• 399 syf.
    ·6 günde·8/10
    Bir korku-gerilim tarzında roman incelemesiyle daha beraberiz. Bu kitap biraz keyfinizi kaçıracak ama yine de elinizden bırakmak istemeyeceksiniz. İyi okumalar…
    .
    ‍️Doktor Louis, eşi Rachel, küçük kızları Eileen ve bebekleri Gage ile kırsal bir bölgedeki büyük-eski bir eve taşınırlar ve onlar için her şey yolunda gitmektedir. Ta ki komşuları Jud, Creed ailesinin evine yakın bir bölgedeki evcil hayvan mezarlığını onlara gösterene kadar. Mezarlığın ve ilerisindeki toprakların sırrı kedileri başta olmak üzere Creed ailesi ve komşularının hayatını tamamıyla değiştirecektir. Haa unutmadan hayvan bile olsa her zaman… “ Ölülerin ölü kalması herkes için daha iyidir.”
    .
    ‍️Yıllarrrrr önce, çocukken, korka korka film uyarlamasını izlediğim bu kitap, geç kalınmış bir Stephen King’e başlama hareketinin öncüsüdür. Açıkcası bu kitabı, yazarın “O” kitabına başlamadan önce Stephen King diline alışmak için okudum. Üç bölümden oluşan roman ilgi çekici konusu ve akıcılığı ile ilk başta heyecan yaratsa da sonrasında bunun devamını getirmekte zorlanıyor. Kitabın son 2/3 lük kısmında konunun nereye varacağını az çok anlıyorsunuz. Ama herşeye rağmen yine de okurken içimi ürpertip tüylerimi diken diken eden bir okuma oldu. Stephen King külliyatına başlamak isteyenler için güzel bir başlangıç kitabı.
    .
    İnsan, bugün açan, yarın solan kır çiçekleri gibidir, insanın zamanı ancak bir mevsimdir, gelir ve geçer…
    .
    "Ölüm de yaşamın bir parçası kızım," dedi.
    "Kötü bir parçası öyleyse!"
    .
    Psikologlar sevilen bir insanın acısının ölümden üç gün sonra başlayıp dörtle altı hafta sürdüğünü söylerlerdi. Ama zaman geçerdi, insanın bir duygusu bir başka duyguyla yer değiştirirdi.
    .
    375 sy. - Altın Kitaplar - 1983
    8/10
  • 280 syf.
    ·10/10
    Herkese Merhaba ‍️ Bugün  çok özel bir kitapla sizlerleyim. Benim en sevdiğim klasikler arasında yer almayı başaran  #doriangreyinportresi #oscarwilde nin yazdığı tek romanı olma özelliğini taşıyor. Bir iddia üzerine olan yazıldığı söylenen bu  roman, o dönemde büyük tepkiler almış.Kitap  yasaklanmış, sansüre uğramış.Hatta  eşcinsellik vurgusu olduğu için  yazarı ahlaksızlıkla suçlanmış. Velhasıl bugün sansürlenmiş halini okusak da  etkisinden hiç  bir şey kaybetmemiş.
    .
    Bu kitap için "Bir ruhun hikayesi" diyen #oscarwilde  kitabın karakterleri için ise;
    Basil Hallward ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda... " diye bahsediyor. .
    Saf, temiz ve güzel bir ruha sahip yakışıklı Dorian, ressam Basil 'in arkadaşı Lord Herry ile tanıştıktan sonra onun hayata bakışından, muhteşem fikirlerinden etkilenir. Bu arada Dorian a gizli bir hayranlık duyan Basil ise onun bir  portresini  yapar. Dorian, portresini görünce hep genç ve güzel kalmak ister. O kadar ki kendi yerine portresinin yaşlanmasını  diler. Dorian, dileği kabul olmuştur. Dorian artık gençliğini doyasıya yaşamaya,  hayatın keyfini  çıkarmaya başlar. Yaşadıklarıyla, ahlaksızlıklarıyla o saf, temiz ve iyi ruh Dorian değildir.
    . "Her birimiz Cennet’i de Cehennem’i de içimizde taşıyoruz." Lord Herry 'in düşüncelerini ise hayran olarak okudum. Onun düşüncelerini okumak apayrı bir keyifti benim için.
    .
    Yüzünün güzellipi değil, önemli olan içinin güzelliği diye boşu boşuna dememişler. Dorian'ın  portresini  gördüğü anları  hiç unutamam. Yaşadıklarının portreye yansıması  inanılmazdı... . #doriangreyinportresi beni çok etkileyen #iyikiokudum dediğim özel kitaplardan biri oldu. Siz de #okuyunokutun #şiddetletavsiyemdir
  • 434 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    17 Ağustos depremiyle başlayan ve günümüze dek uzanan mistik bir macera…

    Kabadayı tavırlı genç bir polis, polisin delicesine aşık olduğu bir kadın doktor, Kuran ayetlerinden hareketle seri cinayetler işleyen tuhaf bir katil ve fiziği, davranışları hatta ses tonuyla da genç polise tıpatıp benzeyen ve “gerektiği zaman” ortaya çıkarak olaylara müdahale ederken, genç doktoru Tanrısal bir aşkla sevdiğini saklayamayan kabadayı tavırlı gizemli bir ihtiyar…

    Kuantum felsefesi ve Kuran ayetleriyle harmanlanmış bir “kader”in biçimlendirdiği yaşamlara “seçenek” yoluyla yapılan müdahaleler… Elimize tutuşturulmuş senaryodan bölümler okumaktan başka seçeneği olmayan inisiyatifsiz robotlar mıyız, yoksa seçenekler karşısındaki “tavır koyuşumuz”la kendi alınyazımızı oluşturan bağımsız yaratıcılar mı?.. Tanrı’nın, “Ona nefesimden üfledim” diye tarif ederek onurlandırdığı insan denen bu gizemli yaratık tek bir yaşamla mı yetiniyor, yoksa -belki de hepsi aynı anda ama farklı boyutlarda- birden fazla yaşamla mı “sınanıyor”?..

    Yaşamın sunduğu seçenekler ve bu seçenekler karşısında tercihte bulunan “kişisel yaratıcılar”ın seçmediği dallar “Bahçıvan” tarafından budanıyor mu, yoksa dallanıp budaklanarak büyümeye devam mı ediyor?.. Eskilerin “tayyi mekan” dedikleri şey, birtakım yeteneklere sahip ayrıcalıklı kişilerin bedenlerini bir yerden başka bir yere naklederek aynı anda birden fazla yerde bulanabilmeleri gerçek mi?.. Böyle bir “olasılık” var mı?

    Bu konuda kuantum felsefesi ve Kuran ayetleri çelişiyor mu, uyuşuyor mu?.. Zaman… Gerçekten geçip gidiyor mu, yoksa bu, “kısıtlı idrak”le malûl insan zihninin dramatik yanılsamasından ibaret bir şey mi?

    Dün, bugün ve yarın, “aynı an”da yaşanan bir olgu mu?.. Tüm bu soruların cevaplarının irdelendiği olağandışı mistik bir macera ve okuyucunun zihnini allak bullak eden sarsıcı bir final… Yılmaz Yunak’ın kaleminden bu mistik macerayı sakın kaçırmayın…. (alıntıdır http://www.milliyet.com.tr )

    Ben çok keyif alarak okudum. Çok satan ama neredeyse bir öncekinden hiçbir farkı olmayan çeviri romanların yanında yazarlarımızın yaratıcılıklarının fark edilmemesi üzücü... Okumanızı tavsiye ediyorum.
  • Üstnot: Bu yazı evrim var mıdır, yok mudur sorusuna cevap arayan bir yazı değildir. Bu yazı evrimin doğruluğu veya yanlışlığına dair tartışma usul ve adabı nasıl olmalıdır, evrime hangi mantıksal çıkarımlarla yaklaşabiliriz sorusuna özellikle inananlar açısından cevap bulma yazısıdır. Keyifli okumalar.


    Bir Müslüman evrimci olabilir mi? Bu konudaki görüşlerimi yazmaya başlamadan önce yazıyı okuyacaklardan ricam az veya çok bu konudaki görüşlerinizi yazmanız. Çünkü burada bulunmaktaki amacım da, herhangi bir şey paylaşırken de sadece geri dönüt almak, kesinlikle ve samimiyetle söylüyorum beğeni değil, hatta bazen okumadan beğenenler olduğunu görünce engelleyesim geliyor öylelerini. Sadece benden çıkan herhangi bir kelimenin dahi karşıdaki yansımasını görebilmek inanılmaz katkı sağlıyor fikir ve düşünce olarak, bana bu katkıyı sağlamak adına fikrinizi yazmanızı istiyorum.

    Tekrar soralım; '' Bir Müslüman evrimci olabilir mi? '' Bir Müslüman olarak kendime cevap verebilmek için uzun süre araştırma yaptım, konu hakkında makaleler, kitaplar okudum. Müslüman evrimci olabilir diyenlerin de görüşlerine ve görüşlerini dayandırdıkları argümanlara baktım, hayır kesinlikle olmaz diyenlerin de. Ve en azından şu aşamada bu pilavın daha çok su götüreceğini söyleyebilirim. Ama geldiğim noktada öğrendiklerim ve gözlemlediklerimi paylaşarak bu konuda işin daha başında olan veya kafası benden daha karışık olanlara yardımcı olmak adına bu yazıyı yazmaya karar verdim.

    1- Evrim Nedir?

    Canlı türlerinin nesilden nesile gen aktarımı ve gen değişimi yoluyla farklı haller kazanması, türler arası geçiş, değişim olarak genel bir ifade ile özetlenebilir bir teoridir. Evren, dünya ya da kimyasal evrim ile karıştırılmaması adına biyolojik evrim olarak da adlandırıldığı olur. Yazıyı okuyacakların bilgi/cahillik seviyesini bilemediğimden '' ama gerçek olsa kanun olurdu '' diyecek ufak bir gogıl araması yapmaktan aciz arkadaşlar için de açıklayayım:

    Teori; '' Bilimde teori veya kuram; bir olgunun, sürekli olarak doğrulanmış gözlem ve deneyler baz alınarak yapılan bir açıklamasıdır. Teori, herhangi bir olayı, vakayı, görüngüyü açıklamak için kullanılan düşünce sistemidir. ''

    Kanun; '' Evrenin başlangıcından bu yana, evrenin her yerinde aynı şekilde etki eden değişmez ve yoruma açık olmayan yasa.''


    Kanun ve teori arasındaki bu kafa karışıklığı biraz da bizim eğitim sistemimizde bu iki kavram arasındaki ilişkinin böyle öğretilmiş olmasından kaynaklı olsa da, hipotez ispatlanırsa teori, teori daha da kesin delillerle ortaya konursa kanun olur şeklindeki hiyerarşik kabul bilimsel camiada bir karşılığı olmayan ve geçerliliğini yüzyıllardır yitirmiş skolastik düşünceden kalma bir safsata sadece.


    2- Evrim ve Yaratılış çelişir mi?

    Çelişmez. Evrim dediğimiz şey kısaca süreç içerisindeki değişim ise bu yaratılış ya da inanma ile nasıl çelişebilir? Hayır Allah bir sürece tabi olmadan bir anda, olduğu şekli ile yaratır diyorsanız; Fussilet suresi 9, 10, 12. ayetlerde geçen Allah'ın yeri iki, yeryüzündekileri dört, Araf suresi 54. ayette geçen altı günde gökleri ve yeri yarattı ifadelerini nasıl açıklıyorsunuz! Haşa Allah tüm bunları bir anda yaratmaktan beri olduğu için mi sürece yayarak yarattı, yoksa yarattıklarını bir sürece tabi olarak yaratmak takdiri ve kanunu olduğu için mi bu şekilde yarattı? Akıl ve muhakemesini yitirmemiş her inanan kabul eder ki ikinci seçenek hem inanç için hem de akıl için daha doğru bir seçenek. (Burada insanın tabi olduğu evrensel ve zamansal süreçten bahsediyorum, yoksa Allah zaman ve mekandan bağımsız olduğundan evrimsel süreçle de yaratıyor olsa bu yine bize göre süreçtir, Allah'a göre andır, Kendisi zamandan bağımsız olduğu gibi Kendi açısından yaratmak ve yok edip yıkmak da zamandan bağımsızdır.) Mesela kendimize bakalım; kendim dahil hiçbir insanın bir ağaç kavuğundan fırlar gibi bir anda şuan olduğu şekli ile birden ortaya çıktığına şahit olmadım. İnsanın kendisinin meydana gelişi bile bir süreç, evrim. İnsanlar olarak en başta sperm ve yumurta olarak zigota> sonra bir çiğnem ete>sonra kemiğe>sonra tekrar ete>sonra doğum ile dünyaya gelmeye>sonra bebeklik, çocukluk, ergenlik, yetişkinlik, yaşlılık, derken ölüm ve çürümeye yani bir sürece tabi değil miyiz? Yaratılışı ismen bilsek de yaratmanın ne demek olduğunu, nasıl gerçekleştiğini bütün dinamikleriyle bilmiyoruz. Burada altı çizilmesi gerekilen bir nokta daha var. Kur'an'ı Kerim'in bahsettiği yaratılışın bir süreçle gerçekleşmesi kesinlikle şuan bildiğimiz evrimdir diyemeyiz. Evet benziyor ama Kur'an'ın bahsettiği evrim süreci tam olarak bu süreç mi bu mu bunu kimse söyleyemez. Ve ciddiyetle araştırmak yerine bu şekilde sırf ego tatmini için tartıştığımız sürece de tavuk mu, yumurta mı paradoksundan ve gevezelikten öteye gidemeyiz.



    Bu noktada öz eleştiri yapıp bugün İslam camiası olarak neden araştırma yapabilecek imkanlarımız, teori ortaya koyabilecek bilim insanlarımız olmadığını tartışmak gerekir. Bugün gavur, kafir, ataiz, ya da müslüman olduğu halde ecnebi memlekette yaşıyor diye hain diye aşağılayıp, şeytanlaştırdığınız insanlar atomun en küçük bir özelliğini bulabilmek için bütün servetlerini, enerjilerini, zamanlarını, hayatlarını, belki aileleriyle geçirecekleri mutlu saatlerini hem de büyük bir öğrenme aşk ve şevki ile vakfedebiliyor. Peki biz ne yapıyoruz? Allah'tan geldiğine inandığımız kitabı bir başkasının aklı ve yorumu ile okumaktan öteye gidebiliyor muyuz? Allah kelamı dediğimiz kitabı anlayabilmek için tıpkı bu insanların yaptığı gibi her şeyimizle kendimizi adayabiliyor muyuz? Yoksa Nilgün Bodur kitabı okur gibi ayak ayak üstüne atıp, hiçbir efor ve çaba sarf etmeden rahatlıkla anlayabilmeyi mi umuyoruz Kur'an'ı ve Kainatı? Ya da bunların hiçbirini yapma gereği hatta '' ulan şu burnuma konan sinekten ne farkım var '' demekten bile aciz bir halde, sorgulamadan, düşünmeden, tedebbür etmeden zaten bizim için daha önce düşünmüş hacı, hoca takımının bize söylediklerine kusursuz teslim olup, çaba içinde olana da çamur atıp, darlamak ve kafayı yedirmekle mi yetiniyoruz? Ki bu daha elimizin altında olan Kitap için geçerli olanlar. Bir de içinde yaşadığımız güneş sisteminin bile çölde kum olmadığı kainatı anlamak için sarf edilmesi gereken enerjiden hiç bahsetmedim, oraya girsek hiç çıkamayız işin içinden!



    3- Peki madem Evrim Yaratılış ile çelişmiyor, inanan kesim neden Evrim lafını duyunca kutsal damacadan su fırlatmak suretiyle ifrit kovalar gibi evrim lafını edenleri şeytanlaştırıyor?


    Durumun böyle olmasında birkaç farklı etken olduğundan cevapları da farklı farklı. En azından kendi gözlemlediklerimi yazacak olursam;


    1-Dini alandaki hemen her türlü kabulü değişmez yorumlar olarak kabullenen, inandığından bihaber inananların bu konudaki bağnaz tutumu. Bu kesim Kur'an'ın '' atalarının dininin peşinden gidenler, akletmeyen, düşünmeyenler '' diye nitelendirdiklerinin şuanki torunları aslında. Şu hoca ne demiş, bu gavs şu yorumu yapmış, şu tefsir şunu demiş, şu hacı bunları gördüğünüz yerde katledin demişten öteye gidemeyen, akletmeyi günah sayan, '' mantık mı? asla! istemezük '' diyen, şuur seviyesi olarak aslında reddettikleri ata maymunlardan gelmiş olması gereken kitledir bunlar.


    2- İnananlar içinde beni hayrete düşüren bir başka gurup var ki bunlar birden bile beterler. Akletmeyi isteyen, biraz da akleden ama gerçekçi bir dünya görüşleri olmadığından, tembellikten, beklentileri realite ve dünya gerçekleri ile uyuşmadığından, hayatla meşgulümcülükten sıyrılamamaktan (dünyaya geçici diyen, cennet ve cehenneme inanan ama dünya menfaatlerine öyle ya da böyle taptığı için bir türlü dininin emrettiği gibi düşünüp araştıramayan kafasızlık! ilahi komedyaaaaa ), ya da yukarıda yazdığım gibi edebiyatta seviyesi en fazla Nilgün Bodur olabilecek kadar düşünme üşengeci ve hazırcı olduklarından bir türlü neticelerini kaldırıp harekete geçemeyen bu yarın hallederimcilerin sığınacak bir liman bulamayınca el mahkum bize daha yakınlar deyip gidip birinci guruba sığınmalarından kaynaklı olan bir evrim karşıtlığı gerçeği var bu ülkede maalesef.



    3- Evrimi savunan kesimdeki en az birinci sınıftakiler kadar bağnaz olan kesim evrim karşıtlığının bana göre en büyük sebebi. Neden böyle diyorum? Bir kere şu hakikati bilelim. Kutsalına salya atarak duygusal tepki oluşturduğunuz, duygusal olarak provake ettiğiniz bir insana karşı durduğu bir şeyi asla akıllıca ve mantıklı da olsa kabul ettiremezsiniz. Duygular provake oldu mu akıl devre dışı kalır ve o insan duyguları ve kalıplaşmış kabulleri ile akletmeye, düşünmeye başlar. Ve duygunun kaptan köşküne geçip dümeni akıl ve şuurdan aldığı bir geminin kime ya da neye çarpacağını asla kestiremezsiniz, neyi kabul edebileceğini de. Bu sadece evrim için değil, genel olarak insana dair her şey için geçerlidir. İki inanan arasındaki anlaşmazlıkta dahi bu kesin geçerliliği olan bir önermedir, deneyin görün.


    Evrimi savunanların büyük bir kısmı ateist ya da deist arkadaşlardan oluşuyor. Biraz inananların bağnaz tavırları, biraz inanmıyor da olsa coğrafyanın verdiği içsel bağnazlık ile inançsızlık yobazı olmuş evrim savunucusu insanların tavırları yüzünden her iki taraf da duygusal olarak provake oluyor ve bu konuda çıkan hemen her tartışma akıl, mantık dahilinde bir çıkarım sağlamaktan çok her iki taraf için de çizgilerin ve dillerin daha da keskinleşmesine neden olan bir ağız dalaşından öteye gitmiyor. Çünkü yukarıda da değindiğim gibi sunduğunuz argümanlar kesin deliller dahi olsa her iki taraf da duygusal olarak hareket ettiğinden akıl devre dışı kalmıştır. Ve kesin deliller ile duygular değil, akıl ikna olur. Babanız katil olursa, aklınız size onun kötü ve uzak durulması gereken biri olduğunu söylerken, duygularınız size onu sevdirmeye devam eder. O yüzden önce insan olarak bizi hemen her anda veya tartışmada neyin yönlendirdiğine dikkat etmemiz ve ayırt etmemiz gerekir ki hataya düşüp de bakarkörler olmayalım.



    Toparlarsak; Müslüman evrimci olabilir mi? Müslüman kuantumcu olabilir mi? Müslüman bing-bangci olabilir mi? Müslüman izafiyetçi olabilir mi? Müslüman .... cı olabilir mi? Bunun gibi yüzlerce -cı -cu lar bulunabilir. Akıl mantık dahilinde olduğu sürece bunların hepsi birden olabilir, ama olmak zorunda mı? Tabii ki değil. Müslümanın olmak zorunda olduğu tek şey Müslüman olmak! Bunun dışındaki hemen her tartışma yapaydır ve aslolanın yapılmasının önünde bir engel teşkil eder ki bilimsel bir teori olan evrimin tartışılmasının bilim adamlarına bırakılması gerekir. Toplum düzeyinde durmadan bu teoriyi tartışmak ve bölünüp, var olan sorunlarımızı çözmek yerine sürekli bu yapay gündem ile meşgul olmak bizi hiçbir yere götürmediği gibi sorunlar yumağının içinde nefessiz bırakır. Evrimin varlığı ya da yokluğu, ya da ortaya çıkan deliller ile teorinin nereye evrileceği bilimin konusudur ve bu bilim yapanlara bırakılmalıdır. Yazıyı yazmaktaki amacım da ne teoriyi birilerine kabul ettirmek, ne de kendimce teori yanlışlamak. Sosyal hayatta çıkan tartışmaların kaynağının dayanaksızlığı ortaya konursa bu tartışmaların da son bulacağını umuyorum sadece ve biraz da bu motivasyonla yazma gereği duydum.



    İlanihaye bu yazı daha da uzar gider ama şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Bu konuda soruları olanları bildiğim ölçüde cevaplamaya hazırım. Toplum olarak hemen her şeyde ikiye bölünme ve bir şeye tabi olma, kitle olma, haklı veya haksız olmasından bağımsız illa bir otoriteye bağlanma fetişizmimiz bize bu zamana kadar çok şey kaybettirdi. Belki de iki seçenek arasında haklı taraf yoktur. Ya da her iki taraf içinde de farklı farklı doğru ya da yanlışlar vardır. Neden bireye yönelik ve onun haklı olduğuna şüphesiz bir teslim olma fikri yerine, düşünceyi esas alan hevadan ve kişisel düşüncelerden kaynaklı yanlışları kimde olursa olsun reddetmeyi doğru bulan bir tavır içinde olmayalım :) Bence bunu başarabiliriz, elin anglo saksonu, cermeni, amerikalısı, çinlisi bölünmek yerine fikir bazlı hareket edip ortaya ülkelerini ileriye taşımaya yönelik bir davranışı ve disiplini uygulayabiliyorsa biz neden uygulayamayalım :) Bu ülkede olan tek iki taraf iyi niyetli ve kötü niyetli olan insanlardır. Diğer bütün ideolojiler tamamen yapay sınırlardır. Sınırları aşıp ortak değerler ve ortak bilim üretebiliriz. Tek biricik mesaimizin bu olması dilek ve duası ile :)



    Not: Yazıyı yazmaktaki amacım şuanki bilimsel otoritelerin sunduğu evrim kanıtlarını ve evrimi anlatmak ya da ispatlamak değil. Evrim çok farklı alt dalları olan bir teori zaten, bunu istesem bile bir yazı ile ne kadar anlatabilirim. Burada evrimi Tanrı yerine koyup Tanrının yaratmasına açık kapı bırakmayanlar ve dini kabullerini baz alıp evrime asla açık kapı bırakmayan zihniyeti sorguladım ve her iki taraftaki sıkıntılı mantıksal yaklaşımı ortaya koymaya çalıştım. Ki her iki taraf da tarafını seç savaş zihniyetindense, beraber hakikati arama seçeneğini daha makul ve kabul edilebilir bulsun.




    Not: Yazı uzun olmuş diyeni Allah Tuco Herrera ile yanına üç şey de almadan ıssız bir adada bir yıl survivor yaşamak zorunda bıraksın İNŞALLAAAAHHHH asdfghjklş :))

    Not: - buraya kadar yazıyı okuyup, uzunluğundan dert yakınmayacak arkadaşlar için sarılıyormuşum gibi hisset ve kabul et müziği:
    https://www.youtube.com/watch?v=wDjeBNv6ip0
    https://www.youtube.com/watch?v=4Iiycfiq1Zs

    Sümme haşa okudum ama gavur dinlemem diyenler için alternatif; https://www.youtube.com/watch?v=ZLq_m3bOelI
  • 160 syf.
    MERHAMET, ACIMAK DEĞİL, ACITMAMAKTIR.

    Kitap hakkında pek söylenecek bir şey yok keza size içimi dökmek istiyorum. Şu hayatta yıkılası, kökü kazınası, lanet ettiğim en büyük olgu yanlış anlaşılmak... Sizi içermeyen, yapmadığınız, kalkışmadığınız durumların diyetini ödemek zorunda bırakılmak. Ah ne korkunç! Pardon filmi geliyor aklıma. Gülüyoruz gülmesine de adamlar onca sene bir hiç uğruna yatıyor ve tek bir sözcükle teselliye kalkışıyorlar: Pardon.

    Devlet dairelerinde geçerli olan bir kanun vardır: her şeyi bilir görünme, her işe atlama, daima geri planda dur. Bunlar pratikte kötü ve fena olarak adlandırılabilir ancak işin aslı hiçte göründüğü gibi değil dostlar. Çalıştığınız ve özenli bir biçimde hareket etmeniz üzerinizdeki sorumluluğu artırır. İlk olumsuzlukta sizden kötüsü olmayacaktır.

    SPOİLER

    Dağlandım, parelendim..
    Ben biliyordum böyle olacağını muallim hanım. Baban özünde iyi adamdır demek istedim sana. Yetişmedi sözcüklerim çünkü ben de babana lanetler okudum. Sayfaları çevirdikçe merhametiyle, saflığıyla selamladı beni. İnişli çıkışlı dünyasında ağırladı kendince. Sizi çok sevmiş meğer. Son nefesinde bile seni anmış muallim hanım. Babam diyemediğin adam seni son nefesine kadar zihninde taşımış ya meğer. Bu dünya acımasızdır. Kaderin pençesine bazen kendi gayretlerimizle düşeriz. Tercihlerimizi doğrularımız nezdinde belirleriz. Doğru? Kime göre neye göre? Babanın doğruları sefil bir hayatın ötesinde uğurladı onu sonsuzluğa. Seni de göremedi yazık.

    SPOİLER‘SIZ YAZI SAHASI

    Öldükten sonra insanın değerinin anlaşılması, sizin için ne ifade ediyor oluşunun farkına varılması çok üzücü, derinden yaralayıcı. Mustafa İnan geliyor hemen aklıma Türkiye’nin medarı iftiharı olması gerekirken bugün bile ondan haberi olan kişi sayısı oldukça az. Oğuz Atay da yaşadığı esnada çok az okunurken şimdi hatrı sayılır bir kitle tarafından benimsenmiş bir kişi. Örnekler çoğaltılabilir Van Gogh denebilir. 804 eser verip sadece birinin satılması. Şimdi ise en ünlü ressamlardan biri olması. En yakınımızdaki insanı bile tanımaktan aciziz çoğu zaman. Kaybedene dek ulaşılmışlığın o zalim hükmü çevreliyor kalbimizi. Tek saniyesine bile hükmedemediğimiz dünya için birbirimizi kırmaya değer mi hiç? Hadi çevreni boşver en yakınında olanı, seni seveni, sana değer vereni üzmeye değer mi? “Kim kimi ne kadar anlayabilir?” diyor ya Şükrü Erbaş. Öyle ya anlayamaz kimse kimseyi ancak çabalar, niyetini de temiz tutarsa gelmez mi güzellikler kaçtıkları mevsimlerden. Çok mu iyimserim. Hadi öyle olsun.

    Reşat Nuri, anlaşılırlığının yanında ayrı bir gizemi de sırtında taşıyor. Daha doğrusu eserlerinin sırtına yüklüyor. Bu romanı kendi içinde ikiye ayırmak lazım. Çünkü sandıklarımız ile gerçekler arasında uçurum öyle bir haldeki iki duyguyu da en uçta yaşıyoruz. Gündüz ile gece kadar net bir ayrılık bu. Bu hayatın aşk dışında, mutlu olmanın dışında kavramlara da sahip olduğunu biraz da sert bir karasal iklim soğukluğunda tattım doğrusu. Kararlı adımlarımızla işgal ederken bu yeryüzünü aslında yanılgılarımıza o kadar çok inanırız ki gerçeğe büsbütün kör oluruz. Farklı pencerelerden bakmak, hep bir acabanın, şüphenin, sorgulamanın (gerekli oranda, dozda) koşmak gerekmez mi? Gerekir elbette. Şimdi herkes kendi evinde kendi hikayesiyle meşgul. Coşkulu bir mutluluğu düşlüyor yastığında uykuyu bekleyenler. Dünyanın bize ilgisizliğine küsmüşüz bir yandan ancak umut ölüme dek tükenmez bir limit.

    İşbu kitabı okuyalı bir hayli oldu ancak arada açıp beni darmadağın eden kısmı okuyorum. Kitapla gönül bağım oluştu resmen. Okumak için aldığım arkadaşıma geri verecek olmak beni üzüyor. -Kitabı istemiyorum, yanlış anlama:)) - öyle işte. Esaslı adam doğrusu. Ruhun şad olsun Reşat Nuri. Sağcısı da sevmiş seni solcusu da. Yüreğine sağlık.
  • Bu bir anlatı olsun hatta bir nevi dertleşme.

    Pembe mi mor mu ?
    Bu soruyu kaç defa sordunuz kendinize veya çevrenize ?
    Ben eflatun diye bir rengin varlığını öğrenene kadar sordum.Böyle bir rengin adını öğrendiğimde yedi yaşındaydım, beş yaşındayken annemin bana ördüğü kazak sayesinde öğrendiğim yavruağzı renginden sonra duyduğum en havalı renkti.Söylemesi de değişik ve güzeldi ağzın önce açılıyor sonra büzüşüyor komik yani:Eğlenceli.Üstelik nasıl da güzeldi hem mor vardı hem pembe ! Pembe aşığı,mor sevdalısı bir kız çocuğu daha ne isteyebilir ki harika bir birleşim.
    Bu renkle tanışmam arabayla önünden geçtiğimiz bir apartman sayesinde oldu hayatımda gördüğüm en harika apartmandı küçüktü ama benim küçük bedenim için büyüktü,beyaz Pimapen camlarıyla dantelli tülleri arasındaki değişik renkli menekşelere kadar gözümü kapattığım an karşımda beliriyor bugün bile.İlk olarak Pembe dedim heyecanla evin rengi hakkında yorum yapacak kapasitede gördüm kendimi. Kafamdan bir ses "Hayır ya mor a daha çok benziyor." dedi. Kafamdaki kavganın bir sonucu olmadığını anlayıp bir bilene danıştım hemen.O zamanlar şimdikinden daha akıllıymışım galiba yine kafama takılan her soruyu böyle soruyor olabilsem belki hayat daha kolay olur belki de artık daha iyi bir bilen yoktur.

    Annem o gün tanıştırdı beni eflatun ile, en sevdiğim olmuştu bir anda kalbimin ortasına gelip konmuştu.Hep o yolu kullandığımız yerlere gitmek isterdim yine aynı yoldan geçelim yine göreyim eflatun evi diye. Arabayla yanından geçtiğimiz o birkaç saniye yetiyordu bana.Asla direkt olarak söyleyemezdim eflatun evi görmek istediğimi bu bir sırdı çünkü kendim ve kendim arasında olan bir sır.

    Okumayı öğrendikten sonraki geçişimizde adını okudum apartmanın:Avcı apartmanı. Ne kadar çirkin bir isim diye düşündüm. Böyle güzel renkli bir yere Prenses veya Barbie gibi bir isim koyabilirlerdi Avcı ne kadar da kötü.İsmini sevmesem de orası benim için hep değerli oldu ve hep bir sır.
    Bir süre sonra yolumuz değişince Avcı apartmanını da eflatun aşkımı da unuttum.

    Küçücük bedenimin kocaman olduğunu düşündüğüm ortaokul günlerinden bir gün yine aynı yoldan geçtiğimiz zaman yepyeni bir renk karmaşası beni şaşkına çevirdi kırmızı,siyah,beyaz çizgilerden ve geometrik desenlerden oluşan büyük bir bina.Bu şaşkınlığımın asıl sebebi bu görkemli bina tam olarak Avcı apartmanının yanına yapılmıştı.Uzun zamandır görmediğim eflatun güzellik artık yaşlanmış,yer yer boyaları atmış hele böyle ihtişamlı bir binanın yanında boynu bükük bir ihtiyar gibi kalmıştı.Ne kadar güzel olursa olsun bana Japon tapınaklarını andıran bu yeni binayı hiç sevmedim.İlk göz ağrımı gölgede bırakmayı amaçlayan bu şatafat da neyin nesiydi olamazdı,olmazdı,olmadı.
    Hala yolumuz oradan farklı olduğu için çok uğrayamadığım bu öfke bir süre kafamı kurcaladı sonra da geçti.

    Birkaç yıl önce yine yolum düştü oraya liseliyim ve hala asabiyim, şatafat düşkünü çizgilerin rengi solmuştu bu görüntü beni sevindirdi kimse ilk göz ağrımın yanında havalı havalı duramazdı.Çok sevdiğim Avcı apartmanı da tadilat geçirmiş pasparlak bir eflatunla bana göz kırpıyordu.Rengi bir ton koyulaşmıştı ama olsun o hala çok güzeldi.
    Bu etkinliği görünce bu şehre ait aklıma gelen bu anım daha da gerçekçi olsun diye gidip dünya gözüyle görmek istedim.Birkaç yıl önceki halimden çok farklıydım bir sürü şey yaşamış gerçekten büyümüştüm ya da öyle düşünüyordum,çocukluğumdaki bu yarışı hala sürdürüyor muyum merak ettim ve görmeye gittim.Artık önünden bir alt geçit geçen bir yol ile karşılaştım hatta bulamayacağım için baya endişelendim iki apartman yine aynı yerde duruyordu rengi solmuş bir eflatun ve yanında yavruağzı renkli bir bina.Gülümsedim ve devam ettim.

    Bu şehri hiç sevmedim,sevemedim.Ama öğrendiğim her şeyi bu şehirde öğrendim.En iyi arkadaşlarımı burada tanırken en kötüleriyle de burada birlikteydim.En mutlu günüm diye sevindiğim gün aynı toprağa basarken "Daha fazla dayanamıyorum yaşayamam" dediğimde yine aynı şehrin havasını soluyordum. Hayat asla her şeyin istediğimiz gibi olmasına fırsat vermiyor belki de istemiyor.Şimdilerde durup durup geçmişi özlüyorum herkesin dürüst olduğu güzel günlerimi, evet yine bu şehirde yaşadığım geçmişi.Burası kaderim mi yoksa sadece vakit geçirdiğim,hayatın beni öylesine fırlattığı bir yer mi bilmiyorum ama o iki apartmandan çok şey öğrendiğimi biliyorum.

    Not: Gittiğim gün o apartmanların fotoğrafını çektim ama buraya koymamayı tercih ettim çünkü gerçekler asla hayalimizdeki gibi mükemmel olamıyor.
  • 336 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    -Spoiler var en altta, şimdiden söyleyeyim-

    Dün gece başladım. Bir saat içinde yüz sayfa okudum. Gerilim artınca bir daha huzurla yatamayacağımdan korktum. Kapattım. Bugün elime aldım, akşam oldu. Kesinlikle akşamları okuma diye bağıran hislerimi susturup elime aldım. Işığı açtım, nasıl bittiğini anlayamadım.

    Yazar öyle yazmış ki gerilmene sebep olacak hiçbir şey yok ama elinde olmadan geriliyorsun. Olmayan bir şeye. İlk defa gerilim okudum ve sevdim. Filmini izlemek için sabırsızlanıyorum.

    Malorie'nin mücadelesini, çocukları için her şeyi yapmasını heyecan ve hayranlıkla okudum. Çocukların zekalarına hayran kaldım. Çok iyi bir anne olmuş ve onları dış dünyaya rağmen yetiştirmeyi başarmıştı.

    -Spoiler-


    Tom ve Olympia... Sizin de o nehirden geçmeye hakkınız vardı. :( Çok üzüldüm, çok.
    En etkileyici sahne ise Olympia'nın aklını kaçırdıktan sonra bebeğini korumaya çalışmasıydı. O cümleler spoiler olabilir diye alıntıya eklemedim ama buraya eklemek istiyorum.
    Bir zaman sonra dönüp okuduğumda etkilendiğim cümleleri görebileyim.
    "Malorie, kadının bu hareketini, bebeğini ona verişini asla
    unutmayacaktı. Aklını kaçırmış olmasına rağmen çocuğu için
    en doğru şeyi yaptığı o an asla aklından çıkmayacaktı." syf 305