• “Konuşmak birçok şeyi halleder ama her şeyi değil. İnsan bazı şeyleri yaşamamışsa, o sırada ihtiyacı varsa, anlar. Aynı şeyleri bugün anlar, yarın anlamaz. İki insan yok mu dört milyar içinde anlaşacak? Yok. Ben bulamadım, bulmaktan da vazgeçtim. Hiç kimseyle, hiçbir meselede anlaşmak imkânı yok. Kendi ruhun üzerinde tesir yapabilirsin, başkalarını değiştirmek imkânı yok. İnsan daima acılarını sublimer etmek (yüceltmek) ister. Ama kaçıyor insan kendinden. Kaçıyorum kendimden.”
  • Yazdıklarımdan mütevellid beni çok eğlenceli, çok konuşan ve dışadönük biri sananlara "yanılıyorsunuz" diyerek sözlerime başlarken, birlikte tv seyrederken bin beş yüz soru sorup diğer insanları illallah ettiren o sıkıcı insan tipinin ben olduğumu belirtmek isterim. Tamam, bir sihirbazlık gösterisi izlerken "kesin ip var" diyecek kadar değil belki ama, bir filme başrol oyuncusu ne zaman zor bir duruma düşse, "bir şey olmaz, merak etmeyin, onun başına bi şey gelirse film biter" diye tekrarlayıp duran o müneccim(!) benim. O saçma sapan ayrıntılara takılan ayrık otu da. Sıradanlığın ve düz mantığın nirvanasından herkese merhaba derken, hasıl olan senarist olma iştiyakımın neticesi dizi senaryomu arz ediyorum. Evet akademisyen olamayabilirim ama neden bir senarist olmayayım. Evet, dizimizin adı "Düz Dizi". Konu gerçek hayatta yaşanmış ya da yaşanma ihtimali olan bir hikayenin konusu kadar gerçek. Hikaye düz bi hikaye. Çünkü dizimizde entrikaymış, aşk acısıymış, taze sıkılmış portakal suyundan bir yudum içip alelacele evden ayrılan iş adamıymış... yok. Zengin oğlan, fakir kız aşkı da yok. Oğlunun sevdiği kızı istemeyen kibirli kayınvalide de yok. Aşıkların arasına giren ve üçüncü şahsın şiirini yazan arabozucular da yok. Esas oğlan ve esas kızımız amansız hastalıklara tutulmuyorlar dizimizde hamd olsun. İçip sarhoş olan tipler olmadığı gibi, trafik kazası geçirip hafızlarını da kaybetmiyorlar. Dizide her şey yolunda ilerleyecek. Sürekli ağlayıp seyircinin psikolojisini bozan bi tip de olmayacak (en gıcık kaptığım oyuncu tipi)

    Dizideki esas oğlan ve esas kızın öyle ilginçli, şaşaalı bir tanışma hikayesi falan da olmayacak. Normalde görücü usulü evlendirecektim bunları ama, vazgeçtim. Esas oğlan ve esas kız Ankara'daki Milli Kütüphane'de tanışacaklar. Kızın adı bildiğimiz, içimizden bir isim. Kızın adı Fadime olacak. (Kızın babaannesi bi sabah, sabah namazını kaçırmış. O sabah da bizim Fadime doğmuş. Al Fadimem türküsünden mülhem, bebeğe bu ismi vermiş babaanne. Bazen ninni niyetine bu türküyü söylermiş. Uyan uyan sabah oldu, namazını kıl Fadimem) Oğlana henüz bi isim bulamadım.

    Dizide ekşın olmayacak. İnsanlar böyle izleyince mutlu olacaklar, dizide her şey yolunda gittiği için. Tamam, bazı hüzünlü bölümler olabilir, hangimizin hayatında hüzünlü bölümler yok ki hem? Fadime saçlarını kestirdiği gün çok hüzünlü olacak mesela. Öyle, düz dizi. Ha, bizim esas oğlan ve Fadime nasıl tanışıyorlar? İşte, Milli Kütüphane'de. Çarpışma falan yok. Kitaplar dört köşeye savrulmuyor. Bizim esas oğlanın sıfır beş ucu bitmiş özet çıkarıyorken. Çünkü yazınca aklında daha çok kalıyor. Ya hu diyor, kimden istesem. Sonra o piti piti yapıp birini seçiyor. O da bizim Fadime çıkıyor işte. Şaka şaka. O piti piti yapmıyor. En yakın masasında Fadime oturuyor. Gidip Fadime'den sıfır beş uç istiyor, esas oğlan. Hikaye bu kadar düz işte. Fadime diyor ki, "üzgünüm, ben sıfır dokuz kullanıyorum". Oğlan "ooooo" diyor dışından. İçinden de "ha" diyor. Öyle de kibar bi çocuk bizim esas oğlan. Maşallah. Neyse. İşte "Düz Dizi"miz böyle bir aşk hikayesi ile başlayacak. Kızı ilerleyen bölümlerde isteyeceğiz inşallah. Şimdilik senaryo bu kadar. O değil de bu çağda sıfır 9 uç kullanan insan evladı mı var al Fadimecim, bal Fadimecim, he mi?
  • Bu kitapla ilgili ne söylesem bilmiyorum. Aslında berbat bir kitap değildi, nefret etmedim ama detaylı düşündüğümde kesinlikle sevmediğimi söyleyebilirim.

    Öncelikle beni rahatsız eden şey yazarın seçtiği kahraman anlatıcı oldu. Ortada ahım şahım bir konu yok, edebi olarak cümlelerin bir özelliği olduğu da söylenemez. (Birkaç anlamlı cümle vardı, onlar da sürekli tekrar eden alıntılardan ibaretti. Yazar Robert Frost'a o kadar takmış ki her sayfada ona göndermeler mevcuttu, karakterin soyismine kadar bu böyleydi.) Dediğim gibi, dili de oldukça basitti. Değil betimleme, adam akıllı duygusal çözümleme bile yoktu diyebiliriz. Ortada ilgi çekici bir öykü var mıydı? Bence yoktu. Aşk kısmı? Yüzeysel, basit ve kadın karakter sebebiyle itici. Bir sorun var mıydı? Bana sorarsanız vardı ama yazar üzerinde durmamıştı. Ve tüm bunların yanında gidip Parker diye bir karakter seçmiş, onun gözünden olayları anlatmak istemiş. O kadar itici bir karakterdi ki başta sebebini anlamakta zorlandım. Görünürde itici olması için hiçbir sebep yoktu. Ama varmış, sonlara doğru fark ettim.

    Sözde Parker Frost zeki, düşünceli, detaycı bir insan. Ergen olduğu için çoğu davranışı tolere edilebilir mi? Eğer ergen gibi yazılsaydı, elbette ama gereğinden fazla olgun yazılmaya çalışılmış ve tutarlı da olunamamış ki sonlara doğru kararlarıyla bu patlak vermeye başladı. Çok düşünceli bir karakter ama insanları nasıl incittiğini anlayamıyor. Babası olduğunu, onunla iletişim kurabileceğini düşünemiyor. Annesi ile oturup insan gibi konuşamıyor, fikir beyan edemiyor. Hayattan ne istediğini, birine aşık olduğunda ne yapması gerektiğini, birisi onunla konuştuğunda ne tepki vermesi gerektiğini bilmiyor ama aslında çok zeki, dili kullanma açısından çok becerikli ve bir sürü fikri var. Öz güven problemi falan da yok. Bir topluluk önünde konuşabilecek bir insan. Başkasının hayatına müdahale edebilecek bir insan ama kendine dürüst olamıyor falan filan. Yazar bu tutarsızlığı "anı yaşa" felsefesi ile başlatıp onu bir denge üzerine oturtmaya çalışmış ama açıkçası ben aradığımı bulamadım ve kitap bittiğinde bu neydi şimdi falan oldum.

    Arka plandaki olaya gelirsek... Öyle bencilce yapılmış bir şey ve öyle geçiştirilmiş ki kitaba bu puanı vermeme esas sebep de bu oldu. İnsanlar hata yapabilir. Pişman olabilir. Hatta olmayabilir. Ama bu konuyu işleyip ve sözde "mutlu son"a kavuşturup aslında olaydan etkilenen esas kişileri, mesela birçok soru işareti olan aileleri hiçliğin içinde bırakmak? Yalanlar söylemek? Kaçmak ve saklanmak? Bu mudur yani mutlu son? Ah, bir hata yaptık ve kaçalım. Sorun değil. Ortaya çıkmadığımız sürece her şey halının altında durabilir. Bravo. Diğer karakter sanki hiç yokmuş, olaydan bağımsızmış gibi yapalım. Tam da ergenlik çağındaki insanlara vermek istediğimiz tavsiyeler, amaca hizmet eden bir mesaj. Bravo yazar.

    Ay bir de gözünü seveyim ya; aynı cümleler kaç kez yazılabilir? Mesela bir yer var, Parker bir defteri açıp okuyacak. 40 sayfa falan yapsam mı yapmasam mı, ay yapıyorum bak, yaptım gitti, yok vazgeçtim, yok dayanamıyorum, açıyorum, okuyorum, okumuyorum; yeter kardeşim. Aynı cümleleri ısıtıp ısıtıp getirmiş. Frost der ki, bıdı bıdı. Bıdı da bıdı. Şöyle şöyle düşünüyorum. On sayfa sonra tekrar, tekrar, tekrar... Okurken usandım.

    Bir de kitapta o kadar çok anlatım bozukluğu var ki cümlelerin manasını bulmak çaba istiyor.

    Açıkçası bu kitabı sevmedim, beğenmedim ve vakit kaybı olarak gördüm. Hiç de farklı olmadı benim için. Tavsiye etmiyorum.
  • Hiçbir cevap bulamadım. Açıklayamadım ve sonunda cevap aramaktan vazgeçtim
  • Kitabı okurken çok sıkıldım, bırakmayı düşündüm, vazgeçtim, tıp terimleri çok fazlaydı. Keşke geçen terimleri sayfanın en sonunda küçük notlar şeklinde aciklasaydi. Bazı bölümlerde kendimde parçalar buldum. Kendime karşı öz eleştiri yapmami sağladı. Ben daha farklı hikayelerde bekliyordum. Umduğumu bulamadım.
  • Uzun bir okuma sürecinden daha çıktım. Okurken inceleme yazacağımı düşünmüyordum, ama kitabın sonuna geldiğimde vazgeçtim. Dolayısıyla not almadan okudum, hikayeler hakkında çok ayrıntılı yorumlar yapamayacağım.

    Öncelikle kitap normal şartlar altında bulunabilecek bir kitap değil, ancak sahaflardan temin edilebilir. Uzun süredir kütüphanemde gözüme çarpıyordu, ama erteliyordum okumayı. Öykü türüne aşina olmaya başlayınca, hatta son olarak ''Kısa Öykünün Büyük Ustaları''nı okuyunca sıranın bu öykü kitabına geldiğini düşünmüştüm. Fakat umduğumu bulamadım. Kitap, Sait Faik'in ''Dülger Balığının Ölümü'' adlı hikayesi ile açılıyor. Daha önce Sait Faik okumuş biri olarak bu hikayesini beğendim. Fakat peşisıra gelen hikayeler beni tatmin etmedi. Hatta hikayelerin bazılarını anlayamadım bile. Kitabı aynı anda okuduğum biri olsaydı da şimdi burada ne anlatılmış yani deseydim diye düşünmedim değil. Hatta bir iki hikayeyi internette aratıp belki üzerine yazılmış bir yazı vardır da anlamlandırabilirim dedim. Ama hikayeler hakkında yazılmış inceleme, yazı filan da bulamadım.

    Özellikle Tezer Özlü, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay gibi yazarların hikayelerine gelince bir heveslendim, ama hikayelerin hiçbiri yazarın kitaplarını okumalısın diyemedi. Hevesim kırıldı diyebilirim.

    Hikayelerin çoğunda da farklı ülkeler, yabancı karakterler yer alıyordu. Özellikle son hikayelere doğru iyice arttı. Belki de bu yüzden Selim İleri'nin Gelinlik Kız öyküsü hoşuma gitti, bizden bir hikayeydi. Füruzan'ın Parasız Yatılı adlı hikayesini de beğendim. Bilge Karasu'nun Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam adlı hikayesi de hoşuma gitti. Ama sonunu anlamlandıramadım. Böyle beğendiğim beş hikaye filan vardı.

    Seçme öyküler olduğu için net yorumlar yapamıyorum. Ama bu kitaba alınan hikayeler beni tatmin etmedi. Herkese iyi okumalar...