• 1025 syf.
    ·10 günde·9/10
    https://i.ibb.co/7jghFLT/1.jpg

    Karamazov Kardeşler : Dostoyevski olağanüstü bir olaydır; belki de Rus bilincine özgü, eşi görülmedik bir olaydır, demişti Oğuz. Sonrasında da "Çirkin kitap yoktur, az Rus klasiği vardır." dedi. Haklıydı. Bugün burada sizinle bir yapbozu tamamlamak için bulunuyoruz. Bu yapbozun adı ise varoluş yapbozu.

    https://i.ibb.co/RvB530g/2.jpg

    İnsancıklar : Yapbozun ilk parçası benim, bilirsiniz ki bir yapbozu tamamlamak için genellikle en kolay parçalardan başlanır. Dostoyevskici evren, parçalar halindeki bir evrendir, parçaları da parçalar halindeki başka evrenleri içerir. O yüzden Dostoyevski yapbozuna başlamanın ilk adımı en acı adımlardan ilki olan İnsancıklar parçasıdır, değil mi Karamazov?

    Karamazov Kardeşler : Kesinlikle. Hatta okurlarımın beni tam olarak anlayabilmesi ve Dmitri, Fyodor, Gruşenka, Katerina karakterleri arasındaki açık uçlu ilişkileri öğrenebilmesi için zamanın eleştirmeni olan Belinski'nin de okuduğunda gözyaşı döktüğü İnsancıklar parçasından başlanması gerekir. Zaten insan, doğduğu anda gözyaşına boğulur belki de geleceğini hisederek. Bu yüzden hayat, gözyaşı havuzunda yüzmeyi bilenlere layıktır.

    https://i.ibb.co/PTr6G24/3.jpg

    Karamazov Kardeşler : Yüce İsa adına! Gözlerim çift mi görüyor?

    Öteki : Parçalarından biri de benim Karamazov. Bilirsin, İnsancıklar'dan sonra ben gelirim. Psikolojide alter ego adıyla geçen, "öteki ben" olarak da tanımlayabileceğimiz, görünmek ve olmak istediği bir insanla birlikte gezen bir insanı anlatırdım, Yakov Petroviç. Namıdiğer Bay Golyadkin. İnsancıklar kitabından sonra ne kadar eleştirilsem de yapbozda olmazsa olmaz bir parçayım bence.

    Karamazov Kardeşler : Bilirim, bilirim. Bilmez olur muyum! Zaten Dostoyevski'nin varoluş yapbozuna devam edilebilmesi için senin okunman gerekir 2. olarak. Çünkü sayfalarımın arasında anlattığım Ivan Karamazov ile Şeytan'ın karşılaşması, engizisyon başkanı ile İsa'nın konuşması bile bir "öteki ben" kümesine girer. Hatta sevgi ile nefret, zevk ile acı, alçakgönüllülük ile gurur bile birbirinin "öteki ben"idir bence. Dostoyevski'nin sıkça uyguladığı karşıtlıklar ile kurulan edebi metronomun sesi ilk olarak sende duyulur.

    https://i.ibb.co/Gc9gQYM/4.jpg

    Ev Sahibesi : Artık bir evim var, İnsancıklar ve Öteki sayesinde. Aynı zamanda devrimci bir grup olan Petraşevski grubuna da katıldı bu sırada beni yazan. Dostoyevski'nin bu kadar mali kriz içinde olduğu bir zamanda çektiği zorluklar arasında yazdığı bir kitabı anlatabilmek de çok zor doğrusu. Bilirsin Karamazov... Ordınov nasıl bakardı benim kitabımda?

    Karamazov Kardeşler : Sanki insanların en derin parçasına ulaşabilmek için bakardı Ordınov. İnsanın içindeki o sahipsiz varoluş parçasını bulabilmek için en derin bakışlarıyla bakardı karşısındakine. Okurun benim içimdeki karakterlerin bakışlarını ve anlık duygu değişimlerini tam olarak anlayabilmesi için yapboza Ordınov parçasını da koyması gerekir önce.

    https://i.ibb.co/HXQt07P/5.jpg

    Beyaz Geceler : Ah, ne güzeldir sadece St. Petersburg'da mayıs ile temmuz ayları arasında görülen gecelerin kararmaması olayı! Ne kadar şanslı bir ulusuz biz! Bembeyaz gecelerimiz olmuştu senle Karamazov, hatırla!

    Karamazov Kardeşler : İnsancıklar'dan sonra senle öğrendim yarım kalmayı, senle öğrendim yarımlarımı tamamlamam gerektiğini. En iyi buluşma yarım kalandır, dedim. Geceleri beyazlaştırdım, gündüzlerimi geceleştirdim senle birlikte. Günlerim birbirine girdi. Sen olmasan erkek ve kadın kalbinin derinliklerinden yukarılara da çıkamazdım. Çünkü içimde anlattığım en renkli Rus geceleri bile senin acı ve yarım kalmışlık eleğinden geçmiş birer özdür, dedim. Varoluş ise özden önce gelir, dedim. Bir kitap düşünün, kitapların yayın hayatları boyunca 'olacakları' varlık çizilmiştir. Onların özü ise Karamazov Kardeşler'dir ve bir ulusun, Rus ulusunun halk bilincini ve varoluşunu tamamen eline almıştır. Sartre sever miydin bu arada?

    Beyaz Geceler : Bayılırım!

    Karamazov Kardeşler : Nasıl seviyorsun yahu? Adam 1905'de doğdu. Sen ise 1848'de?

    Beyaz Geceler : Konu Dostoyevski ise gelecek bir teferruattan ibarettir. Çünkü o daha adı konmamış ve bilimin ancak çok sonra keşfettiği ve adlandırdığı telepatik, histerik, sanrılı, sapıkça fenomenleri keşfetmişti. Stefan Zweig böyle demişti biyografisinin 186. sayfasında. Böyle bir adamdan geleceği görmesi beklenemez mi?

    https://i.ibb.co/PGXF8fk/6.jpg

    Stepançikovo Köyü : Foma Fomiç'i tanır mısın Karamazov?

    Karamazov Kardeşler : Tanımam mı? Aslında Rus insanı içinde bulunabilen ve tam da yazımından etkilendiğim Gogol'ün tasarlayabileceği bir karakterdi Foma. Zaten içimde kurguladığım Fyodor Pavloviç Karamazov karakterinin uçarılıkları, Gruşenka'nın rahatlıkla alaya alınabilecek hareketlerini senden öğrenmiştim.

    https://i.ibb.co/3fy7jWY/7.jpg

    Ezilenler : Eziliyorum, çekilin üstümden! Çekilin!

    Karamazov Kardeşler : Ezilmeden, öğrenemezsin. Acı çekmeden varoluş yapbozunu tamamlayamazsın. Üstündeki kitaplar olmasaydı sen de olmazdın. Ezileceksin ki öyle öğreneceksin. Dmitri, Alyoşa ve Ivan Karamazov kardeşler bu konuda sana çok şey borçlu.

    I. Nikolay : Noluyo kardeşim, ne bu tantana? Devrimci Petraşevski grubuna katılanların cezası bugünden sonra idamdır!

    (Birkaç gün sonra I. Nikolay belki de Rusya'nın edebiyat geleceğini kurtarmak istercesine)

    I. Nikolay : Ya da hadi neyse, affettim Dostoyevski'yi. Ama sürgün cezasından kurtulamazsın!

    https://i.ibb.co/JsswzsY/8.jpg

    Ölüler Evinden Anılar : Çekmeyin, yahu! Çekmeyin beni... Ne yapıyorsunuz?

    Karamazov Kardeşler : Sen benim "ego"msun. Orta noktamsın. Hatta Dostoyevski'nin kitaplarını Ölüler Evinden Anılar öncesi ve Ölüler Evinden Anılar sonrası olarak ikiye ayırabiliriz. Aynı İsa Öncesi ve İsa Sonrası gibi. Ama benim oluşmamda çok büyük paya sahipsin. Senden öncesi tam bir tutku basamağıydı, yani "id"di. Senden sonrası ise kaçınılmaz bir süperego olacak. O yüzden kitaplar çekiyor seni. Sen ego olduğundan dolayı id ve süperego arasında gidip geliyorlar senin yönetimin altında. Kaçınılmazsın.

    Eğer Dostoyevski'nin omuzlarındaki melekleri görebilseydik, solundaki melekler Ölüler Evinden Anılar öncesi kitapları, sağındaki melekler ise Ölüler Evinden Anılar sonrası kitapları olurdu. Çünkü tez ile antitezin harmanlanıp bana dönüştüğü yerin tam da ortasısın! Renklerin geldiği yersin. Dostoyevski'nin beyninin sol ve sağ lobu arasındaki o saydam çitsin, okyanuslarda suyun karışmadığı yerleri kıskandıran o sınır sensin! Sen Rus ulusunun arafısın, senden öncesi cehennem ise senden sonraki Dostoyevski, Rus Tanrısına inanan, kurtuluşunu Ortodoks Rusya'da bulmaya çalışan cennetsi Dostoyevski'dir!

    Ölüler Evinden Anılar : Ben neymişim be abi!

    II. Aleksandr : Gözyaşlarına boğdu bu kitap beni! Nasıl bir kitap bu, Dostoyevski? Lanet olası federaller! Kaldırıyorum köylülerin köleliğini, serfliği! Kalmayacak bundan sonra özgür olmayan köylü! Milyonlarca köylü artık özgürdür!

    https://i.ibb.co/0msqnpf/9.jpg

    O sırada Dostoyevski ağzından köpükler saçıyordu. Sara hastalığını belki de en şiddetli yaşadığı zamanlardı hapishaneden sonrası. Sara olmasaydı Karamazov Kardeşler de olmazdı. Çünkü;

    "Siz sağlıklı insanlar, siz," diye vaaz eder coşkuyla, "krizden hemen önceki son anda saralının içine nasıl bir sonsuz haz duygusu dolduğunu asla bilemezsiniz." demişti Stefan Zweig'ın biyografi kitabının sayfalarında. (s.114)

    https://i.ibb.co/ZV4Qh65/10.jpg

    Yeraltından Notlar : Yerin üstünde keyifler nasıl?

    Karamazov Kardeşler : İnan ki, sen olmasaydın ben de olmazdım. Zirveyi senin sayende gördüm. Yeraltındaki ve en dipteki gözyaşlarıyla beslenerek büyüdüm. En derini seninle birlikte kederleriyle kazan insan aslında sevinçlerine bir kuyu potansiyeli oluşturur gibi düşünmüştüm.

    https://i.ibb.co/6Bc6ZDX/11.jpg

    Suç ve Ceza : İşte ben, id, ego ve süperegonun en net hissedildiği kitaplardan biriydim. Sonya ile masumlaştım, Raskolnikov ile Napolyon olmak istedim. Svidrigaylov ile gizemin ta kendisi oldum. Raskolnikov'un vicdan azabını bırakmayan Porfiri oldum. Ben baltaydım. Benle birlikte geçmişti Rus Edebiyatı uçuşa! Hatırla!

    https://1.bp.blogspot.com/...gL/s1600/1.resim.jpg

    Karamazov Kardeşler : Ben ise havaneliydim. Dmitri Karamazov'un gözünün döndüğü yerde senin sayende öğrenmiştim tutkuların ve nefretlerin en derinini. Senin sayende kleptomaniye savrulmuştum. Senin sayende vicdan azabının yoğunluğunu tüm dünyaya tanıtmıştım. Senle kurtulmuştu aslında Rus ulusunun geleceği...

    https://i.ibb.co/0YNhr8k/12.jpg

    Kumarbaz : Ruletteki kırmızı ile siyah renkleri arasında sanki ölüm ile yaşam arasında yuvarlanır gibi yuvarlanırdı Dostoyevski. Mali sıkıntıları arasında yazdığı ben olmasaydım, karşıtlıkların, kumar tutkusunun ve aşkın bir kumar olduğunun da farkına varamazdın!

    Karamazov Kardeşler : Bu kumarın krupiyesi benim! Ben topladım senden önceki kitapları buraya, çünkü onlar da iliklerine kadar mali zorluk içerisinde sürünüyordu. Hayatın kumar olduğu yerde Dostoyevski'nin oynadığı kumardan ne zarar gelirdi?

    https://i.ibb.co/R71LrNJ/13.jpg

    Budala : Suç ve Ceza'nın tamamlayıcı elementiydim. Raskolnikov'da eksik bırakılan ne varsa Mışkin tezatlığıyla sağlardım. Rogojin ve Nastasya Filippovna karakterleriyle tanıtıldım. Her zaman budala dendi bana. Ama I. Nikolay'ın Dostoyevski'yi idam cezasına çarptıracağı sırada affettiği yerde hissettiklerini belki de içimde anlattığım idam mahkumu sahnesindeki saniyelerde keşfedebilirdi okurum. Zaten saniyeleri saatleştiren adamdı Dostoyevski. 50 yaşında binlerce yıllık acı çekmiş demişti Zweig onun için.

    Karamazov Kardeşler : Sen olmasaydın Suç ve Ceza tamamlanamazdı! Suç ve Ceza bir aksonsa, sen ise bir dendrittin insanın sinir hücreleri gibi. Akson ile dendritler arasında gidip gelen edebi stimülasyonlarımı senin aracılığıyla keşfettim.

    https://i.ibb.co/k21Kdn7/14.jpg

    Ecinniler : Neçayevizmi benle tanıdı Rus okuru. Zaten Dostoyevski'nin amacı da buydu. Rusya'yı, Rus bilincini, Rus halkı olabilmeyi ve ben-insan'dan evrensel-insana geçişi anlatmak istiyordu. Aynı Hz. İsa gibi! Ben ise ahlak ile politikanın birleştiği noktaydım. Entelijansiya kesimini ben tanıttım. Karamazov Kardeşler'deki çeşit çeşit katmandan insanı tanımak isteyen okur beni es geçmemeli! Bakın, nasıl da heybetliyim bir siyaset adamı gibi!

    https://i.ibb.co/mFcnmjR/15.jpg

    Karamazov Kardeşler : Sen niye hiçbir şey yapmıyorsun? Senin özelliğin ne?

    Delikanlı : Benim özelliğim, Edward Hallett Carr'ın da biyografisinde demiş olduğu, "Dostoyevski'nin hiçbir romanında bu kadar kişi yoktur ya da hiçbir romanında, kitap kapatıldıktan sonra okuyucunun aklında kesin bir izlenim bırakan bu denli az kişi yoktur," Tam olarak buyum. Versilov ile Makar karakterlerinin baba rolleri arasında kutsal Rusya ve Neçayevizm akımının sönmesini anlatmaya çalışmıştım.

    https://i.ibb.co/MV5XN2g/16.jpg

    Karamazov Kardeşler : Sadece isim benzerliği, üzgünüm.

    Eti Pavloviç Karamazov : Özür dilerim!

    Ölüler Evinden Anılar kitabından sonra Dostoyevski'nin sağındaki Ortodoks Rusya ve Panslavist melekler ayaklanmıştı. Öncesi "id"di. Savrulmuş tutkular, başıboş hayaller ve liberal Avrupa'ya yan gözle baktığı gençlik hovardalığı zamanlarıydı. Karamazov Kardeşler de aslında bir nevi yükseliş sırasındaki duraklamaydı. Çünkü Suç ve Ceza ile Budala zaten çıtayı en yükseğe koymuştu.

    https://i.ibb.co/QF78J1P/17.jpg

    Puşkin Konuşması'nda çıtayı, Rus milli halkı bilincini, Puşkin'in değerinin bilinmesi gerektiğini dinleyenlerine olabildiğince şevkli bir şekilde anlatabilen Dostoyevski aslında Hristiyan doktrininde Tanrı'nın Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'tan oluşan teslis inancında Gogol ve Puşkin ile birlikte edebi bir teslise ulaşmıştı. Bütün insanlar adına acı çekmek istiyordu! Ben-insan'dan evrensel insana ulaşmayı, Hz. İsa gibi dünyanın bütün acılarını kendi vücudunda toplamayı ve Rus ulusunu kurtarmayı istiyordu! Karamazov Kardeşler'in başarısı işte buydu! Puşkin'e Rus Tanrısı diyen okurlar Dostoyevski'ye peygamber diyorlardı!

    https://i.ibb.co/nbpcDVC/18.jpg

    Karamazov Kardeşler yazımı sırasında icra edilen Puşkin Konuşması'nda Dostoyevski'nin anlattıklarından sonra küsler barışıyordu, 20 yıldır konuşmayan insanlar birbirleriyle konuşmaya başlamıştı, küsleri aşkla tutuşturan, dargınları barıştıran bu olağanüstü adam edebiyatındaki karşıtlıkları ustaca kullanımını nasıl insan hayatına bu kadar derin bir şekilde yansıtabiliyordu?! Gözyaşları, Dostoyevski'nin istediği derinlikte yüzebileceği havuzuydu. Turgenyev ise bu milli havuzun içinde liberal Avrupa ütopyasıyla birlikte boğulmuştu.

    https://i.ibb.co/yFP5Tc6/19.jpg

    Omuzlarda geziyordu Karamazov, mutluluktan uçuyordu, hayat boyunca geçmek bilmeyen mali krizi flörtü Suslova ile tanışmasından sonra eşi Anna ile çocuklarının olmasının da etkisiyle birlikte varoluşuna ulaşmaya çabalıyordu.

    https://i.ibb.co/W0K0r93/20.jpg

    Ve tamamlanmıştı. Dostoyevski'nin varoluş yapbozu en nihayetinde tamamlanabilmişti. Sonbaharı İnsancıklar, kışı Ölüler Evinden Anılar, baharı Suç ve Ceza, yazı Bir Yazarın Defteri olan bu ulu adamın varoluşunun en büyük öz parçası Karamazov Kardeşler'di. Evet, Rus Tanrısının edebiyat çarmıhına Gogol ve Puşkin ile birlikte gerilen bu olağanüstü adam varoluşunu Karamazov Kardeşler ile çoktan tamamlamıştı. Dostoyevski'nin ilk ürünlerinde etkisi net bir şekilde görülen Puşkin'in Yevgeni Onegin'den kaldırılan şiirine ufak bir ekleme yaparak sonsuzlaştırmak isterim yazımı:

    "Ortasında yosmaların dua düşkünü,
    Ortasında dalkavukların gönüllü,
    Ortasında her günkü moda sahnelerin,
    Nazikçe, güleryüzlü ihanetlerin,
    Ortasında soğuk kararlarının
    Katı yürekli bir koşturuşun,
    Ortasında bezdirici boşluğunun
    Hesaplaşmaların, düşüncelerin ve konuşmaların,
    O burgaçta, ki Dostoyevski ile ben durmaksızın
    Sevgili dostlarım benim, yıkanmaktayız."
  • 296 syf.
    ·18 günde·Beğendi·8/10
    romanda sıkça üzerinde durulan "görev olanın yapılmaması" sorunu maalesef günümüzde de aynı şekilde geçerliliğini koruyor. osmanlı devleti'nin gerilemesinin ve yıkılmasının zeminindeki sorun bu olduğu gibi bugün de bu, kişisel çıkarın toplumun çıkarının önünde görme ahlaksızlığı; ülkemizin, devletimizin, kültürümüzün geriye gitmesine sebep olmaktadır. çıkarmak isteyene bundan 150 yıl kadar önce yazılmış eserler bile ders veriyor. ne diyor mansur bey doktor mehmet efendi'ye gönderdiği mektubunda:
    rüşvet hem apaçık bir şekilde alınıyor hem de müracaat kapısı kapalıdır. babıali'ye yahut daha yüksek makama şikayeti duyurmak imkansızdır. haklıya hakkını verecek mahkemeler yoktur. basının cismi, ismi gibi değildir.
  • O gün bugün, yolum böyle erkeklerle sıkça kesişti. Tersini söyleyebilmeyi çok isterdim. Ama söyleyemem. Öğrendiğim şeyse şu: Azıcık kazıdığında, hepsinin üç aşağı beş yukarı aynı olduğunu görüyorsun. Kimileri daha cilalı, daha yaldızlı. Az buçuk -ya da epeyce- cazibeleri oluyor, insanın gözünü boyayabiliyorlar. Ama gerçekte hepsi de gazaplarını etrafa döke saça dolanan, mutsuz oğlan çocukları. Haksızlığa uğradıklarına inanıyorlar. Hak ettiklerini alamamışlar. Kimse onları yeterince sevmemiş. Sizden onları sevmenizi bekliyorlar elbette. Kucaklanmak, pışpışlanmak avutulmak istiyorlar; güvence verilmek. Ancak onlara bunları sağlamak, büyük bir hata. Kabul etmeleri olanaksız çünkü. Tam da gereksindikleri şeyi almayı, kabullenmeleri mümkün değil. Sonunda bu yüzden sizden nefret etmeye başlıyorlar. Bunun sonu asla gelmiyor, çünkü sizden nefret etmeye doyamıyorlar. Asla bitmiyor o eziyet, özürler, yeminler, sözünden dönmeler, bu berbat durum.
  • “Einstein’ın kuantum teorisine verdiği yanıtı ilk duyduğumda henüz yeni yetme bir gençtim: “Tanrı evrenle zar atmaz.” Bilimsel düşünceyi benimsemiş hemen her ergen erkek gibi ben de Einstein’a hayrandım ve onun Tanrı’ya inanmasına hayret etmiştim. Bu durum kendi dine yönelik şüpheciliğimi sorgulamamı gerektiriyordu. Ben de ortaokuldaki fen öğretmenime akıl danıştım. Bana, “Einstein’ın Tanrı’sı, Spinoza’nın Tanrı’sı” yanıtını verdi. “Bu ne demek?” diye sordum. “Spinoza kim?” Meğer Spinoza on yedinci yüzyılda yaşamış bir filozof, bilim devriminin de öncülerindenmiş. Kendisi de yazılarında Tanrı’dan sıkça bahsetse de Yahudi cemaati onu yirmi dört yaşındayken sapkınlıkları dolayısıyla aforoz etmiş. Bugün de çoğu akademisyen onu gizli ateist addediyordu. “Spinoza’nın Tanrı’nın varlığıyla ilgili görüşlerini on yedinci yüzyılda açıkça dile getirmesi çok tehlikeli olurdu.” diyordu fen öğretmenim. Bu nedenle “Tanrı” sözcüğünü sık sık kullanarak kendini korumuştu.”
  • Kanser

    israil de kanserden ölen yok araştırın...lütfen yazıyı sonuna kadar dikkatle okuyun

    ✔ 5 DK' NIZI AYIRIP OKUMANIZ TAVSİYEMİZDİR ✔
    KANSER HASTALIK DEĞİL
    KANSER O KADAR YAYGINLAŞTI Kİ ARTIK GENÇ YAŞLI DEMEDEN HERKESİ
    YAKALIYOR. BU PAYLAŞIMI LÜTFEN SAYFAMDAKİ HERKES PAYLASSIN. BELKİ BİR YARDIMIMIZ OLUR. SONUÇTA, BİR ZARARI YOK, DENEMEKTE FAYDA VAR…
    Bu yazılar çok müthiş, birçok "gizli dünya yönetenlerini" rahatsız ediyor… O kadar ki, örneğin "World Without Cancer", yani "Kansersiz Dünya" isimli kitap, halen (Türkçe dahil) birçok dile çevrilmedi!..
    Yani şunu bilin ki, KANSER diye bir hastalık yok!.. Kanser, sadece vitamin B17 eksikliği!...
    Başka bir şey değil!..
    Kemoterapi, ameliyat veya değişik ağır haplar almanıza gerek yok!..
    Düşünün bir zamanlar denizciler, çok sayıda niçin öldüler?
    İSKORBÜT denilen hastalığa yakalanıyorlardı...
    Çok sayıda insan öldü...
    ve bazıları da bundan çok büyük PARA ve gelir elde etti!..
    Sonra ne buldular?..
    Meğer İskorbüt sadece vitamin C eksikliği imiş!..
    Yani hastalık bile değil!...
    KANSER de öyle!...
    KANSER SANAYİSİ var artık!..
    KANSER den milyar milyar milyar kere milyar PARA kazananlar var!...
    Bu konu çok uzun. Çok derin!..
    KANSER SANAYİSİNIN kökü, ta ikinci dünya savaşına kadar dayanıyor!...
    Ne dolaplar dönüyor...
    SİZ İNANMAYIN!...
    Her gün sadece 15-20 kayısı çekirdeği yemeniz yeterli!..
    Kanser olmuşsanız, önce KANSERIN ne olduğunu ANLAMAYA çalısın!..
    KORKMAYIN!...
    Sakin KEMOTERAPİ filan yaptırmayın!...
    ARAŞTIRIN önce!...
    Biz bu siteyi bazı "sözde doktorların sayfasına gönderdik, facebook’ ta, 5 dakika bile geçmeden "yorumsuz" olarak sildiler!...
    SİZ bu kitabın TÜRKÇEYE ÇEVRİLMESİ için DUA edin!...
    ÇOK ÇOK ÖNEMLİ bir eser bu!..
    Tekrar edelim:
    Günümüzde İskorbüt den ölen var mi artık?...
    YOK!...
    Çaresi biliniyor...
    Peki KANSER?...
    SANAYİ haline gelmiş!...
    Ancak, çaresi çoktan bulundu:
    VİTAMİN B 17 eksikliği!...
    Hepsi bu!...
    Buğday çimi ekin... Buğday şırası için.
    Kanseri engelleyen besinlerin başında atalarımızın Orta Asya`da içtikleri Buğday şırası geliyor. Klasik tedavi yöntemlerini reddeden tüm doktorların ortak iddiası, buğday çimi yenilmesi ve buğday şırası içilmesi. Pakistan`daki Hunzakut Prensliğinde kanserden ölüm yok. Ayrıca Hunzakutlular, acı badem ve kayısı çekirdeğini yiyorlar ve kansere yakalanmıyorlar.
    Türkiye`de acı badem ve kayısı tüketilen bölgelerde kanser vakalarının azlığı dikkat çekiyor.
    Ödemiş`le Salihli arasında, binbir efsaneye konu olmuş Bozdağ`ın eteklerinde cennet gölcük kıyısında kanseri yenen, bu zaferi kazandıktan sonra mücadelesi herkese örnek olsun diyerek bir de kitap yazan Doktor İlhami Güneral ile sohbetimiz sürüyor. Önemli olan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesidir.
    Bağışıklık sistemini güçlendirmek çok da zor bir şey değildir.
    Buğday müthiş bir kanser ilacıdır. Buğday şırası kanseri önler ve bu önemli bir bitkisel tedavi aracıdır. Buğday çimi, bol klorofil maddesi dışında 100 kadar vitamin, mineral ve besin maddesi içerir. Taze olarak kullanılan Buğday çiminde, aynı ağırlıktaki portakaldan 60 kez daha fazla C vitamini ve aynı ağırlıktaki ıspanaktan 8 kat fazla demir bulunmaktadır.
    Buğdayın bir başka özelliği ise kandaki toksinleri nötralize eden maddeler içermesidir.
    Sıvı oksijenle dopdolu olan buğday çimi doğanın en güçlü anti kanseri olan `laetril` içermektedir.
    Izgara etler ve füme besinlerin kanserojen maddeler taşıdığı kanıtlanmıştır. (Japon Bilim Adamı Nagivara)
    Japon Bilim Adamı Nagivara, taze buğday çiminde bu maddeyi etkisiz hale
    getiren enzimler ve amino asitler bulmuştur.
    - Buğday çimini evde üretebilir miyiz?
    - Evde de üretilebilir, küçük bir saksıda bile üretilebilir ve olduğu gibi yenebilir, evde üretemeyenlere tavsiyemiz ise buğday şırası üretmeleri...
    - Buğday şırasını herkes üretebilir mi?
    - Evet herkes üretebilir.
    İsterseniz tarif edelim.
    Bir bardak aşurelik buğday, önce tertemiz yıkanarak bir litrelik cam kavanoza konur. Üzerine 3 bardak su -klorlu olmamak şartıyla- ilave edilir.
    Kavanozun ağzı bir tülbentle kapatılarak serin bir yerde 24 saat bekletilir.
    Bu ilk su kullanılmaz, dökülür.
    Kavanoza yeniden 3 bardak su ilave edilir.
    24 saat bekletildikten sonra oluşan yarı gazozlu su içilmek üzere bir kaba aktarılır.
    Böylece bir bardak aşurelik buğdaydan kış aylarında günde 5 kez, yazın
    ise günde 3 kez şıra alınır. Buğday şırasının lezzeti bazılarına itici gelebilir. O takdirde her şıra bardağına bir C vitamini tableti eklenirse, nefis bir içecek ortaya çıkar.
    - Az önce sözünü ettiğimiz `laetril` buğday çiminden başka nelerde bulunur? Çünkü anlaşılıyor ki, `laetril` kanserin tedavisinde en etkin maddelerden biri... Elmanın çekirdeğini de yiyin!
    - Evet, Türkiye`de en kolay laetril`e ulaşabileceğimiz yer acı badem ve kayısı çekirdeğidir.
    Ayrıca laetril elma çekirdeğinde de vardır. Elmanın çekirdeği yenilirse çok da iyi olur. Amerika`daki ilaç sanayinin maşaları bu `laetril` adlı ilacı yasaklatmayı başarmışlardır ama Meksika`da satılan `laetril` bu ülkeden alınıp kaçak olarak ABD`ye sokulmaktadır.
    Laetril, vitamin ve minerallerle verildiğinde çok daha iyi sonuçlar alınmaktadır. `Kanserin Ölümü` adlı kitabında Manner, laetril ile yüzde 90 başarı kazandığını söylemişti.
    - Acı badem ve kayısı çekirdeği de laetril içeriyor öyle mi?
    - Evet öyle. Türkiye`de acı badem ve kayısı çekirdeğinin sıkça tüketildiği yerlerde resmi bir istatistik yok ama kanser vakalarının az olduğuna inanılıyor. Resmi istatistik yapılan bir ülke var...
    Pakistan`a komşu küçük bir prenslik olan Hunzakut`ta şimdiye kadar hiç kanser olayına rastlanmadı.
    Hanzakut`un özelliği temel besinleri kayısı ve kayısı çekirdeği...
    - Dünyada bugün kullanılmakta olan kemoterapi ve radyoterapi bağışıklık
    sistemini bozduğunu iddia ediyorsunuz alternatif tedavilerin bir sıralamasını yapsak en öne hangisini koyarsınız?
    - Önceliği bağışıklık sistemini güçlendiren tedavilere veririm, daha sonra biyolojik tedaviler ve bitkisel tedaviler gelir.
    Bağışıklık sistemi konusunda Alman Doktor Issel`in tüm beden tedavisi bugün bu ülkedeki 60/70 klinikte başarı ile uygulanmaktadır.
    BAŞKALARI DA OKUSUN DİYE LÜTFEN PAYLAŞ..
  • Bugün nöroloji komitesine giriş yaptık. Çok bayıldığım bir alan olduğu için aşırı iştahlı bir şekilde ders çalışıyorum. Öyle ki adı geçen her bilim insanını yarım saattir tek tek google’layıp duruyorum. Magazinsel bilgilere de denk gelmemek mümkün değil. Sizle, Dr. Jean Martin Charcot’la ilgili bir şeyler paylaşmak istiyorum. Zira kendisinin nöroloji alanında çalışmaları, sanata düşkünlüğü ve yetiştirdiği “nörolojinin babaları” sayılacak öğrencileri (adlarını da etiyolojisini aydınlattıkları hastalıklara isimlerinin verilmiş olması münasebetiyle, geçen seneki anatomi derslerinde sıkça duyduğum [bkz. Babinski Refleksi, Tourette Sendromu, Binet IQ Testi vb.] ) ve Freud’la yaptığı çalışmaları kadar oğluyla yaşadığı bir olay da ilgimi çekti. Ayrıca hayat mücadelesini kendime örnek alıp çokça ders çıkardığım Stephen Hawking’in malum motor nöron hastalığı olan ALS’yi de tanımlayan kişiymiş kendisi. ALS hastalığı zaman zaman Charcot adıyla da anılmaya devam ediyormuş hâlâ. Hayatına dair internette bulduklarımdan derlediğim yazım aşağıda. Akademik geçmişi daha ağırlıkta, baştan uyarayım. Kaynakları yazımın sonunda belirteceğim.

    Jean Martin CHARCOT (1825-1893)

    Fransız, nörolog. Klinik nörolojinin dağınık deney ve bilgi birikimlerini sınıflamıştır.

    1825’te Paris’te doğdu, 1893’te lac de Settons’da öldü. Babası araba yapım ustasıydı. Charcot, önce seçeceği meslek konusunda tereddütler geçirdi. Sonunda sanat tutkularını bastırıp tıp eğitimi yapmaya karar verdi. 1848’de tıp fakültesini üstün başarı ile bitirerek Salpetriere Hastanesi’nde yardımcı asistanlığa başladı. 9 yıl patolojide Rayer ile çalıştı. Bu dönemde Charcot olağanüstü bir enerjiyle tıbbın birçok dalma birden yöneldi ve kalp, akciğer, böbrek hastalıkları ve romatizma gibi değişik konularda patoloji temeline dayanan araştırmalar ve yayınlar yaptı. Bir süre sonra, bu dağınık bilgi birikiminden sağlam bir nöropatoloji sentezi çıktı ve 1862’de Salpetriere’de Vulpian’la birlikte çalışmaya başladı.

    Charcot’nun döneminde onun adıyla adeta özdeşleşen bu ünlü hastane 1603’te yapılmış; içinde sokakların, meydanların ve bahçelerin yer aldığı, 45 binadan oluşan uçsuz bucaksız bir yapıydı. 18.yy’da başlıca akıl hastalarının, bazen yıllar boyu yatırıldığı sıradan bir depo hastanesi olarak kullanılıyordu. Charcot göreve başlarkan burada üç bin kadarı nöroz ve epilepsi olmak üzere, yaklaşık beş bin hasta barınıyordu. Charcot, “nöroloji tarihinde eşi görülmemiş” zenginlikteki bu “hasta materyalinden” yararlanarak, nöropatoloji temelleri üzerinde yükselen çok sağlam bir klinik nöroloji yapısı kurdu. Salpetriere bir “düşkünler yurdu” olmaktan çıkıp, dönemin en büyük “nöropatoloji” laboratuvarına ve sinir sistemi hastalıklarına ilişkin sayısız patoloji materyalinin sergilendiği “patoloji müzesine” sahip bir merkez oldu.

    1870-1890 arasında Charcot artık sadece bir klinik araştırmacı değil aynı zamanda nöroloji dünyasında tanınan ve saygı duyulan ünlü bir nöroloji hocasıydı.

    Salı günleri 600 kişilik bir amfide verdiği ünlü Salı Dersleri hemen daima bir ya da birkaç yabancı bilim adamı tarafından izlenir, çoğu zaman hasta üzerinde pratik gözlem ve muayene ile başlayıp, kuramsal konulara açılırdı. Salı Dersleri’ne bir süre sonra Cuma Dersleri eklendi.

    Charcot zaman zaman, çeşitli nörolojik hastalarda ortaya çıkan özel vücut postürlerini, istemsiz hareketleri, yürüme ve konuşma bozukluklarını olağanüstü bir yetenekle taklit eder ve bir tiyatro sanatçısı gibi nörolojik hastalıkları adeta “oynardı”. Bazen de anlatmak istediklerini karatahta üzerine renkli tebeşirle, bir ressam ustalığı ile çizerek gösterir, böylece dinleyenlerin tüm algılama kapılarını kullanırdı. Charcot’nun büyük ilgi alanlarından biri histeri ve epilepsi idi. Bu iki klinik tablonun ayırıcı tanımı konusunda araştırma yapmak üzere, histerik ya da epileptik nöbet geçiren kadın hastalar için Salpetriere’ de ayrı bir bölüm kuruldu. Çoğu zaman genç kadınların oluşturduğu histerik hastalar, Charcot’nun büyük etkileme gücü ile Salı Dersleri’nde şaşırtıcı gösteriler yaparlardı. Bu hastalara ait 139 fotoğraftan oluşan bir albüm Iconographie photographique de la Salpetriere (“Salpetriere’in Fotoğrafik İkonografisi”) adıyla, 3 cilt halinde yayımlandı (1877-1880).

    Salpetriere’de Charcot’nun kliniğine gelen çok sayıdaki ünlü yabancı bilim adamı arasına 1885 sonbaharında Freud da katıldı. 1886 yazına kadar Salpetriere’de kalan Freud’la Charcot, özellikle histerinin “etiyopatogenezi” konusunda o dönem için ilginç sayılabilecek tartışmalar yaptılar. Salpetriere’de nöroloji dalında profesörlük unvanı ilk kez 1882’de Charcot’ya verildi. Bütün büyük öğreticiler gibi Charcot da, hem bir öğretmen hem de meslektaş olarak, nöroloji alanındaki birçok ünlü bilim adamının yetişmesine katkıda bulundu. Bunlar arasında Marie, Babinski, Sougues, Marinesco, Behterev. ve Colin vardı.

    Dinleyiciler karşısında son derece inatçı ve sert olan Charcot, haftada bir gece dostlarına açtığı evinde, hoşsohbet ve yumuşak bir insan olurdu. Fransızca dışında, İngilizce, Almanca, İspanyolca ve İtalyanca konuşan Charcot, o dönem Fransa’sının önde gelen bilim, sanat ve politika adamları üzerinde şaşırtıcı bir etkinliğe sahipti. 1893’te bir tatil gezisi sırasında muhtemelen enfarktüse bağlı bir akciğer ödemi tablosu ile aniden öldüğü zaman, 68 yaşındaydı.

    Charcot’nun ilk yayınları kronik hastalıklar ve yaşlılıkla ilgiliydi. Hemen tüm yayınları gibi bunlar da ders biçiminde düzenlenmişti: Leçons cliniques sur les maladies des vieillards et les maladies chroniques, 1868-1874 (“İhtiyarlık Hastalıkları ve Kronik Hastalıklar Üstüne Dersler”). Daha sonra patoloji temeline dayanan karaciğer, safra yolları ve böbrek hastalıkları ile ilgili dersleri yayımladı: Leçons sur les maladies du foie, des voies billianes et des reins, 1877 (Karaciğer, Safra Yolları ve Böbrek Hastalıkları Üzerine Dersler).

    Charcot’nun nöroloji ile ilgilenmesi, Duchenne’ in (1806-1875) etkisiyle başlar. Duchenne o sıralarda Paris hastanelerinde nörolojik olguları inceliyor ve özellikle çizgili kasların elektriksel uyaranlarla araştırılması üzerinde çalışıyordu. Onun da önayak olmasıyla henüz 36 yaşındaki Charcot Salpetriere’in en büyük seksiyonunun başına getirildi, ilk işi kendi parasıyla, küçük bir patoloji laboratuvarı kurmak oldu. Kısa bir süre içinde bu oda, öğrencisi Raymond’un deyimiyle “ nörolojinin geleceğini hazırlayan ” sayısız beyin omurilik parçaları ile doldu. Bu sırada klinik yeniden organize edildi. Düzenli hasta ziyaretleri başladı ve nörolojik muayene yöntemleri standardize edildi. Bugün nörolojik muayenenin ayrılmaz bir parçası olan “göz dibi” incelemesi (Oftalmaskopi) ilk kez Charcot tarafından rutin uygulamaya kondu. Termometre kullanılmaya başlandı. Modern nörolojinin temel taşlarından olan nöropatoloji, nörooftalmoloji ve klinik psikolojiyi, ayrı üniteler halinde kurdu. Daha sonra nörolojinin gelişmesine büyük katkılarda bulunacak olan öğrencilerinden Parinaud’yu oftalmoloji, Janet’yi klinik psikoloji ünitelerinin başına getirdi.

    1865’te dejeneratif bir sinir sistemi hastalığı olan “Amyotrophic laterol Sclerosis”u bir antite olarak belirledi ve tanımladı. Bu hastalık hâlâ bazı kaynaklarda Charcot Hastalığı adıyla geçer. 1866’da Bou chard’la birlikte Sifilis’in (Frengi)omuriliği tutan bir formu olan “Tabes Dorsalis”deki “elektriksel ağrı fenomenini” ve eklem değişikliklerini (Charcot eklemi), 1869’da “Progresıf Muscular Atrophy” ve “Poliomyelitis”deki (Çocuk felci), anatomopatolojik lezyonları ortaya koydu. 1886’da öğrencisi Marie ile birlikte bugün Charcot-Marie-Tooth Hastalığı olarak bilinen klinik tabloyu tanımladı. Charcot’nun 1872-1890 arasında Salpetriere’de verdiği dersler, kendisi ve öğrencileri tarafından 5 büyük cilt halinde yayımlandı: Leçons sur les maladies du systeme nerveux faites d la Salpetriere (“Sinir Sistemi Hastalıkları Üzerine Salpetriere’de Verilen Dersler”), Leçons sur les locali-sations dans les maladies de cerveau et de la moelle epiniere (“Beyin ve Omurilik Hastalıklarında Lokali-zasyon Üstüne Dersler”). Bu kitaplar o dönem için klinik nöroloji konusunda vazgeçilmez başvuru kaynakları oldular. Charcot’nun adıyla üne kavuşan Salpetriere Hastanesi ise uzun yıllar klinik nörolojinin en önemli merkezlerinden biri olarak, saygınlığını sürdürdü.

    Charcot’nun tıbba ve nörolojiye belki de en önemli katkısı, büyük bir öğretici olarak, nöroloji tarihinde bıraktığı izdir. Klinik nöroloji onun zamanında bütünlüğü olan bir tıp disiplini haline gelmiştir. Charcot bilimsel gelişmenin köşe başları sayılan büyük buluşlardan hiçbirinin sahibi değildir. Ama Wechsler’in dediği gibi, nörolojiyi “çocukluk çağından” yetişkinlik çağına ulaştıran kişi olmuştur.

    Gelelim oğluyla ilgili mevzuya;

    Charcot oğlunu da zorla doktor yapar, oğlan okur, profesörlüğe kadar da yükselir. Babası ölünce de mesleği bırakır, malı mülkü satar, bir gemi yaptırır, dünyayı gezmeye başlar. İlginç olan geminin adıdır, fransızcasını hatırlayamıyorum ama ingilzcesi şöyle: why not daddy?

    Bu hikâye ne kadar doğrudur bilmem. Aldığım kaynak da güvenilirliğinden emin değil. Benim yazacaklarım bu kadardı. Okuduysanız teşekkür ederim. Maalesef 21. yüzyılda Wikipedia’ya erişimim olmadığı için yararlandığım sınırlı kaynaklar filozof.net ve ekşisözlük’tü. Tekrar teşekkürler.