• İnsan fiziken bir kez doğar, peki ya ruhen? Yaşadığımız ömür boyunca kaç defa hayal kırıklığı yaşadık, kaç defa düştük, kaç defa yeniden ayağa kalktık düşünsenize bir?
  • Kendi dilinden Rahmetli Abdülmetin Balkanlıoğlu Hocaefendi:

    "1958 yılında Çorum Sungurlu’da doğdum. Babam öğretmendi. Daha doğrusu eğitmen idi. Yani o zamanlar çocukları 3. sınıfa kadar okutanlar vardı ki, benim babam da böyleydi. Ben de babamın talebesiydim. Babam önceleri komünist idi. Zamanına göre okumuş bir insandı ve okurdu. Bir derviş geldi köyümüze ve o cahil derviş, okumuş babamı etkiledi, babam da derviş oldu. Böylece Milli Nizam hareketinin içinde yer aldı, kurucularından oldu. Babam vaiz ve kaymakam olmamı isterdi. Ama ikisi birden mümkün değil; ben vaiz oldum, kardeşim de kaymakam. Böylece babamın isteği de bir şekilde yerine gelmiş oldu.

    İmam hatip lisesi mezunuyum. Akıncılar ve M.T.T.B’de bulundum, siyasi ve kültürel açıdan yetişmeme bu iki ocak sebep olmuştur. Hemen her kesimle birlikte oldum. Bu çerçevede ülkücülerle de, Risale-i Nur grubunun okuyucuları ile de birlikte oldum.

    Daha sonra İ.Ü. Hukuk Fakültesini kazandım. Aynı yıl Çarşamba Camii imam hatibi Mahmut Efendi ile tanıştım. Bana ‘hukukçu olma, gel hoca ol’ dedi. Önce yani hemen kabul edemedim tabii… Ama zamanla uygun geldi bana ve hoca olmaya karar verdim. Bugün yeniden dünyaya gelsem, anneciğime ‘beni doğurur doğurmaz camide bırak ve git derim.’ Hoca olduğuma hiç pişman olmadım."

    "GECELERİ UYUMAZ, HEP TALEBE OKUTURDUK"

    “İlk imamlığa 1977 yılında Şile Ağva’nın Hacı Köyü’nde başladım. 6 ay camide yatıp kalktım. Camiin neredeyse hiç ama hiç cemaati yoktu. Milletin ayağına gidiyor ve elimde taşıdığım ıbrıkla onlara abdest aldırıyordum. Onlara yalvararak camiye getirirdim.

    Oyun oynadıkları kahvelere gidiyor, onlarla oturuyordum. Bana çay ısmarlıyorlardı. Tabii kumar çayı içilmeyeceği için, çaktırmadan çayı yere döküyordum. Ben çaktırmıyorum diyorum ama herkes beni izliyormuş. Bir gün dediler ki ‘hoca, çayımızı dökeceksen boşuna para verdirme bize…’

    "DUA TORPİLLİYİM"

    Giderek insanların güvenini kazandım. Camimde Riyaz’us-Salihin ve İhya’yı hatmettim. Namazlardan artan zamanlarımda diğer köylere gidiyor ve imamları motive etmeye çalışıyordum.

    1979 yılında Rumeli Feneri’ne tayin edildim. Orası çok bereketli oldu. Geceleri uyumaz, hep talebe okuturduk. Sonra İstanbul Belediyesi'nin hemen yanıbaşındaki Hoş Kadem Camii’ne çıktı tayinim. Ömrüm boyunca hiç torpil yaptırmadım, tek ve en önemli torpilim sevdiklerimin, sevenlerimin duası oldu. Dua torpilliyim yani…”

    "HER CEMAATE, GRUBA HİZMET ETTİM, HİÇ AYRIM YAPMADIM"

    "“12 Eylül harekâtı olmuştu. Timurtaş Hocalar, Abdullah Vanlıoğlu Hocalar artık konuşamaz hale gelmişti. Tabii onlar mecburen hizmetten el çekmek zorunda kaldığı için ben piyasaya düştüm. Burada elhamdulillah çok hizmetlerimiz oldu.

    Niçin? Çünkü piyasa boştu, açtı. Hep hocaların sesini kesmişlerdi. Piyasa bize kalmıştı. Mesela bir Cuma günü vaaz ediyorum. Ben coşmuşum, cemaat coşmuş, uçuyorum. Birden birisi ayağa kalktı. Belli, akşamdan kalmış. İyi içmiş, daha kendine gelememiş, kafa yerinde değil. Kafa yerinde değil ama o da coşmuş. Gariban, meğer kendini meyhanede zannediyormuş. Ayağa fırladı ve sallanarak bağırdı: ‘Hocaaaam, bundan sonraki şarkı bana gelsin…’ cemaat tam adama abanıp döveceklerdi ki, ‘durun, ilişmeyin, ilişirseniz cumanız yanar’ dedim. N’apayım böyle demesem bırakmayacaklar. Adam oturdu, ben de adama dönerek, ‘ulan bundan sonraki tüm şarkıları senin için söylüyorum be... Hepsi sana gelsin!’ dedim; adamcağız o cumadan sonra takım değiştirdi, bizim takıma geçti.

    Her cemaate, her gruba hizmet ediyordum, hiçbir ayırım yapmıyordum. Herkes de bana yakındı, çünkü adres ayırımı yapmıyordum. Bugün birçoğu önemli yerlerde olan birçok kişiyle yakın temasım oldu. Mesela Albaraka Türk’ün Genel Müdürü Adnan Büyükdeniz rahmetli ile birlikte uzun sohbetler ve dersler yapardık.

    O dönemde çok çılgındım, şimdi biraz duruldum. Her şeyi fütursuzca söylerdim. Hâlâ o dönemde kurduğumuz bu dostluklarımız devam ediyor. Ama hiçbirisinden kendim için bir şey istemedim ve de istemiyorum. Araçlarımın, elbiselerimin, oturduğum muhitin markasına dikkat ederim. Fitne olmaması için çok dikkatli olurum. Askerliği erteletmek ve kısa dönem yapabilmek için çok üniversiteye girdim. Ama hepsinin arka kapılarından çıktım; hiçbirini bitiremedim.

    Para ve kadın bizim sahada, yani hocalar liginde çok büyük sıkıntıdır. Muttakiler ve idealistler için en büyük tuzaktır kadın. Bu konuda hadis-i şerif var. Efendimiz boşuna bizleri uyarmamış.”

    ...

    “28 Şubat’ta 400 sayfalık bir irtica raporuyla benim hakkımda tahkikat yapılmış. Demişler ki bu adam çok konuşuyor, her yere girip çıkıyor ama örgütsel bağı yok; cemaatlerle, parayla, kadınlarla da ilişkisi yok, görevden alamayız. Müftülere danışmışlar, hiçbir müftü aleyhimde konuşmamış. Çünkü ben herkesle iyi ilişkiler kurmaya gayret gösteririm. Kimseye rüşvet vermem ama iyi ilişkiler kurarım. Yani o zaman da başıma bir şey gelmeden bu badireyi atlattım.

    Bu sebeple Kayabaşı Köyü’ne atandım. Onlara göre sürgün edildim tabii. Çünkü orası eski Trakya’lıların yeriydi ve hem şehirden çok uzak ve hem de neredeyse cami hiç kullanılmıyordu. Gelen hoca kaçmış, gönderilen hoca gelmemiş. Ben gittiğimde de Kayabaşı’nda açıktan içki içiliyordu. Ben gittim, Allah’ın izniyle bıraktılar. Sabah cemaatim 80-100 kişi oluyordu. Orada hatta ‘yatılı cemaatim’ vardı. Arkadaşlar, hiçbir imamın yatılı cemaati olmaz, benim vardı. Doğudan, güneydoğudan gelen, yurt dışından gelen evi barkı olmayan garibanları camide yatırıyordum. Bunlar burada kaldığı için zaten namaz da kılıyorlardı; al sana yatılı cemaat. Bu köy 80 yıllık bir köy nerdeyse… Benim gittiğimden sonraki 2 yıl içinde hacca gidenlerin sayısı, 80 yıllık hacı sayısını geçti.

    Kesinlikle ne kendim için ne de cami için köyden, köylüden para almadım, istemedim. Onlar bana süt getirirlerdi, ben de onlara Çorum leblebisi verirdim. Hiçbir şeyi karşılıksız almadım. Orada iken emekli oldum. Şam’a gittim, 3 seneye yakın eğitim aldım. Savaş çıkınca dönmek durumunda kaldım. Bu 2,5-3 yılda yalnız kalınca hep ağladım, hep ağladım. Ömrüm boyunca bu zamanda ağladığım kadar hiç ağlamadım; nefsimle hesaplaştım.

    Şunu söylemezsem, hem hakkı kalır, hem de bir yerde duyarsa kavga çıkar. Çalışmalarımda, çalışmalarımı helâl dairede yapmamda eşimin çok ama çok büyük emeği vardır. Hani derler ya her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır. Benim arkamda da eşim vardı.”
  • Gecmis en buyuk dusmanim, bugun dogdum, bugun olecegim, yarin yeniden dogmak uzere!
    Ahmet Erözenci
    Sayfa 103 - Turkce Edebiyat Dizisi
  • Nazım Hikmet - Müjdat Gezen - Nereden Nereye...

    1827 Yılında Almanya’nın Brandenburg kentin de bir müzik öğretmeninin oğlu dünyaya gelir. Çocuğa Carl Dedloid adını koyarlar. Baba müzik öğretmeni anne ev hanımı Carl brandenburg,inanılmaz olaylar,müjdat gezen,nazım hikmet,tarihDedloid’in anne ve babası sürekli olarak kavga ediyor evde huzur yok. Çocuğun yakınları Carl Dedloid bu olumsuz ortamdan etkilenmesin diye onu bir yetimhaneye gönderiyorlar. Anne baba var ama çocuğa faydası yok. Carl Dedloid 12 yaşına geldiğinde o yetimhane de bir gece yarısı arkadaşları uyurken yetimhanenin birinci katında bulunan yatakhanesinde 12 yaşında ki Carl Dedloid çarşafları birbirine bağlıyor kaçacak.

    Birbirine düğümlediği çarşafları pencereden aşağıya sarkıtıyor ve kaçıyor. 12 yaşında Carl Dedloid Almanya’yı terk ediyor. Hamburg’a geliyor Hamburg bir liman kenti ve dünyanın her yerine gemiler kalkmaktadır. 12 yaşında ki çocuk Carl Dedloid bir gemide miço olarak iş buluyor. Bilirsiniz gemide çalışan çocuklara miço derler . Almanya dan da ayrılıyor. Carl Dedloid in çalıştığı gemi 3 3,5 ay Akdeniz limanlarında mekik dokuyor Akdeniz limanlarında ticaret yapıyor. Ve bir bahar sabahı o gemi Marmara denizinden İstanbul boğazına giriş yapıyor. Gemi İstanbul’a gelince Carl Dedloid geminin güvertesinden denize atlıyor ve kaçıyor. Bu hep kaçıyor yetimhane Almanya gemi. Ve 12 yaşında ki o çocuk kız kulesine yüzüyor. Kız kulesi o yıllarda cüzzam hane olarak kullanılmaktadır. Bakın bizim tarihimizde Süheyl Ünver vardı Ordinaryus profesör Süheyl Ünver tıp tarihini araştıran çok değerli bir aydındı. Süheyl Ünver’in adı acaba televizyonda en son ne zaman duyuldu. Süheyl Ünver hocamız cüzzamhane nin İstanbul da Haydarpaşa numune hastanesinin yanında olduğunu ama Ankara asfaltı yapılırken yıkıldığını yazar. Doğru ama kız kulesi de 1800 lü yılların ilk yarısında cüzzam hane olarak kullanılıyordu. O yıllarda cüzzam bulaşıcı bir hastalık olarak bilindiği için aslında hiç öyle değil ama insanlık bunu çok geç öğrendi. Cüzzam hastalığına yakalanan hastalar yaşamdan tecrit edilmek üzere kız kulesine de bırakılıyordu. İşte gemiden kaçan o çocuk Carl Dedloid kız kulesine yüzüyor ve kayalıklardan kafasını kaldırıyor bir bakıyor bir sürü cüzzamlı hasta olamaz ben nereye geldim diyor. Almanlar çocuğu geri istiyor fakat o yıllarda hariciye nazırı Sadrazam Âli paşa duyduk ki bir alman gemisinden bir çocuk gemiden atlayıp kız kulesine yüzdü çabuk şunu bana bi getirin çocuğun derdi ne Almanlar istiyor ama belki gemide canına malına namusuna kasteden var bir çocuk neden kaçsın alman gemisinden bir getirin dinleyim. Âli paşa 6 yabancı dil bilmekte şair çok entellektüel bir insan. Karşısında 12 yaşında Alman bir çocuk soruyor ona ; ‘’Evladım anlat bakayım bana derdin ne.’’ Çocuk anlatıyor yaşadıklarını; ‘’Evde devamlı huzur yok anne baba sürekli kavga ediyor. Yetimhaneye verdiler orda da bana kötü davranıyorlardı. Gemide de bana kötü davranıyorlardı. Ben artık gitmiycem beni burda bırakın burada yaşamak istiyorum ne olursunuz’’ diyor. Âli paşa bakıyor karşısında çaresiz çok horlanan 12 yaşında ama yani görmediği acı eziyet kalmamış olan bir çocuk var peki diyor evladım peki tamam İstanbul da yaşayacaksın ama bana şunu söyle gemi Akdeniz'in bütün limanlarına uğradı neden orada kaçmadın da İstanbul da yaşamak istiyorsun bana onu söyle. 12 yaşında ki çocuk parmağıyla pencereyi gösteriyor diyor ki; ‘’Suyun içinde ki beyaz kule var ya işte ben onu çok sevdim.’’ Kız kulesi sanki Carl Dedloid’in denize düşmüş oyuncağı. Almanlar çocuğu geri istiyor onu bize verin. Âli paşa diyor ki vermem, nasıl vermessin o bir Alman vatandaşı bizim gemimizden kaçtı bizim çocuğumuz. Hayır diyor Âli paşa onu size vermem çünkü o benim artık oğlum nüfusuma aldım. 12 yaşında ki Carl Dedloid’in adı artık İstanbul’da yaşamaya başladığı ilk günden beri Mehmet Ali olarak değiştirilir. Ali paşa der ki ona ; ‘’ Evladım o ki burada yaşayacaksın bize benzemelisin bizim gibi olmalısın senin adın bundan sonra Mehmet Ali olsun.’’ Mehmet Ali iyi bir eğitim alması için askeri okula gönderilir. Teğmen olur derken kırım harbinde Sultan Abdülmecit dönemin de biz Mehmet Ali’yi paşa olarak görürüz. O artık sığındığı ülkenin bir paşasıdır Mehmet Ali paşa. Tarih 1878 Berlin Antlaşması o ünlü Berlin Antlaşmasında bizi temsil eden paşalardan biri işte 12 yaşında kız kulesine yüzen bu çocuk Carl Dedloid bizde ki adıyla Mehmet Ali paşa. Düşünsenize bu şu demek yıllar yıllar sonra Carl Dedloid 12 yaşında ki o çocuk kaçtığı ülkeye geri dönüyor ama sığındığı ülkenin bir paşası olarak. Berlin’deyken Mehmet Ali paşa heyette ki diğer arkadaşlarıyla otururken kaldıkları otelin lobisinde diyor ki; ‘’Ya arkadaşlar biliyorsunuz ben buralıyım burada doğdum Brandenburg yakın bir daha buralara gelmek nasip ve kısmet olmayabilir. Aynen bunu söylüyor nasip ve kısmet olmayabilir bizden oldu ya Brandenburg’a gideyim son kez şu doğduğum yeri bir ziyaret edeyim.’’ Brandenburg da bu duyuluyor Osmanlı paşası burdan gitmiş yetimhaneyi ziyaret edecek. Yetimhane sabunlu sularla yıkanıyor kapıda herkes bekliyor Osmanlı paşası burada okumuş buradan gitmiş. Bir at arabası duruyor kapının önünde kapı açılıyor at arabasından yakışıklı bir Osmanlı paşası iniyor Mehmet Ali paşa apoletler sırmalar göğsünde madalyalar. Yetimhanenin kapısından içeriye giriyor. Bir ağacın karşısında öylece kalıyor. ‘’Şu dalda bir salıncak vardı.’’ Bakıyor bahçede havuz havuz da pis bir su ‘’şu havuzun suyunda az kurbağanın canını yakmamıştık.’’ Ne paşası yeniden çocukluğuna dönüyor. Bütün okulu geziyor okulun defterini getiriyorlar önüne oraya bir şiir yazıyor Mehmet Ali paşa şiir de yazıyordu bir şiirini bırakıyor oraya. Ve birinci kata çıkıyor yatakhane bölümüne bir gece bütün arkadaşları uyurken çarşafları usulca birbirine düğümleyip kaçtığı pencerede Carl Dedloid in yüzü yeniden beliriyor yıllar yıllar sonra ama bu sefer bir Osmanlı paşasıdır o. Bakın pencere aynı pencere öyle bakıyor aşağıya ‘’O kadar da yüksek değilmiş ha ben o gün kaçarken çok korkmuştum.’’ Diyo kendi kendine. Çekiliyor ve pencere orada kalıyor. Bir insan hayatından geriye zaten ya bir pencere kalır ya bir kapı ama genellikle duvar. Ve Mehmet Ali paşa sığındığı ülkeye Osmanlıya İstanbul'a geri dönerken Arnavutluk da linç ediliyor param parça ediliyor öldürülüyor. Neden Berlin Antlaşmasını hatırlarsınız hani Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan hiç sevmediğim bir kelime hiç sevmem Azınlık insanın azınlığı olur mu insan insandır. İlk kez yasal haklar tanınıyor ya hani o da Almanya kökenli ya sizi kefereye bu sattı diye hedef gösteriliyor ve öldürülüyor bir daha da kız kulesini hiç göremiyor. İşte bu 12 yaşında kız kulesine yüzen bir çocuğun öyküsü. O arada tabi Mehmet Ali paşa İstanbul da evlenmiş ve 4 kızı olmuştur. İşte bu 4 kız çocuğundan biri Leyla Hanım. Leyla Hanım da zaman içerisinde evleniyor onun da bir kızı oluyor Mehmet Ali Paşanın torunu Celile Hanım. Celile Hanım da zaman içerisinde evleniyor ve onun da bir oğlu oluyor. Celile Hanımında bir oğlu dünyaya geliyor ve bu çocuk Türkçe ye birbirinden güzel şiirler kazandıracak olan hepimizin tanıdığı.
    NAZIM HİKMET oluyor.
    Nazım Hikmet kimdir nedir neler biliyoruz onun hakkında bir çok şekilde tanıyabiliriz Nazım Hikmet’i ama hiç bilinmeyen Nazım öyküleriyle tanıyalım.
    Nazım Hikmet’i genelde mahkemelerde görürüz pek çok kez yargılandı Nazım Hikmet. Bunlardan biri 1938 yılında ki yargılanmasıdır o çok önemli çünkü orduyu isyana teşvik suçuyla yargılanmıştır. Bu çok ağır bir suçlama yıl 1938 Nazım neden orduyu isyana teşvik suçuyla yargılanıyor. O dönemi görmeliyiz 2. Dünya savaşı başlamak üzere Hitler 1933 yılında Almanya’da iktidara gelmiş İtalya da bir başka diktatör Mussolini Dünyayı kan denizine çevirecekler. Ve Nazım Hikmet o yıllar da bütün bu tehlikeyi ortaya koyan insanlığı uyaran Alman faşizmi adı altında bir kitap yayınlamıştır. Ve o yıllarda bizi Almanya’nın yanında savaşa çekmek isteyenler var aramızda hani bizim geleneksel Alman mandacılığı sevdamız var ya Hitler de güçlü ya yeniden o saltanat yıllarına geri dönebilmemiz için Almanya’nın yanında yer almalıyız diyenler var. Eee Nazım Hikmet sert muhalefet yapıyor. Dışarıda olmamalı Nazım içeri atılmalı ve 1938 Atatürk de ölüm döşeğinde iyi fırsat. Nazım Hikmet orduyu isyana teşfik suçuyla yargılandığı o davada o süreçte Atatürk’e bir mektup yazmıştır. Sana ve devrimlerine bağlıyım diye orduyu isyana teşfik etmedim diye bunu biliyor muydunuz. Tabi çünkü kuvayi milliye destanı bu toprakların özgürleşmesinin sömürgeciliğe karşı duruşunun en güzel şiirini kitabını yazan yegane edebiyatçı kimdir Nzım Hikmet dir. Ama plan belli 2. Dünya savaşı başlamak üzere biz Almanya’nın yanında savaşa girmeliyiz Nazım sert muhalefet yapıyor kitabı da yazdı zaten Atatürk de ölüyor tamam alın içeri. O mahkemede Nazım Hikmet’i suçlu bulan 5 hakimden 4’ü hukuk eğitimi almamıştır bunu biliyormuydunuz. Ve Mehmet Ali Sebük Nazım Hikmetin avukatı ki Mehmet Ali Sebük çok değerli bir hukukçumuzdur Cumhuriyet tarihimizde Adnan Menderesinde avukatlığını yapacaktır. Nazımın davasında bir sürü adli hata tespit etmiştir. Suçlama şu Beyoğlun da bir sinema çıkışında Ömer Deniz adında bir askeri öğrenci Nazım Hikmet’e bir dosya uzatır der ki; ‘’Efendim ben de şiir yazıyorum şiirlerimi okur musunuz.’’ Suç mu? Ne suçu Nazım Hikmet’in şiirleri ders kitaplarında ne suçu ama plan belli orduyu isyana teşvik edecek bu çocuğu ayartıyor. Nazım Hikmet savunmasında özetle demiştir ki; ‘’Benim de bir neferi olduğum bu ordumuz çünkü deniz subayı idi Nazım hastalandığı için çürüğe çıkarıldı. Kendisini bu çocukla isyana teşvik ettireceğime inanıyorsa buna gerçekten inanıyorsa bu doğrudur.’’ Hadi Nazım o dava da baya ceza aldı 12 yıl hapis yattı bunu bulabilirsiniz kitaplar da ama Ömer Deniz’e ne oldu. Haksızlığa uğrayan sadece Nazım Hikmet değil ki bir de Ömer Deniz var. Ömer Deniz 6 yıl hapis yattı serbest kaldı sevdiği mesleğine orduya yeniden başvurdu dediler ki ‘’Evlat kusura bakma seni alamayız yasalar uygun değil.’’ Bundan sonra hukuk eğitimi alacağım siz göreceksiniz haksızlıklarla mücadele edeceğim. Ve Ömer Deniz boş yere hapis yattığı onca yılın ardına serbest kalınca İstanbul üniversitesi hukuk fakültesini koydu. Hukuk eğitimi almaya başladı ama Ömer Deniz çalışmak zorunda Fatih’de hırkaişerif caddesinde bir oyuncakçı dükkanı açtı. Bu dükkanın arkasındaki atölye de tahta oyuncalar yapıyor oyuncakları satıyor kazandığı parayla da hukuk okuyor. Ömer Deniz o dükkanın arkasında ki atölye de bir gün çalışırken büyük olasılıkla hapishane günlerinde öğrenmiştir tahtayla oyuncak yapmayı hani mahkumlar marangozluk eğitimi alırlar ya hapishane de tahta oyuncaklar yaparken kapıdan içeri şöyle 7-8 yaşlarında cılız çelimsiz bir çocuk giriyor. Diyor ki; ‘’Ömer abi bende burada çalışabilir miyim.’’ Çocuğa evet diyemez çünkü aldığı para kendisine yetmiyor, hayır da diyemez çocuğun kalbi kırılır. Oğlum sende bin tekneye gel ve o çocuk okuldan arta kalan zamanlarında Ömer Denizin yanında onun yaptığı tahta oyuncakları boyuyor. Haftalar böyle akıp gidiyor bir gün çocuk diyor ki; ‘’Ömer abi biliyor musun benim hiç oyuncağım yok.’’ Tabi ya nasıl düşünemedim oysa çocuğum elinden fatih semtinin bütün oyuncakları geçiyor ama onun bir oyuncağı yok nasıl düşünemedim. Evlat yarın sabah okula gitmeden bana gel bu gece bu atölye de senin oyuncaklarını yapacağım. Çocuk o gece heyecandan uyuyamıyor nasıl uyur ki oyuncakları yapılıyor. Sabah güneş doğmadan erkenden fırlıyor evinden elinde okul çantası Ömer Denizin dükkanına gidiyor. Bakıyor Ömer Deniz dükkanın arkasında ki o atölye de başını masaya koymuş uyuyor. Masa da tahta oyuncaklar, hukuk kitapları ve çürütülmüş bir beden 6 yıl hapiste yatmış neden Nazıma şiirlerini okuttu diye. Ömer abi.. Ömer abii.. Geldin mi evlat.. Evet.. Oyuncaklarını istiyorsun değil mi.. Evet.. Evlat kusura bakma bütün gece ders çalıştım yapamadım.. Çocuk üzülür başını önüne eğer.. Dur şaka şaka yaptım bak bunlar senin artık seninde oyuncakların var.. Çocuk bir bakar kuklalar iplerle kolları başları ayakları oynayan kuklalar yapmış çocuk yaşasın diyor kuklaları kucağına alıyor çıkıyor hırkaişerif ilkokulun da okumaktadır. Köşede bekliyor arkadaşlarının gelmesini arkadaşları gelmeye başlayınca onları ayartıyor. Gel gel bak ben de ne var.. gel sende gel bak.. gel gel.. 5-6 arkadaşıyla o gün okulu kırıyor terk edilmiş bir evin yıkık virane bir evin odasında okuldan kaçtığı arkadaşlarıyla o çocuk Ömer Denizin yapmış olduğu ilk oyuncaklarıyla ilk gösterisini yapıyor o çocuk bugün hala oynuyor...
    MÜJDAT GEZEN...