• Çok az insan babalarının onları ne kadar sevdiğinin ölçümünü yapabilir. Ama ben yaptım. Bu iş kırk beş dakika sürmeliydi ama babam bunun üzerinde üç buçuk saat çalıştı. Benim babam beni her şeyden yüzde 336 daha çok seviyordu.
    Bunu bilmek güzeldi...
  • | Kozadaki Kadının Hayal'i |

    Öncelikle size bir bilgi vererek başlamak istiyorum. "Kozadaki Kadının Canı" kitabını okumayanlar bu kitaba başlamamalı denmiş kitabın başında. Çünkü bu kitap devam kitabıymış. Ne , neden , niçin anlayamazsınız denilmiş.Bu kitabı okumaya başlamadan önce ilk kitabi okumanızda fayda var.


    Tereddütle başlasamda çok hissetmedim ilk kitabi okumamanın eksikliğini. Kimin kim olduğunu anlamakta zorluk çekeceğim bir devam kitabı değildi.


    Konusuna gelecek olursak tecavüz ve kadına şiddetten oluşuyor. Okurken tüylerimin diken diken olduğu bölümler oldu ve gerçekten bu bölümleri okumakta zorlandım.
    Yazar bu bölümleri daha üstü kapalı yazabilseydi daha hoş olabileceği kanısındayım.

    Benim şüphesiz en merak ettiğim ve sevmemdeki neden Hayal'di. Tecavüz edilen kadının hamile kalmasıyla doğan Hayal, annesi tarafından her daim babasının özlemini çekmiş bir kız çocuğu...

    Kitabın akıcılığı ve anlaşılır olması güzeldi. Sevmemdeki bir diğer nedense kitabın gelirinin kız çocuklarına eğitim için gidiyor olduğunu bilmek..

    Aslında bir konuya daha değinmek istiyorum. Okumakta zorlandığım bölümlerin çoğu gerçek yaşamımızda zaman zaman şahit olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor ve oldukça üzücü...


    Yazarımız farkindalik icin yazmış.Fakat yazdıklarıyla bazı yerlerde çelişkiye düşmüş. O bazı bölümleri gerçekten kabul etmem mümkün değil ve kadınların bu denli güçsüz olduğunu düşünmüyorum. Özellikle adamın kadina tecavüz etmesinden sonraki zamanlarda hala kadının onu sevmesi çok rahatsiz etti beni. Bunu da belirtmek istedim.

    Herkese mutlu bir gün diliyorum.
  • Raymalı-aga kendi zamanında çok tanınmış bir cırav (yırcı), bir ozan idi. Daha küçük yaşta ün kazanmıştı. Tanrı vergisi bir yetenek ve kişiliğinin üç güzel özelliği sayesinde bozkırın en ünlü yırcısı, âşık ozanı olmuştu: Güftesini kendi yazar, bestesini kendi yapar ve güzel sesiyle bunları hem çalar, hem söylerdi. Dinleyenler ona hayran kalırlardı. Güzel bir türkünün doğması, yankı yankı yayılması için onun sazının tellerine dokunması yeterdi. O anda meydana gelen Raymalı-Aga’nın o türküsü hemen ertesi gün ağızdan ağıza, obadan obaya yayılır giderdi. O zamanlar, yiğitlerin dilinden düşmeyen şöyle bir türküsü vardı:

    Dağdan, kırdan koşup gelen küheylan
    Serin bulak suyunun tadını bilir.

    Yiğidi serinleten yar dudağıdır
    Her lezzeti, her sevinci onda bulur
    Ve dünyanın en mutlusu olur onu öperken.

    Raymalı-Aga her zaman güzel, renkli elbiseler giyerdi. Onun için güzel giyinmek sanki bir Tanrı buyruğu idi. En iyi, en güzel kürklerden yapılmış şapkalara pek düşkündü. Her mevsim için çeşit çeşit şapkaları vardı. Doru donlu Sarala isimli bir de atı vardı ki bunu hiç yanından ayırmazdı. ‘Akhal-Teke’ cinsinden olan bu atı ona, bir ziyafet sırasında Türkmenler armağan etmişti. Sarala’nın şanı şöhreti, sahibininkinden aşağı değildi. Attan anlayanlar bu hayvanın görkemli ve zarif yürüyüşüne hayran kalırlardı. O yüzden de şakadan hoşlananlar “Raymalı-Aga’nın bütün zenginliği tamburunun sesi ile Sarala’nın yürüyüşüdür” derlerdi.

    Gerçekten de öyle idi. Çünkü Raymalı-Aga bütün ömrünü, tamburu elinde at sırtında dolaşarak geçirmişti. Şöhreti çok, serveti yok idi. Mayıs bülbülü gibi toydan toya, şölenden şölene koşar, her gittiği yerde sevgi saygı görürdü. Atına da çok iyi bakar, tımar eder, beslerlerdi. Bununla beraber, bazı varlıklı, rahat geçinen kişiler onu pek sevmezlerdi. Ovada esen rüzgâr gibi serseri, savruk bir hayat sürdüğünü söyler, eleştirirlerdi onu.

    Raymalı-Aga bir toya varıp tamburunu çalmaya başladı mı, herkes susup onu dinler, gözünü kulağını ondan ayıramazdı. Yalnız sevenleri değil, onun serseri bir hayat sürdüğünü söyleyip eleştirenler de büyülenirdi o tamburunu çalarken. Gözlerini onun ellerinden ayıramazlardı, çünkü bu eller tamburun tellerine dokununca gönüllerdeki en güzel duyguları uyandırır, coştururdu. Gözlerini onun gözlerinden de ayıramazlardı, çünkü ruh ve düşüncelerinin bütün gücü, alev alev gözlerine, bakışlarına yansır ve durmadan değişirdi. Gözlerini onun yüzünden de ayıramazlardı, çünkü o ilhamlı güzel yüzün hatları, çok rüzgârlı bir günde deniz yüzeyi gibi dalgalanır, değişirdi...

    Evlendiği kadınlar onun yolunu gözlemekten, gelmesini beklemekten bıkar, umutsuzluğa düşer ve onu terkedip giderlerdi. Nice kadınlar da vardı ki, gece-gündüz onun aşkıyla yanar, gündüz hayallerinde, gece düşlerinde onu görür, gizli gizli gözyaşı dökerlerdi.

    İşte böyle geçiyordu onun hayatı.. türküden türküye, toydan toya, eğlenceden eğlenceye koşarken koca bir ömür geçti gitti. Farkına varmadan ihtiyarlık gelip çattı. Önce bıyıklarında birkaç kıl beyazlaştı, sonra saçı-sakalı ağardı. Sarala bile çok değişmişti: Yelesi, kuyruğu seyrelmiş, vücudu çökmüş, beli bükülmüştü. Ancak, yürüyüşüne bakanlar, onun bir zamanlar harika bir at olduğunu anlıyorlardı. Raymalı-Aga, gururlu yalnızlığında, dalları kuruyan koca bir çınar gibi, ömrünün kışına gelip çatmıştı... Bir gün ansızın anladı acı gerçeği: Ne çadırı vardı ne yuvası, ne koyunu vardı ne kuzusu, ne eşi vardı ne işi! O zaman küçük kardeşi Abdilhan onu yanına aldı. Ama önce yakın akrabaların ve kabile ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda ondan şikâyetlerini bildirdi, acı sözler söyleyip artık aklını başına toplaması gerektiğini anlattı. Sonra, ağabeyi için ayrı bir çadır kurdurdu. Burada, çamaşırının yıkanması, yemeğinin hazırlanması gibi ihtiyaçlarını karşılayacak tedbirleri de aldı.

    Raymalı-Aga bundan sonra ihtiyarlık üzerine türküler söylemeye, ölümü düşünmeye başladı. O günlerde hüzünlü ama ölümsüz güzel türküler besteledi. Artık gezip dolaşmadığı için, derin konuları düşünüyordu. Bütün çağlarda bütün düşünürlerin aklına takılan düşünceyi o da soruyordu kendisine: İnsanın dünyaya geliş sebebi nedir? Niçin yaratılmıştır?

    Artık vaktini toylarda, şenliklerde değil çadırında geçiriyor, bu yüzden de daha çok üzüntülü türküler söylüyordu. Anılarla yaşıyor, yaşlı insanlarla bu ölümlü dünyanın boşluğu üzerinde sohbetler yapıyordu.

    Allah şahittir ya, ömrünün son mevsiminde onu allak bullak eden o olay olmasaydı, hayatını huzur içinde bitirip gidecekti.

    Bir gün dayanamadı, emektar Sarala’yı eyerleyip, biraz oyalanmak, can sıkıntısını gidermek için, büyük bir şenliğe gitti. Ne olur ne olmaz diye, tamburunu da almıştı. Onu toya çağıranlar köyün ileri gelenleri ve çok saygıdeğer kişilerdi. Tambur çalmasa bile şeref konuğu olarak bulunması için ısrar etmişlerdi. Raymalı-Aga da bu rahatlıkla ve çabucak dönmek niyetiyle yola hazırlanmıştı.

    Raymalı-Aga’yı büyük bir saygı ile karşıladılar. Onu ak kubbeli en güzel yurt(çadır)a götürüp başköşeye oturttular. Saygıdeğer insanlarla sohbet edip onlarla birlikte kımız içti, yakınları için en iyi dileklerini bildirdi.

    Avılda (köyde) toy töreni büyük bir neşe içinde sürüp gidiyordu. Gençlerin şen kahkahaları, şarkıları duyuluyordu her tarafta. Yeni evlenenlerin şerefine düzenlenen at yarışı için büyük hazırlık yapılıyor, aşçılar ocak başlarında koşuşuyor, uzaktan yılkıların kişnemesi duyuluyor, kaygısız köpekler oynaşıyordu. Ve bozkırdan esen bir rüzgâr çiçek açmış otların kokusunu getiriyordu... Ama, öbür yurtlardan yükselen müzik sesleri, şarkılar, Raymalı-Aga’nın fazlasıyla dikkatini çekiyor, hele arada bir genç kızların kahkahaları duyulunca onlara kulak kabartmaktan kendini alamıyordu.

    Yaşlı ozan, hüzünlü bir özlem, heyecan içinde kalıyordu onları dinlerken. Yanındaki yaşlı insanlara bir şey söylemiyor, belli etmemeye çalışıyordu ama, geçmişe, gençlik günlerine dalıp gitmişti. Genç, yakışıklı olduğu, çevik Sarala’ya binip yollara düştüğü günlere... O zamanlar geçtiği yerlerde otlar Sarala’nın toynakları altında ezildikleri için ağlar ya da güler, onun türkülerini dinleyen güneş ona doğru koşar gelirdi. Esen rüzgârı bağrı ile karşılar, tamburunun sesini dinleyenlerin yüreklerinde odlar tutuşurdu. Ağzından çıkan her şey havada kapılırdı. O zamanlar sevmeyi de, acı çekmeyi de, ölüp ölüp dirilmeyi de bilirdi. Üzengide doğrulup vedalaşırken gözyaşı dökmeyi de bilirdi. Niçindi bütün bunlar? Şu ihtiyarlık çağında pişman olmak, boz küller altında korların sönüp gitmesi gibi, gençlik yıllarının geçip gittiğini görerek acı duymak için mi?

    Raymalı-Aga gittikçe mahzunlaşıyor, suskunlaşıyor, düşüncelere dalıyordu. Birden çadıra yaklaşan ayak sesleri duydu. Kulaklarına konuşma sesleri, gerdanlık şakırtısı, ancak kadın elbiselerinin eteklerinden çıkan hışırtılar geliyordu. Derken, çadırın işlemeli kapı örtüsü tâ yukarıya kadar kalktı ve eşikte, tamburunu göğsüne bastırarak tutan bir genç kız göründü. Kızın yüzü ay gibi, kaşları yay gibiydi. Ok gibi saplanan bakışı ve bir meydan okuyuşu vardı. Kömür kara gözlü, selvi boylu, Tanrı’nın özenerek yarattığı bir güzeldi. Boyuna bosuna, yüzünün hatlarına, giyim kuşamı da pek iyi düşüyordu. Arkasında kız arkadaşları ve birkaç yiğit de bulunan genç kız, çadırdaki saygıdeğer konuklardan, ansızın gelip rahatsız ettiği için özür diledi. Sonra da onların tek kelime söylemelerine fırsat bırakmadan, tamburunun tellerine dokunarak Raymalı-Aga’ya hitap etti:

    “Vahaya can atan bir kervan gibi, selama geldim ben, selamlar olsun. Gürültü patırtı yaparak geldik, bizi kınama. Toy-düğün olanda coşku olmaz mı? Coşuyoruz..

    “İçimde gizli bir korku, bir ürperti ile okuyorum bu türküyü... Bu türkü ile aşkımı açıklıyorum diye sakın şaşırma, cüretimi de bağışla. Bir tüfek nasıl barutla dolarsa, ben de öyle cesaretle dolduruldum..

    “Günlerimi hür yaşadım toylarda, şölenlerde. Ama arı gibi damla damla biriktirdim balımı.. bugün için sakladım. Vaktim gelince açmak için gonca oldum, bekledim, işte vakit geldi, goncanın açtığı gündür bugün...”

    Raymalı-Aga, şaşakalmış, dona kalmıştı. Eğilip selamını almıştı ama, “Kimsin sen güzel yabancı?” diye soramıyor, onun şarkısını kesmek istemiyordu. Yalnız, hayran hayran bakıyordu. Kınamasalar, kolunu kanadını açıp koşacaktı ona. Ruhu allak-bullak olmuştu. Kanı kaynamaya, yüreğini tutuşturmaya başlamıştı. Eğer oradakilerin özel bir görme yetisi olsaydı, her şeyi görebilselerdi, onun yüreğinin canlanıp çırpındığını, sonra büyük bir kartal gibi kanatlanıp yükseldiğini görürlerdi. Gözleri yeniden canlanmış, parlamış, uzun süreden beri beklediği o sesi gökyüzünden duyunca kulak kesilmişti. Raymalı-Aga, şimdi geride bıraktığı yılları, kocamışlığını unuttu ve başını dikleştirdi.

    Genç kız şarkısını söylemeye devam ediyordu:

    “Derdimi bilesin ey ulu âşık, adımımı nasıl attım, ayağına nasıl geldim ben bugün. Küçüklüğümden beri seviyorum seni Raymalı-Aga, ey Tanrı vergisi, ey Hak âşığı! Seni her yerde izledim, sesin nerden gelse oraya koştum, atını nereye sürsen oraya gittim. Senin gibi, senin bugün de olduğun gibi ünlü bir ozan olmak idi emelim, bu emelimden dolayı beni kınama Raymalı-Aga, ey türkünün eşsiz ustası. Gölge gibi ardına düştüm senin, ezgilerini ilâhî gibi, dua gibi, manilerini sihirli sözler gibi ezberledim. Güzel bir günde huzuruna çıkıp aşkımı itiraf etmek, hayranlığımı belirtmek için yaktığım türküleri sana okuma cesareti, sana ulaşım gücü versin diye, gece-gündüz Tanrı’ya yalvardım. Tanrı cüretimi bağışlasın, senin gibi bir müzik ustası ile atışmak, yarışmak istedim. Ey Raymalı-Aga, ey eşsiz üstad, başkalarının gerdek gecesini beklemesi gibi bekledim ben bu günü. Yenilsem ne çıkar, ram olsam ne gam! Ama ben çok küçüktüm, sen ise çok büyük, çok ünlü ve herkes tarafından sevilen, sayılan idin. Şan-şeref kuşatmıştı çevreni. O büyük kalabalıkta, toylarda, şölenlerde, benim gibi küçücük bir kızı nasıl farkederdin? İçimden utanç duysam da, türkülerinle sarhoş oluyor, senin aşkınla yanıp tutuşuyordum. Gizli gizli hep seni düşledim ben, seni sevdim, senin karın olmayı istedim hep. Buna cüret ettim işte. Söz sanatında senin kadar usta olmak, müziğin sırrını senin kadar bilmek ve senin gibi çalabilmek için, yemin ettim ey üstadım.. Tâ ki senin bakışlarından korkmayayım, sana bu övgüleri söyleyebileyim, aşkımı önüne serip, sana meydan okuyayım. İşte geldi o gün, karşındayım. Gör beni! Yargıla beni! Bugüne ulaşmak için bir an önce büyümek istiyordum, vakit benim için çok yavaş geçti ve ancak büyüdüm. Sonunda, bu baharda erdim on dokuzuma. Ve sen, ey Raymalı-Aga, seni düşlediğim çocukluk çağımda nasıl idiysen yine öylesin. Yalnız saçların biraz kırlaştı, ne gam! Saçlarına ak düşmemiş olanları sevmek zorunda olmadığım gibi, ak saçlıları sevmeme de kimse engel olamaz.. Ve işte karşındayım! Benden hiç çekinme, apaçık söyle. Beni eş olarak, karın olarak kabul etmeyebilirsin, ama seninle yarışmaya gelmiş yırcı olarak reddedemezsin!. Sana meydan okuyorum, büyük üstad, haydi, söz senin! Konuşsun tambur!.”

    Raymalı-Aga ayağa kalktı:
    - Kimsin sen? Nerden geldin? Adın ne?
    - Benim adım Begimay.
    - Begimay demek? Peki, bugüne kadar nerdeydin? Niye geciktin? Nereden çıkageldin?.
    Bu sözleri istemeden kaçırmıştı ağzından. Üzgün, karamsar, başını eğdi.
    - Az önce söyledim Raymalı-Aga, küçüktüm, büyümeyi bekledim...
    Raymalı-Aga başını sallaya sallaya cevap verdi:
    - Her şeyi anlıyorum da, yalnız bir şeyi anlamıyorum. Benim kaderim, alın yazım, niçin böyle yazılmış? Senin gibi baharını yaşayan bu kadar güzel bir kızı, felek niçin ben kışa girerken, son günlerimi yaşarken çıkarıyor karşıma? Bugüne kadar gördüklerimin bir hiç olduğunu, boş bir hayat yaşadığımı, bir gün senin gibi bir güzeli görünce anlıyayım diye mi? Kader bana niçin böyle acımasız davranıyor?

    - Acı acı sitem etmene hiç gerek yok Raymalı-Aga! Talih beni karşına çıkardı diye, benden şüphe etme! Benim için en büyük mutluluk seni mutlu etmektir. Genç kız sevgisiyle, şarkılarımla, tertemiz aşkımla, en tatlı okşayışlarımla mutlu kılacağım seni. Bana inan, bana güven Raymalı-Aga. Eğer şüphelerini yenemezsen, sevgi yolunu, gönül kapını yüzüme kapatsan bile, sana olan aşkım kalbimden çıkmayacaktır. Senin gibi bir söz ustası ile yarışmayı, sınanmayı da şereflerin en büyüğü sayacağım.

    - Ne diyorsun Begimay? Sen ne diyorsun? Sözde, sazda yarışmak, sınanmak da neymiş ki! İçinde yaşadığımız düzenle pek bağdaşmayan aşk gibi korkunç bir sınır varken, sazda sözde sınanmak neymiş ki! Hayır Begimay, hayır, seninle güzel söz söylemede yarışmam ben. Yarışacak gücüm kalmadığı için değil, kelime hazinemin kurumuş olmasından değil, sesimin kısılmasından, körleşmesinden değil, sana hayran olmaktan başka bir şey istemiyorum. Hayranım sana! Seninle ancak aşkta yarışırım Begimay, sevgide yarışırım!.

    Raymalı-Aga bu sözleri söyledikten sonra tamburunu aldı, tellerini yeniden akord etti ve usta parmaklarıyla dokundu. Eski günlerde olduğu gibi coşkulu, duygulu, çalmaya başladı. Bazen, otları hışırdatan hafif bir yel oluyor, bazen ak bulutlu gökyüzünde uğuldayan bir fırtına. O günden beri yeryüzünde söylenegelen “Begimay türküsü” işte böyle doğdu:

    “.. Uzaklardan bulak başına susuzluğunu gidermek için gelmişsen, ben de rüzgâr gibi eser gelir, ayaklarına kapanırım Begimay!
    Kaderimde bugünün son günüm olduğu yazılıysa, ölmemek için direnirim Begimay!
    Bugün değil, yarın değil, sen var oldukça hiç ölmem Begimay!
    Ölürsem dirilirim, ölür ölür yine dirilirim Begimay!
    Hep sensiz kalmamak için yaşarım, sensiz kalmak kör olmaktır, gözsüz olmaktır...”

    Raymalı-Aga “Begimay Türküsü”nü böyle okudu.

    O günü, Raymalı-Aga ve Begimay’ın karşılaştıkları o günü, insanlar hiç unutamadılar. Herkes onlardan sözediyor, başka bir şey konuşmuyordu. Bütün oba toy şenliğindeydi. Beyaz çadırlar süslenmiş, herkes bayramlık elbiselerini giymişti. Atlılar da, atlar da pırıl pırıl idiler. Ve gelin alayı güveyin evine doğru yola çıkmıştı. Raymalı-Aga ve Begimay alayın en önünde idi. Tambur çalıyor, kaval çalıyor, şarkı okuyor, yanyana, atlarının üzengileri birbirine değerek ilerliyor, Tanrı’dan Peygamber’den genç evliler için mutluluk diliyorlardı. Biri bırakıyor, biri alıyordu. Biri bırakırken öteki çalıyordu...

    Onları dinleyen insanlar hayran kalıyor, mutlu oluyorlardı. Onların ayakları dibinde otlar açılıyor, gülüyor, kır ateşlerinin dumanları çevreye yayılıyor, yanlarında kuşlar uçuşuyor, cıvıl cıvıl ötüşüyordu. Küçük çocuklar taylara binmiş, iki âşığın etrafında fır dönüyorlardı...

    Raymalı-Aga, bu yaşlı ozan, tanınmaz olmuştu. Sesi eskisi gibi çınlıyordu, hareketleri eskisi kadar çevikti ve gözleri, yeşil çayırın ortasına kurulmuş beyaz bir çadırın ışıklı iki penceresi gibi parlıyordu. Emektar atı Sarala bile canlanmış, gençleşmiş, çevikleşmişti. Başını gururla, dimdik kaldırıyordu.

    Ama, o coşkulu sahneyi nefretle karşılayanlar, Raymalı-Aga’nın yüzüne tükürmek isteyenler de vardı kalabalığın arasında. Bunlar daha çok onun yakın akrabaları, onun mensup olduğu Barakbay aşiretinden idiler. Toyda bulunan Barakbaylılar bunu bir çılgınlık, yüz kızartıcı bir davranış olarak görüyorlardı. Ömrünün kışında, saçı sakalı ağardıktan sonra çıldırmış mıydı bu adam! Bazıları hemen Raymalı-Aga’nın kardeşi Abdilhan’a haber saldılar ve ona kafa tuttular: “Raymalı denen bu kocamış köpek bizi böyle rezil ederse, seni nasıl bucak başkanı seçeriz? Seçim sırasında öbür aşiretler bu olayı ortaya alıp bizimle alay etmezler mi? Onun toyda, genç bir tayın kişnemesi gibi bağıra bağıra türkü söylediğini, kahkaha atıp güldüğünü işitmedin mi? Ya yanındaki o kıza, o körpe kancığa ne demeli! Herkesin gözü önünde birbirlerine neler diyorlar, neler! Ne utanç verici, ne yüz kızartıcı bir şey! Kız onun aklını başından almış, iyice baştan çıkarmış. Nasıl katılır böyle bir kaltağa! Olay bütün avıllara yayılmadan Raymalı’yı yola getirmelisin!”

    Abdilhan kocayıncaya kadar, eğlenceden eğlenceye koşan, serseri bir hayat yaşayan ağabeyine zaten çok kızıyordu. Ama artık iyice yaşlandığına göre aklını başına toplamıştır diye düşünüyordu. O böyle düşünürken Raymalı’nın Barakbaylar’ı rezil etmesi onu da çileden çıkardı. Atına atladığı gibi, kalabalığı yara yara düğün alayına yaklaştı. Bir yandan da kamçısını havada sallayarak bağırıyordu: “Aklını başına topla! Yaşını başını bil! Dön eve!”

    Raymalı-Aga coşkular içindeydi, yüreğinden gelen manileri okuyor, melodiler içinde yüzüyordu. Kardeşini ne duydu ne de gördü. Ona hayran atlılar çevresini kuşatmış, genç kızla karşılıklı deyişlerini zevkle dinliyor, her sözünü kapmaya çalışıyorlardı. Raymalı’ya engel saygısız kardeşini durdurup sıkıştırdılar, atına ve kendisine kamçılarıyla vurmaya başladılar. O kalabalıkta kimin sıkıştırdığı, kimin vurduğu belli olmuyordu. Abdilhan, kurtulmak için atını sürüp kaçmaktan başka çare bulamadı.

    şıklar türkü söylemeye devam ediyorlardı. Ve işte yepyeni bir türkü daha doğmuş, dudaklarda dolaşmaya başlamıştı:

    “.. Aşk oduna düşen maral, sabah erken melemeye başlayınca sesi dağlarda, boğazlarda yankı yankı duyulur..” diyordu Raymalı.

    “.. Kuğu kuğusundan ayrı düşende, güneş bile gözüne kapkara bir leke olarak görünür...” diye cevap veriyordu Begimay.

    Böylece, genç evliler şerefine türküler, maniler söyleniyordu. Biri bırakıyor, öbürü alıyor, biri söylüyor, öbürü cevap veriyordu...

    Abdilhan’ın atını sürüp uzaklaşırken duyduğu öfke ve kinden Raymalı-Aga’nın haberi yoktu. Barakbaylar’ın ona niye kızdıklarından, ona nasıl korkunç bir ceza hazırladıklarından da haberi yoktu.

    şık ozanlar çalıyor söylüyor, çalıyor söylüyorlardı...

    Abdilhan, eyerin üzerine yatıp fırtına habercisi kara bir yel gibi esti, kendi avılına geldi. Hısım akrabası kurt sürüsü gibi etrafını sarmış, onu kışkırtıyorlardı:

    - Ağabeyin aklını oynatmış! Çıldırmış! Bu ne rezalet! Bu ne kepazelik! Hemen yola getirmeli onu!

    şıklar ise çalıyor söylüyor, çalıyor söylüyorlardı! şıkların müziğine uyarak güvey evine doğru ilerleyen düğün alayı bir yere gelip durdu. Burada uğurlayıcılar ayrılacaktı. Mutluluk dileklerini tekrarladılar. Raymalı-A- ga, kalabalığa dönerek şunları söyledi:

    - “... Bugünü gördüğüm için mutluyum. Şükürler olsun, talih bana kendim gibi bir akın (âşık-ozan) olan bu genç, güzel Begimay’ı bir ödül olarak gönderdi. Ancak çakmak taşı, çakmak taşına sürtününce kıvılcım çıkar; güzel söz söyleme sanatında da ozanlar ancak birbiriyle yarışarak bu sanatın sırrını kavrayabilir, ona ulaşabilirler. Ama daha da önemlisi, batmakta olan bir güneşin son ışıklarıyla dünyayı güzelleştirmesi gibi, ben de, hayatımın son döneminde, hayal bile edilemeyen, bugüne kadar görmediğim bir ruh zenginliğinin, bir ruh gücünün belirtisi olan bir aşkı tattığım için mutluyum, çok mutluyum...”

    Begimay da cevap verdi ona:

    - Raymalı-Aga, ben de dileğime kavuştum, rüyalarım gerçek oldu. Artık senin izinden ayrılmayacağım. İstediğin zaman, istediğin yere çalgımı alır gelirim; türkümü türküne katmak, seni sevmek ve senin tarafından sevilmek için koşar gelirim. Bugün hiç tereddüt etmeden, hayatımı kaderime bırakıyorum. Korkmadan, istekle, coşkuyla...

    Bu sözleri türkü oldu ve böyle okundu.

    Düğün alayını oluşturan kalabalığın karşısında, iki âşık, iki gün sonra başlayacak büyük bir panayırda buluşmak, her taraftan toplanacak kalabalığın önünde çalıp söylemek için sözleştiler.

    Düğün alayı işte bu güzel haberi alarak dağıldı. Haber bir anda ağızdan ağıza, kulaktan kulağa ulaştı. Haberi sevinçle karşılayanlar da vardı, nefretle karşılayanlar da...

    - Panayıra! Panayıra gelin!
    - Atınızı eyerleyin ve hiç durmadan panayıra gidin!
    Haber, yankı yankı yayıldı:
    - Ne büyük bir şenlik olacak!
    - Ne eğlence! Ne eğlence!
    - Çok güzel şey! Bulunmaz bir olay!
    - Yüz karası bir şey bu!
    - Çok güzel! Çok!
    - Neresi güzel? Utanç verici! Ne saçmalıktır bu!
    Raymalı-Aga ve Begimay yolun ortasında birbirinden ayrıldılar:
    - Panayırda görüşürüz Begimay!
    - Panayırda görüşeceğiz Raymalı-Aga!.
    Biraz uzaklaştıktan sonra başlarını çevirip yine bağırdılar:
    - Panayırda buluşuruz Begimay, hoşça kaaal!
    - Buluşuruz Raymalı, hoşça kaaal!

    Güneş batmak üzereydi. Uçsuz bucaksız bozkıra, akşamın sisli beyaz bulutu çöküyordu. Mevsim yazdı. Otlar kuruyup sararmaya yüz tutmuş, kokuları çevreye yayılmıştı. Dağlara yağmur yağmış, hava hafif bir serinlik getirmişti. O güzel yaz akşamında, güneş iyice batıp kaybolmadan önce, çaylaklar alçaklardan uçuyor, yavru kuşlar cıvıl cıvıl ötüyorlardı...

    Raymalı-Aga, atı Sarala’nın yelesini okşadı:

    - Ne güzel bir sessizlik, Cennet kadar güzel bir hava, dedi. Ah Sarala, emektar yoldaşım, sanlı atım! Hayat bu kadar güzelmiş demek! İnsan, hayatının son deminde de âşık olur, mutlu olurmuş demek?

    Kocamış da olsa, Sarala, pofurdaya pofurdaya, sürçmeden, yavaşlamadan gidiyordu. Bütün gün eyer altında dolaşmıştı. Şimdi efendisini bir an önce çadırına ulaştırdıktan sonra, dereden serin bir su içmek, bacaklarını dinlendirmek ve ay ışığında otlamak istiyordu.

    Derenin dirseğini döndüler: İşte avıl, işte beyaz çadırlar, ocaklardan kıvrıla kıvrıla yükselen dumanlar.

    Raymalı-Aga çadırına gelince attan indi ve hayvanı bir kazığa bağladı. Hemen çadıra girmemiş, dışarıda, ocağın başında oturup biraz dinlenmek istemişti. İşte bu sırada bir komşu çocuğu geldi yanına:

    - Raymalı-Aga, sizi çadıra çağırıyorlar, dedi.
    - Kim çağırıyor?
    - Bizimkiler, Barakbaylar.

    Raymalı-Aga çadıra gitti, eşikten içeri adımını atar atmaz aşiretin ileri gelenlerini gördü. Yarım ay şeklinde sıralanıp oturmuşlardı. Kardeşi Abdilhan da vardı bunların arasında. Biraz kenarda kalmış, asık suratını yere eğmiş, öylece duruyordu. Gözlerini kaldırıp bakmadı bile. Belli ki bakışlarında gizlemek istediği bir şey vardı. Raymalı-Aga çadırında toplananları selâmladı:

    - Selamünaleyküm. Hayır ola? Bir şey mi var?
    - Seni bekliyorduk, dedi meclisin aksakalı.
    - Beni bekliyor idiyseniz, işte geldim, geçip aranıza oturayım bari..
    - Dur orada! Kapının ağzında kal, oraya diz çök bakalım!
    - Bu da ne demek oluyor? Bu çadırın sahibi benim!
    - Hayır, artık sen değilsin! Aklını yitirmiş bir ihtiyar hiçbir şeyin sahibi olamaz!
    - Ne demek istiyorsunuz siz?

    - Şunu istiyoruz: Artık toydan toya, şölenden şölene gitmeyecek, serseri hayatına son vereceksin. Toyda, yaşına başına bakmadan, birlikte yüz kızartıcı şarkılar söylediğin o kızı aklından çıkarıp atacaksın. Bizi rezil-rüsva ettin. Şimdi diz çöküp pişmanlık duyduğunu söyleyecek, bir daha böyle şeyler yapmayacağına dair yemin edeceksin! Bir daha asla, asla görmeyeceksin onu!

    - Siz boşuna nefes tüketiyor, boşuna konuşuyorsunuz. Yarın değil öbürgün onunla panayırda buluşacak, bütün halkın karşısında çalıp söyleyeceğiz!

    Aksakallar öfkeyle bir ağızdan bağırdılar:
    - Bizi rezil edecek!
    - Daha vakit varken sözünü geri al!
    - İyice bunamış bu adam!
    - Aklını oynatmış!
    Aksakalların başı bağırdı:
    - Susun! Bir ağızdan konuşmayın! Ey Raymalı-Aga, bütün söyleyeceklerin bu kadar mı?
    - Evet,
    - Duydunuz değil mi Barakbaylar, bu günahkâr kardeşimizin cevabını?
    - Evet, duyduk.
    - Pekâlâ! Şimdi benim söyleyeceklerimi dinleyin! Önce sana söylüyorum talihsiz Raymalı! Ömür boyu dolaşıp durdun, bir baltaya sap olamadın, tek varlığın şu kocamış atın oldu. Toydan toya, şölenden şölene koştun, tambur çaldın, herkesin maskarası oldun, yalnız başkalarını eğlendirmekle geçti günlerin. O zaman seni hoş gördük “Gençtir, zamanla aklını başına alır” dedik. Ama bugün ne görüyoruz!

    Senin yaşında bir insanın artık köşesine çekilip ölümü düşünmesi gerekirdi. Sen öyle yapmıyor, başkaları için alay konusu, bizler için yüz karası olduğunu düşünmeden, yaşına başına bakmadan, bir genç kızla düşüp kalkıyor, çapkınlık ediyorsun. Geleneklerimizi, törelerimizi hiçe sayıyor, bizim öğütlerimizi de kabul etmek istemiyorsun. Bundan dolayı Tanrı senin cezanı verecektir. Suç senin, ceza da senin. Şimdi sana sesleniyorum Abdilhan. Ayağa kalk! Sen bu adamın ayni anadan, ayni babadan doğma kardeşisin; bizim de desteğimiz ve umudumuzsun. Biz bütün Barakbaylar seni bucak başkanı olarak görmek istiyoruz. Ama ağabeyin çıldırmış olacak, ne yaptığını kendisi de bilmiyor ve bu davranışlarıyla da senin seçilmeni zorlaştırıyor. Bu kaçık bizim haysiyetimizi beş paralık etmeden, onun yüzünden başkaları yüzümüze tükürmeden ve Barakbaylar’ı gülünç duruma düşürmeden, onu yola getirmek için gerekeni yapmak sana düşer. Buna hakkın vardır. Onun davranışları yüzünden sana bu hak verilmiştir.

    Raymalı-Aga, Abdilhan’dan önce atıldı ve şunları söyledi:

    - Hiçbirinizin peygamberlik, hakimlik taslamaya hakkınız yok! Burada bulunan herkese acıyorum. Burada bulunmayıp sizin gibi düşünenlere de acıyorum. Tartışması bile yapılamayacak bir konu hakkında karar vermek, hüküm vermek gibi bağışlanmaz bir hata ediyorsunuz! Siz bu dünyada gerçeğin nerede olduğunu, gerçek mutluluğun nerede bulunduğunu bilmiyorsunuz. Duygu bir şarkıdan başka bir şey değilse, şarkı söylemek niçin ayıp olsun? Aşk varsa ve hele âşık olmak Allah vergisi ise, niçin ayıp olsun? Dünyada en büyük sevinç, âşık olanın sevinci, sevmek-sevilmek sevinci değil midir? Sizler bana şarkı söylediğim için, geçkin yaşımda başıma gelen aşkı, o yüce sevgiyi geri tepmediğim için, çıldırmış, bunamış diyorsanız, ben de sizin yanınızda bir dakika durmam, çeker giderim. Herkese bir yer vardır bu dünyada. Atım Sarala’ya biner, sevgilimin yanına giderim. Ordan da onunla birlikte başka dünyalara göçeriz, tâ ki şarkılarımız, türkülerimiz ve bizim davranışlarımız sizi rahatsız etmesin.

    O âna kadar konuşmadan duran Abdilhan yerinden fırladı ve bağırdı:

    - Hayır, hiçbir yere gitmeyeceksin! Adım bile atmayacaksın! Panayır, toy, düğün yok artık. Aklın başına gelinceye kadar bırakmayacağız seni!

    Bunları söyledikten sonra yaşlı âşığın elinden tamburu kaptığı gibi yere çaldı. Azgın boğanın bakıcısını ayakları altına alıp üzerinde tepinmesi gibi, zıplaya zıplaya parçaladı o nazik âleti:

    - Al sana! Al işte! Çalgı-malgı yok artık. Hey siz, şuradaki o kocamış atı, Sarala’yı getirin buraya!

    Dışarıda bekleyen birkaç kişi biraz ileride bağlı duran Sarala’yı çözdüler.

    - Eyerini çıkarıp atın şuraya!

    Söyleneni yaptılar. Abdilhan, daha önce oralarda bir yere sakladığı baltayı aldı ve bununla eyeri parça parça etti.

    - İşte böyle! Şimdi hiçbir yere gidemezsin!

    Eyeri parçaladıktan sonra öfkesi geçmemiş, atın kolanını, gemini, üzengi kayışlarını da parçalamış, etrafa savurmuştu.

    Zavallı Sarala da korktu, titremeye, olduğu yerde tepinmeye başladı. Kendi başına da ayni şeyin geleceğini hissetmiş gibiydi.

    - Sarala’ya binecek, panayıra gideceksin ha! Git bakalım! Gör şimdi ne oluyor?

    Göz kapayıp açıncaya kadar bir zamanda o birkaç kişi Sarala’yı yere devirdi, ayaklarını bir araya getirip sımsıkı bağladılar. Abdilhan hayvanın başını tutup geriye kanırdı ve elindeki keskin bıçağı savunmasız kalan hayvanın gırtlağına dayadı.

    Raymalı-Aga vargücünü kullanarak kendisini tutanların kollarından sıyrıldı ve ileri atılıp bağırdı:

    - Dur! Öldürme hayvanı!

    Fakat geç kalmıştı. Bıçağın altından fışkıran sıcak kan, yüzüne çarptı ve gün ortasında bastıran karanlık gibi gözlerine doldu. Sarala’nın kanına bulanmış olarak sendeleye sendeleye ayağa kalkan Raymalı-Aga aşağılanmış olmanın mahzun sesiyle ve gömleğinin ucuyla yüzünü gözünü silerek:

    - Ne yaparsanız yapın, engel olamazsınız! Yürüyerek de, sürünerek de olsa gideceğim!

    Abdilhan, atın kesik boğazı üstünden başını kaldırdı ve sırıtarak:

    - Hayır, yaya da gidemeyeceksin! dedi, hiçbir yere adım atamayacaksın. Hey! Yakalayın onu! Görmüyor musunuz, delirmiş! Bağlayın elini kolunu, yoksa birimizi öldürür!

    Bağrışmalar, çağrışmalar oldu. Herkes birbirine girdi.

    - İpi ver!
    - Kıvır kollarını!
    - İyice sık!
    - Aman Tanrım! Delirmiş gerçekten!
    - Vallahi oynatmış!
    - Şu kayın ağacına götürün!
    - Çek, çek! Sürükle!
    - Çabuk olun, çabuk!

    Ay tâ yukarılara kadar yükselmişti. Yeryüzü, gökyüzü sessizlik içindeydi. Bu sırada birtakım şamanlar çıkageldi. Ortaya bir meydan ateşi yaktılar ve bu ateşin etrafında vahşi danslarını yaparak büyük yırcının aklını karıştıran, zihnini karartan kötü ruhları kovmaya çalıştılar.

    Raymalı-Aga ise elleri arkasına, kendisi kayın ağacına sımsıkı bağlı, öylece duruyordu.

    Sonra molla geldi. Delirdiği söylenen Raymalı-Aga için dualar okuyarak onu selamete erdirmesini diledi Tanrı’dan.

    Raymalı-Aga, elleri arkasına, kendisi kayın ağacına sımsıkı bağlı, öylece duruyordu.

    Öylece, ağaca bağlı dururken, kardeşi Abdilhan’a şu türküyü söyledi:

    “.. Gece biterken son karanlığını da alıp götürür,
    Güneş doğar, gündüz olur yeniden,
    Ama benim ışığım yok artık, hiç olmayacak,
    Sen söndürdün güneşimi, içi kara mutsuz kardeşim
    Abdilhan!

    “.. Beni, ömrümün kışında Tanrı’nın lütfettiği o aşktan mahrum ettin diye övünme, sevinme!
    Yüreğimin son atışına, son nefesine kadar duyacağım
    mutluluğu,
    Sen ne bilir, ne anlarsın Abdilhan!

    “.. Ellerimi, kollarımı şu ağaca sımsıkı bağladın
    Ama orda duran ben değilim, sadece bedenimdir,
    Zavallı kardeşim Abdilhan!

    “.. Benim ruhum rüzgâr olup uzaklara gitti,
    Sonra yağmur olup toprağa karıştı,
    Sevgilimden asla ayrı değilim,
    Ben onun saçlarıyım, nefesiyim..

    “.. Sevgilim gün doğarken uyandığında
    Bir dağkeçisi olup ineceğim dağlardan..
    Bir kayaya çıkıp dikilecek,
    Onun çadırdan çıkmasını bekleyeceğim.

    “.. O ocağı yaktığı zaman ateşinin dumanı olacağım,
    Çevresinde dolanacağım!
    Atını dörtnala sürüp giderken
    Dere geçidini geçerken
    Su olup atının toynakları altında sıçrayacağım.
    Yüzüne, ellerine serpileceğim..
    Sevgilim türkü söyleyende
    Onun sesi, türküsü olacağım...”





    Şafak sökerken başının üzerindeki ağaç yapraklarının hafif hışırtısını duydu. Sabah olmuş, ortalık aydınlanmıştı. Raymalı-Aga’nın aklını oynattığını işiten komşu ve akrabaları merak edip geldiler, atlarından inmeden, biraz uzağında durup ona baktılar.

    Raymalı’nın elbisesi lime lime olmuştu. Kolları arkasına, gövdesi kayın ağacına sımsıkı bağlıydı.

    Karşısında durup kendine bakanları görünce, sonradan büyük bir üne kavuşacak, dilden dile dolaşacak olan şu şarkıyı söyledi:

    Kara kara dağlardan göç inende
    Çöz ellerimi kardeşim Abdilhan.
    Morlu morlıı dağlardan göç inende
    Bırak beni gideyim kardeşim Abdilhan.

    Ah... nerden bilirdim, nasıl bilirdim
    Ellerimi senin bağlayacağını!
    Ayaklarımı senin bağlayacağını!
    Kara kara dağlardan göç inende
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Çöz ellerimi kardeşim Abdilhan
    Ben göklere çıkacağım o zaman...

    Kara kara dağlardan göç inende
    Panayıra gelemedim Begimay!
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Beni panayırda bekleme Begimay
    Seninle birlikte panayırda
    Mani söyleyemeyeceğiz...
    Ne ben geleceğim oraya ne Sarala...

    Kara kara dağlardan göç inende
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Panayırda beni bekleme Begimay,
    Ben uçmağa varacağım Begimay...

    İşte Raymalı-Aga efsanesi budur.
    Yedigey, Ana-Beyit yolunda Kazangap’ı son yolculuğuna uğurlarken, nice anılarla birlikte bu efsaneyi de hatırlamıştı.
  • Yazar: özlem
    Hikaye Adı : Yaşam
    Link: #32259867
    Ressam : Klimt

    Öldüğümüzde ne olacağız abla?
    Bakışlarımı dalgınlığımdan kurtarıp sordum,
    Anlamadım ayşe?
    Öldüğümüzde diyorum.. Ne olacağız?

    Hüzün dolu bir merakla başını hafifçe kırıp sorduğu bu soru, ben de aynı yanıtsızlığı barındırsada onun zihnindeki soruları dik tutabilmek amacıyla, derin bir nefesle cevapladım..

    Meslek gibi oldu sorun.. Terfiside var mı acaba? Ödülleri…
    “ Ahiret Yüksek Komitesinden Onur Ödülü “
    Artık bulutlara asarız ya ayşe!
    Bak şu bulut benim!! dedim gülümseyerek.
    Ve şu miniminnacık olanda senin, gerçekten de ne kadar küçük böyle.. tıpkı senin gibi…

    Ya abla!!
    Gel buraya….
    İyice sokuldu sol yanıma, saçlarının rüzgarını okşadım.. biliyorum ki sevgi de o soru işaretlerine bir cevap ve dokunuşumla tüm keskinliği dökülebilir...
    Nereden çıktı bu soru? Önce onu sormalı.
    Merak ettim. Biliyor musun.. ölümden korkmuyorum ben abla. Hatta onu çok da merak ediyorum. Özellikle cenneti.. Nasıl güzeldir değil mi?
    Yerim de hazır diyorsun yani, uçuşan küçük bulutlar aşkına…
    Ölümden neden korkacakmışsın anlamadım? dedim daha çok kendime çekerek ve bir öpücük kondurarak saçlarına.
    Sen korkmuyor musun?
    Kopyacı seni.. Korkmuyorum ya ayşe. Neden korkayım.. O da yaşamın bir devamı değil mi?

    Nasıl yani? Ölüm yaşamın devamı mı?


    Bak şu kelebeğe ayşe.. Benim bir adımım onun yolu. Onun birkaç kanadı, benim nefesimle eş ve benim eve varışım onun belki sonu ama buna rağmen tüm güzelliğiyle uçuyor bizlere, yaşama, gören her göze güzelliğini bırakarak.. Bir son için fazla değil mi?

    Kıyafetler gibi ölüm. Bu dünyaya uygun olan tenimiz bununla sınırlı ve kelebeğin kıyafetleri belki bizim gördüğümüzce ve ortak olduğunca şu toprak...

    Dokun bak, nasıl da bir ve uyumluyuz.


    Toprağa dokundu minik elleriyle ve bir parça ellerine aldı yaşamı.

    Bu kadar mı?
    Bu kadar ya Ayşe..


    Hadi gel, akşam oluyor, eve gidelim.
    ...

    Aramızda fazla bir yaş yoktu ama ayşe ruhuyla çok daha çocuksuydu. Ben ondan çok daha çocuktum kabul ama bu hikayeye iki çocuk fazlaydı. Ona en kocamanından sarılıp, şımarmayıda ihmal etmeyen tavrıyla eve varana kadar başka sorular sormaya devam etti. Amacı çaktırmadan konuyu bulutlara getirmekti ve asıl hedefi ablayı kızdırmak. Ama abla kızarsa ne olur ayşe?

    Kooooşşşşş….


    .... Öyle mutluyduk ki kuşlar ötmeyi bırakmıştı ve sanki gülümsüyorlardı, inkar edemem gördüm bunu. Yaşam sanki tüm güleçliğiyle bize bakıyordu…

    Eve vardık. Nefes nefeseydim.
    Karşımda ise afacanlığından bir parça eksiltmemiş haylaz kardeşim.
    Ellerini çenesinde en tatlı haliyle toplayıp,
    Ne yemeği yapacaksın bana? dedi.

    Ne istersiniz küçük hanım Huri ablanızdan?
    Imm… Annemin en sevdiği yemeğ!! .. devamını getiremedi.
    Bakışlarımı ondan çekip, çekmecede bir şey arar gibi yapıp, onu mu istiyorsun sahi? Olur ama biraz zahmetli, özellikle akşam yemeği için. Keşke biraz daha erken isteseydi..
    ayşe!?!..
    Dokunsam erir gibiydi. O çocukluğu, gülüşü yeniden solmuş, dokunsam kabuğu kırılırda erir gibiydi..
    Tatlı suretinde kaskatı kesilen ellerini tuttum korkarak, nefes almayı dahi unuttum eminim.

    Ayşe.. diyebildim sadece.

    Öldüğümüzde kelebek dahi olmayacağız abla. Hiçbir şey.. Bak ellerime, toprak dahi yok. Halbuki biraz önce vardı.. Her şey nasıl da karanlık.. Akşamı sevmiyorum abla.. Yıldızlar da yok...
    Yıldızların olmadığını nereden biliyorsun? dedim yutkunarak.
    Yok işte, varsada yok.. İnanmıyorum hiçbirine!!

    Ellerini daha sıkıca ve tüm kalbimle tuttum.
    Banada mı inanmıyorsun ayşe?
    Birbirimizden başka kimse yok tamam ama yalnız değiliz. Acılarımızla, sevinçlerimizle, insan olarak yalnız değiliz. Emin ol...
    Nasıl bilebilirsin yalnız olmadığımızı? Dağın başında yaşıyoruz neredeyse. Kimse yok ki..
    Bu yaşamı eksik mi kılar ayşe? Dilesek bir yolculukta hepsine erişebiliriz. Görmek görüntüyü gerçek mi kılar.. Bilmek de yetmez mi?


    ... Yemeğimizi yiyip, ayşeyi uyutup, güçbela yanından ayrılıp çatıya çıktım. Evimizin bana ait o küçük köşesine. Dert ortağım çatıma.
    Rüzgar, ayşenin kokusunun sindiği saçlarımı uçuştururken gecede, derin düşüncelere daldım ve sabaha kadar, kardeşim neredeyse uyanana kadar oradaydım.
    O uyanmadan annemizin sevdiği yemeği ve en sevdiğimiz pastayı yapıp sofrayı güzelce donattım. Ve bir de portakal suyu sıktım. Ben posalı seviyorum ve hatta kabuğuyla. Gülümsesin diye kardeşim, portakalı bıcağın ucuyla korkunç bir hale de getirdim. Hani şu bal kabaklarına yapılan facialardan.

    Adımlarını duymak huzur vericiydi..
    Onlar olmadan ben ne yapardım?
    Ve uyandı…


    Ya abla ya kurt gibi açım!!
    Elini yüzünü yıkadın mı bakayım sen?
    Abla çok güzel gözüküyor!!
    Ellerin diyorum canım, ne alemdeler, selam var mı bana?
    Iı… ben de gidiyordum ama çok güzeller!!
    Evet seni bekliyorlar, yoksa beni mi demeliyim?
    Ya dokunma ben gelmeden..
    Geliyorum - uzaklaşmış sesi tatlı kaygısıyla geliyordu –
    Imm ne de güzelmiş, ellerime sağlık!!
    Ablaaaa… yedin değil mi?
    Güzellikten anladığın sadece yemek değil mi ayşe?
    Sana ceza, hepsini yiyeceksin ve portakal da dahil.
    Korkunç hale getirdiğim ve görünüşte tek dişli sevimli bir canavarı andıran bu meyveyi ellerine aldı ve sadece bunu yesemde olur, dedi..
    Şimdi ellerini çehresinde toplama ve huzuru seyretme sırası bendeydi, dilerim ki hüzün dokunmadan.


    O yemeğini yerken, ben de dün gece hiç uyumadan hazırladığım plandan bahsettim.
    Yolculuğumuz var Küçük hanım!!
    Ağzındaki yemeklerin biri bitmeden birini atan kardeşim, aynı zamanda da cevap verebiliyordu.
    Nereye abla?
    Yanaklarımı kocaman şişirip, ona eş bir konuşmayla,
    Canımız nereyi isterse ve midemiz bizi nereye götürürse!! ve hemen ardından normale dönüp; Güzel bir seyehat bekliyor bizi.. Bisikletimle yolculuk yapacağız. Yağmur durumunu vs hesapladım, sorun çıkacağını düşünmüyorum ki birlikte olduğumuz sürece ne kötü olabilir ki? dedim.
    Tabaktaki çiçek desenlerini ekmekten kalan son parçayla sıyıran kardeşim, al al parlayan yanaklarıyla ve gülerek: Tabii ya abla, haklısın! dedi.

    Yeryüzünde onun gülüşünden daha güzel ne olabilir?
    Güneşin parladığını ve kalbimin yeniden ısındığını hissediyorum..
    Varlığıyla yeniden, yeniden…

    ...

    Hazırlıklarımızı tamamlayıp, bisikletimizle yollara düştük. Hesapladığımızca ve kendimizce tedbirimizi almıştık ve belime sıkıca, umutla sarılan kardeşime bakarken evimizi gördüm. Bacası sönmüş ıssız bir ada gibi ve kardeşimin elleriyle, yüreğimizi takip eden, anne, aile şevkatinde bir güneş vardı..

    Köylerden geçtik, çamurlara dokundu çiçekten elbisemiz. Rüzgar kuruttu hatırasıyla. Köylerden küçük çıplak ayaklı çocukların gülüşlerini, masumluğunu toplayarak geçtik ve kınalı elleriyle başında kara yazmasıyla bize el sallayan, dua eden annelerin ezgisini dinledik. Kaybımız mıydı bizi buluşturan. O annenin ki yüreğimizden uzak olmayan yüreğinde iki yağmur tanesi…

    Ayşe'nin sesiyle irkildim. Nereye gidiyoruz abla?
    Gittiğimizde görürsün ayşe, zihnimde netleşen bir yer. Bir ziyaret ama ondan önce midemizin sesini dinleyeceğiz…
    O ses senin karnından geliyor değil mi?
    Acıkmış olabilirim abla..
    Sende haklısın, masa örtüsü ve masa kalmıştı geriye ve ev de vardı.
    İnerim bak..
    Sen benim yaşamımın dengesisin ayşem! Yan tarafta birşeyler olacak, bak bakim ve bir zahmet benide unutma.
    Bunun gibi mi? demeden benimde midem bayram etmeye başlamıştı ve bu bir itiraftır..

    Birbirimizi çekmişiz ve hikayenin bu kısmı konuya hiç dahil değil.


    ... Abla gördün mü?
    Boğulacaksın ayşe! Şu ağzındakini yut..

    Bisikleti yavaşlatıp durdurdum. Neyi canım?
    Şu dağların ardında ve hatta bak! Arkamızda da, çevremizde de var..
    Emin olamamıştım ama şimdi daha net.
    Net olan nedir ayşe?
    Bilmiyorum, ismini bilmiyorum ama sonradan oluşan bir şey gibi.
    Evet ben de görüyorum ama senin temiz yüreğin bana gösteren. Senin gözlerinle görüyorum ayşe!


    Bisikleti tekrar sürmeye devam edip yolumuza devam ederken ayşe'nin gösterdiği şeyleri görmeye devam ediyordum ve eksilmiyordu aksine ismini koyamadığımız tarifsizliğiyle netleşiyordu. Bir zamanlar Dünya'yı keşfeden kaşiflerin gördüğü gibi. Dünya'nın o diğer ucunu görmekle eş.. oysa biz ucunda çok başka bir şey görüyorduk, güneş rengi…

    Gün batmıyordu tuhaf.
    Zamana baktığımda saatimdeki suretinin durduğunu gördüm.
    Gerçekliğin içindeki gerçek olan yaşam, nasıl da farklıydı ve ne çoklu bir pencere..
    Yeniden görüyordum.
    Kardeşim sırtıma dolanmış halde uyurken ve hissederken nefesini durmadım, devam ettim yoluma. Zira bulutlarda bir tuhaftı. Bizim bulutlarımızı anımsatan o minik bulut ve diğeri sanki yerin rengini almıştı ve gökyüzüyle bütünleşiyordu yine yerin renginde ama durmuş bir zamanda tamamlanarak..


    Toprak kuraklaşmış, hava soğumaya başlamıştı ama üşümüyordum. Kardeşimde sıcacıktı.. Derken bir evin önünden geçtik ve bakışlarımı çevirdiğimde gördüğüm çıplak ayaklı bir çocuktu hafifçe büyümüş, onun yanında ise orta yaşlarda diyebileceğim, başındaki kara yazmasının üstünde kırmızı iğne oyası çiçekleriyle bir kadın. Bize gülümsüyordu hafifçe elini kaldırıp. Tanıdıktı.. üstünde durmadım.
    Yolumuz uzundu zira.

    Kardeşimin uyanışını hissettim ve yine açtı.
    Bir elma ağacının gölgesinde durduk ve en kurtlu elmaları bana, en güzellerinide kendine ayırıp soluklandık biraz. Ben kardeşimdendir diyip elmalardan birini tam yiyecekken haylaz gülüşüyle elimden aldı elmayı..

    Onlar, kelebekler için abla. Bilirsin onlarıda toprağıda besler elma.
    Bunlar senin için.

    Koluna silip ve sanki ışıklı bir kıvılcım oluşturur gibi elmayı uzattı bana. Onun ellerinden olduğu için mi bu kadar güzeldi?
    Toprağın üzerinde biraz dinlenip tekrar düştük yollara.
    Bu sefer gökyüzü tamamen yeşildi. Kardeşimde farketti bu durumu ama korkmadı. Ne gökyüzünden ne de mesafeler kısaldıkça gördüğümüz, o dağların ardında var olan gün ışığı rengindeki çizgiden. Evet rengi buydu.. Gün ışığı.

    Kardeşim, tuhaf ki tekrar uykuya daldı ve muhakkak ki asıl ilginç olan belimi saran o sevgi ve güven dolu kollarının farklılığıydı.
    Kardeşime baktım, saçları koyulaşmış, yüzü biraz daha esmerleşmişti.. sanki büyümüş gibi.
    Ellerimi yüzümde gezdirdim, bisikleti durdurmadan.. bir tek ben değişmiyordum sanki.

    Üzerinde durmamalı. Nasılsa bir yolculuk bu.
    Başka ne olabilir ki?

    Ayşe uyanırken yavaşça ve farketmemişken kendindeki değişimi ya da ben öyle zannederken, bir evin yanından daha geçtik. Bu sefer bizi karşılayan bir ihtiyardı ve durdurdu bizi sessizliğiyle.
    Bilgece bir tebessüm karşımızda, hayat gibi.
    Kollarında bir bebek.. gözleri ise bir bebeğe ait olamayacak kadar bilgece..
    Bebek minicik parmaklarını uzattı, birer bulut gibi. Kardeşim dokundu gülüşüyle.
    Bebek güldü, ben güldüm..
    Kardeşim el salladı ve yolumuz uzundu…


    Bisikleti durdurdum. Zamanı bilmiyorum ama varmıştık ve ben de oldukça yorgundum.
    Kardeşim bunu anlamış olacak ki elleri o tepedeki halinde olduğu gibi topraklı bir halde tuttu bileğimden.
    Abla dinlenelim mi?

    Şu tepeyi aştık mı tamamdır.
    Orada ne var ki?
    Arkadaşım canım.

    - Yol uzundu.. -

    Onu ziyaret edip, dinlenelim. Sonra devam edeceğiz, kaldığımız yerden.
    Hem planladığımız bir sürü şey var.
    Yaşayacağımız bir hayat.
    Saat kaç abla?
    Saat.. dur çalışıyor!
    Anlamadım.
    1 dakika geçmiş...
    Saat durmuştu ayşe!
    Vakti bilmiyorum ama gece yarısı olmuş olmalı.
    Gökyüzü utangaç bu gece..


    Keskinleşen gün ışığının eşliğinde tepeyi aşmaya yola koyulduk. Adımlarım eskisinden de çok yoruyordu ama ruhum desem hala ilk nefes gibi.. Tepeyi aştığımızda bir kulube gördük, gördüğümüz evlerden biri.. ve bisikleti bir kenara koyup ahşap basamaklara yaklaşırken, gün ışığı rengi, yeşilin tonu, lacivert ve hatta bulutların renginde dahi renkleri bulduk, damla damla...

    Kapıyı çaldık kardeşimle, ellerimiz bir, aynı anda…
    Kapı ışıksız bir ortama açıldı.
    Rüzgar girdi ilk önce içeriye, bir fülüt sesi gibi…

    Adımımızı attık ve önce ben, kardeşim ellerimle.
    Adımımızı atmamızla kendimizi gün ışığının içinde,
    Bir çerçevenin dahilinde,
    Bir kelebekle aynı karede,

    Ve bir ressamın düşlerinde bulduk…


    Düşlerimizde.
    Zaman ki yere düşüp çoktan kırıldı…
    özlem

    Bir tutam müzik: https://www.youtube.com/watch?v=zxTyxfgzvWw
    & Resim: http://hizliresim.com/b6L0W8
  • Öldüğümüzde ne olacağız abla?
    Bakışlarımı dalgınlığımdan kurtarıp sordum,
    Anlamadım ayşe?
    Öldüğümüzde diyorum.. Ne olacağız?

    Hüzün dolu bir merakla başını hafifçe kırıp sorduğu bu soru, ben de aynı yanıtsızlığı barındırsada onun zihnindeki soruları dik tutabilmek amacıyla, derin bir nefesle cevapladım..

    Meslek gibi oldu sorun.. Terfiside var mı acaba? Ödülleri…
    “ Ahiret Yüksek Komitesinden Onur Ödülü “
    Artık bulutlara asarız ya ayşe!
    Bak şu bulut benim!! dedim gülümseyerek.
    Ve şu miniminnacık olanda senin, gerçekten de ne kadar küçük böyle.. tıpkı senin gibi…

    Ya abla!!
    Gel buraya….
    İyice sokuldu sol yanıma, saçlarının rüzgarını okşadım.. biliyorum ki sevgi de o soru işaretlerine bir cevap ve dokunuşumla tüm keskinliği dökülebilir...
    Nereden çıktı bu soru? Önce onu sormalı.
    Merak ettim. Biliyor musun.. ölümden korkmuyorum ben abla. Hatta onu çok da merak ediyorum. Özellikle cenneti.. Nasıl güzeldir değil mi?
    Yerim de hazır diyorsun yani, uçuşan küçük bulutlar aşkına…
    Ölümden neden korkacakmışsın anlamadım? dedim daha çok kendime çekerek ve bir öpücük kondurarak saçlarına.
    Sen korkmuyor musun?
    Kopyacı seni.. Korkmuyorum ya ayşe. Neden korkayım.. O da yaşamın bir devamı değil mi?

    Nasıl yani? Ölüm yaşamın devamı mı?


    Bak şu kelebeğe ayşe.. Benim bir adımım onun yolu. Onun birkaç kanadı, benim nefesimle eş ve benim eve varışım onun belki sonu ama buna rağmen tüm güzelliğiyle uçuyor bizlere, yaşama, gören her göze güzelliğini bırakarak.. Bir son için fazla değil mi?

    Kıyafetler gibi ölüm. Bu dünyaya uygun olan tenimiz bununla sınırlı ve kelebeğin kıyafetleri belki bizim gördüğümüzce ve ortak olduğunca şu toprak...

    Dokun bak, nasıl da bir ve uyumluyuz.


    Toprağa dokundu minik elleriyle ve bir parça ellerine aldı yaşamı.

    Bu kadar mı?
    Bu kadar ya Ayşe..


    Hadi gel, akşam oluyor, eve gidelim.
    ...

    Aramızda fazla bir yaş yoktu ama ayşe ruhuyla çok daha çocuksuydu. Ben ondan çok daha çocuktum kabul ama bu hikayeye iki çocuk fazlaydı. Ona en kocamanından sarılıp, şımarmayıda ihmal etmeyen tavrıyla eve varana kadar başka sorular sormaya devam etti. Amacı çaktırmadan konuyu bulutlara getirmekti ve asıl hedefi ablayı kızdırmak. Ama abla kızarsa ne olur ayşe?

    Kooooşşşşş….


    .... Öyle mutluyduk ki kuşlar ötmeyi bırakmıştı ve sanki gülümsüyorlardı, inkar edemem gördüm bunu. Yaşam sanki tüm güleçliğiyle bize bakıyordu…

    Eve vardık. Nefes nefeseydim.
    Karşımda ise afacanlığından bir parça eksiltmemiş haylaz kardeşim.
    Ellerini çenesinde en tatlı haliyle toplayıp,
    Ne yemeği yapacaksın bana? dedi.

    Ne istersiniz küçük hanım Huri ablanızdan?
    Imm… Annemin en sevdiği yemeğ!! .. devamını getiremedi.
    Bakışlarımı ondan çekip, çekmecede bir şey arar gibi yapıp, onu mu istiyorsun sahi? Olur ama biraz zahmetli, özellikle akşam yemeği için. Keşke biraz daha erken isteseydi..
    ayşe!?!..
    Dokunsam erir gibiydi. O çocukluğu, gülüşü yeniden solmuş, dokunsam kabuğu kırılırda erir gibiydi..
    Tatlı suretinde kaskatı kesilen ellerini tuttum korkarak, nefes almayı dahi unuttum eminim.

    Ayşe.. diyebildim sadece.

    Öldüğümüzde kelebek dahi olmayacağız abla. Hiçbir şey.. Bak ellerime, toprak dahi yok. Halbuki biraz önce vardı.. Her şey nasıl da karanlık.. Akşamı sevmiyorum abla.. Yıldızlar da yok...
    Yıldızların olmadığını nereden biliyorsun? dedim yutkunarak.
    Yok işte, varsada yok.. İnanmıyorum hiçbirine!!

    Ellerini daha sıkıca ve tüm kalbimle tuttum.
    Banada mı inanmıyorsun ayşe?
    Birbirimizden başka kimse yok tamam ama yalnız değiliz. Acılarımızla, sevinçlerimizle, insan olarak yalnız değiliz. Emin ol...
    Nasıl bilebilirsin yalnız olmadığımızı? Dağın başında yaşıyoruz neredeyse. Kimse yok ki..
    Bu yaşamı eksik mi kılar ayşe? Dilesek bir yolculukta hepsine erişebiliriz. Görmek görüntüyü gerçek mi kılar.. Bilmek de yetmez mi?


    ... Yemeğimizi yiyip, ayşeyi uyutup, güçbela yanından ayrılıp çatıya çıktım. Evimizin bana ait o küçük köşesine. Dert ortağım çatıma.
    Rüzgar, ayşenin kokusunun sindiği saçlarımı uçuştururken gecede, derin düşüncelere daldım ve sabaha kadar, kardeşim neredeyse uyanana kadar oradaydım.
    O uyanmadan annemizin sevdiği yemeği ve en sevdiğimiz pastayı yapıp sofrayı güzelce donattım. Ve bir de portakal suyu sıktım. Ben posalı seviyorum ve hatta kabuğuyla. Gülümsesin diye kardeşim, portakalı bıcağın ucuyla korkunç bir hale de getirdim. Hani şu bal kabaklarına yapılan facialardan.

    Adımlarını duymak huzur vericiydi..
    Onlar olmadan ben ne yapardım?
    Ve uyandı…


    Ya abla ya kurt gibi açım!!
    Elini yüzünü yıkadın mı bakayım sen?
    Abla çok güzel gözüküyor!!
    Ellerin diyorum canım, ne alemdeler, selam var mı bana?
    Iı… ben de gidiyordum ama çok güzeller!!
    Evet seni bekliyorlar, yoksa beni mi demeliyim?
    Ya dokunma ben gelmeden..
    Geliyorum - uzaklaşmış sesi tatlı kaygısıyla geliyordu –
    Imm ne de güzelmiş, ellerime sağlık!!
    Ablaaaa… yedin değil mi?
    Güzellikten anladığın sadece yemek değil mi ayşe?
    Sana ceza, hepsini yiyeceksin ve portakal da dahil.
    Korkunç hale getirdiğim ve görünüşte tek dişli sevimli bir canavarı andıran bu meyveyi ellerine aldı ve sadece bunu yesemde olur, dedi..
    Şimdi ellerini çehresinde toplama ve huzuru seyretme sırası bendeydi, dilerim ki hüzün dokunmadan.


    O yemeğini yerken, ben de dün gece hiç uyumadan hazırladığım plandan bahsettim.
    Yolculuğumuz var Küçük hanım!!
    Ağzındaki yemeklerin biri bitmeden birini atan kardeşim, aynı zamanda da cevap verebiliyordu.
    Nereye abla?
    Yanaklarımı kocaman şişirip, ona eş bir konuşmayla,
    Canımız nereyi isterse ve midemiz bizi nereye götürürse!! ve hemen ardından normale dönüp; Güzel bir seyehat bekliyor bizi.. Bisikletimle yolculuk yapacağız. Yağmur durumunu vs hesapladım, sorun çıkacağını düşünmüyorum ki birlikte olduğumuz sürece ne kötü olabilir ki? dedim.
    Tabaktaki çiçek desenlerini ekmekten kalan son parçayla sıyıran kardeşim, al al parlayan yanaklarıyla ve gülerek: Tabii ya abla, haklısın! dedi.

    Yeryüzünde onun gülüşünden daha güzel ne olabilir?
    Güneşin parladığını ve kalbimin yeniden ısındığını hissediyorum..
    Varlığıyla yeniden, yeniden…

    ...

    Hazırlıklarımızı tamamlayıp, bisikletimizle yollara düştük. Hesapladığımızca ve kendimizce tedbirimizi almıştık ve belime sıkıca, umutla sarılan kardeşime bakarken evimizi gördüm. Bacası sönmüş ıssız bir ada gibi ve kardeşimin elleriyle, yüreğimizi takip eden, anne, aile şevkatinde bir güneş vardı..

    Köylerden geçtik, çamurlara dokundu çiçekten elbisemiz. Rüzgar kuruttu hatırasıyla. Köylerden küçük çıplak ayaklı çocukların gülüşlerini, masumluğunu toplayarak geçtik ve kınalı elleriyle başında kara yazmasıyla bize el sallayan, dua eden annelerin ezgisini dinledik. Kaybımız mıydı bizi buluşturan. O annenin ki yüreğimizden uzak olmayan yüreğinde iki yağmur tanesi…

    Ayşe'nin sesiyle irkildim. Nereye gidiyoruz abla?
    Gittiğimizde görürsün ayşe, zihnimde netleşen bir yer. Bir ziyaret ama ondan önce midemizin sesini dinleyeceğiz…
    O ses senin karnından geliyor değil mi?
    Acıkmış olabilirim abla..
    Sende haklısın, masa örtüsü ve masa kalmıştı geriye ve ev de vardı.
    İnerim bak..
    Sen benim yaşamımın dengesisin ayşem! Yan tarafta birşeyler olacak, bak bakim ve bir zahmet benide unutma.
    Bunun gibi mi? demeden benimde midem bayram etmeye başlamıştı ve bu bir itiraftır..

    Birbirimizi çekmişiz ve hikayenin bu kısmı konuya hiç dahil değil.


    ... Abla gördün mü?
    Boğulacaksın ayşe! Şu ağzındakini yut..

    Bisikleti yavaşlatıp durdurdum. Neyi canım?
    Şu dağların ardında ve hatta bak! Arkamızda da, çevremizde de var..
    Emin olamamıştım ama şimdi daha net.
    Net olan nedir ayşe?
    Bilmiyorum, ismini bilmiyorum ama sonradan oluşan bir şey gibi.
    Evet ben de görüyorum ama senin temiz yüreğin bana gösteren. Senin gözlerinle görüyorum ayşe!


    Bisikleti tekrar sürmeye devam edip yolumuza devam ederken ayşe'nin gösterdiği şeyleri görmeye devam ediyordum ve eksilmiyordu aksine ismini koyamadığımız tarifsizliğiyle netleşiyordu. Bir zamanlar Dünya'yı keşfeden kaşiflerin gördüğü gibi. Dünya'nın o diğer ucunu görmekle eş.. oysa biz ucunda çok başka bir şey görüyorduk, güneş rengi…

    Gün batmıyordu tuhaf.
    Zamana baktığımda saatimdeki suretinin durduğunu gördüm.
    Gerçekliğin içindeki gerçek olan yaşam, nasıl da farklıydı ve ne çoklu bir pencere..
    Yeniden görüyordum.
    Kardeşim sırtıma dolanmış halde uyurken ve hissederken nefesini durmadım, devam ettim yoluma. Zira bulutlarda bir tuhaftı. Bizim bulutlarımızı anımsatan o minik bulut ve diğeri sanki yerin rengini almıştı ve gökyüzüyle bütünleşiyordu yine yerin renginde ama durmuş bir zamanda tamamlanarak..


    Toprak kuraklaşmış, hava soğumaya başlamıştı ama üşümüyordum. Kardeşimde sıcacıktı.. Derken bir evin önünden geçtik ve bakışlarımı çevirdiğimde gördüğüm çıplak ayaklı bir çocuktu hafifçe büyümüş, onun yanında ise orta yaşlarda diyebileceğim, başındaki kara yazmasının üstünde kırmızı iğne oyası çiçekleriyle bir kadın. Bize gülümsüyordu hafifçe elini kaldırıp. Tanıdıktı.. üstünde durmadım.
    Yolumuz uzundu zira.

    Kardeşimin uyanışını hissettim ve yine açtı.
    Bir elma ağacının gölgesinde durduk ve en kurtlu elmaları bana, en güzellerinide kendine ayırıp soluklandık biraz. Ben kardeşimdendir diyip elmalardan birini tam yiyecekken haylaz gülüşüyle elimden aldı elmayı..

    Onlar, kelebekler için abla. Bilirsin onlarıda toprağıda besler elma.
    Bunlar senin için.

    Koluna silip ve sanki ışıklı bir kıvılcım oluşturur gibi elmayı uzattı bana. Onun ellerinden olduğu için mi bu kadar güzeldi?
    Toprağın üzerinde biraz dinlenip tekrar düştük yollara.
    Bu sefer gökyüzü tamamen yeşildi. Kardeşimde farketti bu durumu ama korkmadı. Ne gökyüzünden ne de mesafeler kısaldıkça gördüğümüz, o dağların ardında var olan gün ışığı rengindeki çizgiden. Evet rengi buydu.. Gün ışığı.

    Kardeşim, tuhaf ki tekrar uykuya daldı ve muhakkak ki asıl ilginç olan belimi saran o sevgi ve güven dolu kollarının farklılığıydı.
    Kardeşime baktım, saçları koyulaşmış, yüzü biraz daha esmerleşmişti.. sanki büyümüş gibi.
    Ellerimi yüzümde gezdirdim, bisikleti durdurmadan.. bir tek ben değişmiyordum sanki.

    Üzerinde durmamalı. Nasılsa bir yolculuk bu.
    Başka ne olabilir ki?

    Ayşe uyanırken yavaşça ve farketmemişken kendindeki değişimi ya da ben öyle zannederken, bir evin yanından daha geçtik. Bu sefer bizi karşılayan bir ihtiyardı ve durdurdu bizi sessizliğiyle.
    Bilgece bir tebessüm karşımızda, hayat gibi.
    Kollarında bir bebek.. gözleri ise bir bebeğe ait olamayacak kadar bilgece..
    Bebek minicik parmaklarını uzattı, birer bulut gibi. Kardeşim dokundu gülüşüyle.
    Bebek güldü, ben güldüm..
    Kardeşim el salladı ve yolumuz uzundu…


    Bisikleti durdurdum. Zamanı bilmiyorum ama varmıştık ve ben de oldukça yorgundum.
    Kardeşim bunu anlamış olacak ki elleri o tepedeki halinde olduğu gibi topraklı bir halde tuttu bileğimden.
    Abla dinlenelim mi?

    Şu tepeyi aştık mı tamamdır.
    Orada ne var ki?
    Arkadaşım canım.

    - Yol uzundu.. -

    Onu ziyaret edip, dinlenelim. Sonra devam edeceğiz, kaldığımız yerden.
    Hem planladığımız bir sürü şey var.
    Yaşayacağımız bir hayat.
    Saat kaç abla?
    Saat.. dur çalışıyor!
    Anlamadım.
    1 dakika geçmiş...
    Saat durmuştu ayşe!
    Vakti bilmiyorum ama gece yarısı olmuş olmalı.
    Gökyüzü utangaç bu gece..


    Keskinleşen gün ışığının eşliğinde tepeyi aşmaya yola koyulduk. Adımlarım eskisinden de çok yoruyordu ama ruhum desem hala ilk nefes gibi.. Tepeyi aştığımızda bir kulube gördük, gördüğümüz evlerden biri.. ve bisikleti bir kenara koyup ahşap basamaklara yaklaşırken, gün ışığı rengi, yeşilin tonu, lacivert ve hatta bulutların renginde dahi renkleri bulduk, damla damla...

    Kapıyı çaldık kardeşimle, ellerimiz bir, aynı anda…
    Kapı ışıksız bir ortama açıldı.
    Rüzgar girdi ilk önce içeriye, bir fülüt sesi gibi…

    Adımımızı attık ve önce ben, kardeşim ellerimle.
    Adımımızı atmamızla kendimizi gün ışığının içinde,
    Bir çerçevenin dahilinde,
    Bir kelebekle aynı karede,

    Ve bir ressamın düşlerinde bulduk…


    Düşlerimizde.
    Zaman ki yere düşüp çoktan kırıldı…
    özlem

    Bir tutam müzik: https://www.youtube.com/watch?v=zxTyxfgzvWw
    & Resim: http://hizliresim.com/b6L0W8

    ...


    Vaktiniz ve varlığınız için teşekkür ederim :)
    Sevgiyle...
  • Kitap gerçekten çok güzeldi ve bunu bekliyordum. Bir kitap konusunda beklentiye girip o beklentinizin karşılanması kadar güzel bir şey yoktur herhalde. Asude, kalemini çok beğendiğim bir yazardır ve onun kitaplarını okurken ayrı bir zevkle okurum, bu kitapta da bu durum değişmedi. Asude'nin çoğu kitabı bazen ağlatsada eğlencelidir ve bu, onun kitaplarını okumamda büyük bir etken ama ne yazsa okurum dediğim de bir yazardır ayrıca.
    Bu kitabın ilk birkaç bölümünü Facebook'ta okumuştum, yani kitabın konusuna biraz hakimdim. Engin ve Hare'nin, Doğu ve Sare'nin aşklarını okumak çok güzeldi. Doktor -daktır- Engin'imizi Asude'nin diğer kitaplarından az çok tanıyoruz ve onun hikâyesini okumak için sabırsızlanıyordum.

    Hare ve Sare, zor zamanlar yaşamış iki ikiz kardeşdir. Hare'nin dansla, Sare'nin de okuduğu eczacılıkla ilgili hayalleri varken hayat, onlara başka bir yol çizer. Hare'nin istemeden karıştığı bir suç ile kendilerini doğdukları kasabada bulurlar.
    Doktor Engin'in işinden başka düşündüğü tek bir kişi vardır ve onunda sebebiyle kendini yazları gittikleri kasabada bulur.
    Daha ilk karşılaşmalarında(!) olaylar baş gösterirken, eğlenceli, aşk dolu ve biraz da acılı bir serüvene adım atarlarken; Doğu ve Sare'nin de bu ikiliden aşağı kalır yanı olmadığını göreceksiniz.
    .
    Aile, hayatımızın en temel taşıdır. Bazen aile ve sevgi bağları bizi istemediğimiz şeyler yapmaya mecbur bırakabilir, dahası neye sebep olursa olsun vazgeçmek neredeyse aklımıza gelmez bile. Hare ve Sare birbirlerine sahip oldukları için mutluluk duysalarda, ailenin bazen 'yük'te olabileceğini onlarla birlikte deneyimliyoruz.
    Her iki çiftin de aşkını okumak keyifliydi. Engin'in karakteri ayrıca hoşuma gitti ama bazen, keşke bu kadar sertte olmasa, dedim. Kitabın sonlarında, diğer kitapların çiftlerini ve çocuklarını da okumak çok güzeldi, özlemiştim hepsini. Onlara, Sezin'in hikâyesiyle veda edeceğimizi bilmek şu an bile üzüyor beni. Neyse, güzel bir kitap daha okuduğum için mutluyum da.
  • Birbirinden ayrı , tamamen ayrı ve aslında toplumun temel çatışmalarından birini konu alarak bunu iki karakterin cümleleri ile bize aktaran muhteşem kitap.Anlatım dillere destan olmak ile beraber acı nedir ve insan acı ile ne yapmalıdır gibi büyük bir soruya sadece 68 sayfada tokat gibi yanıt veren Çehov bir başyapıt çıkarmıştır kuşkusuz. Okumakta bu kadar geç kaldığım için gerçekten hüzünlendim. Okuyunuz , okutturunuz.
    Doktor kızdırdın bizi.Sonra düşündürdün ve en sonunda da yaraladın bizi.
    Rusya gerçekten korkunç bir ülkedir.Özellikle hastaneleri hala 21. yy.'da bile rezalet haldedir. Gözümün önüne oradaki o korkunç tıbbi koşulların olduğu hastaneler geledursun bir kapik versene cümlesini her okuduğumda gözlerim doldu.
    Çizilen insan portreleri o kadar güzeldi ki.Öykülerine birkaç cümle ile tanık olup da etkilenmemenin elde olmadığı o kadar güzel karakterler vardı ki...
    Ne söylesek tarifsiz kalır.Her okuduğum kitaptan sonra bir çıkarım yaparım ben.
    Acıyı sevmek lazım , ama önce acıyı bilmek lazım. Bu kitaptan da işte bunu çıkardım ben.