• 592 syf.
    ·1/10
    Merhaba :) Yazarın Kitaplarini genel de tavsiye etmiyorum filozof nazarımda açıkçası o konudaki yazılarında iyi ama Islami eserlerle bütünlestirmiyorum yazdıklarının çoğu bu konuda genel de sakıncalı bunu bu eserinde anlatayim.

    Ha uyanıksanız okuyun yok popi guzel twitter sözleriyle okuyacaksanız ve onu pohpohlayan İslamoglu ve destekci zihniyetleriyle yine sonuç farkli gelir önünüze zira yanlışı kitapta görsenizde sallamasınız dikkat etmezsiniz .Çünkü kafanizdaki olumlu önyargılar yerine objektif bir bakış açısı koymanız gerekli.Kitabi yanlış bulmak kusur aramak için açmadım ama yanlışlar doğruları örtüyor.Doğrular da kendi kafasına göre mezhebine göre yorumlamış zaten yazar üzüldüğüm o oldu.Hani arastirmasak gelişigüzel okusak hiç farketmeyiz belki..Neyse.

    Bu kitapla ilgili maceram sahafta görüp aldim bide kiremit gibi :)Cidden güzelce oturup adamakilli okuyacam dedim kızım sen okursun hadi diye diye kendimi galeyana getirip başladım bide objektif okuyacam önyargı yasak kendime söz verdim. Velhasıl öyle başladık üstünde uyuduğum çok oldu bu eserin başim da hep zonkladı okurken kendime ödüller sunduğum oldu sabirlar çekip dualar ettigim kısımlar vs gemileri karadan yürütüp bitirdik en sonda cidden objektif olmaya çalıştım..Neyse anı defterine dönmesin buralar (:

    Şimdi inceleme yorum Manas destanı olabilir kızmayın benim tarzım böyle uzun lafın kısası yok uzunu var efendim istemeyen okumayarak kaybetsin banane :)

    Baktığımizda Alimlerin vaz ettiği menhecten yoksun olmayı tercih eden ya da isteyenler için hakikati arama yolunda bir vadiden diğerine savrulan günümüz gençliğinin bir sığınağı haline geldi Ali Şeriatî artık ya da entellektuel olma kaygısı olabilir. Meşhur deyimle “İslamcı gençliğin” takip odağı haline gelmiş Şeriati, dünden bugüne sorgulanamaz, ölçüye vurulamaz bir tabu olma yolunda da ilerliyor hızlı bir şekilde. İslamîleşme adı altında, gün geçtikçe alternatif gibi duran bir İslam modeline doğru hızla ilerleyen topluma dönüp bir baktığınızda sormadan edemiyorsunuz tabi haliyle: Nedir bu Ali Şeriatî ve ne ihtiyacımız var bu şahsa dini anlamak yolunda?”: Ali Şeriati gibi birazdan serdedeceğim üzere bazıları îmânî esaslarla ilgili olan problemli görüş sahiplerini her şeye rağmen okumamız gerektiğini savunanlar “iyisini alırız, kötüsünü ayıklarız” tarzında yaklaşabiliyorlar meseleye. Başlangıçta gayet masummuş gibi görünen bu tarz iddia ve söylemler belli noktalarda felakete sürüklüyor bizleri. Zira baktığımızda ekseriyetiyle ilmî bir alt yapıya sahip olmayan insanımızın eline bu gibi şahısların eserleri verildiğinde ortaya kötülüğün iyilik ve iyiliğin kötülük olarak algılanması gibi bir hengame çıkıveriyor.

    Bu, varacağı nokta itibarıyla garipsenecek bir durum da değil aslında. Siz doğru ve yanlışı ayırt edecek usulü, ölçüleri ve alt yapıyı vermediğiniz bir insana bu kavramları tarif etmesini, aralarını ayırt etmesini söylediğinizde o bunları sadece kendi aklının yettiğince yapmaya çalışacak. Böylece de ortaya birine göre gayet doğru ve normal olan bir sözün veya fiilin diğerine göre yanlış ve anormal olması gibi çelişik bir durum çıkacak.

    Bu durum tehlikeli olmakla birlikte bundan daha tehlikelisi de var efendim: Doğru ve yanlışın görecelileştiği bir toplumda hakikaten doğru olanın da kabul görmemesi. Bugün yaşadığımız hal de bu maalesef. Ali Şeriatî gibilerinin okunmasını savunan bazı kardeşlerimiz, düştüğü vartaları anlayabilirler umarım okurlar tek istediğim bu doğruyu söylemek ve görmek.

    KİTAP İNCELEMESİ

    Objektif söylüyorum Kitaba ilk baktığımda kapağı ve ismi beni rahatsız etti.Yani Ben bilhassa kim olursa olsun Muhammed kimdir?Gibisinden bir cümlenin kurulmasını doğru bulmuyorum bulmamalıyız da zira
    Ulema siyer ve meğazi kitaplarını yazarken böyle bir başlık değil atmak peygamberin sav ismini dahi yazmaktan çekinirdi.Benim buraya örnek olarak yazmama gerek yok.Oldukca saygısızca ne bir salavat-ı şerife mevcut ne Sahabelere(R.anhum) Ehli beyte dua mevcut kitapta.
    Ömer geldi ,Muhammed gitti ,Aişe konuştu......Ben okurken yaw ne okuyorum diye tekrar baktım masal kitabı mi bu? Masal karakteri felan mi bunlar ?Tövbe Ya Rabbimmm..Saygısızca ve edebe karşı bu durum kim ne derse desin ben peygamberimin sav adı anilinca normal basit biriymiş gibi konuşulmasına yazılmasına karşıyım.Evet bir insandı ama neticede peygamberdi ve bu tür ifadeler doğru değil.

    **Kitap efendimizin hayatından bahsediyor ama nasıl bir hayat?
    _Daha çok Şeriatının baskın olduğu peygamberi kendi kafasına göre yorumladığı Yine fanatık Şiiligini konuşturduğu sahabeyi tekfir edip farklı ithamda bulunduğu ehli beyte yakistirliamayan ifadelerin kullanıldığı bir eser diye özetleyebilirim alıntılarla daha iyi anlaşılır sanırım.Kitabının ön sözünde niyetinin “Bir Müslüman olarak değil tarafsız bir insan olarak Muhammed’in görüntüsünü sergielemek” olduğunu söyleyen İranlı düşünür Ali Şeriati’'nın bu sözüyle çok fazla çeliştiğini gördüm eserinde.Tarafsiz diyor ama Şiilik devrimi mesleki deformasyonunu iyi konuşturmuş açıkçası

    ***Allah Resulü’nü susmakla bir nevi hakkı saklamakla itham ediyor, yetmiyor birde akıl veriyor, oda yetmiyor, Hazreti Ali’nin başına gelenleri Hazreti Resûlullah’a attığı “suskunluk” iftirasına bağlıyor. Şeriati şoyle diyor kitapta;

    “Peygamber’in sorumluluğu çok kritik ve önemlidir. Ümmetin liderliğine en kabiliyetli ve büyük bir şahsiyet olan Ali’nin Peygamber tarafından ilan edilmesi, bedevî toplumun ve Arab kabilelerinin birliği ve genç ümmetin varlığının bekâsı için zaruri olan vahdetin bozulmasına sebeb olacaktır. Öte yandan Muhammed, Ali konusunda susarsa, acaba bir hakikati bir maslahat için feda etmiş olmaz mı? Ali’nin siyasî yalnızlığının, Muhammed’in yolundaki sertlik ve tavizsizliğinden başka bir sebebi mi var? Onun her taifeyi acılara boğan ünlü kılıç darbeleri, Muhammed’in emri ve Allah’ın rızasından başka bir şey için mi indirilmiştir? Ali’ye karşı beslenen kinler, Peygamber’in birkaç gün önce Mekke’de dediği gibi, ‘Allah’ın zatı ve Allah yolundaki sertlik’ten. Başka bir şeyi mi gösteriyor?

    Muhammed’in Ali hakkındaki suskunluğu, Ali’yi tarihte savunmasız hale getirecektir. Toplumun siyasî şartları, toplumsal yapısı, kabilelerin sınıfsal yapısı, çıkar çevrelerinin teşkilâtlanmış olması, şübhesiz Ali’nin mahrum bırakılmasını sağlayacağı gibi, onun İslâm’daki çehresini ters yüz edip değiştirecektir. Nitekim öyle de oldu.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147)

    (Bu konuyla ilgili makale yazmıştım ya keşke burda paylaşabilsem bu olaya ornek olarak KIRTAS HADISESI olur. Şiilerin kendi uydurmalarının olduğu peygamberimiz sav vefat etmeden gerçekleşmiş bir olay bir nevi haşa adaletsiz ve haksızlık yaptıgini öne sürüp suskun oldugunu iddia etmeleri Ömer r.anh ve diğer sahabelerin tekfir edildiği bir hadise
    bkz= (Kırtas/ kagit kalem hadisesi)

    Devam ediyorum aynı eserin diğer sayfalarında:

    “Abdullah’ın oğlu sadece güvenilir kişidir, başka hiçbir şey değil. Ondan öne çıkan şey ne beyin, ne bilim, ne okul eğitimi, ne sanatçı tabiat, ne filozofça mantık, ne de olağanüstü zekâdır. Onda yalnızca koyu bir vicdandır.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.473) 

    “Özetle, onda vicdan akıldan daha güçlüdür. Beyni ümmî bir Arab erkeğinin beyni kadar basittir.”
     (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.474)

    Şimdi burada yorum yapmak bile abesle iştigal açıkçası . Allah’ın “Habibim” dediği zata bu kelimeleri kullanan ve bu kelimeleri kullanan zata muhabbet eden her kim varsa Allah onlara adalet etsin yani zira ne kalbim kaldırdı kabul etmeye ne aklım ! 

    devam ediyorum yazmaya:

    “Muhammed şimdi ekonomik hayat bakımından müreffehtir. Çok çocuklu fakir amcasının evinde sıkıntı çeken yoksul genç şimdi Mekke’nin zenginleri arasında yer alır. Sınıf değiştirmiş emburjuvaze olmuştur.” 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147) 
    (Yani Şeriati, Allah Resûlü’ne “burjuvalaşmış” diyerek hakaret ediyor birnevi bana öyle geldi.)

    Adam sosyalist olunca, dil ve diyalektik de ona göre, Peygamberi ifade de ona göre. Emburjuvaze sosyalist literatürde şöyle geçiyor ;

     “İşçi sınıflarının sanayileşme süreci içinde faydalandıkları sosyal siyasetin tedbirleri ile yukarı doğru içtimaî hareketliliğe ve orta sınıflaşmaya, orta sınıfların hayat tarzına kavuşmaları.”

    Ve son bir tane… Allah Resulü’ne “Arab padişahı” demekle kalmıyor, Efendimizin hanımlarına, annelerimize de hakaretvarı ifadeler geçiyor yine öyle gördüm :

    “Peygamber hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının karılarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arab padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir. 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.508)

    Benim dikkatimi çok çeken bir alıntıyla devam ediyorum;

    "İslam, tek kelimeyle, dünyanın çok boyutlu olan tek dinidir. Topluma uyguladığı güç tek yönlü değil, çok boyutludur. Hem de birbirine karşıt olan boyutlar. Bireyin ve toplumun duygu ve düşüncesine değişik ve hatta birbirine zıt yönlerde uygulandığı için doğal olarak topluma bu güçlerin geleceği üzerinde daima dengeli bir yön kazandırır. Bunun sonucu olarak saptırıcı bir güce dönüşmesi ve toplumun doğru yönden sapması imkansız hale gelir. Böyle bir ilkeyi nasıl keşfettim? Her dinin tanınması, izlenmesi için gereken yolu takip ettim. Yani Allah, Kur’an, Muhammed, özel olarak eğittiği ashabı ve Muhammed’in Medine’sini tanıyarak ve karşılaştırarak. Çünkü Muhammed, dünyada kendi toplumunu bizzat inşa edip yöneten tek peygamberdir.

    İslam’ın bu beş boyutu ilmî ve mantıkî olarak incelenip mukayese edildiğinde bu hakikat açığa çıkıyor: Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı “Kahhar” ve “Rahman”dır. Yahova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir, onun dışındaki her şey mutlak saltanatının hükmü altındadır. Aynı zamanda Teos gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf” ve Gafûr” dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan halifesi ve akrabası ile dostluk bağı kuruyor. Onu kendi suretinde yaratıyor. Onu kendisi gibi yapacağı müjdesini veriyor. İnsanla öylesine samimi ve dost oluyor ki ona şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor.”
    (Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir? 573_574)

    Bir Müslüman Yüce Allah’ı nasıl olur da bir puta benzetebilirdi? Üstelik de “gerçek Janus” diyor Yani tevili mevili yok (Janus ifadesi icin bakiniz)


    Azıcık akaid ve ilmihal bilgisi olan bir Müslüman, Allah Azze ve celle sıfatlarından birinin “Muhalefetün lil-havadis” olduğunu bilir Türkçe mânası: “Yüce Allah yaratılmış, sonradan olmuş hiçbir varlığa benzemez” demektir

    Şeriatî’nin dile getirmek istediği maksut mana açık aslinda . Ancak bu manayı dillendirebilmek bir Müslüman şuuruyla temel akidevî esasları yıkmadan olmalı değil midir? Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allah (azze ve celle)’ı çift çehreli roma putuna benzeten(Jasus ifadesi), bu ismi Allah (azze ve celle)’a ıtlak edebilen Ali Şeriatî haydaaa o kelimeye ansiklopediden bakınca çok şaşırdım . Şu sözlerin ucunun küfre kadar varacağını söyleyebiliriz ama kendisini tekfir etmiyorum yanlış anlaşılmasın.Ben derdim yanlışın görülmesi dikkat edilmesi.

    Ne zannediyoruz ya? Allah (azze ve celle) cafcaflı cümleler kurabilme uğruna dileyenin dilediği şekilde istediği şeye benzetebileceği, dilediği ismi ve vasfı kendisine ıtlak edebileceği bir zat mıdır haşa ? Bir Müslümanın böyle bir fecaati savunması mümkün olabilir mi ya? Anne babamız gibi yakınlarımız hakkında azıcık da olsa nahoş bir manayı barındıran bir söz söylendiğinde gücenen bizlerin Allah (azze ve celle) inancı ne zaman bu kadar zayıfladı? Hani biz Allah (azze ve celle)’ımız için yaşıyorduk? Nerede bu dinin namusunu muhafaza etme gayreti? Hani nerede gayret-i imaniyye ve hamiyyet-i İslamiyye? Bu noktalardaki aldırışsızlığımıza bakılacak olursa bu kavramların bizim dünyamızı terk etmesinin ardından hayli uzun yıllar geçmiş gözüküyor ki kimse doğru düzgün takmıyor heryerde destekçileri var.

    Kitapta öyle bisey gördüm ki ben bu kısım da abdest aldığımı hatırlıyorum sinirlendim ve baya üzüldüm ya belki inanmayacaksınız ama cidden kabul edilemez bisey eserden yazıyorum buyrun;

    "İslam ordusu ilk defa en çetin savaşlarından birinden dönüyordu, gururlu ve muzaffer olarak” Gurur!? Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir." (S. 42)

    " Uhud Harbini anlatırken şöyle diyor: “Osman firar etmişti, Ömer ve Ebubekir ortalıkta görünmüyordu” (s. 65)

    Burda su kısım önemli okudugum bu kitapta Ebubekir hoca aslında gerçek yüzünü ortaya çıkarıp söylemiş zatın kendini gizlemeyen yüzünü aslında buyrunuz efendim;

    Ali Şeriati’nin kendine özgü bir fars milliyetçiliği görüşü vardır. Sahabeden Hazreti Ebubekir (Radıyallahu anh), hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ve hazreti osman (Radıyallahu anh) hakkında kullandığı ifadeler, klasik şii yaklaşımının Şeriati’nin düşüncelerine etkisini bariz bir şekilde yansıtmaktadır.
    (Ebubekir Sifil, Sana Dinden Sorarlar, s. 589)

    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkında söyledikleri de şöyle:
    “Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

    “Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

    Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır. (s: 318)

    2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor:
    “…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.”
    “… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”
    Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş:
    “Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.”
    Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor:
    “…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

    3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor:
    “Ali’ye karşı beslenen kinler.”
    Ya bu kadar da Hz.Ali üzerinden gidilmez bakılmaz ya bütün sahabelere yüklenme durumu var suçlu bulma.

    4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş:
    “Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor:
    “Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?”

    “…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)
    Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?

    5- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) cennetlik olduğunu müjdelediği zat hakkında kullandığı ifadeye bakın:
    Abdürrahman bin Avf …mal severliği süse düşkünlük huylarını, câhiliyeden kendisiyle birlikte taşımaktadır. “Menfaat” ile “hakikat” onun gözünde ayrılmaz bileşik ve birbirinden ayırt edilmez bir olgudur.
    (s: 323)
    6- Meşhur Gadir Hum hadisesini anlatırken, tarihe iftira ettiğini düşünüyorum yine
    “ashab Ali’ye biat etti” diyor. (s: 323)
    Bunu söylemekle farkında olmadan öyle bir açık veriyor ki, demeyin gitsin efendim Bi kere Gadir Hum hadisesi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmuştur bütün ehli sünnet kaynaklarında belirgindir. Peygamberimiz hayattayken Hz. Ali’ye biat edilmesi bahis mevzuu olur mu hiç! Yani şaşırdım.

    7- Resulüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hastalığı anında sefere çıkmak üzere olan Üsâme ordusundan bahsederken şöyle diyor:
    “Ebûbekir ile Ömer sıradan asker idi. Bu mesele onların ağrına gidip, açıkça Üsame’nin komutanlığına itirazda bulundular.” (s: 324)
    Bu söz bir acem yalanı olup gerçek tamamen tersi. Üsâme Hazretleri genç ve tecrübesiz olduğu için başka bir kumandan tayininin daha uygun olacağını söyleyenlere Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh); “Ben, Resûlüllah’ın tayin ettiği kişiyi kumandanlıktan alamam” diye cevap vermiştir. Hatta Hz. Üsâme at üzerinde olduğu halde kendisi yaya olarak onu Hazreti Resûlüllah’in tayin ettiği kumandan olarak uğurlamış, Üsâme (Radıyallahü anh) bundan sıkılıp ata onun binmesini isteyince de; “Allah yolunda birazcık da bizim ayağımız tozlansa ne olur” diye cevap vermiştir.
    (Müslümanların tarihi ihsan süreyya sırma)

    8- Vefatından önce herkese hakkını vermek isteyen Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle söylediğini yazıyor:
    “Ey halk, kimin sırtına kırbaç vurmuşsam… kime küfür etmişsem…” (s: 329)
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e olan bu kısmi anlamadım haşa farklı bir itham mı var diye düşündüm.
    9- Hazreti Ömer’in, Ashâb-ı kiramın diğerleri gibi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolunda canını feda etmekten çekinmeyeceğini bütün müslümanlar bilir. Ama Ali Şeriatî, Peygamberimiz’in ömrünün son saatlerinde bir şeyler yazmak istemesi üzerine, Hz. Ömer’in Peygamberimiz hakkında şöyle söylediği yazıyor
    “Bu adam savsaklıyor.” (s: 333)
    10- Bütün tarihlerin yazdıklarına göre, Peygamberimiz, başı Hz. Aişe validemiz’in göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etmiştir bildiğiniz gibi. Şeriatî ise tarihe yalan bir not düşerek bu son hali vebyine Siiligi konuşturup şöyle anlatıyor:
    “Ali, Muhammed’in başını göğsü üzerine aldı.” (s: 336)
    (Görüldüğü gibi, kitap boyunca Hazret kelimesini kullanmamakta ısrar ediyor bi ara kalemle başlarına hz. r.anh r.anha yazdigimi hatirliyorum)
    Kitapta cok örnek var bu kısımlari yazabildim şimdi dikkatimi çekti.Zoraki bitirdim velhasıl

    Kitabı Ilminiz yoksa okumayın efendim Tek gayem bu kendisini tekfir ettiğim de yok.Tavsiye etmiyorum.
    Sizlere iyi okumalar selametle :)
  • Durmadan senin kararını eleştiriyor gibi olabilirim, ama ne kadar uzağa gidersen git, buradan gerçek anlamda kaçabilir misin? Anlayamadığım tarafı bu işte. Mesafenin uzaklığına pek güvenmesen iyi olur."

    Yerine göre, kader dediğimiz şey, dar bir yerde sürekli yönünü değiştirerek dönüp duran bir kum fırtınasına benzer. Sen de, ondan kurtulmak için ayağını bastığın yeri değiştirirsin. Bunun üzerine fırtına da sana ayak uydurmak için yönünü değiştirir. Bir kez daha bastığın yeri değiştirirsin. Tekrar tekrar, sanki şafaktan hemen önce ölüm tanrısıyla yapılan uğursuz bir dans gibi, aynı şey tekrarlanıp gider. Neden dersen, o fırtına uzaklardan çıkıp gelmiş herhangi bir şeyden farklıdır da ondan. O fırtına aslında sensindir. O yüzden yapabileceğin tek şey, teslim olup ayağını dosdoğru fırtınanın içine daldırarak, gözlerini kum girmeyecek şekilde sımsıkı kapatıp adım adım fırtınanın içinden geçmektir. Orada, muhtemelen ne güneş ne de ay, hatta ne yön ne de zaman vardır. Orada, kemikleri bile parçalayacak kadar keskin beyaz kum tanecikleri gökyüzünde dans eder. İşte öyle bir kum fırtınası canlandır gözünde.

    Sonra sen, gerçekten de onun içinden geçip gideceksin. O kum fırtınasının içinden. Hem sembol hem de fiziksel olarak görünen o kum fırtınasının. Sahilde Kafka Haruki Murakami 8 Ancak, hem sembol hem de fiziksel bir şey olduğu halde, aynı zamanda o şey insanın vücudunu binlerce bıçak tarafından kesilmiş gibi lime lime eder. Sayısız insan orada kan akıtmıştır, elbette senin kanın da akacak. Ilık, kırmızı kanın. O kanı avuçlarına dolduracaksın. Senin kanın ile başkalarının kanı birbirine karışacak. Sonra o kum fırtınası bittiğinde, nasıl olup da onun içinden geçebildiğini, nasıl hayatta kalabildiğini tam olarak anlayamayacaksın. Hayır, o fırtına gerçekten bitti mi bunun bile farkına varamayacaksın. Yalnız, tek bir şeyden emin olacaksın. O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın. Evet, işte kum fırtınasının anlamı bu.

    Kehanet, karanlık bir su gibi, hep oradadır. Normalde bilinmeyen bir yerde sinsi sinsi gizlenir. Fakat bir an gelir, sessizce çağlayarak hücrelerini birer birer dondurur; sen o zalim, taşkın suyun ortasında debelenip durursun. Tavana yakın havalandırma açıklığına tırnaklarınla tutunur, dışarının taze havasını içine çekmek istersin. Ancak gelen hava kupkurudur, sıcaklığıyla boğazını yakar. Su ve susuzluk, soğuk ve sıcak gibi birbirine ters unsurlar, aynı anda üzerine karabasan gibi çullanır. Dünyada bu kadar çok boş yer olduğu halde, var olabileceğin, sana fazlasıyla yetecek ufacık bir yer bile bulamazsın. Sesleri aradığında, karşına çıkan sessizlik olur. Sessizliği arzuladığındaysa durmak bilmeyen kehanet başlar. O ses, zamanı geldikçe, senin kafanın içindeki gizli düğmesine basar. Yüreğin, uzun yağmurlarla taşan ırmaklara döner. Yeryüzündeki tüm işaretler o selin altında kalmış, karanlık bir yerlere sürüklenmiştir. Yağmursa, o taşan ırmağın üzerine yağmaya devam eder. Böylesi sel manzaralarını televizyon haberlerinde her görüşünde aklına geliverir. "Evet, aynen böyle, benim yüreğim de böyle işte," dersin.



    Geceyarısı aniden yağmur yağmaya başladı. Arada sırada uyanıp ucuz perdelerin arasından otoban manzarasına baktım. Gürültüyle cama çarpan yağmur damlaları, yol boyunca sıralanan lambaların ışığını bulanıklaştırıyordu. Eşit aralıklarla sıralanan lambalar, dünyanın ölçüsünü belirlemek istermiş gibi, sürekli devam ediyordu. Bir ışık görünüyor, göründüğü anda eskiyor, arkamızda kayboluveriyordu

    O an, kendimi dünyada tek başıma kalmış gibi hissettim. Büyük bir yalnızlık hissi yaşadım. Hiçbir şeyle karşılaştırılması mümkün olmayan bir yalnızlıktı hissettiğim. Hiçbir şey düşünmeksizin, başka bir boyuta karışıp yok olup gitmeyi isteyecek haldeydim.

    Denizci ile denizi ayırt etmek zordur, gerçekler ve insanın yüreğinden geçenler de kolayca ayırt edilemez.

    Çok küçük şeylerde bile dünyada hiçbir şeyin tesadüfen olmayacağı anlamında kullanılır.

    Artık özgür olduğumu düşünüyordum. Gözlerimi kapatıp yalnızca ne kadar özgür olduğumu düşündüm. Oysa özgür olmanın ne anlam ifade ettiğini, henüz tam olarak anlayabilmiş değildim. Anlayabildiğim tek şey, artık yalnız olduğumdu. Yalnız ve bilmediğim bir yerde

    Her şey neredeyse unutulup gitti. O büyük savaş, insanların bir daha asla geri dönmemek üzere yitip gitmeleri... Her şey artık uzak geçmişin bir parçası haline geldi. Günlük yaşamımızda düşünmemiz gereken birçok mesele, en baştan öğrenmemiz gereken yeni şeylerle karşılaşıyoruz. Yeni sistemler, yeni bilgiler, yeni teknolojiler, yeni sözcükler... Fakat bunlarla birlikte zihinden asla silinmeyen şeyler de var.

    Üstün nitelikli tamamlanmamışlık insan bilincini tahrik eder, konsantrasyon yeteneğini artırır.

    Şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. Bıkmadıkları şeyler ise çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir. Bu her şeyde böyle olur. Benim sıkılmaya harcayacak zamanım var, ama bir şeylerden bıkmaya harcayacak zamanım yok. Çoğu insan bu ikisi arasındaki ayrımı yapamaz."

    Her şey tamamen hayal gücü sorunu. Sorumluluğumuz hayal gücümüzün içinde başlıyor. Yeats "In dreams begin the responsibilities," [7] diyor. Tamamen öyle. Ters tarafından bakarsak, rüyanın olmadığı yerde sorumluluk da olmaz, diyebiliriz belki de. Aynen bu Eichmann örneğinde olduğu gibi.

    "Birini bitirmeden daha ileridekini aklına bile getirmeyeceksin. Öyle yapanların bastığı yer sallanmaya başlar, yuvarlanıp giderler. Elbette, yalnızca ayakucundaki bir ayrıntıya da takılıp kalmayacaksın. İleriye doğru dürüst bakmazsan bir şeylere çarpıp tökezleyebilirsin. O yüzden, biraz ilerisine de bakarak, aşamaları düzenli olarak izlemen yeterli olur. Bu çok önemlidir. Hangi şartlar altında olursa olsun."


    Gerçeklere göz yummak çok alçakçadır.

    İnsan bir şeylerden özel olarak uzak durmaya çalıştığında ise, o şeyler kendiliğinden insanın üzerine gelir.

    Mutluluğun tek bir türü vardır; ama mutsuzluk bin bir şekilde ve büyüklükte gelebilir. Tolstoy’un dediği gibi ‘’ Mutluluk masal, mutsuzluk ise öyküdür.’’

    Hayal gücünden yoksun insanlarla ciddi ciddi muhatap olursan, bu sefer vücudun kaldırmaz, değil mi? Dedim.

    Genelde kendi kendine düşünebilen insanlardan pek hoşlanılmaz.

    Benim etrafımda birbiri ardına bir sürü şey cereyan ediyor. Bazıları kendi seçimim olsa bile, bazıları hiç istemediğim şeyler. Fakat bu iki sınıf arasındaki ayrımı tam olarak yapamaz haldeyim. Yani kendi seçimin olduğunu düşündüğüm şeylerin bile, aslında ben seçimimi yapmadan çok daha önce gerçekleşeceğinin kesinleştiği hissine kapılıyorum. Ben yalnızca, birilerinin önceden bir yerlerde karar verdiği şeyleri, tecrübe ediyorum belki de. Kendi başıma ne kadar düşünürsem düşüneyim, ne kadar çabalarsam çabalayayım, olan her şey sanki benim değil de bir başkasının etrafında gelişiyor gibi, kendime yabancılaşıyorum. Sanki kendi rotamdan gitgide uzaklaşıyorum. Bu da beni bunaltan, bana ağır gelen bir şey. Hayır, korkutan bir şey demem daha doğru olur belki de. Öyle düşünmeye başladığımda, vücudumu büzülüp kalmış gibi hissediyorum."

    "Eğer öyle bile olsa, yani senin seçimlerinin ve çabalarının boşa gitmesi kaderle ilgili bir şeyse bile, sen neticede değişmez bir gerçek olarak sensin ve kendinden başka bir şey de olamazsın. Sen, kendin olarak emin adımlarla ileri doğru yürüyorsun. Endişelenecek bir şey yok."

    İnsan kaderini değil kader insanı seçer

    İnsan eksiklikleriyle değil güzellikleriyle daha büyük trajedilere sürüklenir.

    Varsayımlar zihnin savaş alanıdır.

    Teşekkür etmeyi bilmediği gibi, aklında hayatta kalmaktan başka bir fikri yoktu

    Sen de öylesine talihsiz bir genci kıskanıyorsun. Öyle çok kıskanıyorsun ki sanki göğsün sıkışıp kalıyor. Senin birilerine karşı kıskançlık dolu hislere kapılman, doğduğundan beri ilk kez oluyor. Kıskançlığın ne demek olduğunu, nihayet çok iyi anladın işte. Ovayı saran bir ateş gibi yüreğini yakıyor o kıskançlık.

    Yine de bu duyguların, senin şimdiye kadar yaşadığın duygulardan çok daha gerçek ve boğucu. Çıkışı da yok. Çıkışı bulma umudun bile yok. Zaman labirentinde yolunu kaybetmişsin. Her şeyden önemlisi, oradan çıkmayı sen de hiç istemiyorsun. Değil mi?



    Fakat zaman dediğimiz şey var olduğu sürece, herkes yaralar alır, herkes farklı hallere dönüşür. Er ya da geç

    "Bir anlamda, evet. Yalnızdım. Tek başına değildim, ama müthiş yalnızdım. Neden dersen, o an olduğumdan daha mutlu olabilmemin mümkün olmadığını anladığım için. Bunu çok açık olarak biliyordum. O yüzden, o andaki halimle zamanın akışının olmadığı bir yere gitmek isterdim." "Bense daha çabuk yaşlanmak istiyorum."

    Sorarsan bir kere utanırsın, sormazsan bir ömür derdi.

    Aradığı şeyleri bulamadığında insan rahat uyuyamaz.

    "'Gerçek şimdiki an, geleceği yiyip bitiren geçmişin ele avuca sığmaz ilerleyişidir. İşin gerçeği, her türlü duyu, belleğin parçalarından başka bir şey değildir.'

    "Hegel 'benlik algılaması' diye bir kavram belirleyip insanın basitçe kendisi ve nesneden uzaklaşarak algılamalarda bulunmakla kalmayıp bir araç olarak kendini nesneye bağlayarak, eylemli bir şekilde kendi benliği üzerindeki algılamasını derinleştirdiğini söyler. Kısaca benlik algılaması."

    "Yani, şu an benim sana yaptığım şey, Hoşino. Benim açımdan bakarsan, ben benliğim, sense nesnesin. Senin açındansa tam tersi. Sen benliksin, ben nesne. Şimdi böyle karşılıklı olarak benlik ve nesneleri değiş tokuş ederek, benlik algılamamızı derinleştirmiş oluyoruz. Eylemli olarak. Elbette, basite indirgemek gerekirse."

    "Dışavurum, gündelik bağların tamamını kopartmak demektir. Dışavurum olmayan bir yaşamın anlamı yoktur. Yalnız, gözlemci kalma mantığından, eylemci olma mantığına sıçramak gerekir

    Gereklilik bağımsız bir kavramdır. Mantık, ahlâk ve anlamdan ayrı olarak söz konusu olur. Görev ve işlev birbirini tamamlar. Görev itibariyle gereksiz olan bir şeyin, bulunmasının da anlamı yoktur. Görev itibariyle gerekli olan bir şey de, mutlaka bulunmalıdır. Buna dramaturji denir. Mantık, ahlâk ve anlam kendi başlarına bir bünye olarak değil, ilişkisellik içinde var olurlar.

    Dünya ağır ağır dönüyor. Bundan bağımsız olarak herkes rüyada yaşıyor.

    Perişan haldeki insanların içinde perişan halde işlerini yaparak günlerini geçirdikleri, perişan bir bina..

    Dünya her şey kendi istediğin gibi gitmediği için eğlenceli bir yerdir…


    Rousseau medeniyetin insanoğlunun çit yapmaya başlaması sonrasında doğduğunu söyler.

    "Özgürlük sembolü olabilecek bir şeye sahip olmak, özgürlüğün kendisine sahip olmaktan daha önemli olabilir."

    Rüzgâr eser. Hırçın rüzgârlar da vardır, insanın ruhunu okşayan rüzgârlar da. Fakat tüm rüzgârlar, gün gelir yitip gider. Rüzgâr cisim değildir. Havanın yer değiştirmesine verilen genel bir addır yalnızca. Kulak ver, bu metaforu anlamaya çalış.


    Haddinden uzun düşünmek hiç düşünmemiş olmaktan farksızdır.

    "Neden denize baktıkça insanın içi huzurla doluyor acaba?" "Herhalde geniş olduğu ve üzerinde başka bir şey olmadığı içindir," dedi genç adam parmağıyla denizin açıklarını işaret ederek. "Yani, şurada 7 Eleven marketi, şurada Seiyu benzin istasyonu, şurada paçinkocu, şurada Yoşikava rehin mağazası tabelası olsa o kadar huzurlu bir yer olmaktan çıkardı. Göz alabildiğince boş olması iyi bir şey

    Senin dışında olan bir şey içinde olan bir şeyin yansıması; senin içinde olan bir şey dışında olan bir şeyin yansımasıdır. İşte o yüzden de, kendi dışında olan bir labirente adım atmak yoluyla, kendi içindeki labirente de adım atmış olursun. Bu da, çoğu durumda bir hayli tehlikelidir."


    Fakat sen ne kadar istersen iste, o gelmiyor. Pencereyi yalayıp geçen cılız rüzgârın sesi duyuluyor yalnızca. Bir de, arada sırada gece kuşları boğuk sesleriyle ötüyorlar. Nefesini tutup gözlerini ayırmadan karanlığa bakıyorsun. Rüzgârın sesine kulak veriyorsun. O sesten bir anlam çıkarmaya çalışıyorsun. Bir işaret yakalamaya çalışıyorsun. Fakat çevrende yalnızca karanlığın katmanları var. Sonunda ümidini keserek gözlerini kapatıyor, uykuya dalıyorsun.


    Eğer sen Hamlet’i okumadan yaşamını tamamlıyorsan, ömrünü bir kömür madeninin dibinde geçirmişsin demektir.

    "içi boş insan" haline gelmiştim sanki. İçimde büyük bir boşluk var. O boşluk yavaş yavaş genişleyerek, içimde kalan her şeyi yiyip bitiriyor. Çıkardığı sesi duyabiliyorum. Kendi varlığımı gitgide anlayamaz hale geliyorum. Gerçekten çaresizim. Bir yönüm yok, gökyüzü yok, yeryüzü yok

    "Burada, böylece kendi varlığıma son verebilirim," diye ciddi ciddi düşünmeye başladım. Ağaçlardan oluşan bu kalın duvarların ortasında, yol olmayan yol üzerinde, nefes almayı bırakıp benliğimi karanlığa gömebilir, şiddet yüklü kanımı son damlasına kadar toprağa akıtarak tüm genlerimin çürümesini sağlayabilirdim. Benim savaşım ancak öyle biterdi

    Ben içi boş bir insanım. Kendi kütlesini yiyip bitiren bir boşluk. İşte o yüzden de, artık korkmamı gerektiren hiçbir şey yok

    Bir insanın ölüm şeklini belirleyen o insanın yaşam şekli olmalıydı.

    Zamanın göreceli ağırlığı, çok anlamlı kadim bir rüya gibi üzerine çöküyor. O zamandan kurtulabilmek için hareket etmeye devam ediyorsun. Dünyanın öteki ucuna gitsen bile, o zamandan kaçamayabilirsin. Fakat öyle bile olsa, dünyanın öteki ucuna gitmek zorundasın. Dünyanın öteki ucuna gitmedikçe yapamayacağın şeyler de var çünkü.
  • İSLÂM GENÇLİĞİNİN ŞUUR KALESİNİ İÇTEN YIKAN BİR MÜLHİD: ALİ ŞERİATİ

    Ulemanın vaz ettiği menhecten yoksun oldukları için hakikati arama yolunda bir vadiden diğerine savrulan günümüz gençliğinin bir sığınağı haline geldi Ali Şeriatî. Meşhur deyimle “İslamcı gençliğin” takip odağı haline gelmiş Şeriati, dünden bugüne sorgulanamaz, ölçüye vurulamaz bir tabu olma yolunda da ilerliyor hızlı bir şekilde. İslamîleşme adı altında, gün geçtikçe alternatif gibi duran bir İslam modeline doğru hızla ilerleyen topluma dönüp bir baktığınızda sormadan edemiyorsunuz tabi: Nedir bu Ali Şeriatî ve ne ihtiyacımız var bu şahsa dini anlamak yolunda?”

    Meselenin tartışmaya açıldığı ve netice itibarıyla düğümlendiği nokta da burası zaten. Zira bir yandan, eserlerini okuyup fikirlerinden etkilenenler size, Ali Şeriatî okumanın faydalarını –hatta zaruretini- anlatırken diğer yandan muhalif ses gibi yansıtılan ulema ise “bu adamı okumamalısın” diyor ısrarla? Öyleyse ortada bir tartışma var belli ki. Kuru gürültülerle ve anlamsız tartışmalarla halledemeyeceğimiz bir tartışma bu. Aramızdaki anlaşmazlıkları Kur’an’a ve Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a götürmemiz gerektiğini öğütleyen âyet-i kerimeye kulak vermeliyiz öyleyse. Ve meseleyi Kitap, sünnet ve bunların şerhi mesabesindeki ulemanın ölçülerine göre halletmeliyiz. Zira, Müslüman olduğunu söyleyen herkesin teslimiyet göstermekle mükellef olduğu dayanaklardır bunlar.

    [Kâr- Zarar Dengesi]

    İslâmî meselelere, mücadeleye, cihada ve harekete meraklı gençlerimizin bir hayli hemhal oldukları bu zatın bir kısım bozuk fikirlerini deşifre etmek boynumuzun borcu oldu bu vesileyle. Bozuk fikirleriyle kastımız, dinin asıllarına uymayan, hiçbir şekilde tevil götürmez herzeler elbette. Bu herzeler, her bir kötünün bir veya birçok güzelliği de barındırabileceği düşüncesinden hareketle normalleştirilemez. Hiçbir Müslüman meseleye bu yönden bakmamalıdır.

    Zira kötülüğün zararı büyük olduğunda barındırdığı iyiliği almamızla bize bu zararı verecekse mezkur kötülükten uzak durmalıyız. Çünkü biz, içinde birçok faydalar olduğunu açıkça söylemesine rağmen zararlarının daha çok olmasından ötürü şarabı yasaklayan bir Kur’an’a iman etmişiz. O halde, vermiş olduğu zarar açısından hayatımızın anlamı olan imanımıza zarar verecek nitelikte olan kötülüklerden uzak durmalıyız.

    [Doğrular Yanlış, Yanlışlar Doğru]

    Bu bağlamda meşhur bir söylem olarak dillendirilen bir iddiaya da değinmeden geçmeyelim: Ali Şeriati gibi –birazdan serdedeceğimiz üzere- bazıları îmânî esaslarla ilgili olan problemli görüş sahiplerini her şeye rağmen okumamız gerektiğini savunanlar “iyisini alırız, kötüsünü ayıklarız” tarzında yaklaşabiliyorlar meseleye. Başlangıçta gayet masummuş gibi görünen bu tarz iddia ve söylemler belli noktalarda felakete sürüklüyor bizleri. Zira ekseriyetiyle ilmî bir alt yapıya sahip olmayan insanımızın eline bu gibi şahısların eserleri verildiğinde ortaya kötülüğün iyilik ve iyiliğin kötülük olarak algılanması gibi bir hengame çıkıveriyor.

    Bu, varacağı nokta itibarıyla garipsenecek bir durum da değil aslında. Siz doğru ve yanlışı ayırt edecek usulü, ölçüleri ve alt yapıyı vermediğiniz bir insana bu kavramları tarif etmesini, aralarını ayırt etmesini söylediğinizde o bunları sadece kendi aklının yettiğince yapmaya çalışacak. Böylece de ortaya birine göre gayet doğru ve normal olan bir sözün veya fiilin diğerine göre yanlış ve anormal olması gibi çelişik bir durum çıkacak.

    Bu durum tehlikeli olmakla birlikte bundan daha tehlikelisi de var: Doğru ve yanlışın görecelileştiği bir toplumda hakikaten doğru olanın da kabul görmemesi. Bugün yaşadığımız hal de bu maalesef. Ali Şeriatî gibilerinin okunmasını savunan bazı kardeşlerimiz, düştüğü vartaları anlayabilecek seviyede herhangi bir altyapıya sahip olmadıkları için yanlışlarını doğru surette algılayıp kabullenebilmektedirler.

    [Entelektüellik Çabaları, Aydın Olma Gayretleri]

    Husûsen bizim coğrafyadaki Ali Şeriati okumalarının İslâmcı denilen çevredeki “entelektüelleşme” hissiyatından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu düşünceyle seksenli yıllarda ivme kazandığını söyleyebileceğimiz tercüme faaliyetleri günümüzde de aynı hızıyla devam ediyor. Bu toprakların hamurunu mayalayan itikat ve istikametten uzaklaşarak ehl-i bidatın ithal fikirlerini tercüme ederek bir şey yaptığını zanneden İslamcı gençliğe çok sevdikleri Ali Şeriati şöyle sesleniyor:

    “Neredesiniz ey aydınlar, nerede? Tercüme yapmakla bir düşünce hakkında hüküm verilmez ki! Avrupalı kendi dini hakkında hangi aşamalardan sonra bu yargıya vardı? Üç yüz yıl mücadele etti, uğraştı, okudu ve araştırdı. Öyle ki Hristiyanlığın Avrupa’nın başına ne belalar getirdiğini kavrayana kadar didindi. “Ne güzel işte, onlar tercüme ettiler, biz de bu çevirilere dayanarak konuşuyoruz.!” Böyle aydın ol(un)maz. Tercüme edilmiş bir düşünceyle aydın olunmaz. Bu olsa olsa tercüme aydını olur!” [1]

    [Düşüncelerinin Bidatleri Yıktığının Savunulması]

    Ali Şeriati’yi okuyanlara yabancı olmayan bir husus da İslami ilimlerde hiçbir altyapı sahibi olmamasına rağmen dini mevzularda serbest bir dil kullanabiliyor olmasıdır. Bunun yanı sıra kullandığı iddialı dil de onda dikkat çeken hususlardan bir diğeridir. Kavram olarak ilmî alanla taalluk eden bidat terimini alıp kendi anlayışına göre anlamlandırması bahsini yaptığımız serbestlik ve iddialı duruşa bir örnektir.

    Görüşleri incelendiğinde ümmet nazarında bidat sayılabilecek söylemlere sahip olmasına rağmen onu okuyan kimseler, alışkanlık edindikleri savunma refleksiyle Şeriati’nin görüşlerinin bidatleri yıkmasından dolayı Müslümanlara rahatsızlık verdiğini savunmaktadırlar. Şu ifadeler Şeriati’nin kitabına düşülen yayıncı notudur: “Çünkü onun düşünceleri, Batılı saldırı karşısında çok derin ve güçlü bir mukavemet oluştururken İslam geleneğini kirleten ve çöküntüye sebep olan bidat ve hurafelere de ağır darbe indiriyordu. Tabi bu da bilinçsiz kesimler nezdinde İslam’ın kendisine yapılan bir saldırı olarak algılanıyordu.” [2]

    Büyük bir ihtirasla Şeriatî’nin eserlerini tercüme ettirip basan yayıncımız için onun bidat fikirleri, başta Allah hakkında ve sair İslâm büyükleri hakkındaki pervasız ifâdeleri hiçbir şey ifade etmiyor belli ki. Kulağa hoş gelen cümlelerin hakikat halini aldığı ve İslam’ın temel esaslarına aykırı olup olmadığının sorgulanmadığı bir cehaletle karşı karşıyayız.

    [“Benim Anladığım Din” Söylemi]

    Ali Şeriati, muhtelif eserlerinde aynı asırda yaşadığı Müslümanların mevcut din algısından rahatsızlığını dile getirir. Bu bağlamda farklı tenkitler yapar. Bu yüzden onun kitaplarının slogan cümlesi “Sizi rahatsız etmeye geldim” ifadesi olmuştur. Çok cedelci olan insanoğlunun fıtrî yapısında bulunan eleştiricilik vasfı Şeriati’ de daha bir ölçüsüzdür. Zaten onu ba husus aykırı tavırlı genç kardeşlerimizin çok tutmasındaki ana sebep de budur. Ancak ne yazık ki bu ölçüsüzlük dinin ana kaidelerine karşı da uygulanınca tahammül edilemez bir hal almaktadır. Zira ortada iman meselesi vardır.

    Şeriati’nin akideye, fıkha ve bilumum İslamî kaynaklara ters düşen görüşlerini sırf güzel sosyolojik tahliller içerdiği için beğenmek bir Müslüman açısından tehlikelidir. Daha da açıkçası bu şuurlu bir mümin tavrı değildir. Şeriati’nin tercüme eserlerini alıp okuyan kaç kardeşimiz yeterli bir akide bilgisine sahiptir? Böyle bir altyapıya sahip olmadan onun imanî noktada tehlike arz eden ifadelerini nasıl ayıklayabileceklerdir? Yahut şöyle soralım: Bu kardeşlerimiz Şeriati’de buldukları neyi bizim kaynaklarımızda bulamadılar ki onu olmazsa olmazlar listesine eklediler. Esasında onları bu hale getiren bulamadıkları şeyler değil aramamaları yahut yanlış yerlerde aramaya kanalize edilmeleriydi.

    Ölçüsüz tenkitçilik Şeriati’yi bir takım hadsiz ifadeler kullanmaya da sevk etmektedir kimi yerlerde. Müşahhas bir misal için şu ifadelere bir göz atalım: “Demek istiyorum ki: Benim inandığım İslam, bireysel kurtuluş, ölümden sonraki bireysel kurtuluş için riyazet, cefa ve yoksulluğu öneren bir din değildir. Benim İslam’ım Osman ve Abdurrahman’ın İslam’ı değil, Ebu Zerr’in İslam’ıdır.” [3]

    Sırf İslam adına indî görüşünü öne sürebilmek için sahabenin din anlayışını sorgulayabilme yetkisini kendinde görebilmek nasıl bir cürettir? Kur’an’ın, bütünüyle Allah (azze ve celle)’ın kendilerinden razı olduğunu bildirdiği bir topluluğun belli fertleri için “o-benim dini inancım onlarla bir değil” demek nasıl bir sapkınlıktır? Bu ümmetin ulemasıyla, avamıyla asr-ı saadetten bugüne sahabeye nasıl baktığını ve onlara karşı duruşumuzun nasıl olması gerektiğini bilmeyen gençlerimiz şu heyecanlı endazesiz sözlerden hoşlanacaklar tabi. Zira ortada tam da şeytan ve nefsin işine yarayacak bir hadsizlik var.

    [Allah (azze ve celle) Hakkında Ölçüsüz Sözler]

    Ağzından çıkan ve kalemine dökülen sözlerin Kur’an’a, Sünnet’e ve ümmetin akidesine uygunluğunu hiç mi hiç gözetmeyen Şeriati, bu ölçüsüzlüğünü Allah (azze ve celle) hakkında konuşurken de devam ettiriyor. Ölçüsüzlüğün tespiti için öncelikle ölçünün tespit edilmesi gerektiğinden hareketle Kur’an ve Sünnet’in bu konuda oluşturduğu çerçeveyi ortaya koymak gerekmektedir. Zira doğrunun tam anlamıyla tespit edilmediği yerlerde yanlış doğrunun öğrenilmesine engel olacaktır. Şu halde biz Allah (azze ve celle) ve Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün bu noktada tayin ettiği çizgiyi ortaya koyalım. Allah (azze ve celle) Kur’an-ı Hakim’de “Hiçbir şey onun misli değildir” [4]buyurarak zatı hakkında bu şekilde itikatta bulunmamızı emir buyurmaktadır.

    Buna göre bir Müslüman itikaden Cenab-ı Hakk’ın cevher olmadığı, araz olmadığı, bölünebilen bir nesne olmadığı, cisim olmadığına inanması farzdır. Bunun dışındaki bir itikat insanı uhrevi anlamda kurtuluşa erdirmez. Bu yüzden ulemamız, bu hususları akide metinlerimizde tahrir etmişler ve güzelce zapt etmemiz için telkinlerde bulunmuşlardır. Allah (azze ve celle)’ı mahlukatına benzetmek “tecsim ve teşbih” cürmüne düşmek anlamına gelir ki bu da büyük bir bidattir. Bu nokta üzerinde hassasiyetle durulması gereken ve zerre kadar esneme payı bulunmayan bir noktadır. Bu sınırı aşan bir Müslümanın ifade etmek istediği meramın hiçbir kıymeti yoktur.

    Şeriati ise akaid ilminin ibtida kitaplarında yer alan Allah Teâlâ ile, Hz. Peygamber veya sahabe ile ilgili durmamız gereken noktanın sınırlarını devamlı aşmaktadır. Ümmet-i İslam, mahlukatına benzeme olmasın diye Allah (azze ve celle)’a “suret” kelimesini dahi izafe etmekten sakınmışlar ve bunu söylemenin Allah (azze ve celle) ’a cismiyet isnat etmek anlamına geleceğini savunmuşlardır.

    Hal böyleyken, Ali Şeriatî’nin süslü cümleler kurmak veya toplumun sosyolojik sıkıntılarını dillendirmek maksadıyla kalemine yansıttığı hezeyanlarına nasıl sükut edilebilir? Şahıslara duyulan hayranlığın ve tarafgirliğin Allah (azze ve celle) ’tan yana olmaya tercih edilmesi bir cinnetten başka ne olabilir? Sözü daha fazla uzatmadan Şeriatî’nin bir cinnet eseri olarak Allah hakkında kullandığı ifadelere bir göz atalım: İslam Nedir ve Muhammed Kimdir isimli eserinde şöyle diyor Şeriatî:

    [Allah Gerçek Bir Janustur]

    “İslam, tek kelimeyle, dünyanın çok boyutlu olan tek dinidir. Topluma uyguladığı güç tek yönlü değil, çok boyutludur. Hem de birbirine karşıt olan boyutlar. Bireyin ve toplumun duygu ve düşüncesine değişik ve hatta birbirine zıt yönlerde uygulandığı için doğal olarak topluma bu güçlerin geleceği üzerinde daima dengeli bir yön kazandırır. Bunun sonucu olarak saptırıcı bir güce dönüşmesi ve toplumun doğru yönden sapması imkansız hale gelir. Böyle bir ilkeyi nasıl keşfettim? Her dinin tanınması, izlenmesi için gereken yolu takip ettim. Yani Allah, Kur’an, Muhammed, özel olarak eğittiği ashabı ve Muhammed’in Medine’sini tanıyarak ve karşılaştırarak. Çünkü Muhammed, dünyada kendi toplumunu bizzat inşa edip yöneten tek peygamberdir.

    İslam’ın bu beş boyutu ilmî ve mantıkî olarak incelenip mukayese edildiğinde bu hakikat açığa çıkıyor: Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı “Kahhar” ve “Rahman”dır. Yahova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir, onun dışındaki her şey mutlak saltanatının hükmü altındadır. Aynı zamanda Teos gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf” ve Gafûr” dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan halifesi ve akrabası ile dostluk bağı kuruyor. Onu kendi suretinde yaratıyor. Onu kendisi gibi yapacağı müjdesini veriyor. İnsanla öylesine samimi ve dost oluyor ki ona şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor.” [5]

    Şeriatî’nin dile getirmek istediği maksut mana açık. Ancak bu manayı dillendirebilmek bir Müslüman şuuruyla temel akidevî esasları yıkmadan olmalı değil midir? Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allah (azze ve celle)’ı çift çehreli roma putuna benzeten, bu habis ismi Allah (azze ve celle)’a ıtlak edebilen Ali Şeriatî. Şu sözlerin ucunun küfre kadar varacağını ibtidâî bir akaid talebesi dahi bilir.

    Ne zannediyoruz? Allah (azze ve celle) cafcaflı cümleler kurabilme uğruna dileyenin dilediği şekilde istediği şeye benzetebileceği, dilediği ismi ve vasfı kendisine ıtlak edebileceği bir zat mıdır? Bir Müslümanın böyle bir fecaati savunması mümkün olabilir mi? Anne babamız gibi yakınlarımız hakkında azıcık da olsa nahoş bir manayı barındıran bir söz söylendiğinde gücenen bizlerin Allah (azze ve celle) inancı ne zaman bu kadar zayıfladı? Hani biz Allah (azze ve celle)’ımız için yaşıyorduk? Nerede bu dinin namusunu muhafaza etme gayreti? Hani nerede gayret-i imaniyye ve hamiyyet-i İslamiyye? Bu noktalardaki aldırışsızlığımıza bakılacak olursa bu kavramların bizim dünyamızı terk etmesinin ardından hayli uzun yıllar geçmiş gözüküyor.

    [Teşbih ve Tecsim İfadeleri]

    Şeriati’nin Allah hakkında konuşurken kalemine döktüğü ölçüsüz sözlerin uç bir örneğini zikrettik geride. Nihâî olarak Allah ’ı bir puta benzetmeye kadar varan bu ölçüsüzlüğün bir başka veçhesi de sıkça diline doladığı tecsim ifadeleri. Şeriati, Akaid ilminden yoksun olduğu için Allah hakkında diline hoş gelen her ifadeyi kullanabilme salahiyetini kendinde görüyor olmalı ki Allah (azze ve celle) ’ın ruhu[6], kokusu[7], arşa oturması, [8] kabe tavanının altında olması, [9] Hacer’in evinde olması, [10] gölgesinin olması, [11] elinin olması, [12] yörüngesinde dolaşılması, [13] karşısında durulmasından[14] bahsedebiliyor rahatlıkla. Ayrıca bu bağlamda Allah ile diz dize oturmak, [15] Allah (azze ve celle) ile dolmak[16]gibi akidevî anlamda cinayet sayılabilecek onlarca ifadeyi serbestliğe alışmış diline dolayabilmektedir.

    Allah (azze ve celle) hakkında itikadı düzgün olmayan bir müminin sosyolojik anlamda güzel tespitler yapmasının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur, olamaz. Zira her bir mümin nazarında öncelenmesi gereken husus itikadın düzgün olmasıdır. Bu olmadıktan sonra çürük bir temel üzerine kurulan binanın çökmeye mahkum olması gibi icra edilen faaliyetlerin hiçbir kalıcılığından bahsedilemeyecektir. Şeriati okumaları yapan günümüz gençliğine anlatmakta zorlandığımız baş mesele de budur. Zira, birçoğu akaid ilminin düsturlarını sloganik ifadeler mesabesine indirgeyip önemsemediği için onun bu herzelerine aldırış etmemektedirler. Ne var ki bu vurdum duymazlık kişiyi uhrevî vebalden asla kurtarmayacak ve hüsrana uğramasına engel olmayacaktır.

    [Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e Hürmetsizlik]

    Allah hakkında endazesiz cümleler kurabilen birinden Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında konuşurken ölçülü davranmasını bekleyemezsiniz elbette. Şeriatî, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ilgili ifadelerinde de edep sınırlarını aşan ifadeler kullanmaktadır. Her şeyden önce Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bahsettiği hiçbir yerde her hangi bir aidiyet ve tazim ifadesi kullanmaması hadiseye bakış açısını göstermektedir. Bir sahiplenememe ve aidiyet hissedememe duygusundan haber veren bu tutum ziyadesiyle önemsenmesi gereken bir arızadır.

    Zira Şeriatî, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bahsederken kimi zaman mevzuyu öyle bir raddeye getirmektedir ki sıradan insanın dahi o hallere dûçar olması kendi adına ar olacaktır. Bu suruma somut bir misal olarak zındıkların uydurması olan Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Zeynep bintü Cahş’a aşık olduğu hadisesini anlatmasındaki üslubu zikredilebilir. [17]
    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında kullandığı ifadelerden anlaşıldığı üzere onu tenkit etmeyi dahi göze alabilecek bir tıynette olduğu görülen Şeriati, Muhammed Kimdir isimli eserinde şöyle diyor: “Peygamber’in sorumluluğu çok kritik ve önemlidir. Ümmetin liderliğine en kabiliyetli ve büyük bir şahsiyet olan Ali’nin Peygamber tarafından ilan edilmesi, bedevî toplumun ve Arab kabilelerinin birliği ve genç ümmetin varlığının bekâsı için zaruri olan vahdetin bozulmasına sebep olacaktır.

    Öte yandan Muhammed, Ali konusunda susarsa, acaba bir hakikati bir maslahat için feda etmiş olmaz mı? Ali’nin siyasî yalnızlığının, Muhammed’in yolundaki sertlik ve tavizsizliğinden başka bir sebebi mi var? Onun her taifeyi acılara boğan ünlü kılıç darbeleri, Muhammed’in emri ve Allah’ın rızasından başka bir şey için mi indirilmiştir? Ali’ye karşı beslenen kinler, Peygamber’in birkaç gün önce Mekke’de dediği gibi, ‘Allah’ın zatı ve Allah yolundaki sertlik’ten. Başka bir şeyi mi gösteriyor?

    Muhammed’in Ali hakkındaki suskunluğu, Ali’yi tarihte savunmasız hale getirecektir. Toplumun siyasî şartları, toplumsal yapısı, kabilelerin sınıfsal yapısı, çıkar çevrelerinin teşkilâtlanmış olması, şübhesiz Ali’nin mahrum bırakılmasını sağlayacağı gibi, onun İslâm’daki çehresini ters yüz edip değiştirecektir. Nitekim öyle de oldu.” [18]

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Hz. Ali (radıyallahu anh)’yi açıkça halife tayin etmemesini onun adına kusur sayan bu pervasız ifadeler başka bir yerde ise farklı bir şekilde göstermiş kendini. Şeriati, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bir arap kralı mesabesine indirgeyerek annelerimizin ondan nafakada artırma istemelerini şöyle yorumlamış kendince: “Peygamber hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının karılarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arab padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir.” [19]

    Ne Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün zatına hürmeti ne de ehl-i beytine tazimi önemsemeyen bu tavır, okuyucularını da zamanla kendisi gibi düşünüp davranmaya sevk edecektir hiç kuşkusuz. Zira Şeriati’nin başta Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve diğer İslam büyükleri hakkındaki serbestliğe alışmış dili muhtelif eserlerinde farklı şekillerdeki vartalarına sebep olmaktadır. Bizler akıllıya bir işaretin yeterli olacağı gerçeğinden hareketle bu örnekleri zikretmekle iktifa edeceğiz.

    [Sahâbeye Karşı Hürmetsiz İfadeler]

    Ali Şeriati’nin birçok meselede olduğu gibi kantarın topuzunun ölçüsünü kaçırdığı meselelerden biri de sahabeye karşı tutumudur. Kimi zaman sahabenin İslam anlayışını ve dindarlığını sorgulama hadsizliğine varan kimi zaman da onlar hakkında gelişigüzel ifadeler kullanmaya kadar giden bu tavır okuyucularının zihninde sahabe neslini necip bir topluluktan ziyade içerinde her türlüsünün bulunduğu bir topluluk portresi bırakmaktadır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sahabeye bakış açımızın ne olması gerektiğine dair beyan ve ikazlarına taban tabana zıtlık teşkil eden bu durum Müslüman açısından itikadi bir afettir.

    Allah (azze ve celle) ’ın nusretini göndererek teyit ettiği İslam tarihindeki en necip topluluklardan biri olan Bedir ashabını bakınız nasıl tasvir etmektedir: “Nasıl savaşacaktı? İntikam savaşına hazırlanmış, din ve dünyalarını tehdit eden tehlikeyi ortadan kaldırmaya karar vermiş 1000 süvarili bir orduya karşı? Çoğu ganimet ümidi ve yağma için yola çıkmış olan ve üç dört kişiye bir binek düşen bir orduyla mı?” [20]

    Şu ifadeleri okuyan birinin Bedir ashabı hakkında güzel şeyler düşünebilmesi mümkün müdür? Şeriati’den etkilenen birinin şu ifadelerden sonra Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün sahabeyi tasvirde çizdiği çerçeve içinde kalabilmesi mümkün mü? Tamamen akaid meseleleriyle taalluk eden bu noktalar esneme payı olmayan ve hiçbir şekilde göreceliliğe ihtimal etmeyen hassas noktalardır. Bu sebeple kimse bizden doğrudan ümmetin itikadi istikametiyle ilgili bu hassas mevzularda tolereli bir tavır takınmamızı beklemesin. Şeriati’nin aykırı fikirlerini insanlara empoze edebilmek için kullandığı meşhur söylemi aynıyla iade edelim: “Sizi rahatsız etmeye geldim.”

    Şeriati’nin sahabeye karşı hürmetsiz ifadeleri kimi zaman sahabenin İslam anlayışını tasnif edip kendince bir safta yer almak şeklinde tezahür etmektedir. Bir yerde şöyle diyor mesela: “Benim İslam’ım Osman ve Abdurrahman’ın İslam’ı değil, Ebu Zerr’in İslam’ıdır.” [21] Şunlar da başka ifadeleri: “Çünkü bu, Ali’nin İslâm’ı değildir. Gitmesi gereken Osman’ın İslâm’ıdır; bir makinesi de olan Osman’ın İslâm’ı. Makinesi ve arabası olan, talan eden, tüm dünyanın kaynaklarını yağmalayan, üstelik ilmi de olan bir Abdurrahman’ın İslâm’ı” [22] Şunlar da bir diğer talihsiz ifadeler: ““Osman’ı yaşayan kimse Ebu Zer için gözyaşı dökse de, bu Şia’nın dışındadır. Muhammedi imanı olduğunu iddia edip Ebu Süfyanımsı yaşayan kimse de sınırın dışındadır. Uhud’un öteki tarafındadır. Hendek’in öteki tarafındadır. Aslında hendeği yeniden kazmak gerekir.” [23]

    Bir başka yerde Hz. Osman Efendimiz için söylediklerine bakalım şimdi de : “Ömer de gidince yaşlı, mukaddesmeap, ve kifâyetsiz bir adam olan Osman, hükümeti eline aldı. İslam hükümeti sarsılmaya başladı. İslam kanunlarında yapılan değişiklikler o kadar şiddetliydi ki Muhammed’in binası kökten viran oldu. Onun zamanında hilafet, saltanata; İslâmî hakimiyet kulübesi, şahın sarayına, sadelik şatafatlı teşrifata; Muaviye ve Osman’ın yeme içme sarayına dönüştü.” [24]

    Daha nicelerini nakledebileceğimiz şu ifadeleri midesi kaldıran varsa söylenebilecek bir şey yoktur. Zira herkesin İslamî ve imani hassasiyetleri aynı seviyede değildir elbette. Ancak bir yanda “Ashabım hakkında Allah’tan korkunuz” buyurarak onları sevmenin kendisini sevmek sebebiyle olduğunu ifade buyuran Hz. Peygamber varken hadsiz bir sosyoloğu tercih edenler imanlarını kontrol etsinler. Şu ifadelere benzer sözler yakınlarımızdan bir hakkında söylense dahi tepkisel bir tutum sergileyeceğimiz bir hakikatken Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı bu kadar basitleşti mi bizim nazarımızda sahiden? Şeriati “Ebubekir ve Ömer’in Ali karşısındaki zaferi cahiliyenin İslam’a karşı zaferidir” derken hiç mi hamiyetimiz galeyana gelmiyor? Bu nasıl bir körleşme ve hissizleşmedir?

    [Darvinizm’i Kabullenebilme Vartası]

    Kur’an’a dayalı bir inanç esasımız olan “insanlar Âdemdendir, Adem İse topraktan” inancına taban tabana zıtlık teşkil eden ve zamanımızda da farklı şekillerde zihnî dünyamıza sokulmaya çalışılan “Evrim” inancının Darwinizm tarzıyla ilgili şunları söyleyebilmiş Ali Şeriati: “Son asırlarda birçok insan, evrim kanununu, özellikle “Darvinizm”i dine karşı bir hareket olarak ilan etti. Darvinizm, dine değil, kendisiyle savaşması ve onu mahkûm etmesi nedeniyle dindarlara karşıydı. Bu yüzden Darvinizm, anlatıldığı her yerde din karşıtı bir ekol olarak tanıtıldı. Hatta Müslümanlar dahi onu mürted ilan ettiler. Hâlbuki Darvin, son dönemin en dindar bilim adamlarındandı ve son derece temiz ve yüce bir dinî ruha sahibti.

    Bundan dolayı Darvinizm din karşıtı bir ekol olamaz. Çünkü hiç kimse Darvinizm’i bizzat Darvin’den daha iyi anlayamaz. Eğer din ile böyle bir çelişkisi olsaydı, bu çelişkiyi herkesten önce o kavrardı. Mevcut dini ruh, evrime ters düşer. Niçin? Çünkü dindar insan, kendi dininin, Tanrı’nın dini olması dolayısıyla dünyadaki en üstün gerçek olduğunu düşünür. Bu nedenle var olan şey, en üstün ve değişmez gerçektir. Kendi dininin asıl olduğuna inanan her dindar böyle bir çıkarımda bulunuyor ve ister istemez evrim ve değişime karşı çıkıyor. Bu tür karşı çıkışlar, gerek Avrupa’a, gerek İslam ülkelerinde olsun, topluma dindarların hakim oluğu bütün dönemlerde açıkça görülür. Fakat Kur’an’da bu evrim çeşitli şekillerde, hem tabiatta hem bitkide hem hayvanda hem insanda hem de bizzat peygamberin örnek psikolojisinde söz konusu edilmiştir.” [25]

    Günümüz evrimcilerine ciddi anlamda kaynaklık teşkil eden ve ilham kaynağı olan şu ifadeler bir Müslüman zihniyetinden kaleme dökülmüş satırlar olamaz. İslam itikadını bütün parametreleriyle zapteden kişinin kolaylıkla kavrayabileceği bu durum maalesef ki bazı gafil Müslümanlar tarafından halen idrak edilebilmiş değildir. Dini adeta bir aksesuar aracı olarak algılama ve dolgu maddesi derekesine düşürme şuursuzluğundan kaynaklanan bu tutum ahireti heba etme neticesine müncer olabilecek kadar tehlikelidir oysa. Allah ’a sığınırız.

    [Redd-i Miras Yapan bir Şii]

    Herşeyden önce Şeriati, bizim inancımızı, değerlerimizi, müktesebatımızı önemsemeyen ve hatta büyük bir kısmına karşı olan bir Şiidir. Bunu gizlemeden, saklamadan açıkça tasrih etmektedir. Geleneksel Şii itikadını yer yer tenkit eden Şeriati, bu anlamda da kendince şekillendirdiği bir şii itikadını benimsemektedir. Benimseyip tasvip ettiği Şiilikle ilgili şöyle diyor Şeriati: “Görece birkaç şeye teslim olan veya dînî usulleri, mezhebi usulleri ayrı olan ya da İslam, üç değişken ilke iken; Şia iki değişken ilke olan bin mezhep statüsü de değildir. Şia İslam’dır, başka bir şey değildir. Bence Şia İslam’ı kavramanın bir türüdür.” [26]

    Şiilik hakkında başka ifadeleri de şöyle: “Şiilik ise İslam tarihinde yüzünü ve yönünü Muhammed’in varisi, adalet ve hakikat İslam’ının sembolü olan Ali ‘nin “hayır”ıyla belirginleştirmiş olan İslam’dır. Bu, onun tarafından halife seçim şurasında aristokrasi ve maslahat İslam’ının Abdurrahman’a cevap olarak söylediği “hayır”dır. Bu “hayır” İslam tarihinde Şii hareket taraftarlığı olarak tâ Safevîler öncesinde Ehl-i beyt sevgisi ve Ali takipçiliğiyle tanınan bir grubun toplumsal, sınıfsal ve siyasal rolünün simgesiydi. Bu hizbin yapısı Kur’an ve Sünnet’e dayalıydı. Ama bu Kur’an ve Sünnet, Emevî Abbâsi, Gazneli, Selçuklu, Cengiz, Timur ve Hulagü hanedanından değil, Muhammed hanedanından gelmeliydi.

    Oysa İslam tarihi şaşırtıcı bir yol izledi. Bu öyle bir yol ki onda Peygamber’in ailesi ve gerçek imamlar değil, Arap, acem, türk, tatar ve Moğol kalın enselileri, güç sahipleriyle sülale ve hanları, İslam ümmetinin rehberliği İslam peygamberinin hilafeti hakkına sahiptiler.” [27]

    Şiiliğin temel esası olarak kabul edilen “İmamet” akidesini de şöyle anlatıyor Şeriati: “İslam’ın sosyal hedefi, ümmet oluşturmaktır. Şia’nın önemle vurguladığı imamet ıstılahı da bu kökün türevidir. İmametin görevi (risaleti), ümmetin varlık felsefesi ve manasına dikkat ile belirlenir. İmamet, ümmete, bu yolda ve nihai hedefe varışta, hidayet ve rehberlik eden bir rejimdir. Ayrıca, Kur’an’da müspet bir sıfat olarak İslam peygamberine isnat edilen “ümmi” sıfatı da bunun türevidir ve ümmet ile aynı kökü paylaşır. Kur’an, birçok kere ümmetin risalet ve yolunu açıkça ortaya koyuyor.” [28]

    [Hulasa]

    Şeriati’nin birçok eserini okumuş biri olarak onun eserlerinde yer alan vartaların bir hayli fazla olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Bir makalenin hacmini ve amacını aşmayacak şekilde belli başlı bazı örnekleri serdettiğimiz bu yazıdakiler ise akıllıya işaret olması kabilindendir. Bu dinin kanun ve kaidelerini Allah (azze ve celle) ve Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün vaz’ ettiği, itikadî ve amelî istikametimizi Kur’an ve Sünnet’in çizdiği çerçeveye göre belirlememiz gerektiği hiçbir Müslümanın itiraz edemeyeceği bir hakikattir. O halde bu ölçüye uymayan sözleri, fikirleri, davranış ve tutumları hiç tereddüt göstermeden reddedebilmeliyiz.

    Bu bizim inancımızın, istikametimizin ve imanımızın bir gereğidir. Çok daha fazlasını kendi müktesebâtımızda bulabileceğimiz fikirleri dışarıdan ithal edilen menbalardan almamalı ve “bizim” diyebileceğimiz kişilerden almayı öğrenmeliyiz. Aksi takdirde kuru bir özenti, yaman bir entelektüellik tekellüfü ve süslü cümleler kurma ve duyma uğruna imanımızı tehlikeye atma durumuyla karşı karşıya kalacağız Allah muhafaza. Bu denli tehlikeli hallere maruz kalmamak için, uçuruma giden yolları kapama adına gençliği Şeriatî gibilerinin eserleri, fikirleri, konuşmaları ve tutumlarından uzak tutmak eslem yoldur.

    ÖMER FARUK KORKMAZ
    --------------------------------
    [1]Ali Şeriati, Dine Karşı Din, Fecr, Ankara, 2009, s. 58
    [2]Ali Şeriati, Ali Şiası & Safevî Şiası, Fecr, 2009, s. 7
    [3]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, Ay ışığı Kitapları, İstanbul, 2004, s. 60
    [4]Şûrâ, 11
    [5]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, Fecr, Ankara, 2017, s. 573-74
    [6]Ali Şeriati, Hac, Şura, Baskı: VII, s. 22,29, 61, Hatta akideten caiz olmayan bu ifadeyi tamlık ve sonsuz bir yüceliği belirtmek için en iyi kavranabilir deyim olarak nitelemektedir. Bkz. Ali Şeriati, İslam Sosyolojisi Üzerine, Düşünce Yayınları, İstanbul, 1980, Baskı: II, s. 105-106
    [7]Ali Şeriati, Hac, s. 35
    [8]Ali Şeriati, Hac, s. 48
    [9]Ali Şeriati, Hac, s. 48
    [10]Ali Şeriati, Hac, s. 49
    [11]Ali Şeriati, Hac, s. 52
    [12]Ali Şeriati, Hac, s. 53
    [13]Ali Şeriati, Hac, s. 60
    [14]Ali Şeriati, Hac, s.64
    [15]Ali Şeriati, Hac, s. 58
    [16]Ali Şeriati, Hac, s. 39
    [17]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 514 vd.
    [18]Ali Şeriati, Muhammed Kimdir, s. 147
    [19]Ali Şeriati, Muhammed Kimdir, s. 508
    [20]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 146
    [21]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, s. 60
    [22]Ali Şeriati, Kendini Devrimci Yetiştirmek, s. 42
    [23]Ali Şeriati, Kur’an’a Bakış, s. 13
    [24]Ali Şeriati, Ebuzer, 14-15
    [25]Ali Şeriai, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 70-71
    [26]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, s. 55
    [27]Ali Şeriati, Ali Şiası & Safevî Şiası, s. 13
    [28] Ali Şeriati, Hür Düşünce Mektebi, Birleşim Yayın Dağıtım, 1989, Ankara, s. 45
  • MEVLİD KUTLAMAK ÜZERİNE

    Her yıl Rebiülevvel ayının 12’si geldiğinde mevlid kutlamanın hükmü üzerine çeşitli tartışmalar yapılır. Aslında bu tartışmalar yeni değildir. Öteden beri mevlid kutlamanın caiz olduğu ve olmadığını savunan iki görüş var olagelmiştir. Ne var ki zamanımızda hemen her şeyin Müslümanlar arasında bir ayrım, ötekileştirme, düşmanlık ve hatta zaman zaman tekfire varan boyutta yaralanmaya sebep olduğu görüldüğünden bu konuda ifrat ve tefritten uzak itidal noktayı belirlemek gerekli olmuştur.

    İtidal noktanın ne olduğunu belirlemeden önce mevlid kutlamayı caiz görmeyip bid’at olarak niteleyenler ile caiz görenlerin delillerini kısaca serdedip sonra kendimce itidal olarak gördüğüm noktayı ortaya koymaya çalışacağım. Muvaffakiyet Allah’tandır.

    A. MEVLİD KUTLAMAYI CÂİZ GÖRMEYENLERİN DELİLLERİ

    Hanbelîlerden İbn Teymiyye, Mâlikî âlimlerden Şâtıbî ve İbnü’l-Hâc gibi âlimler başta olmak üzere modern dönem Suudî / Selefî ulemanın neredeyse tamamı mevlid kutlamayı bid’at olarak nitelemişler ve caiz görmemişlerdir. Bu görüşte olanlar, kendi görüşlerine delil olarak şu hususları zikretmişlerdir:

    1. Allah Resûlü’nün (s.a.v.) doğum tarihi kesin olarak belli değildir.

    Siyer kaynakları Allah Resûlü’nün (s.a.v.) doğumu hususunda çok farklı görüşlerin bulunduğunu belirtmektedir. Kesin olarak bilinen şey, Allah Resûlü’nün günler içinde Pazartesi günü, yıl olarak da fil vakasının gerçekleştiği yıl doğduğudur. Bunun dışında hangi ayda ve o ayın hangi gününde doğduğu kesin olarak belli değildir. Şu halde Rebiülevvel ayının 12. gününü mevlid-i nebi olarak kutlamanın tarihsel bir dayanağı yoktur.

    2. Mevlid kutlamak dinde olmayan bir uygulamadır, bu sebeple bid’attır.

    Mevlid kutlamak Kur’an ve Sünnet’te yer almayan bir ameldir. Allah Resûlü (s.a.v.) bunu yapmadığı gibi sahabe ve onları takip eden fazilet sahibi nesillerden hiç kimse mevlid kutlamamıştır. İbn Teymiyye bu konuda şunları söylemiştir:

    “Ortada kutlamayı gerektiren durum mevcut ve bir engel de olmadığı halde selef mevlid kutlamamıştır. Eğer mevlid kutlamak sırf hayırlı veya hayrı şerrine göre daha üstün bir amel olmuş olsaydı bunu selefin yapması bizim yapmamıza göre daha layıktı. Çünkü onlar Allah Resûlü’nü bizden daha çok seviyorlar, bizden daha çok yüceltiyorlardı. Onlar, hayırlı işlere bizden daha hırslı idiler.”

    (İbn Teymiyye, İktidâu’s-sırati’l-müstakîm li muhâlefeti ashâbi’l-cahîm, II, 123)

    Bunun zorunlu sonucu mevlid kutlamasının bid’at olmasıdır. Çünkü Allah ve Resûlü’nün emretmediği, selefin yapmadığı bir şey dinî bir uygulama olarak ihdas edilmiştir. Nitekim mevlid kutlamayı ilk olarak hicrî IV. Asırda Mısır’da Şiî inancına bağlı Fâtımî devleti başlatmıştır. O zamana kadar ehl-i sünnet içinden hiç kimse böyle bir kutlama içinde bulunmamıştır.

    3. Mevlid kutlamak, Hristiyanlara benzemektir.

    Hristiyanlar Hz. İsa’nın doğum gününü milad olarak kutlarlar. Müslümanların da Allah Resûlü’nün yapmadığı bir şekilde onun doğum gününü kutlamaya başlamaları Hristiyanlarla karşılaşmaları sonucunda kültürel etkileşimle gerçekleşmiştir. Oysa Allah Resûlü (s.a.v.) “kim bir kavme benzemeye çalışırsa o da onlardandır” buyurarak başkalarına benzemeyi yasaklamıştır.

    4. Mevlid diye kutlanan gün, aslında Hz. Peygamber’in doğduğu değil vefat ettiği gündür:

    Siyer kaynakları, Hz. Peygamber’in ne zaman doğduğu konusunda farklı bilgiler verdikleri halde vefat tarihinin Rebiülevvel ayının 12’si olduğunda ittifak etmişlerdir. Şu halde o günü sevinçle, mutlulukla kutlamak, Hz. Peygamber’in vefat ettiği ittifakla sabit olan bir günde sevinç gösterisi yapmak anlamına gelir. Nitekim Mâlikî âlimlerden İbnü’l-Hâc Müslümanların hüzünlü olmaları gereken bir günde kutlama yapıyor olmalarına bir anlam veremediğini belirtmiştir. (İbnü’l-Hâc, el-Medhal, II, 15)

    5. Mevlid kutlamalarında, dince haram ve münker olan pek çok şeyler yapılmaktadır:

    Mevlid kutlamalarında erkek-kadın karışık halde bulunmalar, raks vb. gibi dince haram kılınan, münker görülen pek çok uygulama bir arada bulunmaktadır. Nitekim Mâlikî âlimlerden Dusukî, mevlidlerde görülen bu münkerler sebebiyle bir kimsenin mevlid kutlanmasında harcanmak üzere para vasiyet etmesini caiz görmemiştir. (Hâşiyetü’d-Dusukî, IV, 407)

    6. Peygamberin doğumunu kutlamayı sadece bir gün ile sınırlamak doğru değildir:

    Allah Resûlü (s.a.v.) bizim hem dünyada hem de âhirette kurtuluşumuzun vesilesidir. Bu sebeple her müminin onu ömrünün her anında şükran ve minnetle anması gerekir. Farklı kültürlerin belirli günleri belirli şahıs ya da olayları anmak için (anneler günü, öğretmenler günü vb.) tahsis etmesine özenerek Allah’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği elçisi için günlerden bir günü tahsis etmek doğru değildir.

    7. Mevlid kutlamaları, Allah Resûlü’nü (s.a.v.) övmede aşırıya kaçmaya sebep olmaktadır:

    Mevlid kutlamaları esnasında okunan kimi şiir, kaside ve naatlarda Hz. Peygamber’i övmek üzere söylenen sözler içinde şirk unsurları barındıran hususlar bulunmaktadır. Zira bu şiirler çoğu zaman onu Allah’a ait olan bir takım hususlarla nitelemektedir. Bu yüzden bu kutlamaları yapanlar, sevaba girelim derken küfür ya da şirk unsuru barındıran sözler söyleme tehlikesine düşebilmektedirler.

    8. Mevlid bir ibadete dönüştürülmüştür.

    İbadetlerde ana kural “dince belirlenmiş olmak”tır. Din tarafından belirlenmemiş bir şeyi ibadet olarak benimsemek ve uygulamak haramdır. Mevlid uygulamaları da bir tür ibadet gibi benimsenmekte ve uygulamaktadır. Öyle ki insanların çoğu mevlid kutlamayı, bu kutlama esnasında okunan şiir ve naatları sanki dinin kendindenmiş gibi görmektedir. Oysa dinde böyle bir şey yoktur.

    B. MEVLİD KUTLAMAYI CAİZ GÖRENLERİN DELİLLERİ VE YUKARIDAKİ İDDİALARA KARŞI CEVAPLARI

    Klasik dönemde başta İbn Hacer el-Askalanî, Suyutî, Sehavî, İbn Âşir, İbn Merzuk gibi âlimler ve modern dönemde Muhammed Said Ramazan el-Bûtî, Şa’ravî, Nablûsî ve İslamî hareketin önde gelen simalarından Said Havva ve Yusuf el-Karadavî, gibi âlimler mevlid kutlamanın –belirli şartlarla- caiz olduğunu belirtmişler ve görüşlerine dair şu hususları delil getirmişlerdir.

    1. Mevlid’i kutlamanın aslı sünnette yer almaktadır.

    Hz. Peygamber (s.a.v)’e her Pazartesi günü niçin oruç tuttuğu sorulduğunda “bugün benim doğduğum gündür” buyurmuştur. (Müslim) Şu halde kendisinin doğduğu günü her hafta oruç tutarak ilk kutlayan bizzat Hz. Peygamber’dir. Bir Müslümanın, senede bir defa Allah Resûlü’nün doğduğuna inandığı günü kutlamasında bir sakınca yoktur.

    2. Kur’an’da önemli günler ve zaman dilimlerinin hatırlanması emredilmektedir:

    Kur’an “eyyamullah” [Allah’ın günleri]nin anılmasını emretmektedir. Bu, Allah’ın çeşitli zaman dilimlerinde kişileri ve ümmetleri imtihan etmek üzere onlara verdiği nimet ve sıkıntıların yad edilmesidir. Allah Resûlü’nün doğumu, insanlık için en büyük nimettir. İnsanların bu nimeti yâd etmek üzere bir araya gelmeleri, bunu ifade eden konuşmalar yapmaları tahdis-i nimet kabilinden bir uygulamadır.

    Yine Kur'an, geçmişte yaşayan pek çok peygamberle ilgili olarak "doğduğu günde, öleceği günde ve yeniden diriltileceği günde selam onun üzerine olsun" buyurmak suretiyle peygamberlerin doğum ve ölüm günlerinin önemine vurgu yapmıştır.

    3. Kur’an, peygamber kıssalarında ibret olduğunu belirtmektedir:

    Kur’an, Allah Resûlü’ne (s.a.v.) hitaben şöyle buyurmaktadır: “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz her haberi sana anlatıyoruz. Bunda sana gerçeğin bilgisi, müminlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” (Hûd, 120)

    Bu âyet, geçmiş peygamberlerin kıssalarının Hz. Peygamber’in kalbini tatmin ve teskin ettiğini, bu sebeple anlatıldığını açık olarak ifade etmektedir. Nasıl ki geçmiş peygamberlerin kıssaları, hikayeleri Allah Resûlü’ne sebat ve mücadele azmi kazandırıyorsa, Resullerin ve nebilerin efendisi olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayat hikâyesini ve mücadelesini dinlemek de biz Müslümanların azmini tazelemekte, bizlere güç katmaktadır. Mevlid kutlamaları da bunun için bir vesile olmaktadır.

    4. Allah Resûlü’nün bir şeyi yapmaması onun haramlığını göstermez:

    Usulün temel kurallarından birisi şudur: “Allah Resûlü’nün bir şeyi terk etmesi onun haramlığını göstermez.” Bir şeyin haramlığı için açık ve kesin bir delil bulunması gerekir. Hz. Peygamber “size bir şeyi emrettiğimde gücünüz ölçüsünde yapın, bir şeyi yasakladığımda ondan kaçının” demiştir. Ancak “ben bir şeyi terk ettiğimde siz de terk edin” buyurmamıştır. Buna göre Hz. Peygamber’in terk ettiği şeyler –kendisi tarafından haramlık ya da mekruhluğu belirtilmediği sürece- mübah olarak kalır. Mevlid de böyledir. Şu halde Hz. Peygamber, sahabe ve selefin mevlidi kutlamamış olması, kutlanmasının haram veya bid’at olmasını gerektirmez.

    5. Sahabenin mevlidi kutlamamasının başka sebepleri vardır:

    Yusuf el-Karadavî, sahabenin Allah Resûlü’nün siret ve hatıralarını her daim canlı tuttuklarını, her vesileyle çocuklarına anlattıklarını belirtmiş, onların bu şekilde bir anma ve hatırlamaya ihtiyaç duymadıklarını söylemiştir. (Karadavî'nin mevlid hakkındaki görüşü için bkz. http://www.al-qaradawi.net/new/Articles-12580)

    Şu halde selefin mevlidi kutlamayı terk etmesi bunun haramlığından değil, zaten Allah Resulü’nün hatıralarıyla zihinlerinin dolu ve canlı olmasındandır. Ancak sonraki dönemlerde bu bağ zayıfladığında insanlara onu hatırlatacak vesileleri canlı tutmak gerekli olmuştur.

    6. Mevlid kutlamak, bid’atın tanımına dahil değildir.

    Bid’at, dinde olmayan bir şeyi dine eklemek, peygamberimizin göstermediği bir yöntemle Allah’a kulluk etmeye çalışmaktır. Suyutî’nin belirttiğine göre mevlid kutlamaya bid’at demek doğru değildir. Kaldı ki bid’at denilecekse bile bu, bid’at-ı hasene diye isimlendirilmeye layıktır. Dahası buna sünnet-i hasene demek daha uygun ve doğrudur. Nitekim sahabe de bu şekilde sünnetler koymuşlardır. Teravih namazının sürekli ve düzenli olarak mescitlerde kılınması, namazda rükûdan kalkarken “rabbenâ leke’l-hamd” demek sahabenin Hz. Peygamber’den duymaksızın kendiliğinden yaptığı şeylerden olduğu halde bunlara bid’at diyemeyiz.

    7. Mevlid ibadet değil, örftür.

    Mevlid kutlamak, Allah’ın meşru kılmadığı bir ibadet türü olmayıp Müslümanların örf ve âdet olarak kutladığı bir etkinliktir. İbadetler dışındaki meselelerde genel kural “aksi belirtilmedikçe helal ve mübah olmak”tır. Hz. Peygamber’in hayatını anlatmak, buna dair şiirler söylemek mübah bir şeydir.

    8. Mevlid kutlamalarında görülen yanlışlıklar mevlidin aslını ilgilendirmez

    Mevlid kutlamalarında kadın-erkek karışık bir arada bulunmak, dans ve raks etmek gibi haram ya da münker olarak görülen uygulamalar mevlid kutlamanın aslıyla ilgili olmayıp genel haramlardır. Bu husus, mevlid kutlamanın haram ya da bid’at olarak nitelenmesini gerektirmez. Nitekim Kur’an okumak için bir araya gelmede de benzer yanlışlıklar söz konusu olabilmektedir. Ancak bu durum Kur’an okuma fiilinin aslen meşruluğunu zedelemez.

    Yine mevlid kutlamalarında okunan şiir, kaside ve naatlarda övgüde aşırıya kaçma, şirk ve küfür unsurları barındırabilecek şeyler söylemenin yasak görülmesi ayrı bir şey, mevlidi kutlamanın caizliği ayrı bir şeydir.

    9. Mevlid kutlamak, Hristiyanlara benzemek anlamına gelmez:

    Mevlid kutlamanın Hristiyanlara benzemek anlamına geldiği yüzde yüz kesinlikte iddia edilemez. Nitekim bu görüşü dile getiren İbn Teymiyye bile bunun kesin olmadığını, bu türden uygulamaların bazen Hristiyanlara benzemekten, bazen de Hz. Peygamber’e duyulan sevgi ve saygıdan kaynaklandığını belirterek bu hususun şüpheli ve ihtimalli olduğunu ifade etmiştir.

    Kaldı ki Hristiyanlara ya da başka dinden olanlara benzemenin yasaklandığı durum onların gayr-i meşru fiillerinde benzemek ile ilgilidir. Meşru fiillerinde benzemek ise kötü değildir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiğinde Yahudilerin Muharrem ayının onuncu gününde oruç tuttuklarını görünce bunun sebebini sormuş, onlar “bu gün Musa’nın Firavun’dan kurtulduğu gündür” diye cevap vermeleri üzerine “biz Musa’ya sizden daha layığız” buyurarak ashabına o gün oruç tutmalarını emretmiş, ancak Yahudilerden farklı olmak üzere bir gün öncesi veya sonrasıyla birlikte tutulmasını istemiştir. Şu halde bir uygulamayı sırf Yahudi ya da Hristiyanlar yapıyor diye bunu yasak kabul etmek doğru değildir.

    10. Kutlama için belirli bir günü ya da zamanı tahsis etmek yanlış değildir:

    Kutlama için belirli bir gün ya da zamanı tahsis etmek ancak o günün din tarafından belirlenmiş olduğuna inanarak yapıldığında yanlış olur. Zira bu, bir tür ibadet belirlemek anlamına gelir. Ancak böyle bir inanca sahip olmayıp sırf rivayetlere dayanarak Hz. Peygamber’in doğduğu belirtilen günü esas almak bid’at değildir.

    SONUÇ VE TERCİH

    Mevlid kutlamanın caiz olup olmadığı meselesi itikadî değil ictihadî bir konudur. Âlimlerimizin bir grubu bunu caiz görmüş ve teşvik etmiş, diğer bir grubu ise bunu bid'at kabul ederek bundan sakındırmıştır. Nasıl ki başka meselelerdeki ictihad farklılıkları müsamaha ile karşılanıyorsa bu meselede de söz konusu ictihad farkı müsamaha ile karşılanmalıdır.

    Kanaatimce mevlid kutlamayı caiz veya bid'at kabul eden her iki grubun ortaya koyduğu görüş ve delillerde haklılık payı bulunan noktalar bulunmaktadır.Söz gelimi mevlid kutlamayı bid'at kabul edenlerin ileri sürdüğü mahzurların bir kısmı kimi kutlamalarda gerçekten de mevcut bulunmaktadır. Buna karşılık bunun caiz olduğunu belirtenlerin ileri sürdüğü gerekçeler de yabana atılacak gerekçeler değildir. Öyleyse bu meselede her iki tarafın ortasını bulan, ifrat ve tefritten uzak bir yaklaşım sergilemek gerekir. Şahsî kanaatime göre bu iki görüşün arasını şu şekilde bulmak mümkündür:

    Siyer kaynaklarındaki en güçlü rivayetleri esas alarak Allah Resûlü’nün (s.a.v.) doğum gününü Rebiülevvel ayının 12’sinde gerçekleşmiş kabul ederek o gün veya hafta vesilesiyle Hz. Peygamber’i ve davasını hatırlamakta herhangi bir sakınca yoktur. Nitekim mevlide yönelik eleştirilerin bir kısmı kutlama yapmanın aslıyla ilgili değil bu kutlamalarda görülen bir takım yanlışlıklar ile ilgilidir. Bu sebeple şu hususlara dikkat etmek gerekir:

    1. Mevlid kutlamaları Allah Resûlü'nü daha yakından tanımaya vesile kılınmalıdır. Bununla birlikte bu gibi kutlamalarda onu övmek üzere söylenen kimi şiir ve na'tlarda Kur'an ve Sünnet tarafından çizilen kırmızı çizgilere ve sınırlara riayet etmek gerekir. Kimi zaman Allah Resûlü'ne duyduğumuz sevgi, onu övme konusunda ölçüsüz sözler söylemeye, hadis âlimlerimiz tarafından uydurma olarak kabul edilen rivayetler zikretmeye sevk edebilmektedir. Oysa Allah Resûlü (s.a.v.) “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede aşırıya kaçtığı gibi siz de beni övme konusunda aşırıya kaçmayın. Benim için Allah’ın kulu ve elçisi deyin” buyurmuştur. (Buharî) Nitekim daha Allah Resûlü hayatta iken bazı sahabîlerin onu övme konusunda sınırları zorlayan söz ve fiillerine bizzat kendisi müdahale etmiştir.

    Allah Resûlü'nün Allah katındaki konum ve üstünlüğünü en iyi anlatan hiç şüphesiz Kur'an ve sünnettir. Rabbimiz Yüce kitabında onu hiçbir kulun övemeyeceği şekilde övmüştür. Nitekim kendisini âlemlere rahmet olarak gönderdiğini belirtmiş, onun yüce bir ahlak üzere olduğunu, müminler için en güzel örnek olduğunu, Allah tarafından sevilip bağışlanabilmek için ona uymanın zorunlu olduğunu belirtmiştir. Peygamberimiz de kendi makamını ve üstünlüğünü ifade eden pek çok söz söylemiştir. Şu halde her mümin peygamberi, Kur'an ve sünnetin kendisi için layık gördüğü makamda görmeli, bunun üzerine çıkararak ifrat noktaya geçip takdis boyutuna vardırma veya bunun altına indirerek tefrit noktaya geçip tazimde kusur etme hatasına düşmemelidir.

    2. Mevlid kutlamalarında kadınlı-erkekli gösteriler, mahremiyet sınırlarını çiğneyecek tarzda sunumlar yapmaktan uzak durmak gerekir. Onun dünyaya geldiği günü onun rızasının olmadığı fiillerle kutlamak doğru olmaz.

    3. Mevlid kutlamalarını bir festival ve seremoni havasına dönüştürmek doğru değildir. Bu gibi kutlamalarda Allah Resûlü’nün (s.a.v) sünnetine ittiba etmenin altının çizilmesi gerekir. Eğer bu tür kutlamalar insanların dini yaşamalarında olumlu anlamda bir değişim meydana getirmiyorsa hedefine ulaşmıyor demektir.

    4. Allah Resûlü’nün suretinden çok sîretine, ahlakına ve misyonuna odaklanmalıdır. Allah Resûlü’nün şemâili ve hilyesi elbette her mümin için çok önemli ve değerlidir. Ancak Allah Resûlü’nü asıl önemli kılan husus fiziksel özellikleri değil ahlakı ve davasıdır. Bizim onu anmamız da bu ana noktalara odaklanmalıdır.

    5. Allah Resûlü’nü anmayı ve anlamayı yalnızca bir gün ve bir hafta ile sınırlı tutmak asla doğru değildir. Bu, sadece diğer zamanlara göre anmanın daha yoğun olduğu bir dilim olmalı, diğer zamanlarda onu hayatımızda ikinci plana itmemize yol açmamalıdır.

    6. Mevlid kutlamayı bir ibadet olarak görmek, sanki dinin bir emriymiş gibi algılamak kesinlikle doğru değildir. Bu bir örf ve âdet olarak kabul edilmelidir. Bir kimse bunu ibadet olarak görüp kutluyorsa bid'ata düşmüş olur. Buna karşılık bunu bir ibadet gibi kabul etmeyip peygamberi anmak ve anlamak için bir vesile, kültürel bir öğe olarak görenleri bid'atle suçlamak da doğru değildir.

    6. Mevlid bir ibadet olmadığına göre bu günü kutlamak için özel olarak belirlenmiş bir namaz, oruç türü yoktur. Allah Resûlü'nün her hafta kendi doğum günü olduğu için Pazartesi günlerini oruçlu geçirmesi ümmet açısından Pazartesi günlerini oruçlu geçirme konusunda bir sünnet oluşturur ancak bu sünnetin dayanağı sırf peygamberimizin doğum günü olması değil, bizzat Peygamberimizin bunu oruçlu geçiriyor olmasıdır. İbadetlerde kıyas geçerli değildir. Yani bir kimse "onun doğum günü olan Pazartesi günlerini oruçlu geçirmek sünnet ise senede bir onun doğum gününde oruç tutmak da sünnettir" diye bir kıyas yapamaz. Zira aynı mantıkla onun hayatındaki her önemli olayın olduğu zaman diliminde oruç tutmayı sünnet kabul etmemiz gerekir. Bu ise dinde olmayan bir hükmü ihdas etmektir. Bir kimse "sünnettir" diye bir iddiada bulunmaksızın sırf peygamberimizin doğum gününü ibadetle geçirme isteği ile o günde oruç tutarsa, fakir-fukaraya sadaka verirse bunda bir sakınca olmasa gerekir. Yine niyetinden ötürü sevap alması ümit edilir. Aradaki fark, oruç ve sadakanın bireysel bir fiil olarak yapılması ile dine mal edilmesi farkıdır. Vallahu a’lem.

    Rabbimiz bizleri razı olacağı şekilde Resûlü’ne (s.a.v.) tabi olan kullarından eylesin. Bizleri mahşerde onun sancağı altında haşreylesin, cennetinde ona komşu eylesin.

    (Soner Duman/10.Rebîülevvel.1441/07.Kasım.2019/Perşembe)
  •  

    Sorularla Risale

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

    4. BÖLÜM

    ANLAMAK İÇİN NASIL BİR TEKNİK İZLENMELİ?

    1. Az da olsa devamlı okuyun!

    Kim bilir bu kural fazla önemli gelmeyecek sizin için... Oysa Risale-i Nur’u okumak ve anlamak hususunda belki de en önemli kuralların başında bu gelir: Az da olsa devamlı okumak ve hiçbir kazanımı küçümsememek...
    Günde bir sayfa okuyan bir talebe, yılda 365 sayfa, 10 yılda 3 bin 650 sayfa, 50 yılda 18 bin sayfa okumuş olur.
    18 bin sayfanın ne ifade ettiğini biliyor musunuz? Külliyatı tam üç kez aktarmak demektir. Oysa yıllardır okumayı ihmal eden nice kimse, bu kadarını bile okuyamamıştır.

    Nefsinize sorun, çevrenize sorun ve nasıl bir hazineden yeterince istifade edemediğimizi görün. Kaldı ki biz, günde bir sayfanın hesabını yaptık. Yani beş dakikalık bir zaman ayırma gayretinin getirisini hesapladık. Eğer günde iki sayfa okursanız, başarı da ikiye katlanacak. Eğer günde 20 sayfa okursanız, 50 yılda külliyatı tam 60 kez okumuş olacaksınız. Acaba kaç kişi vardır bunu başarabilen?

    Az da olsa devamlı okumanın gücünü görebiliyor musunuz?
    Bir işte başarılı olmada devamlılığın büyük ehemmiyeti yüzündendir ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Allah’a en sevimli gelen amel, az da olsa devamlı olandır” buyurmuştur. Çünkü, her gün teheccüt namazı kılan kişinin ibadeti, ara sıra günde yüz rekât namaz kılan kişinin ibadetinden hem kalite, hem de sayı olarak daha fazladır. “Taşı delen, suyun gücü değil, damlaların devamlılığıdır” sözü de sürekliliğin önemini ifade ediyor.

    Bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin
    İman derslerini okumak hayırlı bir amel olduğuna göre, bu tefekkürün en hayırlısı, az da olsa devamlı olandır. Bu sırrı anlarsanız, az bir amelle nasıl büyük bir mesafe aldığınıza şaşırırsınız.

    Risale-i Nur’u okumak ve anlamak konusunda yaptığınız tüm faaliyetleri devamlı yapın. İman dersini mütalâa ediyorsanız, devamlı gidin, ihmal etmeyin. Her hafta derse giden, 10 yılda 1500 sayfalık belli başlı yerleri anlayarak müzakere etmiş olur. Eğer haftada iki kez bu faaliyeti yapıyorsa, istifadesi de iki kattır. Çeşitli vesilelerle okuduklarınızı, dinlediklerinizi topladığınızda karşınıza çok büyük bir rakam çıkar.

    Ayrıca Risale-i Nur’u okurken ve anlamaya çalışırken, bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin. Sözgelişi; belki bir paragraflık olan namazdan sonraki dersleri, günlük okumanızı, haftalık, aylık derslerinizi hiç ihmal etmeyin. Okumak için uygun zamanı ve uygun mekânı aramayın; ölüm, uygun zaman ve mekân aramıyor çünkü! Yolda, teneffüste, arabada, kuyrukta beklerken bile okumaya, dinlemeye önem verin.

    Başarının sırrı, az da olsa devamlı yapmak
    Artık kitaplar iyice küçüldü. Cep kitaplarını taşımak çok kolay... Hatta büyük eserler bile küçük boylarda basıldığı için taşımak çok basit. Askerde iken, bir arkadaşımız, küçük boy Asâ-yı Mûsâ’yı cebinde taşırdı.

    Zaten Risale-i Nur’un belli başlı bölümleri cep ebadındaki küçük setlerde yer alıyor. Bunları yanımızda taşımak, fırsat buldukça birkaç sayfa bile okumak önemlidir. Çünkü bu alışkanlık sizi daima diri ve şuurlu tutar. Sürekli aklınızda okuma ve anlama hedefi yer eder.

    Tarihte büyük eserlere imza atmış insanların başarılarındaki sır, az da olsa her gün okumaları ve yazmalarıdır. Bazen eski edebiyatçıların hayatını okurken, verdikleri eserlerin sayısına hayran olurdum. Oysa ortada fazla şaşırtıcı bir durum yok. Her gün bir sayfa yazan bir insan, yılda bir kitap üretir. Elli yılda 50 kitap neden şaşırtıcı olsun?

    Kaldı ki, hiçbir yazar günde bir sayfayla yetinmez. Günde üç veya 10 sayfa üreten yazarlar vardır. On sayfa yazan, ömründe 500 kitap üretebilir. Tabiî, kaliteyi düşünen daha az yazar. Ama sonuçta bir eser bile ortaya koymak önemlidir. Hepsinin sırrı, az da olsa yazmaktır.

    Bu kurala dikkat etmeyen nice kabiliyet, bir anda parlar ve kısa zamanda söner; çünkü devam etmemiş, soluğu tükenmiştir.

    Sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmaz
    Yaklaşık 25 yıldır risaleleri okuyor ve dinliyorum. Yazık ki, çok yoğun bir şekilde üzerinde çalışamadım. Yani günde 100–200 sayfa okumaya zaman ayıramadım. Fakat az da olsa sürekli okumayı ve dinlemeyi, iman derslerine gitmeyi hiç ihmal etmedim. Sonuçta bakıyorum da, öğrendiğim birçok konuyu, o ayırdığım kısa zamanlarda öğrenmişim.

    Elbette müzakereli dersler ve okuma programlarında iken daha fazla yoğunlaştık. Ama sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmuyor. Lisedeyken giriştiğimiz ilk okuma gayretine, bir arkadaş grubuyla, günde iki sayfa olarak başlamıştık. Her gün birbirimizi kontrol ediyorduk. Okumayana sayfa başına bir lira ödeme cezası veriyorduk. O iki sayfa öyle bereketli oldu ki, devamlılığın avantajıyla birlikte zaman zaman sözleştiğimizin 10–20 katını okuyorduk. Neticede peş peşe büyük kitaplar bitiyordu.

    Ama devamlılığı ihmal eden bir genç, bir haftada külliyatı aktardı. Fakat ondan sonra hiç okumadı. Ne zaman uyanacak bilmiyorum.

    İster risaleleri okumaya yeni başlayın, ister eskiden beri okusanız bile yeni bir başlangıç yapmak isteyin; sürekli okumak kuralını ihmal etmeyin. Ulaştığınız kazanç, sizi de şaşırtacaktır.

    2. Münferit okumayı hiç terk etmeyin!

    Risale-i Nur’un vazgeçilmez bir önemi olduğunu biliyor, onu okuyup anlamayı dert ediniyorsunuz. Onu anlamakla neler kazanacağınızın farkındasınız. Onu ve yazarını müthiş bir muhabbetle seviyorsunuz. Az veya çok onunla sürekli meşguliyeti kendinize en büyük bir mesele kabul ediyorsunuz.
    Peki şimdi ne yapacaksınız? Bu iman denizinden tam istifade edebilmek için nasıl bir yol izleyeceksiniz?

    Israrla yapacağınız şey, münferit okumaya dört elle sarılmak ve hiç terk etmemektir. Çünkü kendi başına okumayan kimse, risaleleri okuma ve anlama meselesini akıntıya bırakmış demektir. Artık o, iradesiz, ihtiyarsız, rast gele bir alıcıdır. Öğrenme çabasını, tesadüflerin insafına bırakmıştır. Belki bazen üç beş sayfa okuyacak, bazen az bir miktar dinleyecek, bazen de hiç kafasında olmadığı halde kulak misafiri olacaktır.

    Okuma faaliyeti, rastlantılara bırakılamaz
    Oysa okuyup öğrenme faaliyetinin kaptanı siz olmalısınız. Neyi, nasıl, nerede, ne kadar öğreneceğinizi siz belirleyip, şuurlu bir tercih ortaya koymalısınız. Böyle muhteşem bir imanî dersler hazinesini keşfetme faaliyeti, plânsızlığa, tesadüfe feda edilemez. “Olsa da olur, olmasa da olur” mantığı sizi kurtarmaz. Belki de böyle bir mantık taşımıyorsunuzdur. Ama ciddî bir çaba içinde değilseniz, fiilleriniz sizi yalanlayacaktır.

    Şöyle bir düşünün: Kaç yıldır risaleleri tanıma bahtiyarlığına erdiniz ve şimdiye dek ne kadar okudunuz? Dahası ne kadar anlayıp, inceliklerine vâkıf oldunuz?

    Eğer kendi dünyamızda yaptığımız muhasebe bizi bile tatmin etmiyorsa, kimi tatmin edecektir? Elimizde ömrümüzün garantisi var mıdır? Geçip giden seneler bize yeterince birikim kazandırmamışsa, gelecek senelerden ümitli olabilir miyiz?

    Şüphesiz seneleri değil, tavrımızı sorguluyorum. “Eh işte, ara sıra okuyorum, bir şeyler biliyorum” anlayışı sizi kurtarmaz.
    Bunun için münferit okumaya, yani kişisel okumaya büyük bir önem vermeniz gerekecek.

    Bir bakarsınız yıllar su gibi akar
    Bu eserleri yeni tanımışsanız, “Daha zamanım var, henüz tanıdım” düşüncesine kapılmayınız. Bu, nefsin ve şeytanın bir tuzağıdır. Bir bakarsınız, yıllar su gibi akar gider ve elinizde kalan sadece hayıflanmalar, ahlar ve özlemlerdir. Bunun için şahsî okumayı hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiniz bir düstur hâline getirmelisiniz.

    Şahsî okuma size ne kazandırır? Öncelikle, öğrenme çabasını siz yönlendirirsiniz. Eğer başka kanallardan gelen bilgilerle yetinirseniz, belki de eserlerin bazı yerlerini hiç okumamış olursunuz. Hâlbuki plânlı bir okuma ile Risale-i Nur’a derli toplu bakarsınız.

    Öyle yerler vardır ki, hususî mâhiyettedir, belki mahremdir veya genel kitleye göre anlaşılması zordur. Bu bölümleri hiçbir yerde duyamazsınız. Siz kendiniz okumazsanız bunları kabirde mi öğreneceksiniz? “Oku, oku! Kabirde okuyamazsın” diyen Zübeyir Gündüzalp Ağabey ne güzel söylemiş.

    Şahsî okuma, bütünlük anlayışı kazandırır
    Ancak bu sözü de doğru anlamalısınız. Dünyada çok okuyan, kabirde de okur; tıpkı Hafız Ali ve benzerleri gibi... Ama okumazsanız, kabirde de okuyamazsınız. Görür gibi inandığımız kabir hayatında, Kur’an dersleri olan risalelerle, iman kardeşleriyle, Üstatla, hepsinden önemlisi Hazret-i Peygamber (a.s.m.) ile beraber olmak istemez misiniz?
    Elbette istersiniz. O zaman, çok okumak zorundasınız.

    Şahsî okuma, size, Risale-i Nur’a bir bütün olarak bakma kabiliyeti verir. Böylece hangi konunun nerede işlendiğini öğrenirsiniz. Bu da size iki bakımdan fayda sağlar:

    Birincisi, aynı konunun farklı yerlerde nasıl işlendiğini görür, icmalî işlenen bir konunun başka yerde daha tafsilî bir şekilde işlendiğini fark edersiniz. Sözgelişi; melâike bahsi On Beşinci Sözde de var. Ama Yirmi Dokuzuncu Sözde daha geniş ve detaylı anlatılmış. Yine şuûnât-ı İlâhiye konusu, Yirmi Dördüncü Mektupta, Otuz İkinci Sözde ve Otuzuncu Lem’ada işleniyor. Bunun dışında risalelerin birçok yerine serpiştirilmiş. Hepsine topluca bakarsanız, birbirinin yardımıyla diğerini de daha iyi anlarsınız.

    İkincisi, farklı konular arasında da irtibat kurmanız ve birbirine yardımcı etmeniz mümkündür. Şahsî okuması olmayan ve topluca bakamayan bir kimse, belki bir meseleyi anlamak için çok çalışır, çırpınır; oysa o konu, okumadığı bir yerde çok güzel ve genişçe işlenmiştir.


    3. Kendinizi muhatap ederek okuyun!

    Risale-i Nur’u tek başına okumanın çok büyük avantajları vardır. Bunların hepsi de güzeldir. Ama şahsî okumanın asıl büyülü yönü, nefsinizi muhatap kabul ederek okumaktır.

    Risaleyi kendi başınıza okursanız, ortada başka kimse yoktur. Bir siz varsınız, bir de o... Hiç kaprissiz, ön yargısız, sû-i zansız, okuyup kendiniz dinlersiniz.

    Zaten risalelerin her yerinde, değişik nitelendirmelerle “Ey nefsim!” diyen Bediüzzaman Hazretleri, bu dersleri bizzat nefsine söylemiştir. Siz okurken de, “Ey nefsim!” dersiniz. Ancak oradaki nefis, yazarının veya bir başkasının nefsi değil, bizzat sizin nefsinizdir. İhtiyacınızı bilerek, doğrudan kendinizi kast ederek okursanız, müthiş bir etki altında kalırsınız.
    Bunun ilk şartı, Risale-i Nur’a karşı enaniyetinizi, yanlış tanıdığınız benliğinizi ve izzet-i nefsinizi yok etmektir. Bu eserlerin yazarı bile enaniyetten kaçınırken bize ne oluyor?

    Benliğinizi iman dersleri karşısında yerden yere vurun, en ağır sıfatları nefsinize verin, onu alabildiğince aşağılayın; yücelirsiniz..

    Bilmediğini bilmek, öğrenmenizi sağlar
    Risale-i Nur’a “Biliyorum” edasıyla yaklaşırsanız, hiçbir perde açılmaz ve mânâ hazineleri gizli kalır. Ancak “Bilmiyorum,” “Yetersiz biliyorum” ya da “Öğreneceğim çok şey var” yahut “Daha nice yeni mânâlar keşfedeceğim” şuuruyla yönelirseniz, mânâ sırları açılır, yepyeni bilgilere kavuşursunuz.

    “Biliyorum” edasıyla yaklaşan, zaten bildiğine inandığı için yeni bir şeyler öğrenme gayreti göstermez. Aklı, beyni, kalbi, duyguları tembel ve işsiz kalır. Ancak yeni keşifler yapacağı ümidiyle sarılan bir kimsenin bütün duyguları öğrenmek için çırpınır, zorlukları çözer, yüzeysel anladığı yerlerin derinliğini keşfeder.

    Risalelere nefsinizi muhatap kılarken, müellifinin yönelttiği tüm suçlamaları ve eleştirileri kendi üzerinize alın. Zaten bu eserler sizin için yazılmış.
    Ayrıca oradaki şartlı olumlu sıfatların da üzerinizde olup olmadığını düşünün, nefsinizi sorgulayın. Sözgelişi; Yirminci Mektubu okuyorsunuz... Mukaddimesinde geçen, “Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır” cümlesini okudunuz.

    Hemen sorun nefsinize: “Cenab-ı Hakk’ı tanıyorum ve seviyorum. Peki, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhar mıyım? Eğer mazhar değilsem, gerçekten tanıyor ve seviyor değil miyim?”
    Buradaki nefis muhasebesini uzatıp götürebilirsiniz. Sonuç sizi memnun edecektir; çünkü daha çok okumanın, daha çok çabanın gerektiğini göreceksiniz.
    Diyelim ki, Yirmi Altıncı Mektuptaki “dost,” “kardeş” ve “talebe”nin özelliklerini okuyorsunuz. Tabiî ki, kendinizi talebe kabul ediyorsunuz. “Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin” ifadelerini okuyorsunuz.

    Hemen soralım kendimize: “Eserlere kendim yazmış gibi sahip çıkıyor muyum? Hayatımın en mühim işi onları yaymak mı, onun hizmeti mi? Eğer böyle değilse, nasıl talebe olabilirim?”

    Risale-i Nur’un her yerini böyle bir muhatabiyet ve sorgulama anlayışıyla okuyabilirsiniz. İşte o zaman şahsî okumanın azamî istifadesi ortaya çıkar.

    Tevazunun zirvesine çıkıyor
    Bu kadar sorgulamayı çok görmeyin. Bu eserlerin yazarı, üç ekmek ve bir okka (1282 gr) pirinçle bir buçuk ay idare ettiği halde, kendisine şikemperver, yani “midesini seven” diyebiliyorsa, bizim nefsimize ne oluyor ki onu eleştirmekten geri duralım? Kaldı ki, onun nefsini yerden yere vuruşu bundan ibaret değil. Yirmi Altıncı Sözün hatimesinde, kendisini bir racül-ü fâcir (aşırı kötü ve günahkâr kimse) gibi görmekle tevazuun zirvesine çıkıyor.
    Risaleleri, sanki üçüncü bir şahsa sesleniyormuş gibi okumak, bizi ilerletmez, geriletir. Biz kendimiz, kurtulmuş insanlar değiliz ki... Hem onların yazarı, herkesten ziyade okursa, bizim ihtiyacımızın sonsuzluğu ortadadır.
    Şahsî okumada, bizzat kendi nefsimizi hedef almamız, onun tezkiyesi ve terakkisi için şarttır. Yoksa temizlenmeyiz, olduğumuz yerde sayarız.


    4. Nereden başlamalı, nasıl ve ne kadar okumalısınız?

    Özellikle Risale-i Nur’u yeni tanıyıp şahsî okumaya başlamak isteyenler, hangisine öncelik vermek gerektiğini araştırırlar. Elbette ilk başlangıç için okunması ve anlaşılması kolay bir yer seçilmelidir. Bunun için en uygunu, öncelikle Sözler’in arkasındaki konferansı okumaktır. Burası, Risale-i Nur’un ve Bediüzzaman Hazretlerinin özellikleri anlatıldığı için bir nevi “giriş” hükmündedir. Bu arada, Üstat Hazretlerinin hayatının anlatıldığı, Mehmed Paksu’nun “Nur Dede” isimli eseri, kısa ve anlaşılır olması bakımından bilhassa yeni başlayanlar için önemlidir. Bundan sonra Küçük Sözler, Gençlik Rehberi okunabilir. Arkasından Lem’alar’dan 1. ve 2. Lem’a, Tarihçe-i Hayat’ın baş kısmı, Mûcizat-ı Ahmediye devreye girer. Bu kadarı eserlerin diline ve üslûbuna belli bir alışkanlık kazandırır.

    Yeni başlayanların, Nesil Yayınlarından çıkan Risale-i Nur’a Giriş kitaplarını okumaları daha kolay ve rahat olabilir. Çünkü bu kitaplarda rahat bir düzenleme, kelime ve terim anlamları vardır. Ayrıca, işlenen metnin ana konusunu teşkil eden kelime üzerinde genişçe durulmuş, bu kelimeden türeyen birçok kelimenin de anlamı verilmiştir. Meselâ; “selâm” kelimesinin Arapça hangi kökten geldiği ve anlamı genişçe anlatıldıktan sonra, bu kökten türeyen selâmet, selim, teslim, tesellüm, teslimiyet, İslâm, Müslim, müsalemet gibi kelimelerin anlamları da açıklanıyor. Bu yönüyle Risale-i Nur’a Giriş dizisi, Risale-i Nur’-un kelime ve terimlerine şuurlu bir biçimde vâkıf olmayı ve derinlik kazanmayı sağlıyor.

    Hizmet Rehberi şuur ve şevk kazandırır
    Risale-i Nur’u, Bediüzzaman’ı, hizmetini ve talebelerini daha iyi tanımak için Hizmet Rehberi’ni okumakta fayda vardır. Ayrıca bu eser, ayrı bir şuur, şevk ve heyecan kazandırır. Artık sırasıyla Sözler, Tarihçe-i Hayat, Mektubat, Barla Lâhikası, Lem’alar, Kastamonu Lâhikası, Şuâlar, Emirdağ Lâhikası, Mesnevi-i Nuriye, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, İşârâtü’l-İ’câz, Muhâ-kemât okunabilir.

    Dikkat edilirse, böyle bir sıralamada lâhikalarla diğer eserler aynı anda bitmiş olacaktır. Böylece külliyatın umumuna birden bakılacak, her yerinde geçerli olan ve bütün satırlara sinen meslek ve meşrep düsturları hazmedilecektir. Aksi takdirde sadece bir grup eserde yoğunlaşılır, diğerleri ihmal edilirse anlama ve uygulamada dengesizlikler meydana gelecektir.
    Ayrıca büyük eserlerde yer almayan, topluca “Âsâr-ı Bediiye” denilen Münâzarât, Sünuhat, Divan-ı Harb-i Örfi gibi küçük eserleri de bitirmek gerekir ki, külliyat tamamen aktarılmış olsun. Yaptığımız bu sıralama, sadece “kolaydan zora” doğru giden bir tavsiye niteliğindedir. Yoksa ille de böyle olması gerekmez. Daha değişik sıralamalar ve tavsiyeler de mümkündür.

    Bilen kimseler rehberlik etmeli
    Aslında en güzeli, “bilen birisinin yeni okumaya başlayan bir kimseye rehberlik etmesi”dir. İlk okumalarda anlamak için çok uğraşmamanız gerekir. Çünkü yabancı olduğunuz için takıldığınız yer çok olacaktır. Öncelikle çok okuyup diline, üslûbuna, genel mantığına ve yaklaşım tarzına alışmanız gerekir. Eğer daha ilk okumalarda tam anlamaya kalkışırsanız, ya şevkiniz kırılır terk edersiniz ya da ne kadar çırpınırsanız çırpının bir şeyler eksik kalır.

    Ama, “Hiç anlamaya çalışmadan, makine gibi okuyup geçin ve mânâyı hiç düşünmeyin” demiyoruz. Elbette ilk okuduğunuz anda birtakım mânâ cevherleri açılmaya başlayacaktır. Ancak sabırla ve fazla oyalanmadan okumayı sürdürürseniz, her geçen gün mânâyı daha iyi kavradığınızı görürsünüz. Risale-i Nur, siz hiç farkına varmadan sizi eğitir.

    Artık belli bir seviyeye geldiğiniz zaman çok dikkat ve tefekkürle, anlama azmi ve gayretiyle okumalısınız. Bu azim ve gayret, çok mânâların açılmasına sebep olacaktır. Bir arkadaşımız, “Yirmi Dördüncü Sözün İkinci Dalını çok ısrarla ve defalarca okudum, ama anlayamadım. Çözemediğim yerlerini anlamak için çok uğraştım, düşündüm, araştırdım. Bir gün saatlerce süren uğraştan sonra yine anlamaya çalıştığım mânâları düşünerek uyudum. Rüyamda aynı yeri okudum ve bütün mânâlar açıldı. Anlamadığım hiçbir yer kalmadı” dedi.

    Israrlı istek, kilitleri açar
    Demek, anlamak için ısrarlı istekte bulunmak, gayret göstermek, önemli bir sırrın açılmasına sebep olabiliyor. Yeter ki isteyin. Kafanıza takılan kilit mutlaka çözülür. Ya siz bulursunuz, ya biri anlatır, ya Allah bir şekilde ihsan eder.
    “Şahsî okumanın ne kadar olacağı” konusu da önemlidir. Öncelikle herkes kendi durumuna göre uygun olan miktarı tespit edebilir. Çünkü, herkes kendini daha iyi tanır, işini, meşguliyetini daha iyi bilir.

    Bununla birlikte, Emirdağ Lâhikası’ndaki bir mektuptan anlıyoruz ki, her gün en az iki sayfanın okunması gerekir. İki ilâ on sayfa civarı, “şahsî okumanın en alt seviyesi”dir. Az gibi görünür, fakat devamlı olursa kazancı müthiştir.

    Talebe-i ulûm müjdesi
    Konuyla ilgili Emirdağ Lâhikası’nda, Bediüzzaman Hazretleri, şöyle diyor: “... Kalbe bu ikinci hakikat ihtar edildi. Hakikat da şudur: ‘Her bir adam eğer hanesinde dört beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük medrese-i nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç dört zat birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir medrese-i nuriye ittihaz etsin.

    Hiç olmazsa, işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesinde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir’ diye kalbe ihtar edildi.”

    Bu meşguliyet asrında, böyle bir müjdenin muhatabı olmak, büyük bir lütuftur. Sanırım iman ilmini tahsil için her gün on dakikayı herkes ayırabilir.


    “Şahsî okumanın en üst seviyesi” ise, 100–200 sayfa civarındadır. Çünkü Üstat Hazretlerinin günde 200 sayfa okuduğuna dair hatıralar vardır. Bayram Yüksel Ağabeyin anlattığına göre Üstat bazen talebelerine, “Bugün kaç sayfa okudunuz?” diye sorar, “Üç veya beş” cevabını aldıktan sonra, şöyle dermiş:
    “Ben 200 sahife okudum. Hem benim kalemim yok, çok ağır yazıyorum. Hem de sizin gibi gazete gibi okuyup geçmiyorum. Ben mânâsını da anlayarak okuyorum. Hem de bakın ne kadar tashih ettim. Elhamdülillâh, ben bugün bu kadar okudum, çok istifâde ettim. Bugün imanım çok inkişaf etti.”

    Altı saat süren dersler
    Yine Üstadın sağlığında Isparta’da talebeleriyle yaptığı sabah derslerinin, namazdan sonra başlayıp beş altı saat, öğleye kadar devam ettiğini anlatan Bayram Yüksel, bu derslerden çok istifâde ettiklerini belirtiyor.

    Ancak buna herkes, her zaman muvaffak olamaz. Bu durum belli şahıslar veya müsait oldukları zaman yoğun programlar uygulayan kimseler için geçerlidir. Ama okuyup anlamaya çalışan her insanın, ömrünün belli dönemlerinde, ayrıca her haftanın, ayın, yılın belirli bir safhasında yoğun programları olmalıdır. Bunlar bir yerde, yenilenme, aküleri doldurma ve şevklenme uygulamalarıdır.
    Şahsî okumanın nasıl bir ortamda gerçekleştirilmesi gerektiği de önemlidir. Mümkünse sakin ve sizi başka şeylerin meşgul etmediği bir ortamda okumanız gerekir. Ama bu mümkün olmuyorsa, vazgeçmemek, yine okumak lâzımdır. Çünkü, insan hiçbir zaman hissesiz kalmaz. Yeter ki, okumaya çırpınsın.

    5. Sistemli ve yazarak okuyun!

    “Eşsiz bir imanî hakikatler hazinesi” olan Risale-i Nur’u okuyup anlamayı ve hayatınıza rehber yapmayı önemli bir hedef edinmişseniz, şahsî okumayı en verimli hâle getirmek için geceyi gündüze katarak çırpınmalısınız.
    İşte böyle kudsî bir gayenin heyecanıyla yanıp tutuşuyorsanız münferit okumada en üst verimi alabileceğiniz bir formül tavsiye edeceğiz.

    Risale-i Nur’u, bir defter kalem alarak, lügat ve diğer yardımcı kaynaklarla birlikte, tıpkı bir okul dersi çalışır gibi okumalısınız.

    Hatırlayın: Lisede, üniversitede iken yarınki imtihana nasıl delice çalışıyordunuz! Bazen tek derse günlerce çalışıyor, deftere problemler çözüyor, kitabın kenarına notlar alıyordunuz. Kim bilir kaç geceyi uykusuz geçiriyor, belki ders çalışırken kitabın üzerine uyuyakalıyordunuz. Ama kazanan siz oldunuz ve başardınız.

    Risale-i Nur, bir ders kitabının size kazandırdığından çok daha fazlasını vereceği için tıpkı bir okul imtihanı gibi onu okuyup anlamaya çalışmalısınız.

    Kitap, defter ve kalem
    Bunun için hemen bir defter edinin. Mümkünse kaliteli, ciltli ve okuduğunuz kitabın sayfa sayısıyla orantılı bir defter olsun.
    Diyelim ki Sözler’i okuyorsunuz. Masanın başına geçtiniz. Şu anda dünyanın en mühim bir işini çalışıyorsunuz. Karşılığında para ve makam kazanmayacaksınız. Ama imanınızı kurtaracak ve Cenneti kazanacaksınız. Meseleyi olabildiğince ciddî tutun ve sıkı sarılın.

    Kitabın ilk sayfasını açtınız. Birinci Sözden başladınız. Hemen defterinize de bu başlığı yazınız. Önce normal okuyup, anlamadığınız kelimeleri deftere kaydedin. Sonra lügat yardımıyla kelimelerin karşılığını bulup yerleştirin. Tekrar başa dönüp anlayarak okuyun. Okurken aklınıza gelen güzel mânâları defterinize yazın.

    Eğer zaten sayfa altında kelime anlamları olan bir kitaptan okuyorsanız, buna gerek kalmaz. Ancak yine de bir kelimenin geniş mânâlarını öğrenmek istiyorsanız not alabilirsiniz.

    Tabiî aklınıza gelen soruları ve anlamadığınız noktaları da not edin. Bunları çözmek için başka yardımcı kaynaklara yönelin. Çözemezseniz, daha çok okuyan, bilen birisine sorun. Müsaitseniz hemen o anda telefon açın ve cevabını kaydedin. Bu sırada yeni öğrendiğiniz kelimeleri kartlara yazın ve her gün birini, evinizin görebileceğiniz bir yerine asın. Girip çıkarken okuyun. Böylece her gün yeni bir kelime öğrenmiş olacaksınız.

    Bir örnek: Huruf-u mukattaa
    Elbette her okuduğunuz yer Birinci Söz gibi olmayacak. Daha ağır ve çetrefilli konulara gireceksiniz. Sözgelişi; İşârâtü’l-İ’câz’ı okuyorsunuz. Huruf-u mukattaaya dair olan bölümdesiniz. Âdeta her kelime demir leblebi, metin içinden çıkılmaz bir zorlukta... Kim bilir şevkiniz kırılıyor, moraliniz bozuluyor, “İşte burayı anlayamam” diye düşünüyorsunuz.
    Hayır! Yanılıyorsunuz. Okuma yazma bilen herkes, orayı anlayabilir. Yapacağınız şeyler şunlardır:

    1– Önce Kur’an’ı açıp “Elif-Lâm-Mim, Yâ-Sin, Nun” gibi, mukattaa harflerini tek tek yazın. Kaç yerde ve ne şekilde geçiyor, kaydedin. Bunlar zaten surelerin başında olduğu için bulmak zor değildir. Yüz on dört surenin başına bakın, onları bulursunuz.

    2– Anlamadığınız kelimeleri deftere yazın. Burada geçen, mehmuse, mehcure, şedide, rahve gibi harf grupları birer terimdir ve özel anlamları vardır. Bunlar Kur’an harflerinin özelliklerine göre gruplandırılmış hâlidir. Bunların mânâları ve hangi harfler olduğu lügatte açıklanıyor zaten.
    3– Bundan sonra yapacağınız, risalede verilen hükümleri doğrulamak olacaktır. Yani orada anlatılan yönteme göre siz de harfleri sayacak, gruplandıracak ve Kur’an’ının bir mucizesine şahit olacaksınız.

    At sırtında yazıldı, masa başında okuyoruz
    Müthiş bir i’caz nüktesini, az bir gayretle keşfedeceksiniz. Belki biraz zamanınızı alacak, olsun! Bediüzzaman, bir bilgisayar yardımıyla yapılabilecek bir hesabı, savaşta, at sırtında yazmışken, bize ne oluyor ki masamızın başında okumayalım?

    Günler geçecek ve peş peşe kitaplar bitecek, defterler dolacak. Sakın bu defterleri hor kullanmayın, bir kenara atmayın, iyi koruyun. Çünkü yıllar geçse de bunlara ihtiyacınız olacak ve belki de yararlanmak isteyenlere vereceksiniz. Meselâ, çocuklarınıza veya torunlarınıza... Çektiğiniz zahmete değmez mi?

    Bu tür çalışmaya giriştiğinizde yine “kolaydan zora” doğru bir sıralama izleyebilirsiniz. Günler geçtikçe sizi hayran eden bir başarıyla karşılaşacaksınız. Artık bir merdiven çıkar veya tuğlaları üst üste koyar gibi bir gelişme izleyeceksiniz. Meselâ, bir kitap bitirdiğinizde artık bazı kelimeleri deftere hiç yazmayacaksınız; çünkü öğrendiniz! Belki de geçen yıllara yanacaksınız. “Madem kendim bu kadar derin mânâları anlayabilecekmişim, neden bunca geçen zamanımı tam değerlendiremedim?” diye düşüneceksiniz.

    Evet, ne kadar yansanız yeridir. Ama madem geçen geçmiş; siz bugüne ve geleceğe bakın... Hiç değilse bundan sonrasını hakkıyla değerlendirin.

    “Bilen anlatsın, öğrenelim” kolaycılığıGenelde hazıra alışan bir yapımız var. Havalecilik, “Başkası düşünsün” anlayışı, sadece dünyevî işlerde değil, burada da geçerli...”Bir bilen anlatsın, biz de anlayalım” diye düşünürüz. “Biz bilemeyiz, o daha bilgilidir.” İyi de, daha iyi bileni her zaman yanımızda bulabilir miyiz? Kim her gün bize gelip ders verebilir, yardımcı olabilir? Hem daha iyi bilen kişi, bu seviyeye nasıl gelmiş, ne yapmış, nasıl okumuş?

    Bazen de ciddî bir okuma anlama faaliyetine girişmek için birinin bizim elimizden tutmasını bekleriz. Belki aylar, yıllar geçer, o birisi gelip bizim elimizden tutmaz ve hakikatler denizine bizi uçurmaz.

    Oysa şuna kesin inanın: Yaratıklar içinde size en büyük yardımı yine kendiniz edeceksiniz. En büyük desteği, kendinizden göreceksiniz. Sizin içinize yerleştirilen kabiliyetler öylesine güçlü ve değerlidir ki, onları iyi kullanırsanız, hayal edemediğiniz bir zirveyi zorlarsınız. Yapacağınız tek şey, ihlâsla girişmek; arkası gelir...

    6. Müzâkere ederek okuyun!

    Şahsî okumanızı hiçbir zaman terk etmiyorsunuz... Yazarak ve sistemli okumaya da başladınız... Bunlar Risale-i Nur’u tam anlamanıza yetmez. Daha yapacağınız bir dizi formül var.

    İşte bunlardan birisi, birkaç kişiyle yapacağınız “müzakereli ders”tir. Bunun için okuyup anlamaya şevkli olan bir grup oluşturunuz. Bu sayı en az iki kişi, en fazla on kişi olmalıdır. Aslında ideali, beş altı kişidir. Sayının az olması, anlama faaliyetinin daha doyurucu ve zengin olmasını engeller. Sayı 10’dan fazla olursa, dikkat dağılır, mânâ üzerinde yoğunlaşılamaz.

    Müzakereli okuma için meydana gelen grubun fertleri risale bilgisi bakımından birbirine yakın olmalıdır. Eğer fertlerin bir kısmı çok eski, diğerleri çok yeni olursa verimsizlik olabilir. Gereksiz tekrarlar girer, zaman kaybı olur. Ancak mümkünse birisinin daha bilgili ve kavrayışının yüksek olması, grubu sürüklemesi, anlaşılmayan yerlerin çözülmesi bakımından önemlidir.
    Bununla birlikte, tümü okumaya yeni başlayanlardan kurulu bir grup da olabilir. Ayrıca bir grup yeninin, nispeten bilgili olan bir kimsenin etrafında kümelenmesi de mümkündür.

    Mutlaka inayete mazhar olacaksınız

    Maksat, en yüksek verimi almaya çalışmaktır. Ama tam ideali sağlanamıyorsa, mevcutla yetinilmelidir. İhlâsla bir araya gelen bu insanlar mutlaka inayete mazhar olacaklar ve büyük kazançlar elde edeceklerdir.

    Müzakereli okuma yapılacak yer sakin, temiz, tertipli olmalı, grup fertlerinin kolayca ulaşabileceği bir noktada bulunmalıdır. Etrafta dikkat dağıtıcı, okuyanları meşgul edici unsurlar bulunmamalıdır.

    Böyle bir dersin ideal süresi, bir saattir. Eğer katılanların gücü daha fazlasına yetiyorsa sürdürebilirler. Fakat fazla okumayı tercih ettiklerinde bunu ikiye bölmeleri ve araya bir dinlenme vesilesi olarak namaz, çay veya bir ikram eklemeleri gerekir.

    Okumaya katılanların birbirini tanımaları, samimiyetin artması ve ders havasına hazırlanmak için mütevazı bir yemek veya ikramın olması tavsiye edilir.

    Okunacak yer mutlaka önceden belirlenir. Grup üyeleri oraya önceden hazırlanır, kelimelerini çıkarır, notlar alırlar ve okunacak kitapla gelirler. Sonra herkes manevî sermayesini ortaya döker ve o manevî şirketten müthiş mânâlar inkişaf eder.

    Allah, bilmediğinizi bildirir
    Tespit edilen bölüm, önce bir kez okunur, sonra cümle cümle, kelime kelime tahlil edilerek gidilir. Konuyla ilgili başka yerlerde geçen açıklamalar okunur. Bazen bir kelime üzerinde çok uzun durmak gerekebilir; çünkü o kelime, bir ıstılahtır ve çok mânâların anahtarıdır.

    Kullanılan kelime, farklı ilim dallarına göre değişik mânâlar ihtiva edebilir. Acaba orada hangi anlamda kullanılmıştır? Daha önce de belirttiğimiz gibi, vacib kelimesi kelâmda başka, fıkıhta başka, günlük konuşmada farklı anlamdadır. Tüm bunların farkını ve cümle içinde delâlet ettiği mânâyı kavramak gerekir.

    O anda öyle samimî ve manevî bir hâl meydana gelir ki, derse katılanlar imanlarının arttığını sanki müşahhas bir şekilde hissederler. Ders bittiğinde herkesin içinde muhteşem bir iman zevki, müthiş bir hizmet ve İslâm’ı yaşama azmi meydana gelir.

    Müzakereli derste Allah bilmediğinizi bildirir. Çünkü kim ihlâsla isterse Allah verir. Siz ihlâsla anlamaya çalışırsanız Allah ihsan eder. Risale-i Nur’u okuyup anlamanın anahtarı kimsede değildir. Eğer öyle olsaydı, risaleler evrensel olamazdı. Risale-i Nur’un en büyük hocası yine Risale-i Nur’dur. Siz isteyin; yıllardır anlayamadığınız nice zor ve girift konuları anlarsınız.

    Sivrisinek ve bal arısı neyi simgeliyordu?
    Bir gün iki arkadaş müzakereli ders yapıyorduk. Münazarat’tan, “Dine zarar olmasın, ne olursa olsun” (s. 44) sorusunu okuyorduk. “Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın” cümlesini anlamaya çalışıyorduk... Bu ne demekti? Yıllardır burayı şöyle anlamıştım: “Âdeta fıtrat alt üst olsa, eşya fonksiyonlarını yitirse, siz yine şevkle çalışmayı sürdürün.”


    Oysa bunun mânâsı bu değildi. Belki de burada uzun misaller ve cümleler kullanıldığı için insan mânânın ucunu kaçırıyordu. Tekrar tekrar okuduk. Bütün dikkatimizi üzerinde topladık. Meğerse, o ifadeden kast edilen, “Devletin idarecileri ve memurları dine hizmet etmese bile sizin şevkiniz kırılmasın” demekmiş.

    Cümleler çok uzun olduğu için hepsini almıyorum. Ancak baş kısmını kısaltarak oradaki ifadeyi aynen dikkatlerinize sunuyorum: “Acaba Kur’an’ın sadasını işitmeyen, o sadaya nisbeten sivrisinek gibi bir emirin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?”

    Bu kadar basit... Üstat Hazretleri, kendisi neyi kast ettiğini zaten söylüyor. Dine hizmeti devletten beklemek yerine, bizzat teşebbüs etmeyi tavsiye ediyor. Yeter ki, dikkatinizi iyice yoğunlaştırın ve metne bağlı kalın.

    Müzakereli derste bütün dikkatler konuya odaklanmalı ve herkes anlamak için çırpınmalıdır. Ayrıca anladığı mânâları hemen o anda deftere veya kitabın kenarına not etmelidir. Çünkü bu mânâlar bir sonraki okumada size lâzım olacaktır. Not almayı hiçbir zaman ihmal etmeyeceksiniz. Ta ki, bir zamanlar aldığınız notları kafanıza nakşedene kadar...

    7. Dersleri ihmal etmeyin ve dikkatle dinleyin!

    Risale-i Nur’u anlamanın ve onu hayatınıza geçirmenin mühim bir vesilesi de, müşterek yapılan derslerdir. Derslerden kesinlikle taviz vermeyin.
    Bizler derslere ilk geldiğimiz yıllarda ders mekânları “Erkâm’ın evi”ne benzetilirdi. Hazret-i Erkâm (r.a.), İslâmiyetin ilk yıllarında Peygamberimizin (a.s.m.) ve ashabının toplanıp Kur’an okudukları ve irtibatlarını sürdürdükleri evin sahibiydi.

    Dersane ile Erkâm’ın evi arasındaki benzetmenin sebebi, dış dünyanın bu harekete karşı soğukluğu ve bu tür toplanmaların karşılıklı bilgi edinmeye katkısıydı. Ayrıca samimiyet, sıcaklık, hasbîlik, kardeşlik, sevgi, dayanışma bu iki benzer yerin ortak hususiyetleriydi.

    “İbâdetin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır” hadîsinin mânâsı, bu iman ve tefekkür derslerinde de kendini gösteriyor. Her gün veya haftada birkaç gün dağarcığına iman hakikatlerinden ekleyen kimse, yıllar sonra çok büyük bir ilmî potansiyele kavuşabiliyor.

    Ayrıca buraları, tanışma, kaynaşma, irtibatı devam ettirme, yeni hizmetleri plânlayıp koordine etme noktasından benzersiz bir imkândır. Sayısız faydaları bulunan müfritâne irtibatın en güzel yolu da bu tür beraberliklerdir.

    Nuranî bir atmosfer, manevî bir sığınak
    Bu iman ve Kur’ân dersleri bir sığınaktır. Câzibedâr fitneleriyle ehl-i imanı Allah yolundan alıkoyan bin bir tuzaktan kurtaran nûrânî bir atmosfer, sağlam bir melce, eşsiz bir tahassungâhtır.

    Meyve Risâlesinin Dördüncü Meselesinde îzah edilen “en küçük dâiredeki en büyük, en mühim ve dâimî vazife” olan imanı kurtarma davasının kazanılmasına en büyük destek, yine bu Kur’ân dersleridir. Herkesin evinin başköşesine oturttuğu ve bir nevi Cehennemin tohumu hükmündeki televizyonun şerrinden kurtulmanın yolu da, Allah için bir araya gelmelerdir. Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), Allah için bir araya gelen iki kişiye, meleklerin onlar ayrılıncaya kadar duâ ettiklerini belirtiyor.

    Ya, Allah için onlarca, yüzlerce kişi bir araya gelirse, duâlar ve mânevî destekler kat kat olmaz mı? Böyle bir topluluğa melekler kanatlarını germez mi?

    “Dost” muyuz, “talebe” mi?
    İman hakikatlerinin yazarı, kendisini ziyarete gelenleri “dost, talebe, kardeş” diye üç şıkta değerlendiriyor. Burada kardeş ve talebenin özelliğini anlatırken, “îmânî eserleri kendileri yazmış gibi sahip çıkmaları ve hayatının en mühim vazifesini onların neşri bilmeleri” şartını koyuyor. İşte bu şartların gerçekleşmesine mühim bir vesile de derslerdir. Bunlara imkân nispetinde gereken ehemmiyet verilmezse, bırakın kardeş ve talebe olmayı, “dost” olabilir miyiz?

    Ancak burada meselenin bir başka yönü daha vardır. Derse gelmekte ihmali bulunan kimselere gerekli ilgi, irtibat gösterilip gösterilmediği çok mühimdir. Derse gelemeyen kimsenin belki mühim bir engeli, büyük bir problemi vardır. Bu araştırılmalı ve giderilmesine çalışılmalıdır.
    İman hakikatlerini okumak için güzel bir ortam, temiz ve nûrânî bir atmosfer temin edilmelidir. Ayrıca karşılıklı ilgi ve sevgi ihmal edilmemeli, derslerin verimi ve kalitesi artırılmalı, lüzumsuz, siyasî ve âfâkî meselelerle vakit kaybedilmemelidir.

    Derse gitmek, en mühim iştir
    İman hizmeti, her türlü meşguliyetin üzerindedir. Nûrânî dersler de “en büyük iş”tir. Bunun için nefsimizin birtakım basit engelleri bahâne etmesine meydan verilmemeli, “İşim var” diyen nefse “Ders, en mühim iş değil mi?” diye sorulmalıdır.

    Biliyorsunuz, programlar en mühim işe göre ayarlanır. En mühim iş için ayrılan bir güne, başka meşguliyetler denk getirilmez. Allah yolunda yapılan iman dersinden daha mühim hangi iş vardır ki, ona engel olabilsin?
    Unutmayalım; bunlar dünyada bizim için en kıymetli ve tatlı hatıra, âhirette de en güzel manzaralar olarak karşımıza çıkacaktır. Bu sırdandır ki, bir engelden dolayı sohbetin sonuna yetişebilen kimse, “Hiç değilse fotoğraf çektiririz!” der.

    Ders, hastayı iyileştirir
    Ancak dersi, vaziyeti idare etmek, bir görünüp bir kaybolmak için kullanmamak, onu çok ciddî bir program kabul edip en azamî istifadeyi elde etmek gerekir. Ama zarurî bir engeliniz varsa, görünmek bile faydalıdır. Çünkü, nefis önce meşru bir engelden dolayı gitmez, sonra gitmemeye alışır ve basit sebepler yüzünden dersi terk ettirir.

    Günlük programı hazırlarken, “İşim olmazsa derse giderim” demek yerine, işiniz çıkarsa, “Benim dersim var” deyin. Bazen hastalık, yorgunluk, uykusuzluk, misafirlik derse mazeret gösterilir. Oysa çok ağır hasta değilseniz, yine iştirak edin, ders size şifa olur; eğer yorgunsanız dinlendirir. Misafiriniz varsa, ona da gitmek için teklifte bulunun; belki çok memnun olacaktır.Dersin cazibesiyle hastalığı, uykuyu, yorgunluğu unutursunuz.

    Derslere mümkün olduğunca sık gitmelisiniz. Biz lise yıllarında iken hemen her gün dershaneye giderdik. Derse gidemezsek sanki hasta olurduk. Diyebilirim ki, Risale-i Nur’dan öğrendiklerimin çoğunu derslerde öğrendim.

    Bilseniz bile tekrar iyidir
    Kendi durumunuza göre bir plân yapın. Haftada birkaç gün veya en az bir gün, eğer olağanüstü sıkıntılı günler yaşarsanız ayda bir kez dahi olsa derse gidin. “Ayda bir” sözünü garipsemeyin. Bazen çok iyi tanıdığımız arkadaşlar, aylarca, yıllarca kaybolup sonradan ortaya çıkıyorlar. Birkaç yıl sonra karşılaşınca, “Bari ayda bir kez derse gel de görüşmüş olalım!” diye lâtife ediyorum.

    Dersten en yüksek verimi almak gerekir. Dersleri ülfet ve ünsiyet perdesini yırtarak dinleyin. Defalarca okunan ve çok iyi bildiğiniz bir bölüm dahi olsa, yine istifade edersiniz. Bir gün, derste çok iyi bildiğim bir bölüm okunuyordu. “Nasıl olsa ben burayı biliyorum” dedim. Hemen sonradan, “Acaba yeni bir mânâ anlayamaz mıyım?” diye düşündüm ve dikkatle dinlemeye başladım. Gerçekten de çok değişik mânâlar anladım ve çok istifade ettim. Bildiğiniz bir yer bile okunsa en azından tekrar etmiş olursunuz; bu da iyidir.

    8. Mutlaka ders yapın!

    Risale-i Nur’u anlayabilmek için önceden hazırlanarak, başka kimselere ders yapmaya çalışın. Çünkü ders yapmak için beyniniz anlamaya çalışır, fikir üretir. Her ne kadar “Dinleyen söyleyenden arif”se de ders yapma konusunda bunun tersi geçerlidir. Dersi okuyan, dersi dinleyenden çok daha iyi anlar.
    Çoğu kimse dikkatle dinlemeyi ihmal edebilir, sık sık dersten kopup kendi dünyasındaki hayallere dalabilir. Ama ders yapan kimse böyle bir hataya düşmekten kurtulur. Çünkü elindeki eseri dikkatle okumak ve anlatmak zorundadır.
    Birçok öğretmenden duymuşsunuzdur. Öğretmenler, öğrencilerden daha çok ders çalışır! Konuyu nasıl anlatacağını, nerede hangi misali vereceğini plânlar, notlar alır. Dersi anlattığı sırada daha önceden yaptığı plânı dikkatle uygular. Bunun gibi, risalelerden ders yapan kimse de, kendisini en güzel bir biçimde yetiştirmiş olur.

    Herkes ders yapabilir
    Hiç şüphesiz, ders yapmak bir maharettir. Ancak bu yetenek birilerinin üzerine gökten zembille inmiş, bazıları da bundan mahrum bırakılmış değildir. Hemen herkes ders yapabilir ve bu alandaki becerisini geliştirebilir.
    Bunu söylerken her yerde her zaman ders yapmak için can atmayı kast etmiyoruz. Özellikle herkese açık dersleri kimlerin yapması gerektiği, belirli niteliklere göre plânlanmalıdır. Dersin gününe, süresine, katılanların sayısı ve seviyesine uygun bir kimse görevlendirilmelidir.

    Ancak bu plân yapılırken, ders yapmanın sadece belirli kimselere özel olarak verilmiş bir lütuf olmadığı bilinmeli ve herkesi kucaklayan bir denge sergilenmelidir.

    Eğer yıllardır ders yapıyor ve dinleyenlerin sayısı ve konumu sizi ders yapma konusunda çekingen ve başarısız kılmıyorsa, bir mesele yok. Ama, hiç ders yapmıyorsanız, bunun püf noktasını söyleyelim: Dinleyen bir kişi de olsa ders yapmaya çalışın. Öncelikle ailenizden, çocuklarınızdan veya arkadaşlarınızdan birisine ders yapabilirsiniz.

    Ailenize ders yapın
    Özellikle eşinize ve çocuklarınıza ders yapın. Zaten öncelikle ailenizden sorumlusunuz. Belki de çocukların anlamayacağını sanacaksınız. Oysa risalelerden birçok kez çocuklara ders yaptım. Tabiî ki, kolay anlamaları için anlatırken basit bir üslûp kullandım. Bu arada cümleleri, kelimeleri, örnekleri seviyelerine uygun bir şekilde sundum. Aralarda espriler yaptım. Basit sorular sorarak, bildiklerinde tebrik ettim. O kadar hoşlarına gitti ki, bazıları oyunu terk edip derse koştular.
    Yeter ki biz elimizden gelen gayreti gösterelim. Bu eserleri herkes anlayabilir.

    9. Okuma programlarını hiç ihmal etmeyin

    Risale-i Nur’u sistemli bir şekilde okuyup anlamak için uygulanan münferit okuma, yazarak öğrenme, müzakereli ders ve normal ders faaliyetlerinin hepsi de güzeldir, hepsi de önemlidir. Ancak bunların tümünü içinde barındıran, okuma ve öğrenme faaliyetini asıl taçlandıran “okuma programı”dır.
    Okuma programı, yaş, bilgi ve mesaileri birbiriyle uyuşan bir grubun, Risale-i Nur’u öğrenme ve yaşama konusunda özel zaman ve mekân ayırıp yoğunlaşmalarıyla gerçekleşir.

    Bu programlar, insanların dünyanın fâni yüzünden sıyrılıp âdeta ebediyet âlemiyle irtibata geçtikleri, bir nevi maddiyattan ve insanlıktan çıkıp maneviyat soluyup melekleştikleri bir ortamdır.

    Bu programlarda, para pul, makam mevki, iş güç konuşulmaz. Sadece ve sadece, Allah ve Onun yüce dini, yüce kitabı konuşulur. Herkes mârifetullahta ve muhabbetullahta merhale kazanma hedefine kilitlenmiştir. Beyinler, “Rabbimizi nasıl daha iyi tanırız, imanımızı nasıl daha fazla inkişaf ettiririz? Ona daha güzel nasıl ibadet ederiz?” arayışı içindedir.

    Cennet hayatının bir örneği
    İnsanın akıl, kalp, ruh, sır, hattâ nefis ve sair duyguları, iman derslerinin eşsiz hazinesi olan Risale-i Nur’la dolar, onunla meşgul olur, onunla huzur bulur.

    Sanki Cennet hayatının bir küçük nümunesidir bütün ruhu kaplayan... Burada riya, ihtiras, kıskançlık, benlik gibi basitlikler, bayağılıklar yoktur. Herkes yücelmeye, nuranîleşmeye, manevîleşmeye odaklanmıştır.
    Sabahlar bir başka olur, günler bir başka geçer ve akşamlar bir başka lezzetlidir. Gündüzler gibi geceleriniz de mübarektir. Hatta rüyalarınız bile ötelerden müjdeler getirir size...

    Bir okuma programına katılan 13 yaşlarında masum bir kızın rüyasında zil çalıyor. Bulundukları mekâna Hz. Fatıma Validemiz (r.a.) geliyor. “Size Resulullah’ın selâmı var. Yaptıklarınızdan memnundur” diyor. Evet, bu rüya sadıktır ve tam hakikattir. Bu bir müjdedir ve teyid-i İlâhîdir.

    Melekler sizinledir; belki veliler, nebiler gözcünüzdür, koruyucunuzdur, misafirinizdir. Sakın bu ifadelerimizi mübalâğa sanmayın. Birçok hadis-i şerifte, “Allah’ın anıldığı, Ona ibâdet edildiği yerlere meleklerin geldiği ve mü’minlere dua ettikleri” belirtilmiyor mu?

    Okuma programını herkes uygulamalıOkuma programı yapılan mekânların etrafını nurlar kuşatır, katılanların üzerine nurlar yağar, simaları nuranîleşir. Çünkü onlar sırf Allah rızası için bir araya gelmişler, başka hiçbir şeyi maksat yapmamışlardır.

    Eğer böyle bir okuma programı fırsatı yakalamışsanız, sakın kaçırmayın! Eğer fırsat yok gibi görünüyorsa, siz meydana getirin.

    İster talebe, ister esnaf, memur, öğretmen, ev hanımı, çalışan kadın, ne olursanız olun, okuma programını hiç ihmal etmeyin. Allah’ı tanımak, mârifet ve muhabbette terakki etmekten daha mühim hangi iş olabilir?

    Okuma programı sanki sadece gençlere ve öğrencilere mahsus zannedilir. Hayır! Herkes yılın belirli bir bölümünü yoğunlaşma, yenilenme ve yücelmeye ayırabilir.

    Diyelim, işiniz çok yoğun... İş yerinden bir türlü ayrılamıyorsunuz. Farz edin ki bir hafta ağır bir hastalığa yakalandınız ve işe gidemediniz... Sayın ki ameliyat oldunuz ve bir ay çalışamadınız... Okuma programıyla manevî dünyanızda yapacağınız ameliyat, maddî sağlıktan yüz defa, bin defa daha hayırlıdır.

    Her kelime, Cennet meyvesi olacak
    Belki yorucu bir yıl geçirdiniz, çok çalıştınız; dinlenmeye ihtiyacınız var... Beş yıldızlı otellerde tatil geçirmek için yer ayırtmayın. Gelin, tıpkı öğrencilik yıllarınızda olduğu gibi okuma programı yapın. Özlemişsinizdir!
    Herkes bir programa tâbi olamaz. Mutlaka lüks bir yerde tatil geçirecekseniz, hiç değilse bir grup oluşturun ve orada sıkı bir program uygulayın.
    Eğer bir program uygulayacak kimseyi bulamadıysanız, eşiniz ve çocuklarınızla bir program yapın. Yaşadıklarınız, sizi dünyada ve ahirette mutlu edecek, Cennette güzel manzaralar olacaktır. Okuduğunuz her kelime, Cennet meyveleri suretinde size dönecektir. Hem de sonsuza kadar...

    Okuma programları, hem öğrenme faaliyetidir, hem de uygulama fırsatıdır. Nice insanlar var ki, maalesef Kur’an okumayı bile öğrenememiş. Oysa yıllardır namaz kılıyor, Ramazan geçiriyor, kim bilir kaç kez hatim merasimine iştirak ediyor. İşte bir okuma programında, az bir meşguliyetle, bir hafta içinde Kur’an’ı öğrenebilirsiniz... Belki risalelerin tümünü veya belli başlılarını tekrar okuyabilir, derinlemesine tefekkürler yapabilirsiniz... İmanı mükemmelleşen ve bunu hayatına aksettiren güzide insanların samimiyetinden, ihlâsından, fıtrî hallerinden yararlanır, onları örnek alırsınız...
    Bir okuma programının kazançları saymakla bitmez. Siz, en iyisi, ilk fırsattan tezi yok, hemen bir okuma programına katılın ve tüm güzellikleri yaşayarak görün!

    10. Risale-i Nur’daki incelikleri keşfetmeye çalışın!

    Risale-i Nur’u anlamaya çalışırken dikkat edilecek mühim noktalar vardır. Diyebiliriz ki, “bu eserlerde fazladan ve gereksiz hiçbir kelime, cümle, tabir, terim ve misal yoktur.” Her şey yerli yerinde, bir maksat için ve genel mânânın bir unsuru olarak zikredilmiştir. Bu bakımdan hiçbir kelimeyi atlamamak, anlamadan geçmemek gerekir.

    Sözgelişi; Yirmi Üçüncü Sözün Birinci Noktasının sonunda, “İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder” cümlesindeki elmas-kömür benzetmesi rast gele söylenmemiştir. Bununla çok uzun bir hakikat özetlenmiştir. Çünkü, elmas ve kömürün ana maddesi karbondur. Ancak tonlarca kömür, bir gram elmas etmez.

    İşte mü’minle kâfir madde itibarıyla et ve kemikten meydana gelir. Ancak iman, mü’mine Allah katında öyle bir değer kazandırır ki, hiçbir şeyle mukayese edilmez.

    Yine aynı sözün üçüncü nüktesinde insanla hayvanın farkının anlatıldığı misaldeki, insafsız dükkâncının en çürüğünden bir kat elbise vermesi çok geniş bir mânâyı hatıra getirmektedir. Demek ki insan, bin altınla ifade edilen harikulâde kabiliyetlerini sadece dünya hayatına sarf ederse, mutsuzlukla dolu bir dünya hayatı geçirir.

    Risaledeki simetrilere dikkat etmek gerekir
    Özellikle temsilî hikâyeciklerde ve misallerde çok güzel simetriler vardır. O kadar ki, misalde ne varsa, en ince ayrıntısına kadar hakikatte de vardır.
    Simetriyi, “misalle hakikat arasındaki benzerlik, cümlelerde arka arkaya gelen kelimelerin seçilişindeki ahenk” olarak kullanıyoruz.
    Meselâ, Yirmi Birinci Sözün İkinci İkazında peş peşe gelen kelimeleri gruplandırırsak şöyle bir ahenk ortaya çıkıyor:
    Ekmek, kalp, gıda, kapı, niyaz, elde etmek.
    Su, ruh, âb-ı hayat, çeşme-i rahmet, namaz, içmek.

    Hava, lâtife-i Rabbaniye, hava-i nesîm, teneffüs, pencere, nefes almak.
    Görüldüğü gibi, maddî hayat için zarurî üç önemli ihtiyaç olan ekmek, su, hava ile üç manevî varlığımız kalp, ruh, lâtife-i Rabbaniye ve bunların fonksiyonları arasında irtibat kuruluyor, mukayese yapılıyor. Bedene ekmek, su, hava nasıl gerekliyse, kalp, ruh ve lâtife-i Rabbaniye için de namazın o derece gerekli olduğu ispatlanıyor. Ayrıca namazın manevî bir gıda, bir âb-ı hayat, bir hava-i nesim olduğu vurgulanıyor.

    Daha burada çok mânâ cevherleri var. Eğer imkân olsa, sayfalarca bu bölümün üzerinde durulabilir. Bu kadarla yetiniyoruz.

    Yine Münazarat’ın 46. sayfasındaki ulema, meşayih ve hutebanın zikredildiği bölümde ahenkli bir şekilde dizilen sadef, mağara, kehf benzetmeleri, dimağ, kalp, fem ifadeleri ne kadar mükemmel bir şekilde uyumlu zikredilmiş... Misalle gerçek arasında tam bir benzeyiş var.

    Sık geçen kelimeler iyi bilinmeli
    Risale-i Nur’da çok sık kullanılan kelime ve terimlerin mânâlarını çok iyi bilmek gerekir; çünkü onlar, mânâların anahtarlarıdır. Belki yüzlerce, binlerce defa karşımıza çıkacaktır.

    Bu meyanda isim ve sıfat farkını bilerek okumak gerekir. Meselâ, kerem, lütuf, ihsan, cemal, celâl sıfattır. Bunların isimleri, Kerîm, Lâtîf, Muhsîn, Cemîl, Celîl kelimeleridir.

    Vahidiyyet, Ehadiyyet, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, tesbih, vahdet, İsm-i Azam, arş, cüz, küll ve bunlar gibi daha sayabileceğimiz yüzlerce terim çok sık zikredilmektedir. Bunların anlamını biraz genişçe öğrenmek gerekir. Maalesef, lügatlarda çok kısa olduğu için yetersiz kalıyor. Bu terimlerin, kavramların mânâlarını genişçe öğrenmek için Söz Basım Yayın tarafından hazırlanan külliyata başvurmak gerekir. Çünkü, bu ciltlerin sonunda kavramlar sözlüğü bulunmaktadır.

    Kelime anlamları verilmişRisale-i Nur’un birçok yerinde Arapça veya Farsça bir kelimenin mânâsı aynı satırda verilmiştir. Bunun için biraz dikkatli olmak yetecektir.

    İşte, Sözler’de yaptığımız araştırmada bulduğumuz bazı örnekler ve sayfa numaraları:
    O Sultana muhâtab ve halil ve dost ol! (10)
    O rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını celb eder, kendine çeker. (12)
    Nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirinden ayrılıyor. (55)
    ...Sâni-i Zülcelâl, onun mukàbilinde zîşuurdan marziyyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin. (55)
    Hakikî istib’ad, hakîkî muhaliyet ve akıldan uzaklık. (59)
    Her şeyde maslahat ve fâidelere riâyet etmesidir. (61)
    ...Iztırar lisaniyle sual edilen ve istenilen her şeye dâimî cevap vermek... (60
    ...Vazifedar mevcûdâtın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarattır. (69)
    Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. (75)
    ...Bütün kat’iyetle açtıkları âhiret yolunu ve küşad ettikleri Cennet kapısını... (80
    Onu bütün hakàikına temel taşı ve üssü’l-esas yapıyor. (96)
    ...Yani mâzi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın... (100)
    Hem kendi mârifetinin garîbelerini izhar edip göstersin. (108)
    Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. (131)
    ...Dükkân, şeksiz bir fevkâlâde iâşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir. (142)
    ...Levh-i mahv ve isbat namında yazar bozar tahtası hükmündedir.
    (148)
    Merdane kabre bak, dinle ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister. (155)
    OKUNMA: 19548
    Sorularla Risale
  • Jozef Stalin
    Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu

    [J. Stalin'in Le Marxisme et la Question Nationale et Colonialé (Editions Social Internationale, 1937) ve Le Marxisme et la Question Nationale et Colonialé (Editions Sociale, Paris 1949) derleme yapıtından "Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu" adıyla Sol Yayınları tarafından Kasım 1977'de (Birinci baskı -Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu-: Mart 1976) yayınlanmıştır.]

    Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu (215 KB)

    ULUSAL SORUN VE LENİNİZM

    MEŞKOV, KOVALÇUK VE ÖTEKİ YOLDAŞLARA YANIT
    (18 MART 1929)

    MEKTUPLARINIZI aldım. Aynı konuda bu ay içinde başka yoldaşlardan aldığım mektuplarda ileri sürülen görüşlere benzer bir tutumu benimsiyorsunuz. Ama ben, özellikle sizi yanıtlamaya karar verdim, çünkü siz, sorunu daha sert olarak koyuyorsunuz ve böylelikle konunun aydınlanmasına yardım ediyorsunuz. Kuşkusuz, sözkonusu edilen sorunlara mektuplarınızda sunduğumuz çözüm yanlıştır; ama bu başka bir konu; buna daha aşağıda değineceğiz. Sorunu ele alalım:

    I. ULUS KAVRAMI

    Rus marksistlerinin uzun zamandan beri bir ulus teorileri [sayfa 311] vardır. Bu teoriye göre, ulus, tarihsel olarak oluşmuş, şu dört temel niteliğin birliği esası üzerinde doğmuş, kararlı bir insan topluluğudur: dil birliği, toprak birliği, iktisadî yaşam birliği ve ulusal kültürün özgül birliği içinde beliren ruhsal biçimlenme birliği. Bilindiği gibi, bu teori, partimizde, herkesçe kabul edilmiştir.
    Mektuplarınızdan anlaşıldığına göre, siz, bu teoriyi yetersiz bulmaktasınız. Ve bunun için ulusun dört niteliğine bir beşincisinin eklenmesini salık veriyorsunuz: Kendine özgü ayrı bir ulusal devletin varlığı. Bu beşinci nitelik olmadan ulusun olmadığını, olamayacağını düşünüyorsunuz. Bence ulus kavramı için önermekte olduğunuz bu yeni beşinci nitelik çok yanlıştır ve ne teorik bakımdan ne pratik ve politik bakımdan haklı gösterilemez.
    Sizin şemanıza göre, ancak kendine özgü ve ötekilerden ayrı devleti olan ulusları, ulus olarak tanımak; ve bağımsız devlet niteliğinden yoksun bulunan bütün ezilen ulusları, uluslar listesinden silmek gerekir. Ve aynı zamanda ezilen ulusların ezen ulusa karşı savaşını, sömürge halklarının emperyalizme karşı savaşımını da "ulusal hareket" ya da "ulusal kurtuluş hareketi" kavramı dışında bırakmak gerekir.
    Üstelik şemanıza göre şunu ileri sürmek mümkündür:
    İrlandalıların ancak "Özgür İrlanda Devleti" kurulduktan sonra ulus olduklarını ve o zamana kadar ulus sayılamayacaklarını;
    Norveçlilerin, Norveç'in İsveç'ten ayrılmasından önce bir ulus olmadıklarını ve ancak ayrıldıktan sonra bir ulus sayılabileceklerini;
    Ukraynalıların, Ukrayna, çarlık Rusyasının bir parçası iken bir ulus oluşturmadıklarını ve ancak "Çentralnaya Rada" düzeni altında Ataman Skoropatski'nin yönetiminde Sovyetler Rusyasından ayrıldıktan sonra bir ulus olabildiklerini, ama Sovyet Ukrayna'nın, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği içinde öteki sovyet cumhuriyetleriyle [sayfa 312] birleştiği zaman onların bir ulus olmaktan çıktıklarını.
    Bu örneklerden daha niceleri belirtilebilir.
    Kuşkusuz ki, bu kadar saçma sonuçlara varan bir şemayı bilimsel bir şema saymayız.
    Uygulamada, siyasal bakımdan sizin şemanız, kaçınılmaz olarak, insanı, ulusların ezilmesinin haklı gösterilmesine, emperyalist baskının haklı gösterilmesine götürür. Emperyalistler de ezilen ulusları, haklarına sahip olmayan ulusları, ayrı bir devletleri bulunmayan ulusları gerçek ulus saymıyorlar. Ve bu durumun, onlara, bu ulusları ezme ve sömürme hakkını verdiğini öne sürüyorlar.
    Şemanızın, bizim sovyet cumhuriyetlerindeki burjuva milliyetçileri, sovyet uluslarının kendi ulusal sovyet cumhuriyetlerini, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği içinde birleştirdikten sonra ulus olmaktan çıktıklarını iddia edenleri haklı gösterme sonucunu vermesi konusu üzerinde durmayacağım.
    Ulus konusunda, Rus marksistlerinin teorisine "ekler" katmak, bu teoriyi "doğrultmak" çabası üzerine söyleyeceklerim bu kadar.
    Şimdi yapacak bir şey kalıyor: Rus marksizminin ulus teorisinin tek doğru teori olduğunu tanımak.

    II. ULUSLARIN DOĞUŞU VE GELİŞMESİ

    Önemli yanılgılarınızdan biri, bugün varolan ulusların hepsini aynı çuvala koymanız ve aralarındaki ilke farkını görmemenizdir.
    Bu dünyada çeşitli uluslar var. Kapitalizmin yükselme çağında burjuvazi, feodal düzeni ve feodal parçalanmayı yıkarak, ulusu bir bütün içinde kaynaştırdığı zaman gelişmiş olan uluslar var. Bunlar "modern" denen uluslardır.
    Siz kapitalizmden önce de ulusların doğmuş olduğunu ve varlıklarını sürdürdüklerini iddia ediyorsunuz. Ama [sayfa 313] kapitalizmden önce, feodal düzen zamanında, ülkelerin bağımsı devletçiklere bölünmüş olduğu bir zamanda, bu devletçikler arasında ulusal bağların bulunmadığı ve üstelik böyle bağların gereğinin ısrarla yadsındığı bir zamanda uluslar nasıl varolabilirler? Sizin iddianızın tersine kapitalizm-öncesi dönemde, henüz ulusal pazarlar bulunmadığı için, iktisadî ve kültürel merkezler olmadığı için ve belli bir ulusun ulusal bakımdan parçalanmasına karşı etki yapan etkenler olmadığı için ve bu etkenler o zamana kadar parçalanmış halde tutulan bu halkın tek bir ulusal bütün içinde birleşmesini sağlayamadığı için, uluslar yoktu ve olamazdı.
    Kuşkusuz, ulusun öğeleri —dil, toprak, kültür birliği vb...— gökten düşmemişlerdir. Ve dahası, kapitalizm-öncesi dönemde yavaş yavaş oluşmuşlardır. Ama bu öğeler o zaman henüz embriyon halinde idiler. Ve en elverişli durumda, uygun belirli koşulların varlığıyla gelecekte oluşacak olan ulusun ancak potansiyel etkenleri sayılabilirler. Bu potansiyel, ancak ulusal pazarlarıyla, iktisadî ve kültürel merkezleriyle yükselen kapitalizm döneminde gerçeğe dönüşebilmiştir.
    Bu bakımdan, Lenin'in "Halkın Dostları" Kimlerdir vs Sosyal-Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar? adlı broşüründe yazdığı, ulusların doğuşu sorunu ile ilgili, dikkate değer tümceleri buraya almak yerinde olur. Ulusal bağların ve ulusal birliğin doğuşunu, klan bağlarının gelişmesiyle açıklayan "narodnik" Mihaylovski ile polemiğe girişen Lenin şöyle yazıyor:
    "Ve böylece, ulusal bağlar klan bağlarının bir devamı ve genellemesi oluyor! Anlaşılan Bay Mihaylovski, toplum tarihine ilişkin fikirlerini, okul çocuklarına öğretilen masallardan almaktadır. Toplumun tarihi —bu harcıâlem fikirlere göre— şöyledir: önce, aile, o her toplumun hücresi olan aile vardı, sonra, —öyle deniyor— aile, bir aşiret haline geldi, ve aşiret de bir devlet. Eğer Bay Mihaylovski, ciddî bir [sayfa 314] havayla bu çocukça saçmaları yineliyorsa, bu —her şey bir yana— yalnızca onun Rus tarihinin bile gidişi hakkında en ufak bir fikre sahip olmadığını gösterir. Eski Rus klan yaşamından sözedilebilirse de, hiç kuşku yok ki, ortaçağlarda, Moskov çarları döneminde, bu klan bağları artık yoktu, yani devlet, hiç de klana bağlı olmayan yerel birliklere dayanıyordu: toprakbeyleri ve manastırlar çeşitli yerlerden köylüler edindiler, böyle oluşan topluluklar salt bölgesel birliklerdi. Ama o zamanlar, deyimin gerçek anlamıyla, ulusal bağlardan güçlükle sözedilebilirdi: devlet, eski özerkliğin güçlü izlerini, yönetim özelliklerini, bazan kendi birliklerini (yerel boyarlar, savaşa, kendi bölüklerinin başında gidiyorlardı), kendi gümrük sınırlarını vb. koruyan ayrı "topraklara", hatta bazan prensliklere bölünmüştü. Yalnızca Rusya tarihinin modern dönemi (yaklaşık olarak 17. yüzyıldan bu yana), böyle bölgelerin, toprakların ve prensliklerin bir bütün halinde gerçekten kaynaşmasıyla nitelendirilebilir. Pek saygıdeğer Bay Mihaylovski, bu kaynaşma, ne klan bağlarıyla, ne de hatta onların devamı ve genelleşmesi ile sağlanmıştır: bölgeler arasındaki artan değişim, metaların adım adım büyüyen dolaşımı ve küçük yerel pazarların bir tek, tüm Rusya pazarı halinde toplanması ile sağlanmıştır. Bu sürecin önderleri ve efendileri tüccar kapitalistler olduğundan, bu ulusal bağların yaratılması, burjuva bağların yaratılmasından başka bir şey değildir."[1]
    “'Modern" denen ulusların doğuşu için söylenenler bunlardır.
    Burjuvazi ve onun milliyetçi partileri, bu dönemde, bu gibi ulusların esas yönetici gücü idi ve şimdi de öyledir. "Ulusal birlik" adına ulusun içinde sınıflar arası barış, yabancı ulusların topraklarını fethetme yoluyla kendi ulusunun [sayfa 315] toprağını genişletme, başka uluslara karşı güvensizlik ve düşmanlık, ulusal azınlıkların ezilmesi, emperyalizm ile ortak cephe, -— işte bu ulusların toplumsal, siyasal, ideolojik dağarcığının içeriği bunlardı.
    Böyle ulusları, burjuva uluslar olarak nitelendirmek yerinde olur. Örneğin: Fransız ulusu, İngiliz ulusu, İtalyan ya da Kuzey-Amerikan ulusları bunlardandır. Sovyet rejiminin ülkemizde kurulmasından önce Rus ulusu, Ukrayna, Tatar, Ermeni, Gürcü ve Rusya'daki öteki uluslar da böyle burjuva uluslardı.
    Bu duruma göre bu tür ulusların kaderi kapitalizme bağlıdır. Ve kapitalizm yıkılınca, bu uluslar da sahneyi terketmek zorundadırlar.
    Stalin'in Marksizm ve Ulusal Sorun başlıklı broşüründe "Ulus yalnızca bir tarihsel kategori değil ama belirli bir çağın, yükselen kapitalizm çağının tarihsel bir kategorisidir.", ya da "Özünde burjuva bir nitelik taşıyan ulusal hareketin yazgısı, doğal olarak burjuvazinin yazgısına bağlıdır.", ve "ulusal hareketin kesin çöküşü ancak burjuvazinin çöküşüyle mümkündür.", ve "Tam bir barış ancak sosyalizmin egemenliği altında kurulabilir." dendiğinde, gözönünde tutulan işte bu tipteki burjuva uluslardır.
    Burjuva uluslar konusunda söyleyeceklerimiz bunlardır.
    Ama bu dünyada başka uluslar da vardır. Bunlar yeni uluslardır. Rusya'da kapitalizmin devrilmesinden sonra burjuvazinin ve onun milliyetçi partilerinin tasfiyesinden sonra, sovyet rejiminin kurulmasından sonra, eski burjuva uluslarının temeli üzerinde oluşan ve gelişen sovyet ulusu.
    Bu yeni ulusları kaynaştıran ve onları yöneten, işçi sınıfı ve onun enternasyonalist partisidir. Sosyalizmin başarıyla kurulabilmesi amacıyla kapitalizm kalıntılarının tasfiyesi için ulus içinde işçi sınıfıyla köy emekçilerinin birliği, ulusların ve ulusal azınlıkların hak eşitliği ve serbestçe gelişmesi [sayfa 316] amacıyla ulusal baskı kalıntılarının ortadan kaldırılması, halklar arasında dostluk ve enternasyonalizm anlayışım kurmak amacıyla milliyetçilik kalıntılarının ortadan kaldırılması, fetih siyasetine ve fetih savaşlarına karşı savaşımda, emperyalizme karşı savaşımda ezilen ya da tüm haklarına sahip olmayan tüm uluslarla ortak cephe — bu ulusların manevî ve toplumsal-siyasal çehreleri işte böyledir.
    Bu tipte ulusları sosyalist uluslar olarak nitelendirmek yerinde olur.
    Bu yeni uluslar, eski burjuva uluslar temeli üzerinde, kapitalizmin tasfiyesi ve sosyalizm ruhunda kendilerinin kökten biçim değiştirmeleri sonucunda doğdular ve geliştiler. Sovyetler Birliği'nin bugünkü sosyalist uluslarının —Rus, Ukrayna, Beyaz-Rus, Tatar, Başkır, Özbek, Kazak, Azerbaycan, Gürcü, Ermeni uluslarının— ve öteki ulusların eski Rusya'daki karşılıkları olan burjuva uluslarının sınıf içeriği bakımından ve manevî çehresi bakımından, toplumsal-siyasal çıkarları ve eğilimleri bakımından kökten değişik olduklarını, kimse yadsıyamaz.
    İşte tarihin tammış olduğu iki tip ulus bunlardır. Eski ulusların, burjuva ulusların yazgısının, kapitalizmin yazgısına bağlanmasını kabul etmiyorsunuz. Kapitalizmin tasfiyesiyle eski ulusların, burjuva ulusların da tasfiye edileceği tezini kabul etmiyorsunuz. Ama bu ulusların yazgısını, kapitalizmin yazgısına değil de neye bağlayabiliriz? Kapitalizmin yokolmasıyla, onun ortaca çıkardığı burjuva ulusların da ortadan kalkacağını anlamak güç bir şey midir? Eski ulusların, burjuva ulusların, sovyet rejimi altında, yaşamlarını sürdürebileceklerini mi düşünüyorsunuz? Bir bu eksikti...
    Kapitalizm düzeni içinde varolan ulusların tasfiyesinin, genel olarak ulusların tasfiyesi anlamında, her tipten ulusun tasfiyesi anlamında alınacağından korkuyorsunuz. Niçin ve neye dayanarak? Burjuva uluslardan ayrı başka ulusların [sayfa 317] da, burjuva uluslardan çok daha birbirine kaynaşmış ve hayatiyet dolu uluslar olduğunu bilmez misiniz?
    Yanılgınız, burjuva uluslarından başka ulus görememenizde ve bunun sonucu olarak Sovyetler Birliği'nde eski ulusların, burjuva ulusların enkazı üzerinde doğan sosyalist ulusları yaratma dönemini gözden kaçırmanızdadır.
    Sorun, burjuva ulusların tasfiyesinin, genel olarak, ulusların tasfiyesi anlamını taşımadığı ve ancak burjuva ulusun tasfiyesinin sözkonusu olduğudur. Eski ulusların, yani burjuva ulusların enkazları üzerinde, herhangi bir burjuva ulustan çok daha iyi kaynaşmış olan yeni uluslar, sosyalist uluslar doğarlar. Yeni uluslar çok daha iyi kaynaşmışlardır, çünkü bunların bağrında burjuva ulusları bölen uzlaşmaz sınıf çelişkileri yoktur. Ve bu uluslar, herhangi bir burjuva-ulustan çok daha evrensel halkçı bir nitelik taşırlar.

    III. ULUSLARIN VE ULUSAL DİLLERİN GELECEĞİ

    Sosyalizmin dünya ölçüsünde zaferiyle, sosyalizmin bir ülkede zaferi arasına bir eşit işareti koymakla ve sosyalizmin, dünya ölçüsünde değil, tek bir ülkede zaferi sağlamasıyla, ulusal farkların ve ulusal dillerin ortadan kalkmasının, ulusların birleşerek tek bir ortak dilin oluşmasının mümkün ve gerekli olduğunu öne sürerek ciddî bir yanılgıya düşüyorsunuz. Burada tamamen ayrı olan şeyleri birbirine karıştırıyorsunuz: "ulusal baskının ortadan kaldırılmasını", "ulusal farkların tasfiyesiyle", "ulusal devlet çitlerinin ortadan kaldırılmasını", "ulusun yokoluşuyla", "ulusların kaynaşmasıyla".
    Böyle birbirinden ayrı kavramların eşanlamda kullanılması, marksistlerce kabul edilemez. Bizde, bizim ülkemizde, ulusal baskı çoktan yokedilmiştir, ama bu, hiç bir zaman, ulusal farkların yokolduğu, ülkemizin uluslarının tasfiye edildiği anlamına gelmez. Bizim ülkemizde ulusal devlet [sayfa 318] çitleri, sınır muhafızlarıyla, gümrükleriyle çoktan ortadan kaldırılmıştır, ama bu, hiç bir zaman ulusların birbiriyle kaynaştığı ve ulusal dillerin yokolduğu, bu dillerin yerini bütün ulusların ortak bir dilinin aldığı anlamına gelmemektedir.
    Doğu Halkları Üniversitesinde verdiğim söylev (1925) sizi tatmin etmemiş. Bu söylevde, sosyalizmin tek bir ülkede zaferinden sonra, örneğin bizim ülkemizde ulusal dillerin sönüp yokolacağı, ulusların birbiriyle kaynaşacağı ve ulusal dillerin yerini tek bir ortak dilin alacağı tezini çürütüyorum. Sözlerimin, Lenin'in, sosyalizmin amacının yalnızca, insanlığın küçük devletlere bölünmesini ve uluslar arasında her türlü ayrıma son vermek değil, yalnızca, ulusları birbirine yaklaştırmak değil, onları kaynaştırmak olduğu yolundaki ünlü teziyle çeliştiğini düşünüyorsunuz.
    Ve sonra bu sözlerimin, Lenin'in bir başka teziyle, sosyalizmin dünya ölçüsünde zaferiyle ulusal farkların ve ulusal dillerin sönüp yokolmaya başlayacağı, böyle bir zaferden sonra ulusal dillerin yerini ortak bir dilin almaya başlayacağı yolundaki teziyle de çeliştiğini düşünüyorsunuz.
    Bu tamamen yanlıştır yoldaşlar. Bu derin bir yanılgıdır. Yukarda, bir marksistin, sosyalizmin tek bir ülkede zaferi ile sosyalizmin dünya ölçüsünde zaferi gibi iki ayrı olayı bir çuvala koymaması gerektiğini belirttim. Unutmamak gerekir ki. bu birbirinden tamamen ayrı olan iki olay birbirinden tamamen ayrı olan iki aşamayı ifade eder; yalnız zaman bakımından ayrı değil (ki bu da çok önemlidir), öz bakımından da ayrıdır. Ulusal güvensizlik, ulusal tecrit, ulusal düşmanlık, ulusal çatışmalar, hiç kuşku yok ki, bilmem hangi "doğuştan gelme" ulusal saldırma duygusundan ileri gelmemektedir; emperyalizmin yabancı ulusları köleleştirme eğiliminden, ulusal köleleştirme tehdidi karşısında bu ulusların duydukları korkudan ileri gelmektedir. Kuşkusuz, dünya emperyalizmi varlığını sürdürdükçe, bu eğilim ve hu korku da kalacaktır. Ve bunun sonucu olarak ülkelerin [sayfa 319] büyük çoğunluğunda ulusal güvensizlik, ulusal tecrit, ulusal düşmanlık ve ulusal çatışmalar sürüp gidecektir. Tek bir ülkede sosyalizmin zaferinin ve emperyalizmin tasfiyesinin, ülkelerin çoğunluğunda emperyalizmin ve ulusal baskının tasfiyesi anlamına geldiği söylenebilir mi? Besbelli ki söylenemez. Bundan çıkan sonuç şudur ki,. sosyalizmin tek bir ülkede zaferi, dünya emperyalizmini ciddî olarak zayıflatmakla birlikte, ulusların ve dünyanın ulusal dillerinin bir ortak bütün içinde kaynaşması için gerekli koşulları yaratmaz ve yaratamaz.
    Sosyalizmin dünya ölçüsünde zaferi dönemi, sosyalizmin tek bir ülkede zaferi döneminden, her şeyden önce emperyalizmi bütün ülkelerde tasfiye etmesi, yabancı ulusları köleleştirmek eğilimini olduğu gibi, ulusal köleleşme tehdidi karşısında duyulan korkuyu da ortadan kaldırması bakımından, ulusal güvensizliğin, ulusal düşmanlığın köklerini kazıması, ulusları tek bir dünya sosyalist iktisadî sistemi içinde birleştirerek böylelikle bütün ulusların bir bütün içinde derece derece birleşebilmeleri için gerekli gerçek koşulları yaratması bakımından birbirinden ayırdedilmelidir.
    İki dönem arasındaki temel fark budur.
    Bundan çıkan sonuç şudur ki, birbirinden ayrı bu iki dönemi birbirine karıştırmak ve bu ikisini aynı çuvala koymak bağışlanmaz bir yanılgıya düşmek olur. Doğu Halkları Üniversitesindeki söylevimi ele alalım. Bunda şöyle denmektedir:
    "Sosyalizm döneminde bütün öteki diller yokolacağına göre, tüm insanlık için ortak tek bir" dilin yaratılmasından sözediliyor (örneğin, Kautsky). Ben, bu evrensel nitelikteki tek bir dil teorisine pek inanmıyorum. Herhalde, deneyim, böyle bir teoriden yana değil, ama ona karşı konuşuyor. Şimdiye kadar işler, sosyalist devrimin, dillerin sayısını azaltması değil, ama artırması biçiminde oldu; çünkü insanlığın en derin katmanlarını sarsan ve onları siyasal alana çeken [sayfa 320] sosyalist devrim, eskiden tanınmayan ya da az tanınan bir dizi yeni milliyeti yeni bir yaşama uyandırır. Eski çarlık Rus-yasının, içinde en az 50 milliyet ve etnik topluluk barındırdığına kim inanabilirdi? Oysa, eski zincirleri kıran ve bir dizi unutulmuş halk ve topluluğu ileriye süren Ekim Devrimi, onlara yeni bir yaşam ve yeni bir gelişme kazandırdı."
    Yukarıya aldığım parçadan ilk olarak anlaşılacak şey, Kautsky tipinden kimselere karşı dikildiğimdir. Kautsky her zaman ulusal sorunun cahili olmuştur, ulusların gelişmesi mekanizmasını anlamayan, ulusların kararlılığını sağlayan devsel güç hakkında fikri olmayan birisi, sosyalizmin zaferinden çok önce, daha burjuva demokratik rejimler sırasında ulusların birbiriyle kaynaşabileceğim sanan bir adam, körü körüne Çeklerin ulus olarak, hemen hemen almanlaştırıldığını, bir gelecekleri olmadığını iddia eden ve Almanların Bohemya'daki almanlaştırma "çalışmalarını" övmek küçüklüğüne düşen bir adam olmuştur, ve öyle de kalmıştır.
    Konuşmamdan aldığım yukardaki parçadan çıkan bir sonuç da, benim gözönünde bulundurduğum şeyin sosyalizmin dünya ölçüsünde zaferi değil, yalnız sosyalizmin tek bir ülkede zaferi olduğudur. Bu bakımdan, tek bir ülkede sosyalizmin zaferi döneminin, ulusların ve ulusal dillerin kaynaşması için gerekli koşulları sağlamadığını, tam tersine bu dönemin eskiden çarlık emperyalizmi tarafından ezilen ve bugün sovyet devrimi tarafından ulusal baskıdan kurtarılan ulusların dirilişi ve gelişmesi için elverişli bir durum yarattığını öne sürdüm (ve öne sürmekteyim).
    Ve ensonu, söylevin bu bölümünden çıkan sonuç şudur ki, iki ayrı tarihsel dönem arasındaki pek büyük farkı gözden kaçırmışsınız ve bu yüzden de Stalin'in söylevinin anlamını kavramamışsınız ve sonunda da kendi yanılgılarınızın çıkmazında kaybolup gitmişsiniz. [sayfa 321]
    Lenin'in, sosyalizmin dünya ölçüsünde zaferinden sonra ulusların sönüp yokolmaları ve birbirleriyle kaynaşmaları tezlerine geçelim.
    İşte 1916'da yayınlanmış olan ve bilmem neden, mektuplarınızda tam olarak belirtilmeyen Lenin'in "Sosyalist Devrim ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı" başlıklı yazısından çıkardığımız bu tezlerden biri:
    "Sosyalizmin amacı yalnızca insanlığın küçücük devletlere bölünmesine ve ulusların herhangi bir şekilde tecrit edilmesine son vermek değildir. Amaç yalnızca ulusları birbirine yaklaştırmak değildir, onları bütünleştirmektir. ... Nasıl ki, insanlık, sınıfların ortadan kalktığı döneme ancak ezilen sınıfın diktatörlüğünün sürdüğü bir geçiş dönemini aşarak ulaşabilirse, ulusların kaçınılmaz olan bütünleşmesine de ancak bütün ezilen ulusların kurtulduğu, yani ezen ulustan ayrılma özgürlüğüne kavuştuğu bir geçiş dönemini aşarak varabilir."[2]
    Ve işte Lenin'in öteki tezi ki, bu da sizin mektubunuzda tam olarak belirtilmemiştir:
    "Halklar ve ülkeler arasında ulusal ve siyasal bakımından farklar olduğu sürece —ki bu farklar, dünya ölçüsünde proletarya diktatörlüğü kurulduktan sonra bile uzun, pek uzun zaman devam edecektir—, bütün ülkelerin işçi sınıfı hareketinin uluslararası taktik birliği, bu farklılıkların silinmesini değil, ulusal ayrılıkların yokedilmesini değil (şu anda bu anlamsız bir hayaldir), tam tersine, komünizmin temel ilkelerini (sovyet iktidarı ve proletarya diktatörlüğünü) belli özelliklerinde doğru bir biçimde değiştirecek uygulamanın ulusal ve siyasal farklılıklarına, doğru bir biçimde uyarlanmasını ve uygulanmasını gerektirir."[3]
    Burada belirtmek gerekir ki, yukardaki parça Lenin'in [sayfa 322]
    1920'de yayınlanan "Sol" Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı adlı broşüründen alınmadır; yani sosyalist devrimin tek bir ülkede zaferinden sonra, sosyalist devrimin bizim ülkemizdeki zaferinden sonra yayınlanan broşürden.
    Aktarılan bu parçalardan çıkan sonuç şudur ki, ilkin Lenin, ulusal ayrılıkların yokolması ve ulusların kaynaşması sürecini, sosyalizmin tek bir ülkede zaferi döneminde değil, ancak onu izleyen dönemde, yani bir dünya sosyalist ekonomisinin temellerinin atılmış olacağı sosyalizmin bütün ülkelerde zaferi döneminde düşünmektedir.
    Aktarılan bu parçalardan çıkan bir başka sonuç da, Lenin'in, ulusal farkların sosyalizmin tek bir ülkede zaferi döneminde ortadan kalkacağını düşünmeyi "saçma bir düş" olarak nitelendirmesidir.
    Aktarılan bu parçalardan şu anlam da çıkmaktadır ki, Stalin, Doğu Halkları Üniversitesindeki söylevinde, ulusal farkların ve ulusal dillerin, sosyalizmin tek bir ülkede, bizim ülkemizde zaferi döneminde ortadan kalkabileceğini yadsımakta tamamen haklıydı ve siz Stalin'inkine karşıt bir görüşü savunmakla tam bir yanılgı içindesiniz.
    Ve ensonu bu aktarılan parçalardan çıkan sonuç şudur ki, sosyalizmin zaferinin tamamen ayrı olan iki dönemini birbirine karıştırmakla, siz, Lenin'i anlamamışsınız, ulusal sorunda Lenin'in çizgisini çarpıtmışsınız ve bunun sonucunda istemediğiniz halde leninizme aykırı bir tutumu benimsemişsiniz.
    Ulusal farkların kaldırılmasının ve ulusal dillerin yokolmasının, dünya emperyalizminin yenilgisinden hemen sonra, bir atılımda, örneğin tepeden alınma bir kararname ile mümkün olacağını düşünmek yanlış olur. Bundan büyük bir yanılgı olamaz. Yukardan bir kararname ile, zorbalık yoluyla ulusların kaynaşmasını sağlamaya kalkışmak, emperyalistlerin oyununa gelmek, ulusların kurtuluş davasına kötülük etmek, uluslar arasında kardeşçe işbirliğini örgütlendirme [sayfa 323] davasını toprağa gömmek olur. Böyle bir siyaset, çarlık yönetiminin ruslaştırma siyaseti gibi bir şey olur.
    Herhalde biliyorsunuz ki, bu türden bir ulusal özümleme siyasetine, halk düşmanı karşı-devrimcilerin siyaseti olarak, felâket getiren bir siyaset olarak, marksizm-leninizm ideolojisinde yer yoktur.
    Ayrıca ulusların ve ulusal dillerin olağanüstü bir kararlılıkla, devsel bir direnme gücüyle, özümleme siyasetine karşı koyduğunu da biliyorsunuzdur. Özümleme siyasetini en sert biçimde uygulamaya kalkışan Türkler, yüzyıllar boyunca Balkan uluslarını ortadan kaldırmak şöyle dursun, en sonunda gerçeği kabul etmek zorunda kalmışlardır. Türk özümleyicilerinin [...] sertliğinden geri kalmayan çarlık Rusyasının ruslaştırıcıları, Prusya Almanyasının almanlaştırıcıları, (...) yüzyıldan uzun bir süre Polonya ulusunu parçalamaya ve dağıtmaya çalıştılar: bu ulusları yokedemedikleri gibi, onlar da boyuneğmek zorunda kaldılar.
    Dünya emperyalizminin yenilgisinden hemen sonra, ulusların evrimi bakımından olayların olası gelişmesini tam doğru olarak görebilmek için bütün bunları hesaba katmak gerekir.
    Sosyalizmin bütün ülkelerde zaferi döneminin birinci evresinin, ulusların ve ulusal dillerin yokoluşunun başlangıcı, tek bir dünya dilinin kuruluşunun başlangıcı olacağını sanmak yanlış olur. Tam tersine, ulusal baskıların kesin olarak tasfiye edileceği bu birinci aşama, daha önce ezilmekte olan ulusların ve ulusal dillerin açılıp gelişmesi aşaması, uluslar arasında fark eşitliğinin uygulanması aşaması, karşılıklı ulusal güvensizliğin ortadan kaldırılması aşaması, uluslar arasındaki bağların kurulması ve sıklaştırılması aşaması olacaktır.
    Ancak bu dönemin ikinci evresinde, kapitalist dünya ekonomisi yerine birleşmiş bir sosyalist dünya ekonomisi kuruldukça, ancak bu evrede ortak dil türünden bir şey yerleşmeye [sayfa 324] başlar; çünkü uluslar ancak o aşamada kendi ulusal dillerinin yanında, ilişkilerini kolaylaştırmak için iktisadî, siyasal ve kültürel işbirliğini kolaylaştırmak için uluslararası bir dilin gereğini duyacaklardır. Demek ki bu evrede, ulusal diller ile, ortak uluslararası dil, birbirine paralel olarak varlıklarını sürdürebileceklerdir. Başlangıçta tek bir ortak dili olan bütün uluslar için yalnız bir dünya iktisadî merkezinin yaratılmaması, ayrı ayrı uluslar grupları için birçok bölgesel iktisadî merkezler meydana getirilmesi ve bu merkezlerde her grubun kendi ortak dilinin konuşulması mümkündür. Bu merkezlerin tek bir dünya sosyalist ekonomi merkezi içinde birleşmeleri ve bütün ulusların ortak diliyle konuşmaları, daha sonra olacaktır.
    Proletaryanın dünya diktatörlüğü döneminin ancak bu sonraki evresindedir ki, dünya sosyalist ekonomi sistemi yeteri kadar güçlenip, sosyalizm, halkların kendi doğasına gireceği zamandır ki, ulusların deneyim ile ortak bir dilin ulusal diller üzerindeki üstünlüğünü anladıkları zamandır ki, ancak o zamandır ki, ulusal farklar, yerini, herkesin konuştuğu ortak dünya diline terkederek sönüp yokolmaya başlayacaktır.
    Bence ulusların geleceği tablosu, ulusların, gelecekte birbirleriyle kaynaşmaları yolunda gelişmeleri tablosu aşağı yukarı böyle bir tablodur.

    IV. ULUSAL SORUNDA PARTİNİN SİYASETİ

    Yanılgılarınızdan biri, ulusal sorunu, toplumun toplum-sal-siyasal evriminin genel sorununun bir parçası olarak ve bu genel soruna bağımlı olarak ele almamanız, bunu kendi kendine yeten, yönelimi ve niteliği bir bütün olarak tarih boyunca değişmeyen bir şey gibi düşünmenizdir. Onun için siz, [sayfa 325] her marksistin gördüğü şeyi, ulusal sorunun her zaman aynı niteliği taşımadığını ve ulusal hareketin nitelik ve görevlerinin devrimin değişik gelişme dönemlerine göre değiştiğini göremiyorsunuz.
    Ve böylece gelişmesinin ayrı ayrı evrelerinde devrimin nitelik ve görevlerindeki değişmelerin ulusal sorunun nitelik ve görevlerinde buna uygun değişiklikler meydana getirdiğini ve bunun sonucu olarak partinin ulusal sorundaki siyasetinin de değiştiğini ve devrimin belirli bir değişme dönemiyle bağlı olan partinin ulusal sorundaki siyasetinin bu dönemle bağını koparamayacağını ve keyfî olarak bir başka döneme geçemeyeceğini anlamadan, sizin devrimin türdeş olmayan gelişme dönemlerini bu kadar kolaylıkla aynı çuvala koyabilmenizin ve bu ikisini birbirine karıştırabilmenizin mantıksal açıklaması bundadır.
    Rus marksistleri, ulusal sorunun, devrimin gelişmesi genel sorununun bir parçası olduğu ilkesini, devrimin değişik evrelerinde ulusal sorunun değişik görevler gerektirdiği ilkesini ve bu görevlerin her belirli tarihsel anda devrimin niteliğine uyması gerektiği ilkesini ve partinin ulusal sorunun değişik görevler gerektirdiği ilkesini ve bu görevlerin her belirli tarihsel anda devrimin niteliğine uyması gerektiği ilkesini ve partinin ulusal sorundaki siyasetinin bu unsurlara göre değiştiği ilkesini her zaman benimsemişlerdir. Birinci Dünya Savaşından önceki dönemde, tarih, o zamanın görevi olarak, Rusya'da, burjuva demokratik devrimi gündeme koyduğu zaman, Rus marksistleri ulusal sorunun çözümünü, Rusya'da demokratik devrimin yazgısına bağladılar. Partimiz, çarlığın devrilmesinin, feodal kalıntıların temizlenmesinin ve ülkenin tam demokratlaşmasının, kapitalizmin çerçevesi içinde ulusal sorunun, mümkün olan en iyi çözümü olduğu görüşünü benimsemişti.
    Bu dönemde partinin siyaseti bu oldu.
    Lenin'in ulusal sorun üzerinde tanınmış yazıları ve özellikle [sayfa 326] "Ulusal Sorun Üzerine Eleştirici Notlar" başlıklı yazısı, bu dönemi ele almaktadır. Bu yazısında Lenin şöyle der:
    "Ulusal sorunun biricik çözümünün, bu sorun kapitalist dünyada çözümlenebildiği kadar, tutarlı demokratizm olduğunu belirttim. Ve bu görüşümü tanıtlamak için İsviçre örneğini verdim."[4]
    Stalin'in Marksizm ve Ulusal Sorun başlıklı broşürü de bu döneme aittir. Bu broşürde bir yerde şöyle der:
    "Ulusal hareketin kesin çöküşü, ancak burjuvazinin çöküşü ile mümkündür. Tam bir barış, ancak sosyalizmin egemenliği altında kurulabilir. Ama ulusal savaşımı en aza indirmek, onun köklerine saldırmak, onu proletarya için iyice zararsız kılmak — bu, kapitalizm çerçevesinde de mümkündür. Yalnızca İsviçre ye Amerika örneği de olsa, buna tanıktır. Bunun için, ülkeyi demokratlaştırmak ve ulusların özgürce gelişmesini sağlamak gerekir."
    Bunu izleyen dönemde, Birinci Dünya Savaşı döneminde, iki emperyalist ittifak arasındaki uzun savaş, dünya emperyalizminin gücünü baltaladığı zaman, dünya kapitalist sistemindeki bunalım en aşırı derecelere ulaştığı zaman, "metropollerin" işçi sınıflarının yanında, sömürgeler ve bağımlı ülkeler kurtuluş hareketine atıldığı ve ulusal sorun gelişerek uluslar ve sömürgeler sorunu haline geldiği zaman, ileri kapitalist ülkelerin işçi sınıfı ile ezilen sömürgeler ve bağımlı ülkeler halklarının tek cephesi gerçek bir güç niteliği kazandığı zaman, ve bunun sonucu olarak sosyalist devrim tarih gündemine girdiği zaman, Rus marksistleri, bir önceki dönemin siyasetiyle yetinemezlerdi; ve uluslar ve sömürgeler sorununun yazgısını sosyalist devrimin yazgısına bağlama gereğini duydular. [sayfa 327]
    Parti, sermaye iktidarının yıkılmasının, proletarya diktatörlüğünün kurulmasının, emperyalist orduların sömürge ve bağımlı ülkelerden kovulmasının ve bu ülkelere ulusal devletler olarak örgütlenme ve ayrılma hakkının tanınmasının, ulusal düşmanlıkların ve milliyetçiliğin tasfiyesiyle halklar arasında uluslararası bağların güçlendirilmesinin, birleşmiş bir sosyalist halk ekonomisinin örgütlenmesinin ve bu temel üzerinde halklar arasında kardeşçe işbirliğinin kurulmasının, yeni koşullar altında uluslar ve sömürgeler sorununun en iyi çözümü olabileceği görüşüne vardı.
    Partinin bu dönemdeki siyaseti işte böyle idi.
    Bu dönem henüz tam hız kazanma aşamasına gelmiş değildir, çünkü henüz başlamıştır; ama hiç kuşku yok ki, bu dönemin de söyleyecek sözü olacaktır...
    Bu, devrimin bu evredeki gelişmesinden ve şu andaki parti siyaseti sorunundan ayrı bir sorundur.
    îlkin belirtmek gerekir ki, bizim ülkemiz, şu anda kapitalizmi devirebilecek durumda tek ülke olmuştur. Ve fiilen de kapitalizmi devirmiş, aynı zamanda da proletarya diktatörlüğünü örgütlendirmiştir.
    Demek ki, sosyalist yönetimin dünya ölçüsünde kurulmasına, ve hele sosyalizmin bütün ülkelerde zaferine henüz daha çok yolumuz var.
    Şunu da belirtmek gerekir ki, eski demokratik geleneklerinden çoktan vazgeçmiş olan burjuvazinin iktidarına son verirken, yolumuzda "ülkenin tam demokratlaştırılması" sorununu da çözdük. Ulusal baskı sistemini ortadan kaldırdık ve ülkemizin ulusları arasında hak eşitliğini kurduk.
    Bilindiği gibi bu önlemler, milliyetçiliğin ortadan kaldırılması, ulusal düşmanlıkların küllendirilmesi, halklar arasında güvenliğin kurulması için en etkili önlemler olmuştur.
    Ve son olarak, şunu da belirtmek gerekir ki, ulusal baskıların kaldırılması, ülkemizin eskiden ezilmekte olan uluslarının ulusal kültürlerinin hızla gelişmesi, ülkemizin [sayfa 328] halkları arasında uluslararası bağların güçlenmesi ve bu halklar arasında sosyalizmi kurma davasını gerçekleştirmek için işbirliğinin kurulması sonucunu vermiştir.
    Anımsatalım ki, yeniden yaşam bulan bu uluslar, burjuvazinin yönettiği burjuva uluslar, eski uluslar değillerdir, yeni uluslardır, eski ulusların enkazları üzerinde doğan ve emekçi yığınlarının enternasyonalist partisi tarafından yönetilen sosyalist uluslardır.
    Bununla ilgili olarak parti, ülkemizin yeniden yaşam bulan bu uluslarının ayakları üzerine tüm gövdeleriyle dikilmeleri için kendilerine yardım etmek, ulusal kültürlerini canlandırmalarına ve geliştirmelerine, kendi ana dillerinde okullar, tiyatrolar ve öteki kültür kurumları şebekesinin yaratılmasına, parti aygıtını, sendikalar, kooperatifler, devlet ve ekonomi aygıtını ulusallaştırmaya, yani içerik bakımından ulusal kılmaya, parti ve Sovyetler için ulusal kadrolarını eğitmeye yardım etmeyi gerekli saymakta, ve sayısı çok olmasa da partinin bu siyasetini dizginlemeye kalkışacak olan unsurlarla savaşımı uygun görmektedir.
    Bu demektir ki, parti, ülkemizin ulusal kültürlerinin açılıp gelişmesini destekliyor ve destekleyecektir, yeni sosyalist uluslarımızın güçlenmesine yardımcı olacaktır, ve bu davayı her çeşit anti-leninist unsurlara karşı savunacaktır.
    Mektuplarınızdan anlaşıldığına göre, partinin bu siyasetini, siz doğru bulmuyorsunuz. Bu yeni buluşlar, sosyalist ulusları eski uluslarla, burjuva uluslarla birbirine karıştırmanızdan ve yeni sovyet uluslarımızın ulusal kültürlerinin içerik bakımından sosyalist kültürler olduğunu anlamamanız-dandır. Üstelik bu —kabalığımı hoşgörünüz— leninizm sorunlarında ciddî olarak topalladığınızdan ve ulusal sorunda çok acemilikler ettiğinizden ötürüdür.
    Hiç değilse şu ilksel soruna dikkat ediniz. Hepimiz ülkemizde bir kültür devriminin gereğinden sözediyoruz. Eğer bu sorun ile, boş lafı bırakıp, ciddî olarak ilgilenilecekse, bu [sayfa 329] yönde hiç değilse ilk adımı atmak gerekir: her şeyden önce milliyetini ayırdetmemek, ülkenin bütün yurttaşları için zorunlu ilköğrenimi sağlamak ve bunun ardından da zorunlu ortaöğrenimi sağlamak. Açıktır ki, bu yapılmadan ülkemizde hiç bir kültürel gelişme mümkün değildir, kültür devriminden asla sözedilemez. Üstelik bu yapılmadan bizde sanayi ve tarım ekonomisinin gerçek bir atılımı gerçekleşemez, ya da güvenilir bir ulusal savunma örgütlendirilemez.
    Peki, ülkemizde alfabesizlerin yüzdesinin pek yüksek olduğunu ve ülkemizin bazı uluslarında okuma-yazma bilmeyenlerin oranının %80 ilâ %90'a çıktığı gözönünde tutulursa, bu, nasıl yapılacaktır?
    Bunu başarmak için ülkeyi bir ulusal diller okulları şebekesiyle donatmak ve bu okullara yerel dilleri bilen öğretmenler sağlamak gerekir.
    Bunun için de ulusallaştırma gerekir, yani yönetimin bütün aygıtlarını, partiden ve sendikalardan devlete ve ekonomiye kadar bütün aygıtlarını ulusal kılmak gerekir.
    Bunu başarabilmek için basını, tiyatroyu, sinemayı ve öteki kültürel kurumları ulusal dilleriyle geliştirmek gerekir. Niçin yerel ulusal dilleriyle diye sorulabilir. Çünkü, milyonlarca insanın, halk yığınlarının, kültürel, siyasal ve iktisadî gelişme görevinin üstesinden ancak kendi ulusal diliyle gelinebilir.
    Bütün bu söylenenlerden sonra öyle sanıyorum ki, leninistlerin, eğer leninist olarak kalmak istiyorlarsa, ulusal sorunda izleyebilecekleri biricik doğru siyasetin şu anda ülkemizde uygulanan siyaset olduğunu anlamaları o kadar zor olmayacaktır.
    Öyle değil mi?
    Öyleyse sözümüzü burada bitirelim.
    Öyle sanıyorum ki, bütün sorularınızı ve bütün kuşkularınızı yanıtlamış oldum.
    Komünist selâmlarla. [sayfa 330]

    Dipnotlar


    [1] V. İ. Lenin, "Halkın Dostları" Kimlerdir ve Sosyal-Demokratlara Karsı Nasıl Savaşırlar?, Sol Yayınları, Ankara 1978, s, 32-33. -Ed.
    [2] V. İ. Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s. 144-145. - Ed.
    [3] V. İ. Lenin, "Sel" Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı, Sol Yayınları, Ankara 1978, s. 105. -Ed.
    [4] V. İ. Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s. 39. - Ed.
  • SBKP (B) MK PLENUMU’UNDA SUNULAN RAPOR VE KAPANIŞ KONUŞMASI, 3-5 MART 1937, J.V. STALİN
    Eserler, Cilt 14,', Şubat 1934-Nisan 1945
    Plenuma sunulan raporlardan ve tartışmalardan burada üç temel olguyla karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor.
    Birincisi, yabancı devletlerin ajanları tarafından yürütülen Troçkistlerin oldukça önemli bir rol oynadıkları, zarar verici, bölücü eylemlerle casusluk faaliyetleri, gerek ekonomik örgütlerimiz, gerekse de idari ve parti örgütlerimiz olmak üzere bütün örgütlerimize en azından bütününe yakınına, şu ya da bu ölçüde zarar vermiştir.
    İkincisi, içlerinde Troçkistlerin de bulunduğu yabancı devletlerin ajanları sadece alt örgütlerimize sızmakla kalmamış, aynı zamanda bazı sorumlu görevlere gelmişlerdir.
    Üçüncüsü, gerek merkezde, gerekse de kırsal kesimde bazı yönetici yoldaşlarımız, bu zarar verici, saptırıcı unsurların, bu casus ve katillerin sadece gerçek yüzünü görmemekle kalmamış, aynı zamanda bu yabancı ülke ajanlarının, şu ya da bu sorumlu görevlere gelmelerine bizzat katkıda bulunacak kadar kayıtsız, körü körüne itimat eden ve naif kişiler olduklarını göstermişlerdir. Sunulan raporlardan ve tartışmalardan çıkan tartışmasız üç
    sonuç budur işte.
    I. POLİTİK KAYITSIZLIK
    Her türlü parti ve Sovyet düşman akımla mücadele deneyine sahip yönetici yoldaşlarımızın, bu konuda halk düşmanlarının gerçek yüzünü göremeyecek, kuzu postuna bürünmüş kurtları tanıyamayacak, yüzlerinden maskeyi indiremeyecek naiflik ve körlük içinde bulunmaları nasıl açıklanmalıdır?
    SSCB sınırlan içinde yabancı ülkelerin ajanlarının yıkıcılık, bölücülük ve casusluk faaliyetlerinin bizim için beklenmedik bir şey olduğu, daha önce hiç karşılaşmadığımız bir şey olduğu iddia edilebilir mi? Hayır edilemez. Son on yıl içinde Şahti-dönemiyle başlayan, zararlı faaliyetlerin, ekonominin çeşitli dallarında kendini göstermesi ve resmi belgelerle saptanmış olması bunun kanıtıdır.
    Son dönemlerde ülkemizde, faşizmin Troçkist-Zinovyevist ajanlarının zararlı faaliyetleri, casusluk ve terör eylemlerine yönelik tehlike işaretleri ve uyarıcı belirtilerinin hiç mi hiç olmadığı iddia edilebilir mi? Hayır iddia edilemez. Bu tür işaretler vardı ve Bolşevikler bu işaretleri görmezden gelme hakkına sahip değildir.
    Kirov yoldaşın haince katledilmesi, halk düşmanlarının ikiyüzlülüğüne ikiyüzlü faaliyetleri sırasında güven sağlamak, örgütlerimize girebilmek için yüzlerine Bolşevik maskesi, parti üyesi maskesi taktıklarına ilişkin ilk uyarıydı.
    “Leningrad Merkezi” gibi “Zinovyev-Kamenev” Davası da, Kirov yoldaşın haince katledilmesinden çıkarılacak dersleri güçlendirmişti.
    “Zinovyevist- Troçkist Blok” Davası, daha önceki davaların sunduğu dersleri genişletti ve Zinovyevcilerle Troçkistlerin, bütün düşman burjuva unsurları etraflarında topladıklarını, Alman gizli polisinin bir terörist casusluk ve bölme acentası haline dönüştüklerini Zinovyevcilerle Troçkistlerin örgütlerimize sızmalarının tek çaresinin, ikiyüzlülük ve kendini gizleme olduğunu, bu tür sızmalara karşı korunmak ve Zinovyevist­ Troçkist çeteyi tasfiye etmenin en emin yolunun uyanıklılık ve politik öngörü olduğunu açıkça gösterdi.
    SBKP(B) Merkez Komitesi, Kirov yoldaşın haince katledilmesi vesilesiyle 18 Ocak 1935’te gönderdiği bir genelgeyle, parti örgütlerini politik saflık ve dar kafalılara özgü tembelliğe karşı uyarmıştır. Genelge şöyledir:
    “Söz konusu olan, güçlendiğimiz oranda düşmanın uysal ve zararsız olacağı gibi yanlış bir varsayımdan hareket eden oportünist körü körüne inanmaya son vermektir. Bu varsayım temelden yanlıştır. Bu varsayım, sözcülerinin, bütün dünyaya, düşmanların giderek sosyalizme entegre olarak nihayetinde gerçek sosyalistler haline geleceklerini kanıtlamaya çalışan sağ sapmanın sonuçlarından biridir. Başarılar üzerine yan gelip yatmak, boş durmak Bolşeviklerin işi değildir. Bize gerekli olan körü körüne inanma değil, uyanıklık, gerçek, Bolşevik devrimci uyanıklılıktır. Düşmanın içinde bulunduğu durum umutsuzlaştıkça, Sovyet iktidarına karşı, mücadelede yokolmaya mahkum olanların tek çaresi olan ‘en aşırı araçlara’ başvuracağı düşünülmelidir. Bu unutulmamalı ve uyanık olunmalıdır.”
    Troçkist-Zinovyevist Blok’un casusluk faaliyetleri ve terör eylemleri vesilesiyle 29 Temmuz 1936’da gönderdiği genelgede SBKP(B) Merkez Komitesi, parti örgütlerini bir kez daha uyanık olmaya, halk düşmanlarını, ne kadar iyi maskelenmiş olurlarsa olsunlar, tanımayı öğrenmeye çağırmıştır. Genelge şöyledir:
    “Troçkist-Zinovyevist canavarların Sovyet iktidarına karşı mücadelede emekçilerin bütün kudurmuş ve amansız düşmanlarını casusları, provokatörleri, bölücüleri, beyaz muhafızları, Kulakları vs. etraflarında topladıklarının kanıtlandığı, bu unsurlarla Troçkistler ve Zinovyevciler arasındaki bütün sınırların kalktığı bugün, bütün parti örgütlerimiz, bütün parti üyelerimiz, her bölgede, her durumda komünistlerden uyanıklık beklendiğini kavramalıdırlar. Şimdiki koşullar altında her Bolşeviğin vazgeçilmez özelliği, ne kadar iyi maskelenmiş olursa olsun, parti düşmanlarını tanıma yeteneği olmak zorundadır.
    Demek ki işaretler ve uyarılar vardı.
    Bu işaretler ve uyarıların anlamı neydi?
    Bunların anlamı partinin örgütlenme çalışmalarındaki zaafını ortadan kaldırmak ve partiyi, içine tek bir ikiyüzlünün bile sızamadığı ele geçirilemez bir kale haline getirmek için bir çağrı olmasıydı.
    Bu işaretler ve uyarılar, partinin politik çalışmasının küçümsenmesine son vermek ve bu çalışmayı, olası en büyük ölçüde güçlendirme yönünde, politik uyanıklılığın güçlenmesi yönünde kesin bir dönüşüme uğratmak anlamına gelmekte. Peki olan neydi? Gerçekler, yoldaşlarımızın bu işaret ve uyarılara karşı sağırlardan daha ağır davrandığını göstermiştir.
    Bunu, parti dokümanlarının gözden geçirilmesi ve (parti dokümanlarının-ÇN.) değiş-tokuşu kampanyasının herkesçe bilinen gerçekleri canlı biçimde kanıtlamaktadır. Bu işaret ve uyarıların hak ettikleri etkiyi yaratmamaları neyle açıklanır?
    Sovyet düşmanı unsurlara karşı mücadele deneylerine, bir dizi tehlike işaretine, uyarıcı belirtilere rağmen, partili yoldaşlarımızın, halk düşmanlarının yıkıcılık, bölücülük ve casusluk faaliyetleri karşısında politik basiretsizlik göstermeleri neyle açıklanır?
    Belki de yoldaşları, eskisine göre daha kötü oldular, bugün daha az bilinçli ve daha az disiplinliler? Hayır, elbette de­ğil!
    Belki yoldaşlarımız yozlaşmaya başladılar? Hayır bu da doğru değil! Bu varsayım her türlü temelden yoksundur. Bütün bunların açıklaması ne? Boş durma, kayıtsızlık, körü körüne inanç, körlük nereden kaynaklanıyor?
    Ekonomik kampanyalarla uğraşan ve ekonomik inşa cephesinde elde edilen devasa başarılara kapılmış partili yoldaşlarımız, Bolşeviklerin unutma hakkına sahip olmadıkları bazı önemli gerçekleri unutmuşlardır; işte bütün bunların açıklaması budur. Bu yoldaşlar, SSCB’nin uluslararası durumuyla ilgili temel bir gerçeği unutmuşlar ve parti üyeliği arkasına gizlenen ve Bolşevik maskesi takan bugünkü yıkıcı, bölücü unsurlar, casuslar ve katillerle doğrudan ilgili iki önemli gerçeği fark etmemişlerdir.
    II. KAPİTALİST KUŞATMA
    Partili yoldaşlarımızın unuttukları ya da fark edemedikleri gerçekler nelerdir?
    Sovyet iktidarının sadece dünyanın altıda birinde zafere ulaştığını, dünyanın geri kalan altıda beşinde kapitalist devletlerin egemen olduğunu bu yoldaşlarımız unutmuşlardır. Bu yoldaşlarımız, Sovyetler Birliği’nin kapitalist kuşatma altında bulunduğunu unutmuşlardır. Bizde kapitalist kuşatma üzerine gevezelik edilir sık sık, ama kapitalist kuşatmanın ne demek olduğu konusunda kimse fazla düşünmek istemez. Kapitalist kuşatma bu boş bir söz değil, son derece gerçek ve can sıkıcı bir olgudur. Kapitalist kuşatma, bir yanda toprakları üzerinde sosyalist düzeni kurmuş bir ülkenin, Sovyetler Birliği’nin varlığını, öte yandan ise bu ülkenin dışında, Sovyetler Birliği'ni çevrelemiş, ona saldırmak, ezmek, en azından iktidarını yıkmak ve onu güçsüzleştirmek için fırsat bekleyen birçok burjuva ülkesinin varlığı anlatmaktadır.
    Yoldaşlarımız bu temel gerçekliği unutmuşlardır. Fakat tam da bu gerçek, kapitalist çevreyle Sovyetler Birliği arasındaki karşılıklı ilişkilerin temelini belirlemektedir.
    Örneğin burjuva devletlerini ele alalım. Aynı tip devletler olarak bunlar arasında sadece iyi ilişkiler olduğuna naif insanlar inanabilirler. Bunu sadece naif insanlar düşünebilir. Gerçekte bu devletlerarasında ilişkiler iyi komşuluk ilişkilerinden çok uzaktır. Burjuva devletlerin birbirlerinin cephe gerisine casuslar, bozguncular, bölücüler ve zaman zaman da katiller yolladıkları ve bu unsurları, söz konusu devletin kurum ve işletmelerine sızma, oralarda kendi ağını yaygınlaştırma ve “gerektiğinde”, söz konusu devleti güçsüzleştirmek ve yıkmak için cephe gerisini yok etmekle görevlendirdikleri, iki kere ikinin dört ettiği kadar kesindir. Bugün durum budur. Geçmişte de durum aynıydı. Örneğin, I. Napolyon döneminde, Avrupa devletlerini alalım. O dönemde Fransa’da Rus, Alman, Avusturya, İngiliz kampından gönderilmiş casus ve bozguncu kaynıyordu. Buna karşın İngiltere, Alman devletleri, Avusturya ve Rusya'nın cephe gerisinde Fransız Kampından gönderilmiş az casus ve bozguncu yoktu. İngiltere ajanları, Napolyon'a iki kez suikast düzenlemişler ve birçok kez Fransa'da Vendee köylülerinin Napolyon Hükümetine karşı ayaklanmasını kışkırtmışlardı. Napolyon Hükümeti nasıl bir hükümetti? Bu hükümet Fransız Devrimi’ni boğan ve sadece devrimin büyük burjuvazi için yararlı olan sonuçlarım ayakta bırakan bir burjuva hükümetiydi. Napolyon Hükümeti’nin de komşularına borçlu kalmadığı ve hemen bozgunculuk önlemlerine başvurduğunu söylemeye bile gerek yok. Geçmişte, günümüzden 130 yıl önce durum böyleydi. Bugün I. Napolyon döneminden 130 yıl sonra durum yine böyledir. Bugün Fransa ve İngiltere’de Alman casusları ve bozguncuları, aynı şekilde Almanya’da da İngiliz-Fransız casus ve bozguncuları kol gezmektedir. Öte yandan, Amerika, Japon casus ve bozguncularıyla, Japonya da, Amerikalı casus ve bozguncularıyla kaynıyor.
    Burjuva devletlerarasındaki karşılıklı ilişkilerin yasası budur.
    Şu soru sorulmalıdır; burjuva devletler, bir sosyalist Sovyet devletine karşı, neden daha ılımlı davransınlar ve aynı tip devletler olarak burjuva devletlerine sundukları komşuluk ilişkilerinden daha iyi komşuluk ilişkileri sunsunlar? Neden bu devletler, Sovyetler Birliği cephe gerisine kendilerine daha yakın olan burjuva devletlerin cephe gerisine gönderdiklerinden daha az casus, zararlı unsur, bozguncu ve katil göndersinler? Bunu nasıl düşünebilirsiniz? Marksizmin bakış açısından, burjuva devletlerin, Sovyetler Birliği Cephe gerisine herhangi bir burjuva devletinin cephe gerisine gönderdiklerinden iki kat, üç kat daha fazla zararlı unsur, casus, bozguncu ve katil gönderdiklerini kabul etmek daha doğru değil mi?
    Kapitalist kuşatma sürdüğü müddetçe yabancı devletlerin ajanlarının cephe gerimize gönderdiği zararlı unsurların, casusların, bozguncuların ve katillerin var olmaya devam edeceği açık değil mi?
    Partili yoldaşlarımız bütün bunları unuttular ve unuttukları için de gafil avlandılar. O nedenle, Japon-Alman gizli polisinin Troçkist ajanlarının casusluk ve bozgunculuk faaliyetleri, bazı yoldaşlarımız için tamamen sürpriz olmuştur.
    III. BUGÜNKÜ TROÇKİZM
    Devamla. Troçkist ajanlara karşı mücadelede partili yoldaşlarımız, bugünkü Troçkizmin, diyelim ki 7-8 yıl önceki Troçkizm olmadığını, Troçkizmin ve Troçkistlerin bu süre içerisinde, Troçkizmin çehresini temelden değiştiren ciddi bir evrim geçirdiğini, bunun sonucunda, Troçkizme karşı mücadelenin, Troçkizme karşı mücadele yöntemlerinin de temelden değişmek zorunda olduğunu unutmuşlar, farketmemişlerdir. Partili yoldaşlarımız Troçkizmin işçi sınıfı içinde politik bir akım olmaktan çıktığını, Troçkizmin 7-8 yıl önce işçi sınıfı içinde politik bir akım olma niteliğinden çıkıp, yabancı devletlerin casusluk organlarının emriyle hareket eden zararlı unsurlar, bozguncular casuslar ve katillerden oluşan azgın ve ilkesiz bir çeteye dönüştüğünü fark etmemişlerdir.
    İşçi sınıfı içinde bir politik akım nedir? İşçi sınıfı içinde politik akım demek, belli bir politik fizyonomiye, kendi platformuna, kendi programına sahip, görüşlerini işçi sınıfından gizlemeyen, gizlemesi mümkün olmayan, tam tersine, işçi sınıfının önünde görüşlerinin açıkça ve dürüstçe propagandasını yapan bir grup ya da parti demektir; işçi sınıfına politik yüzünü göstermekten korkmayan, gerçek amaç ve görevlerini işçi sınıfının önünde açıkça ortaya sermekten korkmayan, tersine, işçi sınıfını kendi görüşleri doğrultusunda ikna etmek için açıkça ortaya çıkan bir grup ya da parti demektir. Geçtiğimiz yıllarda, 7-8 yıl önce Troçkizm, anti-Leninist, o nedenle temelden yanlış da olsa, işçi sınıfı içinde böyle bir politik akımdı.
    Bugünkü Troçkizmin, diyelim ki 1936 yılının Troçkizminin işçi sınıfı içinde bir akım olduğu söylenebilir mi? Hayır söylenemez. Neden? Çünkü bugünkü Troçkistler, işçi sınıfına gerçek yüzlerini göstermekten korkuyorlar, çünkü işçi sınıfına hedef ve görevlerini açmaya korkuyorlar, çünkü işçi sınıfından politik fizyonomilerini isteyerek gizliyorlar; çünkü gerçek amaçlarını öğrenirse işçi sınıfının kendilerini, ona yabancı insanlar olarak lanetleyip kendisinden uzaklaştırmasından korkuyorlar. Troçkistlerin bugünkü çalışmalarında temel yöntemin, görüşlerini işçi sınıfı içinde açıkça ve dürüstçe savunmak değil, görüşlerini gizlemek, hasımlarının görüşlerini kölece bir boyun eğiş ve dalkavuklukla övmek, kendi görüşlerine ise ikiyüzlü ve sinsi bir biçimde çamur atmak olması da bununla açıklanır.
    1936 Davasında Kamenev ve Zinovyev, anımsarsanız, herhangi bir politik platforma sahip olduklarını kesinlikle inkar etmişlerdi. Duruşmalarda politik platformlarını geliştirme olanağına kesinlikle sahiptiler. Ne var ki bunu yapmadılar ve politik platforma sahip olmadıklarım açıkladılar. Politik bir platformları olmadığını açıklarken her ikisi de, kuşkusuz, yalan söylüyordu. Bugün körler bile politik platformları olduğunu görüyor. Peki neden bir politik platforma sahip olduklarını inkar ettiler? Çünkü gerçek politik yüzlerini göstermekten korkuyorlardı, çünkü gerçek platformlarıyla, SSCB’de kapitalizmin restorasyonu platformuyla ortaya çıkmaktan korkuyorlardı; zira böyle bir platformun işçi sınıfı içinde nefret uyandıracağından korkuyorlardı.
    1937 Davasında ise, Pyatakov, Radek ve Sokolnikov başka bir yol izlediler. Troçkistlerle Zinovyevcilerin politik bir platformu olduğunu inkar etmediler. Belli bir politik platformu olduğunu kabul ettiler ve ifadelerini bunun üzerinde geliştirdiler. Fakat ifadelerini, işçi sınıfına, halka, Troçkist platformun desteklenmesi çağrısında bulunmak için değil, bu platformu halk düşmanı ve proletarya karşıtı bir platform olarak lanetlemek ve damgalamak için geliştirdiler. Kapitalizmin restorasyonu, Kollektif çiftliklerle Sovyet çiftliklerinin tasfiyesi, sömürü düzeninin yeniden kurulması, Sovyetler Birliği’ne karşı savaşı hızlandırmak için Almanya ve Japonya'nın faşist güçleriyle ittifak, savaş lehinde, barışçıl politika aleyhinde mücadele, Sovyetler Birliği’nin toprak bütünlüğünün parçalanması, bu arada Ukrayna’nın Almanlara, Uzak Doğu kıyı bölgesinin Japonlara verilmesi, düşman bir devletin saldırısı durumunda Sovyetler Birliği’nin askeri yenilgisini hazırlamak, ve bu hedeflere ulaşmak için zararlı faaliyetler yürütmek, yıkıcı eylemlere girişmek ve Sovyet iktidarı önderlerine karşı bireysel terör eylemleri yapmak, Japon-Alman faşist güçleri yararına casusluk faaliyeti yürütmek -bugünkü Troçkizmin Pyatakov, Radek ve Sokolnikov tarafından geliştirilmiş politik platformu işte budur. Troçkistlerin böyle bir platformu halktan, işçi sınıfından saklamak zorunda oldukları çok açık. Ve bu sadece işçi sınıfından değil, Troçkist taraftarlardan, hatta 30-40 kişiden oluşan bir avuç Troçkist, önderlikten bile saklanmıştır. Radek ve Pyatakov, platformun niteliği üzerine bilgi vermek amacıyla 30-40 Troçkistin katılacağı bir konferans toplanması için Troçki’den izin istediklerinde, Troçki bunu yasaklamış ve böyle bir “operasyon”un bölünmeye yol açabileceği gerekçesiyle, platformun gerçek niteliği üzerine bir avuç Troçkistin önünde konuşmanın bile amaca uygun olmadığını söylemiştir.
    Görüşlerini, platformlarını işçi sınıfından değil, aynı zamanda Troçkist taraftarlardan, hatta Troçkist önderlerden saklayan “politikacılar” -Troçkizmin bugünkü fizyonomisi budur.
    Bundan çıkan sonuç ise, bugünkü Troçkizmin artık işçi sınıfı içinde politik bir akım olarak tanımlanamayacağıdır.
    Bugünkü Troçkizm işçi sınıfı içinde politik bir akım değil, yabancı devletlerin casusluk organlarının hizmetinde çalışan zararlı unsurlar, bölücüler, casus ve katillerden oluşan ilkeden ve düşünceden yoksun bir çete, işçi sınıfının yeminli düşmanı olan bir çetedir.
    Bu, son 7-8 yıl içinde Troçkizmin geçirdiği evrimin tartışılmaz sonucudur.
    Geçmişteki Troçkizmle bugünkü Troçkizm arasındaki fark budur.
    Partili yoldaşlarımızın hatası, geçmişteki Troçkizmle bugünkü Troçkizm arasındaki belirleyici farkı görememelerinde yatmaktadır. Troçkistlerin uzun zamandan beri bir düşüncenin savunucusu olmaktan çıktıklarını çoktandır sadece Sovyet devletine ve Sovyet iktidarına zarar vermek için, casusluk ve vatana ihanet de dahil olmak üzere, her türlü iğrençliği, her türlü alçaklığı yapabilecek haydutlara dönüştüklerini fark etmediler. Bunu fark etmediler, dolayısıyla da, Troçkistlere karşı yeni tarz mücadeleyi kararlılıkla sürdürmek için zamanında değişiklik yapmayı beceremediler.
    V. GÖREVLERİMİZ
    ...
    Ekonomik başarıların sürekliliği ve sağlamlığının, tamamen partinin örgütsel ve politik çalışmasının başarılarına bağlı olduğu, bu koşul olmaksızın ekonomik başarıların temelden yoksun olduğu açıkça ortaya konmalıdır.
    4) Kapitalist kuşatmanın, Sovyetler Birliği’nin uluslararası durumunu belirleyen temel olgu olduğu hiç unutulmamalı, her zaman anımsanmalıdır.
    Kapitalist kuşatma sürdükçe, yabancı devletlerin casusluk organlarının Sovyetler Birliği cephe gerisine zararlı unsurlar, bozguncular casuslar ve teröristler göndermeyi sürdüreceği düşünülmeli; bu düşünülmeli ve kapitalist kuşatmanın, zararlı unsurların gücünü ve önemini küçümseyen yoldaşlarla mücadele edilmelidir.
    Yoldaşlarımıza, ne kadar büyük olursa olsun hiç bir ekonomik başarının, kapitalist kuşatma olgusunu ve bu olgunun sonuçlarını dünya yüzünden kaldıramayacağı kavratılmalıdır.
    Yoldaşlarımıza, partili ve partisiz Bolşeviklere, yabancı casusluk organlarının, zararlı, bozguncu ve casusluk faaliyetlerinin amaç ve görevleriyle, pratik ve tekniğiyle tanışma olanağı verecek gerekli önlemler alınmalıdır.
    5) Yabancı casusluk organlarının bozguncu, zararlı ve casusluk faaliyetlerinin en aktif unsurları olan Troçkistlerin, işçi sınıfı içinde bir politik akım olma niteliklerini çoktan yitirdiklerinin, uzun zamandan beri işçi sınıfının çıkarlarıyla uyuşan herhangi bir düşünceye hizmet etmedikleri, yabancı casusluk organlarının hizmetinde çalışan zararlı unsurlar, bozguncular, casuslar ve katillerden oluşan, düşüncesiz ve ilkesiz bir çeteye dönüştüklerinin yoldaşlarımıza gösterilmesi gerekmektedir.
    Bugünkü Troçkizme karşı mücadelede artık eski yöntemlerin, tartışma yöntemlerinin değil, yeni yöntemlerin, kökünü kazıma ve ezme yöntemlerinin uygulanması gerektiği gösterilmelidir.
    6) Bugünkü zararlı unsurlarla Şahti-dönemindeki zararlı unsurlar arasındaki fark; Şahti-dönemi zararlılarının teknik geriliklerinden yararlanarak yoldaşlarımızı teknik alanda aldatırken, parti üyelik kartına sahip olan bugünkü zararlıların, parti üyeleri olarak kendilerine duyulan güven sayesinde, insanlarımızı politik kayıtsızlıklarından yararlanarak aldattıkları, yoldaşlarımıza anlatılmalıdır.
    ...
    O nedenle eski şiar, tekniğin kotarılması şiarı, Bolşevizmin kavranması kadroların politik eğitimi ve politik kayıtsızlığın tasfiye şiarıyla tamamlanmalıdır.
    7) Ülkemizde sınıf mücadelesinin, ileriye doğru attığımız her adımla, giderek sönmek zorunda olduğu, sınıf düşmanının, elde ettiğimiz her zaferle uysallaşacağı yolundaki sakat teori parçalanmalı ve bir yana atılmalıdır.
    Bu sadece sakat bir teori değil, aynı zamanda tehlikeli bir teoridir; çünkü insanlarımızı uyuşturmakta; tuzağa düşürmekte, bu arada sınıf düşmanına, Sovyet iktidarına karşı mücadele için güç toplama olanağı vermektedir.
    Tam tersine ne kadar ilerlersek, ne kadar başarılı olursak yenilmiş sömürücü sınıfların artıkları o kadar öfkeye kapılacak, o kadar çabuk daha sert mücadele biçimlerine geçecek, Sovyetler Birliği'ne karşı o kadar çok alçaklığa girişecek ve yok olmaya mahkum edilenlerin son çaresi olarak, en umutsuz mücadele yollarına başvuracaklardır.
    Sovyetler Birliği’nde yenilmiş sınıfların artıklarının yalnız olmadıkları gözönüne alınmalıdır. Bunlar, sınır ötesindeki düşmanlarımızın doğrudan desteğine sahiptirler. Sınıf mücadelesi alanının SSCB topraklarıyla sınırlı olduğunu düşünmek yanlış olur. Sınıf mücadelesinin bir ucu SSCB sınırlan içindeyse, öteki ucu da çevremizdeki burjuva devletlerine uzanmaktadır. Bu, yenilmiş sınıfların artıklarının bilmediği bir şey değildir. İşte bunu bildikleri için gelecekte de umutsuz saldırılarını sürdüreceklerdir.
    Bunu bize tarih öğretiyor. Bunu bize Leninizm öğretiyor. Bütün bunlar gözönünde tutulmalı ve uyanık olunmalıdır.
    8) Sürekli olarak zarar vermeyen, çalışmalarında hiç olmazsa zaman zaman başarılar kaydedenlerin zararlı unsurlar olarak değerlendirilemeyeceğini ifade eden bir diğer sakat teori de un ufak edilip bir kenara atılmalıdır.
    Bu tuhaf teori, yaratıcılarının saflığını gösterir. Hiç bir zararlı unsur, kısa süre içinde yüzünün açığa çıkmasını istemiyorsa sürekli zarar vermeyecektir. Tam tersine, gerçek zararlı unsur, çalışmalarında zaman zaman başarılar da kaydetmelidir, zira zararlı unsur olarak varlığını koruması, kendisine güven duyulmasını sağlaması ve zararlı faaliyetlerini devam ettirebilmesinin tek yolu budur.
    Bu sorunun çok açık olduğuna, daha fazla açıklama gerektirmediğine inanıyorum.
    9) Ekonomik planların sistemli bir şekilde gerçekleşmesinin zararlı faaliyetleri ve zararlı faaliyetlerin sonuçlarını ortadan kaldırdığını ifade eden üçüncü sakat teori de parçalanmalı ve bir kenara atılmalıdır.
    Bu teori sadece şu hedefi güdebilir: Sadece kendi alanlarını gözönüne alan fonksiyonerlerimizin kendini beğenmişliğini okşama, onları sakinleştirme ve zararlı faaliyetlere karşı mücadelelerini güçsüzleştirme.
    ...
    Dördüncüsü: zararlı unsurlar zararlı faaliyetlerini en geniş biçimiyle genel olarak barış dönemlerinde değil, savaş öncesi dönemlerde, ya da bizzat savaş esnasında uygularlar. Varsayalım ki “ekonomik planların sistemli bir biçimde gerçekleşmesi”ni ifade eden bu sakat teoriyle uyutulduk ve zararlı unsurlara dokunmadık. Bu sakat teorinin sahipleri, bu zararlı unsurları ekonomimizin bağrında “ekonomik planların sistemli bir biçimde gerçekleşmesi”, sakat teorisinin kanatları altında rahat bırakırsak, herhangi bir savaş durumunda devletimize ne büyük zararlar verebileceklerini düşünebiliyorlar mı acaba?
    “Ekonomik planların sistemli bir biçimde gerçekleştirilmesi” teorisinin sadece zararlı unsurlara yarayan bir teori olduğu açık değil midir?
    10) Zararlı unsurları tasfiye etmek için Stahanov hareketinin ana aracı olduğunu ifade eden dördüncü teori de parçalanmalı ve bir kenara atılmalıdır.
    Sözkonusu teorinin amacı! Stahanovcular ve Stahanov Hareketi üzerine gevezelik ederek, farkettirmeden zararlı unsurları darbelerden korumaktır.
    ...
    11) Troçkist yıkıcıların artık yedekleri kalmadığını, son kadrolarını kullandığını ifade eden beşinci sakat teori de parçalanmalı ve bir yana atılmalıdır.
    Bu doğru değil yoldaşlar, Böyle bir teoriyi sadece naif insanlar düşünebilir. Troçkist zararlılar yedeklere sahiptir. Troçkizmin yedeklerini herşeyden önce, SSCB’de yenilmiş sömürücü sınıfların artıkları oluşturur. Ayrıca, Sovyetler Birliği’ne karşı düşmanca tavır içinde olan SSCB sınırları dışındaki bir dizi grup ve örgütler de Troçkizmin yedekleridir.
    Örneğin, üçte ikisi casuslar ve bozgunculardan oluşan karşı devrimci Troçkist IV. Enternasyonali ele alalım. Bu yedek sayılmaz mı yoksa? Bu casus enternasyonalinin, Troçkistlerin casusluk ve zararlı faaliyetleri için kadro devşireceği açık değil mi?
    Ya da, baş casus Troçki’ye Norveç’de sığınarak temin eden ve Sovyetler Birliği’ne karşı her türlü alçaklığı yapmasına yardımcı olan Şeflo alçağının grubunu ele alalım. Bu grup yedek sayılmaz mı yoksa? Bu karşı devrimci grubun Troçkist casuslara ve zararlılara bundan sonra da hizmet sunacağından kim kuşku duyabilir?
    Ya da bir başka grubu, Şeflo gibi bir alçağın grubunu Fransa'daki Souvarine’in grubunu ele alalım. Bu bir yedek, değil mi? Bu alçaklar grubunun, Troçkistleri, Sovyetler Birliği’ne karşı giriştikleri, casusluk ve zararlı faaliyetlerinde destekleyeceğinden kim kuşku duyabilir?
    Ve kendilerini tümüyle faşizme adayan Almanya’daki bütün bu efendiler, bütün bu Ruth Fischer’ler, Maslow’lar, Urbahn’lar, Troçkistlerin casusluk ve zararlı faaliyetleri için yedek değil midir yoksa?
    Ya da örneğin başlarında ünlü lümpen Eastman’ın bulunduğu Amerika’daki yazarlar çetesi; SSCB işçi sınıfını karalamakla geçinen bütün bu kalem korsanları Troçkizmin yedeği değil midir acaba?
    Hayır Troçkizmin son kadrolarını kullandığını söyleyen bu sakat teori bir yana atılmalıdır.
    12) Son olarak, biz Bolşeviklerin çoğunluğu oluşturduğu, zararlı unsurların ise azınlıkta kaldıkları için; biz Bolşeviklerin onlarca milyon insanın desteğine sahip olduğu, Troçkist zararlıların ise tek tük ya da düzinelerle insanın desteğine sahip olduğu gerekçesiyle, biz Bolşeviklerin bir avuç zararlı unsuru dikkate almaması gerektiğini söyleyen bir sakat teorinin de parçalanması ve bir kenara atılması gerekmektedir.
    Bu, yanlıştır yoldaşlar. Bu tuhaftan da öte teori, zararlı unsurlara karşı mücadelede beceriksizlikleri nedeniyle çalışmalarında fiyaskoya uğramış bazı yönetici yoldaşlarımızı teselli etmek, uyanıklıklarını yoketmek ve rahatça uyumalarını sağlamak için bulunmuştur.
    Troçkist zararlıların tek tük insanlar tarafından, Bolşeviklerin ise onlarca milyon insan tarafından desteklendiği doğrudur. Fakat bundan, zararlı unsurların davamıza ciddi zararlar veremeyecekleri sonucu çıkmaz. Fesat çıkarmak ve zarar vermek için çok sayıda insana ihtiyaç yoktur. Bir Dinyeper Elektrik Santralı yapmak için onbinlerce işçi harekete geçirilmek zorundadır, ama aynı santralı havaya uçurmak için belki bir kaç düzine insan yeter, daha fazla değil. Savaşta bir muharebeyi kazanmak için belki bir kaç kızıl kolorduya gereksinme duyulur. Ne var ki cephede kazanılmış bu zaferi yerle bir etmek için, ordu karargahında, hatta bir bölükte bir kaç casusun varlığı ve bunların harekat planlarını temin edip düşmana vermesi yeterlidir. Büyük bir demiryolu köprüsü kurmak için binlerce insan gerekir. Ama aynı köprüyü havaya uçurmak için bir kaç kişi yeterlidir. Böyle düzinelerce yüzlerce örnek verilebilir.
    Dolayısıyla bizim çoğunlukta oluşumuz, Troçkist zararlıların ise azınlıkta oluşu teselli nedeni olmamalıdır. Ulaşılması gereken nokta, saflarımızda hiç Troçkist zararlı unsurun kalmamasıdır.
    JOSEF STALİN