Osho'nun "Altın Gelecek" metniyle baş başa kaldığımda, kendimi hem bir yıkımın enkazında hem de muazzam bir inşaat sahasında gibi hissettim. Biliyorsun, genelde "gelecek" denince aklımıza robotlar, uçan arabalar falan gelir; ama Osho bize ruhsal bir teknoloji sunuyor. Bu metni okurken en çok canımı yakan ama aynı zamanda beni özgürleştiren şey, "geçmişin bir hastalık olduğu" tespitiydi. Gerçekten de, sırtımızda ne kadar çok ölü insanın yükünü taşıyoruz, değil mi? Dedelerimizin inançları, babalarımızın korkuları, toplumun "şöyle olmalısın" dayatmaları...
Osho’nun "Zorba the Buddha" kavramı bence kitabın en dahice kısmı. Çünkü dünya bizi hep ikiye böldü: Ya dünyevi zevklerin peşinde koşan bir günahkar olacaksın ya da bir mağaraya çekilen ruhsuz bir aziz. Osho, "İkisini de ol!" diyor. Hem hayatın tadını çıkar, hem de içindeki o uçsuz buçaksız sessizliği koru. Bu denge, modern insanın o bitmek bilmeyen stresinin ve anlamsızlık duygusunun tek ilacı gibi duruyor.
Metindeki meritokrasi ve dünya devleti önerileri kulağa biraz "ütopik" gelse de, bugün dünyanın geldiği noktaya baktığımda (savaşlar, açlık, çevre felaketleri), aslında en gerçekçi çözümlerin bunlar olduğunu fark ediyorsun. Osho seni sarsıyor, bazen çok sert konuşuyor ama o sertliğin altında derin bir şefkat var; tıpkı seni uçurumun kenarından çekip alan birinin sert müdahalesi gibi. Okuduktan sonra, artık sadece bir "vatandaş" veya bir "inançlı" değil, bir "birey" olma sorumluluğunu omuzlarında hissediyorsun. Bu metin bir kitap değil, bir uyanış provası.