• "Bütün giysileri yırtsak yeridir
    Yeter bize vefa elbiseleri"

    Bir çoğumuz okuduğumuz kitapların yazarları ile tanışmayı isteriz. Ah... bir yerde otursakta biraz sohbet etsek. Sahi nasıl yazıyorsunuz,yazdınız ? Yaşadıkça mı yazıyorsunuz yoksa yazmak için mi yaşıyorsunuz ? Zihnimizde birçok sual vardır muhatabını bekleyen.İmkanı olanları hayal ettiğimiz kadar göçüp gidenleri yâd ettiklerimiz var bir de...
    Mâlumunuzdur ki Akif İnan’ın vefatının ardından TYB anma programı tertip etmişti.Prof. Dr.Turan Koç, D.Mehmet Doğan ve kardeşi Dr.Ahmet İnan gibi isimlerden bizzat hatıralarını dinleyerek geçen vaktin epeyce keyifli olduğunu düşünüyorum okuyucuları icin.
    Biyografilere olan merakımdan mıdır, kardeşinden dinlediğimiz hatıraların lezzeti ve keyfiyeti oldukça yüksekti. Okumayı sevenler için paylaşmak istediğim,etkilendiğim birkaç hatıraya değinmek istiyorum. :)
    1940 yıllarında Peygamberler Şehri olan Şanlıurfa’da dünyaya geldi Akif İnan. “Kudüs şairi” “yedi güzel adam” “sendikacı” gibi bilinen yazarımız için Ahmet İnan şunları söylüyordu;

    “Yazar,şair,fikir adamı,sendikacı hepsi doğru ama bana kalırsa hem ağa vasfını hem ağabey vasfını taşıyarak bir nesle abilik yapmıştı. Ona dava adamı demek şahsını temsil ediyordu. Velhasıl adam gibi adamdı.”

    Neydi ağabey ile üstad arasındaki fark ?
    Turan Koç’ta evvelinde ağabey ve üstad kısmında Akif İnan için hakiki bir ağabey olduğunu dile getirdi. Nitekim üstad emir vermekle daha çok mükellef iken ağabey yol gösterici olduğu kadar bizimleydi,iç içeydi diye dile getiriyordu. (Öğrenci dostuydu.)
    Zira cebinde varsa doyurur, en güzel lokantaya götürürdü. Ayakkabısının boyasına kadar dikkat eder, İstanbul Beyefendisi gibi giyinir bağcıksız ayakkabı giydiğini hatırlamıyorum,diye ekledi.

    Yedi güzel adamı evlerinde ağırlayan Akif İnan, Ahmet İnan ağabey ve arkadaşlarının çalışmalarını,edebiyat ve fikir üzerine mücadelelerini görünce “kendi kendime Cahit abinin şu deyimi aklıma geliyor “diye anlatmaya devam ediyordu...

    “Bu insanlar dev midir
    Yatak görmemiş gövde midir ?”
    Yahu bu adamlar uyku uyumuyorlar mı ? diye düşünüyorum,düşünüyorum...

    Zaman zaman gözlerinin dolduğunu hissettim. Anlatılanlar karşısında duygulanmamak ne mümkün! Hüznü ve sevinci müşterek olmalıydı.

    “Akif abim her şeyden önce benim babamdı. Genç yaşta babamızı kaybettiğimiz icin,Anadolu’da usul öyledir. Urfa’daydım,Akif abim o gün Urfa’ya geldi Erzurum’dan.Ziyaret ettim. Şiddetli bir öksürüğü vardı...
    -Ya abi bu kışta kıyamette sana yazık değil mi ? Niye geliyorsun ? ( o zamanlar Murat 131 sağ camı kapanmayan bir arabası vardı)
    -Ne demek istiyorsun sen ? diyerek hiddetlendi.
    Kızı Banu’ya haber verdi. Ceketimi getir,dedi.
    -Sağ cebinde bir tesbih var,sen tesbihe meraklısındır dedi,bunu amcana ver,diye Banu’ya uzattı.
    “Hülâsa burda söylemek istediğim onun hedefi sizlerdi. Bir maddi karşılığı yoktu. Onun hedefi bugün ki nesildi yani sizlerdi...”
    Turan Koç evvelinde söylemişti “tanımadığı kimse yoktu, ama kimseden dünyalık bir şey istemezdi.”

    Bitmiyordu hatıralar...
    Bir gün yine Peygamberler şehrine uğradı Akif İnan. Akşamına kardeşi ile beraber yemek yiyeceklerdi. Ahmet İnan biraz gecikiyor.
    Abisine akşama kadar yaptığı işleri sırasıyla anlatıktan sonra ekliyor;
    -abi 24 saat bana yetmiyor.
    -Ne demek istiyorsun ? Sen kim oluyorsun da zaman yetmiyor sana. Yavrum, İmam-ı Azam gibi bir mezhep kurucusu, onlarca öğrenci yetiştirmiş, devrin büyük tüccarı, hayatında 40 kez hacca gitmiş bir insana zaman yetiyor da sana nasıl zaman yetmiyor? Demek ki sen zamanı kullanmasını bilmiyorsun,dedi. Ve bir daha “zaman yetmiyor” kelimesini kullanamadığını ifade ediyor.

    “Her eylem yeniden diriltir bizi
    Nehirler düşlüyorum göl kenarında”

    Durağan bir hayat değildi onun ki,o şairlikte makam mevki sahibi olmak icin yazmıyordu. Hatırlanmak istiyordu,kelimeler ile gönülleri inşa etmek, insanlar arası köprü kurmak istiyordu, nitekim “cemiyet adamıydı Akif İnan.” Kelimelerin açtığı yaralar daha sonra da hatırlansın ve anılsın,nihayetinde “mustarip şairdi Akif İnan. Fikir adamı dediğimiz Akif İnan’ın fikirlerine şu sözlerinde rast geliyoruz
    “anamı sorarsan büyük doğudur batı sırtımda paslı bıçak gibidir” velhasıl o geldiği yeri yansıtıyordu şiirlerinde.

    Her adımı bir hikaye,her hikayesi bir ders niteliğinde nasıl biter ki muhabbet... Arada ekliyor Ahmet İnan sıkıldınız mı diye ? Daha çok anlatın demek geçiyor içimizden. Lakin kelimeler vakte malup düşüyor. Zaman su misali son bir tane derken biz üç hikaye ile de bayram etmiş oluyoruz oh ne alâ...

    Düşündüm abim neden şair ? (Şairlikte ekmek parası yok tabi) Neden yazıyor ? Ve buldum.
    Şiir nedir ? Kimler şiir okumalı ? Hangi zamanda şiir okumalı ? “ cevabını muhatabının satır aralarında bulmuş olmalı ki çıkardığı sayfadan şu inciler döküldü;

    “Olayların kuşatması altındaysanız. Bir yoğun hü­zün ağmaktaysa üstünüze günler, saatler bunalımın otağını kurmuşsa içinizde, sıkıntı bezirganı haraca bağlamışsa sizi. Aczden başka sermayeniz kalmamış gibiyse. Dualar, yüreğinizin semtine uğramadan çıkıyorsa ağzınızdan. Kendi sesiniz bile yabancı düşüyor­sa kulaklarınıza. Şiir okumalısınız.
    Ya da gülen oynatan sevinçlerin avucunda tutsak olmuşsanız. Nefsin elinde oynayan bir talimli maymuna dönmüşseniz. Başkalarının acısı size çarptığın­da bir lastik top misali geriye sıçrıyorsa. Hiçbir oyuk oluşturmuyorsa içinizde hüzün. Günübirlik hay ü hu­yun düşüncesinde nefesleniyorsanız. Öte dünyada hesaba çekilmek gerçeği fantazi hanenizde konuklamışsa. Şiir okumalısınız.
    Şiir dengeler insanı.
    Tüm sivrilikleri, abartmaları törpüleyen, düzleyen şiirdir. İfrat ve tefritin medd ü cezirleri, hayr vasatına şiirle girer.
    Hayrın vasatında, temkin üzre iseniz, yine de ge­reklidir size şiir. Çünkü halinizi tekamül ettirmek, ye­teneklerinizi geliştirmek baş ödevinizdir.
    Şiir hikmet erbablarının refikidir.
    Şiir, ilim mensuplarının arkadaşı olmuştur.”
     (şiir ve medeniyet)
    Nitekim şiirlerinde tasavvuf ehline ait hikmetler oldukça yoğundur. Doğruluğu,hakikatı libas olarak giydirmek istiyordu kelimelerine,söylenecek Hakk olsun,güzellikler kelam,sohbet şiir ile yol bulsun istiyordu. Aynı Sezai Karakoç , Necip Fazıl, Erdem Beyazıt,Rasim Özdenören... dostları gibi.

    “Bitirip şu kara kuru ekmeği
    Göç etsem diyorum yar ellerine.”
    -El Gazeli

    Ölümlerden korkar isem
    Gönül evi yıkar isem
    Ben bu yoldan çıkar isem
    Yazık bana vahlar bana -Bağlanma

    Teslimiyetinin sağlamlığını 1999 yılında yakalandığı karaciğer kanserini kardeşi,doktor Ahmet İnan, A. İnan’a söylerken yüzünde mimik dahi oynamadığını ifade ederken dile getiriyor. Sağlam duruş daima.

    Rasim abi arıyor, “Nasılsın? İyi misin ?”
    derken Akif inan:
    -Rasimciğim seni çok özledim,diyor.
    -inşallah bayrama gelir,görüşürüz.
    -Ah rasimciğim... Bayram çok geç.
    Sohbetten 2 gün sonra Kadir gecesinden önce bayramı göremeden,nadir mütefekkirlerden,eğitimci,yazar,şair,sendikacı Mehmet Akif İnan, doğduğu şehirde gözlerini kapatıyor.

    “Soyumu yüklendim bu çağ içinde
    Urfa bir dağ gönlüm bir bağ içinde”

    Heybesinde biriktirdikleri ile yol gösterici olan Akif İnan,"müslümanlar yol gösterici ve öncü olmalıdır. Her alanda edebiyatta,sanatta,tıpta vs. Helal sınırları içinde öncü olmalıyız. Biz yapmalıyız. Yapmayınca saha dediğimiz alan başkalarına kalıyor..." Sözleri nasihat niteliğinde.
    Kudüs şairi Mehmet Akif İnan Kudüs’ü görmemişti fakat hissettiği özlem,hasret ve ızdırap satırlarıyla öyle hemhâl olmuş ki hissettirebildi aynı Mehmet Akif’in Çanakkale’yi görememesi gibi...

    D.Mehmet Doğan’ın tabiriyle Akif İnan’ın tok ve parlak sesinden dinleyelim bir de Mescid-i Aksa şiirini.
    Selam ve muhabbetle. Mevlamın rahmetine nail olasın güzel adam.

    https://youtu.be/Hcins9J1kg8
  • 62 syf.
    ·Beğendi·9/10
    #hiçveherşey
    @bulentozdemir.edebiyat

    .
    #alıntı
    TEREDDÜT
    İnkar edemeyeceğim kadar insanım
    Ve toprağın kabul edeceği kadar çamurlu
    Secdelerim ağlarken ardımdan
    Olmaz diyor biri suçumu severek
    Başa dönecek olsam her şeyi bırakıp
    Geri döndürme
    Günler uzarken gölgeler şımarık
    Hayallerimin ortasına ateş yakıp oturmuş
    Yalancı periler ecinniler cüceler
    Kuruyacak çiçekler büyüt yine de
    Öldüğümde gözlerimi kapatma
    İzlerim unutulmayacağını biliyor

    Can sıkıntılarını özlüyorsun
    Kurumak için asıldığın yerde kirlenmişsin
    Ey kimliksiz
    Adı konmayan hastalık
    İsimlerin ardındaki karanlığa giden
    Ve hiçbir kalbe giremeyen
    Tereddüt
    Tereddüt -Bülent Özdemir
    #bülentözdemir #hiçveherşey #şiirokuyoruz

    Sevgili @bulentozdemir.edebiyat ın kaleminden çıkan şiir severler için özenle hazırlanmış güzel bir şiir kitabı ile sizlerleyim bugün dini motifler kullanarak yüreğinize dokunmayı başaran bu şairi ben çok başarılı buldum. Anlatımındaki sadelik ve anlam yüklü güçlü satırlardan oluşan Bu güzel şiir kitabını şiir dostlarının severek okuyacagını düşünüyorum.. Ben okurken çok keyif aldım ️

    Kaleminize sağlık, okuyucunuz bol olsun ️ @bulentozdemir.edebiyat


    Kitap ile kalın dostlar
    Sevgilerle..
  • Ne zaman eski şiirimizden açılsa, şu sözü bir söyleyen olur:
    "Yazık! bütün bu güzellikler unutulup gidecek. Biraz olsun Arapça, Farsça görmemiş, eski yazımızı okuyamayan şimdiki gençler bunları nasıl anlasın? Fuzuli'yi, Baki'yi biz son okuyanlarız. Bizden sonra onların divanları, yüksek edebiyat derslerinde açılırsa işte o kadar. Kutadgu Bilig gibi en eski Türk kitapları bugün bize ne kadar yabancı geliyorsa Fuzuli, Baki de yarınkilere o kadar yabancı gelecek."

    Bu sözün doğru olduğunu sanmıyorum. Kendim Denedim: eski yazımızı da, aruz veznini de bilmeyen bugünkü gençlere eski şiirimizden okuyorum, biraz anlatıyorum, hoşlarına gidiyor. Geçenlerde on yedisinde bir kıza, kendi kızıma, Galib Dede'nin:
    "Ey nihal-i işve bir nevres fidanımsın benim"
    diye başlayan şarkısını okudum. Çok sevdi, ezberledi.
    Bir çok yerlerini anlamaz. Ama sesi duyabiliyor, o mısralardaki şiiri sezip sevebiliyor. Kız, erkek, o yaştaki gençlere böyle şiirleri söyleyin, siz gerçekten severseniz onlara da sevdirebilirsiniz. Önce anlamadan hoşlanırlar, yavaş yavaş o şiirdeki kelimelerin mânasını da öğrenirler, bir gün onlar da bizim kadar anlarlar. Hepsi mi?
    Hayır; içlerinde elbette şiirden hoşlanmayanlar, yalnız eski şiirimizi değil, bugünün en açık Türkçesiyle yazılmış olanları bile anlamayanlar bulunur. Biz hepimiz şiiri sever miydik?

    Bugün gençler eski şiirimizi bilmiyorlarsa, kendilerine öğretilmediği içindir. Çocuklarımıza şiir terbiyesi vermiyoruz!
    Onlara yurt bilgisi, ahlâk hocalığı eden, büyükleri öven, çocuğun Türkçesi de bozuk bir takım manzumeler öğretiyoruz. Çocuklar Naili'nin, Nedim'in dilini anlayamazlar; buna peki diyelim, Karacaoğlan'ın, öteki saz şairlerimizin dilini de mi anlayamazlar?
    Kendilerine okutulan kitapları açın, onlardan da bir satır bulamazsınız. O şiirlerin çoğu sevgi üzerineymiş, çocuklara gösterilemezmiş...
    Sevgi üzerine olmayanları da vardır. Diyelim ki hepsi sevgi üzerinedir, ne çıkar?
    Çocuklar sinemaya gitmiyor mu?
    On dört, on beş yaşına gelince öğretmenlerinin izni/öğüdü ile roman okumuyor mu?
    Filmlerde, romanlarda sevgi yok mu?
    Hem sorarım size, sevgi o kadar kötü, utanılacak bir şey midir ki gençlere açmaktan kaçınıyoruz?
    Dünyada her şey, hayvanlar, ağaçlar sevgiyi anlatırken biz insanların o duyguyu gizlemeğe kalkmamız, çocuklarımıza öğretmek istemeyişimiz gülünçtür!

    Bence çocuklara aşk terbiyesi verilmelidir; kendilerinde nasıl olsa uyanacak olan o duygunun güzel bir surette yetişip gelişmesine yardım etmeliyiz. Kız, erkek, ilk gençlik çağındaki her insan, aşk sözleri söylemek, aşk sözleri dinlemek ister.
    Şiirlerimizde bunların çok güzelleri vardır; onları öğrensinler ki, kendileri de yavanlarından, bayağılarından kaçıp iyilerini bulsunlar. Gençlere tabiatın verdiği aşk ihtiyacı, kendilerinde şiir, sanat zevkinin uyanması, incelmesi için en iyi yardımcı olabilir.
    Nurullah Ataç
    Sayfa 29 - Yapı Kredi Yayınları
  • "Ve bizler, size inat var olmaya devam edeceğiz. Evet biz siz ayrımı yapıyorum; çünkü siz KATİLSİNİZ!"

    Aşağıdaki yazıyı, Twitter'da "kült ablası" lakabıyla yazan bir profil paylaşmış. Kendisine teşekkür ediyorum.

    EVET, HİÇBİR LİNÇÇİNİN, YARGISIZ İNFAZCININ, İNSANLARI ALÇAKÇA HEDEF GÖSTEREREK İNTİHARA AZMETTİREN HİÇBİR YARATIĞIN BAHÇESİNDE ÇİÇEK AÇMASIN.

    "Merhaba herkese.

    Sibel'i vaktinde yakından tanıyan birisi olarak birkaç kelam etmek istiyorum size. Özellikle de kalpsiz, merhametten yoksun ve ön yargı dolu düşünceleri olanlarınıza... Bugün haberi gördükten sonra hunharca ağladım. Son fotoğraf gözümden gitmedi. Sakinleştirici alıp uyudum. Hiçbir habere bakmadım. Yarım saat önce komşuya geldim, o söyledi Twitter'ın ne kadar acımasız olduğunu... Bir bakayım dedim. KANIM DONDU. Biz ne ara bu kadar gaddarlaştık? Dayanamayıp yazmak istedim ben de...

    Bursa'da üniversite okurken sivil toplum alanında çalışıyordum, Sibel'le tanışmamız bu sayede oldu. Yalan olmasın, 2-3 sene kadar önceydi sanırım. Belediyenin psikolojik danışmanlık hizmetinden yararlanıyordu kendisi. Psk. Danışman da yakın bir arkadaşımdı zaten.

    Gel zaman git zaman Sibel beni orada gördükçe benimle yakınlaşmaya başladı. Çok saf, hor görülmüş, gerçekten bir insanın duymaması gereken sözleri gerek ailesi gerek akranları tarafından duymuş bir kızdı. Sosyal medyadan takipleşmeye başladık sonra...

    Seansa geldiği yer benim yaşadığım yere yakın, ailesiyle yaşadığı yere uzaktı. O yüzden seansa gelmeden önce bana yazardı müsait miyim diye... Seans sonrası yürüyüş yapardık, konuşurduk; Sibel defalarca benim evimde yemek yemiş bir insandı. Hayatını anlatırdı bana.

    Sibel şiiri çok severdi, ezberinde bir sürü şiir vardı. Divan Edebiyatı mı Cumhuriyet Dönemi mi tartışmasını çok yapardık. Edebiyat âşığı birisiydi, kitaplardan konuşmayı çok severdi. Eminim sizin hayatınızda gördüğünüz kitaplardan daha çoğunu okumuştur sığdırdığı hayatına.

    Bir erkek arkadaşı vardı, çok sevdiği... Onu anlatırdı. Diyemezdim tabii, "Adam seni kullanıyor," diye. Kibarca gözünü açmaya çalışırdım. O kadar sevgi görmemişti ki, inanırdı gerçekten ona el uzatan herkese... Çok saf bir kalbi vardı Sibel'in.

    Bir gün çorba yaparken, adama yazdığı şiirleri okumuştu bana hatta. Adamın onu terk ettiğini anlatıp ağlamıştı kucağımda. "KİMSE BENİ SEVMEYECEK BİLİYORUM. KİMSE BENİ SEVMİYOR; ABİM BİLE, AİLEM BİLE..." diyerek hem de...

    Bana üniversite hayatının nasıl olduğunu sorardı hep laf arasında. Ortaokulda yaşadığı zorbalıkları anlatırdı. Lisede, beden eğitimi dersinde, soyunma odasındayken kızların Sibel var diye soyunmadığını, kendisini dışarı çıkarttıklarını anlatırdı.

    Evime çok insan gelip gidiyor mu diye sorardı; üniversitede arkadaşlar gerçekten arkadaş mı diye sorardı. Sanat tarihine ve yakın tarihe çok meraklı ve ilgili biriydi Sibel. Çok kültürlüydü. Bulduğu her şeyi okumak isterdi. Kütüphaneye giderdi. Felsefeye ilgisi vardı.

    Şimdi burada Meryem Ana ayaklarına yatmayın, şov yapmayın Sibel cinsel içerikli şeyler paylaştı diye... Hepimiz seks nedir, cinsellik nedir merak ettik. Sibel de bizim gibi merak ediyordu, bu konularda da konuştuk çok. Hiçbir insanın, hiçbir kadının cinsel hayatı sizi İL Gİ LEN DİR MEZ.

    Sibel de kendi bedenini tanımaya başladığı yaşlardaydı. Okulda (okul dediğim şey LİSE) akranlarının gelip O'na, "Çok çirkinsin, seni kimse .ikmeyecek," dediğini anlatırdı bana.

    Cinselliği tek bir taraf üzerinden görüp, diğer tarafı aşağılamak SİZİN SORUNUNUZ zaten.

    Bir keresinde, "Yağmur, neden bu kadar acımasızlar? Ben onları arkadaşım olarak görüyorum ama onlar beni hiçbir zaman sevmiyor," demişti. Bunu dediğinde henüz lisede olan birini düşünün. Sibel Ünli'nin ölümü, tek seferde olan bir şey gibi geliyor size değil mi?

    Sizler; kafanızdaki tabularla, öğrenilmiş baskılarla, toplumun size kanıksattırdığı rollerle hayatta kalmaya çalışan zavallı, ön yargı dolu insanlar! Sibel akranları gibi bir kahve içmeye Starbucks'a gitmek istemesin miydi? Soruyorum size.

    Ben de bira içiyorum. Ölmeyi hak mı ettim bira içiyorum diye? Size mi kaldı ulan bir yaşamın devam edip etmemesini sorgulamak? Kaldı ki Sibel, yaşadığı onca psikolojik ve maddi şiddete rağmen mizah yapmayı seven birisiydi. Gülerdi. "Dişlerim ayrık biliyorum ama seviyorum gülmeyi," derdi bana. Sizler, DİŞLERİ AYRIK OLDUĞU İÇİN SİBEL'E, "GÜLME SEN," DİYEN İNSANLARSINIZ.

    Sibel SİZE RAĞMEN kendini sevmeyi öğretmişti kendine.

    Sibel'in telefonu yoktu mesela lisede. Dalkavuğun biri 'telefonunu satıp yemek yeseymiş' demiş. Sibel zaten zorluk içinde okudu, biliyorum ben. Üniversiteye gidince her şeyin düzeleceğine inanırdı, o umudunu hep taşırdı. SİZ O UMUDU ÖLDÜRDÜNÜZ.

    Sibel fiziksel olarak dayak da yerdi. Bunu kaçınız biliyor?

    Oturduğunuz yerden, atılan iki tweet'e göre hayat yargılamak kolay tabii. Aslansınız lan siz, kaplansınız, afffferin size. Yargılayın da yargılayın. Bu intiharın tek seferlik bir şey olduğunu sanmayın.

    Sizin yüzünüzden oldu bu!

    Sizin öğrenilmiş ve yıkmadığınız yargılarınız, egonuz yüzünden oldu. Gece nasıl rahat uyuyabileceksiniz? Bu, Sibel'in ilk intihar girişimi değildi bu arada... Siz, Sibel'in ve daha nicesinin katillerisiniz.

    Bahçenizde çiçek açamasın sizin!

    Siz, Sibel'imin okuduğu kitapların altında boğulmaya bile layık değilsiniz. Üniversiteye gittiğinde de yazışmaya devam ettik biz Sibel'le... Yeni şeyler öğrenmenin O'na verdiği hazdan bahsederdi sürekli bana. Yok votka demiş, yok kahve içmiş. SİBEL'İN TIRNAĞI OLAMAZSINIZ ULAN SİZ.

    Yazmasam içimde kalacaktı. Siz gidin klavye artistliği yapın, Sibel'in acısını bize bırakın. Yaşarken saygınız ve sevginiz olmadı, bari ölüsüne saygınız olsun da laf etmeyin.

    Şu an Sibel geldiğinde hep oturduğu tekli koltukta oturuyorum. Sana sözüm olsun Sibel, çok çabalayacağım yaşatmak için... Başka bir dünya mümkün çünkü...

    Ve bizler, size inat var olmaya devam edeceğiz. Evet biz siz ayrımı yapıyorum; çünkü siz KATİLSİNİZ!

    BAHÇENİZDE ÇİÇEK AÇMASIN!"
  • Akif’in samimiyetinde herkesin ittifak ettiğine göre kendisini yerden
    yere çarpan Hiçbir muarızının söyleyemeyeceği sözlerle — haşa —
    tezliyle kalkan şu kana’atlarının da samimi olduğuna inanmak lazımdır.
    Fakat, hakikat öyle mi?

    — Evet, öyledir! Çünkü bize nazaran hayatta rolünü yapmış, eserlerini
    vermiş, vazifesini bitirmiş olan Akif kendine nazaran, henüz şiirlerini
    yazmamıştı!
    O, verdiği eserlerde — yukarıda işaret ettiğim gibi— (san'atı) değil,
    yalnız (cemiyet) i düşünmüştü. Bundan sonra ise cemiyetle beraber
    sanatı da ihmal etmeyecekti. Bir gün kendisine, latife olmak üzere, Safahatındaki ufak tefek (kafiye) kusurlarından bahsetmek istemiş, bu arada :
    Var mı Abbas’ı bilmeyen? yoktur.
    O sahabeyi dinleyin ne diyor? beytindeki (yoktur — ne diyor) kafiyelerine nazarı dikkatini celp eylemiştim.
    Derhal dedi k i ;
    Ben o kitapta daha neler, neler görüyorum. Hani elimden gelse
    (Safahat) ı yakacağım! Şiir hakkındaki düşüncelerim şimdi bambaşka
    olmuştur. Bugün yazdığımı yarın beğenmiyorum. Allah on sene daha
    omur ve vakit verirse artık (şiir) yazmaya çalışacağım.
    Dediğime de, diyeceğime de cidden nadim olmuştum. Ben (Safahat)
    hakkındaki meftuniyetimi izhar ettikçe o :
    — Hayır, hayır.. Diye bağırıyordu.
    Üstadın ilk işi kitabının bazı yerlerini tadil etmek oldu. Onun tashihlerinden
    gecen (Safahat) evvelkinden daha güzeldir. Mesela O, okuduğum
    beyti :
    Var mı Abbas’ı bilmeyen kimdi?
    O sahabeyi dinleyin şimdi.
    şekline getirmişti. Bazı mısraları tamamen tayyetmiş, kitabına yeni yeni
    mısralar, beyitler eklemiştir.
    Akif’in kendi hakkında ki bieman hükümleri ne olursa olsun onun
    çok yüksek bir şair olduğunda elbette şüphe edilemez.