• 1722 - Nu'man İbnu Beşîr (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Dua ibadetin kendisidir" buyurdular ve sonra şu âyeti okudular. (Meâlen): "Rabbiniz: ''Bana dua edin ki size icâbet edeyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir" buyurdu." (Gâfır 60).

    Tirmizî, Tefsir, Gâfir, (2973); Ebû Dâvud, Salât 358, (1479). Metin Tirmizî'ye aittir.

    1723 - İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kaıları açılmış demektir. Allah'a taleb edilen (dünyevî şeylerden) Allah'ın en çok sevdiği afiyettir. Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit (musibet) için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyle ise sizlere dua etmek gerekir. "

    Tirmizî, Daavât 112, (3542).

    1724 - Ubâde İbn's-Sâmit (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Yeryüzünde, mâsiyet veya sıla-i rahmi koparıcı olmamak kaydıyla Allah'tan bir talepte bulunan bir Müslüman yoktur ki Allah ona dilediğini vermek veya ondan onun mislince bir günahı affetmek suretiyle icabet etmesin. "

    Tirmizî, Daavât 126, (3568).

    1725 - Ebû'd-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), (bir gün) sordu:

    "En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, melîkinizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi ?"

    "Evet! Ey Allah'ın Resûlü!" dediler.

    "Allah'ın zikridir!" buyurdu.

    Tirmizî, Daavat 6, (3374); Muvatta, Kur'ân 24.

    1726 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Allahu Teâlâ hazretleri şöyle seslenir: "Beni bir gün zikreden veya bir makamda benden korkan kimseyi ateşten çıkarın!"

    Tirmizî, Cehennem 9, (2597).

    1727 - Hz. Muâz (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Akşamdan (abdestli olarak) temizlik üzere zikrederek uyuyan ve geceleyin de uyanıp Allah'tan dünya ve âhiret için hàyır taleb eden hiç kimse yoktur ki Allah dilediğini vermesin."

    Ebû Dâvud, Edeb 105, (5042).

    1728 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Bir kimse evine veya yatağına gir'ince hemen bir melek ve bir şeytan alelacele gelirler. Melek:

    "Hayırla aç!" der. Şeytan da:

    "Şerle aç!" der.

    Adam, şayet (o sırada) Allah'ı zikrederse melek Şeytanı kovar ve onu korumaya başlar. Adam uykusundan uyanınca, melek ve şeytan aynı şeyi yine söylerler. Adam, şayet: "Nefsimi, ölümden sonra bana geri iade eden ve uykusunda öldürmeyen Allah hamdolsun. İzniyle yedi semayı arzın üzerine düşmekten alıkoyan Allah'a hamdolsun"dese bu kimse yatağından düşüp ölse şehit olur, kalkıp namaz kılsa faziletler içinde namaz kılmış olur."

    Rezîn ilâvesidir.

    1729 - Hz.Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Allah'ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, bana İsmâil'in oğullarından dört tanesini âzad etmemden daha sevgili gelir. Allah'ı zikreden bir cemaatle ikindi namazı vaktinden güneş batımına kadar oturmam dört kişi âzad etmemden daha sevgili gelir."

    Ebû Dâvud, İlm 13, (3667).

    1730 - Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Her gece, Rabbimiz gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve;

    "Kim bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey istemişse onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım" der. "

    Rivayetin Müslim'deki bir vechi şöyle: "Allahu Teâla gecenin ilk üçte biri geçinceye kadar mühlet verir. Ondan sonra yakın semâya inerek şöyle der:

    "Melik benim, Melik benim. Kim bana dua edecek?"

    Buhârî, Tevhid 35, Teheccüd 14, Daavât 13, Müslim,Salâtu'1-Müsâfırin 166, (758); Muvatta, Kur'ân 30, (1,214); Tirmizî, Daavât 80, (3493); Ebû Dâvud, Salât 311, (1315).

    1731 - Ebû Ümâme (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Derdi ki: "Ey Allah'ın Resûlü! En ziyade dinlenmeye (ve kabule) mazhar olan dua hangisidir?"

    "Gecenin sonunda yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualardır!" diye cevap verdi."

    Tirmizî, Daavât 80.

    1732 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Ezanla kaamet arasında yapılan dua reddedilmez (mutlaka kabule mazhar olur.)"

    "Öyleyse, dendi, "ey Allah'ın Resûlü, nasıl dua edelim?"

    "Allah'tan, dedi, dünya ve âhiret için âfıyet isteyin!"

    Ebû Dâvud, Salât 35, (521); Tirmizî, Salât 46, (216), Daavât 138, (3588, 3589).

    1733 - Sehl İbnu Sa'd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "İki şey vardır, asla reddedilmezler: Ezan esnasında yapılan dua ile, insanlar birbirine girdikleri savaş sırasında yapılan dua."

    Muvatta, Nidâ 7, (1, 70); Ebû Dâvud, Cihâd 41, (2540).

    1734 - Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise (secdede) duayı çok yapın."

    Müslim, Salât 215, (482); Ebû Dâvud, Salât 152, (875).

    1735 - Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) anlatıyor:

    "(Allah'ın kabul ettiği) üç müstecab dua vardır, bunların icâbete mazhariyetleri hususunda hiç bir şekk yoktur. Mazlumun duası, müsâfirin duası, babanın evladına duası."

    Tirmizî, Birr 7, (1906); Cennet 2, (2528), Daavât 139, (3592); Ebû Dâvud, Salât 364, (1536); İbnu Mâce, Dua 11, (3862).

    1736 - Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "İcâbete mazhar olmada gâib kimsenin gâib kimse hakkında yaptığı duadan daha sür'atli olanı yoktur."

    Tirmizî, Birr 50, (1981), Ebû Dâvud, Salât 364, (1535); Müslim, Zikr 88, (2733); Buhârî, Mezâlim 9.

    DUA EDENİN HEY'ETİ (DIŞ GÖRÜNÜŞÜ)

    1737 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) hazretleri anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Duvaları örtmeyin. Kim kardeşinin mektubuna, onun izni olmadan bakarsa, tıpkı ateşe bakmış gibi olur. Allah'tan avuçlarımızın içiyle isteyin, sırtlarıyla istemeyin; duayı tamamlayınca avucunuzu yüzlerinize sürün."

    Ebû Dâvud, Salât 358, (1489,1490,1491).

    1738 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua ederken ellerini öyle kaldırdı ki, koltuk altlarının beyazlığını gördüm."

    Buhârî, İstiska 21.

    1739 - Hz. Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ellerini dua ederken kaldırınca, onları yüzlerine sürmedikçe geri bırakmazlardı."

    Tirmizî, Daavât 11, (3383).

    1740 - Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Adamın biri iki parmağı ile dua ediyordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

    "Birle! Birle!" diye müdâhale etti."

    Tirmizî, Daavât 117, (3552); Nesâî, Sehv 37, (3, 38).

    1741 - Sehl İbnu Sa'd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı ne minberde ne de bir başka şey üzerinde dua yaparken ellerini uzattığını görmedim. Bilakis şöyle gördüm" dedi ve baş ve orta parmaklarını kapayıp şehâdet parmağını açmış vaziyette işaret etti."

    Ebû Dâvud, Salât 230, (1105).

    1742 - Hz. Selmân (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Rabbiniz hayiydir, kerimdir. Kulu dua ederek kendisine elini kaldırdığı zaman, O, ellerini boş çevirmekten istihya eder."

    Tirmizî, Daavât 118, (3551); Ebû Dâvud, Salât 358, (1488).

    1743 - Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlulla: (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Allah'a duayı, size icabet edeceğinden emin olarak yapın. Şunu bilin ki Allah celle şânuhu (bu inançla olmayan ve) gafletle (başka meşguliyetlerle) oyalanan kalbin duasını kabul etmez."

    Tirmizî, Daavât 66.(3474.)

    DUANIN KEYFİYETİ

    1744 - Fadâle İbnu Ubeyd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua eden bir adamın, dua sırasında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salat ve selam okumadığını görmüştü. Hemen:

    "Bu kimse acele etti" buyurdu. Sonra adamı çağırıp:

    "Biriniz dua ederken, Allahu Teâlâ'ya hamd u senâ ederek başlasın, sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salât okusun, sonra da dilediğini istesin" buyurdu."

    Tirmizî, Daavat 66,(3473, 3475); Ebû Dâvud, Salât 358, (1481); Nesâî, Sehv 48, (3, 44).

    1745 - Hz. Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Dua sema ile arz arasında durur. Bana salat okunmadıkça, Allah'a yükselmez. (Beni hayvanına binen yolcunun maşrabası yerine tutmayın. Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun.)"

    Tirmizî, Salât 352, (486).

    Tirmizî, bunu Hz. Ömer (radıyallahu anh)'e mevkuf olarak rivayet etmiştir. Rezîn ise merfu olarak rivayet etmiştir.

    1746 - Hz. İbnu. Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer (radıyallâhu anhümâ) beraber otururlarken ben namaz kılıyordum. (Namazı bitirip) oturunca, Allah'a sena ile zikretmeye başladım ve arkasından Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a salât okuyarak devam ettim. Sanra kendim. için duada bulundum. (Bu tarzımı beğenmiş olacak ki) Hz. Peygaınber (aleyhissalâtu vesselâm);

    "İşte!.İstediğin veriliyor. İşte! İstediğin veriliyor'' dedi."

    Tirmizî, Cum'a 64, (593).

    1747 - Hz. Übeyy İbnu Ka'b (radıyallâhu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) birisine dua edeceği vakit önce kendisine dua ederek başlardı."

    Tirmizî, Daavât, 10, (3382).

    1748 - Ebû Müsabbih el-Makrâî, Ebû Züheyr en-Nümeyrî (radıyallahu anh)'den naklen anlatıyor: "Bir gece Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber çıktık., Derken bir adama rastlatdık. Sual (ve Allah'tan talep) hususunda çok ısrarlı idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu dinlemek üzere durakladı. Ve:

    "Eğer (duayı) sonlandırırsa vâcib oldu!" buyurdu. Kendisine:

    "Ne ile sonlandırırsa ey Allah'ın Resûlü!" denildi.

    "Amin ile" dedi, uzaklaştı. Adama:

    "Ey fülan! duanı âminle tamamla ve de gözün aydın olsun!" dedi."

    Ebû Dâvud, Salât 172, (938).

    1749 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Sizden biri dua edince "Ya Rabb! Dilersen beni affet! Ya Rabb dilersen bana rahmet et!" demesin. Bilâkis, azimle (kesin bir üslubla) istesin, zira Allah Teâlâ Hazretleri'ni kimse icbâr edemez. "

    Buhârî, Daavât 21, Tevhîd 31; Müslim, Zikr 7, (2678-79); Muvatta, Kur'an 28 (1, 213); Tirmizî, Daavât 79 (3492); Ebû Dâvud, Salât 358, (1483); İbnu Mâce, Dua 8, (3854).

    1750 - Ebû Musâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir sefere (Hayber Seferi) çıkmıştık. Halk (yolda, bir ara) yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) (müdahele ederek):

    "Nefislerinize karşı merhametli olun. Zîra sizler, sağır birisine hitàb etmiyorsunuz, muhâtabınız gâib de değil. Sizler gören, işiten, (nerede olsanız) sizinle olan bir Zât'a, Allah'a hitab ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zât, her birirıize, bineğinin boynundan daha yakındır" dedi."

    Buhârî, Daavât 50, 67, Cihâd 131, Meğâzî 38, Kader 7, Tevhîd 9; Müslim, Zikr 44, (2704);Tirmizî, Daavât 3, 59, (3371, 3457); Ebû Dâvud, Salât 361. (1526,1527.1528).

    1751 - Hz. Muâz (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir kimsenin: "Ya Rabbi, senden nimetin kemâlini taleb ediyorum" dediğini işitmişti. Sordu:

    "Nimetin kemâli nedir?"

    "Bu bir duadır, onunla dua edip, onunla hayır (çok mal) ümîd ettim" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)

    "Sordum, zîra, nimetin kemâli cennete girmektir, ateşten kurtulmaktır" dedi. Bir başkasının da şöyle dediğini işitti:

    "Ey celâl ve ikrâb sâhibi Rabbim!" hemen şunu söyledi:

    "Duana icâbet edilmiştir, (ne arzu ediyorsan) durma iste" Derken ,bir başkasının:

    "Ya Rabbi senden sabır istiyorum!" dediğini işitmişti, ona da: "Allah'tan bela istedin, afiyet de iste!" dedi.

    Tirmizî, Daavât 99, (3524).

    1752 - Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) özlü duaları tercih eder, diğerlerini bırakırdı."

    Ebû Dâvud, Salât 358, (1482).

    1753 - Hz. İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) duayı üç kere yapmaktan, istiğfarı üç kere yapmaktan hoşlanırdı."

    Ebû Dâvud, Salât 361, (1524).

    MÜTEFERRİK HADİSLER

    1754 - Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyudular ki: "Acele etmediği müddetçe herbirinizin duasına icâbet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var: "Ben Rabbime dua ettim duamı kabul etmedi."

    Buhârî, Daavât 22; Mislim, Zikr 92, (2735); Muvatta, Kur'an 29 (1, 213); Tirmizî, Daavât 145, (3602, 3603); Ebû Dâvud, Salât 358, (1484).

    Müslim'in diğer bir rivâyeti şöyledir: "Kul, günah taleb etmedikçe veya sıla-i rahmin kopmasını istemedikçe duası icâbet görmeye (kabul edilmeye) devam eder."

    Tirmizî'nin bir diğer rivâyetinde şöyledir: "Allah'a dua eden herkese Allah icâbet eder. Bu icâbet, ya dünyada peşin olur, ya da ahirete saklanır, yahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek süretiyle olur, yeter ki günah taleb etmemiş veya sıla-ı rahmin kopmasını istememiş olsun, ya da acele etmemiş olsun."

    1755 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Nefslerinizin aleyhine dua etmeyin, çocuklarınızın aleyhine de dua etmeyin, hizmetçilerinizin aleyhine de dua etmeyin. Mallarınızın aleyhine de dua etmeyin. Ola ki, Allah'ın duaları kabul ettiyi saate rastgelir de, istediğiniz kabul ediliverir."

    Ebû Dâvud, Salât 362.(1532).

    1756 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin."

    Tirmizî, Daavât 149, (3607, 3608).

    1757 - Ebû Hüreyre hazretleri (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâla Hazretleri kendisinden istemeyene gadap eder."

    Tirmizî, Daavât 3, (3370); İbnu Mâce, Dua 1, (3827).

    1758 - İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) hazretleri anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allahu Teâla Hazretleri'nin fazlından isteyin. Zira Allah, kendisinden istenmesini sever. İbadetin en efdali de (dua edip) kurtuluşu beklemektir."

    Tirmizî, Daavât 126 (3566).

    1759 - Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir kadın: "Ey Allah'ın Resûlü, bana ve kocama dud ediver!" diye ricada bulunmuştu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz:

    "Allah sana da, kocana da rahmet etsin!" diye dua buyurdu."

    Ebû Dâvud, Salât 363, (1533).

    1760 - Ebû'd-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kardeşinin gıyabında dua eden hiçbir mü'min yoktur ki melek de: "Bir misli de sana olsun" demesin."

    Müslim, Zikr 86, 88, (2732, 2783); Ebû Dâvud, Salât 364, (1534).

    Ebû Dâvud'un rivâyetinde şu ziyâde vardır: "Melekler: "Âmin, bir misli de sana olsun!" derler."

    1761 - Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her kim, kendine zulmedene beddua ederse, ondan intikamını (dünyada) almış olur."

    Tirmizî, Daavât 115, (3547).

    İSM-İ ÂZAM VE ESMÂ-İ HÜSNA DUALARI

    1762 - Hz. Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir adamın şöyle söylediğini işitti: "Allah'ım, şehâdet ettiğim şu hususlar sebebiyle senden talep ediyorum: Sen, kendisinden başka ilah olmayan Allah'sın, birsin, samedsin (hiçbir şeye ihtiyacın yok, her şey sana muhtaç), doğurmadın, doğmadın, bir eşin ve benzerin yoktur."

    Bunun üzerine Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular:

    "Nefsimi kudret elinde tutan Zât'a yemin olsun, bu kimse, Allah'tan İsm-i Âzàmı adına talepte bulundu. Şunu bilin ki, kim İsm-i Âzamla dua ederse Allah ona icâbet eder, kim onunla talepde bulunursa (Allah ona dilediğini mutlaka) verir. "

    Tirmizî, Daavât 65, (3471); Ebû Dâvud, Salât 358, (1493).

    1763 - Mihcen İbnu'l-Edra' (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir adamın: "Ey Allah'ım, bir ve samed olan, doğurmayan ve doğurulmayan, eşi ve benzeri de olmayan Allah adıy-la senden istiyorum. Günahlarımı mağfıret et, sen Gafürsun, Râhimsin!" dediğini işitmişti, hemen şunu söyledi:

    "O mağfiret edildi. O mağfıret edildi. O mağfiret edildi!"

    Ebû Dâvud, Salât 184, (985); Nesâî, Sehv 57, (3, 52).

    1764 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir adam şöyle dua etmişti: "Ey Allah'ım, hamdlerim sanadır, nimetleri veren sensin, senden başka ilah yoktur, Sen semâvat ve arzın celâl ve ikrâm sahibi yaratıcısısın, Hayy ve Kayyümsun (kâinatı ayakta tutan hayat sahibisin.) Bu isimlerini şefaatçi yaparak senden istiyorum!"

    (Bu duayı işiten) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sordu:

    "Bu adam neyi vesile kılarak dua ediyor, biliyor musunuz?"

    "Allah ve Resûlü daha iyi bilir`?"

    "Nefsimi kudret elinde tutan Zât'a yemin ederim ki, o Allah'a, İsm-i Âzam'ı ile dua etti. O İsm-i Âzam ki, onunla dua edilirse Allah icabet eder, onunla istenirse verir."

    Tirmizî, Daavât 109 (3538); Ebû Dâvud, Salât 358, (1495); Nesâî, Sehv 57, (3, 52).

    1765 - Esmâ Bintu Yezîd (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın İsm-i Âzam'ı şu iki âyettedir:

    1- "İlahınız, tek olan ilahdır, ondan başka ilah yoktur. O Rahmân ve Rahîm'dir." (Bakara 163).

    2- Âl-i İmrân süresinin baş kısmı: Elif Lâm-Mim. O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur, O Hayy ve Kayyümdur" (Âl-i İmrân 1-3).

    Ebû Dâvud, Salât 358, (1496); Tirmizî Daavât 65, (3472).

    1766 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever."

    Bir rivâyette: "Kim o isimleri sayarsa cenntete girer" buyurmuştur. Buhârî hadisi bu lafızla tahric etmiştir. Müslim'de "tek" kelimesi yoktur.

    Buhârî, Daavât 68; Müslim, Zikr 5, (2677); Tirmizî, Daavât 87, (3502).

    Tirmizî'nin rivâyetinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Allah'ın isimlerini şöyle yazdı:

    "O Allah ki O'nda başka ilâh yoktur. Rahman'dır. Rahim'dir. E1-Meliku'l-Kuddûsu, es-Selâmu, el-Mü'minu, el-Müheyminu, el-Azîzu, el-Cebbâru, el-Mütekebbiru, el-Hâliku, el-Bâriu, el-Musavviru, el-Gaffâru, el-Kahhâru, el-Vehhâbu, er-Rezzâku, el-Fettâhu, el-Alîmu, el-Kâbizu, el-Bâsitu, el-Hâfidu, er-Râfiu, el-Muizzu, el-Müzillu, es-Semîu, el-Basîru, el-Hakemu, el-Adlu, el-Latîfu, el-Habîru, el-Halîmu, el-Azîmu, el-Gafûru, eş-Şekûru, el-Aliyyu, eI-Kebîru, el-Hafîzu, el-Mukîtu, el-Hasîbu, el-Celîlu, el-Kerîmu, er-Rakîbu, el-Mucîbu, el-Vâsiu, el-Hakîmu, el-Vedûdu, el-Mecîdu, el-Bâisu, eş-Şehîdu, el-Hakku, el-Vekîlu, el-Kaviyyu, el-Metînu, el-Veliyyu, el-Hamîdu, el-Muhsî, el-Mubdiu, el-Muîdu, el-Muhyi, el-Mümîtu, el-Hayyu, el-Kayyûmu, el-Vâcidu, el-Mâcidu, el-Vâhidu, el-Ahadu, es-Samedu, el-Kâdiru, el-Muktediru, el-Muahhiru, el-Evvelu, el-Âhiru, ez-Zâhiru, el-Bâtinu, el-Vâli, el-Müte'âli, el-Berru, et-Tevvâbu, el-Müntekimu, el-Afuvvu, er-Raûfu, Mâliku'l-Mülki, Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm, el-Muksitu, el-Câmiu, el-Ganiyyu, el-Muğnî, el-Mâni', ed-Dârru, en-Nâfiu,en-Nûru, el-Hâdî, el-Bedîu, el-Bâki, el-Vârisu, er-Reşîdu es-Sâbüru."

    İsimleri bu şekilde, sâdece Tirmizî saymıştır.

    ALLAH'IN GÜZEL İSİMLERİNİN ŞERHİ

    1767 - El - Kuddûs: Ayıplardan temiz demektir.

    es-Selâm: Selâm sahibi‚ yani herçeşit ayıptan selâmette‚her türlü âfetten berî demektir.

    el-Mü’min: Kullarına va’dinde sâdık olan demektir. Tasdîk mânasına olan imandan gelir. Yahut‚ kıyamet günü kullarına‚ azabına karşı garanti veren‚ güven veren demektir‚ bu mâna emân’dan gelir.

    el-Muheyyim: Şâhid olan (görüp güzeten) demektir. Emîn mânasına geldiği de söylenmiştir. Aslı‚ müeymin’dir‚ ancak hemze‚ hâ’ya kalbolmuştur. Keza er-Rakîb ve el-Hafiz mânâsına geldiği de söylenmiştir.

    el-Azîzu: Kahreden‚ galebe çalan demektir. "İzzet"‚galebe çalmak mânasına gelir.

    el Cebbâr: Mahlukâtı mecbur eden; emir veya yasak her ne dilerse ona zorlayan demektir. Bu kelimenin‚ bütün mahlukâtının fevkinde yücedir mânasına geldiği de söylenmiştir.

    el-Mütekebbir: Mahlukâta ait sıfatlardan yüce‚ uzak mânasına gelir. Ayrıca "Mahlukâtından büyüklük taslayarak kendisiyle azamet yarışına kalkanlara büyüklüyünü gösteren ve onlara haddini bildiren mânasına geldiği de söylenmiştir.Keza şu mânaya geldiği de belirtilmiştir: "Mütekebbir" Allah’ın azametini ifâde eden kibriyâ kelmesinden gelir‚ tezyîfî bir mâna taşıyan kibir kelimesinden gelmez.

    el-Bârîu: Mahlukâtı‚ mevcut bir misâle bakmaksızın‚ yoktan‚ örneksiz olarak yaratan mânasına gelir. Bu kelime‚ öncelikle hayvanlar için kullanılır‚ diğer mahluklar için pek kullanılmaz. Hayvanlar dışındaki mahlukât hakkında nâdiren kullanılır.

    el-Müsavvir: Mahlukâtı farklı sûretlerde yaratan" demektir. Tsvîr lügat olarak hat ve şekil çizmek mânasına gelir.

    el-Gaffâr: Kulların günahlarını tekrar tekrar affeden‚ mânasına gelir. Gafr kelimesi‚ aslında setr (örtmek) ve kapatmak mânalarına gelir. Allah Teâla kullarının günahlarını affedici‚ onlar için cezayı terketmek sûretiyle (günahları) örtücüdür.

    el-Fettâh: Kulları arasında hâkim demektir. Araplar, hâkim iki hasmın (dâvalı-dâvacı) arasındaki ihtilafı çözdüğü zaman: "Hâkim iki hasmın arasını fethetti" derler. Hükmetti, çözüme kavuşturdu mânasında, hâkime fâtih dendiği de olmuştur. Mamafih "Kullarına rızk ve rahmet kapılarını açan", rızıklarından kapanmış olanları açan mânasına da gelir.

    el-Kâbız: Kullarının rızkını lütfu ve hikmetiyle tutan mânasına gelir.

    el-Bâsıt: Kullarına rızkı açıp cûd ve rahmetiyle genişleten demektir. Böylece Cenâb-ı Hakk, hem ihsan sahibi, hem de onu men edici olmaktadır.

    el-Hâfid: Cebbarları ve firavunları alçaltan demektir. Yâni onları horlar ve değersiz kılar demektir.

    er-Râfi': Velîlerini, dostlarını yüeltir. Azîz kılar demektir. Böylece Allah, hem zelîl hem de azîz kılıcı olmaktadır.

    el-Hakem: Hâkim demektir. Bu da hakikatı hükmetme yetkisi kendis ne verilen, ona gönderilen demek olur.

    el-Adlu: Kendinde heva meyli olmayan, hükümde doğruluktan ayrılmayan cevre yer vermeyen mânasına gelir. Aslında masdardır. Ancak âdil makamında kullanılmıştır. Âdil'den daha beliğdir, çünkü müsemma, fiilin kendisiyle isimlenmiştir.

    el-Latîfu: Arzunu sana rıfkla ulaştıran demektir. "Mahiyeti, idrak edilemeyecek kadar latîf" mânasına geldiği de söylenmiştir.

    el-Habîru: Olanı ve olacağı bilen kimseye denir.

    el-Gafûru: Bağışlamada mübalağa eden, çok bağışlayan demektir.

    eş-Şekûru: Kullarını, sâlih fiilleri sebebiyle mükâfatlandıran ve sevap veren demektir. Allah'ın kullarına şükrü, onlara mağfireti ve ibâdetlerini kabul etmesidir.

    el-Kebîru: Celâ1 (büyüklük) ve şânının yüceliği sıfatlarını taşıyan kimsedir.

    el-Mukîtu: Muktedir demektir. Ayrıca, mahlukâta gıdalarını veren mânasına geldiği de söylenmiştir.

    el-Hasîbu: el-Kâfi demektir. Muf'il mânasında fâildir, tıpkı mü'lim mânasında elim gibi, hasîb'in muhâsib mânasında kullanıldığı da söylenmiştir.

    er-Rakîbu: Kendisinden hiçbir şey gâib olmayan hâfîz (muhâfız) demektir.

    el-Mucîbu: Kullarının duasını kabul edip, icâbet eden zât demektir.

    el-Vâsiu: Zenginliği, bütün fakrlar bürüyen; rahmeti herşeyi kuşatan demektir.

    el-Vedûdu: el-Vedd (sevgi) kelimesinden mef'û1 mânasında feûl'dür. Allah Teâlâ Mevdûd'dur. Çok sevilir. Yani velilerinin kalbinde sevgilidir. Veya fâil mânasında feûldür. Yani Allah Teâla sâlih kullarını sever, bu da "onlardan razı olur" demektir.

    el-Mecîdu: Keremi geniş olan demektir. Şerif mânasını taşıdığı da söylenmiştir.

    el-Bâisu: Mahlukâtı, ölümden sonra kıyamet günü yeniden diriltir demektir.

    eş-Şehîdu: Kendisinden hiçbir şey gâib olmayan kimse demektir. Şâhid ve şehîd aynı mânada kullanılır, tıpkı âlim ve alîm kelimeleri gibi. Mâna şöyledir: Allah, (her yerde) hâzırdır. Eşyayı müşahede edip her an görür.

    el-Hakku: Varlığı ve vücudu gerçek olan demektir.

    el-Vekîlu: Kulların rızıklarına kefil demektir. Hakikat şudur: Kendisine tevkîl edilmiş olanı işinde müstakil söz sâhibi olmaktır. Bu hususta şu âyet hatırlanabilir: "(Dediler ki) Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" (A1-i İmrân 173).

    el-Kaviyyu: el-Kâdir (güçlü) demektir. Ayrıca: "Kudreti ve kuvveti tam, O'nu hiçbir şey âciz kılamaz" mânasına da gelir.

    el-Metînu: Şedîd ve kavî olup, hiçbir fiilinde meşakkatle karşılaşmayan demektir.

    el-Veliyyu: Nâsır (yardımcı) demektir. Ayrıca: "İşlerin kendisiyle yürüdüğü mütevelli, yetimin velîsi gibi" diye de açıklanmıştır.

    el-Hamîdu: Fiiliyle hamde hak kazanan mahmûd kimsedir. Bu kelime mef'ûl mânasında fâildir.

    el-Muhsî: İlmiyle herşeyi sayan, nazarından büyük veya küçük hiçbir şey kaçmayan kimse demektir.

    el-Mübdiu: Eşyayı yoktan ilk defa var eden, yaratan demektir.

    el-Muîdu: Mahlukâtı hayattan sonra tekrar ölüme, öldükten sonra da tekrar hayata iâde eden kimse demektir.

    el-Vâcidu: Fakirliğe düşmeyen zengin demektir. Bu kelime, gına demek olan cide kökünden gelir.

    el-Vâhidu: Tek başına devam eden, yanında bir başkası olmayan ferd'dir. Ayrıca, şerik ve arkadaşı olmayan kimse mânas da mevcuttur.

    El-Ahadu: Ferd demektir. Ahad ile vâhid arasındaki farka gelince, ahad, kendisiyle bir başka adedin zikredilmesini men edecek bir yapıya sâhiptir. Kelime hem müzekker, hem de müennestir. "Bana kimse (ahad) gelmedi derken, gelmeyen hem erkektir, hem de kadındır." Vâhid'e gelince bu sayıların ilki olarak vazedilmiştir: "Bana halktan biri (vahid) geldi" denir ama, "Bana haktan kimse (ahad) geldi" denmez. Vâhid, emsâl ve nazîri kabûl etmeyen bir mâna üzere bina edilmiştir. Ahad ise ifrad ve arkadaşlardan yalnızlık üzere bina edilmiştir. Öyle ise, vâhid, zât itibariyle münferiddir, ahad ise mâna itibariyle münferiddir.

    es-Samedu: İhtiyaçlarını temin etmek üzere, halkın kendisine başvurduğu efendidir. Yani halkın kendisine yöneldiği kimsedir.

    el-Muktediru: Kudret kökünden müfteil babındandır. Kâdir'den daha öte bir güçlülük ifâde eder.

    el-Mukaddimu: Eşyayı takdim edip, yerli yerine koyan demektir.

    el-Muahhiru: Eşyayı yerlerine te'hir eden demektir. Kim takdime hak kazanırsa ona takdîm eder, kim de te'hîre hak kazanırsa ona da te'hîr eder.

    el-Evvelu: Bütün eşyadan önce var olan demektir.

    el-Âhiru: Bütün eşyadan sonra bâkî kalacak olan demektir.

    ez-Zâhiru: Herşeyin üstünde zâhir olan ve onların üstüne çıkan şey demektir.

    el-Bâtınu: Mahlukâtın nazarlarından gizlenen demektir.

    el-Vâlî: Eşyanın mâliki ve onlarda tasarruf eden demektir.

    el-Müteâli: Mahlukâtın sıfatlarından münezzeh olan, bu sıfatların biriyle muttasıf olmaktan yüce ve âlî olan.

    el-Berru: Katından gelen bir iyilik ve lütufla, kullarına karşı merhametli, şefkatli demektir.

    el-Müntakimu: Dilediğine ceza vermede şiddetli davranan demektir. Nekame kökünden müfteil babında bir kelimedir. Nekame, hoşnudsuzluğun öfke ve nefret derecesine ulaşmasıdır.

    el-Afuvvu: Afv'dan feûl babında bir kelimedir. Bu bâb mübalağa ifâde eder. Öyle ise mâna: "Günahları çokça bağışlayan" dcmek olur.

    er-Raûfu: Katından gelen bir re'fetle (şefkatle) kullarına merhametli ve şefkatli olan demektir. Re'fetle rahmet arasındaki farka gelince; rahmet bazan maslahat gereği istemeyerek de olabilir. Re'fet isteksiz olmaz, isteyerek olur.

    Zü'l-Celâl: Celâl, celîl'in masdarıdır. Celâl, celâlet, nihâyet derecede büyüklük, azamet demektir. Zü'l-Celâl büyüklük sahibi olan mânasına gelir.

    el-Muksidu: Hükmünde âdil, demektir. Ef'àl babında adaletli oldu mânasına olan bu kelime, sülâsî aslında zulmetti mânasına gelir. Nitekim kasıt; cevreden, zâlim demektir.

    el-Câmiu: Kıyamet günü mahlukâtı toplayan demektir.

    el-Mâniu: Dostlarını, başkalarının eziyetinden koruyan yardımcı demektir.

    en-Nûru: Körlüğü olanları nuruyla görür kılan, dalâlette olanları da hidâyetiyle irşâd eden demektir.

    el-Vârisu: Mahlukâtın yok olmasından sonra da bâki kalan demektir.

    er-Reşîdu: Mahlukâta maslahatların gösteren demektir.

    es-Sabûru: Âsîlerden intikam almada acele etmeyen, cezalandırmayı belli bir müddet te'hîr eden demektir. Allah'ın sıfatı olarak sabûr'un mânası halîm'in mânasına yakındır. Ancak ikisi arasında şöyle bir fark vardır: Sabûr sıfatında cezanın mutlaka olacağını beklemeyebilirler. Ancak halîm sıfatıyla Allah'ın cezasına kesin nazarıyla bakarlar.

    Allah inkarcıların söylediklerinden münezzeh ve mukaddestir, uludur, yücedir.

    NAMAZ DUALARI

    1768 - Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz için tahrime tekbirini alınca kıraate geçmezden önce bir müddet süküt buyurmuştur. Ben:

    "Ey Allah'ın Resûlü, dedim, anam babam sana feda olsun, tekbir ile kıraat arasındaki süküt esnasında ne okuyorsunuz?" Bana şu cevabı verdi:

    "Ey Allahım, beni hatalarımdan öyle temizle ki, kirden paklanan be-yaz elbise gibi olayım. Allahım beni, hatalarımdan su, kar ve dolu ile yıka" diyorum."

    Buhârî, Ezân 89; Müslim, Mesâcid 147, (598); Ebû Dâvud, Salât 123, (781); Nesâî, İftitâh 15, (2,128,129).

    Ebû Dâvud, Nesâî (ve Buhârî'nin) rivâyetlerinin başında şu ziyade vardır: "Allahım, benimle hatalarımın arasını doğu ile batının arası gibi uzak kıl,"

    1769 - İbnu Ömer (radyallahu anhumâ) anlatıyor: "Biz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte namaz kılarken, cemaatten biri aniden:

    "Allahu ekber kebîrâ, velhamdü lillâhi kesîrâ, subhânallâhi bükraten ve asîlâ (Allah, büyükte büyüktür, Allah'a hamdimiz çoktur, sabah akşam tesbihimiz Allah'adır!" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz:

    "Bu sözleri kim söyledi?" diye sordu. Söyleyen adam:

    "Ben, ey Allah'ın Resûlü" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesellâm) efendimiz:"

    "O sözler hoşuma gitti. Sema kapıları onlara açıldı" buyurdu. İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) der ki: "Söylediği günden beri o zikri okumayı hiç terketmedim."

    Müslim, Mesâcid 150, (601); Tirmizî, Daavât 137, (3586); Nesâî İftitâh 8, (2,125).

    Nesâî, bir rivâyette şu ziyâdede bulunmuştur: "On iki adet meleğin, bu sözleri (yükseltmek üzere) koşuştuklarını gördüm."

    1770 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz kılarken nefes nefese bir adam geldi ve:

    "Allahu ekber, Elhamdü lillâhi hamden kesîran tayyiben mubâreken fîhi. (Allah büyüktür, çok temiz ve mübârek hamdler Allah'adır!)" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namazı bitirince:

    "Şu kelimeleri hanginiz söyledi?" diye sordu. Cemaat bir müddet sessiz kaldı, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

    "(Kim söylediyse çekinmesin, benim desin), Zîra fena bir şey söylemiş değil)" dedi. Bunun üzerine adam:

    "Ben, ey Allah'ın Resûlü!" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da:

    "Ben on iki melek gördüm. Her biri, bu kelimeleri (Allah'ın huzuruna) kendisi yükseltmek için koşuşmuşlardı."

    Müslim, Mesâcid 149, (600); Ebû Dâvud, Salât 121, (763): Nesâî, İftitâh 19, (2,132,133).

    1771 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaza başlarken tekbir getirir, sonra (bazan) şunu okurdu: "İnne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Lâ şerîke lehu ve bi-zâlike ümirtü ve ene evvelü'l-müslimîn. Allahümmehdinî li-ahseni'l a'mâli ve ahseni'l-ahlâki. Lâ yehdî li-ahseniha illâ ente. Ve kınî seyyie'l-a'mâl ve seyyie'l-ahlâk. Lâ yakî seyyiehâ illâ ente. (Namazım, ibâdetim hayatım ve ölümüm âlemlerin Şeriksiz Rabbi Allah içindir. Ben bununla emrolundum. Ben bu emre teslim olanların ilkiyim. Ey Allah'ım, beni amellerin ve ahlâkın en iyisine sevket. Bunların en iyisine senden başka sevkeden yoktur. Beni kötü amellerden ve kötü ahlâktan koru, bunların kötülerinden ancak sen korursun."

    Nesâî, İftitâh 16, (2,129).

    1772 - Muhammed İbnu Mesleme (radıyallâhu anh)anlatıyor:

    "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) nâfile namaz kılmak için kalktığı vakit (bazan) şunu okurdu:

    "Allahu ekber veccehtü vechiye li'llezî fatara's-Semâvâti ve'1-arza hanî-fen müslimen ve mâ ene mine'l-müşrikîn... (Allah büyüktür. Yüzümü Ha-nîf ve Müslüman olarak semâvat ve arzı yaratan Allah a yönelttim. Ben müşriklerden değilim). . . ")

    Devamını Hz. Câbir (radıyallâhu anh)'in rivâyetinde olduğu şekilde zikretti. Sonra şunu okudu:

    "Allahümme ente'l-Meliku. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bihamdike Allahım (kâinatın gerçek) Meliki sensin. Senden başka ilah yoktur. Seni hamdinle takdîs ederim]. " Sonra kıraata geçti."

    Nesâî, İftitâh 17, (2,131).

    1773 - Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaza (iftitah tekbiri ile) başlayınca şunu okurdu:

    "Subhâneke Allahümme ve bi-hamdike ve tebârekesmüke ve teâlâ ceddüke ve lâ ilâhe gayruke. (Allah'ım seni her çeşit noksan sıfatlardan takdîs ederim, hamdim sanadır. Senin ismin mübârek, azametin yücedir, senden başka ilah da yoktur)."

    Tirmizî, Salat 179, (243); Ebû Dâvud, Salat 122, (776); İbnu Mâce, İkâmeti's-Salat 1, (804).

    RÜKÜ VE SECDELERDE OKUNACAK DUALAR

    1774 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Haberiniz olsun, ben rükü ue secde hâlinde Kur'ân okumaktan men edildim. Öyleyse rüküda Rabb Teâlâ'yı tâzim edin, secdede ise dua etmeye gayret edin, (zira secdede iken yaptığınız dua) icâbet edilmeye Iâyıktır."

    Müslim, Salât 207 (479); Ebü Dâvud, Salât 152, (876); Nesai, İftitâh 98, (2,189).

    1775 - Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) hazretleri anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm), secdelerinde şunları söylerdi: "Allahümmağfirli zenbi küllehu, dıkkahu ve cüllehu, evvelehu ve âhirehu, sırrahu ve alâniyyetehu. (Allahım! Büyük-küçük birinci sonuncu, gizli-açik, bütün günahlarımı mağfiret buyur. "

    Müslim, Salât 216, (483); Ebu Dâvud, Salât 152, (878).

    1776 - Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resullulah (aleyhissalatu vesselâm) rüküsunda ve secdelerinde şu duayı çokca okurdu:

    "Sübhânekallâhümme Rabbenâ ve bi-hamdike, Allahümmağfirli. (Allah'ım, seni takdis ve tenzih ederim. Rabbimiz! Takdisimiz hamdinledir. Ey Allahım, beni mağfiret et.)" Bu duayı okumakla Kur'ân'a yani Kur'ân'ın: "Rabbini hamd ile tesbih et" (Nasr 3) âyetineuyuyordu."

    Buhâri, Ezân 123, 139, Meğâzi 50, Tefsir, İzâcâe nasrullahi ve'l-Feth; Müslim, Salât 217, (484); Ebü Dâvud, Salât 152, (877); Nesâi, İftitâh 153, (2, 219).

    Müslim, Ebu Dâvud ve Nesâi'de gelen bir rivâyette şöyle denir: "Resüllullah (aleyhissalatu vesselâm) rükü ve secdesinde şöyle derdi: "Subbühun kuddüsün Rabbü'l-melaiketi ver-Rühi, (Münezzehsin, mükaddessin, meleklerin ve Ruh'un Rabbisin)".

    1777 - Muvatta, Tirmizi ve Ebu Davud'un bir rivâyetinde şöyle denir: "Resülullah (aleyhissalatu vesselâm)'ı yatakta kaybettim ve araştırdım, derken elim ayağının altına rastladı. Secdede idi ve: "Allahümme inni eüzu bi-rızâke min sahtike ve eüzu bi-muâfâtike min ukübetike ve eüzu bike minke Lâ uhsi senâen aleyke. Ente kemâ esneyte alâ nefsike. (Allahım! Senin rızanı şefaatçi kılarak öfkenden sana sığınıyorum. Affını şefaatçi yaparak cezandan sana sığınıyorum. Senden de sana sığınıyorum. Sana layık olduğun senâyı yapamam. Sen kendini sena ettiğin gibisin)" diyordu."

    1778 - İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden biri rükü edince üç kere "Sübhâne rabbiyel azim (Büyük Rabbim (her çeşit kusurdan) münezzehdir" desin. Bu, en az miktardir. Secde yapınca da üç kere "Sübhane Rabbiye'l a'lâ (Ulu Rabbim (her çeşit kusurdan) münezzehdir" desin. Bu da en az miktardır."

    Ebu Dâvud, Salât 154, (886); Tirmizi, Salât 194, (261).

    1779 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm), rükü yaptığı zaman: "AIIahümme Ieke reka'tu ve bike âmentü ve leke eslemtü ve aleyke tevekkeltü ente Rabbiye, haşaa sem'i ve basari ve Iahmî ve demi ve izâmi IiIIahi Ràbbi'I-âlemin. (Ey AIIahım sana rükü yapıyorum, sana inandım, sana teslim oldum, sana tevekkül ettim. Sen Rabbimsin, kulağım, gözüm, etim, kanım ve kemiklerim ÂIemIerin Rabbi olan Allah önünde haşyette, tezeIIüIdedir."

    Nesâi, İftitâh 104, (2,192). Bu rivâyet Müslim'de gelen uzun bir rivayetin bir parçasıdır (Salâtu'l-Müsâfirin) 201, (771).

    1780 - İbnu Ebi Evfâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselâm) sırtını rüküdan kaldırdığı zaman: "SemiaIlâhu Iimen hamideh, Allahümme Rabbenâ Ieke'I-hamdü mil'es-semâvâti ve miI'eI-arzi ve miI'e mâ şi'te min şey'in ba'du. (AIIah, kendisine hamd edeni işitir. Ey AIIahım, ey Rabbimiz, semâlar dolusu, arz dolusu ve bunlardan başka istediğin her şey dolusu hamdler sana olsun"

    Müslim, Salat 204, (476); Ebu Dâvud, Salat 144, (846).

    1781 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) iki secde arasında: "Allahümme'ğfir li ve'rhamni, ve'cbürni, ve'hdini ve'rzukni. (Allahım bana mağfiret et, merhamet et, beni zengin kıl, bana hidâyet ver, bana rızık ver) derdi".

    Ebü Dâvud, Salât 145, (850); Tirmizi, Salât 211, (284); İbnu Mâce, Salât 23, (898).

    1782 - Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) secde ettiği vakit şöyle dua okurdu: "Allahım sana secde ettim, sana inandım, sana teslim oldum. Yüzüm de, kendisini yaratıp şekillendiren, ona kulak, göz takan yaratanına secde etmiştir. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir" (Hacc 14).

    Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın teşehhüdle selam arasında okuduğu en son duası: "Allahümmağfir Ii mâ kaddemtü ve mâ ahhartü ve ma esrertü ve mâ a'Ientü ve maesreftü ve mâ ente a'Iemu bihi minnî ente'I-mukaddim ve ente'I-muahhir. Lâ ilâhe illâ ente. (Allahım, geçmiş ömrümde yaptıklarımı, gelecekte yapacaklarımı, gizli işlediklerimi, aleni yaptıklarımı, israflarımı, benim bilmediğim fakat senin bildiğin kusurlarımı affet. İlerleten sen, gerileten de sensin, senden başka ilah yoktur)".

    Müslim, Salâtul-Müsâfirin 201, (771), Tirmizi, Daavât 32, (3417, 3418, 3419); Ebü Dâvud, Salât 121, (760); Nesâi, İftitâh 17, (2,130).

    1783 - Abdullah İbnu Amr İbni'l-As (radıyallâhu anhüma) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a, Hz. Ebü Bekir (radıyallâhu anh) gelerek:

    "Bana namazda okuyacağım bir dua öğret" dedi. Resülullah (aleyhissalatu vesselam) ona şu duayı okumasını söyledi:

    "Allahümme inni zalemtü nefsi zulmen kesiran ue lâ yağfiru z-zünübe illâ ente fà'ğfir li mağfireten min indike verhamni inneke ente'l-ğàfüru'r-rahim. (Allahım ben nefsime çok zulmettim. Günahları ancak sen affedersin. Öyle ise beni, şanına layık bir mağfiretIe bağışla, bana merhamet et. Sen affedici ve merhamet edicisin".

    Buhâri, Sıfâtu's-Salât 149, Daavât 17, Tevhid 9; Müslim, Zikr 48, (2705); Tirmizi, Daavât 98, (3521); Nesâi, Sehiv 58, (3, 53).

    TEŞEHHUDDEN SONRA OKUNACAK DUA

    1784 - İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) hazretleri anlatıyor:

    "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) teşehhüdden sonra şunu okurdu: "Allahümme inni eüzu bike min azâbi cehennem ve eüzu bike min azâbi'I-kabri ve eüzu bike min fitneti'd-Deccâl ve eüzu bike min fitneti'I-mahyâ ve'I-memât. (AIIahım, ben cehennem azabından sana sığınırım. Kabir azabından da sana sığınırım. Deccal fitnesinden de sana sığınırım, hayat ve ölüm fitnesinden de sana sığınırım)".

    Ebu Dâvud, Salât 184, (984).

    SELAMDAN SONRA OKUNACAK DUA

    1785 - İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın geceleyin namazdan çıkınca şu duayı okuduğunu işittim: "ÂlIahım! Senden, katından vereceğin öyIe bir rahmet istiyorum ki, onunla kalbime hidayet, işlerime nizam, dağınıklığıma tertip, içime kâmil iman, dışıma amel-i sâlih, amellerime temizlik ve ihlâs verir, rızana uygun istikâmeti ilham eder, ülfet edeceğim dostumu lutfeder, beni her çeşit kötülüklerden korursun.

    Allahım, bana öyle bir iman, öyle bir yakin ver ki, artık bir daha küfür (ihtimali) kalmasın. Öyle bir rahmet ver ki, onunla, dünya ve ahirette senin nazarında kıymetli olan bir mertebeye ulaşayım.

    Allahım! Hakkımızda vereceğin hükümde lütfunIa kurtuluş istiyorum, (kurbuna mazhàr olan) şühedâya has makamları niyaz ediyorum, bahtiyar kulların yaşayışını diliyorum, düşmanlara karşı yardım taleb ediyorum!

    Allahım! Anlayışım kıt, amelim az da olsa (dünyevi ve uhrevi) ihtiyaçlarımı senin kapına indiriyor (karşılanmasını senden taleb ediyorum). Ràhmetine muhtacım, halimi arzediyorum. (İhtiyacım ve fakrim sebebiyledir ki) ey işlere hükmedip yerine getiren, kalplerin ihtiyacını görüp şifâyâb kilan Rabbim! Denizlerin aralarını ayırdığın gibi benimle cehennem azabının arasını da ayırmanı, helâke dâvetten, kabir azabindan korumanı diliyorum.

    Allahım! Kullarından herhangi birine verdiğin bir hayır veya mahlukatindan birine vaadettiğin bir lütuf var da buna idrakim yetişmemiş, niyetim ulaşamamış ve bu sebeple de istediklerimin dışında kalmış ise ey âlemlerin Rabbi, onun husülü için de sana yakarıyor, bana onu da vermeni rahmetin hakkında senden istiyorum.

    Ey Allahım! Ey (Kur'ân gibi, din gibi) kuvvetli ipin, (şeriat gibi) doğru yolun sahibi! Kâfirler için cehennem vaadettiğin kıyamet gününde, senden cehenneme karşı emniyet, arkadan başlayacak ebediyet gününde de huzur-i kibriyana ulaşmış mukarrebin meleklerle, (dünyada iken çok) rükü ve secde yapanlar ve ahidlerini ifa edenlerle birlikte cennet istiyorum. Sen sınırsız rahmet sahibisin, sen (seni dost edinenlere) hadsiz sevgi sahibisin, sen dilediğini yaparsın. (Dilek sahipleri ne kadar çok, ne kadar büyük şeyler isteseler hepsini yerine getirirsin.)

    Allahım! Bizi, sapıtmayıp, saptırmayan hidâyete ermiş hidâyet rehberleri kıl. Dostlarına sulh (vesilesi), düşmanlarına da düşman kıl. Seni seveni (sana olan) sevgimiz sebebiyle seviyoruz. Sana muhâlefet edene, senin ona olan adâvetin sebebiyle adavet (düşmanlık) ediyoruz.

    Allahım! Bu bizim duamızdır. Bunu fazlınla kabul etmek sana kalmıştır. Bu, bizim gayretimizdir, dayanağımız sensin.

    Allahım! Kalbime bir nur, kabrime bir nur ver; önüme bir nur, arkama bir nur ver; sağıma bir nur, soluma bir nur ver; üstüme bir nur, altıma bir nur ver; kulağıma bir nur, gözüme bir nur ver; saçıma bir nur, derime bir nur ver; etime bir nur, kanıma bir nur ver; kemiklerime bir nur koy!

    Allahım nurumu büyüt, (söylediklerimin hepsine bedel olacak) bir nur ver, (söylenmiyenleri de kuşatacak) bir nur daha ver!

    İzzeti bürünmüş, onu kendine alem yapmış olan Zât münezzehtir. Büyüklüğü bürünmüş ve bu sebeple kullarına ikramı bol yapmış olan Zât münezzehtir. Tesbih ve takdis sadece kendine layık olan Zat münezzehtir. Fazl ve nimetler sâhibi Zàt münezzehtir. Azamet ve kerem sahibi Zât münezzehtir. Celal ve ikrâm sâhibi Zat münezzehtir."

    Tirmizi, Daavât 30, (3415).

    1786 - Hz. Sevbân (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) selam verip (namazdan çıkınca) üç kere istiğfarda bulunup: "Âllahümme entes-selâm ve minke's-seIâm tebârekte ve teâleyte yâ ze'l-celâli ve'I-ikrâm. (Allahım sen selamsın. Selàmet de sendendir. Ey celâl ve ikrâm sâhibi sen münezzehsin, sen yücesin)" derdi."

    Müslim, Mesâcid 135, (591); Tirmizi, Salât 224, (300); Ebu Dâvud, Salât 360 (1513); Nesâi, Sehv 80, (3, 68).

    1787 - Kà'a İbnu Ucre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) duyurdular ki: "Namazın takipçileri (muakkibât) var. Onları her namazın peşinden söyleyenler -veya yapanlar- (cennet ve mükafaat hususunda) hüsrâna uğramazlar. Bunlar otuz üç adet tesbih, otuz üç adet tahmid, otuzdört adet tekbir'dir".

    Müslim, Mesâcid 144, (596); Tirmizi Daavât 25, (3409); Nesâi, 91, (3, 75).

    Nesâi'nin Zeyd İbnu Sâbit (radıyallâhu anh)'ten yaptığı bir rivâyette şöyle denmektedir: "Bu emredildiği zaman Ensâr'dan bir adam rüyasında görür ki bir kimse: "Bunu yirmi beş yapın, tehlili de ilâve edin" demektedir. Sabah olunca bunu Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'aanlattı. Efendimiz : "Söylendiği şekilde yapın!" buyurdu".

    1788 - Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim sabah namazının arkasından yüz kere tesbihde ve yüz kere tehlilde bulunursa, deniz köpüğü gibi çok bile olsa günahları affedilir".

    Nesai, Sehv 95, (3, 79).

    1789 - Ukbe İbnu Amir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) her namazın arkasından muavvizâtı okumamı emretti."

    Ebu Dâvud, Salât 361, (1523); Nesâi, Sehv (79, (3, 68).

    TEHECCÜD NAMAZI ESNASINDA DUA

    1790 - Hz. İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) teheccüt namazı kılmak üzere geceleyin kalkınca şu duayı okurdu: "AIIahım, Rabbimiz! Hamdler sanadır. Sen arz ve semâvatin ve onlarda bulunanIarın kayyumu ve ayakta tutanısın, hamdler yalnızca senin içindir. Sen semâvat ve arzın ve onlarda bulunanların nûrusun, hamdler yalnızca sanadır. Sen haksın, va'din de haktır. Sana kavuşmak haktır, sözün haktır. Cennet haktır, cehennem de haktır. Peygamberler hàktır, Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) de haktır. Kıyamet de haktır.

    AIIahım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana tevekkül ettim. Sana yöneldim. Hasmına karşı senin (bürhanın) iIe dâva açtım. Hakkımı aramada senin hakemliğine başvurdum. Önden gönderdiğim ve arkada bıraktığım hatalarımı affet. Gizli işlediğim, aleni yaptığım, benim bilmediğim, senin benden daha iyi bildiğin hatalarımı da affet! İlerleten sen, gerileten de sensin. Senden başka ilah yoktur".

    Buhâri, Teheccüt 1, Daavât 10 Tevhid 8, 24, 35; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirin 199, (769); Muvatta, Kur'ân 34, (1, 215, 216); Tirmizi, Daavât 29, (3414); Ebü Dâvud, Salât 121, (771); Nesâi, Kıyâmu'l-Leyl 9, (3, 209, 210).)

    AKŞAM VE SABAH YAPILACAK DUALAR

    1791 - İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselâm) akşam olunca şu duayı okurdu:

    "Elhamdulillah geceye erdik. Mülk de, Allah için geceye erdi. AIlah'tan başka ilâh yoktur. Tektir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamdler 0'nàdır, O, her şeye kâdirdir. Rabbim! Bu gecede olacak hayrı, bundan sonra olacak hayrı senden taleb ediyorum. Bu gecede olacak şerden ve bundan sonra olacak şerlerden sana sığınıyorum. Ràbbim! TembeIlikten yaşlılığın kötülüklerinden sana sığınıyorum. Rabbim! Cehennem azabından, kabir azabından sana sığınıyorum!"

    İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) devamla, Resülullah (aleyhissalatu vesselâm)'ın sabah olunca şu duayı okuduğunu söyledi:

    "ElhamduIiIIah sabaha erdik. Mülk de AIIah için sabaha erdi."

    Müslim, Zikr 75, (2723); Tirmizi, Daavât 13, (3387); Ebu Dâvud, Edeb 110, (5071).

    1792 - Ebu Selâm, Hz. Enes (radıyallâhu anh)'ten naklediyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Kim akşama ve sabaha erdiği zaman: "Rabb olarak Allah, din olarak İslâm'a, resül olarak Muhammed (aleyhissalatu vesselâm)'e razı olduk" derse onu razı etmek de Allah üzerine bir hak olmuştur".

    Rezin bu duaya: "Kıyamet günü" ifadesini ilave etmiştir.

    Ebü Dâvud, Edeb 110, (5072) İbnu Mâce, Dua 14, (3870).

    1793 - Abdullah İbnu Gannâm el-Beyâzi (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim sabaha erdiği zaman: "Allahım, benimle veya mahlukatından herhangi biriyle hangi nimet sabaha ermişse bu sendendir. Sen birsin, ortağın yoktur, hamdler sanadır, şükür sanadır" derse, o günkü şükür borcunu ödemiştir. Kim de aynı şeyler akşama erince söylerse o da o geceki şükür borcunu eda eder."

    Ebu Dâvud, Edeb 110, (5073).

    UYUMA VE UYANMA DUALARI

    1794 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girdiği zaman şu duayı okurdu: "Bize yedirip içiren, ihtiyaçlarımız görüp bizi barındıran AIIah'a hamdolsun. İhtiyacını görecek, barınak verecek kimsesi olmayan niceleri var!"

    Müslim, Zikr 64, (2715); Tirmizi, Daavât 16, (3393); Ebü Dâvud, Edeb 107, (5053).

    1795 - Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn'i ve Kul hüvallahu ahad'i okur ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi".

    Buhari Fedâilu'l-Kur'ân 14, Tıbb, 39, Daavat 12; Müslim, Selâm 50, (2192); Muvattâ, Ayn 15, (2, 942); Tirmizi, Daavât 21, (3399); Ebu Dâvud, Tıbb 19, (3902).

    1796 - Hz. Huzeyfe İbnu'l-Yemân (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girince şu duayı okurdu:

    "Allahım! Senin adınla hayat bulur, senin adınla ölürüm".

    Sabah olunca da şu duayı okurdu:

    "Bizi öldürdükten sonra tekrar hayat veren AlIah'a hamdolsun!. Zaten dönüşümüz de O'nadır".

    Buhâri, Daavat 7, 8, 16, Tevhid 13; Tirmizi, Daavât 29, (3413); Ebü Dâvud, Edeb 177, (5049).

    1797 - Hz. Berâ (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Yatağına girdiğin zaman şu duayı oku: "Allahım nefsimi sana teslim ettim, yüzümü sana çevirdim, işlerimi sana emanet ettim sırtımı sana dayadım. Senin rahmetinden ümitvarım, gazabından da korkuyorum. Senin ikabına karşı, senden başka ne melce var, ne de kurtarıcı. İndirdiğin Kitab'a, gönderdiğin Peygamber (aleyhissalâtu uesselâm)'e imàn ettim"

    "Eğer bunu okuduğun gece ölecek olursan fıtrat üzere ölmüş olursun. Şayet sabaha erersen hayır bulursun."

    Buhâre, Daavât 7, 9; Tevhid 34; Müslim, Zikr 56, (2710); Tirmizi, Daavat 76, (3391); Ebu Dâvud, Edeb 107, (5046, 5047, 5048).

    Tirmizi'nin bir rivayetinde şöyle denmiştir: "Resülullah (àleyhissalâtu vesselâm), uyumak isteyince sağ yanı üzerine dayanır ve şöyle dua ederdi: "Allàhım! Kullarını topladığın -veya yeniden dirilttiğin- gün, beni azâbından koru".

    1798 - Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) geceleyin uyanınca şu duayı okurdu: "Allahım! Seni hamdinle tenzih ederim, Senden başka ilah yoktur. Günahım için affını dilerim, rahmetini taleb ederim. Allahım ilmimi artır, bana hidayet verdikten sonra kalbimi saptırma. Katından bana rahmet lutfet. Sen lutfedenlerin en cömerdisin".

    Ebu Dâvud, Edeb 108, (5061).

    1799 - Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselâm) yatacağı sırada şu duayı okurdu:

    "Allahım, kerim olan Zât'ın adına, eksiği olmayan kelimelerin adına, alınlarından tutmuş olduğun hayvanların şerrinden sana sığınırım. Allahım sen borcu giderir günahı kaldırırsın. Allahım senin ordun mağlub edilemez, và'dine muhalefet edilemez. Servet sahibine serveti fayda etmez, servet sendendir. Allahım seni hamdinle tesbih ederim".

    Ebu Dâvud, Ebed 107, (5052).

    1800 - Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir gün, Hâlid İbnu Velid el-Mahzumi (radıyallâhu anh):

    "Ey Allah'ın Resülü, bu gece hiç uyuyamadım" diye Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam)'e yakındı.

    Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona şu tavsiyede bulundu:

    "Yatağına girdinmi şu duayı oku: "Ey yedi kat semânın ve onların gölgelediklerinin Rabbi, ey arzların ve onların taşıdıklarının Rabbi, ey şeytanların ve onların azdırdıklarının Rabbi! Bütün bu mahlükâtının şerrine karşı, bana himâyekâr oI! 0l ki hiç birisi, üzerime âni çullanmasın, saldırmàsın. Senin koruduğun aziz olur. Senin övgün yücedir, senden başka ilah da yoktur, ilah olarak sâdece sen varsın."

    Tirmizi, Daavât 96, (3518).

    1801 - İmam Mâlik'ten rivayete göre, ona şu haber ulaşmıştır: "Hâlid İbnu'l-Velid (radıyallâhu anh), Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam)'e:

    "Ben uykuda iken korkutuluyorum. (Ne yapmamı tavsiye buyurursunuz?)" diye sordu. Ona şu tavsiyede bulundu:

    "Allah'ın eksiksiz, tam olan kelimeleri ile O'nun gadabından, ikabından, kullarının şerrinden, şeytanların vesveselerinden ve (beni kötülüğe atan) beraberliklerinden AIlah'a sığınırım! de!".

    Muvatta, Şi'r 9, (2, 950).

    EVDEN ÇIKIŞ VE EVE GİRİŞ DUALARI

    1802 - Ümmü Seleme (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselam) evinden çıktığı zaman şu duayı okurdu: "Allah'ın adıyla Allah'a tevekkül ettim. AIIahım! zillete düşmekten, dalâlete düşmekten, zulme uğramaktan, cahillikten, hakkımızda cehalete düşülmüş olmasından sana sığınırız".

    Tirmizi, Daavât 35, (3423); Ebü Dâvud, Edeb 112, (5094); Nesâi İstiâze 30, (8,268); İbnu Mâce, Dua 18, (3884).

    1803 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Evinden çıkınca kim: "Allah'ın adıyla, Allah'a tevekkül ettim, güç kuvvet Allah'tandır" derse kendisine: "İşine bak, sana hidâyet verildi, kifâyet edildi ve korundun da" denir, ondan şeytan yüz çevirir".

    Tirmizi, Daavât 34, (3422); Ebü Dâvud, Edeb 112, (5095); Nesâi, İstiâze (8,268).

    1804 - Ebü Mâlik eI-Eş'àri (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kişi evine girince şu duayı okusun: "AIIahım! Senden hayırlı girişler, hayırlı çıkışlar istiyorum. AIIah'ın adıyla girdik, AIIah'ın adıyla çıktık, Rabbimiz AIIah'a tevekkül ettik". Bu duayı okuduktan sonra ailesine selam versin".

    Ebu Dâvud, Edeb, 112, (5096).

    OTURMA-KALKMA DUALARI

    1805 - Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselâm) hazretleri buyurdular ki: "Kim, malâyâni konuşmaların çok olduğu bir yere oturur da, oradan kalkmazdan önce şu duayı okursa bu yerde oturmaktan hasıl olan günahından arınmış olur:

    Allahım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şehâdet ederim. Senden mağfiret diliyorum, Sana tevbe ediyor (af taleb ediyorum)".

    Tirmizi, Daavât 39, (2329).

    1806 - İbnu Ömer hazretleri (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir cemaatte oturduğu zaman, ashâbı için şu duayı okumadan nadiren kalkardı:

    "Allahım! Bize korkundan öyle bir pay ayır ki, bu, sana karşı işlenecek günahlarla bizim aramızda bir engel olsun. İtaatinden öyle bir nasib ver ki, o bizi cennete ulaştırsın. Yakîninden öyle bir hisse lutfet ki dünyevi musibetlere tahammül kolaylaşsın.

    Allahım! Sağ olduğumuz müddetçe kulaklarımızdan, gözlerimizden, kuvvetimizden istifade etmemizi nasib et. Aynı şeyi bizden sonra gelecek olan neslimize de nasib et. İntikamımızı, bize zulmedenlerden almışlardan kıl (mazlumlardan değil). Bize tecavüz edenlere karşı bizi muzaffer kıl. Bize, dini musibet verme. Dünyayı, ne asıl gayemiz kıl, ne de ilmimizin son hedefi. Bize merhametli olmayanı bize musallat etme."

    Tirmizi. Daavât 73, (3497).

    SEFERDE OKUNACAK DUA

    1807 - İmam Mâlik'e ulaştığına göre Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) sefer arzusuyla ayağını bineğinin özengisine koyduğu zaman şu duayı okurdu:

    "Bismillah! Allahım! Sen seferde arkadaşım, ailemde vekilimsin. Allahım, bize arzı dür, seferi kolaylaştır. Allahım, yolun meşakkatlerinden, üzüntülü dönüşten, mal ve ailede vuküa gelecek kötü manzaralardan sana sığınıyorum".

    Muvatta, İsti'zân 34, (2, 977).

    1808 - İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissâlatu vesselâm), seferden dönerken, uğradığı her tümsekte üç kere tekbir getirir, arkadan da: "Lâ ilâhe iIlaIIâhu vahdehu Iâ şerike Ieh, Iehü'I-mülkü ve Iehü'I-hamdü ve hüve aIâ külli şey'in kadir. (AIIah'tan başka ilah yoktur. O tekbir, ortağı yoktur, mülk O'nundur, hamd O'nadır. O herşeye kadirdir) dönüyoruz, tevbe ediyoruz, kulluk ediyoruz, secde ediyoruz, Rabbimize hamdediyoruz. AIIah va'dinde sâdık oldu, kuluna yardım etti. (Hendek Harbi'nde) müttefik orduları tek başına helâk etti" derdi.

    Buhâri, Daavât 52, Ömer 12, Cihâd 133, 197, Megâzi 29; Müslim, Hacc 428, (1344); Muvatta, Hacc 243, (1,421); Tirmizi, Hacc 104, (950); Ebu Dâvud, Cihâd 170, (2770).

    1809 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir adam Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam)'e:

    "Ey Allah'ın Resülü, ben sefere çıkmak istiyorum bana tavsiyede bulun!" diye talepte bulundu. Efendimiz:

    "Sana Allah'tan korkmanı ve (yol boyu aştığın) her tepeııin başında tekbir getirmeni tavsiye ediyorum!" buyurdu. Adam döneceği sırada şu duada bulundu: "Allah'ım! Ona uzaklığı dür, yolculuğu kolay kıl."

    Tirmizi Daavat 47, (3441).

    1810 - Abdullah el-Hatmi (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) birisiyle vedalaştı mı şöyle derdi: "Dininizi emânetinizi ve işlerinizin âkibetini Allah'ın muhafazasına bırakıyorum".

    Ebu Dâvud, Cihâd 80 (2600); Tirmizi, Daavât 45, (3439).

    1811 - Hz. Abdullah İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor:

    "Resülullah (aleyhissalâtu vesselam) seferde iken gece olunca şu duayı okurdu:

    "Ey arz, benim de senin de Rabbimiz Allah'tır. Senin de, (sende bulunanların da sende yaratılmış olanların da, senin üzerinde yürüyenlerin de şerrinden Allah'a sığınırım. Arslanın, iri yılanın, yılanın, akrebin ve bu beldede ikâmet eden (insilerin ve cinni)lerin, İblis'in ve İblis neslinin şerrinden de Allah'a sığınırım."

    Ebu Dâvud, Cihâd 80, (2603).

    1812 - Havle Bintu Hàkim (radıyallâhu anh ) anlatıyor:

    "Resülullah (aleyhissalatu vesselam) efendimiz buyurmuşlardır ki: "Kim bir yerde konakladığı zaman şu duayı okursa, oradan ayrılıncaya kadar ona hiçbir şey zarar vermez: "Eüzü bi-kelimâtillahi't-tâmmât min şerri mâ halâka. (Allah'ın eksiksiz, mükemmel kelimeleri ile, yarattıklarının şerrinden AIlah'a sığınıyorum.)"

    Müslim, 54, (2708); Muvatta, İsti'zân 34 (2, 978); Tirmizi, Daavât 41, (3433).

    ÜZÜNTÜ VE TASA HALİNDE DUA

    1813 - Hz. Sa'd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Balığın karnında iken, Zü'n-Nün'un yaptığı dua şu idi: Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke inni küntü mine'z-zâlimin. (Allahım! Senden başka ilâh yoktur, seni her çeşit kusurlardan tenzih edirim. Ben nefsime zulmedenlerdenim.)" Bununla dua edip de icâbet görmeyen yoktur."

    Tirmizi, Daavât 85. (3500).

    1814 - Hz. İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) üzüntü sırasında şu duayı okurdu: "Halim ve azim. olan Allah'tan başka ilah yoktur. Büyük Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur. Kıymetli Arş'ın Rabbi, arzın Rabbi, Semâvât'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur."

    Buhâri, Daavât 27, Tevhid 22, 23; Müslim, Zikr 83, (2730); Tirmizi, Daavât 40, (8431); İbnu Mâce, Dua 17, (3883).

    1815 - el-Hudri (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün Mescid'e girdi. Orada Ensâr'dan Ebü Ümâme (radıyallahu anh) denen kimse ile karşılaştı. Ona:

    "Ey Ebu Ümâme, niçin seni namaz vakti dışında Mescid'de oturmuş görüyorum?" diye sordu.

    "Peşimi bırakmayan bir sıkıntı ve borçlar sebebiyle ey Allah'ın Resülü" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselâm):

    "Sana bazı kelimeler öğreteyim mi? Bunları ok
  • Malumpaşa'nın 15.09.1947 günlü ikinci sayısında "Mahkeme Koridorlarında" köşesinde "Gün Uğursuzun" başlıklı bir yazı yayımlanmıştı. Aynı yazı bu sayının üçüncü sayfasına yeniden konmuştur.




    Yedi-Sekiz Paşa · 13 Mayıs 1949 · Sayı: 3

    Gazetenin bu sayısında toplatma haberi yoktur. Birinci sayfadan "Ne Mutlu Tokum Diyene! " başlıklı yorum verilmiştir. " Şakalar" köşesinde "Sular Akar Yedi Mil, Gemi Gider Altı Mil!" başlıklı fıkra konu edilmiştir. İkinci sayfada "Çarıklı Erkanıharp Anlatıyor" başlığıyla köy kahvesinde konuşulanlara yer verilmiştir. Üçüncü sayfadaki "Şehir ve Yurt Haberleri" köşesinde "İnceleme" başlığıyla şu haber geçilmiştir:" Marshall planına dahil memleketlerdeki balık ve balık avlanma işlerini incelemek için Amerika'dan bir heyet gelmiş bütün dalyanları ve balık avlanma yerlerini uzun boylu inceleyen heyetin


    değerli raporunu okuyalım: "Balıkçılığınız inkişafta ... Avrupaya da geniş ölçüde ihracat yapabilirsiniz!"


    Gördünüz mü incelemenin kerametini, böyle bir rapora gerçekten ihtiyacımız vardı. .. Palamutlarımız, toriklerimiz incelene incelene hamsiye dönecek diye korkuyorduk ... Mesela, heyeti Amerikadan değil de Rizeden getirse idik onlar kadar inceleyemezler mi idi. Her işimizi her yerimizi incelettik...

    İnceletecek bir balığımız vardı. Onu da yakalayıp incelediler. Sanıyorum ki buna da lüzum kalmayacak. Çünkü incelenecek hiçbir şeyimiz kalmadı, tükendi. Artık "Kalınlama"ya başlıyoruz. Mesela bundan sonra gazetelerde şu haberleri okumaya kendimizi alıştıralım: "Dış ticaretimizden iki yüz küsur milyon lira kazık yemişiz, bu kazıkları 'Kalınlama' yaptırmak için Amerikadan bir heyet çağıracağız vesaire ... "


    Üçüncü sayfada "Gelecekte Bugün" köşesinde yazılanlar da şöyle:


    Bundan bir sene sonra bugünkü gün 7 çocuk babası bir memur bir [Ütüncü dükkanındaki sol temayüllü bir gazeteye baktığından dolayı, komünist olduğu anlaşılacak ve alakalı Bakanın emri ile sorgusu-suali yapılmadan tekme-tokat kapı dışarı edilecektir.




    Bu sayıda, Markopaşa'nın ve Markopaşacıların başına gelenler yine şiirsel anlatır olarak ele alınmış:




    Yedi-Sekiz Paşa'nın bu sayısı da toplatılmamıştır.


    Yedi-Sekiz Paşa · 20 Mayıs 1 949 · Sayı: 4

    "Şakalar" köşesinde "Boynuzlu Koyun" başlığıyla sunulan bilgilerin şakayla bir ilişkisi yok: Boynuzlu koyun


    Sevgili okuyucularımız, İhtimal burada, Markopaşa'daki eski havayı bulamıyorsunuz. Evet bu esen, o eski kara yel değildir. Şimdi tatlı bir meltem yüzünüzü okşuyorsa biz de ferahlamış, serinlemiş olacağız. Eeee ...


    mevsim mevsimdir bu hayat. Ne olursa olsun "Niçin eskisi gibi yazmıyorsunuz?" diye soracaklar bulunabilir. Onlara şunu söyleyelim ki 16 sayı çıkarabildiğimiz son MARKOPAŞA, Rıfat Ilgaz'a 2 sene 7 aya, Aziz Nesin'e de 7 aya mal olmuştur. 230'ar lira da para cezaları vardır. Ayrıca Rıfat Ilgaz 142. maddeye çarpılarak 6 ay da BAŞDAN'dan yemiştir. Nasıl yazalım ... Siz söyleyin sevgili okuyucularımız, başımızda Zaloğlu Rüstemin gürzü gibi bir Matbuat Kanunu, Zülfikardan keskin bir de Cemiyetler Kanunu bulunursa ... Ama "Niçin eskisi gibi yazmıyorsunuz" diye yine ısrar edecekler çıkarsa onlara şu hikaye ile cevap verelim [Daha önce anlatılan "Çoban Köpekleri" öyküsü "karakoyun"a uyarlanarak anlatılmış ve sonunda şöyle denilmiş]:


    - Karakoyun kapıda durdukça bu çocuk daha çoook işler yapar, der.


    İşte böyle sevgili okuyucularımız, biz yazmasına yazarız, yazarız amma ...



    Birinci sayfada sağ başta "Kahrolsunlar! Kahrolsun" başlıklı yazıyı da okuyalım:


    Haktan ve hakikattan ayrılıp halk menfaatlarını baltalayanlar! Kahrolsunlar;


    Emperyalizme uşaklık edip, milletinin sefaleti pahasına saadet ve refah temin edenler!


    Kahrolsunlar;

    Milyonların ızdıraplarına kulaklarını tıkayıp, [okunamadı] enselerini katmerleştiren göbeklerini kamburlaştıran halk düşmanları!


    Kahrolsun;


    Irgat Recebin, mürertip Kirkor ustanın, Zillinin Ahmeded'in alınteri pahasına apartman dikenler! Kahrolsun!


    Bir lokma, bir hırka parasına çalışan, 40 derece güneş altında uğraşanların ağzından dilini çalanlar!


    Kahrolsun;

    Evet Kahrolsun!

    Anadolunun her tarafında millete kan kusturan faşist uşakları!





    Son olarak bu sayıdan bir öykü ve peşinden bir haber okuyalım:

    Eşek Şakası

    Birgün, hayvanlar kralının emri ile, bütün hayvanatın iştirak edeceği bir geçit resmi tertip edilir. Yapılan programa eşek dahil edilmez. Sebebini sorduğu vakit, herhangi bir münasebetsizliğinden çekinildiği söylenir. Eşeğin fazla ısrar ve teminatı karşısında kırmazlar, onu da programa dahil ederler. Merasim başlar ... Geçiş sırası eşeğe gelince eşek azametle ilerler ve kralın önüne geldiği vakit, yere dosdoğru uzanıp tepinerek anırmaya başlar. Güçlükle kenara alırlar. Kendisine, verdiği sözü hatırlatılarak niçin böyle yaptığı sorulunca:

    - Be birader der, ben eşekliğimi burada göstermezsem; ya nerede göstereceğim?

    İşte şimdi bunun gibi ... Eh artık arkasını da siz getirin.



    Ziyaret ve Ziyafet

    Dün Amerika'dan 17 toplu iğne, 5 kol düğmesi, 31 saat zembereği, 8 gözlük camı, 3 metre kablo ve 7 merkep nalı ile birlikte bir hayli de Amerikan bahriyelisi gelmiştir. Gelen denizciler ve malzemeler şerefine pembe köşkte Lütfi Kırdar 1.000 kişiye ziyafet çekmiştir.



    Hür Markopaşa · 16 Mayıs 1949 · Sayı: 2

    7 Ocak günü gazetenin birinci sayısını çıkarıp tutuklanan Orhan Erkip cezaevinden çıkmıştı. Hür Markopaşa'nın ikinci sayısını 16.05.1949 tarihinde çıkardı. Oysa daha önce yani Rıfat Ilgaz içerideyken çıkaracaktı. Ilgaz'ı dinleyelim:

    Ben Heybeli'de yatarken bizim ortak Orhan Erkip AsmalıMescit'te bir sayı çıkıp da toplatılan "Hür Markopaşa"dan hapis cezasına çarptırılmıştı. O da bu cezaevindeydi. Ben cezaevinin hastanesinde yatarken izin alıp beni görmeye gelmişti. Beşinci Kısım dayısı Köfte Mustafa'nın yardımcısıydı. Üç dört ayı kalmıştı çıkmaya. "Hiç korkma" diyordu. "Hür Markopaşa'yı çıkarırız, daha olmazsa. Ben günümü doldurayım, gerisi kolay. Yazarsın içeriden yazıları, yollarsın bana!"

    Bu ve izleyen üç sayıda Orhan Erkip, Markopaşa döneminden ve Markopaşacılardan kalan yazıları koydu. 13 Haziran 1949 günlü 6. sayısında gazeteyi her şeyiyle Rıfat Ilgaz'a devretti. Şimdi bu tarihe kadarki 2, 3, 4 ve 5. sayılara kısaca göz atalım. Gazetenin ikinci sayısının üçüncü sayfasında Markopaşacıların yargılanmalarına ilişkin bir haber var:







    Hür Markopaşa · 23 Mayıs 1 949 • Sayı: 3

    "Şakalar" köşesinde "İkisinden Birisi" başlığıyla yazılanlar şunlar: Son davalar bize çok tuzluya oturdu. Her şey hartada vardı ama, bu kadarı da biraz fazlaca geldi. Yook, bunlardan şikayetçi olduğumuzu sanmayın! Elbet her mesleğin kendine göre bir sakat tarafı vardır. Gülü seven dikenine katlanır tabi . . . Eğer muharrirliğin böyle zevkli tarafları olmasaydı, görünür görünmez kazalara, belalara nasıl tahammül edilirdi? . Efendinin biri, yeni tanıştığı bir zata laf kıtlığında sormuş:

    - Peder rahmetli zurna çalmasını bilirler miydi?

    Karşısındaki hayretle:

    - Yoook! Niçin sordun??

    - Bizim rahmetli de bilmezdi de ...

    Emin olun, ben de bilmem, bizim peder de bilmezdi. Laf kıtlığında söylüyorum. Yani, durumdan asla şikayetçi değilim. İnsan ekmek yediği mesleğinden nasıl dert yanar? .. Hatta şu anlatacağım fıkra bile gelişigüzel söylenivermiştir, laf kıtlığında: İçkinin yasak olduğu bir tarihte, kol gezen devriyeler Bektaşi babasını zil zurna yakalamışlar ... Buram buram tüten rakı kokusu her şeyi açıklamış . . . Subaşı hiddetle:

    - Yatırın, demiş, keratayı! Üç yüz değnek vurun tabanlarına!

    Bektaşinin hiç tınmadığını, üstelik de bıyık altından güldüğünü gören Subaşı:

    - Yetmiş sopa fazla vurun!

    Yine aldırmadığını görünce sormuş:

    - Behey haneharap, bunda gülecek ne var?

    Bektaşi dayanamamış:

    - Ağam, demiş. Ya senin tabanın yok, yahut da sayı saymasını bilmiyorsun!

    Toprağı bol olsun Bektaşi babasının. On gündür sözü dilimizden düşmüyor. Biz de onun gibi, verilen cezaları düşünerek, şöyle söylüyoruz:

    - Efendiler: Ya siz "bir yıl kaç gündür?" bilmiyorsunuz, yahut hiç "hapiste" yatmadınız! ..



    Son sayfadan seçilen yazının da tıpkıçekimini verelim:



    Hür Markopaşa· 23 Mayıs 1949 · Sayı: 4

    Üçüncü sayı ile aynı tarihli olan (30.5.1949 olmalıydı) bu sayıdan da Mim Uykusuz'un karikatürünü seçelim.

    Hür Markopaşa · 6 Haziran 1949 · Sayı: 5

    Bu sayıdan da bir yazı seçeceğiz. Yazı birinci sayfada ve "Kendimizi Tanıtalım!" başlığını taşıyor: Son senelerde yeni bir moda aldı yürüdü. Birtakım gazeteciler, muharrirler, siyaset adamları bar bar bağırıyorlar: " Kendimizi

    yabancılara tanıtalım." Yine birtakım ileri gelenlerimiz yabancı memleketlere yaptıkları seyahatlerinden dönüşlerinde ilk sözleri şu oluyor: "Bizi hiç tanımıyorlar, kendimizi tanıtalım." Yine bazı yabancı misafirlerin, trenden, vapurdan iner inmez ilk sözleri şu oluyor: "Sizi hiç tanımıyoruz, bize kendinizi tanıtın!" Hiç böyle acayip laf edilmiş değildir. Biz kendimizi zorla mı tanıtacağız. Sanki bizi görmesinler diye yüklere dolaplara mı saklanıyoruz? Yiğidin malı meydanda. İşte ortadayız. Tanıyacaklarsa tanısınlar. Bu tanımak ve tanıtılmak gayretinin altında neler oluyor, neler dönüyor bir bilseniz!

    Öyle geliyor ki, biz memleketimizi onlara tanıtacağız, hem de öyle tanıtacağız, öyle tanıtacağız kiiii ... Bu gayretle en sonunda, memleketi kendimiz bile tanıyamaz olacağız! ..



    Gazetenin bu sayısının polis müdürü tarafından toplatıldığı, bir sonraki sayıda yayımlanan " Kanundan Önce Kafanızı Değiştirin" başlıklı yazıdan anlaşılmaktadır.



    Hür Markopaşa · 13 Haziran 1949 · Sayı: 6

    Gazetenin sahip ve yazı işleri yönetmenliğini Rıfar Ilgaz üstlenmişti. Bu değişim ve gazetenin çıkarılışı ile ilgili olayları Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    ... Orhan Erkip Hür Markopaşa'yı çıkarmaya başlamıştı. Benim sorumlu müdürlüğüm sırasında, üç beş parça yazı kalmıştı elinde. Bunları yayınlayıp bitirdikten sonra, yürütemeyeceğini anlayınca Hür Markopaşa'nın imtiyazını bana devretmiş, kendisi kuru temizleme evi açmak üzere büsbütün ayrılmıştı. Tek başıma yürütebilecek miydim bu gazeteyi? Bir mizah dergisi yalnız yazıyla yürümezdi. Dizgi, baskı, kağıt işleri de vardı. Mim Uykusuz'la görüştükten sonra Babıali dağıtıcılarını dolaştım, Halit'leri, Nail'leri ... Her bakımdan destekleyeceklerdi beni.

    Güveniyorlardı dergiyi tek başıma yürüteceğime. "Nasıl Gazeteci Oldum?" diye Hür Markopaşa'nın ilk sayısından beri yayınlanan bir dizi vardı, Aziz'den kalma. Olay Sultanahmer Cezaevinde geçiyordu. İçerde yazdıklarını nasıl dışarı çıkardığını anlatıyordu. Taaa 1944'lerden beri yaşadığımız olaylardı bunlar ... Markopaşa geleneklerine göre diziyi sürdürmemde hiçbir sakınca görmemiştim.

    Dergi bütün saltanatıyla çıkmaya başlamıştı. Mim Uykusuz uzun deneyimlerden geçmiş daha da ustalaşmıştı. Sorumluluğu her bakımdan üzerime aldığım için bildiğim gibi yazıyordum. O sıralarda askerden izinli gelen Haluk Yetiş, Hür Markopaşa'yı Ankara'da izlediğini söylemişti. Yazıların tümünü benim yazdığımı, Aziz'in Aydın'da olduğunu öğrenince şaşıp kalmıştı. Ne var ki kendisi gibi bir yardımcım yoktu yanımda. Çok yoruluyor,

    üstelik gazeteyi çok masraflı çıkarıyordum. Ama ne olursa olsun aylarca sürdürebilecek durumdaydım. Askerliğini bitirir, yönetimi alırdı eline...



    Rıfat Ilgaz'ın, mizah yanını ve Markopaşa mizahını anlatırken söyledikleri, bu anlayışın köklü bir geleneğe, halka dayandığını ve Hoca Nasrettin mizahından mayalandığını ortaya çıkarmaktadır. 6. sayıdaki manşet yazısı aynı zamanda iyi bir uyarı: "Kanundan önce kafanızı değiştirin . . ." Yazının içeriği Markopaşa'lar ve Markopaşacılar hakkında bilgiler de veriyor: [Biz, yeni demokratik Basın Kanunundan önce, kanunları Halk Partisi lehine tefsire kalkışmayan iyi niyetli savcılar ve idareciler istiyoruz.]

    Ey Bakanlar Bakanı!

    Kanunlarla top gibi oynadığın, birini atıp birini tuttuğun bu günlerde biraz da şu bizim meşhur basın kanunundan konuşalım. Bu iş, bizim için çizme dışına çıkmak olacak ama hoş görürsün artık! Sekiz defa gazetesi toplanan ve on beş gün içinde tam dört sene bir ay matbuat suçundan ceza yiyen bir gazetecinin bu mevzu üzerinde biraz olsun konuşmaya yetkisi olsa gerek . .". Biz bu salahiyetle diyoruz ki: Basın kanununun, antidemokratiktir diye adı kötüye çıksa bile biz bu vasfı üzerinde duracak değiliz. Hem "gazeteler ancak mahkeme kararı ile kapatılır ve toplatılır" diyen bir kanuna nasıl antidemokratiktir diyebiliriz. Her ne kadar şu meşhur 51. inci madde onlara hak verdirse de (Hani şu Bakanlar kurulunun gazete kapatması meselesi) biz bundan dahi şikayet edecek değiliz.

    Bizim istediğimiz, Türk basınının zararına olduğu iddia edilen bu kanunun şimdilik aynen tatbik edilmesidir. Yani gazetemiz bundan sonra piyasaya çıkmadan bir gün önce toplatılmasın! Bakanlar daha sabah kahvesini içmeden ezbere çıkartılmış kurul kararıyla gazetemizi yağma etmesinler!

    Ey Bakanlar Bakanı!

    İş kanun çıkarmakla bitmiyor. Zihniyet değişmedikçe demokrasi davası yürümüyor, vesselam!

    Senin yeni Basın kanunun da çıksa, yine bizim gazetenin hali dumandır. Yine salahiyetli ve salahiyetsiz şahıslar, vakitli vakitsiz gelecekler, bize yazılı bir emir, bir karar dahi göstermeden yağma edecekler, biz hangi yazıdan toplatıldığını bir türlü öğrenemeyeceğiz.

    Polis müdürünün kendi başına gazete toplattığı dünyanın hangi tarafında görülmüştür?

    Bundan önceki sayımız da hususi ve şifahi bir emirle böyle toplatıldı. Biz senden yeni Basın kanunu istemiyoruz. Ceza kanunu dururken böyle bir kanunun lüzumuna da inananlardan değiliz. İstediğimiz: Hiç olmazsa eskisinin, demokrasi zihniyetine göre tatbikidir. Yeni kanunlardan önce ileri anlayışlı, iyi niyetli idareciler ve savcılar istiyoruz. Senin geceli gündüzlü bu işlerle uğraştığını işitip üzülüyoruz. Bizim için bu kadar külfete ne lüzum var? Şu Abdülhamit'in sansür kanununu meclise ver de iş olup bitsin! Neşirden önce, yazılarımız memurlar tarafından gözden geçirilir de tonlarca gazetemiz Emniyet müdürlüğü ardiyesinde depo edilmez. Ve demokrasiyi çok iyi anlayan arkadaşlarımıza, kelepçe vurulup hapishanelere atılmaz!

    Ey Bakanlar Bakanı!

    Netice lehimize çıkar diye antidemokratik Basın kanununu dahi tatbik etmek istemeyen savcılar, polisler, mülkiye amirleri dururken sen yine geceli gündüzlü hür bir Basın kanunu hazırlamakta devam edebilirsin. Bizim için bu kadar zahmete değmez ama, ne diyelim, hadi Şalcı Nihat yardımcım olsun!



    İkinci sayfada "Buna Göre Kes!", "Milletler Arası Büyük İdrar Müsabakası", "Şu Halk Partisi!" başlıklı yazılar yer almış. Ayrıca "Çocuklara Masallar" köşesinde "Kızım Sana Söylüyorum" başlıklı bir masal var:



    Gazetenin dördüncü sayfasından da küçük bir fıkra seçelim:

    İKİ KÖYLÜ ARASINDA

    - Ülen Memet, Başbakan olsan ne yerdin?

    - Soğanın yalnız cücüğünü! Ya sen?

    - Ne yiyeyim, bana yiyecek iyi bir şey gomadın ki! ..



    Bu sayının satışa çıktığı günlerdeydi. Rıfat Ilgaz, Osmanbey Matbaasındaki odasında yazı yazıyordu. Kapı vuruldu . . . Gelen, beklenen görevliler değildi:

    ... Ben yazdığım yazıya öyle dalmıştım ki karşımda Cezaevi Müdürü'nü görünce, yazdığımı da yazacağımı da şaşırmıştım. İster istemez yer gösterip, buyur ettim. Çay mı, kahve mi'den başlamıştım işe ama, adamın aklı çayda, kahvede değildi. Lafı hiç dolaştırmadan:

    "Rıfat Bey!" diye başladı. "Bu yazıları hemen kesmeniz için ricaya geldim!"

    Sözün buraya geleceğini biliyordum ama, bu kadar tepeden inme olacağını düşünemezdim. Son iki yazımda Sultanahmet Cezaevinde nasıl esrar, eroin içildiğini, bunların nasıl sürüldüğünü, nasıl kumar oynatıldığını, kimlerden ne yollarla haraç alındığını anlatıyordum:

    " Hangi yazıları?" diye uzatmaktansa, ben de onun gibi hiç dolaştırmadan:

    " Kesemem!" dedim. "Nasıl keserim! Bizlere güveni kalmaz okurlarımızın!"

    "Canım siz de ona göre kesersiniz. Bir hayal mahsulü olduğunu da belirtirsiniz bu yazıların ..."

    "Yapamam!" dedim. "Bu yazı dizisinin nerede, nasıl biteceğini şimdiden ben bile kestiremem! Hem efendim, bu yazının sizinle ne ilgisi var ki, bu kadar duruyorsunuz üzerinde?"

    "Nasıl durmam! .. Olaylar Sultanahmet Cezaevinde geçtiğine göre . . ."

    "Yazının neresinde yazmışım Sultanahmet'te geçtiğini?"

    "Canım rastlamak mı lazım? Kim okursa okusun, anlar bu olayların Sultanahmet Cezaevinde geçtiğini."

    "Hiç sanmam. Bütün cezaevlerinde aşağı yukarı aynı olaylar geçer. Bu kadar alıngan olmanız yersiz doğrusu ... "

    "Canım, Rıfat Bey, diyelim ki bütün cezaevlerinde aynı olaylar geçiyor. Sultanahmet de bu cezaevlerinden biri değil mi? Önünde sonunda kabak bizim başımıza patlayacak olduktan sonra ... İyisi mi, siz kesin bu yazıları, uzatmayın!"

    Getirttiğim kahveler masanın üzerinde duruyordu. "Buyurun" dedim, "Soğumasınlar!"

    Müdürün gözü kahve falan görmüyordu. Yumuşadığımı sanarak:

    "Söz, değil mi?" dedi. "Keseceksiniz bu sayı. .. Tatlıya bağlayıp son diyeceksiniz ... Siz de biliyorsunuz yolunuzun er geç cezaevine düşeceğini, yatağınızı içeride bırakıp çıktığınıza göre. .."

    "Efendim, hiç telaşlanmayın! Kim okuyacak bizim yazıları da, kim duracak üzerinde ... Beş on bin gazeteyi zor satıyoruz." Acı acı baktı yüzüme: "Daha yeni gitti müfettişler. .." dedi. "Sizin şu İmralı yazısından ötürü ... Ne İmralı kaldı alt üst edilmedik, ne bizim hastane."



    İçeridekilere söz verdiğim gibi, "Pamuk" yazısını çıkar çıkmaz yayınlamış, posta müdürü Zeki Bey kanalıyla on kadar gazeteyi Cezaevine göndermiştim. Nasıl olmuş da Müfettiş gelmişti bu yazılar üzerine bilmiyordum. Konuyu açacağa da benzemiyordu Müdür.

    "Hem o İmralı yazısından size ne?" dedim.

    "Evet bana bir şey olmadı ama, sen İmralı Müdürü'ne sor!..

    Tam üç müfettiş ... Sen gazetem okunmaz de, dur, milletin işi yok! Hep böyle abuk sabuk yazıları okurlar nedense! Sizden son defa rica ediyorum, kesin bu yazıları!"

    Gözlerini açmış, ağzımdan çıkacak yanıtı bekliyordu. Ben gecikince üsteledi:

    "Keseceksiniz değil mi, en uygun biçimde? .. Evet, değil mi?"

    "Özür dilerim Müdür Bey!" dedim. " Kendime göre doğru yanlış, bir gazetecilik anlayışım var. Gazetenin üstünde de adım yazılı ... Kendime, okurların gözü önünde kötülük edemem. Sayın Savcı yazılarımda suç bulursa versin mahkemeye! İftira ediyorsam, siz de verin mahkemeye beni! O zaman mahkemede herkesin önünde açıkça söylerim, bu olaylar sırf Sultanahmet'te geçmiyor diye ... Üç cezaevi gördüm, hepsinde de aynı olaylar. . ."

    Cezaevi müdürünün ziyaretinden birkaç gün sonraydı. Hür Markopaşa'nın 7. sayısının yazıları yazılmış, gazete henüz çıkmamıştı. Rıfat Ilgaz, Cağaloğlu'nda avukat arkadaşı Vasık Balkış'a rastlamıştı. Arkadaşı, bir küçük işi için adliyeye uğrayacak, sonra içmeye gideceklerdi. Adliyeye girdiklerinde "Mareşal" lakaplı mübaşir, Ilgaz'a duruşması olduğunu söyleyiverdi. Biraz beklediler, duruşmaya girdiler. Markopaşa'da cumhurbaşkanına hakaretten beraat ettiği bir davaydı bu ve Yargıtay'dan geri dönmüştü. Sarı Yazma'dan okumayı sürdürelim:

    ... (Yargıç Salim Başol) Dava yeniden haşlıyor ... Yargılama Usulleri Yasasındaki özel maddesine uyarak sanığın tutuklanması gerekmektedir, dedi . Mahkeme başkanı Başol, bir yıl hapis cezası verdi. Sonra Ilgaz'ı polise gösterdi: "Alın götürün! . . " ... Cezaevi Müdürü sanki gurbetten dönen yolcularını beklermiş gibi dikiliyordu kapıda. Bana öfkesini püskürtmek için suratını asmış, kaşlarını çatmıştı: "Demiştim matbaada!" dedi. ( . .. )

    "Arayın şunun üstünü!" dedi. ( ... ) "Saçlar üç numarayla kesilecek! Götür berbere, peşinden de hamam! Elbiseleri etüvden geçecek! Tam adembaba işi!" ( ... )

    Sırtımda, bir elin beş parmağının uçlarını ayrı ayrı duydum, beş temel çivisi gibi:

    "Yürü!"

    Yürümek bendendi ama, yürütmek onlardan ... Neredeyse beynime, düşüncelerime de el koyacaklardı. Onlar düşüneceklerdi yapacağım işleri, ben sadece buyrultularına ellerimi, kollarımı, ayaklarımı uyduracaktım.

    "o yana değil, bu yana!"

    Onlar yön vereceklerdi yürüyüşüme bile ...





    Hür Markopaşa - 21 Haziran 1949 Sayı: 7

    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde çıkan yazı yine kara bulutların dolaştığını haber veriyor:



    Aynı sayfadaki "Bebeğin Küçüğü" başlıklı yazıda da önemli iletiler var: "Çocuk deyip de geçmeyin, biz yaşlılar eğer üzerlerinde durup, içli dışlı olmasını bilirsek, onlardan çok şeyler öğrenebiliriz. Üç dört yaşındakiler bile yerine göre bizim politika ve iktisat bilgimizi alt üst edebilirler. Benim de hemen bu yaşlarda çok bilmiş bir kızım var. [Rıfat Ilgaz'ın kızı Yıldız Ilgaz, 1 3 Şubat 1 946 doğumludur. Yıldız, o

    tarihte üç buçuk yaşındadır.] Eğer zaman ve zemin müsaade eder de onunla oturup konuşabilirsem, çok faydalanırım. Geçenlerde benden bebek istedi. Hemen Halk Partisi usulüne başvurdum, başladım vaatlere:

    - Kızım, dedim, çarşıda güzel bebekler kalmamış. Hem olsa bile çok küçük şeyler. .. Yakında Amerikadan büyük bebekler gelecekmiş, naylon bebekler ... Hele bekle de sana onlardan alayım. Böyle boş vaatlere kulak asmayan kızım, siyaset adamlarımızı çatlatacak kesin cevabını verdi:

    - Baba, dedi. Ben küçük bebek istiyorum. Bebeğin büyüğü yerine küçüğü ... Biz yaşlılar da böyle düşünebilsek!..



    İkinci sayfada da bir ses sanatkarı ile yapılan söyleşi mizahsal açıdan konu edilmiş. Yazı şöyle bitiyor:

    ... Ben, plak ve değerli sanatkarlarımız hep bir ağızdan söylüyoruz:

    Geçti davalarda ömrüm ihtiyar oldum bugün

    Çok kararlar dinledim de bikarar oldum bugün!







    "Nasıl Gazeteci Oldum" dizisi bu sayıda sonuna bir not konarak bitirilmiş. Bu arada "Al Sözünü Geriye" köşesindeki yazıdan dolayı 2. Ağır Ceza Mahkemesinde beraatle sonuçlanan dosya temyizde bozulmuştu. Tutuklu olarak yeniden yapılan yargılama sonunda Ilgaz, "cumhurbaşkanına hakaretten" 1 yıl yemiş, Sultanahmet

    Cezaevine (!) konmuştu. Yazı, Ilgaz'ın tutuklanması, yeniden Sultanahmet Cezaevine girmiş ve müdürün eline düşmüş olması nedeni ile bir not konarak kesilmiş olmalı. Dizinin son yazısı nı okuyalım:

    Yazının ilerisi şöyle:

    ... dim. O halis demir de ben teneke değilim. Niçin birinci sayfalara benim resmim geçmedi, niçin benden bahsedilmedi? Demokrasi devrinde bu ayrılıktan gayrılıktan bir şey anlayamadım. Soruyorum çok sayın tacirler, sayın hatipler! Demokrasi buna mı diyorlar? Bu sayının birinci sayfasında "Büyük Demokrasi Ziyafeti",

    "Altıoklu Akrep Muskaları", "30 Sene" başlıklı yazılarla "Şakalar" köşesi ve Mim Uykusuz'un karikatürleri yer almış. İkinci sayfada " Köprüaltılıların Peynir Ekmek Günü" başlıklı yazı yayımlanmış. Yazı, gazetenin ve Rıfat Ilgaz'ın başına ileride işler açacaktır. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesinin klişesi ve adı bile

    değiştirilmemiş. Yalnızca orta yerine " HÜR" eklenmiş o kadar . . .



    Bu köşeden iki mektup seçelim:

    Bartın: M. A. isimli okuyucumuz soruyor:

    - İstanbuldan bir vapurla memlekete döndüm. Çektiğim sıkıntıyı sormayın. Bir daha deniz yolculuğuna tövbe ettim. Tabii, kamara bileti alamayacağımız için güvertede geldik. Her taraf pislik içinde ... Bir acayip vapur kokusu var ki, deniz sakin olduğu halde, kusa kusa içim dışıma çıktı. Üstelik vapur da yolsuz mu yolsuz.

    Cevap: - Yollu olanlar da var ... İstanbul'da rastlayamamışsın demek. .. Yolsuzluk yalnız vapurlarımızda olsaydı çoktan yaya kalmaya razı olurduk. Neyimiz hızlı gidiyor ki, sen Nuh Nebiden kalma teknelerde sürat mi arıyorsun? Bununla beraber hala istim tutacak diye beklediğimiz demokrasi gemisinin yanında sizin

    memlekete işleyen bu sakat vapur, hücümbot kalır."



    Adapazarı: Nihat Temizer soruyor:

    - Hür Markopaşa yavaştan gidiyor?

    Cevap: - Çarşaf dolaşmasın diye hızlı gitmiyoruz.

    Gazetemizin sık sık toplatılmasını, Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılmasını istemiyorsanız hoşgörün!



    Hür Markopaşa · l l Temmuz 1949 · Sayı: 10

    Hür Markopaşa'nın dokuzuncu sayısı elimizde yoktur. Gazetenin 10. sayısında, genellikle önceden yazılan yazılar ve Mim Uykusuz'un karikatürleri kullanılmıştır. Hür Markopaşa'nın bu sayısından seçeceğimiz yazı "Hayırlısından Bir Cenaze" başlığını taşıyor: Ölü yıkayan hoca iş olmadığı günler teneşire vurarak:

    - Kurudunuz ... İçine tükürdüğümün tahtaları ... kurudunuz, der dururmuş . . .

    Ölü yıkayıcının, mezar kazıcının cenaze beklemesi, doktorun hasta beklemesi kadar tabii ...

    Bu günlerde cenaze bekleyenlerin sayısı birdenbire arttı. Halkın "çamalı" dediği belediye polisleri şimdi otobüslerle çarşıya, pazara baskın yapıyorlar. Bu otobüsler, belediyenin, cenaze işlerine ayırdığı otobüslerdir.

    Eğer o gün cenaze olmaz da bu arabalar boş kalırsa polisler, memurlar yıldırım baskını yapıyor. Küçük esnafın tedbir almasına vakit kalmadan dalına biniyorlar. Bu otobüslü yıldırım baskınlarından gözü yılan küçük esnaf,

    seyyar satıcılar ve sergiciler her gün şöyle hayırlısından, hali vakti yerinde bir cenaze bekliyor. Madem ki dirilerden medet yok! ..



    Bu sayının çıktığı günlerde Sultanahmet Cezaevinin karantina bölümüne atılmış olan Rıfat Ilgaz'ın daha önce verdiği dilekçeye savcılıktan yanıt geldi: Guraba Hastanesine gönderilmesi. .. Emir hemen yerine getirildi:

    ... Üçüncü gidişimde iç hastalıkları tiı.manı, Ahmet Kıcıman'ın önüne oturtulmuştum. Bir sırtımı dinliyor, bir yeni banyodan çıkmış filme bakıyordu. Hastalığım üzerinde bir şey sormasını beklerken:

    "Söyle!" dedi. " Kaç yıla mahkumsun?"

    "Bir!" dedim.

    "Neden yatıyorsun?"

    "Yazıdan."

    Doktorun öfkesini üzerime çekmernek için hakaretten diyemiyordum. Peşinden "Kime hakaret ettin?" diye bir soru geleceğini düşündüğümden ...

    "Yani gazetecisin öyle mi?" diye sordu.

    "Evet!" dedim. "Gazeteciyim!"

    "Ne gazetesi bu?"

    "Hür Markopaşa diye bir mizah gazetesi!"

    Adımı da sorup öğrendikten sonra:

    "Be oğlum!" dedi. "İnsan bu ciğerle böyle işlere girer mi?"



    15 Temmuz 1949 günü dördüncü kez Guraba Hastanesine gidişinde sağlık kuruluna girebildi. Onu kurula, iç hastalıkları uzmanı Dr. Ahmet Kıcıman tanıttı:

    ( ... )

    "Bu hasta cezaevinden! Bir gazeteci!"

    Başhekim başını kaldırdı, süzdü:

    "Gazeteci mi? Ne gazetesi bu?"

    Başhekimin bu ilgisi İç Hastalıkları Uzmanı Ahmet Kıcıman' ı sevindirmişe benziyordu. Gülümseyerek:

    "Hani var ya bir mizah gazetesi ... Onun sahibi işte, Rıfat Ilgaz ... "

    Başhekim yüzüme dostça bakıyordu: "Sizsiniz haaa Rıfat Ilgaz! . . Tam düşündüğüm gibi ... Hiç

    yanılmamışım! Yalnız, düşündüğümden daha genç ..." ( .. . )

    "Ne dersiniz Rıfat Bey? Sizi cezaevinden çıkarsak da kendiniz bir sanatoryuma tedavi için başvursanız?"

    "Siz bilirsiniz! .. "

    "Bizim bildiğimiz, altı aylık bir hava tebdili görünüyor bu işin ucunda!"

    ( ... )

    "Yani, altı ay az mı gelir demek istiyorsunuz? Bir yıl mı yapalım yoksa?"

    "Çok teşekkür ederim!"

    ( ...)

    Onbaşıya döndü hemen:

    "Buralarda boşuna oyalanmayın! Sen götür Rıfat Bey'i. Öğleden sonra gelir alırsın kurul raporunu, cezaevi müdürlüğüne götürürsün!"

    ( . .. )

    Elimde bir gazete imtiyazı vardı, nasıl olsa. Siyasal mizah türündeki işçiliğimi tek başıma yürüttüğümü ( ... ) ispatlamıştım okurlarıma. ( ... ) Durum yayına elverişli değilse birkaç hastanede sıram vardı yatacak. Bu kez daha güvenle çıkıyordum cezaevinden.

    Ses yaklaşa yaklaşa verem koğuşunun kapısına dayanmıştı:

    "Rıfat Ilgaz tahliye! .. "

    Yenmiştim cezaevi müdürünü! . .





    Hür Markopaşa · 18 Temmuz 1949 · Sayı: 11

    Bu sayının manşeti "Ekmeğimizle Oynamayın!". Tüm Marko­paşa sayılarındaki manşetlerin halk dili ile atıldığı görülmektedir. Manşet ve diğer yazı başlıklarında deyim , deyiş, mani, tekerleme ve atasözlerinden geniş ölçüde yararlanılmıştır. Markopaşacıların anlam, vurgu, etkili olma gibi açılardan başarıya böylece önemli katkı sağladıkları anlaşılmaktadır.



    Rıfat Ilgaz'ın tüm yapıtlarında kullandığı bu özellikler gazetenin diğer yazı başlıklarında da göze çarpmaktadır: "Halk Böyle mi Sevilir", "Bir Koltuk Tutuştu", "Sen de Kokla!", "Tek Tip Su" ve "Bulgurları Birmiş Olacak" . Son yazı "Şakalar" köşesinde ve bakanları konu ediniyor: "Bakanlar mekik dokumaya başladı; farkında mısınız.? Bayındırlık, Tarım, Ulaştırma, Milli Eğitim ve Çalışma bakanları şuraya buraya dağıldılar. Sonunda İstanbul'a yanlayacaklar. Ama olsun; yine dolaşıyorlar ya! Yalnız. onlar mı yolculukta? Daha büyükleri de geziyor. Halkımız misafirseverdir. Sel, yangın, kuraklık ve emsali felaketler içinde de yine onlara ikram edecek bir acı kahvesi olsun bulunur. Peki ama onlar böyle sürü sepet neye dolaşıyor. İyi niyetlrine inanalım mı? İnanırsak ne ala, inanmazsak onların da buna aldırdıkları yok ya!



    Bizim Hoca Nasrettin, okuttuğu çocuklardan birinin anasına göz koymuş. Çocuğu bir kenara çekerek:

    - Anana söyle, bu akşam geliyorum! diye haber yollamış.

    Anası dürüst bir kadın olduğu için haberi kocasına olduğu gibi yetiştirmiş. Kocası:

    - Sen hiç bozma, demiş, namazdan sonra gelsin!

    Kararlaştırılan saatte Hoca damlayınca, kadın kapıda karşılamış. Doğru yatak odasına ...

    "Tam kaynatacakları sırada kocası kapıya dikilmiş. Korkudan dili tutulan Hoca'ya vermiş tokadı, vermiş silleyi ... Kıçına bir tekme ile tam kapı dışarı edecekleri sırada kadın:

    - Şu bizim bulguru çeksin de öyle gitsin! diye tutturmuş. Hocayı bulgur değirmeninin başına oturtmuşlar, gözünün yaşına bakmadan sabaha kadar bulgur çektirmişler. Aradan bir hafta geçmeden kadın bu sefer gerçekten Hocaya

    tutulduğunun farkına varmış. Ne olursa olsun, diye çocukları haber yollamış. Hoca, elinde havlu yüzünü gözünü kurularken şöyle bir gülmüş:

    - Ulan, demiş, ya babanın azgınlığı üzerinde, ya ananın bulguru bitti.

    Öyle olacak herhalde ... Bakanların halkı aramaları da boşuna değil. Bulgurları bitmiş olacak!



    İkinci sayfada "Ey Ruhumuzun Ruhu! Tanır mısın Hazreti Nuh'u" ana başlığının altında "Nuh'un Gemisi Bulundu, Nuh da Bulunmak Üzere!" başlığıyla verilen açıklama şöyle:



    "Eğer bulunmazsa kaptanlığa meşhur kavanoz amirali Abidin Daver geçecek ... Amerikaya bu salpurya ile yoğurttaşıyacaktır. Tam 40 asırdır Ağrı Dağının tepesinde demirli duran bu gemi, müsait bir rüzgarla Ankara'ya geçecek ve Ankara Kalesine demirleyecektir. Gemiyi arayan Amerikalı heyetin reisi Mister Simit, muharririmizle

    Haydarpaşa'da konuşmuştur ... Yazının ilerisi karşılıklı konuşmaları içeriyor. Konuşmalar arasında şunlar da geçiyor:

    - Efendim, Nuh hazretleri her mahlukun çiftini nasıl gemiye doldurmuş. Ne demiş de kandırmış acaba?

    - Çok basit; Marşal yardımından bahsetmiştir. Bize mahluklar lazım değil... Elimizde her çeşit hayvan fazlasıyla mevcut. Bize Nuh'un gemisi lazım. (. .. )

    - Böyle gemilere ihtiyacınız varsa size Gülcemali [vapur] de verelim. Nuhun gemisinden hiç aşağı kalmaz.

    - Gemi yeni mi?

    - Az müstamel. Nuh, onu karaya çıkmak için kullanmış.

    - Biraz eskice demek ...

    - İyi ama biz böyle az müstamel gemileri sizin denizyollarına satıyoruz. (. . . )

    - Nuh'un gemisinde yangın çıkıp da yananlar olmuş mu?

    - Zannetmem. Bu gemide canlı mahlukat ambarlarda taşınmazdı. Yangın söndürmek için filler vardı hortumları ile su sıkmasını bilirlerdi.

    - Çok güzel. Çok teşekkür ederim. Nuh'un gemisini değil de daha eski devirlete ait gemi arıyorsanız Ağrı Dağına kadar zahmet etmeyin. Tophanede böyle tersanesi yıkılmış gemiler çok var. Yok, Ağrı dağını keşfedecekseniz haydi uğurlar olsun!



    Üçüncü sayfadan seçeceğimiz yazı "Toz-Toprak" başlığını taşıyor: Biraz da duman ... Günün meselesi: Toz şeker ve toprak Ofis ... Şekerden ve ofisten zaten hayır yok. Geriye toz, toprak kalıyor. Halimizin duman olduğu nasıl meydana çıkıyor değil mi?



    Hür Markopaşa · 25 Temmuz 1949 · Sayı: 12

    Bu sayının birinci sayfadaki yazı başlıkları şöyle: "Bayram Günü, Yas Günü", "Ayrı, Gayrı Yok!", "Amerikan Maliye Bakanı Teftişte" ve "Teessüf Ederim!". İkinci sayfadaki "Büyük Müsabakamız" başlıklı yazıda bir şeyler yergi masasına yatırılmış:



    Üçüncü sayfadaki "Geçmişte Bugün - Geçmiş Zaman Olur ki Hayali Metelik Etmez!" başlıklı ve

    "Hazırlayan: Cafer Bez getir" notlu yazı grev hakkını içeriyor: 31 yıl önce bugün yani buna benzer bir gün (4 Eylül l908'de) Millet gazetesinde Kolağası Selim Sırrı (Tarcan), "Grev ve tatili eşgal başlığı altında şunları yazmıştır: "Evvela hükümetler greve isyan nazarı ile bakar ve yapanları tedip ederdi. On dokuzuncu asır ortalarında İngiltere'de amele meyanında vukua gelen grev, dehşetli gürültülere sebep olmuş, o tarihten itibaren hükümet, grevi, bazı kuyudat altında milletin bir hakkı meşru gibi tanımıştır. bilahere 1862'de Fransa hükümeti grev hakkını bila kayd ü şart Fransızlara bahşetmiştir. Bazı kimselerin fakr ü zaruret ilcaatiyle hak istemeye kalkışmasını, bir anarşi gibi telakki etmek haksızlıktır."



    Fransa ve İngiltere'nin hemen hemen bir asır önce kabul ettiği grev hakkı, hala memleketimizde bir suçtur.

    31 sene önce Millet gazetesinde Selim Sırrı'nın cesaretle söylediği gibi, işçinin hak istemeye kalkışmasından başka hiçbir şey olmayan grevin ancak patron zihniyeti ile hareket eden hükümetlerdeü suç olması kadar tabii ne olabilir? Demokrasi yolunda büyük adımlar atıldığı iddia edilen bugünlerde grev meselesini, daha doğrusu, işçi haklarının korunması işini, ihmal etmekle ne kadar geri kaldığımızı düşünürsek verilen nutukların, parti mücadelelerinin bir kuru gürültüden başka bir şey olmadığına inanmak zorunda kalırız. Sözde halk menfaatleri adına laf edenlerin greve karşı cephe olmaları onların kimler hesabına konuştuklarını açıkça göstermiş

    olmuyor mu? İşçi haklarına hor bakanlar demokrasi anlayışında nasıl samimi olabilirler. Bu büyük fikir karaborsacıları, seçim uğruna işçi lehine bazı haklar kopartsalar bile bu başarı büyük işçi davasında devede kulak olmaktan öteye geçemeyecektir. İşçi, kendi haklarını da, şunun bunun yardımı ile değil, ekmeği gibi ancak kendi alın teri ile kazanmalıdır.

    Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesindeki sorulardan ikisi ile yanıtlarını okuyalım:

    Bilecik - Hasan Diker soruyor:

    - Marşal planından gelen traktörlerin, piyasadan serbest alınan traktörlerden daha pahalıya mal olduğunu söylüyorlar ne dersiniz?

    - Aradaki fiyat farkı, yardımın faizidir.

    Bakırköy - T. D. soruyor:

    - Genel evlerin kalkması ile Amerikan dergilerinin serbest satılması arasında bir münasebet (ilişki) var mı?

    - Olmaz olur mu? Kadın satışı yerine resim satışı! ..



    Hür Markopaşa • 1 Ağustos 1949 · Sayı: 13

    "Hür Markopaşa" yazısının üstündeki "Toplanmadığı için Pazartesi günleri çıkar Siyasi mizah gazetesi" vurgusunun öyküsünü Rıfat Ilgaz, bu satırların yazarına şöyle anlatmıştı: "Toplatma yöntemleri ilerlemiş, basımı bile engellenmeye başlanmıştı. Gazete basılırken toplamaya geliyorlardı. Buna karşı bizim de yeni ve hızlı yöntemler geliştirmemiz gerekiyordu. İşte bunlardan biri, "Pazartesi günleri çıkar" olayıdır. Biz "Pazartesi

    çıkar" diyoruz ama Cuma'dan basıp el altından piyasaya veriyoruz. . . Ne satılırsa kardı. Böyle dediğimiz için görevliler Pazartesi sabah erkenden geliyor, alıp götürüyor. Oysa elde kalanlar bunlar ... Bir de bakıyorlar ki sokakta herkesin elinde ... Bir süre işimize yaradı ancak. ..



    Hür Markopaşa'nın bu sayısının birinci sayfasındaki yazı başlıkları şöyle: "O Kamçıyı Biz de Biliriz", "Yanlış mı Anladık", "Sen de mi Alkış Bekliyorsun?", "Halk Nasıl Ağlamasın!" . . . İkinci ve üçüncü sayfalarda da benzer nitelikte yazılar yer almış. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesinde yayımlanan bir mektup ve yanıtı şöyle:

    İzmit - C. D. isimli bir okuyucumuz soruyor:

    - Siz her sayınızda Amerikan yardımının aleyhindesiniz. Bize bu kadar tank, tayyare, tarım malzemesi verdiği halde siz hala aynı fikirdesiniz.

    - Biz, verdiklerine bir şey söyledik mi? Aldıkları ve istedikleri için laf ediyoruz.

    Paşalar dizisinde zaman zaman çıkan "Yeni Çıkan Şarkılar" başlıklı şiirsel anlarıma bu sayıda da yer verilmiş:



    Paşalar dizisinde yayımlanan şarkılar bir" araya getirilerek kitaplaştırılmış.

    Bu sayının son sayfasına da duyurusu konmuş:



    Yeni Çıkan

    Markopaşa

    Şarkıları I O kuruş

    Çıktı okuyunuz!

    Hür Markopaşa Yayını Sayı: 1



    Hür Markopaşa · 5 Eylül 1949 · Sayı: 18

    Hür Markopaşa'nın 14,15,16 ve 17. sayıları elimizde yoktur. Gazetenin 18. sayısı 5.9.1949 tarihinde çıktığına göre 8, 15, 22 ve 29 Ağustos 1949 tarihlerinde bu sayılar düzenli olarak çıkmış olmalıdır.

    Bu sayıdaki kimi yazı başlıkları şöyle: "Sonbaharın Zevki Hoştur Tut Elinden Yari Koştur!", "Sen Hemen Ölmeğe Bak!", "Numaralı Nutuklar", " Demokratik Gerilemeler" "Taksim Bir İki!", "Nasıl İtibar Sahibi Oldum?" "Bu G

    "Haftanın Dedikodusu" köşesinden iki vapur yorumu seçelim; "Amerika'dan yeni aldığımız Sivas vapuru, ilk Akdeniz seferine çıkmış, havanın çok güzel olmasına rağmen tam 196 saat gecikerek Calata'ya demirlemiştir. Yapılan incelemede vapurun sağlamlığı meydana çıkmış, bürün kabahatin kaptanın saatinde olduğu anlaşılmış ve saat tamire verilmiştir.

    * Amerikadan yeni gelen bir vapurun, Ahırkapı ile Yalova arasında yüzen bir vatandaşla yarışırken Ada açıklarında şaftı kırılmış ve bir hamsi de uskurunu parçalayarak safharici çıkarmıştır.

    Zaren, kazadan önce yüzücü Yalova ya varmış bulunuyordu.

    Markapaşa Şarkıları'nın 2. sayısının çıkışı ve "Mim Uykusuz

    Markapaşa Karikatür Albümü"nün çıkacağı duyurulan geniş

    bilgilerle verilmiş:



    Hür Markopaşa • 12 Eylül 1 949 · Sayı: 19

    Son Sayı ...

    Son sayının son başlıkları da şunlar: "Recep Peker'den Başbakana Kapalı Mektup", " Vapur Alaveresi Vapur Dalaveresi", " Haftanın Dedikoduları", "işsizliğin Protestosu", "Geçmişte Bugün", "Paltosuzluk Programı" . . .

    Birinci sayfada manşetten Markopaşa Şarkıları'nın toplatıldığı haberi verilmiş. Bir sayı önce "çıkıyor" duyurusu olduğuna göre "Markopaşa Yayını Sayı: 2" ne zaman toplatılmış olabilir? Okuyalım:



    Hiçbir memur toplatılma sebebi üzerinde yazılı ve Cumhuriyet Savcısının imzasını taşıyan bir emir göstermediği gibi, şifahen de en küçük bir imada bulunmadı. Eğer Başbakanın şark nutukları olmasaydı bu hadise Markopaşaya

    sık sık yapılan baltalama hareketlerinden biridir der geçerdik. İçindeki manzumeler yeni yazılmış şeyler değildir, eski sayılarımızda çıkan manzumelerden meydana gelen bu kitapçık, sanıyoruz ki en küçük bir kontrota dahi tabi tutulmadan toplatılmıştır. Bir ay, bir sene, hatta iki üç sene evvel neşredilmiş ve suç unsuru görülmemiş bir yazıda bugün suç unsuru görüldüğü nasıl iddia edilebilir? Ortada, Başbakanın nutkundan ve değişen Basın Savcısından başka yeni bir hadise de yok. Çünkü yıllardan beri, biz öyle alıştık ve öyle gördük ki basında en küçük bir kımıldanma olsa, bundan zarar görecek olan, daima gazetemizdir. Bu icraat öyle sanıyoruz ki yalnız, çıkardığımız bu el kadar kitapçıkta kalmayacak gazetemize kadar sirayet edecektir. Buna mani olacak elimizde hiçbir kuvvet olmadığına göre, resmi makamlardan ricamız: "Bu toplama işlerinin, elde mevcut kanunların hududu dışına çıkılmadan yapılmasıdır. Anayasanın sağladığı birçok haklar, antidemokratik denilen bir basın kanununun dahi maddeleri dışına çıkılarak elimizden alınırsa bu memlektte insan haklarından, demokrasiden nasıl bahsedebiliriz. Demokrasi anlayışı, her nutuk söyleyenin işaterine göre şekilden şekile girerse, kanunun ne hükmü kalır? Mizah hudutlarını aşmadığı ve içinde en küçük bir suç unsuru bulunmadığı (evvelce neşredilmiş yazılar olduğu için cesaretle söylüyorum) bu kitapçığın yeniden tetkiki ile toplatılanların en kısa zamanda iadesini istiyoruz. Eğer memlekette, hadi demokrasiyi bir kenara bırakalım, kanun varsa bu en basit hakkımızın çiğnenmemesini mes'ul makamlardan bekliyoruz. Şarkıların toplatılışı ikinci sayfadaki "Bizim Yumurcak" başlıklı yazıda da ele alınmış: Kadının biri, çocuğu koskocaman olduğu halde hala meme verirmiş. Yeni gelen bir misafir bu toramanı meme emerken görünce:

    - Maşallah demiş, çocuk memeden kesilecek kadar olmuş. Kessen iyi edersin! Çocuk, memeyi ağzından çıkararak en sunturlu bir küfürden sonra:

    - Hadi oradan demiş. Al voltanı!

    Şu bizim şarkıların troplatılışı bana bu fıkrayı hatırlattı. Bizim demokrasi maşallah, kemale gelmiş. Biz onu kucakta gördükçe daha pek küçük sanıyorduk. Aman nazar değmesin:

    - Tühhh! Kırk bir buçuk maşallah!



    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde yazılan "Yüz Değneğin Ellisi..." başlıklı yazı ise tüm basınla ilgili:

    Bekri Mustafa, yaşı ilerlediği için , artık çırak çıkarılacak zamanın geldiğini padişaha münasip bir dille anlatmış. Padişah da:

    - İyi ama demiş, yerine kendin gibi münasip birini bul da ondan sonra ayrıl!

    Şakadan hoşlanan padişah:

    - Eğer bulabilirsen demiş, sana dilediğin bahşiş verilecek!

    Padişah bunu söylerken incili Çavuş gibisinin de bulunamayacağına inanıyormuş. Ufak bir araştırmadan sonra gayet nekre birine rastlayan Bekri:

    - Seni Padişaha götüreceğim demiş, artık yerime sen geçeceksin!

    Ve ilave etmiş:

    - Ne kazanırsak ortağız, söz mü?

    Adam tabii razı olmuş. Padişahın önünde yapılan imtihanda, bu yeni gelenin, kendi yerini fazlasıyla tuttuğunu görünce, Bekri hem sevinmiş, hem de kızmış.

    Padişah:

    - Aferin Bekri demiş, tam kendin gibisini bulmuşsun! Dile benden ne dilersin?

    Ortağına diş bilmeye başlayan Bekri, yarısını da ona tattırmak için:

    - Yüz değnek! demiş. Tabii ellisi ortağına!

    Bu sefer Başbakan bize toptan kızdı. Markopaşa'yı ayırmadan matbuatı boyamaya başladı. Yüz değneğin nasıl olsa ellisi onların ya ... Ayrı gayrı gözetmeden böyle kızmaya can kurban!



    İkinci sayfadaki bir ilan da dikkat çekici: Satılık Palto: Altı senedir tepe tepe kullandığım paltomu Amerikan usulu ile satıyorum. İstediğim zaman yine palto benimdir. Talip olanlar idarehanemize hemen bir heyet göndersin.

    NOT: Paltoyu almadan evvel tamir ettirecek terziyi şimdiden peyleyin!



    Birinci sayfadaki Mim Uykusuz'un karikatürüne de son bir kez bakalım:



    Mim Uykusuz'un "Markopaşa Karikatür Albümü" duyurusu bu sayının son sayfasına "Yakında çıkıyor!" notuyla yine konmuş. Bu albüm çıkacaktır çıkmasına ama başına gelecekler bellidir. Mim Uykusuz'un da . . .

    ( .. . )

    Haluk Yetiş - İşe bile almıyorlardı bizi. Gazeteci bile saymıyorlardı.

    M. Uykusuz - Önemli bir noktaya değindi Haluk. Benim, şu anda 13- 14 takma adım vardır.

    Haluk Yetiş - Geçinebilmek için ne yapsın, zorunluluk.

    M. Uykusuz - Dünyada rekordur bu. Hatta iki tane takma adla karikatür yapan sanatçı yoktur yeryüzünde. ( .. . )

    M. Uykusuz - Bir yandan adam benden karikatür istiyor, öbür yandan yaptığım karikatürün altına adımı istemiyor. Ne yaparım bu durumda ben? Aç ölemem ya? Geçimimi sağlamak için kendi adım olacağına, bulduğum bir takma adla, düşündüklerimi, inançlarımı ortaya koyar sanatımı sürdürürüm. Başka çıkış yolum yok. Üstelik değişik bir adla karikatür yapacağım için, kolayca takibata geçmeyecekler. Bu şekilde bugüne kadar kullandığım 13 değişik ad oldu.

    M. Uykusuz - Bakın size ilginç bir anımı anlatayım. Bunu birçok yerlerde anlattım, fakat yazmaktan bile kaçındılar. Yeryüzünde birçok karikatürist vardır değil mi? Ben bunlardan birisiyim. Ama benim bir özelliğim var. Evet yeryüzünde belki bin tane, iki bin tane karikatür ustası vardır. Ama hiçbir yerde " Komükarikatürist" yoktur. Nasıl oluyor bu? Albüm çıkardım ben. On gün içinde Bakanlar Kurulu yakından ilgilenmiş benimle. Büyük bir değer vermiş.

    Kemal Bayram - Hangi yıl oluyor bu?

    Mim Uykusuz - 1949. "Mim Uykusuz - Karikatür Albümü" adı. Şimdi hiç yok. Çünkü Bakanlar Kurulu kararıyla on gün içinde toplamlar albümü. Dağıtımcı bir kişiye vermiştim. Bu bana bir belge getirdi. Elinde ne kadar varsa polis almış.

    Haluk Yetiş - Ve şimdiye kadar hiçbir karikatür kitabı toplatılmıştır bunun dışında.

    M. Uykusuz - Bilmiyorum.

    Haluk Yeriş - Daha önce olmadı sanıyorum. Sonradan olmuştur da diyemem:

    Kemal Bayram - Bu da yeni bir saptama oldu.

    M. Uykusuz - Bayinin bana getirdiği gazete kağıdının beyaz yüzüne yazmışlar " Bakanlar Kurulunun şu tarih ve şu numaralı kararı ile bu kitap toplatıldı" diye. Kese kağıdından bir parça koparmış, onun üstüne yazmış adam. Düşün, devletin vatandaşa karşı işlemi ne denli ciddiyet taşıyor ... Bir resmi kağıdı bile yok. Başka bir belge daha ilginç. Bunu da bir komiser yazmış. "Bakanlar Kurulunun şu tarih ve şu kararıyla KOMÜKARİKATÜRİST

    propagandası yaptığı anlaşıldığından toplatılmasına. .." Düşün ne kadar bilgili bir komiser ki hem komünizmi, hem de karikatürü birbirine ince bir biçimde bağlıyor. "Komükarikatürizm" diye bir icat, bir sanat buluyor. Propaganda vasıtası çıkarıyor ortaya. Karikatürist çoktur ama, " Komükarikatürist" diye tek ben varım

    dünyada..."

    Hür Markopaşa'nın son sayısından hemen önce ve hemen sonra Rıfat Ilgaz'ın başından iki önemli olay geçti. Önce olanı eşi Rikkat Hanım'dan anlaşarak ayrılmasıydı.". . . Benim yüzümden işinden olmaması ve çocuklarımızın

    bundan zarar görmemesi için anlaşarak ayrıldık. Öğretmenlikten çıkarılmıştım, ikide bir kovuşturmaya uğruyordum. Adım koınüniste çıkmıştı. İzleniyordum. Yerim yurdum, ne olacağım belli değildi. Üstelik, verem gibi bulaşıcı bir hastalığım vardı. Bütün bunların eşime de zarar vereceğini, bir gün onun da işinden atılabileceğini

    düşünüyor, çocuklarım için de kaygılanıyordum... İkinci olay ise iyice bozulan sağlığı için sanatoryum girişimlerine İzmir Tepecik Hastanesinden olumlu yanıt gelmesiydi. Düzensiz yaşayıştan kaçmak, bozulan sağlığını düzeltmek ve kışı geçirmek için Mustafa Uykusuz'dan yol parası alarak İzmir' e gitti, hastaneye yattı.



    Medet 23 Nisan 1950 · Sayı: 1

    Gazetenin sahibi Mefkür Demiray gösterilmiştir. Adresi, bir ara Markopaşa adresi olan Çemberlitaş Cami Sokak No: 59'dur. Basıldığı yer de değişmemiştir: Osmanbey Matbaası. Hatta, telefon da Hür Markopaşa'nın numarasıdır: Gazetenin dördüncü sayfasında "Çıkarken" başlığı altında yer alan yazılı açıklamalar, asıl çıkaranın Aziz Nesin olduğu işaretlerini vermektedir:





    İlk sayısını sunduğumuz "Medet" gazetesi, ilk sayısı dört yıl

    evvel çıkmış olan Markopaşa ve ondan sonraki Merhumpaşa, Malumpaşa, Alibaba, Bizimpaşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Öküz Mehmet Paşa gazetelerinin devamıdır. Dört senede aralıklı olarak 60 sayı çıkabilen bu gazeteler

    sekiz isim, dokuz matbaa, yedi neşriyat müdürü değiştirmek zorunda kalmıştı. Ve bu gazeteler aleyhine açılan 16 davadan, yazarlarının mahkum edildikleri müddetin yekunu sekiz sene iki buçuk ayı buldu. Her hapse girişimiz, yahut sürgüne gidişimiz, düşmanlarımıza, bazen de dost olarak tanıdıklarımıza fırsat verdi. Sıkı Yönetim Mahkemesince, Amerikan yardımı aleyhine yazdığım bir broşürden ötürü mahkum edilmiş bulunmam yüzünden,

    neşriyat müdürü olamıyordum. İşte bu, başkalarına imkan buldukça gazeteyi çıkartmak ve benim gazete ile olan maddi manevi alakamı kestirmek fırsatını verdi. Hiçbir zaman muvaffak olamadılar, fakat muvaffak olan

    bir işi rezil etmekte muvaffak oldular. Bütün bu olayları, umumi efkar önünde açıklamaya beni mecbur edenler arasında dostlarımın da bulunmuş olması, en büyük üzüntümüzdür.



    Gazete, adının altında görüleceği gibi, Paşaların devamı olduğunu yazmıştır. Burada adı geçen Paşalardan Öküz Mehmet Paşa gazetesini araştırmamızın dışında tuttuk. Bu gazetenin elimizde herhangi bir sayısı da yoktur. Bizim Paşa'nın 24 Haziran 1949 tarihli 1. sayısı ve izleyen 2 ve 3. sayıları elimizdedir. Bizim Paşa'da tüm sorumluluğu M . Remzi Gürcan üstlenmiştir. Bazı köşe adları Markopaşa dizisine benzemektedir, ancak Paşalar dizisinden

    olduğuna ilişkin, Medet'in bu sayısı dışında hiçbir kaynakta sözü edilmemiştir. Ayrıca Medet'in yukarıdaki başlık adı altında verilen Paşalar dizisinin içinde ve "Çıkarken" başlıklı yazıda Hür Markopaşa'dan söz edilmeyişi de ilginçtir. Diğer yandan Medet'in başlığının altında Yedi-Sekiz Paşa'nın adı da Yedi-Sekiz Hasanpaşa olarak gösterilmiştir ki bu kesinlikle doğru değildir. Medet'in elimizde olan 1. sayısında "Şakalar" ve "Şehir ve Yurt

    Haberleri" köşe adları, Paşalar dizisindeki gibidir. Karikatürler Mim Uykusuz tarafından değil, "A. Şemdinli" imzasıyla Faris Erkman tarafından çizilmiştir. İkinci sayfada "Ufak Şeyler" köşesinde "Aziz Nesin" imzalı bir

    dilekçe vardır. Şunlar yazılıdır: MEDET GAZETESİ YAZI İŞLERİ Md.'ne Aşağıdaki mektubumun neşrini rica ederim: "Eski Basın Savcısı Hicabi Dinç'in terfii sırasında, hali firarda olduğumdan bizzat tebrik edemediğim ve param olmadığı için de tebrik telgrafı gönderemediğimden, eski dostluğumuza binaen kendisinden özür diler ve Gazeteniz vasıtası ile efkan umumiyeye açıklanmasını rica ederim.

    "Aziz Nesin"



    Son sayfa olan dördüncü sayfada "Markopaşa" köşe adı altında Markopaşa'nın çıkışı ile ilgili olarak Aziz Nesin'in ağzından (kitabın başında verdiğimiz) bilgiler sunulmuştur.



    (Yeni Seri) Hür Markapaşa • 10 Temmuz 1950 · Sayı: 15

    Gazetedeki yazı içerikleri ve biçem de asıl Hür Markopaşa'dakilere uyuyor. Bu sayıdan anlaşıldığına göre en az 15 sayı çıkmış. "Yeni Seri" Hür Markopşa ile ilgili olarak Aydın Ilgaz şunları söylüyor: Babamın anlatımlarından aklımda şunlar kalmış: Babam, R. Hakkı Dinçer'e "Ben bu olaydan yoruldum artık. Zaten rahatsızım. İzmir Tepecik Sanatoryumunda yerim hazır. Hür Markopşa'yı ben sana devredeyim. Sahipliğini de, yazı işleri müdürlüğünü de sen yap. Ben de dinleneyim" diyor. R. Hakkı Dinçer de "Hür Markopaşa" adının önüne "Yeni Seri" notunu koyarak 1.sayıdan başlayarak yeniden çıkarıyor. Bu "Yeni Seri" Hür Markopaşa'yı şimdilik Markopaşa ve soyundan gelen gazeteler dizisinin dışında tutuyoruz.



    SONSÖZ YERİNE

    Görüldüğü üzere Markopaşa siyasi bir halk gazetesidir. Bu özelliğiyle toplumcu bir özellik taşır. Toplumu direkt ilgilendiren gerçek olaylar konu olarak ele alınıp mizah masasına yatırılmıştır. Konular arasında emperyalizm, sömürü, halkın aldatılması vb. olaylar vardır. Yönetenlerin yanında yönetilenlerden, sandalyeyi çekenin yanında sandalyesi çekilenden yana olunmuştur. Bu yan tutma, halktan yana olmanın ötesinde halktan biri olma, halkın

    gözüyle bakma ve onun diliyle yorumlamaya kadar varır. Deyim ve deyişlerden geniş ölçüde yararlanılır. Amaç, güldürme değil düşündürmedir. Olaylar gibi kişiler de gerçektir : milletvekilleri, bakanlar, il başkanları, cumhurbaşkanları, yabancı ülke kralları, yöneticiler, valiler, emniyet müdürleri, savcılar, doktorlar, tatlı su

    enteli dönekler . . .



    Markopaşa'da çıkan yazıların her birini yazarlarının hepsi de ayrı ayrı yazma yeterliliğine ve kararlılığına sahiptir. Bu açıdan Markopaşa tam anlamıyla bir işbirliği, gönül birliği içinde çıkarılmıştır. Yeri gelir, karikarüristi yazı işleri müdürü olur. Yeri gelir, hapishanedeki Aziz Nesin'in yerine ona ait dizi yazının ilerisini aynı biçemle ve onun adına Rıfat Ilgaz sürdürür. Yeri gelir, bir şiir birlikte yazılır. Ama değişmeyen bir gerçek vardır: Hangi yazıdan kovuşturma açılırsa, emniyete ve mahkemeye düşülürse o yazıyı yazı işleri müdürü yazmış olur.

    Şimdilik elimizdeki belgelere göre Markopaşa dizisi toplam 7 ad (Markopaja, Merhumpaşa, Malumpaşa, Alibaba, Yedi-Sekiz Paşa, Hür Markopaşa, Medet , 8 sahip (çeşitli tarihlerde 15 kez değişerek), 10 yazı işleri müdürü ( 13 kez değişerek), l i teksir makinesi olmak üzere 9 matbaa . ( 15 kez değişerek) , 1'i posta kutusu olmak üzere 10 adres ( 12 kez değişerek) değiştirerek 77 sayı (72'si elimizde) çıkabilmişrir. İlk sayısı ile son sayısı arasında

    3 yıl, 4 ay, 28 günlük süre vardır ve bu 176 hafta etmektedir. Haftalık Markopaşa ve soyundan gelen gazeteler ancak 77 sayı çıkabilmiştir. Tam 99 hafta (99 sayı da denilebilir) çıkamamıştır. İlk sahibi Sabahattin Ali öldürülmüştür. Bu gazeteler aleyhine 28 dava açılmış (14'ünün bilgisi elimizde), yazarları toplam olarak 8

    yıl, 3 ay, 7 gün ceza almışlardır. Sabahattin Ali' nin yeni çıkan kitabı Sırça Köşk 1948 Ağustosunun

    son haftası, Rıfar Ilgaz'ın yeni çıkan kitabı Yaşadıkça da Eylül 1948'de bakanlar kurulu kararıyla toplatılmışrır. Bu

    tarihten dön yıl önce Ilgaz'ı n Sınıf adlı şiir kitabı, bir yıl kadar önce Aziz Nesin'in Nereye Gidiyoruz adlı broşürü bakanlar kurulu kararıyla toplatılmışrır. l949'da da bu kez Mustafa Uykusuz'un Mim Uykusuz Karikatür Albümü bakanlar kurulu kararıyla toplatılmıştır. Bu arada 08.12.1948 tarih ve 3/8379 sayılı bakanlar kurulu kararıyla Markopaşa' nın 5 ve 6. sayıları toplatılır. Krallar ve Prenses yazıları gibi kimi yazılar "dış siyasete aykırı" nitelikte

    görülerek 10.02.1949 tarih ve 2/8757; 17.2. 1949 tarih ve 3/88 14, 3 /8822, 3/8823; 14.4. 19 4 9 tarih v e 3/9 ı 4 9 sayılı bakanlar kurulu kararları Markopaşa sayıları için alınmıştır. Görüldüğü gibi bu yıllarda, bakanlar kurulu çoğunlukla Markopaşacılar için toplanmakradır . . .

    Markopaşa'nın başına gelen bunca olaylar onun başarısını gösterir. Peki, bu başarının nedenleri nelerdir? İşte bu sorunun yanıtını Aziz Nesin Medet gazetesinin 3. sayısında veriyor: Markopaşa'daki başarının birçok sebepleri arasında en önemlileri şunlardır:

    l - Markopaşa o zamana kadar bilinmeyen bir mizah ve hiciv yeniliği getirmiştir.

    2- O zaman ve daha evvel çıkan mizah gazetelerinin bütün maksadı -çok evvelkiler arasında istisnalar vardır- hoşça vakit geçirmekti. Markopaşa ise halk hizmetinde, halk dertlerini belirtmek ve halka faydalı olmak için mizahı bir vasıta olarak kullanırdı.

    3- Markopaşa'nın kullandığı dil, halkın kullandığı dilin ta kendisi idi ki bu, bir halk gazetesi için en önemli iştir.

    4- Markopaşa'nın çıkış zamanı siyasi olayların en civcivli zamanına rastlamıştı, bu fırsattan istifade edildi.

    5- O devrede muhalefet, şimdiki kadar sertleşmemişti. Markopaşa, putlaştırılmış olanları en çirkin yerlerinden halka göstermiş, en cesaretli tenkidi yapmıştır.

    6- Gazetede çalışan arkadaşlar arasında ahenkli bir çalışma birliği kurulabilmiştir.



    1950 yılı 14 Mayısında önemli bir olay olmuştur. Yapılan genel seçimleri Demokrat Parti kazanmıştır. 1 5 Temmuz'da da af yasası çıkmış, bu yasadan Markopaşacıların sağ kalanları da yararlanmıştır. Halkın umut bağladığı Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi, artık mizah gazetesiyle muhalefet etme gereğini de ortadan

    kaldırmıştır. Seçimleri izleyen günlerde İzmir Tepecik Sanatoryumunda yatma sırası gelen Rıfat Ilgaz, şu değerlendirmeyi yapıyor:

    "... Aslında, Markopaşa devrini tamamlamış, tarihsel eylemini yapmıştı. Bugün bile o Markopaşa'yı çıkarsak müşterisini bulamaz. O belli bir tarihsel dönemin, çağın ürünüydü. Cumhuriyet Halk Panisi'ne karşı ilk gerçek muhalefet örneklerini vermişti. Halkın umudunu, isteklerini dile getirmişti. Kısaca, üzerine düşen işi yapmıştı"

    Yukarıda anlatıldığı gibi Markopaja'nın etkisi meclis gündemine kadar ulaşmış, günlük yaşamımızdan artık çıkmayan "kökü dışarıda" deyiminin kökleşmesine neden olmuştur. Markopaşa sürekli eleştirmiş ve karşılığını da almıştır. Gazete üzerinde polislerin, sıkıyönetimin ve hükümetin sürekli baskıları olmuştur. Aynı gruplar matbaaları etkileyip Markopaşanın pek çok sayısını bastırmamışlardır. Gazete aleyhine gösteriler hazırlanmıştır. Benzer engellemeler kağıt ve dağıtım konularında da yapılmıştır. Emperyalizme ve özellikle Amerikan emperyalizmi ile Milli Şef dönemi baskılarına muhalefet eden Markopaşa bu uğurda sahibi ve başyazarını kurban vermiştir. 1948 Nisanından beri bir türlü aydınlatılamayan bu cinayet, cumhuriyet döneminin "ilk faili meçhul aydın" cinayeti olarak kabul edilmelidir. 14 Mayıs 1 950 seçimleriyle iktidara gelen Adnan Menderes okuduğu hükümet programına mizah gazeteleriyle mücadeleyi de alıyordu:

    ÜÇÜNCÜ B1RLEŞİM

    29.V. l 950 Pazartesi

    İstanbul milletvekili Adnan Menderes'in kurduğu hükümetin programı

    Adnan Menderes - ...

    Muhterem arkadaşlar,

    Biraz yukarıda millete mal olmuş inkılaplarımızın korunmasından bahsetmiştik. Bu konuda bilhassa üzerinde durabileceğimiz mesele memleketi içinden yıkıcı aşırı sol cereyanları kökünden temizlemek için icabeden kanuni tedbirleri almaktır. (Soldan alkışlar). İrtica ve ırkçılık gibi ayırıcı cereyanları vasıta olarak kullanan ve çok defa kendisini bu maskeler altında gizleyen aşırı solcu hareketlere karşı gereken bütün tedbirleri almakta

    asla tereddüt etmeyeceğiz. Biz bugünün şartları içinde aşırı sol cereyanları fikir ve vicdan hürriyeti mevzuunda mütalaa etmek gafletinde bulunmayacağız. (Soldan "bravo·' sesleri). Bugün aşırı sol cereyanlara mensup olanların, mücerret bir fikir ve kanaat sahibi olmaktan ziyade, yıkıcı cereyanların aletleri olduklarına şüphemiz yoktur. Fikir ve vicdan hürriyeti perdesi altında bütün hürriyetleri kan ve ateşle yok etmekten başka bir maksat gütmeyen bu ajanları adalet pençesine çarptırmak için icap eden kıstasları ve vuzuh ve katiyetle tespit etmek zaruretine inanıyoruz. (Alkışlar). Ancak bu suretledir ki, mizah veya siyasi tenkit kisvesi altında ayakta tutulmak istenen ve hakikatte düpedüz aşırı sol cereyanların eseri olan neşriyatın tahribatından memleketi korumak

    kabil olabilecektir.



    Hedef belliydi. Açık olmasa da bu hedefin başında iki mizah yazarı vardı: Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin . . . izleyen günlerde koşullar daha da ağırlaştı. Rıfat llgaz bir yandan sanatoryumlarda yaşam savaşımı verirken bir yandan da

    orada burada yazmaya çalıştı. Adembaba'daki yazıları yüzünden hakkında altı dava birden açıldı. Giderek adı bile "yasaklı" oldu. Yazılarını kimseler basmadı, ekmek parasını dizgicilikle kazanmaya başladı . . . Hapishane-hastane-yazı(matbaa)hane üçgeninde yaşam sınavı verdi. İnatçılığını bırakmadan mizahı sürdürdü. "Stepne" takma adıyla Hababam Sınıfını yazdı ve öğretmen olarak halkın gönlüne doldu. Ne var ki cezaevinde geçen günlerinin toplamı beş yıl, beş ay, yirmi beş günü buldu . . . İlginçtir ki aldığı son ödül TC Kültür Bakanının elinden oldu .. .



    Aziz Nesin ise Fransızca bilmemesine karşın Fransızcadan çevirdiği öne sürülen bir yazı yüzünden 16 ay hapse ve 16 ay güvenlikçe gözaltında tutulmaya mahkum edildi. Sultanahmet, Üsküdar ve Nevşehir cezaevlerinde yattı. Sık sık yargılandı. Sık sık çıkışlar yaptı. Sivas yangınından şans eseri kurtuldu. Mizahsal açıdan "Aziz Nesinlik" deyiminin sahibi oldu . . . 1938'de yalnızca Atatürk ölmedi; onun imzasını taşıyan ne varsa tersyüz edilmeye başlandı. Atatü
  • Atatürkçülüğün ilkeleri, devrimcilik, halkçılık , devletçilik , ulusalcılık , cumhuriyetçilik, laikliktir.Biz bu ilkelere sonuna dek , candan bağlıyız.Hergün olayları bu ilkelerin ışığında yorumlayacağız , yazılarımızı , bu ilkelerden en küçük ödün vermeden, kaytarma payı bırakmadan yazacağız.
    Bir kişi hem liberalizmi savunur, hem de Atatürkçü olamaz; Atatürkçülük Devletçilik'tir.
    Bir kişi hem osmanlıcayı , mecelleyi savunur , her alanda doğulu kalmakta direnir , hem de Atatürkçü olamaz; Atatürkçülük Devrimcilik'tir.
    Bir kişi , Mevlevi ayinleri yapılmasından yana , Hacıbektaş'ı yasaklarsa ,Kuran'ın türkçeleşmesine karşıysa , din azınlıklarına hak tanımazsa , devlet işine din işini karıştırırsa , bu yolla oy avcılığına , böylece halkı aldatmaya kalkarsa , yatırlara bel bağlayanlara göz yumarsa , Atatürkçü olamaz; Atatürkçülük Laiklik'tir.
    Bir kişi , birey zenginliğini yurt gelişmesi ve ulusal zenginlik sanırsa, yurttaş başına düşen ortalama yıllık gelirin altıyüz lira olduğu bir ülkede, devlet eliyle milyonerlerin türemesine yardım ederse , grev hakkına karşıysa, hak ve adalet üzerine gelirin üleşilmesini doğru bulmazsa, sömürülmeden yanaysa, Atatürkçü olamaz; Atatürkçülük Halkçılık'tır.
    İşte durumumuzu , tutumumuzu açıkladık, aramızda gizli kapaklı hiçbişey kalmasın.Bütün olayları bu açıdan görüp göstereceğiz, biçoklarının foyaları da ortaya çıkacak.Bu yüzden de bize şimdiye dek olduğu gibi "solcu" diyecekler.
    Hmen söyliyeyim, ben soldayım, böyle olmakla övünürüm, çünkü yurdumun gerçek gelişmesini , halkımın kalkınmasını solculukta buluyor, buna içten inanıyorum.Yani sosyalistim, türkçesi TOPLUMCUYUM.Atatürkçülük, ancak bu yolla sağlanır.Atatürkçülük yalnız toplumculukla bağdaşır.
    Aziz Nesin
    Sayfa 48 - Adam Yayınları 7. Basım (Tanin Gazetesine yazdığı 2 Mart 1961 tarihli ilk köşeyazısından))