• 202.
    Sağlığın Korunması İçin. — İnsan, suçlu fizyolojisi üzerinde henüz düşünmeye başladı, ve buna rağmen suçlularla ruh hastaları arasında temel bir farkın bulunmadığı yolunda aksi iddia edilemeyen görüşe ulaştı: alışılmış ahlaki düşünce tarzının tinsel sağlığın Sağlığın Korunması İçin. — İnsan, suçlu fizyolojisi üzerinde henüz düşünmeye başladı, ve buna rağmen suçlularla ruh hastaları arasında temel bir farkın bulunmadığı yolunda aksi iddia edilemeyen görüşe ulaştı: alışılmış ahlaki düşünce tarzının tinsel sağlığın Sağlığın Korunması İçin. — İnsan, suçlu fizyolojisi üzerinde henüz düşünmeye başladı, ve buna rağmen suçlularla ruh hastaları arasında temel bir farkın bulunmadığı yolunda aksi iddia edilemeyen görüşe ulaştı: alışılmış ahlaki düşünce tarzının tinsel sağlığın düşünce tarzı olduğuna inanılması koşuluyla. Ama şimdi hiçbir inanca buna inanıldığı gibi inanılmıyor ve insan bunun sonuçlarına katlanmaktan ve suçluya ruh hastası gibi davranmaktan çekinmiyor: her şeyden önce kibirlinin merhametiyle değil, bir hekimin aklıyla ve iyi niyetiyle yapılıyor. Hava değişimi, başka bir topluluk, bir süre için ortadan kaybolma, belki de yalnız kalmaya ve yeni bir işe ihtiyaç duyuyor… ona iyi gelir! Belki de, kendini kendine ve bıktıran tiranca bir dürtüye karşı korumak için bir süre koruma altında yaşamayı, menfaati gereği görebilir… iyi olur! Önüne iyileşme imkanı ve araçları (dürtünün yok edilmesi, değiştirilmesi, yüceltmesi) gayet açık bir şekilde konulmalı, işlerin kötü gitmesi durumunda bunun olanaksızlığı da gösterilmeli; canavarlaşmış, tedavi edilmez bir suçluya intihar olanağı verilmeli. Bunu en son kolaylaştırma çaresi olarak saklı tutarken, her şeyden önce suçluya gönül cesaretiyleözgürlüğünü geri vermek için hiçbir şey ihmal edilmemeli; vicdan azabını sanki bir kirlilik meselesiymiş gibi ruhundan silmeli ve ona birisine verdiği zararı, bir başkasına yaptığı iyilikle, hatta belki de topluluğa yapacağı iyilikle, dengeleyip aşabileceği gösterilmeli. Bütün bunlar yapılırken ona büyük özen gösterilmeli! Ve şöhretine duyulan saygınlık ve gelecekteki yaşamı mümkün olduğu kadar tehlikeden uzak olsun diye, ona özellikle isimsizlik ya da yeni bir isim vermek ve sık sık yer değiştirmek olanağı verilmeli. Gerçi şimdi zarara uğrayan kimse, bu zararı nasıl ortadan kaldıracağına bakmadan intikam almak istiyor ve bu yüzden mahkemeye başvuruyor.., ve bu şimdilik hırdavatçı tartısıyla ve suçu cezayla dengelemek arzusuyla iğrenç ceza mevzuatımızı ayakta tutuyor: Ama bunu aşamaz mıyız? Eğer insan kendini suça inanmak suretiyle eski intikam içgüdüsünden de kurtarsaydı ve Hıristiyanlıkla düşmanlarına esenlik dilemeyi ve bize hakaret edenlere iyilik etmeyi, mutlu kimselerin kıvrak zekası olarak görseydi, yaşamın genel duygusu ne kadar hafiflerdi! Günah kavramını dünyadan kaldıralım… ve çok geçmeden arkasından ceza kavramını yollayalım! Bu lanetlenmiş gaddar insanlar bundan sonra insanların içinde değil de, başka bir yerde yaşamaya devam edebilir, eğer mutlaka yaşamak isterse ve kendi iğrençliğinden dolayı ölmezse! — Bu arada toplumun ve bireylerin suçlulardan dolayı uğradıkları ziyanın hastaların verdiği ziyanla aynı tür olduğunu düşünün: Hastalar dert ve bezginlik yayarlar, üretmezler, başkalarının ürettikleriyle beslenirler, hizmetçiye, hekime ve bakıma ihtiyaçları var ve sağlıklı insanların zamanı ve gücü sayesinde yaşarlar. Buna rağmen şimdi hastalardan intikam almak isteyen birisi gaddar diye nitelendirilir. Eskiden elbette bu yapılıyordu; kültürün henüz gelişmemiş olduğu koşullarda ve şimdi hala bazı vahşi halklarda hastaya gerçekten bir suçlu gibi davranılmakta, ona cemaat için tehlike olarak ve işlediği bir suçun sonucunda vücuduna giren şeytani bir yaratığın ikametgahı olarak bakılmaktadır… yani: Her hasta suçludur! Ve biz… bizim karşıt görüş için olgun olmamız gerekmiyor mu? Her “suçlu” bir hastadır demek için vakit çok mu erken? — Hayır, bunun zamanı henüz gelmedi. Her şeyden önce, şimdi ye değin pratik ahlak dediğimiz şeyi tedavi sanatlarının ve tedavi bilimlerinin bir parçası haline getirecek hekimler eksik; belki bir gün o eski dini heyecanların Fırtına ve Coşku’suna (Sturn und Drang: Almanya’da 1770’lerden başlayıp 1787’lere kadar süren bir edebi akım.) benzer görünen bu şeylere olan genel büyük ilgi eksik; kiliseler hala sağlık görevlileri yoktur; henüz vücut ve diyet öğretimi orta ve yüksek dereceli okulların görevler alanları içine girmemiştir; henüz kendilerine zarar verenlere karşı mahkemeye başvurmaktan ya da onlardan intikam almaktan vazgeçmeyi kendine görev edinmiş ılımlı dernekler yoktur; şimdiye değin hiçbir düşünür, bir toplumun ve kişilerin sağlığının ne kadar paraziti kaldırabileceğini ölçmeye cesaret edemedi ve şimdiye değin sabanı, o alicenap ve ılımlı konuşma ruhuyla süren devlet adamı olmadı: “Bir araziyi işlemek mi istiyorsun, o zaman sabanla işle. Sabanının arkasından giden kuş ve kurt senden hoşlanır… bütün yaratıklar senden hoşlanır’”
  • 380 syf.
    ·3 günde
    ——————————————————
    ELEKTRONİK KİTAP DİZİSİ - 6
    ——————————————————

    1937'de Prof. Tolkien, Hobbit adlı bir kitap yayınlar. Bu, çocuklar için yazdığı ve Middle Earth veya Orta Dünya Evreni olarak bildiğimiz, yine kendisinin yarattığı evrende geçen bir öyküdür. Orta Dünya'da, Güneşin 3. Çağı'nda geçen bu öykü, Prof. Tolkien'in mitolojik evrenin içindeki mini minnacık bir hikayedir. Tolkien, bu hikayeyi (masalı) yayınladığında ortada Fantastik Edebiyat namına bir şey olmadığı için edebi çevreler kitaba tepki vermiş ve tepki ile yaklaşmışlardır. Zira bunun edebiyata zarar vereceğini düşünüyorlardı. Oysa edebi çevrelerin, neyse basit bir çocuk masalı dediği bu kitap, okurlar tarafından müthiş bir ilgi ile karşılandı. Öyle ki, Tolkien, yaratma sürecinin hâlâ başlarında olduğu mitolojisini tamamlamak istemesine rağmen yayıncılar ondan bu hikâyenin devamını talep ettiler. Daha sonrasında ne olduğunu Yüzüklerin Efendisi ve Silmarillion adlı kitapların incelemelerinde değineceğim. Ama şimdilik Hobbit'e geri dönmeliyim.

    Bu kitap ile birlikte Tolkien, birdenbire tüm dünya halklarının en bilindik ve en merak edilen isimleri arasına girdi. Öyle ki, bu yıllarda (dediğim gibi fantazi edebiyatı yok) öylesine büyük bir evren var eden zekâya karşı herkes hayranlık besliyordu. Tolkien'in ilk defa ortaya atmış olduğu, "Elf" ve "Ork" ırkları özellikle, fantasik edebiyatının vazgeçilmez ırkları arasına girdi. Bu ilk yayınlanan (çünkü bu hikayeden çok önceleri Tolkien Silmarillion'u yazmaya başlamıştı) eser, edebiyatta -özellikle de fantasik edebiyatta- bir dönüm/başlangıç noktası oldu. Daha sonra yazılan eserler ile birlikte birçok kimse tarafından Tolkien "Fantastik Edebiyatın Atası" olarak görülmeye başlandı.

    Özellikle bu tarihten sonra yazılan fantastik kurgu eserlerin ezici çoğunluğu bu eser(ler)den ilham alınarak yazılmış ve birçoğunun içinde ilk defa burada duyulan ırklar yer almıştır. Tabii, her kişi bu isimleri kendince yorumladı ve biraz farklı forumlara soktu. Bununla birlikte ise bunları olduğu gibi alanlar da oldu.

    Bu eser ile birlikte Tolkien, hayatımıza birçok şey kattı. Daha önce de söylediğim gibi, "Elf", "Ork", "Hobbit" gibi ırklar hayatımıza ve edebiyata dahil oldular.

    "Toprağın içinde bir kovukta bir hobbit yaşardı," cümlesi ile giriş yapar Tolkien. Bu cümleden sonra, tamamen yabancı olduğumuz bu "hobbit"in ne olduğunu açıklar bize. Ben burada bu karakterleri uzun uzadıya anlatmayacağım tabii. Bunun için okumanız gerekir. Ana kahramanımız olan hobbit Bilbo Baggins, büyücü Gandalf'ın tetiklemesi ile hiç beklemediği misafirler ağırlar. Bunlar, Ejderha Smaug'un vatanlarını ellerinden aldığı ve Yalnız Dağ'da yaşayan ve dağ altının kralı olan Thorin Meşekalkan ile kafilesidir. Bunlar, yedi büyük cüce krallığından biri olan Durin'in soyundan gelen ve vatanları Erebor olan on üç cücedir. Yurtlarına kavuşmak için bir yolculuğa çıkacak olan bu kafileye Gandalf, on dördüncü bir üye arar. İşte bu üye de hobbit Bilbo Baggins'ten başkası değildir. Bilbo Baggins, bu kafileye "hırsız" ünvanıyla katılır. Dağ Altı Kralı Thror'un dillere destan ve saymakla bitmeyecek olan hazinesinden on dörtte bir pay karşılığında... Bilbo, her ne kadar hırsız olmasa da, Gandalf onu böyle tanımlar ve hikaye başlar.

    Dağları, taşları, vadi ve ovaları aşan kafilemiz, sonunda Yalnız Dağ'a ulaşırlar. Tabii, bu kısa bir yolculuk değildir. Başlarından türlü türlü felaketler geçer bu yolculuk esnasında. Bilbo, her zorlukta evinde olmayı dilese de, kafileden geri kalmaz. Ta ki onlarla birlikte bu dağa ulaşıp, ejder Smaug'u alt edinceye dek... ve sonrasına dek!..

    Yukarıda ne kadar teferruata girsem boş olacaktı. Zira her hikâyede ve masalda kahramanlar çeşitli felaketler atlatırlar. Ama ben burada bu masalı diğer masallardan ayıran yönlere değinmek istiyorum. İşte bu yüzden de olaylara pek ehemmiyet vermeden geçtim. Şimdi bu farklılıklar neymiş görelim.

    1 - Tolkien, ilk defa kimsenin bilmediği bir evren yaratmıştır. Tüm öykü bu evrende yaşanır.
    2 - Tolkien, o zaman dek bilinmeyen ırklar yaratmıştır. Hikâye bu ırkların başından geçer.
    3 - Tolkien, bu evrende her ırka ait bir dil yaratmıştır. Her ırkın kendi dili olduğu gibi bu evrende de bir ortak dil vardır.
    4 - Tolkien, bu evrendeki coğrafik şekilleri kendisi yaratmıştır.
    5 - Tolkien, bu kitapta yer alan çizimleri kendisi yapmıştır.

    Sanırım bu kadar veya benim şimdilik hatırladıklarım bunlar. Sadece birinci madde bile, bu masalı diğer bütün masallardan ayırmaya yetmekte... çünkü diğer bütün masallarda ne kadar farklı yaratıklar olsa da (Doğu Edebiyatı bu yönden Batı Edebiyatından daha zengin), hiçbir masal tamamen fantastik bir evrende geçmemiştir. Her ırka ait diller yoktur. Ki, gördüğümüz dünyadan farklı bir ırk yoktur. Kahramanlar ya insandır veya fabl gibi cansız varlıkların insanlaştırılmasıdır. Ama kimse bambaşka bir ırk yapmamış, bunu düşünmemiştir. İşte, bunlardır ki Tolkien'in tüm dünyada hayran olunmasının nedeni...

    Birçoğumuzun bildiği gibi Prof. Tolkien, mitolojik evrenini tamamlayamadan (esasen içine sinmediği için tamamlayamıyordu) 1973 yılında bu dünyadan göçtü. Tabii mirası yerde kalmadı ve oğlu Cristopher Tolkien devraldı. Gerçeği onun da zamanı tükenmek üzere...

    Sinema sanatının yaşamımıza girmesi ile birlikte bu evren beyaz perdeye de aktarıldı. İlk olarak 1976 yılında, Tolkien'in vefatından üç sene sonra bir animasyon film olarak karşımıza çıktı Hobbit ve bir sene sonra da Yüzüklerin Efendisi... 1976 yılında yapılmış olan bu animasyon filmi, hikâyenin belli başlı kısımlarını atlasa veya kısaca geçse de yüksek oranda kitaba bağlı kalmıştır. Karakterler, kitaptakine uygundur. Tabii, olaylar dediğim gibi kimi yerde kesilmiş veya hızlıca geçilmiştir. Bundan yıllar sonra, Yüzüklerin Efendisi serisini beyaz perdeye uyarlayan yönetmen Peter Jackson, tekrar kamera başına geçmiştir. Esasen bu filmi yazacak ve yönetecek kişiler farklı olsa ve Peter Jackson danışman sıfatı ile olaya katılmış olsa da, birdenbire kendini yönetmen koltuğunda bulmuştur. Cast (Oyuncu seçimi), Sanat, dekor ve grafikler/efektler yönünden çok başarılı bir seri ortaya çıkarıldı. Ne var ki bu seride ipin ucunu koparan yapımcılar kitaba bağlı kalmayı bırakın, içine edip bırakmışlardır. Eğer kitaba bağlı kalınmış olsaydı belki de Yüzüklerin Efendisi gibi gönlümüze taht kuracak olan film, keşke hiç çekilmemiş olsaydı dedirtti. Bu film serisine, olamayan karakterlerin eklenmesini mi diyeyim, olmayan olayların eklenmesi mi diyeyim, olayların çarpıtılması mı diyeyim, karakterlerin özelliklerinin dahi kitaba aykırı olduğunu mu diyeyim... Ne diyeyim, emin olun ki ben de bilmiyorum. Sırf, birkaç kuruş daha fazla kazanalım diye güzelim hikâyenin içine nasıl edilirin filmi diyeyim. Yazık!.. Gerçekten de çok yazık oldu Hobbit'e... İşin daha kötüsü ne biliyor musunuz? Bir başkası şimdi yeni baştan çekmeye çalışsa, bu kadar kaliteli bir prodüksiyon toplayamaz. Bu kadar kaliteli bir prodüksiyon ile de bu kadar batırılabilinir. Zaten sinema alanıyla ilgilenenlerin bildiği, altın değerinde bir söz vardır: "İyi bir senaryodan kötü bir film çıkabilir, ama kötü bir senaryodan iyi bir film çıkmaz." Yani, hikaye iyiydi, fakat film berbattı. Bu olabilir. Ne yazık ki oldu da...

    KEŞKE HOBBİT FİLMİ HİÇ ÇEKİLMEMİŞ OLSAYDI!

    Hem hikâyeye, hem prodüksiyona, hem oyunculara kısacası her şeye yazık oldu... O zaman kitaptan şu söz ile veda edeyim:

    "Eğer daha fazlamız yiyeceği, neşeyi ve şarkıyı altın yığınlarına yeğleyebilseydi, burası çok daha mutlu bir dünya olurdu."

    Ve,

    " 'İşte her yağmurun ardından hep güneş çıkar, ejderlerin bile sonu gelir!' dedi Bilbo ve serüvenine sırtını döndü."

    Unutmadan!.. Bu kitap, ilk olarak 1996 yılında bizde Altıkırkbeş Yayınları tarafından yayınlandı. Benim okuduğum baskı da buydu. Bu kitapta, hikayeden sonra minik bir sözlüğe de yer verilmiş. Bu evrende geçen ırklar, yerler, isimlerin açıklandığı bir sözlük. Çok faydalı bir çalışma olmuş bu sözlük... Orta Dünya evrenine meraklı olanlar için...

    Keyifli okumalar dilerim...
  • 200 syf.
    ·15 günde·9/10
    İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 28. kitap, Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerden ise okuduğum 4. kitap oldu. Daha önce Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerin okuduğum 3 kitabından da tam olarak mutlu ayrılamamıştım; fakat Uzayda Piknik isimli bu kitap, şu ana kadar okuduğum en iyi ve en derin kitaplarıydı.

    Strugatski kardeşleri genellikle eleştirdiğim konu şuydu: Muhteşem bir konuyu yavan bir anlatımla mahvetmeleri... Okuduğum diğer kitaplarında gerçekten de harika bilimkurgu konuları bulmalarına karşın, yavan denebilecek bir anlatımla konuyu mahvediyorlardı bana göre. Fakat Uzayda Piknik'te herhangi bir konu mahvetme görmediğim gibi gayet güzel bir işleyiş de gördüğümü itiraf etmeliyim.

    Günümüzde birçok bilim adamının da kabul ettiği üzere, insanoğlu evrende yaşayan tek canlı değil. Canlı denildiğinde illa insana benzeyen bir yaratık olarak düşünmemek gerekir. İnsana hiç benzemeyen ama yaşadığı doğa şartlarına uyum sağlamış bir takım mikroorganizmalardan oluşan yaratıklar da canlı bir tür olarak nitelenebilir. İşte Strugatski kardeşler de insanoğlunun kainatta yalnız olmadığı önkabulüyle Uzayda Piknik isimli bu kitabı temellendirmişler. Sayfa 15: "Önemli olan, insanlığın bugün kesin olarak bildiği şey: kainatta yalnız olmadığı."

    Dünya dışı bir uygarlıktan gelen bir takım canlıların dünyanın 6 farklı köşesinde piknik yapar gibi bir an konaklayıp gittiklerini ve piknikten geriye kalan artıkların dünyada bırakıldığını düşünelim. Son derece yabancı bir teknolojinin ürünü olan bu atıkların dünyada ne gibi olaylara sahne olacağını az çok hepimiz tahmin edebiliriz. Uzaylı artıklarını tamamen insancıl amaçlar için kullanmak isteyenler, teknolojinin gelişmesi ve dünyanın ileriye gitmesi için kullanmak isteyenler, kar ve güç tutkusu ile zengin olmak isteyenler, silah teknolojisine alet ederek ağır tahripli silahlar üretmek isteyenler... Ve tüm bunların merkezinde yer alan "stalker"lar, yani uzaylı artıklarını yasadışı bir şekilde toplayıp satanlar, yani hırsızlar. İşte Strugatski kardeşlerin işlediği ana temalar bunlar.

    Kitabın içeriğiyle ilgili fazla ayrıntıya girmeden şu alıntıyı da paylaşmak istiyorum:

    Sayfa 131: "Piknik. Düşünün: orman, patika, çayır. Bir araba kır yolundan sapıp çayıra dönüyor, arabadan da delikanlılar, şişeler, yiyecek dolu sepetler, kızlar, radyolar, fotoğraf makineleri çıkıyor... Kır ateşi yakıyorlar, çadırlar kuruluyor, müzik çalıyor. Sabah olunca da çekip gidiyorlar. Bütün gece bu gelenleri korkuyla gözleyen hayvanlar, kuşlar ve böcekler saklandıkları kuytulardan çıkıyorlar. Ne görürler? Otların üzerinde araba yağı, benzin döküntüsü, sağa sola atılmış bozuk bujiler, yağ filtreleri. Çaput parçaları, yanmış lambalar atılmış, biri de ingiliz anahtarını düşürmüş. Lastiklerin dişlerinden yerlere, bilinmeyen bir bataklıktan geçerken kalan çamur bulaşmış... Ve, tahmin edileceği üzere, kır ateşinin izleri, elma artıkları, şekerleme kağıtları, konserve kavanozları, boş şişeler, birinin mendili, birinin çakısı, eski ve buruşuk gazeteler, bozuk paralar, başka bir çayırdan solmuş çiçekler.."

    Kitapta uzaylıların dünyaya olan ziyaretleri tıpkı bizim yaptığımız pikniklere benzetiliyor. Ve burada ilginizi çekmesi gereken bir benzetme daha var: Biz insanoğlunun yaptığı pikniklerden sonra etrafta kalan artıkları toplamak ve kendilerince bir işte kullanmak üzere piknik mahalline gelen hayvanlar ile "Uzayda Piknik"ten sonra piknik mahalline gelen insanlar birbirine benzetiliyor...

    Uzayda Piknik, verdiği mesajlar, özgün konusu ve şaşırtıcı benzetmeleriyle okunması gereken bir bilimkurgu kitabı. İlk defa bilimkurgu okuyacak olanlar için ise gayet kararında bir başlangıç kitabı...

    Son olarak, piknik yaparken etrafta bıraktığımız artıklara daha fazla dikkat etmeliyiz. Bizden sonra oraya bir başka canlının daha gelebileceğini unutmamalıyız.
  • Suç ve Ceza

    Dostoyevski Suç ve Ceza'da, hakikaten iltifata tabii bir kişilik analizi yapmış. Özellikle başkahraman Raskolnikov'un ve diğer karakterlerin koşullar karşısında değişen ruh hallerini bize ustalıkla tasvir etmiş, tabii ki, okurken tüm bu psikolojik analizlere insanın hayran kalmaması mümkün değil. Diğer yandan kitapta, okuyucuyu, sadece olay örgüsüyle ve tasvirlerin estetiğiyle yetinemeyecek okuyucuyu üzerine saatlerce düşündürecek, araştırma yaptıracak sorularla doldurmaktadır. Okuyucuyu; suçun ne olduğunu, toplumlardan topluma, kişilerden kişilere, zamandan zamana, geleneksel ahlaktan geleneksel ahlaka suçun anlamının değişip değişmeyeceğini, ahlaki kuralları sorgulatacak kadar ileriye götürmektedir. Ben diğer kitaplarında olduğu gibi, Suç ve Ceza'da da inanın ki, hem tasvirleri olsun, hem olay örgüsü olsun, hem kişilik analizleri olsun, hem de bazı ahlaki kavramlar üzerine uzun uzun düşündürücü niteliği olsun, ustamıza bir kez daha şapka çıkartıyorum. Önceki kitaplarında olduğu gibi Suç ve Ceza'da da, yine ezilen insanların, yoksullukların, bataklıkların, kararmış hayatların, derin derin acıların örneklerini bolca görebiliyorsunuz.

    Kısacık kitabı özetlemem gerekirse:

    Romanın başkahramanı Raskolnikov,hukuk fakültesinden ayrılmış, içine kapanık, kalabalıkları sevmeyen, kimle olursa olsun karşılaşmaktan kaçınan, herkesten kopmuş; üzerindeki yırtık pırtık kıyafetlerle sokakta dolaşacak, odasının kirasını ödeyemeyecek, günlerdir ağzına tek lokma koyamayacak kadar fakir; kiraladığı dolabı andıran, basık rezil bir odada derin bir iç sıkıntısıyla düşüncelere gömülerek yaşayan, giderek psikolojisi daha da dibe vuran,özünde yardımsever ve duyarlı genç bir öğrencidir. Raskolnikov aylardır tüm ezici koşullarının verdiği hastalıklı ruh halleriyle daracık odasında boğuşmaktadır. Ve tüm bu süreç içerisinde; sadece çoğalmak ve geçerli yasaları korumak için yaşayan sıradanlar, boyun eğenler,köle ruhlular ve yeni bir söz söyleyebilmek için yasaları çiğneyebilecekler, yüce ve soylu ülkülerinin gerçekleşmesi için kan dökebilecekler, yasa koyucular şeklinde insanları ikiye ayıran bi teori oluşturmuştur. Bu teoriye göre de, ülkülerinin gerçekleşmesi için kan dökmek gibi önünde duran her türlü engeli kaldırmak konusunda olağanüstü insanlar kendilerince haklıdır ve bu onlara göre suç değildir. Sözgelimi, zamanında boğazlanarak öldürülmüş kimi dehaların, başka bir zamanda heykelleri dikilmiştir. Kahramanımız öğrenimini tamamlamak, yoksul ailesine yük olmamak ve onlara bulundukları ezici koşullardan kurtarmak, insanlığa yarar sağlayabilmek gibi soylu, yüce amaçlar taşıyordur. Ancak, bu amaçları gerçekleştirebilmesi için bir miktar paraya ihtiyacı vardır. Ailesinden yadigar bazı eşyaları; faizle rehin alan tefeci bir kocakarıya satmaktadır. Bu tefeci kocakarı da, kitabın tanımladığı üzere, hastalıklı, kötü, sürekli kız kardeşine eziyet eden, neden yaşadığını kendisi de bilmeyen, yoksulları soyan, kimseye yararı dokunmadığı gibi zararlı olan, sermayesini de öldükten sonra manastıra bağışalayacak, zaten kendiliğinden geberip gidecek aşağılık bir bittir. Öte yandan, sokaklar destek göremediği için yok olup giden, insanlığa yarar sağlayabilecek yoksullarla, yoksulluklarla doludur. Bu yaşamasıyla sadece diğerlerine eziyet eden aşağılık kocakarıyı öldürüp paralarını insanlığın faydası için kullanmak doğrusu akıllıcadır. Raskolnikov da, bir aydır bu tefeci kadını nasıl halledebileceğini düşünmekte, onu öldürmeyi aşağılık bulmakla beraber kendisini bu amaçtan alıkoyamamaktadır. Nihayet bir gün paltosununa içine diktiği ilmikten çıkardığı baltayla kocakarıyı öldürür ve bir takım mücevherler çalıp kaçar. Kocakarıyı eli ayağına dolanarak soymuştur ama kendisini bundan sonra altüst edecek, halisünasyonlarla, kabuslarla, titreme nöbetleriyle dolu hastalıklı zor bir hayat beklemektedir. İster istemez pişmanlık nöbetleri geçirip suçunu itiraf etmek zorunda kalır; çünkü hristiyan ahlakıyla büyümüş masum kişiliğini öldürmüştür, kendini öldürmüştür. Dolayısıyla da teorisine göre kendini bir bit saymış, sıradan insan olarak görmüştür.

    Alıntılarım(Alıtnıları toparlayıp bilgisayara geçirmek uzun sürdüğü için sayfalardan bulabildiklerim):

    "Her şey insanoğlunun elindedir ama yine de sırf korkaklığı yüzünden her fırsatı elinden kaçırıyor... Bu artık bilinen bir gerçek... Acaba insanlar en çok neden korkarlar? Doğrusu ilginç bir soru. İnsanlar en çok atacakları yeni adımdan, söyleyecekleri yeni sözden kısacası alışkanlıklarını terk etmekten korkarlar..."

    "Her şeyi anlıyorum ve bu beni öldürecek..."

    "İnsanın zihni neyle meşgulse rüyasında onu görür. Hele içimiz rahat olmadı mı gerçeğe ne kadar da uyar rüyalarımız!"

    "Konuşmak istediler ama, konuşamadılar... Gözleri yaşlıydı, ikisi de solgun, ikisi de bitkindi; ama bu hastalıklı, solgun yüzlerde, daha şimdiden yenilenmiş bir geleceğin, yeni bir yaşam için dirilmenin şafağı parlamaktaydı. Aşk onları diriltmiş, birinin yüreği ötekinin yüreğine tükenmez bir hayat kaynağı olmuştu."

    "İnsanlar basit ve üstün olarak ikiye ayrılırlar. Basit olanlar, yalnızca insan cinsini üretmeye yarayanlardır, diğerleri de yeni bir şey söyleyebilmek isteğiyle doğmuş, üstün insanlardır. Toplum muhafazakarlık görevini yerine getirmek için çok kez bu insanları asıp kesiyor ya da her türlü hareket imkanından mahrum ediyor. Ama yine aynı toplum, bir nesil sonra bu astığı insanların anıtını dikip, onlara tapıyor… İlk bölüm şimdinin adamıyken, ikinci bölüm hep geleceğin adamıdır. Birinciler dünyayı korur ve nüfusu çoğaltırlar. İkincilerse onu hareket ettirir ve asıl amacına doğru yürütürler."

    "Sonra herkesin akıllı olmasını beklemenin çok uzun süreceğini anladım, Sonya. Bir de insanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini."

    "Öyle bir sınıra gelirsin ki, onu aşamazsan, mutsuz olursun, o sınırı aşarsan, belki o zaman daha da mutsuz olursun!""

    "Ancak büyük insanlar büyük acılara katlanabilirler."

    "Ne demektir şapka? Ben gidip bir şapkayı satın alabilirim, değil mi? Ama, ya şapkanın altında duran şeyi? İşte onu hiçbir yerden satın alamam!"

    "Ben kaftanımı yarıya bölüp komşuma versem, ikimiz birden yarı çıplak kalırız... Bilim ne diyor: Dünyada herkesten çok kendini sev çünkü dünyada herşey kişisel çıkara dayanır. Eğer bir tek kendini seversen , işini gerektiğince yaparsın, kaftanın da bölünmeden bütünüyle senin üzerinde kalır. Ekonomi bu bilimsel gerçeğe şunu ekliyor: Toplumda ne kadar insanın işleri yolund aolursa, diğer bir deyişle kaftanlar ne kadar bütün kalırsatoplumun temelleri de o kadar sağlam ve genel gidiş o kadar yolunda olur. Böylece ne oluyor. Yalnız kendim için kazanmakla herkes için de kazanmış oluyorum...""(Kapitalist Ahlak)

    "“Hepiniz birer gevezeden ve farfaracıdan başka bir şey değilsiniz! Küçücük bir acınız olsa, on paralık yumurtası için ortalığı birbirine katan tavuklara dönersiniz! Üstelik burada bile başka yazarların düşüncelerini çalansınız! Ruhlarınızda bağımsız bir yaşamdan iz bile yok! İspermeçten yapılmış yaratıklar! Damarlarınızda da kan yerine serum dolaşıyor! Hiçbirinize inanmıyorum! İlk işiniz, ne pahasına olursa olsun insana benzememektir.”"(razumihin)

    ""Kapılarını kilitlemelerini gerektirecek bir şeyleri olmayan insanlar ne mutludurlar, değil mi?"

    "Estetik kaygısı, güçsüzlüğün en önemli belirtisidir!.."

    "Dünyada açık yüreklilikten daha zor ve övmeden daha kolay bir şey yoktur. Açık yüreklilik gösterirken içten olmak zorundasınız daima, ama birini överken içten olmadığınız fark edilse dahi yine de kulağa hoş gelir, zevkle dinlenir. Övgü sözlerinin en azından yarısı, övülene gerçek gibi gelir ve toplumun her sınıfından insanlar için bu değişmez. Överek, her kızı baştan çıkarabilirsiniz, namus simgesi olarak nitelendirebileceğiniz birini bile."

    "İnsanlar ne tuhaf varlıklar! Kimse, içinden mucize olduğuna inansa bile bunu itiraf etmez! Siz bile tesadüftür diyorsunuz! Kendilerine ait düşüncelere sahip olmak onları müthiş korkutuyor!"

    "İnsan boğulmamak için nasıl da saman çöpüne bile sarılabiliyor!"

    ''Ağlayan birine ağlaması için ortada bir neden bulunmadığını mantık yoluyla anlatır ve kanıtlarsanız, artık ağlamaz... Öyle değil mi ?
    O zaman yaşamak çok kolay olurdu., dedi Raskolnikov."

    "Böylesine çok sevilmek, ona tuhaf bir acı vermişti. Gerçekten de çok tuhaf, korkunç bir duyguydu bu."

    "O zaman şunu anladım, Sonya. İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir."

    "Neden böyle aptalım ben? Madem başkaları aptal ve ben onların kesinlikle aptal olduklarını biliyorum, öyleyse neden onlardan daha akıllı olmak istemiyorum? Sonra şunu anladım ki Sonya, herkesin akıllı olmasını beklemek çok uzun sürecek...Bir de, bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini, insanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini! Ya, böyle işte. Akılca ve ruhça kim sağlam ve güçlüyse, insanlara o hükmedecek, bunu biliyorum. Bunu biliyorum artık! Kim daha yürekliyse, ataksa haklı olan da odur. Aldırmazlıkta en ileri gidenler, yasa koruyucu olurlar. Herkesten daha atak olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş bu, bundan sonra da böyle gidecek! Bu gerçeğin farkında olmayan kördür!"

    "Bir tek şey için çağırdım seni ve bir tek şey için geldim buraya, beni bırakmaman için. Beni bırakmayacaksın değil mi Sonya?"

    "Ben bir düşünceyi, yani tohumu ekerim.. Bu tohumdan, bir gerçek filizlenir."

    "Oysa herkesin, mesela kadınların, konuşacak çok şeyi vardır. Yine sosyeteden insanlar, salon adamları her zaman konuşacak bir şey bulurlar, bizim gibi orta hallilere , yani düşünen, aydın kişilere gelince; nedense hep utanırız, bir türlü konuşamayız. İlgi alanlarımız mı farklı, yoksa birbirimizi aldatamayacak kadar dürüst müyüz?"

    "Ne mi yapılmalı? Atılması gereken her şeyi kesip atacaksın. Sonsuza kadar. Hepsi bu. Böylece acılara göğüs germeyi de peşinen kabul edeceksin. Ne? Hala anlamıyor musun? Sonra anlarsın. İnsana her şeyden evvel özgürlük ve güç gereklidir."

    "Ben senin önünde değil, insanlığın çektiği bütün acıların önünde diz çöktüm."

    "Bazı hareketler vardır ki, insan ne kadar isterse istesin, unutması imkansızdır. Her şeyin bir sınırı vardır ve bu sınır bir kere aşıldı mı, artık geriye dönüş yoktur."

    "Pyotr Petroviç, toplum içinde nazik görünen, özellikle de nazik olma iddiasında olan insanlardandı. Böyleleri bulundukları ortamlarda, kendilerine uygun olmayan en küçük bir olayda, ellerindeki bütün kozları kaybeder ve ortamı şenlendiren bir insan olmaktan çıkıp, boş bir un çuvalına dönerler."

    "Ne mi yapılmalı? Atılması gereken her şeyi kesip atacaksın. Sonsuza kadar. Hepsi bu. Böylece acılara göğüs germeyi de peşinen kabul edeceksin. Ne? Hala anlamıyor musun? Sonra anlarsın. İnsana her şeyden evvel özgürlük ve güç gereklidir."

    "Bazı hareketler vardır ki, insan ne kadar isterse istesin, unutması imkansızdır. Her şeyin bir sınırı vardır ve bu sınır bir kere aşıldı mı, artık geriye dönüş yoktur."

    "Kadınların hiç hoşlanmıyor görünmelerine rağmen, bazen aşağılanmaktan çok büyük zevk aldıklarını söylemeye gerek bile görmüyorum. Gerçi insan denen varlık genellikle aşağılanmaktan çok, pek çok hoşlanır. Ama kadınlar için bu, özellikle böyledir. Hatta yalnızca bunun için yaşadıkları bile söylenebilir."

    ''Acı ve üzüntü, vicdan ve derin bir yürek için her zaman zorunludur.''
    Birden, birileriyle konuşur gibi değil de yüksek sesle düşünür gibi ekledi ''Bence, gerçekten büyük insanlar, dünyada büyük acılar çekmek zorundadır.''"

    "Vicdanı olan, hatasının da bilincindeyse, varsın acı çeksin. Bu kürek cezasına ek olarak ona ikinci bir cezadır."

    "İnsanları doğru değerlendirebilmek için ilk önce önyargılarımızdan kurtulmamız lazım."

    "Rodion Romanoviç'in yazısında insanlar 'olağanüstüler' ve 'sıradan olanlar' diye ikiye ayrılıyor. Sıradan insanlar uysal, söz dinler kişiler olarak yaşarlar ve yasaları çiğneme hakları yoktur. Çünkü onlar, adları üstünde, sıradan insanlardır. Olağanüstü insanlara gelince, bunların her türlü suçu işlemeye, kanunları çiğnemeye hakkı vardır. Çünkü onlar olağanüstü insanlardır."

    "Canlı varlık için yaşam gereklidir, canlı varlık makinelere boyun eğmez, canlı varlık kuşkucudur, canlı varlık gericidir. Oysa bunda bir ölü kokusu var, istersen kauçuktan da yapabilirsin böylesini. Ama cansızdır, iradesizdir. Köle ruhludur, hiçbir zaman isyan etmez."

    "Genel olarak yeni tanıştığınız biri, anlatacaklarınızı gereğinden fazla bir ilgi ve ciddiyetle dinlemeye kalkarsa, hele anlatacaklarınız size göre, karşınızdakinin gösterdiği derin ve ilgi ve ciddiyetle karşılaştırılamayacak kadar basit ise, bu durum sizi fazlasıyla tedirgin eder."

    "O akıllı bir adam, ama akıllıca davranabilmek için yalnızca akıl yetmez ki..."

    "Ah sizi aşağılık insanlar! Nefret eder gibi seviyorlar. Ah, hepsinden nefret ediyorum!"

    "Şimdi bütün bunlar sanki bir başka dünyaya ait şeyler... Hem de uzun zamandan beri... Zaten etrafımdaki her şeyde, aslında bu dünyaya ait değillermiş gibi gelen bir şeyler var."

    "Evet, belki namuslu bir insansın; ama namusluyum diye övünülür mü hiç? Herkes namuslu olmak zorunda değil midir? Hatta temiz bir insan... Hem böyle olmakla birlikte, (kendin de hatırlıyorsun bunu) senin de ufak tefek bazı numaraların olmadı mı? Gerçi bunlar öyle namussuzca işler değildi, ama olsun! Oysa kafandan neler geçiyordu."

    "Ben yalanı severim! Yalan, bütün diğer varlıklara karşı insanı üstün kılan tek özelliktir! Yalan söyleyerek gerçeğe ulaşırsın! Ben yalan söylediğim için insanım. Önceden on dört kez, hatta belki de yüz on dört kez yalan söylemeden hiçbir gerçeğe ulaşılmamıştır ve bu kendine göre onurlu bir iştir. Oysa biz kendi aklımızla bile yalan söylemeyi beceremeyiz! Bana bir yalan söyle, ama bu yalan kendi yalanın olsun, senin uydurduğun bir şey olsun, alnından öpeyim! Kendi söylediğin bir yalan, başkalarına ait gerçekleri tekrarlamaktan belki de daha iyidir. Birincisinde sen bir insan, ikincisinde ise bir papağan olursun! Biz neyiz şimdi? Biz istinasız hepimiz; bilimde, ilerlemede, düşüncede, buluşta, istekte, liberalizmde, akılda, tecrübede, her şeyde, her şeyde daha kolej hazırlık sınıfındayız! Başkalarının aklıyla yetinmek hoşlarına gidiyor, alışmışlar bir kere!"

    "Güç gerek bana, güç! Güçsüz hiçbir şey olmaz! Oysa güç bile ancak güçle elde edilebilir."

    "Denginiz değilim efendim, dengesizim...''"

    "Ama kardeş, tabiata yön veren biz insanlar değil miyiz?! Öyle olmasaydı insanoğlu kör inançlar okyanusunda boğulur giderdi. Bir tek büyük adam ortaya çıkmazdı. 'Vicdan, ödev' gibi bazı laflar ediliyor. Bunlara karşı bir şey söylemek istemiyorum, ama bu kavramları nasıl anlamalıyız?"

    "İnsan sevdikleri için bunu yapabilir, kendi hayatını boş verir! Yeter ki sevdiği varlık mutlu olsun."

    "Ayrıca birini tanıyabilmek için ona son derece dikkatli, ön yargılardan sıyrılarak yaklaşmak lazım, aksi takdirde daha sonra düzeltilmesi güç bazı yanlışlara düşülebilir."

    "İnsanoğlu denen aşağılık yaratık her şeye alışıyor!
    Dalıp gitmişti. "Ya yanılıyorsam?!" diye haykırdı elinde olmadan. "İnsanoğlu aşağılık bir yaratık değilse? O zaman her şey ön yargıdan, boş bir korkudan ibaret demektir ve hiçbir engel yok, böyle de olması lazım!""

    "Ben hayaletlerin yalnızca hastalara göründüğüne katılıyorum; ama bu, hayaletlerin başkalarına değil de yalnızca hastalara göründüğünü kanıtlar, yoksa onların hiç olmadıklarını değil."

    "Ayrıntılar çok önemli!.. Ayrıntılar mahveder her zaman her şeyi..."

    "Sevgili dostum fakirlik ayıp değildir doğru. Ama sarhoşlukta erdem değildir. fakat sefalet ayıptır efendim ayıptır. İnsan fakir de olsa ruhundaki asaleti koruyabilir. Sefalete düşen birini sopayla toplumun dışına atmazlar daha da alçaltabilmek için süpürürler."

    "Önce biraz ağladılar, ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır!"

    "Dünyada açıkyüreklilikten zor ve övmeden kolay bir şey yoktur."

    "Yalan sevimli bir şeydir, çünkü insanı gerçeğe ulaştırır. Hayır, burada insanın canını sıkan şey, yalnız yalan söylemeleri değil ama kendi yalanlarına kendilerinin de inanmalarıdır."

    vs vs...
  • Seve seve itiraf edeyim sana, zira bu konuda bana söyleyeceğini biliyorum, çocuklar gibi gününü gün eden, oyuncak bebeklerini yanlarında sürükleyen, soyup giydiren, annenin şekerli ekmeği sakladığı dolabın çevresinde büyük bir saygıyla sessiz dönenen, arzu ettikleri şeyi en sonunda ele geçirince, avurtlarını şişire şişire yiyerek, daha daha! diye bağıranlar en mutlu kişilerdir.

    - Bunlar mutlu yaratıklar.
  • 240 syf.
    ·55 günde·Beğendi·6/10
    Uzak doğu özellikle de Japon kültürü, gelenekleri, edebiyatı, düşünce yapısı ve yaşam biçimine çok meraklı biriyim. Filmlerini, dizilerini, animelerini, kitaplarını, müziklerini ve internette bulduğum bilgi kaynakları izlemeye, dinlemeye ve okumaya çalışırım fırsat buldukça.

    Bu kitabı gördüğüm zaman filmlerinde ve özellikle animelerinde duyduğum ama hiç bir bilgim olmayan mitleri, efsaneleri ve masalları hakkında hem bir şeyler öğrenebilmek istiyordum hem de sonu güzel biten masallara, güzel hikayelere de ruhun ihtiyacı var öyle değil mi ;)

    Kitapta yirmi bir tane Japon Masalı ve en sonda da Eski Bir Çin Masalı ile birlikte toplam 22 masal bulunuyor. Bazıları kısa bazıları uzun ama hemen hemen hepsinde yeşilçam filmlerinden çıkmışcasına kötüler belasını buluyor cüneyt arkın misali kahramanlar kazanıyor hikayaler mutlu sonla bitiyor :)

    Tabi bazı masalların sonu kötü bitmese de hüzün de var ayrılıkta, ama barındırdığı güçlü duygu ve anlatım insanı etkiliyor. "Bambu Oduncusu ve Ay Çocuk" işte böyle bir masaldı. Diğer masallara nazaran daha güçlüydü ve yeri ayrı oldu benim için.

    Kahraman savaşçılar, bilge ve adaletli imparatorlar, imparatoriçeler, güzel prensesler, iyi huylu nazik aileler, sinsi komşular, kötü yürekli insanlar; yani bir masalda olması gereken tüm karakterler ile birlikte masalların olmazsa olmazı fantastik öğeler ve varlıklar da bu masallarda yerini alıyor. Masalların çoğunda da bunlardan bolca var: konuşan hayvanlar, korkunç yaratıklar, cadılar, ifritler, şeytan krallar, ve daha nice güce hükmeden krallar. Ama dikkatimi çeken şey üvey annelerin hepsi kötü karakterliydi :)

    Masallar ait oldukları ülkelerin tarihinden ve kültürlerinden beslenerek gelenekleri ve yaşam biçimlerinden de bir çok detayda bulabileceğiniz ağızdan ağıza, kuşaktan kuşağa aktarılan halk öyküleridir. Masalda eğiticilik esastır, insanlara ders verilir. Herkes masalın sonunda verilen dersten kendisine düşen payı alır. Masallarda kötülükler eleştirilerek okurun ve dinleyenin bu kötüler gibi olmaması istenir. İyiler ve iyilikler de yüceltilir ki okur veya dinleyici iyi olsun ve iyilik yapsın. Kitapta beğendiğim masallarda harfiyen bu özelliklere uyan, ete-kemiğe bürünmüş karakterlere sahip güçlü hikayaleri olanlardı.

    Hiçbir fantastik öğe ve doğaüstü güç bulundurmamasına rağmen "Matsuyama Aynası" çok güzel bir masaldı bence. "Ölmek İstemeyen Adamın Hikayesi", "Bambu Oduncusu ve Ay Çocuk", "Prens Yamato Take'nin Hikayesi", "Yaşlı Adam Yanağındaki Urdan Nasıl Kurtuldu?" masalları kitapta en beğendiğim masallar oldu.

    "Kurnaz Maymun ve Yabandomuzu" ve "Adachigahara İfriti" gibi masallarda bana çok yavan geldi. Belki Japon kültüründe benim bilmediğim bazı şeylere ithaf ediyor olabilir emin değilim ama bunlar gibi bir kaç masalı sırf okumak için okudum diyebilirim. Ama genel anlamda okuması zevkli masallardı :)

    Ama önerim bir roman gibi baştan başlayıp sonuna kadar tek solukta okumayın, benim yaptığım gibi başka kitaplarınızı okurken arada açın bir iki masal okuyun kapatın. Böyle daha fazla zevk alırsınız yoksa tek solukta okumaya kalkarsanız ileriki sayfalarda sıkılırsınız benden söylemesi ;) İyi Okumalar...
  • ...çocuklar gibi gününü gün eden, oyuncak bebeklerini yanlarında sürükleyen, soyup giydi­ren, annenin şekerli ekmeği sakladığı dolabın çevresinde büyük bir saygıyla sessiz dönenen, arzu ettikleri şeyi en sonunda ele geçirince, avurtlarını şişire şişire yiyerek, "daha daha!" diye bağıranlar en mutlu kişilerdir.