• Gönül: Baksana efendim, birileri kalbinizin uyuyan duygularına düstursuz giriyor. Siz bunu bilmezsiniz lakin buna aşk derler.
    Akıl: Kalbine düstursuz girene hemen aldanacak mısın? Bekle bakalım. Kimdir, necidir, nereden ne şekilde peyda olmuş? Onu iç dünyana kabul et ama hemen aldanma, onu her türlü elekten geçir sonrası Allah kerim...
    Zaman geçer ve adam gönlünü kendisine, aklı hesaba pek de katmaksızın kılavuz eder. Her şey iyi gider ama zaman ilerledikçe işler tersine biner. Sükut-u hayal, üzüntü ve çaresizce bekleyiş alır yerini umudun, sevincin ve ileriye dönük saadetin...
    Gönül: Efendim beklemek lazım, acele ettik sanki. Ona da şans vermek, yaşadıklarını anlamak lazım... Bekleme diyemiyorsa umudumuz olmalı, onun halinden anlamalı ve sadakatimizi son demine kadar, bizi huzurundan kovana kadar göstermemiz lazım.
    Akıl: Demedim mi sana? Aldandın, fazla güvendin ve üzülüyorsun şimdi de. Yetmezmiş gibi, elinden geleni yaptığın halde, hâlâ umut mefhumuna bel bağlayıp gerçek hayata yüz çeviriyorsun. Elinden geleni fazlasıyla yapmadın mı? Tahayyülü zor adımlar atıp, fedakarlıklar yapmadın mı? Sevgi karşılık ister. Güneş olmadan çiçek yaşayamazsa sevgi de karşılığını almadan solar. Sana düşen son kez(o da gönlünü susturmak adına) diyeceğini deyip kader deyip, hayırlısı buymuş, eyvallah diyerek yoluna devam etmek...
  • Not:Bu mektubun sahibi ismini vermek istemeyen bir kitap dostu :))

    Bir kayıp ilanıyla karşılaştım bugün. Bir
    yerlerden ısırdı gözüm. Tanımıyordum bizzat ama uzaktan görmüştüm. Bulma ümidi sardı tüm benliğimi. Çünkü onu bulmam kendimi de bulmam demekti..

    Sevgili Dost;

    Hayattayım. Herkes gibi. Yaşamaya devam ediyorum. Her sabah yeni bir güne merhaba diyorum. Zahiren güçlüyüm, sarsılmaz görünüyorum. Ama bir sorun var, şu ki; nerden tutsam elimde kalıyorum. İçim yanmalı ki bu halden kurtulmalıyım. Ama önce tespit etmem lazım.
    Bir şeyler eksik. Adını koyamadığım bir şeyler. Kırılma noktalarımın sebebi belki. Düşüşlerimin duruşlarımın geri adımlarımın nedeni. İleri atılamayışlarımın, vazgeçişlerimin.
    Arayıştayım mecnun misali. Onun çöllerde gezdiği gibi içimin sahralarına koyuldum. Leylasını arar gibi, beni durduran tutan ve engel olan sebepleri bulma yolundayım.

    Sevgili Dost;

    Işık umuduyla birilerine sarılıyorum bazen. Konuşuyorum, konuşuyorum. Sonuçsuz. Onları da kendi karanlığıma sürüklüyorum. Bulamadığım gibi bir zihni daha siyaha boyuyorum. İş başa düşüyor yine kendimi seninle dolaşıyorum.
    Arayışların sonu boş olmaz biliyorum ve derdimi duama dökerek Rabbimden yardımını diliyorum..

    Sevgili Dost;
    Gözlerimle sebepleri takip edip kontrolüm altına almaya çalışırken unutuyordum. Tüm o sebepleri kontrol eden zaten biri var.. Ah biraz teslimiyet.. Bunu başarabilsek..

    Sevgili Dost;

    Nasıl da ilandakine benziyor sin, lam, mim harfleriyle bu kelime.. Ulaştıracak mı dersin bizleri selamete…
    …..

    Sevgili Dost;

    Allah’ın O’na yönelmemiz için vermiş olduğu imtihanları gördükçe, kolay olan Allah’a dönmek yerine, imkansıza, kusurlarımı görmezden gelmeye çabaladım hep. Aynı nokta. Teslimiyet eksikliği. Yapmam gereken kabullenmekti halbuki. Güzellikleri coşkuyla alıp bağrıma bastığım gibi, sıkıntıları, tatsızlık diye adlandırdıklarımı da göğüslemek, şükür ile alıp kabullenmekti. Elimin ulaşmadığı yerlere uzanmak için çabalayarak kendimi harap etmek yerine, semaya ellerimi açmalı ve yakarmalıydım sadece…

    Sevgili Dost;
    Kaybı buldum artık, şimdi onunla tanışmak vakti.
    …….

    Ve şimdi…

    Tevekkülün getirdiği huzurdayım. Esbabın peşinde koşmaktan yorulan ruhum burada sükunet buluyor. Tadını çıkarıyor sakinliğin. Ya Muhavvilel hal diyor sadece. Çabalamıyor kendini heder edercesine. Sükuta sığınıyor rahata sarılıyor burada. Ya Mukallibel Kulüb diyor. En güzelinin Cenab-ı Hakkın elinde olduğunu biliyor.
    Demek tabiat bataklığı yalnızca inanç değilmiş. Öyle işlemiş ki hücrelere Allahuekber diyenlerin dahi kalbinde serpilmiş. Ona buna yönlendirmiş. Hakiki merciden gaflet ettirmiş. Perdelere takıp arkasındaki eli gizlemiş. Maddeye perestiş ettirip hakikati görmeyi engellemiş.
    Oysaki bilseydi bu kalp herşeyin zincirinin Allah’ın elinde olduğunu. Ağlar mıydı bu kadar.. Herşeyin anahtarının yanında olduğunu görebilseydi. Esbaba müracaat eder miydi bu derece..

    Şunu düşünmeli Sevgili Dost;

    Sormalı insan kendine.
    Kaderde yazılan bu ise, yaşanan yaşanılanlar içinde en güzeli en hayırlısı ise bu itirazlar hala niye?
    Artık kendimize gelme vakti. Yeter ağladığımız. Hesap kitap tutup sorgulayıp yargıladığımız.
    Gözyaşlarımızı silip teslimiyeti tevekkülü anlamak yaşamak vakti.

    Sevgili Dost;

    Teşekkür ederim eşliğin için. Son bir adım kaldı. Gel beraber teslim edelim dünyaya onu. İlanları kaldırıp ismini asalım her yere. Teslimiyet diyelim, teslimiyet. İşte, aradığınız o kelime.
  • Atatük kimseye benim izimden gelin demedi, benim yolumu devem ettirinde demedi. Atatük kimseye benden daha iyisi olmaz, benden daha iyisi gelmez de demedi. Bu yaptığınız Atatük'e saygısızlıktır, siz onu anlamıyorsunuz!..

    Atatürk'ten daha iyisi gelmez demek, Atatük'e saygı değildir. Atatük'ten daha iyisi gelmez demek, Atatük'e de bu vatanada saygısızlıktır!.. Bir insan ülkesi için en iyisini ister. Atatürk yaşasaydı, bu ülkeye kendisinden daha iyi bir lider gelmesini isterdi. Nutuk okuyanlar bunu çok iyi bilir!.. Siz ülkenizi sevseniz, Atatürk'ü sevseniz zaten, ben ülkeme faydalı olacağım, Atatürkten daha iyi olacağım diye çabalamak lazım olduğunu anlarsınız. Atatürk'ten daha iyisi gelmez demek, bilinç altında şunu demek; ben Atatük'ten daha iyisini istemiyorum!.. Böylelikle ne yapıyorsun, ülkenin ilerlemesini istememiş oluyorsun. Buda bir gericiliktir, yobazlıktır!

    Oysa Atatürk bir adım attı, gelişimin temellerini attı. İlerde dedi, daha iyileri gelecek, gençler lider olacak, Ülkemizi geliştirecek daha iyi hale getirecek, diye yaptı o bunları. Atatürk'ü anlamak kim, siz kim!.. Siz ancak gelişime hayır diyip, Atatük'ten daha iyisine hayır diyin. Olmuyor sevgili kardeşlerim, olmuyor!..

    Atatük'ü sevin, sayın, ama lütfen onu doğru anlayın!.. Ülkemizin gelişmesi, daha iyi olması için mücadele verin. Atatük öldüğünden beri Cumhuriyet değişmedi. Yüzyıl geçti. Atatükçülük oynayanlar ne yaptı, diğer yobazlarla çatıştı durdu. Atatük'ten daha iyisini istemedi. Ülke ne hale geldi. İşte bu sizin eseriniz!.. Atatürk yaşasaydı bu duruma felaket derdi. Umarım beni doğru anlarsınız. Sevgiler hepinize..
  • Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Balıkesir Hutbesi
    Asıl Metin
    "Ey millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. "Allah'ın selâmeti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz, Cenâb-i Hak tarafından insanlara hakâyik-i diniyyeyi tebliğe me'mur rasûl olmustur. Kanun-u Esâsîsi, cümlemizce malûmdur ki, Kur'anı Azumissandaki nusustur. İnsanlara feyz vermiş olan dinimiz, son dindir. Ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevâfuk ve tetâbuk ediyor. Eğer akla, mantığa, hakîkate tevâfuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavânin-i tabiiyye-i ilâhiyye beyninde tezad olması icab ederdi. Çünkü bilcümle kavanin-i kevniyyenin menbai Cenab-i Haktır.

    Arkadaşlar! Cenab-ı Peygamber mesaisinde iki dâra, iki hâneye mâlik bulunuyordu. Biri kendi ikâmet eylediği hânesi, diğeri din işleriyle iştigal buyurduğu Allah'in evi idi. Kendi husûsi işlerini kendi evinde görür, âmmenin, ummetin hizmetini de Allah'ın evi olan câmi-i şerîf'te ru'yet eylerdi. Biz de hazret-i peygamber'in usûlune ikdida ederek, milletimize tealluk eden husus için şu Beytullah'ta toplandık. Şimdi Hazret-i Allah'ın huzurundayız. Bunu bana müyesser eden Balıkesir'in dindar ve kahraman insanlarına arz-i şükran ederim. Çok memnunum ve bu vesile ile büyük bir sevâba nâil olacağımı ümid ediyorum.

    Efendiler, câmiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Her şeyden evvel itâat ve inkiyâd-i tâmme ile ibâdet, din ve dünya için neler yapılması lâzım geldiğini düşünmek için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferd başlı başına bir hizmet ifa etmelidir. İşte biz de burada din ve dünya için istiklâl ve istikbâlimiz için, bilhassa hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşüncelerini anlamak istiyorum. Amal-i milliyye, irâde-i milliyye yalnız bir salisin düşüncesinden değil, bil'umum efrâd-i milletin arzularının, emellerinin muhassalasından ibârettir.

    Binaenaleyh benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim."

    Metnin Bugünkü Türkçesi

    "Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenâb-i Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizami, hepimizin bildiği Kur'ân-ı Azimussan'daki açık ve kesin hükümlerdir.

    İnsanlara maneví mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak'tır.

    Arkadaşlar! Cenab-ı Peygamber çalışmalarında iki yere, iki eve sahipti. Biri kendi evi, diğeri Allah'in evi idi. Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Hazret-i peygamber'in mübarek yollarını takip ederek bu dakikada milletimize ve milletimizin şimdiki ve geleceğine ait konuları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde, Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. Beni bu şerefe kavuşturan Balıkesir'in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyorum.

    Efendiler! Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, söylenenleri dinleme ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılması lazım geldiğini düşünmek, yani birbirimizin görüş ve düşüncelerini almak için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihninin başlı başına faaliyette bulunması lâzımdır. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz için her şeyden önce hakimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.

    Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşüncelerini anlamak istiyorum. Millî emeller, millî irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, millet fertlerinin tamamının arzularının, emellerinin bileşkesinden ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim."
  • Yeraltından Notlar

    Önce derin bir "off" çeksek yeridir, şimdi başlayabiliriz:

    Toplumdan nefret ettiği, korktuğu, tiksindiği ve aşağılık gördüğü için kabuğuna çekilmiş, başka bir deyişle yeraltına kendini gömmüş, bu yabani yalnızlığında affedici olamadığı için kendisiyle alay edenlere aşırı bir nefretle intikam duyguları beslemiş,kendini esir ettiği kapanında ruhsal çelişkilerle acının doğruğuna varmış ve bu acıdan da şeytanca haz almaya başlamış birini nasıl anlatabilirim? Normal insanı, tabiat ananın özene bezene yarattığı dar kafalı ahmak olarak görüp onu kıskanan, aynı zamanda üstün anlayışlı kendisini bir fare sayarak deliğine kaçmış birini, nasıl anlatabilirsiniz? Ne iyi, ne kötü, ne alçak, ne namuslu olabilmiş, kendini şehvetle atalete teslim etmiş birini? Haşare olmayı istemiş ama bunu dahi başaramamış birini. Yaptığı her eyleminden sonra pişmanlık duyan, kah insanları küçümseyip kendini üstün gören, kah kendini küçümseyip insanları üstün gören ama her halde de kimsenin yüzüne bakamayıp bakışlarını kaçıran, utangaç, suratını çirkin, tiksindirici bulan ve kendisine de herkesin böyle baktığını düşünen, pantolonu lekeli, kılıksız hasta bir yeraltı adamını nasıl anlatabiliriz? Kendisini rahatsız etmesinler diye bütün dünyayı bir kapiğe satabilecek; kıyametin kopması ve çaysız kalması arasında iki seçenecek bulunsa, dünya umrunda olmayacak biri o. Birazcık nükteli, fazlasıyla hırçın ve ısdırap dolu ve çelişkili bir ruh. Ne kadar hakir görse de, utana sıkıla ruhsal bunalım ve krizlerinden dolayı kendisini sefahat alemlerine ara sıra atan, pireyi deve yapan, masum olmasına karşın kendisini suçlu bulan, "canlı hayatı" iğrenç nitelikte bellediği için kabuğunda rahat eden, aynı zamanda "canlı hayatının" nasıl olduğunu bilmediğini söyleyen ve o "iş güç sahipleri", o "normal" insanlardan dahi, daha "canlı" olduğunu belirtip hemen ardından ölü olduğunu vurgulayan kaos ve çelişkiyle dolmuş bir "anti-kahraman" o.

    O kötü bir adam, hasta bir adam, çirkin bir adam.Yeraltında ısdıraplı düşünceleriyle, çelişkileri, uyumsuzluklarıyla ruhunu darmadağın eden derbeder bir yalnız adamın kitabı okunmaya fazlasıyla değer. Açıkcası, söylemek gerekirse, gerçekten kendimi bulduğum, beni anlattığını düşündüğüm, psikanalizimi yaptığını söyleyebileceğim bir Dostoyevski romanı. Aranızda kalantor varsa ,okumasın asla, o kalburüstü iş sahiplerinden, hayatını rütbe adına harcayanlardan ölesiye nefret ediyor.

    Kitabın tamamını alıp yapıştırasım geliyor, buraya alıntı olarak ama birkaç taneyle yetinelim:

    "Aklı takdir etmemek mümkün değil tabii, ama onun kendi çerçevesini hiçbir zaman aşamadığını, insanın yalnız kafa ihtiyaçlarına cevap verebildiği de kabul etmek lazım; halbuki arzu, aklı da, başka çeşit özentileri de içine alan bütün hayatın, yani bir insan hayatının en kudretli ifadesidir."

    "Bir kere kendini duygularına kaptır,bir anlığına şuurunu susturup,düşünmeden, esas aramadan hareket et, nefret et, birini sev, daha doğrusu boş durmamak için bir şeyler yap bakalım. En geç öbür gün bu bilinçli kandırmaca yüzünden kendi kendini küçümsemeye başlarsın.Sonuç: Sabun köpüğü ve atalet."

    "Çevrenize bakın bir kere: kan gövdeyi götürüyor, hem de keyifli keyifli, şampanya gibi akıyor.İşte size Buckle'ın da yaşadığı on dokuzuncu yüzyılımız. İşte büyük Napolyon ve bugünkü Napolyon. İşte Kuzey Amerika'nın ebedi birliği. İşte nihayet karikatür gibi Schlezwig Holstein... Medeniyet neyimizi yumuşatmış? Medeniyetin insanda duygu çeşitlerini artırmaktan başka işe yaradığı yok."

    "Elimizden kitapları alsalar o saat şaşkınlık içinde kendimizi kaybederiz. Ne tarafa yürüyeceğimizi, kimden yana çıkmak, kimi saymak, kimi hor görmek gerektiğini bilemeyiz."

    “Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ızdırap mı daha iyidir?"

    "Hayatta erdemin ve aklın canlı örnekleri olan allamelere, insan severlere bol bol rastlanır; bunların gayesi, ömürlerini elden geldiği kadar erdemli, temkinli geçirmektir, varlıklarıyla etrafa adeta nur saçarak, dünyada erdemli ve temkinli de yaşanabileceğini göstermek peşindedirler sanki. E, sonra? Sonrası malum, bunların birçoğu, ömürlerinin sonuna doğru da olsa, er geç sürçüp tamiri imkansız bir çam deviriverirler. Şimdi sorarım size: Böyle garip nitelikleri olan insanoğlundan ne beklenebilir?"

    "Tekrar ediyorum: Bütün samimi insanlar ve işinde gücünde olanlar ahmak, dar kafalı oldukları için faal kimselerdir. Nasıl açıklamalı? Bakın şöyle: Bu çeşit insanlar akılları kıt olduğu için herhangi bir konuda ana sebepleri araştırmadan hemen el altındaki ikinci derece sebeplere bağlanıverir ve doğru hareket ettiklerinden emin oldukları için de rahatlarlar; en önemlisi de budur zaten."

    "Bütün bu inlemeler, bir yandan ağrılarınızın küçültücü gayesizliğini anladığınızı gösterir; öte yandan varlığını umursamadığınız halde, kılı kıpırtamadan sizi hırpalayan tabiat anaya karşı yükselen şikayettir."

    "İşte ben, içi dışı bir insanı, tabiat ananın şevkatle, özene bezene yarattığı, gerçek, normal insan olarak görürüm. Böyle bir adamı delicesine kıskanırım. Ahmak olmasına ahmaktır; bunu aksini iddia edecek değilim, fakat normal adamın ahmak olması gerekmediği ne malum?"

    "Bana en çok dokunan, suçlu olsam da olmasamda her zaman bir çeşit tabiat kanununa uyar gibi, herkesten önce kendimi suçlu görmemdi. Bu, ilkin çevremde herkesten akıllı olmamdan ileri geliyor."

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık. İnsana, gündelik hayatını sürdürmesi için gereken anlayışın yarısı, hatta dörtte biri dahi, yeryüzünün en soyut, en inatçı şehri olan Petersburg'da oturmak gibi katmerli bir felakete uğramış, talihsiz on dokuzuncu yüzyıl aydınımıza yeterdi."

    "Evet efendim, on dokuzuncu yüzyıl adamı en başta karaktersiz olmalı, böyle olmaya manen mecburdur; karakter sahibi, çalışkan bir insansa oldukça dar kafalıdır."

    "Zeki insanlar asla bir baltaya sap olamaz, olanlar yalnız aptallardır."

    "" Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız. ""

    Sevgili okuyucularım, her şeyin tam anlamıyla farkında olmak bir hastalıktır; hem de tümüyle gerçek bir hastalık."

    "Yoksa dünyaya gelişimin biricik sebebi, varlığımın sadece bir yalan olduğu neticesine varmak mıdır? "

    "Ciddi ciddi konuştuğumuz halde bana önem vermek istemiyorsanız öyle olsun. Yalvaracak değilim. Nasılsa yeraltım var."

    "Bilmedikleriniz arttıkça sızılarınız o ölçüde çoğalır."

    "Elekle su taşımak her zeki adamın kaderine yazılıdır."

    "insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever. Kim bilir belki de insanların yeryüzünde ulaşmaya çalıştığı tek gaye, bu gayeye ulaşma yolundaki daimi çaba, başka bir deyişle hayatın ta kendisidir"

    "Hayır efendim , asaleti olmayan bir harekete yanaşmazdım ben.."

    "kim olursa olsun, insan daima , her yerde, akılla çıkarın buyurduğu gibi değil, kendi canının istediği gibi hareket etmeyi sever; arzularımızın çıkarlarımıza ters düşmesi de mümkün, hatta bazen zorunludur.."

    "“Beni kıyametin kopmasıyla çaysız kalmam arasında bir seçime zorlasalar, dünyanın batmasını umursamaz, çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım.”"

    "İnsanın kasıtlı ve bilinçli olarak zararlı, anlamsız, hatta son derece ahmakça bir isteğe kapıldığı tek bir durum vardır. Bu ne kadar anlamsız olursa olsun, istemek hakkına sahip olmak, yalnızca akla uygun olan şeyleri istemek zorunda olmamak isteğidir."

    "Ne ben bir kimseye benziyordum, ne de bir başkası bana. "Onlar hep birlikte, bense onlardan farklıydım" diye derin düşüncelere dalıyordum. Bundan da anlaşılıyor ki, henüz çok toydum."

    "Herhangi bir sebeple bu doğa kanunlarından biri; örneğin, iki kere ikinin dört ettiği, benim hoşuma gitmiyorsa, bundan kime ne?"

    " Bazen sevginin sevdiğimizin bize gönül rızasıyla bağışladığı, kendine zorbalık etme hakkından ibaret olduğunu düşünüyorum."

    "Henüz on altı yaşında olduğum halde kabuğuma çekilmiş, onları hayretle inceliyordum; daha o zamanlar bile görüşlerin darlığı, uğraştığı şeylerin, oyunlarının, konuşmalarının manasızlığı beni hayrete düşürüyordu. O kadar önemli olayları fark edemedikleri, insanı etkileyen, hayrete düşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, ister istemez onları kendimden aşağı saymaya başladım."

    "En büyüğünden en küçüğüne kadar dairemizdekilerin hepsinden nefret ediyor, onları küçümsüyordum, ama aynı zamanda onlardan korkar gibiydim. Bazen birdenbire kendimi hepsinden üstün gördüğüm olurdu. Bu hal bana durup dururken geliyordu; ya küçümsüyor ya da kendimden çok üstün görüyordum."

    " Karnım açken "tokum" diyemem; uzlaşmayla avunmayacağımı, sırf tabiat kanunlarına göre oluştuğu ve gerçekten var olduğu için de kısır döngüyle yetinemeyeceğimi biliyorum."

    " Arzu, aklı da, başka çeşit özentileri de içine alan bütün hayatın, yani bir insan hayatının en kudretli ifadesidir. Gerçi bu çoğu zaman hayatımıza beş para etmez bir şekil veriyor, fakat gene unutmayalım ki hayat hayattır, karekökü almak değil."

    "Hür iradesi, arzusu olmayan, istemeyi bilmeyen insanın org silindiri üzerindeki bir cıvatadan ne farkı vardır ki?"

    "Bir dakika geçince kendi kendimi yiyerek, bütün bu pişmanlıkların, duygulanmaların, değişme antlarının hepsinin yalan, kocaman bir yalandan başka bir şey olmadığını anlıyordum."

    "Şüphesiz böyle bir duvarın hakkından gelmeye gücüm yetmezse boşu boşuna yırtınacak değilim, ama karşımda gücümün yetmediği bir taş duvar var diye büsbütün boğun eğmeye de razı olamam"

    "'' Aklın çıkarla ilgili konularda aldandığı olmuyor mu ? İnsan refahtan başka şeyi de sevemez mi? Belki ıstıraptan da aynı derecede hoşlanıyordur? Hatta ıstırabın saadet kadar faydalı olması da mümkündür, insanın sırasında acıyı ihtirasa varan derecede sevdiği bir gerçektir. Bunu anlamak için dünya tarihine başvurmaya lüzum yok, hayatın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize danışın, yeter.''

    "Bizim için, insan olmak, etiyle kanıyla, kemiğiyle insan olmak bile zor. Bundan utanıyoruz, bunu ayıp sayıyoruz. "Genel bir insan" denilebilecek, nasıl olduğu belirsiz bir şey olmaya çalışıyoruz. Aslında biz ölü doğmuş kişileriz. Aslında çoktandır canlı olmayan babalardan çoğalıyoruz ve bu durum giderek hoşumuza da gidiyor. Bir kolayını buluversek, neredeyse doğrudan doğruya düşüncelerden doğmayı sağlayacağız."

    "Rahat rahat yaşayıp vakarla ölmek, bundan daha enfes ne vardır! Salıvereceğim göbeği, üç kat gerdanımı ve ayyaş burnumu sokakta görenler, ''Şu kalantora bakın, amma esaslı herif!'' derlerdi. Ne olursa olsun, yaşadığımız şu olumsuz devirde böyle gönül okşayıcı sözler duymak hoştur baylar."

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık."
  • Ne güzel yaşıyorduk be!
    Nasıl da yaşatırsın.
    Kaç bin kere söyleyeyim, öyle yaşa­ tan, öyle sevdirensin ki... Seni tanımak, seni bir kerecik bile görmek, milyarla yıl yaşamaktan daha dolu, daha hazlı ve daha değerlidir. Ama kime bu sözler, anlayana tabii. Seni anlamak, seni sevmek mühim ve aziz bir iştir.
    Zor da değil halbûki, ama İNSAN olmak lâzım. Nerede beklediğim şiirlerin?
    Hep kulağıma, kalbi­ me ve beynime fısıldayacaksın da ben mi yazacağım? Gerçi bu, değme şâire nasip değil ama, asıl seninkiler mühim. Buna da inan, bunu da bil, e mi? Sonra ben, böyle istiyorum. Ben, isteyince yapmaz mısın? Biraz da bunun için, bu sebeple yazmalısın. Alışıncaya, sende de yaratıcılığın altın kapıları, bütün kanatlarını açıncaya kadar. Sonrası ne benim ne de senin elinde. Sonrası, alıp götürür... Yalnızlığı, riyayı, canavar azgınlığı, o namussuz ölümü, yıkar, tarumâr eder. Kadeh hiç boşalmaz, rüya hiç bitmez (gerçekleşir çünkü), gençli­ğin ve güzelliğin, cihanlar durdukça devam eder...

    6 Haziran 1954
    Bismil
  • M. Kemal Atatürk Ahiret'e inanmıyor mu? (Söylev'den)

    (Felsefe yerine Kur'an-ı Kerim okusaydı, kendisi hakkında daha hayrlı olabilirdi.)

    M. Kemal'i sevenler aman dikkat: "Kişi sevdiği ile haşrolunur."

    Evvela konuya geçmeden önce bir izah yapmakta fayda var.

    M. Kemal Atatürk'ün inancı bizi neden ilgilendiriyor, önce bunun cevabını verelim.

    "Taha" Suresi'nde Alemlerin Rabbi şöyle buyuruyor:
    16 - "Sakın kıyamete inanmayıp, kendi heva ve hevesine uyan kimse seni, ona iman etmekten alıkoymasın; sonra helak olursun."

    M. Kemal Atatürk'ün, (altta göreceksiniz) ; "Ahiret'e inanmadığını" söylemesiyle "iman" etmediği ortaya çıkıyor. "Bize ne, iman etmezse etmesin" demekte yersiz, zira dinimize göre bu nokta çok önemlidir...

    Şöyle ki:
    Laiklik; iman etmeyen birisi tarafından müslüman bir millete dayatılmıştır. "Bu düşüncede olan birisinin kurduğu sistem" bizi yönetiyor. Bir müslümanın bu düşünce yapısında olan birisinin yönetimi ve düzeni altında yaşaması nasıl düşünülebilir? Asla düşünülemez... Aynı zamanda şu sebeple de dinimizin onaylamadığı bir husustur bu;

    "Nisa Suresi"nde Rabbimiz şöyle buyuruyor:
    59 - "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve **sizden olan emir sahibine** de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir."

    Ayet-i Kerime'de "sizden olan emir sahibine itaat edin" buyuruluyor... Yani, "müslüman olan" emir sahiplerine uymak ile mükellefiz. Müslüman olmayana itaat olunmaz.

    İşte biz, İslam nizamına uygun bir yönetim ve sistem istiyoruz. Bunu da ancak iman eden bir müslümanın sağlayacağını düşünüyoruz.

    Bir müslümanın, kendi kitabı olan "Kuran" ile yönetilmek istemesinden daha doğal ne olabilir?

    Şimdi gelelim konumuza...

    M. Kemal Atatürk şöyle diyor:
    Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların ne dediklerini anlamak istedim. Bir kısmı her şeyi kara görüyordu. "Mademki hiçiz ve sıfıra varacağız, dünyadaki geçici ömür esnasında neşe ve mutluluğa yer bulunamaz" diyorlardı.

    Başka kitaplar okudum, bunları "daha akıllı adamlar" yazmışlardı. Diyorlardı ki: "Mademki sonu nasıl olsa sıfırdır, bari yaşadığımız sürece şen ve keyifli olalım."

    Ben kendi karakterim itibariyle ikinci hayat anlayışını tercih ediyorum, fakat şu kayıtlar içinde:
    Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar mutsuzdurlar. Besbelli ki, o adam birey sıfatıyla mahvolacaktır. Herhangi bir şahsın yaşadıkça memnun ve mesut olması için lazım gelen şey; kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Makul bir adam, ancak bu şekilde hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek kuşakların şerefi, varlığı ve mutluluğu için çalışmakta bulunabilir.

    KAYNAK:
    Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, 17 Mart 1937, cild 2, sayfa 280, 281.

    Ayrıca bakınız: Ulus gazetesi, 20 Mart 1937.