• 86 syf.
    ·1 günde
    Eser 5 tane hikâyeden oluşuyor. Hikâyelerin isimleri Kızıl Elma,Oğulla Buluşma, Beyaz Yağmur, Asker çocuğu ve Deve Gözü. Ayrı hikâyeler bu eser ile bir araya getirilmiştir.
    Yazar bu hikâyeler de güçlü bir sembolizm kullanarak aşkın tertemiz heyecanını, gelenekleri ve tarihi, savaşları ve Kırgız Türkünün tarifi zor dramını ve en çok da vatan topraklarını, ülkelerini bayındır kılmak için bütün yokluklara, güçlüklere göğüs gererek çalışan gençleri anlatıyor.
    Kızıl Elma hikayesi ile saf aşkı, Oğulla Buluşma'da savaşta halkın durumunu, Beyaz Yağmur ile zor imkanlarda ülkeyi bayındır hale getirmeye çalışan insanların mücadelesini, Asker Çocuğu hikayesinde bir çocuğun baba hasretini ve Deve Gözü Hikayesi ile de yine Kırgız insanlarının mücadelesini bizlere sunmuş.
    Kendi kültürünü ve insanını anlattığı bu hikâyeleri çok sevdim. Sizlere de okumayı ve bu hikâyeler den faydalanmayı tavsiye ederim
    Cengiz Aytmatov'u ve eserlerini anlamak için yine ondan yazar nasıl olmalı dinleyelim
    "Her yazar bir milletin çocuğudur ve o milletin hayatını anlatmak, eserlerini kendi milli gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirmek zorundadır. Benim yaptığım önce bu, yani kendi milletimin geleneklerini ve hayatını anlatıyorum. Fakat orada kaldığınız takdirde bir yere varamazsınız. Edebiyatın milli hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri vardır. Yazar, ufkunu milli olanın ötesine doğru genişletmek ve 'evrensel' olana ulaşmak için gayret göstermek durumundadır. İyi yazar 'tipik insan' ortaya koyma ustalığına erişen yazardır."
    Dipnot;
    Cengiz Aytmatov'un ruhu şad olsun
  • 256 syf.
    ·8 günde·7/10
    NOT: Her kitap incelemesi doğası gereği bir miktar spoiler içerir ve birazdan okuyacaklarınız bir kitap incelemesi niyetiyle kaleme alınmıştır...

    ------------------------------------------------

    Almanya'da yazar olmak (ya da Alman ekolünden bir yazar olmak diyelim), Brezilya'da futbolcu olmak gibi bir şey... Çok iyi, çok yetenekli de olsan; genelde herkes çok iyi ve çok yetenekli olduğu için bazen küresel bilinirlik açısından geri planda kalabiliyorsun...

    Gerçi Nobel ödülü almış bir yazara bilinirlik açısından geri planda kalmış demek ne kadar doğru bilemiyorum ama yoldan birini çevirip aklına ilk gelen 5 Alman yazarı söyle desek, kaç kişi bu listeye Heinrich Böll 'ü dahil eder ondan çok emin değilim...

    İncelemeye yazar üzerinden giriş yapmayı beklemiyordum açıkçası, benim için de sürpriz oldu:) Ancak bu vesileyle sonda söyleyeceğimi baştan söylemiş olayım; Böll, özellikle ülkemizde daha fazla okunmayı ve tanınmayı hak eden bir yazar... Bizim kültürümüzde 'Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler' diye fantastik bir atasözü vardır. Bugün Abdurrahman Çelebi rolünün Saramago gibi yazarlara verilmesinin bir nedeni de sanırım Böll gibi yazarların yeterince ön plana çıkarılmamasıdır...

    Gelelim Palyaço'ya...

    Bu kitaba aslında iki farklı pencereden bakmak gerekiyor; biri dönemsel, diğeri evrensel... Dönemsel pencereden baktığımızda 2. Dünya Savaşı'ndan yeni çıkan ve her büyük savaş sonrası toplumların içine düştüğü buhrana benzer dönemsel bir boşlukta kendini arayan bir Alman toplumu karşımıza çıkıyor. Büyük savaşlar sonrası toplumların kendini yeniden inşa etme süreci hem madden hem de ma'nen oldukça zor bir süreçtir. Savaşta ölenlerin ardından 'geride kalanlar' olarak bu yükü taşımak güçtür, biraz da haksız bir suçluluk duygusu taşır içinde... Öte taraftan hayat devam etmektedir. Toplum kendini yenilemek ve yaşamaya kaldığı yerden devam etmek zorundadır. Sonunda her şey öyle ya da böyle normalleşir ve geriye kulaklarımızın içindeki üç küçük kemiği zangır zangır titreten şu soru kalır: Savaşta ölenler neden öldü?

    Kitabın baş kahramanı Hans Schnier, bu konuyu savaşta kaybettiği kız kardeşi üzerinden sorgular biraz. Hans ile ailesi arasındaki soğuk ilişkinin ardında biraz da bu acı hatıra yatmaktadır. Savaş zamanı kızlarını 'vatan uğruna' ölüme gönderebilecek kadar gözüpek bir ailenin gündeminde, normalleşme yıllarında hisse senetleri, ekonomik çıkarlar ve iş ortaklıkları gibi konular vardır. Ailenin asıl 'dindar' olan üyesi, diğer erkek kardeş Leo olmasına rağmen, bu durumu sorgulayan kişi ailenin 'sanatçı' üyesi Hans olur...

    Yine kitaba dönemsel olarak bakmaya devam edersek birkaç not daha ilave edebiliriz yazımıza... Savaş sonrası yeniden yapılanma dönemi, toplumu yeniden inşa edecek bireyler açısından bir 'yer edinme' dönemidir aynı zamanda... Bu yer edinme mevzusu daha çok iş, siyaset ve din üzerinden yürür. Dönemin kendi atmosferinde din, yer edinmede etkin bir kanaldır. Katolik veya Protestan olmanız dahi toplum içindeki konumunuzu etkileyebilir. İşte bu yüzden kitap, kurgusunda yoğun bir şekilde mezhep eleştirisi yaptığı için ilk basıldığı yıllarda büyük bir tepki toplamıştır. Yazar da bu süreçte hayatının en zor dönemlerinden birini yaşamıştır... Ancak bu durum görece çok uzun sürmez. Böll, 1985 yılında bir makale yazıp kitaba sonsöz olarak eklemiş. Bu makalede kitabın 20 yıl içerisinde tarihi bir roman niteliğine bürünmesine dikkat çekmiş... Yani ilk basıldığında din karşıtı diye adeta linç edilen bir kitap, 20 yıl gibi kısa bir sürede neredeyse dönemi anlatan bir kaynak kitap hüviyeti kazanır. Çünkü arada geçen sürede toplum dönüşümünü tamamlamış; din kanalı etkisini nispeten yitirmiş, onun yerini farklı kanallar almıştır...

    Evet, bu kitap ilk bakışta dini yerlebir eder gibi görünse de, derinlere inildiğinde asıl eleştirinin dine değil de dinin metalaştırılmasına olduğu net bir şekilde görülebilmektedir... Bu metalaştırma, bu toplum mühendisliği, güya dini kaynak gösterip özel yaşamları dizayn etme sevdası, bizzat dönemin din temsilcileri tarafından yapılır. Asıl vurucu eleştiri işte bu insanlara gelir. İşaret parmağı bir yeri gösterdiğinde, gösterilen yere değil de işaret parmağına bakanlardan olmamak lazım. (Günümüzde, kendi coğrafyamızda da maalesef en çok bu konunun sancısını çekiyoruz)

    --------------------------------

    Dönemsel penceremizi burada kapatıp evrensel penceremizi açıyoruz şimdi de...

    Şu ana kadar genel olarak toplumdan ve toplumsal dönüşümden bahsettik. Şimdi, toplumdan çıkıp bireyin kendisine odaklanıyoruz bu defa...

    Kitabın ilk bölümlerinden birinde şöyle bir ifade geçiyor;
    "Aslında her insan birbirine yabancı değil midir?"

    Evet, özünde her insan birbirine yabancıdır. Bu yabancılığı ortak değer veya kavramlar etrafında bir araya gelerek aşmaya gayret ederiz. Mesela burada bizi buluşturan şey edebiyattır. Biz burada bu yazıları yazarken bir başka internet sitesinde birbirine yemek tarifi veren veya futbol üzerine konuşan insanlar bir araya gelmektedir... Bunun sayısız örneği vardır...

    Tabii bunlar küçük başlıklardır. Bizim gibi birbirine yabancı insanları bir yerde toplar ama çok da ilerisine götürmez. Burada okumayı sevdiği kitapları, türleri veya yazarları bir çırpıda sayabileceğim onlarca okur dostum vardır ama hiçbirinin giyim tarzını veya nükleer santraller hakkında ne düşündüğünü bilmem...

    Bu noktada tekrar din kavramına dönmemiz gerekiyor. Çünkü din çok daha büyük çaplı bir buluşma noktasıdır. Yediğimiz içtiğimizden tutun da, nasıl evlenip nasıl çocuk yetiştireceğimize kadar kapsayıcı ve birleştirici bir etkisi vardır üzerimizde...

    Bu noktadan bakıldığında, evet din bireylerin kendi içindeki yabancılaşmasına gerçek bir çözüm üretebilir. Zaten dinin özünde sürekli paylaşmak, cemaat olmak, ortaklaşa üretmek ve beraber ibadet etmek gibi insanları bir araya getiren emir ve tavsiyeler yer alır.

    Ancak dini bu özünden kopartıp çeşitli mezhep ve benzeri bölünmeler üzerinden bir nevi onu çoğaltmaya kalkarsak yeniden başladığımız noktaya, hatta daha gerisine dönmüş oluruz. Çünkü dinin mezheplere bölünmesi; ortak çağrının yanında bireysel veya grupsal farklılıkların devreye girdiği ve bir yerden sonra tamamen bireyi zamana göre dizayn etmeyi öngören yeni kapıların açılmasına olanak tanır... Günün sonunda, tek bir kaynaktan çıkan ve herkesi kapsayan büyük çağrı, önce küçük çağrılara, daha sonra da daha küçük çağrılara bölünerek bireyleri birbirine karşı daha da yabancılaşmış bir konuma getirir.

    Palyaço, bu katmanlı yapıyı çok başarılı bir şekilde işleyen bir kitap... Aslında ilk bakışta kurguyu, 'bir palyaçonun hayatı üzerinden topluma karşı yabancılaşmış bireyin trajik hikayesi' şeklinde görmek oldukça mümkün. Ancak ben bunun tam tersini savunuyorum. Yani bu yapı içerisinde aslında toplum, kademeli olarak bireye yabancılaşıyor. Çünkü, önce toplumun, sonra ailenin, sonra sevgilinin ve son olarak 'Paylaço'nun bizzat kendisinin, kendisine yabancılaştığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle, paylaço kendisini toplumdan soyutlamıyor, toplum zamanla kendi içinde kapanarak (veya bölünerek) Palyaço'yu dışarıya doğru itiyor. Örneğin aşkla başlayan ve yıllarca aşkla devam eden bir ilişki, sadakatsizlik, ilgisizlik, saygısızlık gibi bireysel bir nedenle değil de toplumun kendi içinde türettiği ve dayattığı normlar yüzünden sona eriyor... Bu nedenle, iki farklı yaklaşım arasındaki farkı bence iyi analiz etmemiz gerekiyor...

    İncelemenin sonuna gelirken, bu kitabı seçerek Böll ile tanışmama vesile olan 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'na, kitabı öneren Selman Ç. 'ye ve yaptığı incelemeler ile Böll'ü radarımıza sokan Hakan S. 'ye özel bir teşekkür göndermek istiyorum...

    Son olarak;

    Eğer bu TEKNİK incelememi beğendiyseniz beğen butonuna tıklamayı, kanalıma abone olmayı ve arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın lütfen:)))

    Şaka şaka, yabancılaşma üzerine küçük bir ironiyle bitirmek istedim:))

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Türk Tipi Empati : Aynı şeyi senin anana bacına yapsalar iyi mi?
    Türk Tipi Felsefe: Fazla düşünme kafayı yersin.
    Türk Tipi Psikoloji: Delidir, ne yapsa yeridir.
    Türk Tipi Sosyoloji : Elalem ne der?
    Türk Tipi Eğitim: '' s**rım dersine sanki okuyup da apartman yöneticisi olacak p******k '' (Zehraca )
    Türk tipi sağlık : Elemtere fiş kem gözlere şiş. ( Devlet Ayıcı )
    Türk tipi hukuk: Eve hırsız girerse ev sahibi linç edilir.
    Türk tipi endüstri: Kimi tanıyorsun? Seni kim yolladı. ( free eagle )
    Türk tipi din : Etme bulma dünyası..İyilik eden iyilik, kötülük eden kötülük bulur .(Filosofiam )
    Türk tipi teknik servis:Ne tamircisi canım ben şimdi hallederim. - Halledemedi (İbrahim (Sisifos) )
    Türk tipi kültür: Hayatım boyunca bir kitap bile okumadım. (gururla söylenir)
    Türk tipi bilim: Şeytan icadı
    Türk tipi siyaset: o kadar çok kalıp var ki hangisini söyleyeceğimi bilemedim işte örnekler: bölücü, terörist, fetöcü, ajan provokatör, oportünist, orducu, gavur, Allahsız, imansız, komünist, dinci, şeriatçi, gerici, faşist, ve benzeri bütün nefret söylemleri . . . .(ozan erdoğan)
    Türk Tipi Yabancı Dil: Derdimi anlatacak kadar. ( Mehmet Afaki)
    Anlıyorum; ama konuşamıyorum.
    ( Ne Kitapsız Ne Kedisiz )
    Türk Tipi Teselli: Senin şeyin sağ olsun.
    ( Mehmet Afaki )
    Türk tipi söz bağlama: Bunlar hep Amerika'nın oyunları...( meltem şen )
    Türk tipi gelişme örneği: batı bizi kıskanıyor. (Serhad )
    Türk tipi teknoloji; Onların teknolojisi varsa bizimdir Allah’ımız var. ( Ayşe )
    Türk Tipi Memleket meselesi:Yol yaptı yol(!) ( Serdar İnce )
    Türk tipi acil servis:Çok iyi doktor. Hemen serum taktırdı. ( Aslı k. )
    Türk Tipi Yardım : Boş geçmeyelim cemaat, boş geçmeyelim. (ercanscgn)
    Türk tipi tanışma: hemşehrim, memleket neresi?
    Türk tipi soru: Yok cevabına hiç mi yok? (homeless)
    Türk tipi yolsuzluğu aklamak: Cami yaptırmak. (Mehmet D.)
    Türk tipi mühendis: format atıyon mu yavriiiim?
    Türk işi pazarlık : fiş almasam 5 tl indirim olmaz mı? ( Li-3)
    Türk Tipi Okur: Ben kitap okumam, özet okurum! (Loana)
    Türk tipi öğrenci: Hımm ikinci sınavdan 100 alsam, öğretmen sözlüme 100 verse ee performans ödevinden de 100 alsam........( Neslihan T.)
    Türk tipi jüri yorumu: Sana puanım 9 kanka
    Türk tipi ulaşım: Taksimetre açmazsan kaça olur abi?(Yusuf Çorakcı)
    Türk Tipi Sınava Hazırlık: Ya var ya hiç çalışmadım.
    (Sabaha kadar uyumadı çalıştı.)
    Türk Tipi Oruç: Ben acıkmıyorum da susuyorum.
    Türk Tipi Teselli: En kötü, öğretmen olursun.(GÜLŞAH)
    Türk işi başarı ölçümü; bizim oğlan zeki ama çalışmıyor. (zeyneb)
    Türk tipi hava durumu: sıcak değil de esas nem var nem.(Yusuf Çorakcı)
    Hukuğa- sallandıracaksın taksim meydanında 3-5 kişi-, mühendisliğe- açıp kapadın mı?-, ulaşıma- karşının taksisiyim, bilmiyorum-, seçmen'e- yiyor ama çalışıyor- eklenebilir, klasikler sonuçta.(Erhan)
    Türk Tipi Meslek Seçimi: Öğretmen ol kızım, tatili çok tatili.(Meltek)
    Hahah aynen aynen hatta Türk Tipi Eş Seçimine bile uyuyor: "Öğretmenmiş, bunu alalım hem tatili çok hem ev işlerini yapmaya zamanı olur." (Meltek)
    Türk tipi diyet: su içsem yarıyor ya ekmeği kesmem lazım.(Yusuf Çorakcı)
    Türk tipi merak: Sen kimin gızısın? (Neytiri)
    Bir de Türk Tipi Enerji Tasarrufu (!) var: Kapıyı aç da diğer odalar da serinlesin.( Meltek)
    Türk Tipi Buluşma Yalanı: "Yoldayım, 5 dakikaya ordayım."
    (Oysaki evde ve daha giyinmedi bile)
    Türk Tipi Teravih: X Camisi'ne gidelim, oranın imamı hızlı kıldırıyor.( Gülşah )
    Turk işi anne: Elalemin çocuğu bak nasil da ders çalışıyor sen ise hep bilgisayar başındasin. ( cocuk bilgisayarda performans odevini yapmış oysaki ) (Gonca Çiftçioğulları)
    Türk Tipi Karakter Analizi: Kendisi iyi ama çevresi kötü. (Mehmet Afaki)
    Türk tipi anne komşunun çoçuğu nasıl yapıyor?( Sabahat Uçar)
    Türk tipi eleştiri: sen, siz, onlar, başkaları... (Aşk-ı Bendi)
    Türk tipi adres tarifi: Şimdi burdan 100 metre düz devam et sağa sap kime sorsan gösterir. (Fazla yardımsever bir milletiz, isterse kaybolsun o yol tarif edilecek) (Betül Deniz)
    Türk tipi savunma:Hep beni görüyorsunuz hocam.
    Türk tipi eğitim:“Çocuklar ben dersimi anlatır çıkarım, maaşım yatar. Siz ister dinlersiniz ister haytalık yaparsınız…” (Mehmet Sadık Oğur )
    Türk tipi vurdumduymazlık: Bir kereden bir şey olmaz.(Burak)
    Türk tipi Müslüman:
    -nasılsın?
    oruçluyum.
    -nereye gidiyorsun?
    oruçlu olduğum için, cennete.( Mona'nın Lisa'sı)


    Alıntıdır