• Bugün de bitti.
    Ayasofya Camisi yine cami benim için..
    Ama bugünde küçük bir kız babası yaşında adamla evlendirdi.
    Bugün de bir insanı kendini insan sanan bir varlık yolda hor gördü, engelledi...
    El, ayak, göz, kulak olmak yerine...
    Yeryüzünde en az bir küçük çocuk yine aç, susuz kalıp, bedenini toprağa verdi.
    Yine savaş suçları işlendi...
    Dili, dini, ideolojisi hiç fark etmez...
    Bugün de insanlık için çok şey yaptık öyle değil mi?
    Cami açıldı, biz sevindik...
    Dünya ayağı kalktı küplere bindi.
    Biz Allah'a inanıyoruz, onlar Tanrı diyor.
    Fark etmiyor...
    Bugün de insanlık suçu işleyen binlerin yaptıklarına ben, sen, o, bizler, sizler, onlar görgü tanıklığı ettik mi ettik..
  • 490 syf.
    ·4 günde·9/10
    Kafamda Bir Tuhaflık?

    Pamuk'un roman külliyatını tamamlamış olmanın yanında Mevlut karakterini tanımış olmanın da verdiği tarif edemeyeceğim bir duygu içindeyim, "Kafamda Bir Tuhaflık" mı demeliyim?

    Kafamda Bir Tuhaflık ve diğer Orhan Pamuk romanlarına şöyle bir bakınca aklımda iki grup oluşuyor: "Cevdet Bey ve Oğulları, Sessiz Ev, Kar, Masumiyet Müzesi" ve "Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı, Kırmızı Saçlı Kadın" şeklinde. Evet, Kafamda Bir Tuhaflık Pamuk'un diğer romanlarından farklı olduğunu hissettirse de biçem açısından, zorluk-kolaylık açısından sıraladığım ilk gruba dahil bir roman.

    Ne demek istiyorum?

    Kafamda Bir Tuhaflık'ta diğer eserlere göre cümleler daha kısa karmaşıklık az, o içinde kaybolduğumuz Pamuk'un büyülü dünyası dindirilmiş ve Pamuk'un işlemekten keyif aldığı tarihi-sosyolojik-psikolojik-politik mevzuları bu defa bir belgesel tadında işlediğini duyumsadım.

    Özü, bu kitap bir iki kitabı dışarıda tutarak söylüyorum; diğer kitapları gibi zor değil ve postmodernist kurgunun sade ya da daha kolay olan örneklerinden.

    Peki bu durum Orhan Pamuk'u taşlanmaktan kurtarır mı?

    Bizde Pamuk, hep bir şekilde eleştirilen yazar olmaktan kurtulamamıştır. Ne yaparsa yapsın bir şekilde taşlanır. Öyle ki bugün hayatında tek bir satır okumamış insan bile Pamuk'u eleştirebilir. Bu artık şaşırılacak durum değildir. Bu duruma dair Handan İnci'nin şu tespitine hayranlık duyduğumu yadsıyamam:

    "Orhan Pamuk'un romancılığını eleştirmenin dayanılmaz hazzı, diye bir şey var. Travmatik olduğunu düşünüyorum."

    Bu sözden sonra hep gülesim gelir.
    Bak işte yine.
    Dur dur!

    Peki Pamuk'u uzun cümleler, karmaşıklık ve yoğun büyüsellik açısından eleştirenler? Bu kitabın da Pamuk'u onların gazabından kurtardığına, kurtaracağına inanmıyorum. Bu defa da sade dili basitlik diye yaftalayıp yine Orhan Pamuk'u eleştirmişlerdir, eleştireceklerdir.

    Ya, ne diyordu Handan İnci? Hah, Orhan Pamuk eleştirmenin dayanılmaz hazzı. Travmatik olanından.

    Bak gülesim geldi yine.
    Güldüm.

    Neyse devam.

    Kafamda Bir Tuhaflık'ı okumaya karar verdiniz mi? O zaman Kafamda Bir Tuhaflık'ı okuma kararınız öncesi şunlara dikkat etmelisiniz:

    Kara Kitap'ı okumadan Kafamda Bir Tuhaflık'ı okursanız, birkaç yerde geçen Celâl Salik ve yazıları ile ilgili bölümler, sonrasında Kara Kitap'ı okuma zevkinizi öldürebilir. Göndermeler Kara Kitap açısından o derece can alıcı.

    Ayrıca Kafamda Bir Tuhaflık kitabının başında-sonunda bulunan "Soyağacı" çizimlerine ve kitabın sonunda yer alan "Kronoloji"ye bakmayın. Bunlar da roman içindeki karakterler hakkında okuma sürecindeki zevkinizi azaltabilecek bilgiler içeriyor.

    Kitabın konusuna gelecek olursak:

    Kafamda Bir Tuhaflık, 1969'dan 2012'ye, Beyşehir'den İstanbul'a gelen Mevlut'un yaşamına, o hepimizin sahip olduğu sevmediğimiz akrabalarla yaşadıklarına, şehirdeki rantçılarla yaşadıklarına ve Şair Evlenmesi'ndeki görücü usulü -görmeden evlenme, büyüğünü değil küçük olanı isterim- evlilik teması ekseninde kurulan bir pastişle, yeni bir yorumla aşka ve İstanbul'un 40-45 yıllık değişimine ya da daha doğru ifade ile talanına sayfalar açan bir kitap.

    Kimsenin okuma zevkine balta vurmamak için olaylardan ziyade hoşuma giden bir iki şeyden söz ederek devam ediyorum:

    Roman yedi kısımdan oluşuyor ve bu bölümler akronolojik bir zaman ile sıralanmış. Pamuk, oturup baştan sona sırasıyla anlatayım da dinle demek yerine okuyucunun zihnide hoş bir puzzle kurgulamayı tercih etmiş diye düşündüm. Romana I. Kısım 1982 Haziran ile başlıyor; II. Kısım 1994 Mart ile devam ediyoruz. Bu iki kısımdan sonra III. Kısım ile geriye gidiyor 1968 Eylül'den başlayarak 1982 Haziran'a doğru geliyoruz. IV. Kısım 1982 Haziran'dan alıp 1994 Mart'ına getiriyor bizi. V. Kısım II. Kısımın kaldığı 1994 Mart'tan devam ederek 2002 Eylül'üne getiriyor ve VI. Kısım 2009 Nisan, VII. Kısım 2012 Ekim ile romanın sonuna geliyoruz.

    Bu akronolojik zaman çok ilginç ve karmaşık bir şey olmasa da okumaya ara verdiğim zamanlarda hoşa gidecek bir durum ortaya çıkardı bende. Kitaba ara verip mutfakta içecek bir şey hazırlarken ya da pencereden dışarıyı izlerken -çok özledim!- şimdi ne olacak diye düşünmekten ziyade zihnimde Mevlut'un yaşamının aşamalarını düzleme oturtmak, zamanlar arası çıkarımlar yapmaya çalışmak, Mevlut'u düşünmek hoşuma gitti benim.

    Kafamda Bir Tuhaflık, postmdern romanlardaki okuyucuyu anlatıya dahil etme, onunla konuşma, roman yazarının varlığı ya da karakter olması, karakterlerin anlatıya müdahaleleri açısından da çok keyifli bir üstkurmacayı bize sunuyor. Benzer durum Benim Adım Kırmızı'da da vardı. Ancak Benim Adım Kırmızı'da bu teknik kahramanın araya girmesi şeklinde değil kahramanların anlatıcı olması şeklindeydi. Burada ise kahramanlar anlatıcının sözünü kesip sempatik bir şekilde araya giriyor; bir de benden dinleyin, şunu söylememe müsade edin, buna müdahale etmem gerekir, gibi ifadelerle anlatıcıya dahil oluyor. Birkaç örnek şöyle:

    Abdurrahman Efendi: Ben o köyde, Gümüşdere'de ikamet ettiğim için hemen söze girme cesareti buluyorum kendimde.: ... (s.46)

    Mustafa Efendi: ... unutma, onlar bizim hakkımızı yediler, diye uyarırdım Mevlut'u. İnsanın oğlunun babasının yanında değil, onu kandırıp önünden lokmasını almak isteyen düzenbazlarla olması ne acı bir duygudur! ... (s.59)

    Damat: Kravatımın ve ceketimin şıklığına aşırı özendiğim ve kadın doktoru olan babamın tıraş sonrası losyonunu bazı sabahlar bolca sürerek sınıfa girdiğim için okulun ilk ayında taktılar bana Damat adını. ... (s.74)

    Süleyman: Ben, ağabeyim, hepimiz Mevlut'u düğünde görünce çok sevindik. ... (s.134)

    Ferhat: Benim hakkımda yanlış bir fikir edinmeyesiniz diye bir dakikalığına araya giriyorum: ... (s.234)

    Son olarak;

    Mevlut, okuma sürecim boyunca bazı yerlerde Dostoyevski'nin "Budala"sı Prens Mışkin'i anımsattı. Prens Mışkin'i hâlâ sevmiyor, O'nu anarken hep kızarak anıyorum -Mışkin'e bazen gerizekalı demekten de büyük haz aldığımı biliyorum, ölümüne Raskolnikov!- ama Mevlut öyle değil, Mevlut'u sevdim. Kızdığım yerler oldu mu? Evet, ama Mışkin'e olan gibi değil.

    Roman sona erme aşamasına geldiğinde varoluşsal kaygı kahramanımızın zihninde derinden yankılanıyordu ve s.464'te şöyle bir soru geçiyordu:

    "Mevlut şehre ne söylemek isterdi?"

    Mevlut bu soruya romanın son cümlesinde yanıt veriyor ve roman bitiyor. Mevlut'un yanıtı beni derinden vurdu! Alıştığımız üzere Pamuk'un ilk cümleleri vurucudur ama bu defa romanın gidişine göre son cümle bu özelliği üstlenmiş.

    Son cümleyi asla önceden okumayın!

    Herkese huzurlu okumalar.
  • Vakit Kemal’e Erdi


    Bugün hava çok güzel güneş kızgın bir kor Alevi gibi yakıp kavuruyor ortalığı demek istememde diyemiyorum,malesef soğuk bir Aralık sonundayız,hava her zamanki gibi kasvetli,gökyüzü bütün mahlukata emir verip,esin gürleyin taş üstünde taş baş üstünde baş koman yiğitlerim edasında Malkoç oğlu gibi bir o yana bir bu yana savuruyor önüne geleni.Metin babaya gidiyorum baş sağlığına,aslında çok da evden çıkma taraftarı değilim.İnsan böyle zamanlarda belli eder kendini herkes iyi gün dostudur aslında kimse kötü gün dostu olmak istemez ağır gelir,zordur başkasının derdine derman olmak.Kendimi tanıtmadım değil mi!;

    Banada Emre Usta,Emre baba,Emre dede derler,İki kız babası ve bir sürü torunum var.Sağolsun hanımım anlayışlı olmasa belki bu zamana bile zor gelirdik.İkimizde emekliliği zorla hakettik hatta kendimizi savaşçı gibi görüyoruz ,kolay mı bu devirde emeklilik.Hanım sürekli gidip yerleşelim memlekete deyip duruyor,kırk sene olmuş burdayız,ne biçim memleket anlamadımki iki sevgili gibiyiz bir küsüp bir barışan,memlekette bir hafta durup canımız sıkılarak geri dönüyoruz ,ne var bu kadar bizi bağlayan anlamadımki!,artık iyiden iyiye yaşlandım baksana merdivenleri bile zorla iniyorum elimde babamdan kalma bastonla,bir kaç yadigarı kaldı rahmetlinin.Dağ gibi adamdı babam,herkesin babası gibi,evlatları için kendi yaşamını feda eden,gözünü budaktan sakınmayan nice Anadolu insanı gibi,dışarı çıkıp temiz havayı ciğerlerime çekiyorum,oda ne bol bol egzoz dumanı ,Allahtan durak yakın da fazla beklememe gerek kalmıyor.İhtiyarlığın güzel tarafı bedava Akbil ve sana yer veren güzel insanlar.Kadıköy’e doğru yola çıkıyorum aklımda binlerce düşünceyle.......


    Metin baba iyi adamdır ama çok duygusal be kardeşim.Bu dünyada acımasız olacaksın desemde olmuyor kim kazanmış kötülükten,camdan dışarı bakarken bir sürü anı sanki yanımda film şeridi gibi gösteri sunuyorlar,bunların hepsini ben mi yaşadım,geçmişteki bir sürü hatalı davranışı ne akla hizmet yaptım.İnsanın evladı olunca anlıyor bir çok şeyi,düşünsenize bir babasın evini geçindirmek için her şeyi yaptığın halde yetmiyor,derdini anlatacağın omzuna yaslanıp ağlayacağın kimse yok,hep dik hep mağrur görünmek zorundasın,sensin evin direği sen sağlam,güçlü olmak zorundasın,Malkoç oğlumusun be mübarek...Bu havalarda aklıma hep Mirkelam’ın şarkısı takılır,o an kulakların çınlasın başka birini andığında,unutulmaz,unutulmaz...Sonra ne hikmetse bu fasulye yedi buçuk lira ,git aklımdan kör şeytan,düşünüyorum da çok yanlış şeyler öğrenip adet edinmişiz.Bir insan otuz beş yaşında öğrenir mi Azrail isimli bir meleğin kuranda yer almadığını yada ne bileyim,saygının,adaletin,merhametin,hoşgörünün Allah tarafından delilleriyle açıklandığını,bilemedik,bilemezdik,araştırmadan,incelemeden,sorgulamadan,kesin deliller elde etmeden,dedektiflik yapsam bu yaşdan sonra becerebilir miyim acaba,havalardan mıdır nedir yine kasvetli bir günümdeyim vakitte yaklaştı artık göreceğimi gördüm,galiba otobüs bunalttı beni baksana istavrit gibi dizilmiş millet,ter,parfüm,sarımsak,balık,bütün kokular birbirlerine karışmış,yapay bir mutsuzluk var insanların üzerinde,sanki Mayıs sıkıntısı filmini andırıyor ortam,az sonra biri bağıracak;durun siz kardeşsiniz, yok o filim başkaydı galiba amman yaşlılık böyle bişey,aklımız yerinde çok şükür,ya anne annem gibi kimseyi hatırlamasam ,son nefeste konuşamayıp sadece ağlasam,dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle,bilmezdim şarkıların bu kadar güzel ve kelimelerin kifayetsiz olduğunu demiyor mu şair,diğeri durur mu,başlıyorum yüksek sesle;kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde bir türlü kendimi avutmadım deyip şarkı söylemeye,millet garip garip bana doğru bakmaya başladı.Aldırış etmeden;şöför bey evladım,gaymağam,ağzının balını yediğim müsait bir yerde indir de neşemizi bulalım diyorum,amca zaten bulmuşsun bulacağını deyip atıyorlar aşağıya alelacele.

    O kadar dedim,bu fasülye yedi buçuk lira türküsü daha uygun diye,yok illa Müslüm Gürsese bağladın olayı,az bir rahat dur geldin kaç yaşına,yalnız soğuk falan ama deniz havası da muhteşem sadece bir fark var,Deniz’in kendine has kokusu yok,halbuki memleket havası böylemi,iki kilometreden alıyorum kokuyu ,o kendine has tuzlu hırçın,ehlileştirilmemiş dalgaların asi çığlığını,yıllardan beri dokusundan bir şey kaybetmemiş öyle saf öyle temiz kelepçelenmiş ayrılamaz kalbime ellerimiz,işte bu bizim hikayemiz diye bağırmaya başladım yine,şu bankta soluklanıp doğru limana oyalanmak yok....

    Bir süre sonra etrafta kalabalık toplanmış,insanlarda bir homurtu,Metin’in sesini duyuyorum kalabalık arasında,kendimi seyrederken buluyorum, herkes konuşuyor kaygılı ürkek çekingen,Metin bağırıyor Allahım bu nasıl bir sınav beni arkadaşlarımla mı sınıyorsun diye.Ben kenardan sesleniyorum da kimseye duyuramıyorum,boğazıma düğümlenmiş sanki kelimeler,çok uzun zamandır yaşamış gitmeyi haketmişim herkes gibi.Çocuklarım çok ağlarlar mı acaba,hele eşim,bu kadar yılı birlikte geçirdik,ağladık güldük,sevindik ve üzüldük.Yalnızlık zor zanaat ,artık film bitiyor vakit Kemal’e erdi,son bir kez sevdiklerine sarılmamak ne kadar kötüymüş,kuzularıma sizi çok seviyorum diyememek,Hadi uzatmayalım bu kadar acı çiğ köftede bile yok.....

    Metin başımda sarsıyor beni Emre Emre diye bir an kendime gelip oturuyorum olduğum yere ,Arkadaş bana baş sağlığına gelip kendin nereye gidiyorsun ulan demez mi?,ya bir ağız tadıyla ölemedik arkadaş deyip sarılıyorum Metin’e ,kardeş başın sağolsun, çok severdik Metinle Ragıbı,Ölenle ölünmüyor kalk da gidelim üşüteceksin deyip giriyor koluma,aklımda yine o malum türkü bu fasülye yedi buçuk lira,Efendim duyamadım bir şey mi söyledin Emre diyor, Metin ile tutuyoruz limanın yolunu ,Ragıpın anısına......
  • Bu Hediye İçin Çok ama Çok Teşekkür Ederim:) İyi ki varsın, her ikisi de okumayı çok isteğim kitaplar.

    https://i.hizliresim.com/16lpmN.jpg

    Ve bu da bugün aldıklarım:)

    https://i.hizliresim.com/lq6Q2r.jpg
  • https://i.hizliresim.com/8avrba.jpg

    Bu zamana kadar yeterince kitap okumadığımamı mı, Üstad Yaşar Kemal 'in kıymetini, yaşarken bilemediğimemi mi üzüleyim,
    Yoksa,
    Yeni yeni kitaplara sahip olduğuma mı sevineyim, bilemedim...
    Tabi ki en güzeli olanı sevinmek.
    Çanakkale günlükleri adlı eserden beni haberdar eden @angelcat arkadaşa da teşekkür ederim:)
  • KENEVİR MUCİZESİ VE ABD ŞEYTANLIĞI

    Yıl 1914, I. Dünya savaşı yılları ve Amerikan doları üzerinde “Kenevir” tarımı yapan çiftçiler figürü yer almaktaydı.
    Bunu aklınızın bir köşesinde tutunuz ve okumaya devam ediniz. 
    Endüstriyel Kenevir sadece bir tarım bitkisi değildir! 
    Petrolün ve doların pan-zehridir!
    Nasıl mı?
    1. Bir dönümlük kenevir, 25 dönümlük orman kadar oksijen üretir.
    2. Yine bir dönümlük kenevirden, 4 dönüm ağaca eş kâğıt üretilebilir.
    3. Kenevir tam 8 kez kâğıda dönüştürülebilirken, ağaç 3 kez kâğıda dönüştürebilir.
    4. Kenevir 4 ayda yetişir, bir ağaç ise 20-50 yılda.
    5. Kenevir, gerçek bir radyasyon temizleyicidir.
    6. Kenevir dünyanın her yerinde yetiştirilebilir ve çok az suya ihtiyaç duyar. Ayrıca kendisini böceklerden koruyabildiği için tarım ilacına da ihtiyaç duymaz.
    7. Kenevir ile yapılan tekstil ürünleri yaygınlaşırsa, tarım ilacı sektörü tamamen ortadan kalkabilir.
    8. İlk kot pantolon, kenevirden yapılmıştır; hatta “KANVAS” kelimesi kenevir ürünlerine verilen isimdir.
    Kenevir ayrıca ip, halat, çanta, ayakkabı, şapka yapımı için de ideal bir bitkidir.
    9. Kenevir, AİDS ve kanser tedavisinde kemoterapi ve radyasyon etkisini azaltma; romatizma, kalp, sara, astım, mide, uykusuzluk, psikoloji, omurga rahatsızlıkları gibi en az 250 hastalıkta kullanılmaktadır.
    10. Kenevir tohumunun protein değeri çok yüksektir ve içindeki iki yağ asidi de doğada başka hiçbir yerde bulunmamaktadır.
    11. Kenevirin üretimi soyadan bile daha ucuzdur.
    12. Kenevirle beslenen hayvanlar, hormon takviyesine ihtiyaç duymaz.
    13. Plastik ürünlerin tamamı, kenevirden üretilebilir ve kenevir plastiğinin doğaya dönüşmesi oldukça kolaydır.
    14. Bir arabanın gövdesi kenevirden yapılırsa, dayanıklılığı çelikten tam 10 kat fazla olur.
    15. Binaların yalıtımı için de kullanılabilir; dayanıklı, ucuz ve esnektir.
    16. Kenevirle yapılan sabunlar ve kozmetik ürünler, suyu kirletmez; yani tamamen doğa dostudur.
    Amerika’da 18. yüzyılda üretimi zorunluydu ve üretmeyen çiftçiler hapse atılıyordu. Ancak durum şimdi tam tersi…NEDEN?
    W. R. Hearst, 1900’lü yıllarda Amerika’da gazete, dergilerin yani medyanın sahibiydi. Aynı zamanda ormanları vardı ve kâğıt üretiyordu.
    Eğer kenevirden kâğıt yapılırsa, milyonlarını kaybedebilirdi.
    Rockefeller, dünyanın en zengin adamıydı. Petrol şirketi vardı. Bio yakıt olan kenevir yağı da, elbette onun en büyük düşmanıydı.
    Mellon, Dupont şirketinin ana hissedarıydı ve petrol ürünlerinden plastik üretmek için patente sahipti. Ve kenevir endüstrisi, onun pazarını tehdit ediyordu.
    Sonra ise, Mellon ABD Başkanı Hoover’in Hazine Bakanı oldu. Bu bahsettiğimiz zengin kişiler, yaptıkları toplantılarda kenevirin bir düşman olduğuna karar verdiler. Ve onu ortadan kaldırdılar. Medya aracılığıyla, marihuana sözcüğüyle birlikte keneviri, insanların beynine, zehirli bir uyuşturucu olarak kazıdılar.
    Kenevir ilaçları piyasadan çekildi, bunun yerini bugün kullanılan kimyasal ilaçlar aldı. 
    Kâğıt üretimi için, ormanlar katledildi. 
    Tarım ilaçları ile zehirlenme ve kanser arttı.
    Ve derken dünyamızı plastik çöplerle, zararlı atıklarla donattık.

    Yiğit Metin SEVİNDİK