmüştüm; sararmış kağıtların üzerinde yüzlerce aşk nağmesi ve titreyen elleriyle güzel bir kadın… Bereketli gözyaşları, solmuş anıların üzerine yağmur gibi yağarken, yeniden dirilip ölümsüzleşen bir aşk belgesi… Bir mektup ! Şimdi yazdığımı okurken yüzünde beliren tebessümü görüyorum. Bu devirde mektup mu kaldı diyorsun; gülme ne olursun!!

    Yalnızca, oku…

    Okuyacağın bil ki sıradan bir aşk mektubu değil. Kırk yıllık bir ömür, kırk yıl süren bir yolculuk zamanda… İşte bu benim hikâyem… İçinde biraz BEN, biraz SEN. Mavi bilyelerimle başlayan ve Sende son bulan; yakıp har’layan bir serüven…

    Dinle RİMA , başlıyorum hikâyemi anlatmaya…

    Haa unutmadan;

    Mektubuma başlamadan evvel, gözlerinden öperim…
    // Yusef Masadow //

    Rivayet edilir ki; dil'ce hitabeti eksik kişiler, yürek'ce bir lisan bulmuşlar zorunluluktan...
    Dil ucuna asılı kalan her bir kelamı, k/ağıtlara silmişler ; kaleme batırıp tek tek toplamışlar ağızdan...
    Kağıtta kalan izlere "şiir" suskun harfleri ayıklayan kalem'e de "Şair "demişler....

    Yetmedik, yetinmedik biz ..! Vaktine yenik düştük;
    Aşk havliyle, sımsıkı tutunduk bir kuşun kanadına...Firar eden kelimelerin vaatlerine, boynumuzdaki veballerle tutunduk!
    Sevdaya metruk yüreklerimize, hiçliğimize tutunduk! Darağacının kurumuş dallarına, harf olup da asıldık!
    Kelimeler mahdut'tu; kaleme aşık olup, şiirlerin mihrabına tutunduk..!

    İşte her şey böyle başladı; böyle başladı hikâyem… Şimdi bana sorsanız ‘’ ne isterdin?‘’ diye; Bilyelerim ve gecikmiş mevsimlerime doğan mutluluğum derdim.
    İkisi de mavi, ikisi de aşk…

    Sen; Ey.! Şu anda dizelere göz gezdiren...
    Dikkatlice okursan eğer; düş içinde bir düş görürsün...
    Şiirin en hüzünlü mısrasın da; iki dağ ve iki ceylan arasında kalmış bir adamın heyezanını, ikiliyi sevmeyenin ikililikle imtihanını görürsün.

    Bilirsin ikiliği hiç sevmem,
    Hep ilklerin adamıyım ben.
    Şimdi her pencerede bir başka adam;
    Belli ki yalnız ve hasretle sorar,
    İlkbahar'ım geçti mi buradan.?.!

    Tadını almadan yaşadığım ne varsa; bedelini ödedim...Şimdi; demlenmiş duygularla, bir kez daha yaşıyorum.
    Gem vurduğum bir telaşla yol alıyorum; her durakta soluklanarak...

    İnsandır...
    Kaybolmak ister bazen;
    Yürekçe ikiye katlanır,
    Hira'sının içine saklanır.
    Kendince aklanır da;
    Mıh gibi ayrılmaz o yerden.
    Fani'dir, acz'i en derin yara...

    İnsandır işte...
    Vesselam;
    Ve aleyküm selam...

    Hiç yoktu/m… Giz’liydim, Adem’in peşinden geldim dünyaya… Adem’den var oldum, Havva’dan doğdum… Korkuyla ümit arası hikâyemin derinliklerinde, kırk yıl kayboldum; kırk yola vardım da, çıkmaz sokaklarda kendimi buldum..

    Özgürlüğü çalınmış bir çocukluğun yetimiyim hala… Hep uzaktan baktım, öylece uzaktan! Suskun görünsem de, fırtınalı ve mağrur bir çocuktum; yatağını bulamayan bir nehir gibi sancılı…Gözlerim rüzgardaydı, oysa rengarenk uçurtmalarım olmadı hiç; gökyüzünde kahramanlarımı uçurup, hayallerimin peşinden bir türlü koşamamak gibi küçük kederlerim oldu…

    Yutkunamadıklarımdan mülteci iki çizginin arasında, sıkışıp kaldı kelimelerim… Ölüp ölüp diriliyorum yaşamak denen yerde; yokluğuna temrin’dir, ölürcesine sevmek..! Geçecek diyorum kendime, geçecek! Nefes alacak gibi oluyorum; derken, daha karanlık daha derin bir kuyuya düşüyorum. Sol’umdan ağlıyorum yine… Bilir misin; sevdasını soluna nakşedenlerin yaşıdır, sadece sol gözden süzülen. Yok; vallahi hikâye değil, billahi hikâye değil!

    Seni ilk sevdiğimde on altı yaşımdaydım; şimdi kırk yaşımla seviyorum son dem’imde… On altı yaşın rahminde döl tutup, kırk yaşımla doğurdum sevgimi…
    On altı yaşımı kundakladım da, kırkı çıkana kadar, her gün yıkadım güz yağmurlarıyla…

    Aşk’a, sevgiye ve sevilmeye tam da hâkim olamadığım bir delikanlılıkta tanıdım seni… Öğrenmem gereken şeyler vardı belli ki.

    Şimdi, gözlerimden vuslatı arzulayan hayaller süzülüyor...İlahi bir kalemin yazdığı şiir gibi dualarımı okuyup, sımsıkı sarılıyorum sana RİMA..
    Sahi sen bilir misin Yunus'u?!
    Selamet sahillerini, sabr'ı ile buluşu?
    Bekle RİMA, bulacaksın; çünkü sen AŞK’sın! Bekleyişime mahkumca sabret...
    Yine, güneşi birlikte doğuralım batısından...Öyle kara bir gecede yenilmiştim sana; şimdi günden de gün gibi ve ışılca Aşk'a doğalım...
    Ahh, Davetkar RİMA!! Sen, benim en güzel yenilgimsin; unutma...

    Kalbim senin yuvandır…evine dön…
    ve kapattım gözlerimi,
    " Yarabbi RİMA' yı bana bağışla!. Amin…

    Bazı kitapların okunma zamanı olduğuna inanırım. Eğer hayatımın farklı bir döneminde bu kitabı okusaydım belki de bu kadar etkilenmezdi. Şu an emin olduğum tek bir şey var: “Kitap beni kendimle buluşturdu...“
    Yazarımız, Yunus’a varacağı ömür yolculuğunda, çocukluğunu, saf ve masum gençlik duygularını, sevginin, sadakatin, güvenin hasretin, özlemin, dünyaya geliş sebebimizin..inanç, edep ve saygının yok oluşunu.. en güzel cümlelerle kaleme almış..Sevdikçe, her katre deryaya dönüşen yüreğiyle sade ve derin sözleriyle, şifreli ve bir o kadar anlamlı şiirleriyle nakış nakış işlemiş ömür hikayesine.. mükemmel bir anlatımla gözünüzü kapatıp sayfalar arasındaki satırlarda kendi duygularınızla buluşuyorsunuz..benim hissettiklerim aynen böyle…Yüreğinize, Gönlünüze, Kaleminize, Emeğinize binlerce selam olsun Yusef Masadow…Rima’ya Mektuplar gönül yolculuğunda duygularınıza yarenlik yapacak gerçek bir hikaye…keyifli okumalar diliyorum…

    Yusef Beyin Sözleriyle…Yarım kalmış gönüllere kavuşmalar diliyorum…

    Hayal yasak, düş yasak, türkü yasak, şiir yasak..!
    Ne yapsak.? Bu Yar’i, sarmalasakta mı saklasak.?
    Ah, bir özgür olsak da, kavuşsak..!!!
    Siz, şarkıdaki hanımefendi; evet evet, siz.!
    Beni ayyaş yapan zat-ı ali’niz; bilesiniz…
    Sahi; bu aşk’ı, bana lütfeder misiniz..?!

    Güzel dost Yusef Bey yürek imzanızı atacağınız kitap yolunuz, gönül yolunuz, ömür yolunuz "Yunus bilgeliğinde daim olsun" İnşaAllah..
  • Râvîyi* hârık** sandık ama anlamayı muktedir*** saydık.

    * anlatan
    ** hârika
    ** güçlü

    --------------------------------------------------------------------

    Doğru olanı, doğru zamanda kavuşmak için beklemenin, daha doğru olduğunu düşünüyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    ADEM-İ MALÛMİYET*

    Bir pınarın taşındayım
    Umutların başındayım
    Kardelenler çiçek açmış
    Ekmeğinde aşındayım

    * belirsizlik.

    --------------------------------------------------------------------

    BÎ-RÂHE*

    Taştım taşacağım, bir türlü sığamadım benliğimde,
    Cefakâr bedenim, sarıp sarmalıyor bilinmezliğimde,
    İki bahar arasında sıkıştım kaldım, ağlasam mı gülsem mi?
    Esip gürlesem, yaksam yıksam her şeyi, sensizliğimde.


    * Çıkmaz sokak.

    --------------------------------------------------------------------

    * Yazmakla yanmak arasında ne kadar güçlü bir bağ var ise kanmakla kanamak arasında da mutlak bir bağıntı vardı.

    --------------------------------------------------------------------

    * Düşen, ayağa kalktığında, daha sağlam adımlar atar.

    --------------------------------------------------------------------

    * Ölümü bir kere tadan, bir daha dünyaya meyletmiyordu.

    --------------------------------------------------------------------

    * Hadi tut elimden
    Bana, senin gözünden yaşamayı öğret!

    --------------------------------------------------------------------

    * Annem: Gelen, giden oldu mu?
    Ben: Gelmeyenler ve gidemeyenler...

    --------------------------------------------------------------------

    * Sen, benim kalbimin elektriğisin. Aramızda çok büyük fırtınalar da kopsa sen gitme!

    --------------------------------------------------------------------

    * Ben, sana; âşk, sadakât ve güven vadediyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    * Gözyaşların, bu gökyüzünün yağmurları gibi; ruhumun en karanlıklarına işliyor, beni benden alıyor, derinden sarsıyor, hüznün sancağına yerleştiriyor.

    --------------------------------------------------------------------

    YOLUNA DİLLER DÖKTÜM
    "Dünyadaki varlığım seninle bütünleşti."

    --------------------------------------------------------------------

    VUSLAT*

    Bağışlayan'a:

    Sen, dışarıdan anahtar deliği olmayan kalbimin kapılarını, içeriden sonsuza kadar açılmamak üzere kilitleyip en merkezine yerleştin. Ruhumun yönetim merkezini ele geçirip tüm bedenimi, en ufak zerresine varana kadar, her yerini istila ettin. Bütün duyu organlarımın ayarını bozup hâkimiyeti Sen'de olmak üzere kontrolü ele geçirdin. Sen var ya Sen, varlığı bir, kudreti sonsuz olan, eşi ve benzeri olmayan Sen, O'nu bana bağışladın! Hamd-ü senâlar** sana...

    Bağışlanan'a:

    Cennet kokulum, nur yüzlüm, hoşgeldin... Gönlü pak, neşesi huzur olan yârim, hoşgeldin... Hoşgeldin, güzel sultanım, biricik sevgilim, sonsuz ve tek aşkım... Hoşgeldin, varım yoğum, alınyazım, gönlümün şifâsı, canım, cananım hoşgeldin...

    * (Sevgiliye) ulaşma, erişme, kavuşma.
    ** Cenab-ı Hakk'a hamd ve O'nu isimleriyle medhetmek.

    --------------------------------------------------------------------

    BOZUK RİTİM

    Yaradan,
    Her şeyi yoktan var eden,
    Yaratılanları birbirine
    Bağlayan, kenetleyen!
    Onu çıkardı karşıma.
    Kâderime yazılan,
    O yazılmışların en güzeli...
    Nâdîde bir şiir, belki sıradan!
    Ama zâtıma* mahsus,
    Okudukça okuyasım
    Dinledikçe dinleyesim
    Gelir, bir âfet-i devrân!**

    Gayritabii*** bir durumu da yoktu öyle.
    Olması gerektiği gibi
    Sade ve yâlın,
    Biraz serseri,
    Biraz da şımarık...
    Ve nevi şahsına münhasır****
    Bir karakteri,
    Bir de muvâzenesiz***** bir
    Hâli vardı, beni benden
    Alan, vermeyen!

    *********************
    * kendime
    ** devrin güzeli
    *** olağan dışı
    **** kendine özgü
    ***** dengesiz

    --------------------------------------------------------------------

    GİRDÂP*

    Gözlerinin keskin uçurumlarından düşüyorum.
    Kendimi, kalbinin kuytu köşelerinde buluyorum.
    Mide sancılarında çalkalanıp kaybolurken
    Bilinmez karanlıkların içinde savrulup gidiyorum.


    * burgaç, dönme, eğrim, çevri, anafor.

    --------------------------------------------------------------------

    ACZ

    Deniz adamı sakin denizlerde
    Yüzerdi her zaman ki gibi
    Bir daldı mı derinliklere
    Amansız çırpınışlarda
    Bulurdu kendini

    --------------------------------------------------------------------

    CANHIRAŞ*

    İçimin hengâmesinde** sarardı yapraklarım
    Gönlümün yıkılışında kapandı kapılarım
    Anlamak kâderimde yaralanmaksa
    Ruhumun çırpınışında sonlandı duygularım

    * Yürek parçalayan, dayanılamayacak şekilde üzüntü veren.
    ** Patırtılı, gürültülü olay; kavga.

    --------------------------------------------------------------------

    SİRÂYET¹

    Ey fâni, tefekkür² et, eyleme gönlünü vîrân³
    Zevâhirine⁴ aldanıp da sanma kendini mîrân⁵
    Haddizâtında⁶ şu ehven-i şer⁷ dünyada
    Âmiyâne⁸ şeylerle meşgul olma her ân

    1 başkalarına geçme, bulaşma
    2 düşünme, düşünüş
    3 yıkılmış, yıkık
    4 dış görünüş
    5 sultan, paşa, bey
    6 aslına bakacak olursak, aslında
    7 kötünün iyisi
    8 basit, sıradan

    --------------------------------------------------------------------

    VURACAKSAN SEN VUR

    Vuracağım seni demiştin ya!
    Çoktan vurdun sen beni.
    Ateş ettin!
    Bitmeyen şarjörünle*
    Mermi gibi gözlerinle
    Delik deşik ettin.

    * güzel düşüncelerinle, aşkınla, sevginle, cilvenle

    --------------------------------------------------------------------

    HÂLETİRÛHİYE*

    Biz olmalıydık, sokağımızdan güz gitmeden
    Haşin rüzgarların kızgınlığı sönüp dinmeden
    Gözlerden uzak iki göz evimizde
    Diz dize dinlediğimiz, en son şarkı bitmeden

    * Ruhsal durum

    --------------------------------------------------------------------

    DERT ÇUKURU

    Aşk hiç ummadığın bir anda gelir ruhuna,
    Hesap etmeden, ansızın...
    Kala kalırsın, anlamazsın bîçâre*
    Derinliklerde kalır bir yâr, bir de yâre...*

    * Çaresiz.
    ** Yara.

    --------------------------------------------------------------------

    SERZENİŞ

    Gülüşünü ömrüme,
    Gecemi gündüzüne,
    Sevdamı sevdana,
    Kat da sev beni...

    --------------------------------------------------------------------

    MEBHÛT*

    Uyku denen illet
    Vakit desen zillet
    Günün bu saatinde
    Uyunur mu millet?

    * Şaşkınlık içinde kalmış olan.

    --------------------------------------------------------------------

    ADEM-İ TAHAYYÜZ*

    Yokluğun suya hasret bir kara toprak
    Kâderim derin, bulanık bir bataklık!
    Sensizlik, hırçın okyanuslarda
    Liman arayan bir gemi!

    Battıkça çıkamadığım, çırpındıkça
    Dibe gittiğim bir girdap gibi...
    Zaman sanki belirsizliği seçmiş
    Kurtar beni bu bilinmezlikten.

    * Mekândan münezzeh oluş.

    --------------------------------------------------------------------

    NAMÜTENÂHÎ* AŞK

    Seni tanımak istiyorum, sana dair her şeyi...
    Her ân'ını yaşamak, mutluluğuna ortak olmak...
    Huzur bulduğum, neşem, varım yoğum, alın yazım
    Seninle sonsuzluğa elele yürümek istiyorum...

    * Sonsuz

    --------------------------------------------------------------------

    KASVET*

    Aralandı bana bir ara
    Gecenin rengidir kara
    Zehriyle hemhâl** oldu
    İçimdeki kapanmayan yara!

    * Sıkıntı.
    ** Bütünleşmek.

    --------------------------------------------------------------------

    Şeb-i Âlâ*

    Ve bir gün daha bitti.
    "Merhaba" yeni bir günde, güneşe hasret gecelerimin güzelliği...
    Gönül penceremden sesleniyorum:
    "Uykunun en tatlı rüyalarında bul kendini. İyi geceler..."

    * İyi geceler

    --------------------------------------------------------------------

    Bâd-ı Hazân*

    Rüzgarlı bir bahçem var, gönlümün serinliğinde.
    Ruhum seni arıyor, düşüncelerin gizliliğinde.
    Buğulu, bulanık gözlerde saklıyorum
    Hüznün terketmediği, ömrümün derinliğinde.

    * Sonbahar Rüzgarı

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZE GÜN AYDI

    Gözlerini aç hadi, senli benli rüyaları bırak da
    sonbaharın hüzünlü yağmurlarını seyret, sabah pencerenden.
    her gün aslında yağmurlu bir gün bende, gözlerimdeki yaşlar
    oluk oluk akan sular gibi, seller oldu herşeyi yıkıp geçen.
    sen pencerenden bakmaya devam et,
    ıslanmış bir ben olacak senin aşkından.
    eğil de bir şey fısıldayacağım:
    Günaydın, beni sonbaharında ıslatan ey güzeller güzeli kız...

    --------------------------------------------------------------------

    HAFÎ*

    yıpranmış sayfalarda buldum seni...
    baş harfini kazıdığım...
    sonu yazılmamış kelimelerde...
    çizilmiş karalanmış kalplerde...

    * Gizli, saklı şey.

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZ

    Dalgalar sahile çarpar
    Esme ey deli rüzgar
    Sen esince nasıl da
    Yüreğim sızlar

    --------------------------------------------------------------------

    AŞK-I HÜDÂ

    Savrulan bir kıvılcımınla parlıyorum.
    Sevgime ateşini atıp harlıyorum.
    Dünya yansa ne yazar!
    Gönlümdeki yangınınla kavruluyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    KALBİMDEKİ İMÂN*

    1
    Aşk seninle güzel
    ve ekledi:
    Gerçek aşka giden yolda
    Benimle gel...

    2
    Kutsal itâatim koşulsuz
    ve gökler aydınlandı:
    Hakk emanetimi korumak için
    Benimle uç...

    3
    Rabbinin adı ile başla
    ve okurken dedi:
    İndirilenlerin doğruluğuyla gerçekliğini
    Benimle gör...

    4
    Müjdeleyicilerin yolundan yürü
    ve açıkladı:
    Haber verilen emirlerle yasakları
    Benimle bil...

    5
    Sadakâtim sonsuz
    ve devam etti:
    Sonu olmayan başlangıcı
    Benimle sev...

    6
    Farket bütün olan, biteni
    ve teslimiyetle söyledi:
    O'ndan gelip O'na giderken
    Benimle kal...

    *İmânın şartları

    --------------------------------------------------------------------

    GELECEKTEKİ GELMEKTE OLANA BİR MEKTUP!

    Bugün ayrı bir özledim seni. Biliyorum ve inanıyorum ki bir gün karşılaşacağız ve ebediyete kadar ayrılmayacağız. Söylesene bensiz ne yapıyorsun? Sahi ne yapıyorsun şimdi? Günün nasıl geçti? Dün ne yaptın meselâ? Günlerin, ayların, yılların bensiz nasıl geçti? Düşünmeden alamıyorum kendimi. Sen de beni merak ediyor musun? Nerede kaldı bu adam? Hangi boş işlerle uğraşıyor diye düşündün mü hiç? İnan seni bekliyorum, hasret kaldığım! Sensiz yarım yaşamaya çalıştığım hayatımı, tamamlamanı bekliyorum. Arıyorum seni! Aranmaması gereken yollarda, çıkmaz sokaklarda... Deli divane dolaşıyorum, kuytu köşelerde, bitap bir vaziyette, sana ulaşmaya çabalıyorum. Arada bocalıyorum da. Ama olsun seni bulacağım elbet. Bir umut vîrâne binalarda, ıssız mekânlarda, sana bakınıyorum. Bir iz ümidiyle girmedik yer, çalınmadık kapı, ulaşılmadık şehir bırakmıyorum. Seni arıyorum her yerde. Cadde cadde ilanlar asıyorum. Kaybımı arıyorum! Sensiz geçen zamanlarımın kaybını... Bulamadığımı, özlem duyduğumu arıyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    Son Durak!

    Bundan seneler önce, yeni taşındığımız mahallemizdeki hânelerin sayısı 20-30 kadardı. Şimdiki gibi yüksek binalar da pek yoktu. Herkes birbirinden haberdâr olur, oturulup kalkılır, muhabbetler esirgenmezdi. Yeni birileri taşınsa hoşgeldine gidilir, tanışılır, kaynaşılırdı. Ya şimdi!

    ***

    Bir kış günü, yeni evimizden ilkokula gitmek için, sabah yedideki otobüse binmek üzere evden çıktım. Durağa varır varmaz arkamda sakallı, 65-70 yaşlarında, dinç, yaşlı bir amca belirdi. "Esselâm-ü Aleyküm evladım" dedi. Ben de "Ve Aleyküm Selâm amca" dedim. Amca, kendini tanıttı. Aşağı sokaktaki evlerden birinde oturduğunu, komşumuz olduğunu söyledi. Kimin çocuğu olduğumu, ismimi, okulumu, kaça gittiğimi, kısaca öğrenmek istediği bütün soruları birbir bana yöneltti ve soruların cevaplarını sırayla tek tek verdim.

    Bir süre muhabbet ettikten sonra otobüs geldi. Otobüse bindik, amca yol boyunca kendinin duyabileceği şekilde duâlar okudu, tesbihler çekti. Okula varmam yarım saat kadar sürdü. Amca da benden bir durak sonra ineceğini söylemişti. Ben inerken amca da inmek için hazırlık yapıyordu.

    Ertesi gün, durağa yine erken gelmiştim. Birkaç dakika sonra o amca geldi. Selamlaştık, hâl hâtır sorduktan sonra "Boş boş beklemeyelim, otobüsün gelmesine daha var, gel iki durak geriye yürüyelim, spor da olmuş olur" dedi. Her gün bir iki durak artırıp geriye doğru yürüdük.

    Bir müddet sonra evden daha erken çıkmaya başladık ve son durağa kadar yürüyüyorduk. Yürürken amca duâlar okuyor, tesbihler çekiyordu. Dediği gibi spor da oluyordu. Böylece kendini daha iyi hissediyordu.

    Bir gün "Evlat" dedi. "Biliyor musun, bu otobüs duraklarının bir son durağı olduğu gibi insanın da bir son durağı var. İnsanın son durağı, otobüs durağı gibi değil, istesen de istemesen de son durağına varacaksın. Mühim olan son durağına gelirken tuttuğun yoldur. Yolun bazen pürüzsüz bazen de yolunda çakıl taşları, çukurlar olacak. Bu yol hem yokuşlu hem de inişli bir yol... Tökezleyip düşebilirsin de... Ama ne olursa olsun sabrederek yoluna devam edeceksin." dedi.

    Bugün zil çaldı, kapıyı açtım, yine o amca. "Hadi gel, aşağı sokaktaki komşunun düğünü var, pilav yiyelim" dedi. Ben de "Peki amca, hemen hazırlanıp çıkıyorum" dedim.

    Hazırlandım, çıktım. Yolda yürüyoruz amca sözüne devam etti: "Sıla-i Rahîm'in büyüğü akrabayı, konu komşuyu ziyaret etmek, davetlerine icabet etmektir. Özellikle bayramlarda, düğünlerde, hastalandıklarında ziyaretlerini aksatmamaya gayret göstermektir. Bir gönül alabiliyorsan ne mutlu sana! Sıla-i Rahîm'in küçüğü ise camiyi ziyaret etmek yani cemaatle beş vakit namaza imkanların dâhilinde tabi olmak, namazında, tesbihâtında ve duânda gönlünü Allâh'a bağlamaktır." dedi.

    Bir iki dakika yürüdükten sonra düğüne katıldık. Düğün sahibi bizi görünce yüzü güldü, memnun oldu. Bize "Hoşgeldiniz, Allâh razî olsun." dedi. Pilavımızı yedik, karnımızı doyurduk. Öğle ezanı okunmaya yakın düğünden ayrılmak için ayaklandık. Düğün sahibi biz düğünden ayrılırken de "Ayağınıza sağlık, yolunuz açık olsun." dedi. Biz de "Allâh'a ısmarladık" dedikten sonra camiinin yolunu tuttuk.

    Velhasılıkelâm, Allâh hiçkimseyi doğru yoldan ayırmasın. İstikâmetimiz ne ise vardığımız yer de orası olacak.

    Selâmetle...

    --------------------------------------------------------------------

    MİNİK KEDİ YAVRUSU MASALI

    Bir zamanlar, büyük bir şehirde, dokuz yaşında, zeki mi zeki, güzel mi güzel, ismi Ayşecik olan bir çocuk yaşarmış. Ayşecik'in hiç kardeşi yokmuş. Annesi ve babası çalıştığı için, evde canı çok sıkılıyormuş.

    Bir gün, annesine:

    "Anneciğim, canım çok sıkılıyor. Okulda kardeşi olmayan arkadaşlarımın kedisi veya köpeği var. Ben de bir tane kedi istiyorum. Ne olur, bir tane kedi alalım!" diyerek ağlamaya başlamış.

    Gerçekten de Ayşecik'in evde canı çok sıkılıyormuş. Annesi, kızının bu hâliyle ilgilenmemiş. Çünkü kedileri pek sevmiyormuş. Zaten kızıyla da vakit geçirmezmiş. Ayrıca vicdansız bir kadınmış. Ailesini pek önemsemezmiş. Varsa yoksa hayatı işten ibaretmiş. İş çıkışı eve geç gelirmiş. Haftasonları da alışveriş merkezlerinden hiç çıkmaz, pahalı pahalı eşyalar alır, maaşını har vurup harman savururmuş. Ayşecik de küçük yaşına rağmen pek hamaratmış. Olgun insanlar gibi evin temizliğini yapar, yemek pişirir, bulaşıkları yıkar, yıkanan çamaşırları serermiş. Çamaşırlar kuruduktan sonra da ütülermiş.

    Ayşecik, annesine anlattığı gibi, gözyaşları içinde, babasına da durumu anlatmış.

    "Annem, kardeşimin olmasını istemiyor, kedi almamıza da olumlu bakmıyor. Bir tane kedi istiyorum babacığım! Lütfen alalım, evde çok bunalıyorum. Okuldan eve gelince evde yapayalnızım. Siz, eve çok geç geliyorsunuz. Benimle doğru düzgün ilgilenmiyorsunuz. Apartmanda hiç arkadaşım da yok. Ne olur, bir tanecik kedi istiyorum. Olur mu babacığım?" demiş.

    Babası, kızının bu hâline çok üzülmüş. Ertesi gün, babası işten çıktığı gibi, ismine petshop denilen evcil hayvan dükkanına gitmiş. Dükkandan bir tane yetişkin bir kedi satın almış. Kediyi güzel bir kafese koydurtup eve doğru yola çıkmış.

    Odasında ders çalışan Ayşecik, babasının evin ziline basmasıyla koşar adım giderek kapıyı açmış. Karşısında babası ve babasının elindeki kafeste, tüyleri pamuk gibi bembeyaz olan bir kedicik varmış. Ayşecik mutluluktan kulakları çınlatan bir çığlık atmış. O kadar çok sevinmiş ki ağzı kulaklarına varmış.

    Babasının elinden kafesi aldığı gibi odasına götürmüş. Kafesi açmış. Kediyi kafesten çıkartmış. Kediye önce sarılmış, sonra da kediyi öpüp koklamış. Mis gibi kokuyormuş kedi. Ayşecik bu kez mutluluktan ağlıyormuş. Kedi de çok sevildiği için mutluluktan mırlıyormuş. Kedi o kadar çok mırlıyormuş ki, Ayşecik kediye 'Mırmır' ismini vermiş.

    Ayşecik'in artık canı hiç sıkılmıyor, günlerinin büyük bir bölümünü, Mırmır ile eğlenerek geçiriyormuş.

    Gel zaman git zaman, Mırmır komşu evlerin balkonlarında gezmeye, yeni arkadaş kediler edinmeye başlamış.

    Bir gün, Mırmır hamile kalmış. Hamileliğinin son günleri hastalanmış. O kadar hâlsizleşmiş ki, yattığı yerden kalkamıyormuş.

    Bir müddet sonra Mırmır'ın dört tane yavrusu dünyaya gelmiş gelmesine ama yavrulardan üç tanesi ilk günü atlatamamış, ölmüş. Mırmır ölen yavrularına o kadar çok üzülmüş ki, gözyaşları içinde miyavlıyormuş. Mırmır'ın da pek durumu iyi değilmiş. Mırmır, ölen yavrularının acısına dayanamayıp iki gün sonra o da ölmüş.

    Ayşecik, bir yandan Mırmır'a, bir yandan da ölen yavrulara ağlıyormuş. Yaşayan yavru ise anne sütü ile beslenemediği için, o kadar cılızmış ki tüy gibi hafifmiş. Ayşecik, yavruya bakmakta zorlandığı için, Ayşecik'in annesi yavruyu, Mırmır'ı aldıkları dükkana götürüp vereceğini söylemiş. Annesinin çok sevdiği, maaşının yarı fiyatına satın aldığı ayakkabının, işe yaramayan kutusunun içine annesi yavruyu koymuş. Kutunun içindeki yavruyu, arabasının ön koltuğuna koyup arabayı sürmeye başlamış. Hava bir anda kapanmış. Simsiyah bulutlar, her yeri kaplamış. Hafiften yağmur atıştırmaya başlamış. Dükkan epey uzaktaymış. Yavrunun çıkardığı sese Ayşecik'in annesi daha fazla dayanamamış. Yolun daha yarısına gelmeden arabayı, yolun kenarında durdurmuş. Ayakkabı kutusuyla birlikte minik yavru kediyi, elektrik direğinin dibine koymuş. Arabasına binip işine doğru arabayı sürmeye başlamış.

    Yağmur şiddetini artırmış. Ayakkabı kutusunun içine yağmur suyu dolmaya başlamış.

    Yoldan gelip geçenler, yağmurdan daha fazla ıslanmamak için, hızlı adımlarla ve koşarak aceleyle gidiyorlar, ayakkabı kutusunun içindeki minik yavru kediyi farketmiyorlarmış. Yavrucuk ise yoldan geçenlere sesini duyuramıyormuş. Zavallıcığın, ıslanmaktan ve üşümekten sesi zaten çok az çıkıyormuş. Yavru kedi, tir tir titriyormuş. Minik kediciğin gözyaşları, yağmur tanelerine karışmış.

    O kadar çok yağmur yağmış ki, yağmur suları sel olmuş. Ayakkabı kutusu, sele kapılıp gözden kaybolmuş. Ayakkabı kutusunu, ne gören olmuş ne de duyan. Kimse, ayakkabı kutusuna ne olduğunu bilmiyormuş.

    --------------------------------------------------------------------

    ÇOBAN KÖPEĞİ İLE SOKAK KÖPEĞİ MASALI

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Bir varmış, bir yokmuş...

    Allâh'ın kulu çokmuş...

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...

    Develer tellal iken, pireler berber iken...

    Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...

    Ak sakal, sarı sakal...

    Berber elinden, yeni çıkmış, kırkılmış, yok sakal...

    Kasap olsam, sallayamam satırı...

    Nalbant olsam, nallayamam katırı...

    Hamama girsem, sorarım natırı...

    Nadan olan bilmez, ahbap hatırı...

    Dereden geldim, sandığa girdim...

    Bir de ne göreyim, köşede bir hanım oturuyor...

    Şöyle ettim, böyle ettim...

    Yüzüne baktım, hanım yerinden kalktı...

    Çıktık birlikte yola...

    Ne sağa baktık, ne sola...

    Gide gide, kaf dağının arkasına geldik ki...

    Ne ileri gidilir, ne geri...

    Sana bir masal söyliyeyim gel beri.

    *************************************

    (Masal Başlangıcı)

    Vaktiyle köyün birinde bir çoban yaşarmış. Köyün bütün koyunlarını dağlarda, ovalarda gece gündüz otlatmaya çıkarırmış.

    Köyün havası şehir merkezlerine göre biraz serin ve soğuk olduğundan, çobanı soğuklardan ve gece ayazlarından koruyan, kolsuz ve dikişsiz, keçeden dövülerek yapılmış, ismine kepenek denen kıyafetini, çoban üzerinden hiç çıkarmazmış. Sürüyü otlatmaya çıktığı zaman kavalını çalar, sürüye hâkimiyet sağlarmış.

    Bir de çobana hem arkadaşlık eden hem de koyunları koruması için çobanın yanında bulundurduğu, heybetli mi heybetli, güçlü mü güçlü bir çoban köpeği varmış. Çok bakımlı, tüyleri görkemli ve parlakmış. Çoban köpeğinin bir hırlamasıyla yer gök inlermiş ki havlamasını siz düşünün artık!

    Çoban köpeği o kadar kuvvetli ve atikmiş ki, sürüye yaklaşacak olan kurtlara hemen müdâhele edermiş. Çoban köpeği ile baş edemeyen kurtlar bir daha sürünün bulunduğu yere yaklaşma cüretinde bile bulunamazlarmış.

    Bir gün, sürünün yanından, sünepe mi sünepe, sefil mi sefil, başı boş, işe yaramaz bir sokak köpeği geçiyormuş. O kadar bakımsızmış ki tüylerinin birçoğu dökülmüş. Sokak köpeğinin dökülmeyen tüylerinin üzerinde ise pireler uçuşuyormuş. Açlıktan derisi kemiklerine yapışmış, kemikleri sayılıyormuş. Sokak köpeği, kuru bir kemik verene, kırk yıl köle olabilirmiş.

    Çoban köpeği hemen sokak köpeğini farketmiş. Yıldırım hızıyla sokak köpeğinin yanında soluğu almış.

    Çoban köpeği:

    "Hey dostum! Niye geziyorsun buralarda?" demiş.

    Sokak köpeği çok yorgun, aç ve susuzmuş ki, çoban köpeğinin söylediklerini zor anlamış.

    Sokak köpeği, çoban köpeğinin yüzüne manâsız manâsız bakarak:

    "Hiç, ne olsun, bir parça yiyecek arıyorum. Bir de bir yudum su bulmayı ümit ediyorum." demiş.

    Çoban köpeği, sokak köpeğinin görünüşüne çok üzülüp, hâline acımış. Kendi tabağındaki yiyeceklerden, sokak köpeğine ikrâm etmiş. Yalağındaki sudan da kana kana su içmesine izin vermiş.

    Sokak köpeği güzelce karnını doyurmuş. Susuzluğunu gidermiş.

    Çoban köpeğine dönüp:

    "Dile benden ne dilersen!.. Ne söylersen yapacağım. Emrine âmâdeyim." demiş.

    Çoban köpeği ise:

    "Ben, bu koca sürüyü, zor zaptediyorum. Eğer bana hem arkadaş hem de yardımcı olursan, barınacak bir yerin olur, ayrıca aç susuz kalmazsın!" demiş.

    Sokak köpeği bu teklife çok sevinmiş. Hemen teklifi kabul etmiş.

    Günler geçtikçe sokak köpeği kendini toparlamış. Sokak köpeğinin dökülen tüylerinin yerinden daha güzel tüyler çıkmış, sarkan kasları kuvvetlenmiş. Eski hâlinden eser kalmamış. Hatta bir süre sonra sokak köpeği o kadar güçlenmiş ki çoban köpeğini bile geride bırakmış.

    (Masal bitişi)

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Gökten üç elma düştü; biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara...

    Artık ne bir dert, ne bir mihnet…

    Devlet üstüne devlet sürüp, balı kaymağa katıp yemişler, içmişler...

    Gayrı karardı köz, tükendi söz; gökten üç elma daha düştü. Anasız kuzulara, kol kanat olanların başına…

    Günlerini gün ettiler ama bir gün geldi, bunlar da adı kalanlara karışıp, hikâyeleri dillere destân oldu.

    --------------------------------------------------------------------

    HAYAT TECRÜBELERİ

    (Yoruma siz de tecrübelerinizi yazabilirsiniz...)

    Kullandığım faturalı telefon hattını başka bir operatöre taahhütlü taşıdım. Yalnız taşıma işlemi yasalara göre 2 ile 4 gün sürüyor ki bu süreyi siz 5 gün olarak hesap edin. Çünkü hesap kesim tarihinize göre fatura geleceği için, taşıma işlemini takip eden birkaç gün sonrasına hesap kesim tarihi vermeyin ki ekstradan fatura ödemek zorunda kalmayın. Yani taşıma işlemini talep ettiğiniz günden bir gün öncesini hesap kesim tarihi yapabilirsiniz. Taahhütten olur da vazgeçmeyi düşünürseniz mümkünse hemen ilk aydan vazgeçin, zira ilerleyen aylarda taahhüt gereği, her ay için faturanın yarısı kadar da ceza ödüyorsunuz.

    Bir de şöyle bir şey var. Günümüzde internetsiz ev yok sayılır. İş görüşmelerini dâhil etmiyorum, günlük muhabbetler için telefon görüşmelerini yapabileceğiniz uygulamalar mevcut. Mümkünse görüşmelerinizi evdeyken yapın. Operatör firmalarına ekstradan ücretler ödemek, aylık olarak çok gibi görünmese de çekirdek bir aile olduğunuzu düşününce yıllık olarak hesap edilince epey bir fazla meblağ oluyor.

    Bir diğer konu, akıllı telefonlar. Evet, teknoloji çağındayız, en ucuz akıllı telefon şimdi ortalama gelirli birini düşününce maaşının yarı fiyatıyken, en pahalıları maaşının 2-3 katı olabiliyor. Bir de en ufak bir düşürmede, darbede telefonumuz kullanılmaz hâle gelebiliyor veya temirciye hatrı sayılır miktarda paralar ödeyebiliyoruz. Ayrıca telefonumuzda hiçbir sorun yokken yeni model çıktı, hemen onu almalıyım gibi beyin altına işlenen reklamlar da cabası. Nefsimiz de devreye girip "bak onlarda en yenisi var sende niye yok" dediği ân kaçınılmaz son bizi bekliyor oluyor. Daha telefonumuz eskimeden, kullanışsız hâle gelmeden yenisini almak! Bir de akıllı telefonların tüm özelliklerini kim kullanıyor? Saysak akıllı telefon kullanıcılarının yüzde biri bile değildir.

    Telefonumuzun akıllı olması ekstra maliyetlere sebebiyet vereceği aşikâr. Hâlbuki akıllı olmayan, ucuz yollu, sağlam telefonlar alabiliriz. Evde 1-2 tane dayanıklı tablet olmasının hiçbir sakıncasının olacağını sanmıyorum. İnternet ihtiyacını tabletlerden karşılayabiliriz. Fotoğraf mı çekmek istiyorsunuz, alın iyi bir marka fotoğraf makinası, 20-25 sene kullanın.

    Yani uzun vade de düşününce cebinizde epey bir para kalacağı malum. Teknoloji güzel bir şey ama akıllı kullanınca daha güzel. Büyük bir kitlenin bu yönde kullanımı gerçekleşirse cari açığı da büyük oranda kapatacağımızı da düşünüyorum.

    Hayat tecrübelerden ibaret. Bazen tecrübe elde etmek için cebinizden bir miktar para çıkabilir...
  • Yıllar yılı şu kalbimi gelen yaktı giden yaktı
    Kime gönül verdimse hep beni dertten derde attı
    Alev alev içim yanar mazim beni hep yaralar
    Sevsem artık neye yara bu zamanda aşk mı kaldı

    Gören varsa gördüm desin
    Duyan varsa duydum desin
    Bilen varsa sor söylesin
    Bu zamanda aşk mı kaldı


    Yıllar yılı ümidimi gelen çaldı giden çaldı
    Aşk dediğin eskidendi şimdi adı kaldı
    Alev alev içim yanar mazim beni hep yaralar
    Sevsem artık neye yara bu zamanda aşk mı kaldı