• Allah İlgisiz Olur mu?

    Bugün biraz daha örnekli bir şekilde ‘şuunat marifeti’nin ‘esma marifeti’nden daha üst ne gibi kazanımlar sağladığını konuşmak istiyorum. Ancak, üzerinden güç ve meşruiyet alabilmem için, serinin bir önceki yazısının kilit cümlesini hatırlatmaya ihtiyacım var: "Kanaatimce; şuunat tefekkürü/marifeti isimler ve fiiler arasında daha kolay geçiş yapabilmemizi ve onları tevhid bayrağı altında daha kolay toplayabilmemizi sağlıyor."

    Bu iddiaya Risale metinlerinden bulduğum dayanakları ve onlardan yaptığım çıkarımları “Şuunat tefekkürü neden önemli?” başlıklı yazımda paylaşmıştım. Merak edenleri mezkûr yazıya havale ediyor ve yenisinde şuunatın bize farkındalığını kazandırdığı ‘ilgi’nin sorunlarımızı nasıl çözdüğünü konuşmak istiyorum. Tevfik Allah’tan. Teşebbüsüm sırasında konu mankeni olarak da deizmin sorunlu/eksikli ilah tasavvurunu kullanacağım.

    Mevzua şuradan girelim: Biz kişoğlunun/kızının birşeyde ‘kaliteli’ olup olmadığını nasıl anlarız? Sözgelimi baba/anne olmuş kişiler var karşımızda. Bu kişilerin fiilin sahibi olması sırf meselenin biyolojik yanıyla ilgilidir. Peki ruhi boyutuyla? İnsaniyetimizi oluşturan diğer parçalar açısından? Kalbimiz açısından? Bu insanları iyi birer ebeveyn olduklarını bize ne söyler? Öncelikle ‘ilgileri’ öyle değil mi? Yani bu insanlar biyolojik varoluşundan öte/aşkın bir ilgiyle çocuklarına bağlılarsa, bakıyorlarsa, koruyorlarsa, ilgileniyorlarsa hakikaten gözümüzde anne/baba olurlar. Yoksa sadece ‘anne/baba’ ismine sahip olmak hakkıyla ‘anne/baba’ olunduğunu söylemez. Garanti etmez. Ebeveynliğin şanına yakışır bir ilgi mutlaka eylemin devamı olmalıdır. Ötekisi zalimlik olur. Ebeveynlik de durum böyle olduğu gibi evlilik de böyledir. Evliliğin ömrü ilgidir.

    Deizm, bildiğiniz gibi, bir ilahın varlığıyla sorun yaşamayan ancak vahiy/nübüvvet gibi alanlarda sorunları olan bir inanç biçimidir. Wikipedia tanımını da şuracığa yapıştırayım ki daha entelektüel gözüksün: "Deizm veya Yaradancılık, mantık ve doğal dünyaya dair gözlemlerin kaynağını oluşturduğu, dinsel bilgiye dolaysız biçimde sadece akıl yoluyla ulaşılabileceği ilkesini esas alan, bu sebeple vahiy ve esine dayalı tüm dinleri reddeden tek Tanrı inancıdır."

    Peki deizm bu sorunu neden yaşıyor? Kanaatimce problem biraz da deizmin ‘şuunat tefekkürü yoksunluğu’ndan. Akıl merkezli olduğu için insanın diğer parçalarını ve bu parçaların marifet türlerini inkâr ediyor veya hiç sezmiyor deizm. Mesela: Kalp genişliğinde bir marifet deizme yabancı. Tefekkürüne duygularını katık edemediğinden Allah’ın şuunatını da sezemiyor. Halbuki insanın duyguları Allah’ın şuunatını anlamak için bahşedilmiş eşiklerdir.

    Yani deizmin aklı şuunata çıkabilecek kadar yüksek bir marifet açısına sahip olmadığından dolayı 'yaratış' ile 'konuşma' arasındaki ilgiyi göremiyor. Helalleri/haramları gerektirir bir Rububiyet alakadarlığını derkedemiyor. Bediüzzaman'ın Mucizat-ı Ahmediye Risalesi'nin başında vurgu yaptığı: "Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur..." hakikati deizmin kestirebileceği bir sonuç değil. Peki Bediüzzaman bu ilgiyi nasıl kuruyor? Önce küçük bir alıntı:

    "Şu kâinatın Sahip ve Mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faideleri irade ederek tedvir ediyor. Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Madem konuşacak; elbette zîşuur ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Madem zîfikirle konuşacak; elbette zîşuurun içinde en cemiyetli ve şuuru küllî olan insan nev'iyle konuşacaktır..."

    Yolun taşlarını tek tek döşeyelim: Eserdeki ‘hikmet’ bize ‘hikmet gözeten’ ve dolayısıyla 'ne yaptığını bilen' bir ilahın varlığından haber veriyor. Nasıl? Herşey bilinmeden yapılan birşeyin herşeyle böylesine uyumlu olması mümkün değil. Uyum olmazsa hikmet de olmaz. Zaten hikmet çoğu zaman aklın sezdiği bir yerliyerindeliktir. Yani, eylenenin diğer eylenenler ile, içinde yeraldığı büyük resimle yakaladığı uyumdur. Bu uyum bir bilgiden gelir. Hayırla bu açıdan bir kardeşliği vardır hikmetin. Hayırlı olan aynı zamanda hikmetli olandır. Hikmetli olan da hayırlıdır. "Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir..." buyuran Bakara sûresi bize kardeşliği fısıldar.

    Bu noktaya kadar deizmin de bir sorunu yok. Herşeyi yaratanın bir olduğunu ve epey de bilgili olduğunu 'akıllı tasarım' gibi başlıklar altında deizm de savunuyor. (‘Herşeyi bilen’ demiyor ama buraya dikkat!) Hem de modern bilimin verilerini kullanarak yapıyor bu işi. Fakat İslam’ın şuunat tefekkürüyle başardığı bir geçişi deizm başaramıyor. ‘Yapmanın bilmekle’ olan ilgisini kuruyor da ‘bilmenin konuşmakla’ olan ilgisini kuramıyor. ‘Bilmeksiz bir yapma’nın ‘ilgisizlik’ anlamına gelmesi gibi ‘konuşmasız bir bilme’nin de ‘ilgisizlik’ manasını kastettiğini çözemiyor. Evet. Eşine ‘neyi sevdiğini bilmeden hediye almak’ bir parça ilgisizlikten haber verdiği gibi ‘neyi sevdiğini bildiği halde almamak’ da bir tür ilgisizlikten haber verir. İnsansa kendisiyle konuşulmasını sever.

    Bu kuramayıştan dolayı da vahyi ve nübüvveti inkâr ediyor. İbn-i Arabî kuddise sirruhun Fahrüddin-i Razî rahimehumullaha mektubunda dediği “Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır!” cümlesi tam da bugün deizmin yüzüne çarpılmaya hazır bekliyor.

    Yalnız, es geçmeyelim, tembellere tatlı gelen bir yanı var deizmin: İnsana yüklediği sorumluluk yok. (Vahiy olmadan nasıl sorumluluk olabilir ki?) Böylece deistlerin dünyasında entelektüel bir uğraş olarak Allah varolabiliyor ama onun emrine ve nehyine müteallik olan 'helal' ve 'haram' veya 'ibadet' gibi kavramlar huzurlarını kaçırmıyor(!)

    Lakin, unutmayalım, nefis nerede haramzade bir özgürlük elde etse Allah tasavvurumuz orada bir yara alır. Çünkü fasıkane özgürlük kalbimizdeki Allah tasavvurunun sınırlanmasıyla mümkün olabilir ancak. Yani insan kalbindeki Allah'ı ne kadar Allahlıktan çıkarırsa, kendince sınırlara hapsederse, o kadar nefsine alan açar. Fıskın ruha ödettiği meşruiyet bedeli budur. Alan açmanın en nihayeti büsbütün Allah'ı dünyanızdan silip yerine kendinizi geçirmenizle olur. Fakat onun küçüğü şekillerde alan açmalar her türlü sapkınlıkta vardır.

    Deizm de mensuplarının hevasına bir özgürlük alanı açabilmek için bedel olarak Allah'ın kelam sıfatını seçmiştir. Evet. Yaptığı aslında bir sınırlandırmadır. Allah'ın mahlukatiyle kurduğu 'yaratma' ve 'bilme' türünden ilgileri kabul ederken, bu ilginin farklı bir şekli/rengi olan 'konuşma' ilgisini reddetmektedir. Deizmin Allah'ı, hâşâ, mahlukatına ilgisiz bir Allah'tır. Halbuki bu deizmin çelişkisidir. Yaratış bir ilgi belirtisidir çünkü. Yaratmak aslında bir ilgidir. O yaratışın gerektirdiği bilgi bir ilgidir.

    Böylesine sonsuz bir yaratmak/bilmek ilgisiyle mahlukatına, yine tabir-i caizse, 'duyarlı' olan Allah neden 'konuşmamakla' bu duyarlılığın Ehadî sonsuzluğuna bir sınır koysundur? Haydi, insan aciz olduğundan, ilgi duyduğu şeylerle münasebeti ister istemez sınırlıdır. Ancak, hâşâ, Allah için böyle bir acizlik sözkonusu değildir ki. Allah bir noktada ‘sonsuz’ diğer bir noktada ‘sınırlı’ olursa Allah olabilir mi? Neden 'yaratmakla/bilmekle' bu derece ilgilendiği varlıklarla 'konuşmak' ilgisini terketmiştir? Doğruyu bulmak bu kadar zorken göstermeyi terketmiştir? Bu durum o sonsuz ilgiye bir nakise, bir sınırlandırış, bir problem alanı oluşturmaz mı? İşte bence mürşidimin şuradaki izahları şuunat tefekkürünün Allah marifetine yaptığı katkıdır:

    "Madem insan nev'iyle konuşacak; elbette insanlar içinde kàbil-i hitap ve mükemmel insan olanlarla konuşacak. Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlâkı ulvî ve nev-i beşere muktedâ olacak olanlarla konuşacaktır. Elbette, dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidatta ve en âli ahlâkta ve nev-i beşerin humsu ona iktidâ etmiş ve nısf-ı arz onun hükm-ü mânevîsi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla bin üçyüz sene ışıklanmış ve beşerin nuranî kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip ona dua-yı rahmet ve saadet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş; ve resul yapacak ve yapmış; ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır."

    Bu yazıya sonuna kadar sabreden arkadaş, madem bu denli sabırlısın, okumakla elde ettiğini şunlarla da pekiştir:

    "Evet, bütün zîruh mahlûkatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette Kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdahale etmesi, rububiyetin muktezasıdır. (...) Kendini tanıttırmak için, kâinatı bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa harikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemâlâtını söylettiren, elbette Kendi sözleriyle dahi Kendini tanıttıracak. (...) Mevcudatın en müntehabı ve en muhtacı ve en nâzenini ve en müştakı olan hakikî insanların münâcâtlarına ve şükürlerine fiilen mukabele ettiği gibi, kelâmıyla da mukabele etmek, hâlıkıyetin şe'nidir. (...) İlim ile hayatın zarurî bir lâzımı ve ışıklı bir tezahürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihatalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan Zâtta, ihatalı ve sermedî bir surette bulunur. (...) En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta-i istinada en muhtaç ve sahibini ve malikini bulmaya en müştak, hem fakir ve âciz bulunan mahlûkatlarına, acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe-i istikbali ve muhabbeti ve perestişi veren bir Zât, elbette Kendi vücudunu onlara tekellümüyle iş'ar etmek, ulûhiyetin muktezasıdır."

    Evet. Elhamdülillah. Bunlardan herbirisi bize Allahlığın şanının bir parçasını öğretir. Ve Allah olana ilgisizlik değil ilgi yakışır. Çünkü Allahlık ‘kalitesizlik’ kaldırmaz.

    Ahmet Ay
  • 18. Ankara Kitap Toplantısı gerçekleşti! Toplantımızda Ferit Edgü’nün Yazmak Eylemi kitabını konuştuk. Fransız yazar Raymond Queneu’nun Biçem Alıştırmaları kitabından hareketle, Ferit Edgü kendi toplumumuzdan bir örnekten yola çıkarak bir metni 101 farklı şekilde yazmış. “’YA GEBER YA DA YAZ!’ Birçok kez, istemeye istemeye yazı masamın başına otururken kendi kendime söylediğim bir cümledir bu.” diyen Ferit Edgü’ye bu kitap için selamlarımızı sunuyoruz. Toplantımıza katılan arkadaşlarımıza teşekkür ederiz.

    YALITILMIŞ:

    Gürültülü bir yalıtılmışlık. Yazmak Eylemi üzerine konuşup yazmaktı yaptığımız. Rehberimiz 39 yıl öncesinden bir sesti. Ahkam keserken yazanlar üzerine, kalemlerimiz ellerimizde kör bir bıçkı oldu.
    (A.Rahim Kara)

    DEVRİK:

    Yine buluşup, gerçekleştirdik kitap toplantımızı. 18.siydi bu sefer, toplantıların. Ferit’nün Yazmak Eylemi’ydi konuştuğumuz kitap. 101 farklı şekilde yazılmıştı herkesin bildiği bir olayın metni ve ilginçti hepsi de birbirinden. Birçok kez istemeye istemeye yazı masasının başında oturken söylediği “Ya geber ya da yaz” cümlesidir yazarın yazmaya olan bağlılığını gösteren. Selamlarımızı sunarız böyle bir yazara biz de ve teşekkür ederiz katılan herkese.
    (Büşra)

    DEĞİL:

    18. Ankara Kitap Toplantısı gerçekleşti, 19. değil. Toplantıda Ferit Edgü’nün kitabını konuştuk, Orhan Pamuk değil. Kitabın ismi Yazmak Eylemiydi, Konuşmak Eylemi değil. Ferit Edgü Fransız yazar Raymond Quene’nun Biçem Alıştırmaları kitabından hareketle bir toplumsal-siyasal olayı 101 farklı şekilde anlatmıştı, psikolojik bir olayı 87 farklı şekilde değil. “Ya geber ya da yaz, birçok kez istemeye istemeye yazı masamın başına otururken kendi kendime söylediğim bir cümledir bu” diyen Ferit Edgü’ye bu kitabı için selamlarımızı sunuyoruz, sevgilerimizi değil. Toplantımıza katılan arkadaşlarımıza teşekkür ederiz.
    (Ebru)

    ÖNGÖRÜ:

    Sabah olacak, bugün Pazar diyeceksin. 17 Kasım 19 Pazar. Uyumakla uyanmak arasında gideceksin. Duş alıp, giyinip kahvaltı yapacaksın. Aklına birden okuma grubunun toplantısı olduğu gelecek. Bahçeliden Kızılay metrosuna bineceksin. Kızılaya indiğinde arkadaşın arayacak. Uzun zamandır aramayani aramasını beklemediğin arkadaşın aramış, şaşıracaksın. Saat 14.00’a az kala navigasyonu açıp gideceğin yere doğru yola koyulacaksın. Böyle bir toplantıya ilk kez gideceksin. Yeni yüzler, yeni simalar, tanımadığın kişiler, heyecanlanacaksın ilk başta. Tabi sonradan alışacaksın bana. Toplantıda Yazmak Eylemi konuşulacak, konuşmak değil.
    (Ahmet Kaya)

    KİTAP ARKASI YAZISI:

    Kendisine şimdiden birkaç başyapıt borçlu olduğumuz meşhur romancı X, ününe yakışan bir ustalıkla kotarılmış bu kitabında karakterlerini yediden yetmişe herkesin anlayabileceği bir atmosferde soluk alan, hatları açıkça çizilmiş kişilerden seçmeye özen göstermiş. Kitabın entrikası bir kafede en az 18 defa toplanan roman kahramanlarının, bir toplumsal siyasal olayı 101 farklı şekilde anlatan Yazmak Eylemi adlı kitabı tartışılmaları etrafında dönüyor. Kitap içinde kitap hissi veren bu roman, romancı X'in ender rastlanan bir özgünlük ile ince ince işlediği, başdöndürücü bir izlenim bırakıyor okurda.

    “Ya geber ya da yaz, diyen bir yazarı okumaya değer.”
    Ankara Times
    (Murat Sezgin)


    Katılımcılar:
    Ebru
    A.Rahim Kara
    Büşra
    Ahmet Kaya
    Raskolnikov
    Büşra öztürk

    Aralık ayı toplantı bilgileri:

    Kitap: İnsanın Anlam Arayışı Victor Frankl
    Tarih: 1 Aralık 2019 Pazar
    Saat: 14.30
    Mekan: Nazonun Hayal Atölyesi
    https://maps.app.goo.gl/M12RMahociC5Mf2g9
    Tiryaki İş Merkezi No 24 Kızılay/Ankara
  • 332 syf.
    ·Puan vermedi
    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Romanı iki karakter üzerinden görüyoruz ve içerisini Esin karakteri üzerinden, dışarısını da Rikkat karakteri üzerinden görüyoruz. Ve düşünüyoruz, içerisiyle dışarısını ayıran duvar ne işe yarıyor? Duvarın hangi tarafında kaldığımız bizim gerçekten ne olduğumuzu belirliyor mu?

    Nermin Yıldırım : Yahu, tam da benim düşündüğüm gibi yorumladınız. Röportajlarımı mı okuyorsunuz siz benim?

    (Gülüşmeler)

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizce deliliğin tanımı çoğunluğa uymayan azınlığa göre mi değişiyor romanda ya da gerçek hayatta? Ya da deliliğe bir kılıf uyduramayıp afişe olanlar duvarların arkasında mı kalıyor?

    Nermin Yıldırım : Kim güçlüyse ve kim gücünü yeniden üretmek peşindeyse, kim gücün karşısında kendisine tehdit unsuru gördüğü şeylerin peşindeyse normali ve anormali o tanımlar. Politik olaylara baktığımızda 2 gün önce korkunç bir sayılan bir şey, 2 gün sonra baktığımızda güç ve erk sahipleri tarafından kolaylıkla normalize edilebiliyor, hatta vatanseverliğe dönüşebiliyor. Bir gün vatansever, bir gün vatan haini olabiliyorsunuz.

    Peki o zaman normal nedir, anormal nedir?

    Sizin hissettiğiniz neyse sağlıklı ve normal olan odur fakat bunu böyle yaşamanız mümkün değil. Çünkü dünya güç dengesi üzerinde kuruluyor ve dolayısıyla evet bugün anormal olan delileri, normaller delirtiyor. Bizi kim delirtti? Önce onlar bizi delirtti, sonra biz birbirimizi delirttik, sonra normal ve anormalin ne olduğunu takip edemeden öylece kaldık. Biz bu tür şeylerle tanımlanıyoruz, etiketleniyoruz, sıfatlanıyoruz, kategorize ediliyoruz. Bu güç dengesinde erkeğe hizmet edip etmediğimiz ve ona bir tehdit unsuru oluşturup oluşturmadığımızla yargılanıyoruz sadece.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Buradan şunu görüyoruz o halde, Ahmet Hamdi Tanpınar'da "zaman" kavramı, Oğuz Atay'da "oyun" kavramı olduğunu görüyoruz. Sizde de hemen hemen bütün romanlarınızda "bellek" kavramı olduğunu görüyoruz.

    Kendini gerçekleştiremeyen, kendini bulamamış, kendine yabancılaşmış ve kendi yüzlerinin heykellerini yapmaya çalışan kişiler olduğunu görüyoruz bu romanda. Hatta ilk romanınızda Süreyya karakteri vardı, orada böyle dertleri olmamasına rağmen Misafir adlı romanınızda 101. koğuşun kurbanlarından biri olarak görüyoruz onu. Kendini gerçekleştirme isteğinin sonu böyle mi olacak diye düşünmeden edemiyoruz böyle olunca. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Bu küçük hikayeler kendimce kurduğum metaforlar aslında, kilden maskeler gibi. O maskeleri yapmak için bir akıl hastanesinde bulunmamız gerekmiyor. Ben kendi yüzümü yapabilecek durumda değilim, kendi yüzüme hiç rahatsız olmadan bakabilecek durumda da değilim. Çünkü çok şey oluyor, sorulacak çok soru var. O yüz artık çocukluğumda hatırladığım yüz kadar izsiz değil. Çok fazla iz var üzerinde.

    Toplumsal bellekle ilgili kısım bende daha canlı ama kişisel bellekle ilgili kısım bende daha sorunlu. Topluma baktığımız zaman hepimizin benzer şeylerden muzdarip olduğunu görüyoruz. Bir olaya karşı eylem geliştiremeden önümüze çıkan başka bir olayda kayboluyoruz. Biz bir çok şeyle yüzleşmedik, belki özürler dilenmesi gerekiyordu, dilemedik. Bunu da kindar bir nesil yetişmesi için söylemiyorum ama dilenmiş bir özrün geçmiş bir karanlığı aydınlatacağını falan da düşünemiyorum. Ama evet, yolun devamında başka tür yollara çıkılabileceğini, bir şey için nedamet getirmenin boş yere olmadığını düşünüyorum.

    Önümüze konan kilden kendi yüzümüzü yapacak gücümüz yok şu anda, bunun için birilerini suçlamak çok kolay. İktidarlar, coğrafi koşullar, iklim değişiklikleri, herhangi bir şey... Suçlanabilir de suçlanabilir. Ama çok derinde bir yerde biliyoruz, dünyayı değiştirmeye birimizin gücü yetmese de bu konuda yeterince cesur davranmadık, o yüzden o yüzler yapılamıyor bir türlü.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Kendimizle ve geçmişimizle yüzleşmekten kaçıyoruz bir anlamda. Rikkat bunu yapıyor aslında.

    Nermin Yıldırım : Böyle akşamları hızlı uyuyan tiplerden değilsek eğer, başımızı yastığa koymakla uyumak arasında birkaç saniyeden fazla zaman geçiyorsa orada kırılan maskeler var demektir. Bizi uyutmayan nedir, onu düşünmek gerek.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin zamanında bir başhekimi var, Fahri Celal Göktulga diye bir beyefendi. Ona soruyorlar, Rodin'in Düşünen Adam heykeli orada niye duruyor diye. Fahri Bey de şöyle cevap veriyor: "Bu heykel, dışarıdakilerin durumu ne olacak diye düşünüyor." diye cevap veriyor.

    Platon'un mağara alegorisi ile Fahri Bey'in bu düşüncesini bağlarsak, mağarada olan adamlar var ve dışarıdan gölgeler görüyorlar, merak ediyorlar ve dışarıya çıkmak istiyorlar, dışarıda ne olduğunu merak ediyorlar. Acaba sizin kurduğunuz ev ve hasta kavramlarını, dışarıdaki ev sahiplerini devlet olarak ve hastaları da bizler olarak düşünmemizin neticesinde bizim dışarıda umduğumuzu bulabileceğimizi düşünüyor musunuz? Çünkü siz umut dolu bir insansınız. Böyle umut dolu bir insan için içeride olduğundan ziyade dışarıdaki ev ve misafirlik durumu daha mı iyi bizim için?

    Nermin Yıldırım : Öncelikle şunu düzeltmek istiyorum, ben umut dolu değilim, umut dolu taklidi yapan bir insanım. Yalan söyleyeceksek böyle yalan söylememiz lazım. Ayakta kalıp yürümeye devam etmemiz lazım. Nereye varacağımızdan bağımsız olarak yürümenin kendisine inanmamız lazım, ben buna inanıyorum. O mağaranın içi dışından iyi midir kötü müdür, gerçekten bilemiyorum. Mağaradan çıkmaya çalışmaya inanıyorum, mağarayı kabul etmemeye inanıyorum, çünkü insanlık onuru böyle bir şeydir... Mağarada olmayı kabul etmiyorum.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Başlarda Rikkat ile Esin'in bölümlerinin farklı gittiğini anlayamayabiliyoruz, bunu özellikle mi böyle yaptınız?

    Nermin Yıldırım : Becerememişim, tamamen bu.

    (Gülüşmeler)

    Nermin Yıldırım : Ben şöyle kurmuştum. Rikkat, 60 yaşında, geleceğe ve geçmişe bakış açısı bambaşka. Esin ise genç, kendi geçmişiyle kurduğu ve geleceğiyle bağı yine bambaşka. İki tane kadın karakter kurayım, bunlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, birleşsinler, karışsınlar, başladıkları iki farklı noktadan iki aynı kişi gibi bitsinler istedim. Ama aslında derinde şu var, genelde bütün romanlarda bu var zaten.

    Nefret dilini biz hep duyuyoruz fakat ben de bütün insanların aynı kadim özden geldiğini düşünüyorum. Diğerini ötekileştirmekten ve ya da bize çok benzemediğini düşünmekten vazgeçtiğimiz noktada bütün hikaye değişiyor. Edebiyat bir şeye yarayacaksa en fazla bu işe yarayabilir zaten, empati kurmaya. Niyetim en başta onların çok farklı iki kişi olarak düşünülüp sonra da aslında ne kadar da aynı olabilecek iki kişi diye yorumlanabilmesi.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bazı kelimeler görüyoruz romanda, mesela "ayırdındaydım", "şetaretle", "behemehal" gibi... Bu gibi eski kelimeleri kullanmakla alakalı ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Bu kelimeleri çok seviyorum. Yani ben kelimeleri çok seviyorum zaten. Sözlük okurdum hala çok severim sözlükleri. Sevdiğim sözcükleri duvara yapıştırırdım, artistlerin fotoğraflarına değil sözlüklere bakarken uyurdum eskiden de. Böyle oyunlarım vardı benim, hala da var. Bu sözcükleri fark etmenizin sebebi onların eski ve çok sık kullanılmıyor olduğudur. Anlıyorum bunu. Ama onların ya sesi çok güzel oluyor ya da yeni Türkçede o eski kelimelerin anlamını karşılayan tam anlamıyla bir sözcük olmuyor. Bazen sadece çok hoşuma gidiyor, özel bir sebebi olması da gerekmiyor. Onlar benim arkadaşım, yeniyle eskinin yanyana olması bilakis hoşuma gidiyor.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Moderniteden bahsetmek de gerek, modern insanın açmazları ve çıkmazları var. Kuşak olarak da yakın. 90larda başlayacak şekilde dünyada hızlı bir değişim oldu. Topluma birey olarak karşı koyma gibi şeyleri daha rahat yapamayacak konumdayız. Biz kendimizi gerçekleştirmek istiyoruz fakat etki alanımız çok kısıtlı olarak bunu yapabiliyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Aslında tek tek biz insanlar olarak her zaman tek tek insanlardık. Dışarıdaki dünya, dönen sistemler her zaman bizden büyüktü. 90larda gerçekten de büyük değişimler oldu, inançlar kayboldu, insanlar yalnızlaştı dolayısıyla zaman içinde.

    İlk dönem yalnızlaşmanın getirdiği özgürlük havasına kapıldık, şimdi kendimizi gerçekleştiriyoruz gibi düşündük. Sonrasında çok acayip şeyler olmaya başladı. "Mutluluk" kavramı bize bir masal olarak ısıtılıp ısıtılıp önümüze konmaya başladı. Hayat koçları çıktı ve mutluluk satılabilir bir şey gibi pompalanmak istendi. Halbuki yani satamayacağımız ve alamayacağımız tek şey o. Biz bundan uzaklaştık, kendi mutluluğumuz peşinde meczup gibi dolanmaya başladık. Çok basit bir gerçeği gözardı ettik çünkü birilerinin para kazanması gerekiyordu. Eskiden olduğu gibi şu anda da birilerinin para kazanması gerekiyor. Sadece biz, birlikte ve beraber hareket etme duygusundan uzaklaştığımız için biraz yalnızlaştık. Evet, fetret dönemlerimiz olabilir hayatta toplumsal hareketler açısından, ama sonra... Sonra çok tatlı, çok güzel, çok öfkeli, çok haklı başka gençler gelir, bütün hikaye değişir. Bu hep böyle oldu.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İnsanlık adına olan kavramları tükettik mi? Yeni şeyler söyleyemiyoruz, yeni duygu aşılayamıyoruz, yeninin peşinde koşamıyoruz.

    Nermin Yıldırım : Katılırım bu konuda size galiba, her şeyin fazlaca içi boşaldı. Bu da iletişim teknolojisinden dolayı biraz da. Che'nin tişörtlerde olup bir idealin tişörtler üzerinden yansıtılması bile çok dehşet verici bir şeydir mesela. Kendisini ve sembolize ettiği şeyleri hiç bilmeyen bir insanın tişörte para verip alması çok ilginç. Çok estetize edilmiş çerçeveler içinde olmak istiyoruz ama her şey çok hızlı geçiyor. Biz onları anlayamadan, hissedemeden, gerçeğini yaşayamadan... Bir dost sohbeti bile bir fotoğrafa dönüşüyor hızlıca ve masa dağılıyor gibi bir hayatımız oldu. Bundan da yılacağız. Canı gönülden şuna inanıyorum, bir gün biz akıllı telefon kullanmayacağız ve bunu da tamamen kendi içimizden geldiği gibi yapacağız. Tüketeceğiz onu, çünkü o da bizi tüketiyor.

    Şeylerin kendi doğası zaten normal olandir. Döktüğümüz gözyaşı, tutamadığımız kahkaha, sevincimiz, öfkemiz normal oldukları için, kuşların ötüşü, ağacın yaprak verişi gibi normal olmaya devam edecektir. Biz gelip geçiciyiz ama o normal haller devrediyor, bizden önce de vardı bizden sonra da olmaya devam edecek. Bu kadim gerçeği Allah'tan değiştiremiyoruz ve neyse ki gücümüz yetmez.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İspanya'da ne kadar zamandır yaşıyorsunuz ve size ne kattı, bireysel anlamda ve yazarlık kapsamında?

    Nermin Yıldırım : 10 senedir İspanya'da yaşıyorum. Çok sık gidip geliyorum. Mesafe koymakla bir ilgisi var bunun. Bir yerde yaşarken de bunu yapabiliriz ama kendi iç sesimizi duymakta zorluk çekebiliyoruz. Mümkün olduğu kadar kapıyı kapatmak, telefonu kapatmak ve içe dönelmek mümkün. Fakat aklımın kapılarını kapatmazsam nereye gittiğimin hiçbir önemi yok. Bütün gürültü benimle birlikte peşimden gelir. Bana bir katkısı var fakat burada kalan insanlar tarafından da o katkının sahip olunabilir olduğunu düşünüyorum bir şekilde.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Biraz Misafir romanınıza dönmek gerekirse, iki tane ev ve misafirlik durumu görüyoruz. Bir tanesi Esin'in akıl hastanesi ve misafirliği. Bir de Rikkat'in geçmişten anlattığı ev ve misafirlik hatıraları...

    Rikkat'in romanın sonunda Esin'e yardım ediyor olması, Rikkat'in kendi aile ütopyasını gerçekleştirmesi gibisinden bir düşünce miydi? Kendi boşluğunu onunla mı kapatmak istiyordu? Kendisinin gerçekleştiremediği şeyi, başkasında gerçekleşmiş olarak görmek miydi onun düşüncesi?

    Nermin Yıldırım : Romanı bitirmeyen var mı aramızda okumayan? :)

    (Gülüşmeler)

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Belki de bazen daha çok verim almak için spoiler'ları da konuşmak gerekiyor, çünkü sizinki de bir süreç romanı. O yüzden bu, çok önemli olmasa gerek.

    Nermin Yıldırım : Evet, evet. Ben de öyle düşünüyorum. Zaten bu sürpriz çok büyük bir şey değil.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Evet, Anna Karenina'nın sonunu söylemiş olsak daha farklı bir durum olurdu.

    Nermin Yıldırım : Evet, mesela Anna Karenina'dan örnek verdiniz. Anna Karenina romanının ilk cümlesi :
    "Bütün mutlu aileler birbirine benzer her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir."

    Ben, ailenin varlığının ve yokluğunun yarattığı mutluluğun ve mutsuzluğun başka hikayeler üzerinden benzeştiğini düşünüyorum. Hepsinin aslında farklı mutluluk ve mutsuzluklar yarattığını düşünüyorum. Dolayısıyla en mutlu ailenin hikayesini yazıyor bile olsam, üyelerini travmatize etmiş anların olduğunu düşünüyorum. Aileyi her zaman problemli bir alan olarak görüyorum ister istemez. Rikkat'ı da onlardan biri olarak görüyorum.

    Romanın sonundaki el ele tutuşma, toplumsal birlik duygusu ve dayanışma hissi, onun kurtuluşunu kendi kurtuluşunu sayabilmekten dolayı. O, oradan çıkmadan kendini de kurtulmuş saymamak. Duvarların arkasındaki insanlara baktığımızda, duvarların içinde birileri kıstırılmışken o insanlar dışarı çıktıklarında özgür mü? Onların da özgür hissedebilmeleri için o kapıyı açmaları gerekiyor.

    Nasıl görünürse görünsün, bir ailenin kendi bireyleri üzerinde yaralar açmadan varolabilmesine inanmıyorum. Böyle bir şey hiç görmedim. Aile, yapısı itibariyle marazlıdır. Aile yapısı o kadar katmanlı ki, bir çocuğun yara almadan büyüyebilmesi mümkün değil. Bazen o yaralar idare edilebilir yaralar oluyor bazen de bütün hayatı boyunca mücadele etmesini gerektirecek yaralar oluyor.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Unutma Dersleri kitabınız da çok etkileyiciydi. Misafir kitabında da Bostancı ilçesi geçtiği için kendimizi özdeşleştirebileceğimiz ortamlar var. Özellikle niçin Bostancı semtini vurgulamak istediniz?

    Nermin Yıldırım : Çünkü ben, yerleri ve isimleri seçerken bakıyorum, zamana da bakıyorum. Bostancı'nın asıl hikayesi, Rikkat'in gençliği. Ailelerin ruh haline, zamanın ruhuna, İlhan İrem'e en çok yakışan yer orasıydı. O zamanın yeri orasıydı. Sesi de hoşuma gitmişti: "Bostancı'da bir ev..." Başka bir semt olabilirdi, benim Bostancı ile bir ilgim yok. Ama Rikkat'e uygun bir ev olduğunu düşünüyorum.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizi yazmaya iten ve kitap yazma ilhamınızı getiren en sevdiğiniz 3 kitap nedir? Çünkü kitapta da Guguk Kuşu, 1984 gibi esin kaynaklarınızı yakalayabiliyoruz.

    Nermin Yıldırım : Bu listeler hep değişir, ben de hep farklı şeyler hatırlarım. Ama en azından kitabımdaki esinlerin fotoğrafını çekebilmişsiniz. Zaten bunlar, şu kitapları okuyan insanın yazdığı bu kitabın tanımıdır. O yüzden çok epigraf kullanırım, her bölümün başında epigraflar vardır, zaten bunlar da şu kitapları okuyorum demenin bir yoludur. Zamanın ruhuna bu kitaplar uyuyor demek. Bunların hepsini bir arkadaş önerisi olarak kabul edebilirsiniz.

    Kendi kişisel tarihimle ilgili birkaç tane hiç vazgeçemeyeceğim kitap saymam gerekirse, Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar üçlemesini sayabilirim. Çünkü benim kendimle olan maceramda da insana bakmak için hep o zamanın ruhuna bakmanın gerekliliği fikri var ve bu fikir bende Adalet Ağaoğlu'nu okuduğumda uyandırdı. Özellikle de Ölmeye Yatmak romanıyla, Bir Düğün Gecesi de aynı şekilde.

    Şiir çok önemli bence. Yazmayı düşünen birisinin her şeyden önce iyi bir okur olması gerekir. İyi bir yazarım diyemem onu başkalarının demesi gerekir fakat iyi bir okur olduğumu söyleyebilirim. Şiir ise sözcüklerle özel bir irtibatın gerektiği bir alan. Çünkü onlar sadece anlamlardan ibaret değil şiirde, sesler, hisler ve sezgiler de çok önemli. Irmak şiir diyebileceğimiz, Edip Cansever'in Ben Ruhi Bey Nasılım şiirini çok severim. Her şeyin olduğu bir kitap.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Şiiri belki de duygu arkeolojisine benzetmek gerek. Ne kadar kazarsanız bir o kadar da altta katman vardır.

    Nermin Yıldırım : Her okuduğunuzda başka bir şey gerçekten. Hangi ruh haliyle hangi yaşta okuduğunuz neyin üstüne neyi okuduğunuz sonsuza kadar yazabileceğiniz bir şey. "Ben Ruhi Bey Nasılım" da roman havası taşıyan bir şiir. Şiirdeki karakterlerin de her biri roman karakteri gibi.

    Sonra oyun mesela... Lorca'nın Kanlı Düğün oyunu. Hiç İspanyolca bilmeseniz bile Lorca'nın dilinin rengini ve müziğini görmeniz için İş Bankası Yayınları'ndan çıkmış basımını tavsiye edebilirim. O kitap böyle bıçakların ve dolunayın konuştuğu bir oyun olduğu için çok severim.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bizi böyle değerli bir söyleşide ağırladığınız için siz Nermin Yıldırım , Yeni Sanat mekanı ve bu buluşmanın gerçekleşmesini sağlayan Esas Adam beyefendiye çok teşekkür ederiz. Bizim için çok keyifli bir söyleşiydi.

    Nermin Yıldırım : Esas ben teşekkür ederim, hepiniz çok iyi dinleyicilerdiniz ve gözlerinizle bile dediklerimi takip etmiş olmanızı hissetmem benim için çok değerliydi.

    Söyleşimizden fotoğraflar:
    https://i.ibb.co/9ZDqDHC/IMG-8247.jpg
    https://i.ibb.co/jJxJqB7/IMG-8254.jpg
    https://i.ibb.co/sKKmh84/IMG-8255.jpg

    Katılımcılar:
    Yazar Nermin Yıldırım
    Yeni Sanat mekanının sahipleri
    Esas Adam
    Oğuz Aktürk
    Bengü
    Yaz ve arkadaşı Kevser
    Berna Zengin
    Seeker
    Okuma Maratonum
    Cevizkabuğu
    Mehmet Duman

    Adını unuttuğumuz arkadaşlar bilgilendirirseler ekleme yapabiliriz.

    Söyleşiden farklı olarak şunu demek gerek bir de, biz de 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu olarak "ben" bencilliğiyle değil "biz" bilinciyle hareket etmeye inanıyoruz. Mağarada olmayı kabul etmiyoruz, zaten o yüzden 3 yıldır her ay okuduğumuz 1 kitabı yorumlamak için buluşuyoruz. "Biz" bilincinin sesi sizin gibi değerli insanlar sayesinde yükselebiliyor, sizin sayenizde mağaradan çıkmayı daha çok arzuladığımızı anlıyoruz. Bizim biz olmamızı sağlayan ve sesimizin bir ağızdan değil hep bir ağızdan çıkmasını sağlayan, sırf olumsuz tartışma çıkarmak için konuşan değil dayanışma ve süreklilik arzulayan bütün arkadaşlarımıza minnettarız. Soruların hepsi farklı kişiler tarafından sorulmasına rağmen, "biz" bilinciyle hareket edip kendi aile ütopyamızı ülkemiz olan Türkiye'de görmek isteyenlerdeniz. Kurmuş olduğumuz bu değerli aile, ülkemizin her evinin içindeki ailelere de yansıyabilse ve mağaranın içine yansıyan ışığı daha çok kişi görebilse. Biz, buna inanıyoruz ve mutlu bir aile olarak da mutluluğumuzun okur buluşmalarıyla Türkiye içerisinde benzer bir enerjiye sahip olduğunu düşünüyoruz. İşte... Zaten böyle böyle yeryüzündeki bütün kırmızı sakallı topal karıncalar içindeki şarkıyı keşfedip birleşebilecektir.
  • 390 syf.
    ·10/10
    Deneme kitaplarını sevdiğimi daha önce söylemiştim. Son zamanlarda bu türden kitapları okumaya ağırlık veriyorum. Mustafa Ulusoy’un Dünyanın Üç Yüzü, Ali Çolak’ın Bilmem Hatırlar mısın, Ali Ayçil’in Kovulmuşların Evi, Nazan Bekiroğlu’nun Mimoza Sürgünü kitapları bunlardan bazıları.

    Nurullah Ataç bu zamana kadar okuduğum yazarlardan dil bakımından ayrılıyor. Yazılarında kendince Öztürkçe kullanıyor. Bunun için belki Eski Türkçe metinlerine dönüyor. Arapça Farsça kelimelerin yerine oradan kelimeler bulup kullanıyor. Bulamadığı zaman kendisi uyduruyor. Bazen uydurduğu bir kelimeyi daha sonra beğenmiyor, onun yerine başka bir kelime uyduruyor. “Bu daha güzel durdu.” diyor. Önceleri kelime yerine “keleci”yi kullanırken sonraları “tilcik”i kullanıyor. Ve hatta “Belki “tilce” de diyebilirim.” diyor.

    Okuduğum yazılar kırklı yıllarda Ulus Gazetesi’nde haftalık olarak yayınlanmış. Yazıların konusu daha çok Öztürkçe olsa da, çeşitli dergilerde çıkan yazıların, şiirlerin; yazarların, şairlerin eleştirileri var. Bu eleştirilerde kullandığı dil öyle pek yenilir yutulur cinsten değil. Beğenmediği bir durum varsa ortada, direk yerin dibine batırabiliyor yazıyı ya da yazarını. Beğenilerinin de öznel olduğunu belirtiyor. Burada samimi. “Belki beğenenler de olabilir bu yazıyı.” ama “Benim parayla beş para etmez”e getirip yazıyı bağlayabiliyor.

    Nurullah Ataç eskiyi biliyor, hem de çok iyi biliyor. Eski edebiyatın kuralcı zihniyetine karşı çıkıyor. Bir pencere var ve siz hep o pencereden bakacaksınız. Farklı bakamazsınız. Konu aynı, uslup aynı, kelimeler aynı, söyleyiş de hemen hemen aynı. Bunda herhangi bir yenilik yok. “Edebiyat daha çok üst tabakada kalmış.” diyor.

    Nurullah Ataç devrimlere çokça bağlı. Dil devrimini sadece dille ilgili görmüyor, diğer devrimlerin de anası olarak görüyor. “Devrimler ancak dille anlatılacağına göre burada gösterilebilecek bir gevşeklikle diğer devrimlerin de akamete uğrayacağını” söylüyor. Devrimleri benimseyip, hâlâ Osmanlıca yazanlara çokça kızıyor. Onları ihanetle suçluyor. Devrimlere karşı çıkanlara bir sözüm yok dese de, yazılarının çoğunda onları aşağılıyor.

    Kırklı yılların başında yazdığı yazılarda daha az Öztürkçe kelimeler bulunurken, kırklı yılların sonunda bu kelimeleri kullanma konusunda çok daha gayretli gözüküyor. Bu durum, yazılarını anlamada bana zorluk çıkarmadı diyemem. “Ne diyor burada?” deyip dönüp dönüp okuduğum yerler çok oldu. Bu yazılarından çok da sıkıldım. Ama inat ettim işte, bitireceğim dedim kitabı. Kendisi gibi sıkıldığı yerde kitabı bırakmadım. Ama ellili yıllara geldiğimizde bu ısrarından vazgeçiyor. Artık şiir yerine “yır”ı kullanmıyor. Sanat yerine “dörüt”, çirkine “yımızık” demiyor. Bu durum kendisine sorulduğunda, artık yorulduğunu belirtiyor. Bu alanda çok yalnız bırakıldığından yakınıyor.

    Nurullah Ataç inandığı bir dava için elinden geleni yapıyor. Gayret ediyor. Çalışıyor. Bugün bu çalışmalarının neticesini aldığını da görüyoruz. Israrla kitabında kullandığı, “yanıt, olanak, yapıt, oturum, olasılık, sorun, örneğin vb.” kelimeleri “kanıksamışız.” Bunları günlük hayatımızda artık sorgulamadan kullanıyoruz. O zamanki azmin zaferidir bu. Kutlamak gerek Nurullah Ataç’ı. Tabi uydurup da bugün kullanmadığımız çok kelime de var: İşte onlardan bazıları: "Durul (devlet), Uzabilim (tarih), netek (nasıl), nen (şey), enezlik (zayıflık), dörüt, (sanat), öyüm, (zaman), assı (menfeat), esizlik, (fenalık), açınlamak (keşfetmek), yımızık (çirkin), baylıklarımız (zenginliklerimiz)"

    Öztürkçe kullanımını bir tarafa bırakacak olursak denemelerini oldukça kendinden buldum. Nurullah Ataç bu yönüyle bende ufuklar açtı. Okuduğum bu kitap bundan böyle her daim elimin altında olacak.
  • Sevgili Dostlar!
    1K Mardin Okuma Grubu olarak, ortak kitap okuma etkinliği gerçekleştiriyoruz. Her buluşmamızda üzerinde karar kıldığımız bir kitabı tüm arkadaşlarımızla beraber bir sonraki toplanma tarihine kadar okuyup bir araya geldiğimizde kitap üzerine konuşup tartışıyoruz. Bugün gerçekleştirdiğimiz buluşmamızda Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikayesi kitabını okumayı kararlaştırdık. Yerine ve saatine hep birlikte karar vereceğimiz bir sonraki buluşma tarihimiz olan 15 Aralık’a kadar (pazar günü) varsa elimizdeki kitapları bitirip bu kitaba başlıyor ve bitiriyoruz😊
    Farklı yorumlarımızı, bakış açılarımızı, hislerimizi paylaşmak adına faydalı olacağına inandığımız bu etkinlik topluluğumuzun ilk etkinliği olacak ve inanıyorum ki neticesi de çok güzel olacak.
    Herkese keyifli okumalar 📔💡

    YÖNETİM