•  

    Sorularla Risale

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

    4. BÖLÜM

    ANLAMAK İÇİN NASIL BİR TEKNİK İZLENMELİ?

    1. Az da olsa devamlı okuyun!

    Kim bilir bu kural fazla önemli gelmeyecek sizin için... Oysa Risale-i Nur’u okumak ve anlamak hususunda belki de en önemli kuralların başında bu gelir: Az da olsa devamlı okumak ve hiçbir kazanımı küçümsememek...
    Günde bir sayfa okuyan bir talebe, yılda 365 sayfa, 10 yılda 3 bin 650 sayfa, 50 yılda 18 bin sayfa okumuş olur.
    18 bin sayfanın ne ifade ettiğini biliyor musunuz? Külliyatı tam üç kez aktarmak demektir. Oysa yıllardır okumayı ihmal eden nice kimse, bu kadarını bile okuyamamıştır.

    Nefsinize sorun, çevrenize sorun ve nasıl bir hazineden yeterince istifade edemediğimizi görün. Kaldı ki biz, günde bir sayfanın hesabını yaptık. Yani beş dakikalık bir zaman ayırma gayretinin getirisini hesapladık. Eğer günde iki sayfa okursanız, başarı da ikiye katlanacak. Eğer günde 20 sayfa okursanız, 50 yılda külliyatı tam 60 kez okumuş olacaksınız. Acaba kaç kişi vardır bunu başarabilen?

    Az da olsa devamlı okumanın gücünü görebiliyor musunuz?
    Bir işte başarılı olmada devamlılığın büyük ehemmiyeti yüzündendir ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Allah’a en sevimli gelen amel, az da olsa devamlı olandır” buyurmuştur. Çünkü, her gün teheccüt namazı kılan kişinin ibadeti, ara sıra günde yüz rekât namaz kılan kişinin ibadetinden hem kalite, hem de sayı olarak daha fazladır. “Taşı delen, suyun gücü değil, damlaların devamlılığıdır” sözü de sürekliliğin önemini ifade ediyor.

    Bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin
    İman derslerini okumak hayırlı bir amel olduğuna göre, bu tefekkürün en hayırlısı, az da olsa devamlı olandır. Bu sırrı anlarsanız, az bir amelle nasıl büyük bir mesafe aldığınıza şaşırırsınız.

    Risale-i Nur’u okumak ve anlamak konusunda yaptığınız tüm faaliyetleri devamlı yapın. İman dersini mütalâa ediyorsanız, devamlı gidin, ihmal etmeyin. Her hafta derse giden, 10 yılda 1500 sayfalık belli başlı yerleri anlayarak müzakere etmiş olur. Eğer haftada iki kez bu faaliyeti yapıyorsa, istifadesi de iki kattır. Çeşitli vesilelerle okuduklarınızı, dinlediklerinizi topladığınızda karşınıza çok büyük bir rakam çıkar.

    Ayrıca Risale-i Nur’u okurken ve anlamaya çalışırken, bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin. Sözgelişi; belki bir paragraflık olan namazdan sonraki dersleri, günlük okumanızı, haftalık, aylık derslerinizi hiç ihmal etmeyin. Okumak için uygun zamanı ve uygun mekânı aramayın; ölüm, uygun zaman ve mekân aramıyor çünkü! Yolda, teneffüste, arabada, kuyrukta beklerken bile okumaya, dinlemeye önem verin.

    Başarının sırrı, az da olsa devamlı yapmak
    Artık kitaplar iyice küçüldü. Cep kitaplarını taşımak çok kolay... Hatta büyük eserler bile küçük boylarda basıldığı için taşımak çok basit. Askerde iken, bir arkadaşımız, küçük boy Asâ-yı Mûsâ’yı cebinde taşırdı.

    Zaten Risale-i Nur’un belli başlı bölümleri cep ebadındaki küçük setlerde yer alıyor. Bunları yanımızda taşımak, fırsat buldukça birkaç sayfa bile okumak önemlidir. Çünkü bu alışkanlık sizi daima diri ve şuurlu tutar. Sürekli aklınızda okuma ve anlama hedefi yer eder.

    Tarihte büyük eserlere imza atmış insanların başarılarındaki sır, az da olsa her gün okumaları ve yazmalarıdır. Bazen eski edebiyatçıların hayatını okurken, verdikleri eserlerin sayısına hayran olurdum. Oysa ortada fazla şaşırtıcı bir durum yok. Her gün bir sayfa yazan bir insan, yılda bir kitap üretir. Elli yılda 50 kitap neden şaşırtıcı olsun?

    Kaldı ki, hiçbir yazar günde bir sayfayla yetinmez. Günde üç veya 10 sayfa üreten yazarlar vardır. On sayfa yazan, ömründe 500 kitap üretebilir. Tabiî, kaliteyi düşünen daha az yazar. Ama sonuçta bir eser bile ortaya koymak önemlidir. Hepsinin sırrı, az da olsa yazmaktır.

    Bu kurala dikkat etmeyen nice kabiliyet, bir anda parlar ve kısa zamanda söner; çünkü devam etmemiş, soluğu tükenmiştir.

    Sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmaz
    Yaklaşık 25 yıldır risaleleri okuyor ve dinliyorum. Yazık ki, çok yoğun bir şekilde üzerinde çalışamadım. Yani günde 100–200 sayfa okumaya zaman ayıramadım. Fakat az da olsa sürekli okumayı ve dinlemeyi, iman derslerine gitmeyi hiç ihmal etmedim. Sonuçta bakıyorum da, öğrendiğim birçok konuyu, o ayırdığım kısa zamanlarda öğrenmişim.

    Elbette müzakereli dersler ve okuma programlarında iken daha fazla yoğunlaştık. Ama sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmuyor. Lisedeyken giriştiğimiz ilk okuma gayretine, bir arkadaş grubuyla, günde iki sayfa olarak başlamıştık. Her gün birbirimizi kontrol ediyorduk. Okumayana sayfa başına bir lira ödeme cezası veriyorduk. O iki sayfa öyle bereketli oldu ki, devamlılığın avantajıyla birlikte zaman zaman sözleştiğimizin 10–20 katını okuyorduk. Neticede peş peşe büyük kitaplar bitiyordu.

    Ama devamlılığı ihmal eden bir genç, bir haftada külliyatı aktardı. Fakat ondan sonra hiç okumadı. Ne zaman uyanacak bilmiyorum.

    İster risaleleri okumaya yeni başlayın, ister eskiden beri okusanız bile yeni bir başlangıç yapmak isteyin; sürekli okumak kuralını ihmal etmeyin. Ulaştığınız kazanç, sizi de şaşırtacaktır.

    2. Münferit okumayı hiç terk etmeyin!

    Risale-i Nur’un vazgeçilmez bir önemi olduğunu biliyor, onu okuyup anlamayı dert ediniyorsunuz. Onu anlamakla neler kazanacağınızın farkındasınız. Onu ve yazarını müthiş bir muhabbetle seviyorsunuz. Az veya çok onunla sürekli meşguliyeti kendinize en büyük bir mesele kabul ediyorsunuz.
    Peki şimdi ne yapacaksınız? Bu iman denizinden tam istifade edebilmek için nasıl bir yol izleyeceksiniz?

    Israrla yapacağınız şey, münferit okumaya dört elle sarılmak ve hiç terk etmemektir. Çünkü kendi başına okumayan kimse, risaleleri okuma ve anlama meselesini akıntıya bırakmış demektir. Artık o, iradesiz, ihtiyarsız, rast gele bir alıcıdır. Öğrenme çabasını, tesadüflerin insafına bırakmıştır. Belki bazen üç beş sayfa okuyacak, bazen az bir miktar dinleyecek, bazen de hiç kafasında olmadığı halde kulak misafiri olacaktır.

    Okuma faaliyeti, rastlantılara bırakılamaz
    Oysa okuyup öğrenme faaliyetinin kaptanı siz olmalısınız. Neyi, nasıl, nerede, ne kadar öğreneceğinizi siz belirleyip, şuurlu bir tercih ortaya koymalısınız. Böyle muhteşem bir imanî dersler hazinesini keşfetme faaliyeti, plânsızlığa, tesadüfe feda edilemez. “Olsa da olur, olmasa da olur” mantığı sizi kurtarmaz. Belki de böyle bir mantık taşımıyorsunuzdur. Ama ciddî bir çaba içinde değilseniz, fiilleriniz sizi yalanlayacaktır.

    Şöyle bir düşünün: Kaç yıldır risaleleri tanıma bahtiyarlığına erdiniz ve şimdiye dek ne kadar okudunuz? Dahası ne kadar anlayıp, inceliklerine vâkıf oldunuz?

    Eğer kendi dünyamızda yaptığımız muhasebe bizi bile tatmin etmiyorsa, kimi tatmin edecektir? Elimizde ömrümüzün garantisi var mıdır? Geçip giden seneler bize yeterince birikim kazandırmamışsa, gelecek senelerden ümitli olabilir miyiz?

    Şüphesiz seneleri değil, tavrımızı sorguluyorum. “Eh işte, ara sıra okuyorum, bir şeyler biliyorum” anlayışı sizi kurtarmaz.
    Bunun için münferit okumaya, yani kişisel okumaya büyük bir önem vermeniz gerekecek.

    Bir bakarsınız yıllar su gibi akar
    Bu eserleri yeni tanımışsanız, “Daha zamanım var, henüz tanıdım” düşüncesine kapılmayınız. Bu, nefsin ve şeytanın bir tuzağıdır. Bir bakarsınız, yıllar su gibi akar gider ve elinizde kalan sadece hayıflanmalar, ahlar ve özlemlerdir. Bunun için şahsî okumayı hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiniz bir düstur hâline getirmelisiniz.

    Şahsî okuma size ne kazandırır? Öncelikle, öğrenme çabasını siz yönlendirirsiniz. Eğer başka kanallardan gelen bilgilerle yetinirseniz, belki de eserlerin bazı yerlerini hiç okumamış olursunuz. Hâlbuki plânlı bir okuma ile Risale-i Nur’a derli toplu bakarsınız.

    Öyle yerler vardır ki, hususî mâhiyettedir, belki mahremdir veya genel kitleye göre anlaşılması zordur. Bu bölümleri hiçbir yerde duyamazsınız. Siz kendiniz okumazsanız bunları kabirde mi öğreneceksiniz? “Oku, oku! Kabirde okuyamazsın” diyen Zübeyir Gündüzalp Ağabey ne güzel söylemiş.

    Şahsî okuma, bütünlük anlayışı kazandırır
    Ancak bu sözü de doğru anlamalısınız. Dünyada çok okuyan, kabirde de okur; tıpkı Hafız Ali ve benzerleri gibi... Ama okumazsanız, kabirde de okuyamazsınız. Görür gibi inandığımız kabir hayatında, Kur’an dersleri olan risalelerle, iman kardeşleriyle, Üstatla, hepsinden önemlisi Hazret-i Peygamber (a.s.m.) ile beraber olmak istemez misiniz?
    Elbette istersiniz. O zaman, çok okumak zorundasınız.

    Şahsî okuma, size, Risale-i Nur’a bir bütün olarak bakma kabiliyeti verir. Böylece hangi konunun nerede işlendiğini öğrenirsiniz. Bu da size iki bakımdan fayda sağlar:

    Birincisi, aynı konunun farklı yerlerde nasıl işlendiğini görür, icmalî işlenen bir konunun başka yerde daha tafsilî bir şekilde işlendiğini fark edersiniz. Sözgelişi; melâike bahsi On Beşinci Sözde de var. Ama Yirmi Dokuzuncu Sözde daha geniş ve detaylı anlatılmış. Yine şuûnât-ı İlâhiye konusu, Yirmi Dördüncü Mektupta, Otuz İkinci Sözde ve Otuzuncu Lem’ada işleniyor. Bunun dışında risalelerin birçok yerine serpiştirilmiş. Hepsine topluca bakarsanız, birbirinin yardımıyla diğerini de daha iyi anlarsınız.

    İkincisi, farklı konular arasında da irtibat kurmanız ve birbirine yardımcı etmeniz mümkündür. Şahsî okuması olmayan ve topluca bakamayan bir kimse, belki bir meseleyi anlamak için çok çalışır, çırpınır; oysa o konu, okumadığı bir yerde çok güzel ve genişçe işlenmiştir.


    3. Kendinizi muhatap ederek okuyun!

    Risale-i Nur’u tek başına okumanın çok büyük avantajları vardır. Bunların hepsi de güzeldir. Ama şahsî okumanın asıl büyülü yönü, nefsinizi muhatap kabul ederek okumaktır.

    Risaleyi kendi başınıza okursanız, ortada başka kimse yoktur. Bir siz varsınız, bir de o... Hiç kaprissiz, ön yargısız, sû-i zansız, okuyup kendiniz dinlersiniz.

    Zaten risalelerin her yerinde, değişik nitelendirmelerle “Ey nefsim!” diyen Bediüzzaman Hazretleri, bu dersleri bizzat nefsine söylemiştir. Siz okurken de, “Ey nefsim!” dersiniz. Ancak oradaki nefis, yazarının veya bir başkasının nefsi değil, bizzat sizin nefsinizdir. İhtiyacınızı bilerek, doğrudan kendinizi kast ederek okursanız, müthiş bir etki altında kalırsınız.
    Bunun ilk şartı, Risale-i Nur’a karşı enaniyetinizi, yanlış tanıdığınız benliğinizi ve izzet-i nefsinizi yok etmektir. Bu eserlerin yazarı bile enaniyetten kaçınırken bize ne oluyor?

    Benliğinizi iman dersleri karşısında yerden yere vurun, en ağır sıfatları nefsinize verin, onu alabildiğince aşağılayın; yücelirsiniz..

    Bilmediğini bilmek, öğrenmenizi sağlar
    Risale-i Nur’a “Biliyorum” edasıyla yaklaşırsanız, hiçbir perde açılmaz ve mânâ hazineleri gizli kalır. Ancak “Bilmiyorum,” “Yetersiz biliyorum” ya da “Öğreneceğim çok şey var” yahut “Daha nice yeni mânâlar keşfedeceğim” şuuruyla yönelirseniz, mânâ sırları açılır, yepyeni bilgilere kavuşursunuz.

    “Biliyorum” edasıyla yaklaşan, zaten bildiğine inandığı için yeni bir şeyler öğrenme gayreti göstermez. Aklı, beyni, kalbi, duyguları tembel ve işsiz kalır. Ancak yeni keşifler yapacağı ümidiyle sarılan bir kimsenin bütün duyguları öğrenmek için çırpınır, zorlukları çözer, yüzeysel anladığı yerlerin derinliğini keşfeder.

    Risalelere nefsinizi muhatap kılarken, müellifinin yönelttiği tüm suçlamaları ve eleştirileri kendi üzerinize alın. Zaten bu eserler sizin için yazılmış.
    Ayrıca oradaki şartlı olumlu sıfatların da üzerinizde olup olmadığını düşünün, nefsinizi sorgulayın. Sözgelişi; Yirminci Mektubu okuyorsunuz... Mukaddimesinde geçen, “Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır” cümlesini okudunuz.

    Hemen sorun nefsinize: “Cenab-ı Hakk’ı tanıyorum ve seviyorum. Peki, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhar mıyım? Eğer mazhar değilsem, gerçekten tanıyor ve seviyor değil miyim?”
    Buradaki nefis muhasebesini uzatıp götürebilirsiniz. Sonuç sizi memnun edecektir; çünkü daha çok okumanın, daha çok çabanın gerektiğini göreceksiniz.
    Diyelim ki, Yirmi Altıncı Mektuptaki “dost,” “kardeş” ve “talebe”nin özelliklerini okuyorsunuz. Tabiî ki, kendinizi talebe kabul ediyorsunuz. “Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin” ifadelerini okuyorsunuz.

    Hemen soralım kendimize: “Eserlere kendim yazmış gibi sahip çıkıyor muyum? Hayatımın en mühim işi onları yaymak mı, onun hizmeti mi? Eğer böyle değilse, nasıl talebe olabilirim?”

    Risale-i Nur’un her yerini böyle bir muhatabiyet ve sorgulama anlayışıyla okuyabilirsiniz. İşte o zaman şahsî okumanın azamî istifadesi ortaya çıkar.

    Tevazunun zirvesine çıkıyor
    Bu kadar sorgulamayı çok görmeyin. Bu eserlerin yazarı, üç ekmek ve bir okka (1282 gr) pirinçle bir buçuk ay idare ettiği halde, kendisine şikemperver, yani “midesini seven” diyebiliyorsa, bizim nefsimize ne oluyor ki onu eleştirmekten geri duralım? Kaldı ki, onun nefsini yerden yere vuruşu bundan ibaret değil. Yirmi Altıncı Sözün hatimesinde, kendisini bir racül-ü fâcir (aşırı kötü ve günahkâr kimse) gibi görmekle tevazuun zirvesine çıkıyor.
    Risaleleri, sanki üçüncü bir şahsa sesleniyormuş gibi okumak, bizi ilerletmez, geriletir. Biz kendimiz, kurtulmuş insanlar değiliz ki... Hem onların yazarı, herkesten ziyade okursa, bizim ihtiyacımızın sonsuzluğu ortadadır.
    Şahsî okumada, bizzat kendi nefsimizi hedef almamız, onun tezkiyesi ve terakkisi için şarttır. Yoksa temizlenmeyiz, olduğumuz yerde sayarız.


    4. Nereden başlamalı, nasıl ve ne kadar okumalısınız?

    Özellikle Risale-i Nur’u yeni tanıyıp şahsî okumaya başlamak isteyenler, hangisine öncelik vermek gerektiğini araştırırlar. Elbette ilk başlangıç için okunması ve anlaşılması kolay bir yer seçilmelidir. Bunun için en uygunu, öncelikle Sözler’in arkasındaki konferansı okumaktır. Burası, Risale-i Nur’un ve Bediüzzaman Hazretlerinin özellikleri anlatıldığı için bir nevi “giriş” hükmündedir. Bu arada, Üstat Hazretlerinin hayatının anlatıldığı, Mehmed Paksu’nun “Nur Dede” isimli eseri, kısa ve anlaşılır olması bakımından bilhassa yeni başlayanlar için önemlidir. Bundan sonra Küçük Sözler, Gençlik Rehberi okunabilir. Arkasından Lem’alar’dan 1. ve 2. Lem’a, Tarihçe-i Hayat’ın baş kısmı, Mûcizat-ı Ahmediye devreye girer. Bu kadarı eserlerin diline ve üslûbuna belli bir alışkanlık kazandırır.

    Yeni başlayanların, Nesil Yayınlarından çıkan Risale-i Nur’a Giriş kitaplarını okumaları daha kolay ve rahat olabilir. Çünkü bu kitaplarda rahat bir düzenleme, kelime ve terim anlamları vardır. Ayrıca, işlenen metnin ana konusunu teşkil eden kelime üzerinde genişçe durulmuş, bu kelimeden türeyen birçok kelimenin de anlamı verilmiştir. Meselâ; “selâm” kelimesinin Arapça hangi kökten geldiği ve anlamı genişçe anlatıldıktan sonra, bu kökten türeyen selâmet, selim, teslim, tesellüm, teslimiyet, İslâm, Müslim, müsalemet gibi kelimelerin anlamları da açıklanıyor. Bu yönüyle Risale-i Nur’a Giriş dizisi, Risale-i Nur’-un kelime ve terimlerine şuurlu bir biçimde vâkıf olmayı ve derinlik kazanmayı sağlıyor.

    Hizmet Rehberi şuur ve şevk kazandırır
    Risale-i Nur’u, Bediüzzaman’ı, hizmetini ve talebelerini daha iyi tanımak için Hizmet Rehberi’ni okumakta fayda vardır. Ayrıca bu eser, ayrı bir şuur, şevk ve heyecan kazandırır. Artık sırasıyla Sözler, Tarihçe-i Hayat, Mektubat, Barla Lâhikası, Lem’alar, Kastamonu Lâhikası, Şuâlar, Emirdağ Lâhikası, Mesnevi-i Nuriye, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, İşârâtü’l-İ’câz, Muhâ-kemât okunabilir.

    Dikkat edilirse, böyle bir sıralamada lâhikalarla diğer eserler aynı anda bitmiş olacaktır. Böylece külliyatın umumuna birden bakılacak, her yerinde geçerli olan ve bütün satırlara sinen meslek ve meşrep düsturları hazmedilecektir. Aksi takdirde sadece bir grup eserde yoğunlaşılır, diğerleri ihmal edilirse anlama ve uygulamada dengesizlikler meydana gelecektir.
    Ayrıca büyük eserlerde yer almayan, topluca “Âsâr-ı Bediiye” denilen Münâzarât, Sünuhat, Divan-ı Harb-i Örfi gibi küçük eserleri de bitirmek gerekir ki, külliyat tamamen aktarılmış olsun. Yaptığımız bu sıralama, sadece “kolaydan zora” doğru giden bir tavsiye niteliğindedir. Yoksa ille de böyle olması gerekmez. Daha değişik sıralamalar ve tavsiyeler de mümkündür.

    Bilen kimseler rehberlik etmeli
    Aslında en güzeli, “bilen birisinin yeni okumaya başlayan bir kimseye rehberlik etmesi”dir. İlk okumalarda anlamak için çok uğraşmamanız gerekir. Çünkü yabancı olduğunuz için takıldığınız yer çok olacaktır. Öncelikle çok okuyup diline, üslûbuna, genel mantığına ve yaklaşım tarzına alışmanız gerekir. Eğer daha ilk okumalarda tam anlamaya kalkışırsanız, ya şevkiniz kırılır terk edersiniz ya da ne kadar çırpınırsanız çırpının bir şeyler eksik kalır.

    Ama, “Hiç anlamaya çalışmadan, makine gibi okuyup geçin ve mânâyı hiç düşünmeyin” demiyoruz. Elbette ilk okuduğunuz anda birtakım mânâ cevherleri açılmaya başlayacaktır. Ancak sabırla ve fazla oyalanmadan okumayı sürdürürseniz, her geçen gün mânâyı daha iyi kavradığınızı görürsünüz. Risale-i Nur, siz hiç farkına varmadan sizi eğitir.

    Artık belli bir seviyeye geldiğiniz zaman çok dikkat ve tefekkürle, anlama azmi ve gayretiyle okumalısınız. Bu azim ve gayret, çok mânâların açılmasına sebep olacaktır. Bir arkadaşımız, “Yirmi Dördüncü Sözün İkinci Dalını çok ısrarla ve defalarca okudum, ama anlayamadım. Çözemediğim yerlerini anlamak için çok uğraştım, düşündüm, araştırdım. Bir gün saatlerce süren uğraştan sonra yine anlamaya çalıştığım mânâları düşünerek uyudum. Rüyamda aynı yeri okudum ve bütün mânâlar açıldı. Anlamadığım hiçbir yer kalmadı” dedi.

    Israrlı istek, kilitleri açar
    Demek, anlamak için ısrarlı istekte bulunmak, gayret göstermek, önemli bir sırrın açılmasına sebep olabiliyor. Yeter ki isteyin. Kafanıza takılan kilit mutlaka çözülür. Ya siz bulursunuz, ya biri anlatır, ya Allah bir şekilde ihsan eder.
    “Şahsî okumanın ne kadar olacağı” konusu da önemlidir. Öncelikle herkes kendi durumuna göre uygun olan miktarı tespit edebilir. Çünkü, herkes kendini daha iyi tanır, işini, meşguliyetini daha iyi bilir.

    Bununla birlikte, Emirdağ Lâhikası’ndaki bir mektuptan anlıyoruz ki, her gün en az iki sayfanın okunması gerekir. İki ilâ on sayfa civarı, “şahsî okumanın en alt seviyesi”dir. Az gibi görünür, fakat devamlı olursa kazancı müthiştir.

    Talebe-i ulûm müjdesi
    Konuyla ilgili Emirdağ Lâhikası’nda, Bediüzzaman Hazretleri, şöyle diyor: “... Kalbe bu ikinci hakikat ihtar edildi. Hakikat da şudur: ‘Her bir adam eğer hanesinde dört beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük medrese-i nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç dört zat birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir medrese-i nuriye ittihaz etsin.

    Hiç olmazsa, işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesinde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir’ diye kalbe ihtar edildi.”

    Bu meşguliyet asrında, böyle bir müjdenin muhatabı olmak, büyük bir lütuftur. Sanırım iman ilmini tahsil için her gün on dakikayı herkes ayırabilir.


    “Şahsî okumanın en üst seviyesi” ise, 100–200 sayfa civarındadır. Çünkü Üstat Hazretlerinin günde 200 sayfa okuduğuna dair hatıralar vardır. Bayram Yüksel Ağabeyin anlattığına göre Üstat bazen talebelerine, “Bugün kaç sayfa okudunuz?” diye sorar, “Üç veya beş” cevabını aldıktan sonra, şöyle dermiş:
    “Ben 200 sahife okudum. Hem benim kalemim yok, çok ağır yazıyorum. Hem de sizin gibi gazete gibi okuyup geçmiyorum. Ben mânâsını da anlayarak okuyorum. Hem de bakın ne kadar tashih ettim. Elhamdülillâh, ben bugün bu kadar okudum, çok istifâde ettim. Bugün imanım çok inkişaf etti.”

    Altı saat süren dersler
    Yine Üstadın sağlığında Isparta’da talebeleriyle yaptığı sabah derslerinin, namazdan sonra başlayıp beş altı saat, öğleye kadar devam ettiğini anlatan Bayram Yüksel, bu derslerden çok istifâde ettiklerini belirtiyor.

    Ancak buna herkes, her zaman muvaffak olamaz. Bu durum belli şahıslar veya müsait oldukları zaman yoğun programlar uygulayan kimseler için geçerlidir. Ama okuyup anlamaya çalışan her insanın, ömrünün belli dönemlerinde, ayrıca her haftanın, ayın, yılın belirli bir safhasında yoğun programları olmalıdır. Bunlar bir yerde, yenilenme, aküleri doldurma ve şevklenme uygulamalarıdır.
    Şahsî okumanın nasıl bir ortamda gerçekleştirilmesi gerektiği de önemlidir. Mümkünse sakin ve sizi başka şeylerin meşgul etmediği bir ortamda okumanız gerekir. Ama bu mümkün olmuyorsa, vazgeçmemek, yine okumak lâzımdır. Çünkü, insan hiçbir zaman hissesiz kalmaz. Yeter ki, okumaya çırpınsın.

    5. Sistemli ve yazarak okuyun!

    “Eşsiz bir imanî hakikatler hazinesi” olan Risale-i Nur’u okuyup anlamayı ve hayatınıza rehber yapmayı önemli bir hedef edinmişseniz, şahsî okumayı en verimli hâle getirmek için geceyi gündüze katarak çırpınmalısınız.
    İşte böyle kudsî bir gayenin heyecanıyla yanıp tutuşuyorsanız münferit okumada en üst verimi alabileceğiniz bir formül tavsiye edeceğiz.

    Risale-i Nur’u, bir defter kalem alarak, lügat ve diğer yardımcı kaynaklarla birlikte, tıpkı bir okul dersi çalışır gibi okumalısınız.

    Hatırlayın: Lisede, üniversitede iken yarınki imtihana nasıl delice çalışıyordunuz! Bazen tek derse günlerce çalışıyor, deftere problemler çözüyor, kitabın kenarına notlar alıyordunuz. Kim bilir kaç geceyi uykusuz geçiriyor, belki ders çalışırken kitabın üzerine uyuyakalıyordunuz. Ama kazanan siz oldunuz ve başardınız.

    Risale-i Nur, bir ders kitabının size kazandırdığından çok daha fazlasını vereceği için tıpkı bir okul imtihanı gibi onu okuyup anlamaya çalışmalısınız.

    Kitap, defter ve kalem
    Bunun için hemen bir defter edinin. Mümkünse kaliteli, ciltli ve okuduğunuz kitabın sayfa sayısıyla orantılı bir defter olsun.
    Diyelim ki Sözler’i okuyorsunuz. Masanın başına geçtiniz. Şu anda dünyanın en mühim bir işini çalışıyorsunuz. Karşılığında para ve makam kazanmayacaksınız. Ama imanınızı kurtaracak ve Cenneti kazanacaksınız. Meseleyi olabildiğince ciddî tutun ve sıkı sarılın.

    Kitabın ilk sayfasını açtınız. Birinci Sözden başladınız. Hemen defterinize de bu başlığı yazınız. Önce normal okuyup, anlamadığınız kelimeleri deftere kaydedin. Sonra lügat yardımıyla kelimelerin karşılığını bulup yerleştirin. Tekrar başa dönüp anlayarak okuyun. Okurken aklınıza gelen güzel mânâları defterinize yazın.

    Eğer zaten sayfa altında kelime anlamları olan bir kitaptan okuyorsanız, buna gerek kalmaz. Ancak yine de bir kelimenin geniş mânâlarını öğrenmek istiyorsanız not alabilirsiniz.

    Tabiî aklınıza gelen soruları ve anlamadığınız noktaları da not edin. Bunları çözmek için başka yardımcı kaynaklara yönelin. Çözemezseniz, daha çok okuyan, bilen birisine sorun. Müsaitseniz hemen o anda telefon açın ve cevabını kaydedin. Bu sırada yeni öğrendiğiniz kelimeleri kartlara yazın ve her gün birini, evinizin görebileceğiniz bir yerine asın. Girip çıkarken okuyun. Böylece her gün yeni bir kelime öğrenmiş olacaksınız.

    Bir örnek: Huruf-u mukattaa
    Elbette her okuduğunuz yer Birinci Söz gibi olmayacak. Daha ağır ve çetrefilli konulara gireceksiniz. Sözgelişi; İşârâtü’l-İ’câz’ı okuyorsunuz. Huruf-u mukattaaya dair olan bölümdesiniz. Âdeta her kelime demir leblebi, metin içinden çıkılmaz bir zorlukta... Kim bilir şevkiniz kırılıyor, moraliniz bozuluyor, “İşte burayı anlayamam” diye düşünüyorsunuz.
    Hayır! Yanılıyorsunuz. Okuma yazma bilen herkes, orayı anlayabilir. Yapacağınız şeyler şunlardır:

    1– Önce Kur’an’ı açıp “Elif-Lâm-Mim, Yâ-Sin, Nun” gibi, mukattaa harflerini tek tek yazın. Kaç yerde ve ne şekilde geçiyor, kaydedin. Bunlar zaten surelerin başında olduğu için bulmak zor değildir. Yüz on dört surenin başına bakın, onları bulursunuz.

    2– Anlamadığınız kelimeleri deftere yazın. Burada geçen, mehmuse, mehcure, şedide, rahve gibi harf grupları birer terimdir ve özel anlamları vardır. Bunlar Kur’an harflerinin özelliklerine göre gruplandırılmış hâlidir. Bunların mânâları ve hangi harfler olduğu lügatte açıklanıyor zaten.
    3– Bundan sonra yapacağınız, risalede verilen hükümleri doğrulamak olacaktır. Yani orada anlatılan yönteme göre siz de harfleri sayacak, gruplandıracak ve Kur’an’ının bir mucizesine şahit olacaksınız.

    At sırtında yazıldı, masa başında okuyoruz
    Müthiş bir i’caz nüktesini, az bir gayretle keşfedeceksiniz. Belki biraz zamanınızı alacak, olsun! Bediüzzaman, bir bilgisayar yardımıyla yapılabilecek bir hesabı, savaşta, at sırtında yazmışken, bize ne oluyor ki masamızın başında okumayalım?

    Günler geçecek ve peş peşe kitaplar bitecek, defterler dolacak. Sakın bu defterleri hor kullanmayın, bir kenara atmayın, iyi koruyun. Çünkü yıllar geçse de bunlara ihtiyacınız olacak ve belki de yararlanmak isteyenlere vereceksiniz. Meselâ, çocuklarınıza veya torunlarınıza... Çektiğiniz zahmete değmez mi?

    Bu tür çalışmaya giriştiğinizde yine “kolaydan zora” doğru bir sıralama izleyebilirsiniz. Günler geçtikçe sizi hayran eden bir başarıyla karşılaşacaksınız. Artık bir merdiven çıkar veya tuğlaları üst üste koyar gibi bir gelişme izleyeceksiniz. Meselâ, bir kitap bitirdiğinizde artık bazı kelimeleri deftere hiç yazmayacaksınız; çünkü öğrendiniz! Belki de geçen yıllara yanacaksınız. “Madem kendim bu kadar derin mânâları anlayabilecekmişim, neden bunca geçen zamanımı tam değerlendiremedim?” diye düşüneceksiniz.

    Evet, ne kadar yansanız yeridir. Ama madem geçen geçmiş; siz bugüne ve geleceğe bakın... Hiç değilse bundan sonrasını hakkıyla değerlendirin.

    “Bilen anlatsın, öğrenelim” kolaycılığıGenelde hazıra alışan bir yapımız var. Havalecilik, “Başkası düşünsün” anlayışı, sadece dünyevî işlerde değil, burada da geçerli...”Bir bilen anlatsın, biz de anlayalım” diye düşünürüz. “Biz bilemeyiz, o daha bilgilidir.” İyi de, daha iyi bileni her zaman yanımızda bulabilir miyiz? Kim her gün bize gelip ders verebilir, yardımcı olabilir? Hem daha iyi bilen kişi, bu seviyeye nasıl gelmiş, ne yapmış, nasıl okumuş?

    Bazen de ciddî bir okuma anlama faaliyetine girişmek için birinin bizim elimizden tutmasını bekleriz. Belki aylar, yıllar geçer, o birisi gelip bizim elimizden tutmaz ve hakikatler denizine bizi uçurmaz.

    Oysa şuna kesin inanın: Yaratıklar içinde size en büyük yardımı yine kendiniz edeceksiniz. En büyük desteği, kendinizden göreceksiniz. Sizin içinize yerleştirilen kabiliyetler öylesine güçlü ve değerlidir ki, onları iyi kullanırsanız, hayal edemediğiniz bir zirveyi zorlarsınız. Yapacağınız tek şey, ihlâsla girişmek; arkası gelir...

    6. Müzâkere ederek okuyun!

    Şahsî okumanızı hiçbir zaman terk etmiyorsunuz... Yazarak ve sistemli okumaya da başladınız... Bunlar Risale-i Nur’u tam anlamanıza yetmez. Daha yapacağınız bir dizi formül var.

    İşte bunlardan birisi, birkaç kişiyle yapacağınız “müzakereli ders”tir. Bunun için okuyup anlamaya şevkli olan bir grup oluşturunuz. Bu sayı en az iki kişi, en fazla on kişi olmalıdır. Aslında ideali, beş altı kişidir. Sayının az olması, anlama faaliyetinin daha doyurucu ve zengin olmasını engeller. Sayı 10’dan fazla olursa, dikkat dağılır, mânâ üzerinde yoğunlaşılamaz.

    Müzakereli okuma için meydana gelen grubun fertleri risale bilgisi bakımından birbirine yakın olmalıdır. Eğer fertlerin bir kısmı çok eski, diğerleri çok yeni olursa verimsizlik olabilir. Gereksiz tekrarlar girer, zaman kaybı olur. Ancak mümkünse birisinin daha bilgili ve kavrayışının yüksek olması, grubu sürüklemesi, anlaşılmayan yerlerin çözülmesi bakımından önemlidir.
    Bununla birlikte, tümü okumaya yeni başlayanlardan kurulu bir grup da olabilir. Ayrıca bir grup yeninin, nispeten bilgili olan bir kimsenin etrafında kümelenmesi de mümkündür.

    Mutlaka inayete mazhar olacaksınız

    Maksat, en yüksek verimi almaya çalışmaktır. Ama tam ideali sağlanamıyorsa, mevcutla yetinilmelidir. İhlâsla bir araya gelen bu insanlar mutlaka inayete mazhar olacaklar ve büyük kazançlar elde edeceklerdir.

    Müzakereli okuma yapılacak yer sakin, temiz, tertipli olmalı, grup fertlerinin kolayca ulaşabileceği bir noktada bulunmalıdır. Etrafta dikkat dağıtıcı, okuyanları meşgul edici unsurlar bulunmamalıdır.

    Böyle bir dersin ideal süresi, bir saattir. Eğer katılanların gücü daha fazlasına yetiyorsa sürdürebilirler. Fakat fazla okumayı tercih ettiklerinde bunu ikiye bölmeleri ve araya bir dinlenme vesilesi olarak namaz, çay veya bir ikram eklemeleri gerekir.

    Okumaya katılanların birbirini tanımaları, samimiyetin artması ve ders havasına hazırlanmak için mütevazı bir yemek veya ikramın olması tavsiye edilir.

    Okunacak yer mutlaka önceden belirlenir. Grup üyeleri oraya önceden hazırlanır, kelimelerini çıkarır, notlar alırlar ve okunacak kitapla gelirler. Sonra herkes manevî sermayesini ortaya döker ve o manevî şirketten müthiş mânâlar inkişaf eder.

    Allah, bilmediğinizi bildirir
    Tespit edilen bölüm, önce bir kez okunur, sonra cümle cümle, kelime kelime tahlil edilerek gidilir. Konuyla ilgili başka yerlerde geçen açıklamalar okunur. Bazen bir kelime üzerinde çok uzun durmak gerekebilir; çünkü o kelime, bir ıstılahtır ve çok mânâların anahtarıdır.

    Kullanılan kelime, farklı ilim dallarına göre değişik mânâlar ihtiva edebilir. Acaba orada hangi anlamda kullanılmıştır? Daha önce de belirttiğimiz gibi, vacib kelimesi kelâmda başka, fıkıhta başka, günlük konuşmada farklı anlamdadır. Tüm bunların farkını ve cümle içinde delâlet ettiği mânâyı kavramak gerekir.

    O anda öyle samimî ve manevî bir hâl meydana gelir ki, derse katılanlar imanlarının arttığını sanki müşahhas bir şekilde hissederler. Ders bittiğinde herkesin içinde muhteşem bir iman zevki, müthiş bir hizmet ve İslâm’ı yaşama azmi meydana gelir.

    Müzakereli derste Allah bilmediğinizi bildirir. Çünkü kim ihlâsla isterse Allah verir. Siz ihlâsla anlamaya çalışırsanız Allah ihsan eder. Risale-i Nur’u okuyup anlamanın anahtarı kimsede değildir. Eğer öyle olsaydı, risaleler evrensel olamazdı. Risale-i Nur’un en büyük hocası yine Risale-i Nur’dur. Siz isteyin; yıllardır anlayamadığınız nice zor ve girift konuları anlarsınız.

    Sivrisinek ve bal arısı neyi simgeliyordu?
    Bir gün iki arkadaş müzakereli ders yapıyorduk. Münazarat’tan, “Dine zarar olmasın, ne olursa olsun” (s. 44) sorusunu okuyorduk. “Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın” cümlesini anlamaya çalışıyorduk... Bu ne demekti? Yıllardır burayı şöyle anlamıştım: “Âdeta fıtrat alt üst olsa, eşya fonksiyonlarını yitirse, siz yine şevkle çalışmayı sürdürün.”


    Oysa bunun mânâsı bu değildi. Belki de burada uzun misaller ve cümleler kullanıldığı için insan mânânın ucunu kaçırıyordu. Tekrar tekrar okuduk. Bütün dikkatimizi üzerinde topladık. Meğerse, o ifadeden kast edilen, “Devletin idarecileri ve memurları dine hizmet etmese bile sizin şevkiniz kırılmasın” demekmiş.

    Cümleler çok uzun olduğu için hepsini almıyorum. Ancak baş kısmını kısaltarak oradaki ifadeyi aynen dikkatlerinize sunuyorum: “Acaba Kur’an’ın sadasını işitmeyen, o sadaya nisbeten sivrisinek gibi bir emirin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?”

    Bu kadar basit... Üstat Hazretleri, kendisi neyi kast ettiğini zaten söylüyor. Dine hizmeti devletten beklemek yerine, bizzat teşebbüs etmeyi tavsiye ediyor. Yeter ki, dikkatinizi iyice yoğunlaştırın ve metne bağlı kalın.

    Müzakereli derste bütün dikkatler konuya odaklanmalı ve herkes anlamak için çırpınmalıdır. Ayrıca anladığı mânâları hemen o anda deftere veya kitabın kenarına not etmelidir. Çünkü bu mânâlar bir sonraki okumada size lâzım olacaktır. Not almayı hiçbir zaman ihmal etmeyeceksiniz. Ta ki, bir zamanlar aldığınız notları kafanıza nakşedene kadar...

    7. Dersleri ihmal etmeyin ve dikkatle dinleyin!

    Risale-i Nur’u anlamanın ve onu hayatınıza geçirmenin mühim bir vesilesi de, müşterek yapılan derslerdir. Derslerden kesinlikle taviz vermeyin.
    Bizler derslere ilk geldiğimiz yıllarda ders mekânları “Erkâm’ın evi”ne benzetilirdi. Hazret-i Erkâm (r.a.), İslâmiyetin ilk yıllarında Peygamberimizin (a.s.m.) ve ashabının toplanıp Kur’an okudukları ve irtibatlarını sürdürdükleri evin sahibiydi.

    Dersane ile Erkâm’ın evi arasındaki benzetmenin sebebi, dış dünyanın bu harekete karşı soğukluğu ve bu tür toplanmaların karşılıklı bilgi edinmeye katkısıydı. Ayrıca samimiyet, sıcaklık, hasbîlik, kardeşlik, sevgi, dayanışma bu iki benzer yerin ortak hususiyetleriydi.

    “İbâdetin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır” hadîsinin mânâsı, bu iman ve tefekkür derslerinde de kendini gösteriyor. Her gün veya haftada birkaç gün dağarcığına iman hakikatlerinden ekleyen kimse, yıllar sonra çok büyük bir ilmî potansiyele kavuşabiliyor.

    Ayrıca buraları, tanışma, kaynaşma, irtibatı devam ettirme, yeni hizmetleri plânlayıp koordine etme noktasından benzersiz bir imkândır. Sayısız faydaları bulunan müfritâne irtibatın en güzel yolu da bu tür beraberliklerdir.

    Nuranî bir atmosfer, manevî bir sığınak
    Bu iman ve Kur’ân dersleri bir sığınaktır. Câzibedâr fitneleriyle ehl-i imanı Allah yolundan alıkoyan bin bir tuzaktan kurtaran nûrânî bir atmosfer, sağlam bir melce, eşsiz bir tahassungâhtır.

    Meyve Risâlesinin Dördüncü Meselesinde îzah edilen “en küçük dâiredeki en büyük, en mühim ve dâimî vazife” olan imanı kurtarma davasının kazanılmasına en büyük destek, yine bu Kur’ân dersleridir. Herkesin evinin başköşesine oturttuğu ve bir nevi Cehennemin tohumu hükmündeki televizyonun şerrinden kurtulmanın yolu da, Allah için bir araya gelmelerdir. Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), Allah için bir araya gelen iki kişiye, meleklerin onlar ayrılıncaya kadar duâ ettiklerini belirtiyor.

    Ya, Allah için onlarca, yüzlerce kişi bir araya gelirse, duâlar ve mânevî destekler kat kat olmaz mı? Böyle bir topluluğa melekler kanatlarını germez mi?

    “Dost” muyuz, “talebe” mi?
    İman hakikatlerinin yazarı, kendisini ziyarete gelenleri “dost, talebe, kardeş” diye üç şıkta değerlendiriyor. Burada kardeş ve talebenin özelliğini anlatırken, “îmânî eserleri kendileri yazmış gibi sahip çıkmaları ve hayatının en mühim vazifesini onların neşri bilmeleri” şartını koyuyor. İşte bu şartların gerçekleşmesine mühim bir vesile de derslerdir. Bunlara imkân nispetinde gereken ehemmiyet verilmezse, bırakın kardeş ve talebe olmayı, “dost” olabilir miyiz?

    Ancak burada meselenin bir başka yönü daha vardır. Derse gelmekte ihmali bulunan kimselere gerekli ilgi, irtibat gösterilip gösterilmediği çok mühimdir. Derse gelemeyen kimsenin belki mühim bir engeli, büyük bir problemi vardır. Bu araştırılmalı ve giderilmesine çalışılmalıdır.
    İman hakikatlerini okumak için güzel bir ortam, temiz ve nûrânî bir atmosfer temin edilmelidir. Ayrıca karşılıklı ilgi ve sevgi ihmal edilmemeli, derslerin verimi ve kalitesi artırılmalı, lüzumsuz, siyasî ve âfâkî meselelerle vakit kaybedilmemelidir.

    Derse gitmek, en mühim iştir
    İman hizmeti, her türlü meşguliyetin üzerindedir. Nûrânî dersler de “en büyük iş”tir. Bunun için nefsimizin birtakım basit engelleri bahâne etmesine meydan verilmemeli, “İşim var” diyen nefse “Ders, en mühim iş değil mi?” diye sorulmalıdır.

    Biliyorsunuz, programlar en mühim işe göre ayarlanır. En mühim iş için ayrılan bir güne, başka meşguliyetler denk getirilmez. Allah yolunda yapılan iman dersinden daha mühim hangi iş vardır ki, ona engel olabilsin?
    Unutmayalım; bunlar dünyada bizim için en kıymetli ve tatlı hatıra, âhirette de en güzel manzaralar olarak karşımıza çıkacaktır. Bu sırdandır ki, bir engelden dolayı sohbetin sonuna yetişebilen kimse, “Hiç değilse fotoğraf çektiririz!” der.

    Ders, hastayı iyileştirir
    Ancak dersi, vaziyeti idare etmek, bir görünüp bir kaybolmak için kullanmamak, onu çok ciddî bir program kabul edip en azamî istifadeyi elde etmek gerekir. Ama zarurî bir engeliniz varsa, görünmek bile faydalıdır. Çünkü, nefis önce meşru bir engelden dolayı gitmez, sonra gitmemeye alışır ve basit sebepler yüzünden dersi terk ettirir.

    Günlük programı hazırlarken, “İşim olmazsa derse giderim” demek yerine, işiniz çıkarsa, “Benim dersim var” deyin. Bazen hastalık, yorgunluk, uykusuzluk, misafirlik derse mazeret gösterilir. Oysa çok ağır hasta değilseniz, yine iştirak edin, ders size şifa olur; eğer yorgunsanız dinlendirir. Misafiriniz varsa, ona da gitmek için teklifte bulunun; belki çok memnun olacaktır.Dersin cazibesiyle hastalığı, uykuyu, yorgunluğu unutursunuz.

    Derslere mümkün olduğunca sık gitmelisiniz. Biz lise yıllarında iken hemen her gün dershaneye giderdik. Derse gidemezsek sanki hasta olurduk. Diyebilirim ki, Risale-i Nur’dan öğrendiklerimin çoğunu derslerde öğrendim.

    Bilseniz bile tekrar iyidir
    Kendi durumunuza göre bir plân yapın. Haftada birkaç gün veya en az bir gün, eğer olağanüstü sıkıntılı günler yaşarsanız ayda bir kez dahi olsa derse gidin. “Ayda bir” sözünü garipsemeyin. Bazen çok iyi tanıdığımız arkadaşlar, aylarca, yıllarca kaybolup sonradan ortaya çıkıyorlar. Birkaç yıl sonra karşılaşınca, “Bari ayda bir kez derse gel de görüşmüş olalım!” diye lâtife ediyorum.

    Dersten en yüksek verimi almak gerekir. Dersleri ülfet ve ünsiyet perdesini yırtarak dinleyin. Defalarca okunan ve çok iyi bildiğiniz bir bölüm dahi olsa, yine istifade edersiniz. Bir gün, derste çok iyi bildiğim bir bölüm okunuyordu. “Nasıl olsa ben burayı biliyorum” dedim. Hemen sonradan, “Acaba yeni bir mânâ anlayamaz mıyım?” diye düşündüm ve dikkatle dinlemeye başladım. Gerçekten de çok değişik mânâlar anladım ve çok istifade ettim. Bildiğiniz bir yer bile okunsa en azından tekrar etmiş olursunuz; bu da iyidir.

    8. Mutlaka ders yapın!

    Risale-i Nur’u anlayabilmek için önceden hazırlanarak, başka kimselere ders yapmaya çalışın. Çünkü ders yapmak için beyniniz anlamaya çalışır, fikir üretir. Her ne kadar “Dinleyen söyleyenden arif”se de ders yapma konusunda bunun tersi geçerlidir. Dersi okuyan, dersi dinleyenden çok daha iyi anlar.
    Çoğu kimse dikkatle dinlemeyi ihmal edebilir, sık sık dersten kopup kendi dünyasındaki hayallere dalabilir. Ama ders yapan kimse böyle bir hataya düşmekten kurtulur. Çünkü elindeki eseri dikkatle okumak ve anlatmak zorundadır.
    Birçok öğretmenden duymuşsunuzdur. Öğretmenler, öğrencilerden daha çok ders çalışır! Konuyu nasıl anlatacağını, nerede hangi misali vereceğini plânlar, notlar alır. Dersi anlattığı sırada daha önceden yaptığı plânı dikkatle uygular. Bunun gibi, risalelerden ders yapan kimse de, kendisini en güzel bir biçimde yetiştirmiş olur.

    Herkes ders yapabilir
    Hiç şüphesiz, ders yapmak bir maharettir. Ancak bu yetenek birilerinin üzerine gökten zembille inmiş, bazıları da bundan mahrum bırakılmış değildir. Hemen herkes ders yapabilir ve bu alandaki becerisini geliştirebilir.
    Bunu söylerken her yerde her zaman ders yapmak için can atmayı kast etmiyoruz. Özellikle herkese açık dersleri kimlerin yapması gerektiği, belirli niteliklere göre plânlanmalıdır. Dersin gününe, süresine, katılanların sayısı ve seviyesine uygun bir kimse görevlendirilmelidir.

    Ancak bu plân yapılırken, ders yapmanın sadece belirli kimselere özel olarak verilmiş bir lütuf olmadığı bilinmeli ve herkesi kucaklayan bir denge sergilenmelidir.

    Eğer yıllardır ders yapıyor ve dinleyenlerin sayısı ve konumu sizi ders yapma konusunda çekingen ve başarısız kılmıyorsa, bir mesele yok. Ama, hiç ders yapmıyorsanız, bunun püf noktasını söyleyelim: Dinleyen bir kişi de olsa ders yapmaya çalışın. Öncelikle ailenizden, çocuklarınızdan veya arkadaşlarınızdan birisine ders yapabilirsiniz.

    Ailenize ders yapın
    Özellikle eşinize ve çocuklarınıza ders yapın. Zaten öncelikle ailenizden sorumlusunuz. Belki de çocukların anlamayacağını sanacaksınız. Oysa risalelerden birçok kez çocuklara ders yaptım. Tabiî ki, kolay anlamaları için anlatırken basit bir üslûp kullandım. Bu arada cümleleri, kelimeleri, örnekleri seviyelerine uygun bir şekilde sundum. Aralarda espriler yaptım. Basit sorular sorarak, bildiklerinde tebrik ettim. O kadar hoşlarına gitti ki, bazıları oyunu terk edip derse koştular.
    Yeter ki biz elimizden gelen gayreti gösterelim. Bu eserleri herkes anlayabilir.

    9. Okuma programlarını hiç ihmal etmeyin

    Risale-i Nur’u sistemli bir şekilde okuyup anlamak için uygulanan münferit okuma, yazarak öğrenme, müzakereli ders ve normal ders faaliyetlerinin hepsi de güzeldir, hepsi de önemlidir. Ancak bunların tümünü içinde barındıran, okuma ve öğrenme faaliyetini asıl taçlandıran “okuma programı”dır.
    Okuma programı, yaş, bilgi ve mesaileri birbiriyle uyuşan bir grubun, Risale-i Nur’u öğrenme ve yaşama konusunda özel zaman ve mekân ayırıp yoğunlaşmalarıyla gerçekleşir.

    Bu programlar, insanların dünyanın fâni yüzünden sıyrılıp âdeta ebediyet âlemiyle irtibata geçtikleri, bir nevi maddiyattan ve insanlıktan çıkıp maneviyat soluyup melekleştikleri bir ortamdır.

    Bu programlarda, para pul, makam mevki, iş güç konuşulmaz. Sadece ve sadece, Allah ve Onun yüce dini, yüce kitabı konuşulur. Herkes mârifetullahta ve muhabbetullahta merhale kazanma hedefine kilitlenmiştir. Beyinler, “Rabbimizi nasıl daha iyi tanırız, imanımızı nasıl daha fazla inkişaf ettiririz? Ona daha güzel nasıl ibadet ederiz?” arayışı içindedir.

    Cennet hayatının bir örneği
    İnsanın akıl, kalp, ruh, sır, hattâ nefis ve sair duyguları, iman derslerinin eşsiz hazinesi olan Risale-i Nur’la dolar, onunla meşgul olur, onunla huzur bulur.

    Sanki Cennet hayatının bir küçük nümunesidir bütün ruhu kaplayan... Burada riya, ihtiras, kıskançlık, benlik gibi basitlikler, bayağılıklar yoktur. Herkes yücelmeye, nuranîleşmeye, manevîleşmeye odaklanmıştır.
    Sabahlar bir başka olur, günler bir başka geçer ve akşamlar bir başka lezzetlidir. Gündüzler gibi geceleriniz de mübarektir. Hatta rüyalarınız bile ötelerden müjdeler getirir size...

    Bir okuma programına katılan 13 yaşlarında masum bir kızın rüyasında zil çalıyor. Bulundukları mekâna Hz. Fatıma Validemiz (r.a.) geliyor. “Size Resulullah’ın selâmı var. Yaptıklarınızdan memnundur” diyor. Evet, bu rüya sadıktır ve tam hakikattir. Bu bir müjdedir ve teyid-i İlâhîdir.

    Melekler sizinledir; belki veliler, nebiler gözcünüzdür, koruyucunuzdur, misafirinizdir. Sakın bu ifadelerimizi mübalâğa sanmayın. Birçok hadis-i şerifte, “Allah’ın anıldığı, Ona ibâdet edildiği yerlere meleklerin geldiği ve mü’minlere dua ettikleri” belirtilmiyor mu?

    Okuma programını herkes uygulamalıOkuma programı yapılan mekânların etrafını nurlar kuşatır, katılanların üzerine nurlar yağar, simaları nuranîleşir. Çünkü onlar sırf Allah rızası için bir araya gelmişler, başka hiçbir şeyi maksat yapmamışlardır.

    Eğer böyle bir okuma programı fırsatı yakalamışsanız, sakın kaçırmayın! Eğer fırsat yok gibi görünüyorsa, siz meydana getirin.

    İster talebe, ister esnaf, memur, öğretmen, ev hanımı, çalışan kadın, ne olursanız olun, okuma programını hiç ihmal etmeyin. Allah’ı tanımak, mârifet ve muhabbette terakki etmekten daha mühim hangi iş olabilir?

    Okuma programı sanki sadece gençlere ve öğrencilere mahsus zannedilir. Hayır! Herkes yılın belirli bir bölümünü yoğunlaşma, yenilenme ve yücelmeye ayırabilir.

    Diyelim, işiniz çok yoğun... İş yerinden bir türlü ayrılamıyorsunuz. Farz edin ki bir hafta ağır bir hastalığa yakalandınız ve işe gidemediniz... Sayın ki ameliyat oldunuz ve bir ay çalışamadınız... Okuma programıyla manevî dünyanızda yapacağınız ameliyat, maddî sağlıktan yüz defa, bin defa daha hayırlıdır.

    Her kelime, Cennet meyvesi olacak
    Belki yorucu bir yıl geçirdiniz, çok çalıştınız; dinlenmeye ihtiyacınız var... Beş yıldızlı otellerde tatil geçirmek için yer ayırtmayın. Gelin, tıpkı öğrencilik yıllarınızda olduğu gibi okuma programı yapın. Özlemişsinizdir!
    Herkes bir programa tâbi olamaz. Mutlaka lüks bir yerde tatil geçirecekseniz, hiç değilse bir grup oluşturun ve orada sıkı bir program uygulayın.
    Eğer bir program uygulayacak kimseyi bulamadıysanız, eşiniz ve çocuklarınızla bir program yapın. Yaşadıklarınız, sizi dünyada ve ahirette mutlu edecek, Cennette güzel manzaralar olacaktır. Okuduğunuz her kelime, Cennet meyveleri suretinde size dönecektir. Hem de sonsuza kadar...

    Okuma programları, hem öğrenme faaliyetidir, hem de uygulama fırsatıdır. Nice insanlar var ki, maalesef Kur’an okumayı bile öğrenememiş. Oysa yıllardır namaz kılıyor, Ramazan geçiriyor, kim bilir kaç kez hatim merasimine iştirak ediyor. İşte bir okuma programında, az bir meşguliyetle, bir hafta içinde Kur’an’ı öğrenebilirsiniz... Belki risalelerin tümünü veya belli başlılarını tekrar okuyabilir, derinlemesine tefekkürler yapabilirsiniz... İmanı mükemmelleşen ve bunu hayatına aksettiren güzide insanların samimiyetinden, ihlâsından, fıtrî hallerinden yararlanır, onları örnek alırsınız...
    Bir okuma programının kazançları saymakla bitmez. Siz, en iyisi, ilk fırsattan tezi yok, hemen bir okuma programına katılın ve tüm güzellikleri yaşayarak görün!

    10. Risale-i Nur’daki incelikleri keşfetmeye çalışın!

    Risale-i Nur’u anlamaya çalışırken dikkat edilecek mühim noktalar vardır. Diyebiliriz ki, “bu eserlerde fazladan ve gereksiz hiçbir kelime, cümle, tabir, terim ve misal yoktur.” Her şey yerli yerinde, bir maksat için ve genel mânânın bir unsuru olarak zikredilmiştir. Bu bakımdan hiçbir kelimeyi atlamamak, anlamadan geçmemek gerekir.

    Sözgelişi; Yirmi Üçüncü Sözün Birinci Noktasının sonunda, “İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder” cümlesindeki elmas-kömür benzetmesi rast gele söylenmemiştir. Bununla çok uzun bir hakikat özetlenmiştir. Çünkü, elmas ve kömürün ana maddesi karbondur. Ancak tonlarca kömür, bir gram elmas etmez.

    İşte mü’minle kâfir madde itibarıyla et ve kemikten meydana gelir. Ancak iman, mü’mine Allah katında öyle bir değer kazandırır ki, hiçbir şeyle mukayese edilmez.

    Yine aynı sözün üçüncü nüktesinde insanla hayvanın farkının anlatıldığı misaldeki, insafsız dükkâncının en çürüğünden bir kat elbise vermesi çok geniş bir mânâyı hatıra getirmektedir. Demek ki insan, bin altınla ifade edilen harikulâde kabiliyetlerini sadece dünya hayatına sarf ederse, mutsuzlukla dolu bir dünya hayatı geçirir.

    Risaledeki simetrilere dikkat etmek gerekir
    Özellikle temsilî hikâyeciklerde ve misallerde çok güzel simetriler vardır. O kadar ki, misalde ne varsa, en ince ayrıntısına kadar hakikatte de vardır.
    Simetriyi, “misalle hakikat arasındaki benzerlik, cümlelerde arka arkaya gelen kelimelerin seçilişindeki ahenk” olarak kullanıyoruz.
    Meselâ, Yirmi Birinci Sözün İkinci İkazında peş peşe gelen kelimeleri gruplandırırsak şöyle bir ahenk ortaya çıkıyor:
    Ekmek, kalp, gıda, kapı, niyaz, elde etmek.
    Su, ruh, âb-ı hayat, çeşme-i rahmet, namaz, içmek.

    Hava, lâtife-i Rabbaniye, hava-i nesîm, teneffüs, pencere, nefes almak.
    Görüldüğü gibi, maddî hayat için zarurî üç önemli ihtiyaç olan ekmek, su, hava ile üç manevî varlığımız kalp, ruh, lâtife-i Rabbaniye ve bunların fonksiyonları arasında irtibat kuruluyor, mukayese yapılıyor. Bedene ekmek, su, hava nasıl gerekliyse, kalp, ruh ve lâtife-i Rabbaniye için de namazın o derece gerekli olduğu ispatlanıyor. Ayrıca namazın manevî bir gıda, bir âb-ı hayat, bir hava-i nesim olduğu vurgulanıyor.

    Daha burada çok mânâ cevherleri var. Eğer imkân olsa, sayfalarca bu bölümün üzerinde durulabilir. Bu kadarla yetiniyoruz.

    Yine Münazarat’ın 46. sayfasındaki ulema, meşayih ve hutebanın zikredildiği bölümde ahenkli bir şekilde dizilen sadef, mağara, kehf benzetmeleri, dimağ, kalp, fem ifadeleri ne kadar mükemmel bir şekilde uyumlu zikredilmiş... Misalle gerçek arasında tam bir benzeyiş var.

    Sık geçen kelimeler iyi bilinmeli
    Risale-i Nur’da çok sık kullanılan kelime ve terimlerin mânâlarını çok iyi bilmek gerekir; çünkü onlar, mânâların anahtarlarıdır. Belki yüzlerce, binlerce defa karşımıza çıkacaktır.

    Bu meyanda isim ve sıfat farkını bilerek okumak gerekir. Meselâ, kerem, lütuf, ihsan, cemal, celâl sıfattır. Bunların isimleri, Kerîm, Lâtîf, Muhsîn, Cemîl, Celîl kelimeleridir.

    Vahidiyyet, Ehadiyyet, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, tesbih, vahdet, İsm-i Azam, arş, cüz, küll ve bunlar gibi daha sayabileceğimiz yüzlerce terim çok sık zikredilmektedir. Bunların anlamını biraz genişçe öğrenmek gerekir. Maalesef, lügatlarda çok kısa olduğu için yetersiz kalıyor. Bu terimlerin, kavramların mânâlarını genişçe öğrenmek için Söz Basım Yayın tarafından hazırlanan külliyata başvurmak gerekir. Çünkü, bu ciltlerin sonunda kavramlar sözlüğü bulunmaktadır.

    Kelime anlamları verilmişRisale-i Nur’un birçok yerinde Arapça veya Farsça bir kelimenin mânâsı aynı satırda verilmiştir. Bunun için biraz dikkatli olmak yetecektir.

    İşte, Sözler’de yaptığımız araştırmada bulduğumuz bazı örnekler ve sayfa numaraları:
    O Sultana muhâtab ve halil ve dost ol! (10)
    O rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını celb eder, kendine çeker. (12)
    Nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirinden ayrılıyor. (55)
    ...Sâni-i Zülcelâl, onun mukàbilinde zîşuurdan marziyyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin. (55)
    Hakikî istib’ad, hakîkî muhaliyet ve akıldan uzaklık. (59)
    Her şeyde maslahat ve fâidelere riâyet etmesidir. (61)
    ...Iztırar lisaniyle sual edilen ve istenilen her şeye dâimî cevap vermek... (60
    ...Vazifedar mevcûdâtın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarattır. (69)
    Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. (75)
    ...Bütün kat’iyetle açtıkları âhiret yolunu ve küşad ettikleri Cennet kapısını... (80
    Onu bütün hakàikına temel taşı ve üssü’l-esas yapıyor. (96)
    ...Yani mâzi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın... (100)
    Hem kendi mârifetinin garîbelerini izhar edip göstersin. (108)
    Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. (131)
    ...Dükkân, şeksiz bir fevkâlâde iâşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir. (142)
    ...Levh-i mahv ve isbat namında yazar bozar tahtası hükmündedir.
    (148)
    Merdane kabre bak, dinle ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister. (155)
    OKUNMA: 19548
    Sorularla Risale
  •  

    Sorularla Risale

    İKİNCİ BÖLÜM

    2. BÖLÜM
    RİSALE-İ NUR’U ANLAMADA RUHÎ VE KALBÎ HÂLETİN RÖLÜ

    Yirmi iki düsturu kuşanmak

    Risale-i Nur’u okumak ve anlamaya yönelik çabalarda iki nokta önemlidir:
    Birisi, bu eserleri okumaya teşvik edici ve ihtiyaç hissettirici hususlardır. Diğeri, risalelerin bir ilim olarak kavranması için izlenecek teknik ve pratik yollardır.

    Risale-i Nur’u anlamanın bir yönü ilimle ilgilidir. Buradaki derin meseleleri kavramak elbette önemlidir. Ancak bunu sadece kuru bir bilgi yığını olarak öğrenmek fazla önem taşımıyor. Bu da gerekli şüphesiz; ama bu, işin sadece aklî ve ilmî yönüdür.

    Bir de anlama gayretinin ruhu ve kalbi ilgilendiren hâlî yönü var ki, hem girift meselelerin anlaşılıp mânâ cevherlerinin açılmasında, hem de ruh ve kalp üzerinde tesir icra etmesinde büyük ehemmiyet taşımaktadır.
    Konunun ikinci veçhesi üzerinde dururken, Üstat Hazretlerinin ilk talebesi ve onun büyük iltifatlarına mazhar olan Hulûsi Yahyagil Ağabeyin bir tavsiyesiyle karşılaştım. Risalelerin en ince ayrıntısına kadar anlaşılmasına büyük ehemmiyet veren bu muhterem zat, şu dört hususu tavsiye ediyormuş:
    1. Önce Hücumat-ı Sitte’nin altı desisesini çok iyi anlamak ve onlardan kaçınmak.
    2. İhlâsın altı düsturunu anlayıp uygulamak.
    3. Dört Hatveyi fıtrî bir yaşayış, bir meleke hâline getirmek.
    4. Farzları yapıp kebirelerden kaçmak, sünnete sarılmak ve evrad ü ezkâra devam etmek.

    Görünüşte çok kolay ve belki de tümünü uyguladığımızı sandığımız bu dört maddede tam 22 düstur var. Bunlardan sadece birisi olan “günahlardan kaçınma”nın yüzlerce alt maddesi bulunuyor ki başarabilen kimseyi takva mertebesine çıkarıyor. Bir başkası olan “fazları yerine getirmek” maddesinde yığınla alt başlık var. Bunları uygulayanları, abid ve salih makamına terakki ettiriyor.

    Bu maddelerin derin mânâlarını Risale-i Nur’un ilgili bahislerine havale ederek, belki günlerce sürecek etraflı bir müzakereyi tavsiye ediyorum. Şimdilik bunları çok özlü bir şekilde ele alalım.


    1. Hücumat-ı Sittenin tuzağına düşmeyin

    Hücumat-ı Sitte konusu, Yirmi Dokuzuncu Mektup’ta yer alır. Burada ins ve cin şeytanlarının altı hilesi sonuçsuz bırakılır ve hücum yollarının altısı kapatılır.

    Bu hileler sırasıyla şunlardır:Hubb-u cah (makam sevgisi), hiss-i havf (korku duygusu), tamah (geçim endişesi), ırkçılık, enâniyet (benlik), tembellik.

    Gerçekten de makam mevki arzusu ve şöhrete düşkünlük, insanın risaleleri okuyup anlamasında ve hizmet etmesinde büyük bir engeldir. Bir kimse makam ve şöhretini kaybetmemek için imanî hakikatleri ihmal ederse büyük zarar eder. Bu yolda olan kişinin, makamını ve şöhretini feda etmekten bir an bile çekinmemesi gerekir. İman dersiyle meşguliyetin kendisine zarar verebileceğini düşünen bir kimsenin korkusu da Nurlardan istifadeye büyük bir mânidir.

    Tarihin her devrinde hak ve hakikat kahramanlarına zorluk çıkaranlar, onların canına ve malına kastedenler, hapis ve işkenceyi reva görenler olmuştur. Bunları düşünen bir kişi, iman deryasından istifade edemez ve hizmette bulunamaz. Bunun için korku ve evhamı bırakmak, imanın kazandırdığı hakikî cesareti kazanmak şarttır.

    Bazı kimseler ihtiyat gerekçesiyle Risale-i Nur’u evinde bulundurmaktan bile çekinmektedir. Oysa bu ihat değil, korku tuzağına düşerek bu eserlerden istifade etmemektir. Eserlerden istifade edemedikten sonra dünyevî rahatın hiçbir değeri yoktur. Hem risaleler, şimdiye kadar hiç kimseye zarar vermemiş, zahirdeki bazı küçük sıkıntılar ise onların daha fazla yayılmalarına vesile olmuş ve ıstırap çekenlere hadsiz sevaplar kazandırmıştır.

    Rızık endişesi taşıyarak imanî eserlerden istifade etmemek, çalışmaktan dolayı hizmete vakit bulamamak da ciddî bir tuzaktır. Buna karşı, hırs ve mal sevgisini terk etmek, iktisat ve kanaat ile Nurlardan istifadeyi ve hizmeti sürdürmek gerekir.

    Tembellik ve rahata düşkünlük

    Irkçılık da, ulvî duyguların yerine konan yalancı ve sahte bir hamasettir ki, nice nesiller bu illete yakalandığından iman ab-ı hayatından kana kana içemediler. Bu engeli “İslâm kardeşliği”ni kurup yaşayarak aşmak icap eder.
    Benlik ise, kişinin hakkı kabul edip anlamasına, yaşayıp yaşatmasına en büyük engellerden biridir. Bunun yerine tevazu ve mahviyeti bir yaşayış tarzı olarak uygulamak, Nurlardaki hakikatlere boyun eğmek gerekir.

    Bilhassa dinî konularda ilmi bulunan bazı kimseler Risale-i Nur’a karşı ihtiyacını tam hissetmemekte, müstağni kalmaktadır. Böylece hem şahsî olarak istifade edememekte, hem de başkalarına anlatamamış olmaktadır. Zaten kim bu eserlere ilgisizce yaklaşırsa tam anlayamaz ve anlatamaz. Bugün dünyaca ünlü bilim adamları Risale-i Nur üzerinde derin araştırmalar yapmakta, bu eserler Mısır’daki Ezher Üniversitesinde ders kitabı olarak okutulmaktadır. Bütün dünyanın ilgi ve hayranlıkla okuduğu bir kaynağa ilgisiz kalmak, akıl kârı değildir.

    İnsanın tembelliği veya rahata yahut vazifeye düşkünlüğü de Nurların ruhunu kavramaya ve hizmet etmeye büyük bir settir. Bunu aşmak için de, vazifenin kudsiyetine ve ulviyetine hakkıyla inanıp faydasız meşguliyetleri gereksiz ve boş bilmek lâzımdır.

    Bu bahsi bizzat Yirmi Dokuzuncu Mektup’tan okuyup kendimizle mukayese edelim. Dikkatle bakalım; bir zamanlar ehl-i dalâletin kullandığı tuzakları şimdi kendi ellerimizle kendimize kurmuyor muyuz? Çok kazanma ve rahat yaşama hırsı, makam ve şöhrete düşkünlük, korku ve benlik yakamıza yapışmamış mı? Tam bir nefis muhasebesi yapıp, bizi dünyaya ve gereksiz şeylere bağlayan kopmaz halatları ihlâs düsturlarıyla kesmeden risaleleri hakkıyla okuyup anlayabilir miyiz?

    Heyhat! Serâ nerede, Süreyya nerede?


    2. İhlas düsturlarını yeniden kuşanın

    İhlâs düsturları, hem risaleleri anlamak, hem yaşamak ve yaymak için en ehemmiyetli esaslardır. Yirmi Birinci Lem’a’nın girişinde ihlâsın dokuz özelliği sıralanır:

    “Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde; en mühim bir esas, en mühim bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinat, en kısa bir tarik-ı hakikat, en makbul bir dua-yı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıt, en yüksek bir haslet, en safi bir haslet, en safi bir ubudiyet, ihlâstır.”
    Bizlere sorulsa, bir hizmeti gerçekleştirebilmek için gerekli olan bir dizi maddî sebep sayarız. Oysa en evvel, en mühim ve en vazgeçilmez ihtiyaç, ihlâstır, yani her şeyi sadece Allah emrettiği ve razı olacağı için yapmaktır. İhlâs varsa her şey var olur; o yoksa hiçbir şey yapılamaz, yapılsa da faydası olmaz.

    Belki de birçoğumuzun ezberinde olan bu paragrafın kısa bir tahlilini yaparak, “bilhassa uhrevî hizmetlerde” önemli olan ihlâsın mahiyetini bir kere daha düşünmüş olalım:

    En mühim bir esas: Bir hizmeti yapmak için birçok prensip gerekebilir. Dikkat, teenni, ihtiyat, tesanüt gibi... Ama bunlar içinde en mühim esas, ihlâstır. Birincilik makamı onundur.

    En büyük bir kuvvet: Uhrevî hizmetlerin gerçekleşmesi için çok çeşitli güçlere ihtiyaç vardır. Para, mal, eleman gibi güçler içinde en büyük ve en başta gelen kuvvet, ihlâstır. O, tıpkı bir mıknatıs gibi bütün güçleri cezp ve celp edebilir. İhlâs, her şeyin besmelesi, ruhu hükmündedir.

    En makbul bir şefaatçi: Ahirete müteveccih bir hizmetin muvaffakiyetini herkes ister. Tevfiki verecek ise Cenab-ı Hak’tır. Biz manen çok zayıf ve günahkâr olduğumuz için bir şefaatçi lâzımdır ki bize yardım etsin, Rabbimize bizim adımıza dilekte bulunsun. İşte bu şefaatçiler arasında Rabbimiz tarafından en makbul olanı, ihlâstır.

    En metin bir nokta-i istinat: Bir mefkûre uğrunda çalışıp didinen kimselerin en çok ihtiyaç duyduğu şey, bir dayanak noktasıdır. Ayağını sağlam bir zemine basmalı, sırtını güçlü bir mevkiye dayamalıdır ki sarsılmasın. Oysa sağlam bildiğimiz nice dayanak, en küçük bir fırtınada yok olup gidebilir. İşte dayanak noktaları içinde en sağlamı, ihlâstır. Ona dayanan, hiçbir zaman sarsılmadan hizmetini sürdürür.

    En kısa bir tarik-ı hakikat: İnsanları hakikate ulaştıracak yollar çoktur. Bizim zamanımız kısa, vazifemiz çok olduğu için, en kısa ve selâmetli bir yola ihtiyacımız vardır. İşte bu yol, ihlâstır. Muhlis kimse, maksadına en kısa yoldan vasıl olur.

    En makbul bir dua-yı manevî: Âciz insanın başarılı hizmet yapabilmesi için inayet-i İlâhiye gerekiyor. Onun celbi için de en büyük silâhı duadır. Duanın en makbulü ise ihlâstır.

    En kerametli bir vesile-i makasıt: Bizleri maksadımıza ulaştıracak vesileler lâzımdır. Ancak ne kadar güçlü ve büyük vesilelere sahip olursak olalım, işimiz çok, gücümüz az, düşmanımız kuvvetlidir. Bu durumda mutlaka birtakım kerametlere, olağanüstülüklere mazhar olmalıyız ki hadsiz engelleri aşıp sayısız düşmanlarımıza galip gelebilelim. İşte ihlâs, maksada götüren en kerametli bir vesiledir. Bunun için, ihlâsla hareket eden, hiç ummadığı yardımlara, kolaylıklara, başarılara mazhar olur. Allah, muhlis adamın davasına insanları hizmetkâr, kalpleri musahhar eder.

    En yüksek bir haslet: İman ve Kur’an davası için say ü gayret ederken çok çeşitli hasletlere ihtiyacımız vardır. Cesaret, kerem, hilm, tevazu gibi kıymetli ve faydalı hasletler arasında en yükseği, en vazgeçilmezi, “onsuz” değerlerinin olamadığı haslet, ihlâstır. Çünkü ihlâs, korkağı cesur, cimriyi kerim, sert huyluyu hilm sahibi, mağruru mütevazı yapar.

    En safi bir ubudiyet: Rabbimize takdim edeceğimiz ubudiyet tavır ve vaziyetleri içinde en safisi, en temizi, en arîsi, ihlâstır. O, her türlü ibadetin ruhu, elektriği, nuru hükmündedir. Onsuz hiçbir ubudiyet makbul değildir.

    Hakkıyla anlatamadığımız bu dokuz özelliği taşıyan ihlâs, uhrevî hizmetler içinde en vazgeçilmezidir. Hayırlı işlerin muzır mânilerini aşmak için dayanılması gereken en büyüt kuvvet, ihlâstır.

    İhlâs olmadan hiçbir şey olmaz

    Binaenaleyh bir hizmete girişirken, bir ideale koşarken kuşanılacak ilk silâh, ihlâstır. Bir başarısızlık neticesinde üzerinde durulacak, yoklanacak, sorgulanacak ilk husus da ihlâs olmalıdır; çünkü ihlâs olmadan hiçbir şey olmaz!

    İşte böylesine mühim olan ihlâsın altı düsturu şunlardır:
    1. Amelde rıza-yı İlâhiyi esas almak.
    2. Hizmet-i Kur’aniyede bulunan kardeşleri tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk nevinden gıpta damarını tahrik etmemek.
    3. Bütün kuvveti ihlâsta ve hakta bilmek.
    4. Kardeşlerin meziyetlerini şahıslarımızda ve faziletlerini kendimizde tasavvur edip, onların meziyetleriyle şakirane iftihar etmek.
    5. İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek için rabıta-i mevt yapmak.
    6. İman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sanii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemeat ile huzur kazanmak.

    Buradaki ilk dört düstur madde olarak sayılıyor, son ikisi ise dördüncü düsturun içinde zikrediliyor. Gerçekten de ölümü çok düşünmek ve masnuat üzerinde imanî tefekkür, Risale-i Nur’un ısrarla üzerinde durduğu ve çok sık vurguladığı iki önemli esastır.

    Düsturlar yaşanmak için vardır

    Burada zikrettiğimiz altı düsturun her birisi üzerinde uzun uzun müzakereler yapmak, kendi yaşayışımızla mukayese etmek; tam bir nefis muhasebesine girişmek demektir.

    İlim başkadır, irfan başkadır. Bir meseleyi aklî olarak bilmek yeterli değildir. Zaten Risale-i Nur, kişinin aklen, kalben, ruhen ve sair duyguları itibarıyla inkişaf ve terakkisini hedef alır.
    İhlâs düsturlarını bir ilim olarak bilmek kişiye fazla bir şey kazandırmaz; çünkü bu düsturlar yaşanmak için vardır. Aksi takdirde, “Ey mü’minler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?” mealindeki ayette geçen sorgulamaya maruz kalırız.

    Risaleyi düz okumayı bir teyp bizden daha güzel yapıyor; aslolan, onu yaşamaktır. Bu yüzden ihlâs düsturlarını bir hâl ve meleke olarak hayatımıza yerleştirmek zorundayız.
    İşte o zaman hakikî ittihat etmiş ihlâslı dört kişinin 1111 kuvvetinde olduğu anlaşılır. Eğer bırakın dört kişiyi, 44 kişi bile 1111 kuvvetini gösteremiyorsa, hakikî ittifakın olmadığı ve tam ihlâsın uygulanmadığı gerçeğiyle yüz yüze geliriz.

    Bir nefis muhasebesi

    Bu risalenin başında “en az 15 günde bir kez okunması gerektiği” hatırlatılırken önemli bir mesaj verilir. Maksat sadece öğrenmek olsaydı bir yılda en az 25 kere okuyan bir kimse bu risaleyi fevkalâde öğrenmiş olurdu. Ama maksat, bilinen bir gerçeği sık sık hatırlatıp, uygulayıp uygulamadığımızı kontrol etmek üzere bir nefis muhasebesi yaptırmaktır.
    Herkes kendisini öz eleştiriye tâbi tutsun. Manzara olumluysa devamına dua etmekten başka yapılacak bir şey yok. Ama nefsimizde kusur ve eksiklik varsa, altı desiseye karşı tavsiye edilen zırhı ve ihlâs düsturları silâhını yeniden kuşanmak gerekir.

    3. “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür”ü refleks hâline getirin

    Risale-i Nur’u okuma ve anlama gayretinde bulunurken kalbî ve ruhî hazırlık için gerekli üçüncü basamak, Yirmi Altıncı Söz’ün zeylinde yer alan dört hatveyi anlamak, “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yolunu âdeta bir meleke hâlinde yaşamaktır.

    Cenab-ı Hakk’a ulaştıracak birçok yol olduğunu belirten Bediüzzaman Hazretleri, bunlar içinde Kur’an’dan istifade ederek ortaya koyduğu “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” tarikini tavsiye eder.

    Ona göre, acz aşktan daha selâmetli bir yoldur ki insanı ubudiyetle mahbubiyete, yani Allah’ın sevgilisi olma makamına ulaştırır. Fakr, Rahman ismine vasıl eder. Şefkat aşktan daha keskin ve daha geniş bir yoldur ki Rahîm ismine ulaştırır. Tefekkür aşktan daha zengin, daha parlak, daha geniş bir yoldur ki Hakîm ismine vasıl eder.

    Birinci hatveye “Nefislerinizi temize çıkarmayın” mânâsındaki ayet, ikinci hatveye “Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki Allah da onlara kendi nefislerini unutturmuştur” mealindeki ayet, üçüncü hatveye “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır, her ne kötülük gelirse o da kendi nefsindendir” anlamındaki ayet, dördüncü hatveye ise “Her şey helâk olup gidicidir; Allah’a bakan yüzü müstesna...” mealindeki ayet işaret etmektedir.

    Nefiste hatadan başka bir şey yok

    Görüldüğü gibi, ayetlerin mânâsının ortak bir özelliği vardır. Her biri bir kitap kadar geniş ve zengin mânâlar taşıyan bu ayetlere göre, nefiste “hata, kusur, eksik, günah, isyan, menfîlik”ten başka hiçbir hayır yoktur. Bütün iyilik, güzellik, kemalât, fiil, kudret ve ilim Allah’ındır.

    İnsan bir iyilik veya ibadet yapsa bile o işteki hissesi binde birdir. Çünkü iyiliği emreden, yaratan, vesilelerini hazırlayan, onu yapacak “akıl, fikir, organ, zaman, imkân” ihsan eden, Allah’tır.

    İnsanın “Şu benimdir” diyebileceği hiçbir şey yoktur. İnsandaki sadece küçük bir kisp, cüz’î bir meyil, küçük bir arzu ve istektir. Allah’ın kendisine ihsan ettiği cüz’î ihtiyarının yüzünü hayra ve ibadete çevirmekten başka nefsin yaptığı bir şey yoktur.

    Bediüzzaman’ın verdiği derse göre, insanın nefse karşı tavrı, sürekli onu suçlamak, hatalı olduğuna inanmaktır. Çünkü onu temizlemenin yolu, temiz olmadığına inanmaktır. Onun hatalı olduğuna inanan, hatasını azaltır. Kim nefsinin hatasız olduğunu kabul ederse en büyük hatayı işlemiş olur.

    Nefsin kemali, kemalsizliktedir

    Nefsi haz almakta ve ihtiraslarda unutmak, hizmette ve ölümü hatırlamakta düşünmek gerekir. Nefsin kemalini kemalsizlikte, kudretini aczde, zenginliğini fakirlikte bilmek icap eder. Son olarak, nefis kendine varlık verse hiçbir şey olur, eğer kendini fâni bilse Allah’ın ihsanıyla nihayetsiz bir vücut kazanır.

    Müellifinin de belirttiği gibi, bu dört esasın geniş açıklaması, Risale-i Nur’un tamamıdır; çünkü bu eserler baştan sona “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” dersidir.

    Risalelerdeki nefis muhasebesi, özellikle yazarının kendi nefsini yerden yere vurması, her fırsatta nefsine en dehşetli silleleri indirmesi, okuyan herkes için büyük ibretler taşımaktadır.

    Bu derste yapılacak olan önce ilgili bahsi uzun uzun müzakere etmek, arkasından konuyla ilgili başka yerlerde geçen bahisleri okuyup anlamak, bundan sonra da okunanları hayatımızın her safhasında bir meleke hâline gelecek seviyede uygulamaktır.

    İşte o zaman, nefsin firavuniyeti kırılacak, enaniyetin yerini tevazu ve mahviyet alacaktır. Bu hakikati yaşayanlarda “nefsini beğenme, kibir, ucp, gurur, riya” olamaz. Böylece kötülüklerden arınmış bir nefis de hakikatleri anlamaya hazır hâle gelir.



    4. Namaza, sünnete, tesbihata sarılın ve günahtan kaçının

    Yirmi Altıncı Söz’ün zeylinde, “Şu kısa tarikin evradı, ittiba-ı sünnettir; feraiz-i işlemek, kebairi terk etmektir. Ve bilhassa namazı tadil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır” deniyor.

    Buradaki esasları şu şekilde maddeleştirebiliriz:
    1. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) söz, fiil ve onaylarından meydana gelen sünnetlerine sımsıkı sarılın.
    2. Bilhassa namazı bütün şartlarına tam uyarak kılın ve diğer farzları yerine getirin.
    3. Öncelikle büyük günahlar olmak üzere günahlardan şiddetle kaçının.
    4. Namazın arkasındaki tesbihatı hiç terk etmeyin.

    Risale-i Nur, ilimle birlikte hâldir, fiildir

    Gördüğünüz gibi, burada da sayılan hususlar fiille ilgili kurallardır. Sakın “Bu amellerin ilimle ilgili bir konu olan Risale-i Nur’u anlamakla ne ilgisi var?” demeyin!

    Çünkü Risale-i Nur, ilimle birlikte hâldir, fiildir, şuurdur, hayattır. Bu eserlerdeki derin mânâların açılması insanın manevî yapısıyla yakından ilgilidir. Öyle ilim adamları vardır ki samimî ve ihlâslı bir avam kadar anlayamayabilir.
    Bazen öyle dersler dinlersiniz ki, “Aynı yeri ben defalarca okudum, ama bu mânâları anlamadım” der, şaşırırsınız. Hiç şaşırmayın. O mânâlar ihlâsla, samimî gayretle, takvayla elde edilir.
    Hedefimiz sadece kuru bilgiler öğrenmek değil, onları yaşayarak bir şuur ve meleke hâline getirmektir.

    Takva hâli refleksimiz olmalı

    Nasıl ki eline ateş dokunan insan hızla geri çeker; hiçbir zaman tereddüt etmez, düşünmez, beklemez. Çünkü vücuduna zararlı bir şeyden kaçınmak, artık bir refleks hâline gelmiştir.

    Bunun gibi, günahlardan öyle kaçınmalıyız ki, “Acaba işlesem mi, kaçınsam mı?” gibi bir tereddüt yaşamadan, anında ve hızla kendimizi korumalıyız.
    Nasıl ki acıkan bir insan yemek yer, yemeden rahat edemez; sofraya oturan bir kimse hemen yemeye başlar. Biz de, ezan okunduğu an namazdan başka bir şey düşünmemeliyiz. Onu kılmadan içimiz rahat etmemelidir.

    Namazı mutlaka vaktinde ve tadil-i erkânla, yani şartlarına tam uyarak, hakkını vererek kılmalı ve arkasındaki tesbihatı hiç ihmal etmemeliyiz.
    Bediüzzaman Hazretleri, çöllere düşüp “Leylâ, Leylâ!” diye dolaşan Mecnun gibi, bütün hayatında iki nokta üzerinde özellikle durmuş, “İman iman, namaz namaz!” diyerek, yazarak, yaşayarak ömrünü geçirmiştir.

    Yine sünnet-i seniyye, onun bütün hayatında tavizsiz bir şekilde uyguladığı, ısrarla tavsiye ettiği hakikatlerden birisidir. “Ümmetimin fesadı zamanında sünnetime yapışana yüz şehit sevabı verilir” hadisini bayraklaştırmış, en küçük bir sünnete dahi uymayı hayatının en mühim vazifelerinden saymıştır.
    Bu dört prensip hakkında ve özellikle namaz üzerinde yazılacak çok şey var. Namazın hakikatini bir derece anlamak için Sabah Namazına Nasıl Kalkılır isimli kitabımızı okumanızı tavsiye etmekle yetiniyorum.
  • 168 syf.
    ·5 günde·8/10
    – "Biz insanlar," diye başladım, "güzel günlerin bu denli az ve kötü günlerin bu denli çok olmasından yakınıyoruz. Tanrı'nın her gün bağışladığı sevinçlerin tadını çıkarabilmek için her zaman açık bir yüreğimiz olsaydı kötülüklere dayanabilme gücünü de bulurduk."

    Sayfa 48

    Bir insan düşünün, hayata neşe ile bakıp, karşılaştığı her şeyde kendini avutmayı başarabilen, kendi kendinin arkadaşı olmuş. Aslında bu insanı düşünmemiz pek zor olmasa gerek. Her birimiz kendi kendinin en yakınıdır çünkü...
    Werther, -çekinmeden yani Goethe diyebilirim ben buna- işte böyle ruhanî gücü pek yerinde bir karakter.

    Kitabın konusu ise şöyledir:
    Werther, Lotte isimli genç bir kadına aşık olur. Kadın, Albert adlı bir bey ile nişanlıdır fakat Werther yine de ona delicesine bir aşkla tutulmuştur. Buna karşı koyamaz, pekçok zaman vazgeçmeyi düşünse de buna engel olmayı başaramaz.

    Yazar, kendi gençliğinde nişanlı bir kadına aşık olur ve bu umutsuz aşkın girdabında çalkalanır durur. Goethe'nin Wilhelm adındaki bir yakın dostu da yasak bir aşka düşer ve bu yüzden intihar eder. Goethe, kendi umutsuz ve ıstırap dolu aşkı ile, arkadaşı Wilhelm'in intiharını işte bu biricik eserinde, hem de iki haftada kaleme alır.

    Bu eseriyle Almanya'da ve akabinde tüm dünyada ününe kavuşan Goethe, Alman edebiyatının en yetkin yazarlarından kabul edilir.

    Çok kalın bir kitap değil fakat, incelikle okumanız gereken bir kitap, başka türlü ruhunuza ince ince işlemesi güç çünkü. Bu kitap uzunca bir süre, Goethe uzunca bir süre, Werther ve Wilhelm, beni uzunca bir süre etki alanlarında tutacaklar belli ki...

    Bu arada bir şeyi belirtmek istiyorum, bu kitap yazarla öyle iç içe ki, Werther yazarken Goethe yazdım birkaç kez yanlışlıkla ya da tam tersini yapmamak için kendimi zor tuttum...

    * Not: Yazar hakkında bilginiz azsa bu kitabi okumadan önce biraz hayatını araştırıp, sonra kitaba başlarsanız, çok daha anlaşılır ve verimli olacaktır.

    Keyifle okuyun...
    Ben şuraya biraz da beni etkileyen satırlarından bırakayım:

    **

    Tanrı biliyor ya! Çoğu zaman, bir daha uyanmama isteğiyle, hatta bazen bir daha uyanmama umuduyla yatıyorum yatağıma; sabah gözlerimi açıp da güneşi gördüğümde içerliyorum.
    syf 111
    **

    Evet, sevgili dostum, kesinlikle böyle! Bir insanın varlığı ya da yokluğu, başkaları için önem taşımaz, hemen hemen hiçbir önem taşımaz.
    syf 110
    **

    Evet, yeryüzünde bir gezginim yalnızca, bir yolcu! Sizler bunun ötesinde misiniz sanki?
    syf 100
    **

    O kadar çok kendimle uğraşıyorum, yüreğimde öyle fırtınalar esiyor ki, diğer insanları kendi hallerinde bırakmayı yeğliyorum; keşke beni de kendi halime bırakabilseler.
    **

    “İnsanlar hem kendileri hem başkaları için her şeyi zorlaştırıyorlar; ancak buna, örneğin bir dağı aşmak zorunda olan bir yolcu gibi boyun eğmek gerekir; dağ olmasa, yol çok daha rahat ve kısa olacaktır; ama o dağ oradaysa, aşmaktan başka çare de yoktur!”
    syf 85
    **

    Aldırış etmeyince her şeyin üstesinden gelinebilir. Aldırış etmeyince mi? Gülesim geliyor, nasıl oldu da bu söz çıktı kalemimden?
    syf 83
    **

    Göçmüş olan sevdiklerimizin acaba bizimle ilgili bir bilgileri var mıdır? İyi olduğumuzda, bunu hissederler mi? Onları hep sıcak bir sevgiyle andığımızı bilirler mi?
    syf 77
    **

    Kendimizi yitirdiğimiz zaman, her şeyi yitirmiş sayılırız işte.
    syf 72
    **

    Böyle mi olmalıydı: İnsanın mutluluğu, aynı zamanda kederinin kaynağı mı olmalıydı?
    syf 69
    **

    Ah, yüreğim dolup taşmıştı ve birbirimizi anlamadan ayrıldık; zaten bu dünyada kimse kimseyi öyle kolay kolay anlayamıyor ki!
    syf 68
    **

    “Ah, sizi akıl sahibi insanlar!”
    syf 64
    **

    Doğru, hırsızlık yapmak kötü bir şeydir: Ama birinin yakınları açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıyaysa ve o kimse onları kurtarmak için hırsızlığa çıkmışsa, ona acımak mı gerekir, yoksa cezalandırılmayı mı hak etmiştir?
    syf 64
    **

    Ama insanlar öyle bilgiçtir işte!
    syf 63
    **

    Ah, mutluluk yalnızca yüreğimizde mümkündür.
    syf 61
    **

    Sonuçta dünyanın bütün işleri aşağılıktır; başkalarının sözüyle, hiçbir tutkusu ya da bir gereksinimi olmaksızın para, şan şeref ya da bilmem ne uğruna didinen biri her zaman bir budaladır.
    syf 57
    **

    Wilhelm, sevgisiz bir dünyanın yüreğimiz için ne anlamı olabilir?
    syf 56
    **

    “Ama efkârımız elimizde değil ki!”
    syf 48
    **

    ... bütün dünya çevremde yitip gidiyor.
    syf 43
    **

    Her şeye rağmen, anlaşılmamak, bizim gibilerin yazgısı.
    syf 24
    ************
  • 132 syf.
    ·3 günde·Beğendi
    "her zaman bir şeyleri tamamlamayı sevmişimdir. örgü kulaklıklar, kış, ilkbahar, yaz, sonbahar.."

    ilk satırları okuduğumda, Mathea fazlasıyla sıradan gelmişti bana, çünkü birçok insan bir şeyleri tamamlamayı sever halbuki bunu başarabilen çok azdır. sayfalarında gezindikçe "nasıl bir anlamsızlığa düştüm.." diye hayıflanıyordum, -ki hata bende, kitaba hiçbir araştırma yapmadan başlamıştım- fakat hissettikçe karakterin ruh halini ve karamsarlığını kabullenmiş ve sevmiş oldum.
    kitap Epsilon ve Mathea ilişkisi içerisinde geçiyor. diğer karakterler ise yalnızca geçici insanlar.. kitabı ise Mathea zihninden okuyoruz. Mathea'dan kısaca şöyle bahsedebilirim; yalnız, yaşlı, toplumun dışına itilmiş ama bu daha çok kendi kararıymış gibi hisseden bir kadın. kendi sözcükleriyle biraz 'görünmez' biri. dışarı zorunlu olmadıkça çıkmıyor, iletişime kapalı, kendi dünyasında mutlu. kitabın anlatımında ise, üzerinde çokça düşünülecek saptamaları ve imgeleri var. hiç beklenmedik anda zihni kontrol altına alıp düşünmeni sağlayan, geriye dönüp ipuçlarını tekrar okumaya yönelten.. eşi Epsilon'la nasıl tanıştığı, yaşadıkları hayat ve ikisinin de kişilikleri üzerine detayları onun belleğinden dinliyoruz.

    --- yer yer kullandığı mizahı, onu benim gözümde şirin ve narin bir kadın yapmaya yetti.. aynı zamanda da, anlatımı onu daha iyi tanımamızı sağlıyor:

    “günümüz ölüm ilanlarındaki bütün o yorgun bedenler ve becerikli ellerden daha uzun yaşadım, aynı zamanda içlerinde en az şey yapanı olmalıyım, neredeyse kapıdan dışarı bile çıkmadım, acaba o yüzden mi günüme doyamıyorum?“ ---

    yaşayamayışı ve ölüm korkusu ile ne yapacağını bilemiyor. bunun için çözümler bulmaya çalışıyor fakat başarılı olduğunu ne yazık ki söyleyemem. zaman kapsülü yapıyor, ölümün yollarını yaşayarak keşfediyor ve kendi kendine telefon açarak ne kadar meşgul olduğunu yine kendisine ispatlamaya çalışıyor..
    Kjersti, bu kadar sıkıcı ve ilgi çekmeyen ağır bir konu üzerine roman kurgulayarak büyük bir risk almış. fakat ben çok sevdim. okumanızı tavsiye ediyorum, güzel bir akşam olsun :)


    --------
    "bir Paskalya sabahı kendimi dindar hissetmiştim, ama haberlerde kafatasları dolu bir dolap görünce bu duygum geçti."
    -------
  • “Çünkü ben ne geçmişte ne de gelecekte yaşıyorum. Benim yalnızca şimdim var ve beni sadece o ilgilendirir. Her zaman şimdide yaşamayı başarabilirsen mutlu bir insan olursun.”