• "Delilik, tekrar tekrar aynı şeyleri yapıp farklı bir sonuç beklemektir." ALBERT EINSTEIN
  • 239 syf.
    ·10/10
    Leyla İpekçi’den ilk bir kitap okudum. Zaman zaman gazetelerden köşe yazılarını okusam da derli toplu bir kitabını okumamıştım. Aslında birkaç kitabını da almadım değil. Ateş ve Bahçe ve Şehrim Aşk kitapları kütüphanemde okunma sırasını beklerken gördüm ki Güzelin 1001 Yüzü kitabı çıkmış. Hemen aldım ve onu okuma sırasının başlarına koydum. İsmini cazibeli buldum belki ondandı diğerlerinden öne almam. Kitabın kapağını çevirir çevirmez “Sevgi ve bilgiyle varlığın kalbine…” sloganıyla karşılanıyorum. Sevgiyle ve ilgiyle Güzel’in evine hoş geldin dercesine. Hoşbulduk dedim tüm içtenliğimle.

    Ne mi anlatılıyor kitapta? Güzel’in 1001 Yüzü’nü hangi birimlerle ölçebileceğimizi anlatıyor. ‘Tevhid sanatı’nı çağrıştıran üslubun ‘nasıl’ları üzerinde yoğunlaşsa da, sanata olduğu kadar hayata da göndermeler yapıyor. Tevhit sanatçısının sanatını icra ederken hangi incelikleri gözetmesi gerektiğini anlatıyor. “Allah’ın isimleri gibi kelimeleri de sayısız. Fakat büsbütün ölçüsüz, hudutsuz bırakılmış değiliz çok şükür. O’nun (cc) istediği gibi biri olmaya çabalamanın bizi sanatta da hayatta da güzelleştirdiğine inanıyorum. Bunun ancak aşk ile gerçekleşebildiğini düşünüyorum.”

    “Hz. Peygamber ashabıyla beraber yürürken yol kenarında bir köpek ölüsüne denk gelir. Sahabelerden bazıları manzara karşısında “Bu leş ne kadar da pis kokuyor.” demekten kendilerini alamazlar. Bu durum karşısında Allah Resulü’nün tavrı ise hayli farklı olur: ‘Köpeğin ne güzel dişleri var!’ İşte Peygamberimizin bu bakışı tevhit sanatçısının mihenk taşıdır.” Leyla İpekçi Güzel’i güzel anlatmış. Her ne kadar etrafımızda bir o kadar kötülük kol gezse de, biz ana dil olarak Güzel’ceyi dinlemeyi çok seviyoruz. Çünkü Güzelce’de anlatılan Güzel, gerçek anlamda Güzel’dir ve tüm güzellikler de ona aittir. O güzeldir, güzeli sever. Güzel yaratır. Yaratılan güzellikleri bize sevdiren de O’dur. Madem O güzel söylüyor, biz de Güzel’i güzelce görmeli, hissetmeli ve de söylemeliyiz. Güzelleşmek ödevimizdir. Bu da ancak aşk ilen olacaktır. “Ruh güzele gider. Güzel’le uçar.“ der yazar. Bediüzzaman da “Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” der.

    “Sanatçı denilince marjinal, aşırı özerk, abartılı derecede ilginç, toplumdan kopuk, uçuk, itiraz eden, her şeye muhalif, aykırı ve tüm bunlara rağmen magazin için elverişli bir tip geliyor aklımıza” diyor Leyla İpekçi. Son zamanların sanatçısı işte tam da böyle bir şey. Ama her sanatçı böyle midir? Hayır. Günümüzde sanat eseri denilince de akla, serbest çağrışımla akla gelen her şeyin fütursuz özgürlükle (!) anlatıldığı eserler geliyor. Bu eserler de karakter tahlilleri, pskolojik açılımlar, dramatik unsurlar, insan tabiatının karanlık dehlizlerinde vuku bulan gerilimleri, bol aktivizm kokan tasarımlardır. “Kötülük, yalan, hırsızlık, ihanet insanın karanlık dehlizlerinde her daim mevcuttur, bunları niye saklayalım ki.” diyenler yüzünden her şey alenileşti. Alenileşmekle kalsa iyiydi. Meşrulaştı da. Gel de şimdi Bediüzzaman’ın “Batıl şeyleri iyice tasvir safi zihinleri idlaldir.” sözünü hatırlama. Yazarımız bu tarz sanat eserlerinden değil daha çok “İnsan karanlığının izdüşümlerini, sonuna dek ölçüsüzce açan değil; katmanlı bırakan, örterek dolayımlarla işaret eden eserleri icra edenlerin sanatından feyz alıyor.”

    Leyla İpekçi “Hepimiz kendi dünyamızın sanatçısıyız. Sanat eserinin ‘canlı’ olduğuna ve eserinin sanatçıya şahitlik ettiğine inanan biri olarak, bugün fazlasıyla içine kaçmış ‘dünyanın ruhu’nu ancak ‘güzel’ sanatla diriltebileceğimize ve ‘güzel’in ana dili yaygınlaştıkça bu külli ruhtan payımıza düşen nurla hep birlikte güzelleşeceğimize inanıyorum.” diyor.

    Kitap on üç ayrı bölümden oluşmuş. Sevgili’nin Harfleri, Gerçek ile Kurgu Arasında, Kötü karakter, Şüphe, Trajedi, Tıpkı ve Sanki, Korku, cennet Evi, Unutma Biçimleri, Öfke, Var ile Yok Arasında, Ruh hali, Kendi Medinesi’ne Varmak. Yine her başlığın altında da alt başlıklar oluşturulmuş.

    Şu anki kapitalist sistemin çarkları arasında ezilip kalan insan, kavuşmayı değil sahip olmayı arzuluyor. Vermenin değil almanın peşinde. Fethetmekten yana değil, işgalden yana. Adalette gözü yok, tahakküm etmek istiyor. Fark etmek şöyle dursun fark edilmek istiyor. Tanımıyor ama tanımlıyor. Her şeyi maddede arıyor. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.” diyor Bediüzzaman.

    Portekizli film yönetmeni Victor Erice’nin ödüllü filmi Ayva Ağacı Güneşi’ndaki ayva ağacını resmini yapmaya çalışan ressamın hikâyesini mutlaka okumalısınız. En azından ben okuduğumda ânımın niye ânıma uymadığını çok iyi öğrendim. Daha önce tefekküren yazdığım birçok şeye delil bulmaktan ötürü de sevindim.

    Bir de Gecenin tebessümü yazısını okumanızı dilerim. “Gecenin sessizliğinde bir tebessüm gibi görünür ay ve yıldızlar.” diye başlar. “O koyu sonsuzluğa daldığımda, gökyüzüne bakmanın kalplerdeki vesveseyi, üzüntü ve kederi azaltışını, Allah’ı hatırlatışını, hasretlilere teselli verişini, sevenlere arkadaş oluşunu, ellerini semaya açanlara ‘yuva’ oluşunu düşünmeye başlıyorum.” diye devam ediyor.

    İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar:

    Sevmeniz, sevildiğinize delalet; övmeniz övüldüğünüze delalettir.
    *
    Asıl gaye ‘âlemlere rahmet olarak’ gönderilmiş En Sevgili’nin ‘aramızda olmasına’ kalbi nurlandırmasına Kur’an dilinde şahit olmaktır. Zira Allah bütün şeyleri Onun ‘vesile’siyle yaratır ve Onunla tamamlar.
    *
    İlahi niteliğinden dolayı, onu özlediğiniz sürece diri kalır karşınızda. Sizinle konuşur, size bakar Kâbe. Onun görüntüsüne bakmak, insanda vedasız bir kavuşma arzusuna tekabül eder.
    *
    Güzel olan sevilendir. Âşık olmadan iyi sevgili olunamayacağı gibi, güzelleşmek de mümkün değil.
    *
    Bizler en güzel halimizle ancak bir akis, yansımayız. Kendimizde tecelli eden ‘ilâhî isimleri’ bildikçe, nefsimizin perdelikleri kalkmaya başlıyor ve aslımızı (Rabbimizi) ‘kesintisiz’ bilmeye başlıyoruz.
    *
    Haklı olanın vicdanı affedici olmaya, alttan almaya, karşısındakinin hatasını örtmeye, idare etmeye, suskunluğa daha eğilimlidir. Oysa biz haksızmışız gibi bağıra çağıra, haklılığımızın altını çize çize, göze soka soka kanıtlamaya çalışıyoruz. Haddi aştıkça, hudutları da çiğniyoruz. Hayatın ince ruhu içeri kaçıyor.
    *
    Bağ varsa hayret var. Hayret varsa hayranlık var. Hayret ve hayranlık varsa, ölüm korkusu dağılacaktır.
    *
    Ev eğer cennet kılınıyorsa, gönle sevgi yerleşmiş demektir. Sevdiğinin yüzünü gördükçe, yeryüzü bir mescit olacak.
    *
    Gönülsüz itaat, sevgisiz vücuda getirilen bir eser gibidir, muhatabına ulaşmaz. Güzelleştiremez. Aşka düşmeden icra edilen eser, sanatseverin ruhunu uçurmaz. Ruhları ‘bir’leyemez.
  • 112 syf.
    ·Beğendi·9/10
    insan niçin yaşar diye sorsak hemen hemen herkesin cevabı birbirine yakındır. İnsan ailesi, anne-babası, eşi, çocukları için yaşar. Daha iyi bir gelecek, daha parlak bir kariyer için yaşar. Hayatta uğruna mücadele verdiği değerleri için savaşıp mağlup olmamak için yaşar. Kimi Allah' a ibadet edip, cennetine mazhar olmak için yaşar. Kimi de onuru, gururu, belki de vatanını korumak için yaşar. " Yaşamak dediğimiz nedir? Sana göre, bana göre? "Göresi" var bu işin." Göresi varsa peki, insan neyle yaşar? Bu soruyu yıllar önce, 19. yy' da pek tanıdık bir isim, kalem erbabı sormuştu. Bugün, 21. yy' da bide biz soralım kendimize. İnsan Neyle Yaşar?


    İnsan hep daha fazlasıyla, doymak bilmeyen bir nefisle yaşar. Bir evi olsun ister, evi olunca çok daha gösterişlisini, lüksünü ister. Para ister, sahip olunca daha da fazlasını ister. Hani 50 kuruşunu kaybeden bir çocuk vardı, yolda ağlıyordu. Çocuğun ağladığını gören amca " Neyin var evlat, neden ağlıyorsun?" diye sormuş, çocukta "50 kuruşum vardı, kayboldu" demişti. Adam çıkarıp vermişti de çocuk bu defa daha çok ağlamaya başlamıştı. " Şimdi niye ağlıyorsun? " diye sorunca, " 50 kuruşumu kaybetmemiş olsam, bununla birlikte 100 kuruşum olacaktı." diye cevap vermişti. İnsan budur işte, doymak bilmez, azla yetinmez, hep daha fazlasını ister. Bu soruyu tanıdığım birçok insana sordum. Neyle yaşacaklar, tabiki parayla. Bu devirde paran olmadan tuvalete bile gidemiyorsun, adam yerine konmuyorsun, paran olmadan hiçsin cevabını aldım. Sonuç olarak insan parayla, mal mülke yaşar, kanaatine vardım. Ama Tolstoy hayır arkadaş para sevdiklerin olmadıktan sonra seni mutlu etmez, insan asıl sevgiyle yaşar diyor. Sevgi diyor, iyi gelelim birbirimize diyor. Evet, para ile, servet ile yaşar insan sanırız ama asıl olan, insanı yaşatan sevgidir, iyiliktir Tolstoy' a göre. Bu kitapla ahlaki değerleri, sevgiyi, yaşama amacını, erdemi sorgulatıyor, dersler veriyor bize de yazar.


    Ona göre; insan ahlakla, sevgi, dürüstlük gibi erdemlerle yaşar. İnsan severek, sevilerek, sevgi umarak yaşar hep. Annesinin kendisini sevmediğini düşünen çocuk annesinin sevgisi, aşık olan biri maşuğunun aşkı için ağlar, bu sevgiyi kaybetmemek için yaşar. Ve Tolstoy' a göre sevgi sadece insana karşı değil bütün varlığa ve varlığı var edene de olmalı. İnsan hep bir umutla yaşar. Bir iş bulma umudu olur bu bazen, bazen birini sevme, sevilme onunla mutlu olabilme umudu olur ya. Sevgiyle, umutla, huzurla, anne-baba,eş, ahbapla yaşıyor insan. İnsan bir hal çaresi, yolu bulunur diyerek yaşar. Sıkma canını, hallederiz ya diyerek, değer verdiği insanın yanında olarak, birlikte yokluğun çaresini arayıp şükrederek, kanaatle yaşar. Hayallerine ulaşmak için çıktığı engebeli, zor yolda, takati kesilince yol üstünde içtiği bir su ve bir nefes molayla yaşar. Bakışlarla yaşar insan. Kucağına aldığı bebeğe merhametle bakarken, otobüste yerini verdiği yaşlı amcanın yüzündeki mutlulukla mutlu olurken, eski bir dost yüzünü özlemle seyrederken, bir baba, korkmasına rağmen dürüstlüğü bırakmayan, yalan söylemeyen, doğrudan vazgeçmeyen çocuğuna gururla bakarken yaşar. Ansızın çekip gitmelerle de yaşıyor insan. Şaşkınlıkları, bakakalışları, tutunamayışlarıyla da yaşıyor. Reddedişleri ya da kabul ettikleriyle yaşıyor. Dünü, bugünü, yarını, bilineni ve bilinmeziyle yaşıyor insan. Kimi sevgiyle yaşıyor, kimi hırs, tutku ve nefretle. Bazen korku bazen ümitle yaşıyor insan... Kısacası insan paradan önce duygularıyla, seçimleriyle, inancı, ahlakı, bakış açısı ve yüreğiyle yaşıyor.


    Tolstoy da bu kitapta insanın neyle yaşadığını, okunması çok kolay, yalın, ders verici, sorgulatan 6 hikayeyle soruyor, cevaplıyor. Tolstoy' u duymayan, bilmeyen bir okur yoktur sanırım. Klasikler içinde en farklı olan, bakış açınızı değiştirebilen en özel yazarlardan. Tolstoy insan hakkında yazar, insan hakkındaki hemen hemen her konuya değinir. Bunu yaparken de çok özel bir bakışla, çok hümanist, insancıl bir bakış açısıyla yaklaşır konuya. Benim çok beğendiğim ve hiç sıkılmadan defalarca okuduğum bir kitap.


    İnsan Neyle Yaşar bundan 2 asır önce yazılmış olduğu halde hikâyelerin özündeki duygular insanoğlunun varoluşundan beri süregelen duygular ve bu yüzden aradan asırlar, binlerce yıl geçse bile evrenselliğini koruyabilecek, her çağa, her okura hitap edecek, payidar kalacak bir eser. Son olarak kitabı İş Bankası Yayınları ' ndan tavsiye ederim yine. Şimdi her klasikle ilgili incelemesinde İş Bankası' nın reklamını yapıyor diyeceksiniz. :) Ama gerçekten klasikleri en iyi çeviren ve neredeyse tam metin veren tek yayınevi İş Bankası Yayınları.
    Çünkü diğer yayınlar 3, 4 ya da 5 öyküyü verirken, bu yayın 6 öyküyü de yayımlamış. Sadece bir gününüzü ayırarak okuyabilirsiniz...
  • Her birimiz, başkalarına göstermek istediğimizden çok daha fazlasıyız.
  • Izmir'e kış gelmedi, ne güzel Her sabah güneşle uyanmak...Harika değil mi? .
    . Bugün @bilgiyayinevi'nden #ayaslivekiracilari isimli kitabın konusunu bırakacağım.
    .
    . 'Memduh Şevket Esendal Bütün Eserleri' dizisinin ilk kitabı olan 'Ayaşlı ile Kiracıları', yazarın en önemli yapıtlarından biridir. 1946 CHP Roman Ödülü'nü de alan yapıtta Memduh Şevket Esendal, cumhuriyetin ilk yıllarındaki Ankara'dan bir kesit sunar. Eğitimleri, uğraşları, dünya görüşleri farklı insanların ilişkilerini büyük bir ustalıkla sergiler; onların kişiliklerinde, dönemin bütün özelliklerini yansıtır. Memduh Şevket Esendal, Ayaşlı ile Kiracıları'nda olduğu gibi diğer romanlarında ve öykülerinde de, bireysel öğelerden bir bütüne ulaşmanın en güzel örneğini verir. Yalın ve akıcı bir dili vardır. Haklı olarak yazın tarihimizde önemli bir yer edinmiştir.
  • Bugün ben de aykırı gideceğim

    Bugün ben de aykırı gideceğim

    On beş gündür yakamı bırakmayan grip sebebiyle okuduğumu anlama zorluğu çekince dinlemeye karar verdim. İhsan Fazlıoğlu dinlerdim, bu defa Dücane Cündioğlu dinledim. İkisinin de farklı özellikleri ve her birinden alacağımız şeyler var. Yoruldum ama istifade ettim, ufkum açıldı bazen de şaşırdım.

    Cündioğlu’nun bazı düşüncelerini değil ama duruşunu ve düşünmesini seviyorum. Düşünenleri, düşüncelerine katılmasam da severim. Düşünürken tahrip etmek bile, düşünmeden tahrip etmekten daha insanidir diye düşünürüm. Bu da bir düşünce. Tahribatlarının büyüklüğü ise ters orantılı olabilir. Ancak tutarlı ve objektif düşünenlerle, ideolojik ön kabullere dayalı düşünenler de bir değildir. Cündioğlu birinci gruptandır. Yani felsefeyi namusuyla yapıyor. Gerçi hiçbir insan bütünüyle ön yargısız ve objektif düşünemezmiş, buna da kesin katılıyorum.

    Hemen dudak bükenlerin olacağını biliyorum, ama haddimi de biliyorum. Cündioğlu ile koca bir ömür verdiği alanda ne bir tartışma yapabilirim, ne de onu aynı kıratta eleştirebilirim. Ama bunun böyle olması bir şey diyemem anlamına da gelmiyor.

    Felsefe netameli bir konu, yükselen değer olma özelliğini kaybedeceğe de benzemiyor. Hatta felsefeyi kendine yan gözle bakanı gayya kuyusuna yuvarlayan, bir anda cahil ve anlamaz kılan güçlü bir ilah olarak gören ilahiyatçılar bile vardır. Onun için ona dokunanlar da, Gazali’nin yaptığı gibi, yine ancak onunla dokunabilirler. İlginç bir paradoks. Tabii ki, bunlar da bizi aşan şeyler.

    Peki, o zaman durup dururken neden böyle bir riski göze alıyorsun? Cündioğlu daha büyüğünü göze alıyor da ondan. Ayrıca merakımı gidermeye çalışıyorum.

    Dinlediğim konuşmalarından birinde çok tehlikeli ve de iddialı bir şey söyledi:

    ‘Tanrı üzerine düşünmek, tanrıyı yitirmeyi göze almakla mümkündür.Onun için dindar bilinç tanrı üzerine düşünemez, düşünemediği için de felsefe yapamaz çünkü bunu göze alamaz. Bense göze alabileceğimi düşünüyorum’.

    Bu sözün şu anlamları içerdiği açık:

    Hem dindar hem filozof olunmaz.

    Felsefe yapacaksan tanrıyı yitirme pahasına tartışabilmelisin.

    Kendisine karşı çıkan tanrı bile olsa, felsefe onu da tanımaz. Yani en büyük felsefe, başka büyük yok.

    Muhali farz ederek konuşalım, eğer tanrı diye bir şey varsa ki, buna ihtimal vermemek de namuslu felsefeye yakışmaz, elbette o her bakımdan mükemmel bir varlık olacaktır. O halde böyle bir varlıkla karşı karşıya gelip onu kaybetmeyi göze alabilen gücümüz de en az o mükemmellikte bir şey olmalıdır. Bunu etimizle kemiğimizle yapamayacağımıza göre bu güç usumuz olacaktır. Böyle durumlarda Allah yerine tanrı demek gibi, akıl yerine de us demek daha ihtiyatlı olur. Çünkü akıl zaten hakikati bulan güçtür.

    İmdi ben bir tanrının bulunabileceğine ihtimal veririm ama onunla kozlarımızı paylaşırız ve sonuçta o tanrı olmaktan çıkabilir, ben filozofum, onu kaybetmeyi göze almalıyım. Peki, o muhayyel tanrı, tanrı olmaktan çıkarsa ne olur? Onun yerine benim ona kafa tutmayı göze aldığım gücüm en büyük olarak kalır. Yani usum ya da nefsim. O zaman yine bir tanrı icat etmiş olmaz mıyım? Peki, bu tanrıyı icat eden ‘ben’ kimim? Öyle bir tanrı icat ettiğime göre, bu defa da benden içeru olan o ben, icat ettiği tanrıdan daha büyük bir tanrı olmuş olacaktır. Bu da bir paradoks. Kaldı ki, benim nefsim ya da usum o muhayyel tanrıya kafa tutup, belki de onu diskalifiye ederken bu işi benim gibi yapanların da aynı sonuca varması halinde benim tanrım, ya da antitanrım onlarınkini de dövebilecek mi?

    Burada tabii ki, tanrının varlığı ile mahiyeti de ayrı şeylerdir.

    Bütün bunlar nereden kaynaklanıyor? ‘Aklımızın’ her şeyi anlayabileceğini sanmamızdan değil mi? Peki, böyle mükemmel bir tanrı varsa us dediğimiz gücümüzün onu kavrayabileceğini us kabul eder mi? Düşünelim, mesela ciğerinizin karanlıklarından başka bir şey görmemiş olan ve ancak bir milyon kez büyütüldüğünde görülebilecek kadar küçücük bir mikrop sizin hakkınızda bir fikir beyan edebilir mi? O halde imanın usun bittiği yerde başladığını kabul etmekten daha uslu bir şey olamaz. Filozofların tanrı ile bir ölçüde barışık oldukları halde peygamberi bir türlü anlamamaları bundan olsa gerek. Peygamberi bir kez kabul edince de artık rehberliği usa değil imana vermek lazım. Onun için ‘ilmin son noktasına varanlar, ya Rab seni tespih ederiz, biz senin söylediklerinin hepsine inanıyoruz derler’. Yani bilgi varabileceği yere varınca, sonrası imana kalmıştır.

    Bunları bize hatırlattığı için Cündioğlu’na teşekkür ediyoruz
  • Çocuk öldürme bize ne kadar iğrenç gelirse gelsin, bir doğum kontrol yöntemi olarak "kabarık" toplumlarda bir zamanlar ve günümüzün kimi toplumlarında hala yaygın olan çocuk ölüm oranlarının yüksekliğinden, ve aşırı kalabalık bir gezegene doğma tehlikesine maruz bırakılan milyonlarca ya da milyarlarca insanı, erken bir elenme sayesinde kurtuldukları bir yazgıdan daha az acıklı olmayan bir yazgıdan kurtarmak için bizim de bugün gerekli olduğunu düşündüğümüz gebelik önleyici yöntemlerden temelde farklı değildir.