• Bu duvarların içine, nice gençlikler gömülmüştü, burada, yararlanılmayan nice günler ziyan olup gidiyordu. Evet şurasını
    kabul etmek gerekir: Bütün bu insanlarda olağanüstü kaynaklar
    vardı, belki de bizim halkımızın çocuklarının en yetkinleri,
    en beceriklileriydiler; fakat o büyük yetenekleri işe yaramamak
    üzere gömülüyordu. Kimdeydi suç?
    Evet, kimdeydi suç?
    Edward Hallett Carr
    Sayfa 63 - İletişim
  • 260 syf.
    ·8 günde·Beğendi·7/10
    “İnsan tahmin ettiğimizden çok daha karmaşık bir varlık. Sözün kalp kırdığı, sözün hayatı zehir ettiği bir başka varlık var mı yeryüzünde? Yok. Kötü bir söz insanın kalbini kırar. Kötü bir söz insanı uykularından eder. Aylarca günlerce yıllarca hınç içinde yaşamasına dahi yol açabilir. İyi bir söz de kalbi tamir edebilir.” diyor Kemal Sayar.
    •••
    Bu cümlelere katılmamak mümkün mü?
    Kötü ve kırıcı bir söz duyduğumuzda uykularımızdan olmuyor muyuz? Günlerce onu düşünüp kendimizi yormuyor muyuz?
    Peki buna değiyor mu? Asla.
    •••
    Kısaca biz, bir kalbi olanlar iyi ve güzel cümleler duymaya hasretiz..
  • 432 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Kitaplar hakkında 3 senedir falan yazıyorum ve halen beni etkileyen bir kitaptan bahsederken nereden başlayacağımı bilmiyorum. Bu yüzden biraz karışık ilerleyeceğim.

    => Yazı boyutu o kadar küçük ki yani neredeyse kör edecek okuyucusunu. Hani normal bir kitabın yazı boyutunda basılmış olsa kitap 400 değil 800 sayfa olurdu. Aşırı küçük yazı boyutu beni bazen delirtti. Çok gözüm seğirdi.
    => Kitap hakkında öyle aşırı övgüler vardı ki, hem de büyük yazarlardan, acayip bir beklentiye girerek okudum. Hele filmini seyrettiğim Conan da Howard’ın eseriymiş, bunu da öğrenince ben de biraz beklentiye girdim bu kitap da boş değildir diyerek. Tabii neredeyse üstünden 100 yıl geçmiş ve tutulmuş bir kitaba haliyle gelen övgüler, birkaç yıllık kitaba gelen övgülerden daha fazla olacaktı, bunun da farkındaydım.
    => Uzun boylu, uzun saçlı, resimle de betimlenmiş, film afişi bile buna uydurulmuş, fazla konuşmayan, sakin, 17. yüzyılın Avrupa ve Afrika’sında geçen bir hikayeye konuk oluyoruz. Siyah, sade bir kıyafet giyer. Ben kefenin siyahına benzettim. Pelerini siyah, şapkası siyah, Man İn Black film kostümlerine adeta ilham vermiş bir adam diyebiliriz.
    => Bir gezgin görüyoruz kitapta. Bu gezgin karşılaştığı dehşet verici ve esrarengiz olayları çözmek için var diyebiliriz. Kötülüğe, özellikle Şeytan’a karşı verdiği mücadele ile tanınır. Sadece Şeytan değil; İblisler, Vampirler ile savaşır. Gücünü İMAN üzerinden alır. Din motifleri gözümüzün içine içine sokulmuş tebrikler. Bunun şöyle bir yorumuyla karşılaşmıştım, aynen aktaracağım. Katılıp katılmamak da size kalmış: “En yobaz çizgi film kahramanı.”
    => Kitap sıkıcı bir hikayeler bütünü olup bir anda hız kazanıp yavaş yavaş ilerleyip finalde bir hızlı bitirişle doyuruculuğa ulaşmak yerine; parça parça, içindeki 17 hikayeyle her hikayede bizde ayrı bir lezzet bırakıyor. Böylesi daha tatmin edici benim için tabi.
    => Kitabın bir diğer özelliği ise çok fazla özlü söz diyebileceğimiz cümleler ve şiirsel bir olması. Özellikle şiirsel dil bir yerden sonra ‘Ulan Shakespeare’ mi okuyorum’ dedirtti bana. Tabi ben çok eski bir baskısından okuduğum için -Türkçe daha bir özgün mü demeliyim orijinal mi demeliyim- ‘Velvelakin’ diye bir kelime vardı, ne hoşuma gitti öyle.
    => Kitabın betimlemeleri konusuna da değinip sonlandırmak istiyorum. Kitapta yapılan betimlemeler çok iyiydi. Yani bir yerden sonra tarif edilen canavarı bile kafamızda canlandırmak mümkün oluyordu. Hem de her şeyiyle. Bu güzeldi.

    Böylelikle kitabımız nihayete eriyor. Ben kitabı tavsiye ederim. Özellikle bu tarz kitaplar tüm dünyada milyonlara ulaşmışken bizlerde bir elin parmaklarını geçmeyecek okunma sayısı beni çok üzüyor. Daha çok okunması dileklerimle keyifli okumalar, mutlu bir tatil arefesi diliyorum hepimize. Esen kalın..
  • 594 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Cevdet Bey ve Oğulları
    Bazen mutlu bir evliliğin hayaliyle yaşar insan. Haliyle ben de bazı zamanlar böyle bir hayalin içerisinde bulurum kendimi. Bekar bir erkek olarak evim genelde düzenli ve temiz değildir. Evlenince temiz ve her şeyin yerli yerinde olduğu bir evim olacağını düşünürüm. O yüzden de pek umursamam evdeki düzensizliği. Sonra gene yemek alışkanlığım da pek düzenli değildir. Çoğu zaman dışarıdan yerim. Tabi ki bu sıklıkla fast food dediğimiz hazır gıdalar olur. Evlendiğim zaman ocakta güzel yemekler pişeceğini düşünür, eve geldiğimde yemeğin hazır olacağını hayal ederim. Bu yüzden yediğim yemeklerin vücutta bıraktığı hasarları önemsemem. Cinsellik de öyle tabi. Bu, kadın erkek her canlının ihtiyacıdır. Evlenince de böyle bir sorunun olmayacağı aşikar. Çünkü artık bir kadının peşinden giderek uzun uzun samimiyetsiz sohbetlerden, gereksiz harcanan paralardan ve boşa akıp giden zamandan sıkıldım. Tabi en önemlisi de sevgi. Sevgisiz bir cinsel birleşmenin de bir yerden sonra hiç de tatminkarlık vermediği anlaşılıyor. Zaten romantik bir insansanız ilişkilerinize romantizm kattığınız için duygusuz genç kızlarımız sizi fazla müteşebbis buluyor. Onlara hak etmedikleri bir duygusallık sunmaktan sıkıldım açıkcası. Herkesin olmasa da büyük çoğunluğun derdi gösteriş ve maddesellik olduğu için de ekonomik imkanlarınız elverişli değilse, o zaman böylesi bir ilişkiye başlamanın da sizi tatmin etmeyeceği malum. Cevdet Bey de aslında böyle biri. Tamam kendimi masum göstermeye çalışmış olabilirim ama özelde bakarsanız Cevdet Bey de böyle biri. 1900lerin başındaki Cevdet Beyden bahsediyorum. Evli ve mutlu insanlara bakarak onların mutluluğunun hayaliyle kendisine bir hayat çizmek istiyor. Evlenince her şeyin düzeleceği bir hayat. Siyasetle ilgilenmeyen, ticarette başarılı olmayı amaç edinmiş ama aynı zamanda da sahip olmayı arzulayan. Birinde iyi bir araba varsa onda da olmalı ve o da iyi bir evde oturmalı. Yani kendisini piyasada belirgin kılabilecek ne varsa onlara sahip olmayı arzulayan birisi. Aslında bugün hepimiz böyleyiz. Buna kapitalizm deniyor. Bugünlerde kapitalizmi savunan insanlar çıkmaya başladı ortaya. Haklılar da ama sorun kapitalizm değil. Kapitalizmin kendisini belirgin kılma şekli. İnsanlara bir ürünü aldırmanın en acımasız yöntemini kullandırarak, sahip olma arzusunu uyandırıyor. Her şeyi insanların gözüne sokuyor, böylece o ürüne sahip olmak bir ihtiyaç değil de nefsini tatmin etme amacına dönüşüyor. Ve bu hepimizde böyle. Araba istiyoruz ama alacak paramız yok; yine de bir yolunu bulmaya çalışıyoruz. Telefon istiyoruz ama alacak paramız yok; yine de bir yolunu bulmaya çalışıyoruz. Gerçi Avrupa ve Amerika’da bunlar lüks değil birer ihtiyaç; bu yüzden de oldukça ucuzlar. Bizde ise lüks olarak görülüyor ve ekonomiyle orantılı olarak da fiyatlar ulaşılamaz boyuta varıyor. Evlenmek bile bizim için 2-3 yıllık borç demek. Neyse Cevdet Bey’den sapmayalım... Tam Cevdet Beyle bir bağ kurdum derken Cevdet Bey bir anda aile babası olup çoluk çocuğa karışmış bir vaziyette karşıma çıktı. Ve tabi ki çocuklar büyümüş, hatta evlenmiş ve Cevdet Bey torun sahibi olmuş. Cevdet Bey sahip olduğu hayata kavuşmuşken, ben de Cevdet Beye imrenerek onun gibi olmayı arzulamayı başladığım anda sayfalar Cevdet Beyi hayattan söküp aldılar. Sayfalar bana bir gerçeği daha hatırlattı ve bu sefer aslında Refik gibi biri olduğumu görmeye başladım. Refik... Cevdet Beyin oğullarından birisi. Aslında Cevdet Bey hayattayken tıpkı onun gibi bir hayat yaşardı ama sonra... Hayatında eksik bir şeyler olduğunu fark etti. Bir hareketsizlik ve sanki yaşanmamış bir şeyler vardı. Galiba hepimizin düşündüğü bir şey bu. Neden bilmiyorum ama hayatta sahip olduklarımızdan ziyade sahip olamadıklarımıza bakarak hep bir melankolik ruh halindeyiz. Tamam daha çok ben öyleyim. İstiyorum. Çok şey istiyorum. Bunlar maddesel şeyler. Ama bunların olmamaları beni çok etkilemiyor. Anlık ruhsal sıkıntılar o kadar. Ama hayalini kurduğum şeyler var. Bunlara ulaşmak benim elimde. Ve bunu başarabileceğimi biliyorum. Bunların peşinden gideceğim. Yeni bir hayat başlıyor benim için. Yakında başlayacak. Ve bu hayatta kendime bir ülkü edinmeliyim. Yazacağım. Bu sene yapacağım bu işi. Yoksa Refik ya da Muhittin gibi bir büyük boşluğa düşeceğim. Gerçi düştüm ya neyse. Ama çıkacağım biliyorum. Hayat hepimize yaşadıklarıyla tecrübe ettirir kendisini. İstisnasız hepimize. Hayatta torpilin olmadığı tek yer burasıdır. Şu güzel dizelere katılmamak mümkün mü;
    İnsan insan derler idi
    İnsan nedir şimdi bildim
    Can can deyü söylerlerdi
    Ben can nedir şimdi bildim
    Muhyiddin der hak kadir
    Görünür herşeyde hazır
    Ayan nedir pinhan nedir
    Nişan nedir şimdi bildim
    Kendisinde buldu bulan
    Bulmadı taşrada kalan
    Canların kalbinde olan
    İnanç nedir şimdi bildim...
    Bazen böyle olur işte; hayat size öyle şeyleri yaşatır ki... İnsan nedir öğrenir, inanç nedir bilirsiniz. Orhan Pamuk’un romanlarına bakın, hepsi birer dönem romanı. Karakterleri arasında kendinizi, arkadaşınızı, ailenizi ve çevrenizde tesadüf eseri karşılaştığınız insanları görürsünüz. Gerçekten de böyleyiz dersiniz. Öyle bir şey işte. Mesela Refik yaşadığı hayatın içerisinde sıkışmış, tüm zenginliğine ve sahip olduğu aileye rağmen kendisinde bir şeylerin eksik olduğunu hissetmiş. Bunalmış kabına sığamadığı hayatın içerisinde. Kitabın başından bakınca şımarıklık gibi dursa da içerisine girince Refik’i anlamamak elde değil. Hangimiz sahip olduklarımıza rağmen sahip olmadıklarımızı arzulamıyoruz ki! Mesela Sait Bey var. Avrupa hayranı bir adam. Oradaki hayata hayranlıkla bakan, kendi ülkesinde de yaşamın öyle olmasını arzulayan birisi. Aslında mesele öyle değil. İstiyor ki bizde de insana değer verilsin. Araba oradakinin on katı fiyata olmasın, telefon almak için kredi çekilmesin, ev kirasından kalanla sadece karın doyurulmasın, tatile herkes gidebilsin, ev almak hayal olmasın... Sait Bey aslında insan nedir şimdi biliyor. Bunlar tamam da kitap aslında bize içerisinde yaşadığımız hayatı o kadar güzel yansıtıyor ki dört nala gittiğimiz şu yaşam mücadelesinde, ömrün nasıl da çarçabuk geçtiğine, farkına dahi varmadan şahitlik ediyoruz. 30lu yaşlarıma girmeye bir kala bir dönem içerisindeyim. Geçmişe bakıyorum ve kimler gelmiş kimler geçmiş ömrümüzden. Sevdiklerimizi kaybetmişiz, yakınlarımızı toprağa vermişiz. Bugüne bakıyorum, geçmişin 30lu yaşlarındakiler, toprağa verilecekler. Geleceğe bakıyorum, bizler toprağa verileceğiz. Şu zaman çizgisi harbiden çıldırtan bir denge. En feci tarafı ise bizi bekleyen sona koşar adım giderken günlerimizi yaşamayı unutuyoruz. Hoş, Avrupa insanı günlerini yaşıyor ya neyse... Yorulduk artık değil mi? Bıktık artık! Zaman çizgisi, bu ne beter çizgidir bu! Bu ne çıldırtan denge! Yaprak döker bir yanımız bir yanımız bahar bahçe!
  • 283 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bu kitap benim için iki türlü önem taşıyor. Biri Puşkin'in, modern Rus edebiyatının kurucusunun, “ulusal şair”inin kaleminden çıkmış olması bir diğeri de elbette Aralık'tan beri yürüttüğümüz etkinlik ("Sabahattin Ali'nin Kayıp Kitaplarının İzinde" #34700268 ) yani kitabın Sabahattin Ali‘nin ölmeden önce yanında taşıdığı iki kitaptan biri olmasıydı.

    Öncelikle Sabahattin Ali'nin edebiyatımızda muhteşem bir yerinin olmasının yanı sıra onu anlamak, ona yaklaşmak adına hem kamp ekibi olarak hem de kendi şahsi araştırmalarımla her geçen gün farklı şeyler okuyor ve öğreniyorum. Bu etkinlik sonunda da kendimce bazı fikirler geldi aklıma. Mesela neden bu iki kitap vardı Sabahattin Ali’nin çantasında: Yevgeniy Onegin ve Modeste Mignon .

    İki kitabı da okumuş biri olarak, biri edebiyatın tanrısı Balzac diğeri Rus edebiyatının kurucusu Puşkin. İkisi de aynı yıl hatta neredeyse aynı gün doğmuşlar. Yani o zamanın şartlarında birbirlerinden haberlerinin olması çok da mümkün değil gibi. Ama ikisinin de bu kitapta o kadar çok ortaklıkları var ki. İkisinde de toplumsal sınıflara eleştiriler, kadınların eline, tercihine, aşkına, insafına bırakılmış şairler, okumuş güçlü kadınlar, toplumsal yapıyı değiştirmeye çalışanlar... Sonra düşünüyorum Sabahattin Ali bu iki kitabı boşuna seçmiş, öylesine seçmiş olabilir mi? Bence kesinlikle hayır. Bu benzerlikleri göz ardı etmeyecek zekada bir adamdı. Belki de çıkış noktası olarak bu iki kitabı kullanacak ve enfes bir roman daha yazacaktı.
    Ama işte ülkemiz...

    Etkinliğimiz sürerken kitabı okuma listesine alan 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'na ayrı teşekkür etmem lazım bence. Çünkü benim bu etkinliği yapma amacım zaten bu okunmayan kitapları konuşma ihtiyacıydı. İhtiyacım fazlasıyla karşılandı tekrar teşekkürler. Öyle güzel oldu ki hem Sabahattin Ali'nin hem de Puşkin'in ruhuna değsin.

    Yevgeni Onegin'i daha önce okuduğum yine bir Puşkin kitabından, Bakır Atlı 'dan öğrenmiştim. Orda da muhteşem Puşkin şiirleri var, ama bu kitap dünyada şiirsel romanın ilk örneği. Peki bu kitap bir aşk romanı mı? Kusura bakmayın aptallar için öyle olabilir ama Anna Karenina ne kadar aşk romanıysa Yevgeni Onegin de o kadar aşk romanı.
    Puşkin sürgünde iken yazıyor bu şiir - romanı. Yani onu tam da toplumsal meselelerden uzak tutmaya çalışanlara dahiyane bir karşılık değil mi? O kadar çok şey söylemiş o kadar çok şey ima etmiş ki... Ama büyük başlar o kadar küçük beyinli oluyor ki içindekini anlayabilene rastlanmadı.

    Kitapta en etkilendiğim yerlerden biri coğrafya değişse de kadınların kaderinin yüzyıllarca değişmediğini görmemdi. Fikri alınmadan küçük yaşta kızların evlendirilmesi, tercihine bir şey bırakılmaması, evden çıkarılmaması, ikinci sınıf insan muamelesi görmesi... Puşkin bu algıyı bu kitapta yıkıyor, o döneme göre öylesine büyük bir adım ki bu, o yüzden de büyük işte. Kadın okuyor, düşünüyor, sağlam duruşla, cesaretle konuşuyor hareket ediyor ve reddediyor. O yüzden şu noktada Dostoyevski'ye katılmamak olanaksız:
    "Puşkin bize gelecekten haber getiren peygamberimizdir."
    Hatta Yevgeni Onegin kitabının ismi "Tatyana" olmalıydı, diyebiliriz ki o zamandan beri edebiyatımızda Rus kadınını böylesine olumlu, böylesine güzel görmedik de diyor, kesinlikle haklı.

    Biliyor musunuz Rusya'da kadınlar Tatyana'nın Yevgeni'ye mektubunu "güçlü kadınlar" ın cesaretini anlatma amacıyla kullanırlarmış, bir örneğini de koyayım;
    https://www.youtube.com/...7rr69E7pu9s&t=5s

    Onegin'in kişisel özellikleri, insanlarla olan ilişkileri, hayat tarzı üzerinden müthiş bir aristokrasi eleştirisi var. Onegin aslında her şeyden parça parça bilen ama aslında içi bomboş, kendini iyi satabilen, her şeyi tüketen,insanlara küçümseyerek bakan sevgisiz bir adam, o dönemde işaret ettiği bu adamlar kim ola ki... Bir yapıtı yazarından bağımsız düşünmek mümkün mü? Bence kesinlikle değil. Onegin'in iyi arkadaşı şair, duygusal, iyi niyetli, alçakgönüllü Lenskiy de aslında Puşkin'in ta kendisi işte. Belki bilerek bilmeyerek kendi sonunu bile Lenskiy'de yazmış Puşkin. Anlamsız bir gelenek "düello" da cabası.
    Lenskiy'in ölmesi de bence kitaptaki "iyi"nin ölmesi demek. Yani bu toplumsal şartlarla, baskılarla "iyi" olan yaşayamaz, içindeki iyi de böylece ölüyor. Yani dünya iyilerin yaşayacağı bir yer değil.

    Yevgeni Onegin üzerine yıllarca bir çok film, opera, bale, tiyatro yazılmış, nasıl yazılmasın. Bunlardan en etkileyici olanlardan biri ünlü besteci Çaykovski'nin çok etkilenerek -ki kendini Yevgeni Onegin ile eşleştirmiş buna benzer bir hayatı var- yazdığı senfonisidir. Dinlemek isteyen olursa küçük bir parça;
    https://www.youtube.com/watch?v=Cz7JREul22g

    Not: Ben hayıflanırken bu kitaplarla ilgili hiçbir bilgi yok diye, "etkinliğini yap da okuyak" diyerek beynimi açan canıms arkadaşım Li-3 ' e sevgiler, teşekkürler.