• 320 syf.
    ·Puan vermedi
    Her hikayenin iki yanı var. İşte yazarımız bize bunu sunmuş. Mucize kitabını okurken kızdığım bazı karakterlere kızmıyorum şu an. Çünkü evet, madalyonun bakmayı unuttuğum öbür yüzünü çevirdim. Her hikayemizde, başımızdan geçen her olayda hikayeye bir de öbür taraftan bakmayı deneyelim olur mu? Bu çocuklar bana çok şey öğretti!
  • "Güneş ne güzel batıyor" deriz ya da "Güneş doğmadan kalktım." Bilimciler ne derse desin, günlük konuşmada onların bulgularını genellikle görmezden geliriz. Dünya'nın döndüğünden değil, Güneş'in doğduğundan ve battığından söz ederiz. Bunu Kopernikçi dille formüle etmeyi deneyelim. "Billy, Dünya'nın Güneş'i yerel ufkun altına gizleyecek kadar döndüğü zaman evde ol" der misiniz? Lafınızı bitirinceye kadar Billy çoktan gider. Güneş merkezli anlayışı doğru dürüst aktaracak hoş bir ifade bile bulamadık. Merkezde bizim olduğumuz ve her şeyin bizim etrafımızda döndüğü, dillerimize yerleşmiş; çocuklarımıza bunu öğretiyoruz. Kopernikçi bir maskenin ardına gizlenen eski kafalı Dünya merkezcileriz biz.
    Carl Sagan
    Sayfa 54 - Ayrıntı Yayınları
  • Bir gün bir tanıdık Sokrates'e rastladı ve dedi ki:
    • Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?
    Bir dakika bekle diye cevap verdi Sokrates. Bana bir şey söylemeden evvel, senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna Üçlü Filtre testi deniyor.
    • Üçlü filtre!
    • Doğru diye devam etti Sokrat. Benimle arkadaşın hakkında konuşmaya başlamadan önce,bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek iyi bir fikir olabilir. Bu ona üçlü filtre dememin sebebi.

    Birinci filtre, gerçek filtresi:

    Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam olarak gerçek olduğundan emin misin?
    • Hayır! dedi adam.Aslında bunu sadece duydum.
    • Tamam dedi Sokrat Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun.

    Şimdi ikinci filtreyi deneyelim:iyilik filtresini. Arkadaşın hakkında bana söylemek istediğin şey iyi bir şey mi?

    • Hayır, tam tersi.
    • Öyleyse onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin.

    Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı; işe yararlılık filtresi. Bana arkadaşın hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?
    • Hayır! Gerçekten değil!
    • iyi diye tamamladı Sokrat.

    Eğer bana söyleyeceğin şey doğru olmayıp işe yarar faydalı bir şey değilse, bana niye söyleyesin ki!
    Cevdet Kılıç
    Sayfa 49 - İnsankitap
  • Rahip Samuel Zwemer 1935’de Kudüs’teki misyonerlik konferansında bakın neler söylemiş. Rahip Samuel Zwemer konuşmasında, “Sizden Müslümanları Hrıstiyan yapmanızı istemiyoruz. Sizin asıl göreviniz Müslümanları İslam dininden uzaklaştırmaktır. Doğumlarından ölümlerine kadar haç takmasınlar, kiliseye gitmesinler, vaftiz olmasınlar ama Hristiyan gibi yaşasınlar.  

    Bunu çağdaşlık adı altında yapın. Allah’ı ve Peygamberi tanımayan bir nesil büyük işlerle idarelerle uğraşmaz. İdealsiz, dinsiz, mefküresiz yaşarlar. Rahatlığı, tembelliği,parayı ve nefislerini severler, arzu ve şehvetlerinin tatmini için uğraşırlar. Müslümanları vaftiz etmek için boş yere uğraşıp durmayın. Başka yollar, başka çareler deneyelim. 

    'HIRİSTİYAN GİBİ YAŞATMALIYIZ 

    İslam memleketlerinde girişeceğimiz faliyetler de onlara, Hrıstiyan adetlerini, Hrıstiyan bayramlarını, Hrıstiyan kültürünü, Hrıstiyan ahlakını aşılayalım. Bir Müslümanın doğumundan ölümüne kadar kimliğinde Müslüman yazabilir. Fakat bir Hrıstiyan gibi yaşayarak cami önündeki teneşirle yatmalıdır. Kiliseye gelmesine gerek yok. Varsın camiye gitsin. Ama bir Müslümanı hayatı boyunca Hrıstiyan gibi yaşatmalıyız”diyor. 

    Alıntıdır
  • Bir gün bir adam Sokrates’e:

    “Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?” der.

    Sokrates:
    “Bir dakika bekle” diye cevap verir ve devam eder:
    “Bana bir şey söylemeden evvel senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna Üçlü Filtre Testi deniyor."

    Adam merakla:
    “Üçlü Filtre?” diye sorar.
    “Doğru” diye devam eder Sokrates:


    “Benimle arkadaşın hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek iyi bir fikir olabilir. Bu ona üçlü filtre dememin sebebi.
    Birinci filtre: “Gerçek filtresi.
    Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam olarak gerçek olduğundan emin misin?”

    Adam: “Hayır, aslında bunu sadece duydum.”

    Sokrates: “Tamam” der, “Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun…

    Şimdi ikinci filtreyi deneyelim.
    İyilik filtresi; Arkadaşın hakkında bana söylemek istediğin şey iyi bir şey mi?” diye sorar Sokrates.

    Adam Sokrates’e: “Hayır, tam tersi” diye cevap verir.

    Sokrates: “Öyleyse onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin.

    Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı.

    İşe yararlılık filtresi; bana arkadaşın hakkında söyleyeceğin şey benim için yararlı mı?” diye sorar.

    Adam şaşırarak: “Hayır! Gerçekten de değil!”

    Sokrates: “İyi o zaman. Eğer bana söyleyeceğin şey doğru değilse ve yararlı değilse, bana niye söyleyesin ki, söyleme daha iyi " der.

    “Her bildiğini söyleme ama her söylediğini mutlaka bil.”

    | Cladius

    “ Kimseden sana kötülük gelmesini istemiyorsan; fena söyleyici, fena öğretici, fena düşünceli olma.”

    | Celalleddin Rumî
  • Henüz yirmisinde olan genç bir çoban… Bir kıza gönlünü kaptırmış, o derece aşık olmuş ki, sevdiğinden başka bir şey düşünemez, derdini kimseye anlatamaz olmuştu.

    –Ne haldesin, sana ne oldu? diyenlere mahzun bir tebessümle bakar, hiçbir şey söylemezdi. Onun bu hali çevresinde bulunan herkesi merak içinde bırakmıştı. Onun derdini birlikte çobanlık yaptıkları yakın arkadaşından başka kimse bilmezdi. İki arkadaş gündüzleri köyün koyunlarını güder, geceleri de kaldıkları tek oda bir kulübede yaşarlardı.

    Günlerden bir gün, günlük işlerini yapmış, kulübelerine dönmüşlerdi. Aşık olan çoban her zamanki gibi kulübelerinin az ilerisindeki bir kaya parçasının üzerine oturmuş, yaşlı gözlerle güneşin batışını izlemektedir. Diğer çoban da akşam yemeği için hazırlık yapmaktadır. Tam bu esnada kulübelerinin önüne gelen bir ihtiyarın sesi duyulur.

    –Hey delikanlı!
    Aşık çoban ihtiyarı duyacak durumda değildir. İhtiyar birkaç defa seslenir ama aşık çobanın duyacağı yoktur. Dışarıdan gelen sesi işiten diğer çoban kulübeden dışarı çıkınca ihtiyar bir adam karşılaşır.
    –Buyrun efendim! Bir şey mi istediniz?

    İhtiyar:
    –Evladım! Ben yolcuyum, susadım, bana içecek biraz su verir misin?
    Genç içeri girer, su kabını eline alarak ihtiyara verir. İhtiyar bir yandan suyu yudum yudum içerken, bir yandan da ileride duran genci görmüş ve dikkatini çekmiştir. Birkaç defa seslenmesine rağmen sesini duyuramadığından sağır mıdır diye de merak eder.

    İhtiyar sorar:
    –Arkadaşın hasta mıdır?

    Genç:
    –O gecelerini uykusuz geçirmektedir. Kendine bakmıyor, yemesi, beslenmesi çok düzensiz… Kızdan başka hiçbir düşüncesi yok. Uykusu kız, yemesi kız, içmesi kız, çevresi kız, onun her şeyi kız olmuş… Aşk bu olsa gerek.

    Genç çobanı dikkatle dinleyen ihtiyar sorar:
    –Arkadaşın kime âşık olmuş?

    Çoban:
    –Padişahın kızına.

    İhtiyar şaşkındır, az ileride konuşmalardan habersiz bir kaya parçasının üzerinde oturan gence baktı. Saçı sakalı birbirine karışmış, zayıf çelimsiz bir genç hali vardı.

    Aşık çobanın arkadaşı:
    –Efendim! Ben ona çok söyledim. Sen kim, padişahın kızı kim? Senin neyine padişahın kızına âşık olmak, ama dinletemedim.

    İhtiyar:
    –Çağır bakalım şu âşık çobanı da bir de onunla konuşalım.

    Genç çoban arkadaşının yanına gider ve birlikte ihtiyarın yanına dönerler. Aşık çoban ihtiyarın yanına gelince, durumun çok daha vahim olduğu gözlerden kaçmamıştır. Genç çobanın ayakta duracak takati yoktur.

    İhtiyar:
    –Evladım bu halin nedir? Üzülme, çaresi olmayan dert, şifası olmayan hastalık yoktur, dedikten sonra derin düşüncelere dalar gider. Kısa bir sessizlikten sonra, ihtiyar, çobanlara yere oturmalarını söyledikten sonra anlatmaya başlar.

    Kapılarına kadar gelen bu alim zat, devrin padişahının danışmanlarından biriymiş. Uzun yıllardır, padişah her sıkıntıya düştüğü meselede ilk danıştığı bu ihtiyar alim olurmuş. Padişah bu ihtiyarı çok sevmiş, onu kendine danışman yaparken bir istekte bulunmuştu: “Benim danışmanım olduğunu kimseye söylemeyeceksin, falanca dağın eteğinde bir kulübede yaşayacaksın, ben seni çağırınca geleceksin.” O zamanlar genç olan bugünün ihtiyarı, padişahın talebini kabul etmiş ve yılladır dağın eteğindeki kulübesinde tek başına yaşıyor, boş zamanlarını da gül satarak geçiriyordu. Padişahın onu sevdiği gibi o da padişahı çok seviyordu. Bu yaşantıya sırf padişahı sevdiği için katlanmıştı.

    İhtiyarı dinleyen gençler şaşkındır, hele aşık çoban şaşkınlıkla birlikte içinde ümit ışıkları yanmaya başlamıştır. Nihayet padişahla yakınlığı olan birine rastlamıştır.

    Aşık genç sorar:
    –Benim derdime bir çare bulabilir misin?

    İhtiyar alim:
    – Dediklerimi harfiyen yaparsan elbette demiş.

    Aşık genç hemen:

    – Elbette demiş her şeyi hemde ne istersen her şeyi yaparım demiş, çok zayıf olan ümitlerinin yeşermesiyle sevinçten birden canlanmış, yüzüne tekrar renk gelmiş ve can kulağı ile dinlemeye başlamış.

    İhtiyar alim:
    –Benim kaldığım kulübenin üst kısmında bir mağara var, sen oraya çekileceksin. Kırk gün hiç dışarı çıkmadan Allah, Allah diye zikirde bulunacaksın. Ne duyarsan duy, ne görürsen gör vazgeçmeyeceksin, sana gelenlere itibar etmeyeceksin, hatta padişah bile gelse, dünyayı sana teklif etseler dahi itibar etmeyeceksin işte o zaman muradın gerçek olacak.

    Her şeyi yapmaya hazır olan aşık genç iyice şaşırmıştır, bu iş bu kadar kolay mıdır?

    Aşık genç:
    –Gerçekten bu kadar kolay mı? Ben şimdi elime tespihimi alacağım, mağarada kırk gün Allah lafzı celili ile zikir çekeceğim, sonra sevdiğime kavuşacağım, öyle mi?

    İhtiyar alim:
    –Evet, bana inan ve dediklerimden çıkma yeter demiş sadece.

    Çoban sabahı beklemeden, arkadaşıyla vedalaşarak ihtiyarla birlikte hemen yola koyulur. Birlikte yol alırken çobanın morali yükselmiş, yüzüne renk, ayaklarına kuvvet gelmişti. İhtiyar, çobana mağaranın kapısına kadar eşlik eder. Kapıda çoban ile ihtiyar vedalaşırlar. Çoban hemen içeri girer ve Allah zikrine başlar. Niyetini padişahın kızına, dilini de Allah’ın zikrine yöneltir.

    Aradan birkaç gün geçmiştir, çoban zaruri ihtiyaçlarının dışında sadece zikirle meşgul olmaktadır. Çoban mağarada zikirle meşgul olurken, civar köylerde bir söylenti kulaktan kulağa dolaşmaya başlamıştır bile. Herkes birbirine şöyle diyordu: “Şu dağdaki mağaraya keramet ehli bir derviş yerleşmiş, gece gündüz zikirle meşgul olmaktadır.” Söylenti artarak devam etmiş, sadece yakın köylere değil, zamanla kasabaya, oradan da ülkenin her tarafına yayılmış. Söylenti her yayılışta, bire bin katarak abartılıp çobana birçok kerametler izafe edilir.

    Çobanın mağaraya çekilmesinin üzerinden bir ay geçmişti ki, bir gün arkadaşı çoban onu ziyarete gelir. Mağaradaki kendini zikre o kadar vermişti ki, arkadaşının geldiğini fark etmemiştir. Seslendikten sonra ancak kendine gelebilmiştir. Kısa bir hasret gidermeden sonra, arkadaşı mağaradan ayrılır ve çoban zikre devam eder.

    Kırk günün dolmasına üç–beş gün kalmıştı ki, çobanın şöhreti bütün ülkeye yayıldı. O kadar duyuldu ki; sarayda bile konuşulur olmuştu. Derken padişah da derviş haberini duyar. Bir gün padişah vezir ile bu meseleyi konuşur.

    Padişah:
    –Böyle Allah dostlarının yanımızda olması bize çok büyük faydalar sağlar.

    Vezir:
    –Sultanım! Elimizi çabuk tutalım, zikir ehli bir yerde fazla durmaz, onlar dünyayı dolaşırlar, bu dervişi saraya alıp, burada ikamet ettirelim.

    Padişah:
    –Güzel düşündün, var git dervişi al saraya getir.

    Padişahtan talimatı alan derviş doğruca dağın yolunu tutar. Yanındakilerle birlikte çobanın yanına varır. Durumu çobana anlatır, çoban teklifi kabul etmez. Çoban direkt olarak padişahın kızını kendisine teklif edileceğini bekliyordu. Vezir, çobanı padişaha götürmek için her ne teklif yaptıysa, kabul edilmez. Üzgün bir şekilde saraya döner.
    Padişah, vezirinden olanları öğrenince üzülür.

    Vezir:
    –Sultanım! Allah dostları dünya malına değer vermez. Derviş Efendi de bunun en güzel örneği oldu, der.

    Vezirini dinleyen Padişah, bir de kendisi gitmeye karar verir. Hazırlık yaptırır ve yola çıkarlar. Padişah dağdaki çobana giderken ihtiyar danışmanına haber salmış, onu da yanına almıştı. Padişah mahiyeti ile çobanın bulunduğu mağaranın kapısına gelir.

    Tevafuk bu, padişahın mağaraya geldiğinde çoban inzivadaki kırkıncı gününün içindeydi. Padişah, zikir halindeki çobana tekliflerini yapar. Çoban sessizce dinler, padişah bitirince, çoban zayıf ve kısık bir sesle “hayır istemem” der.

    Padişah da, mahiyeti de şaşkındır. Bu teklifler öyle kolay kolay reddedilecek teklifler değildir. Orada bulunanların hiçbiri bu işe bir anlam veremez. Herkes bu durumu aşık çobanın maneviyatının yüksekliğine bağlar. Padişahı reddetmesi, çobanın itibarını kat kat arttırmıştır. Orada bulunanların içinde işin özünü bilen, sadece ihtiyardır.

    İhtiyar danışman padişaha der ki:
    –Padişahım! Bu derviş Efendiyi kızınızla evlendirirseniz, amacınıza ulaşırsınız.

    Padişah:
    –Kabul eder mi?

    İhtiyar:
    –Edebilir, bir deneyelim, der.

    Dünya malına meyletmeyen böyle bir dervişi kendi tebasına almak fikri padişahın hoşuna gider. O sırada padişahın mağaradaki dervişi ziyaret ettiği haberi çevre köy ve beldelere ulaşmış, haberi duyan dağa akın eder. Kısa zamanda dağda kalabalık bir insan topluluğu meydana gelir.

    Padişah ile ihtiyar danışmanı arasında bu konuşma geçerken, gün akşam olmuş, güneş batmak üzeredir. Aşık çobanda huşu içinde zikrine devam etmektedir. Padişah ve danışmanı dervişe doğru ilerlerler.

    Padişah bu teklifi yaparken, aşık çobanın çoban arkadaşı da mağaranın kapısına kadar gelebilmiş, sevinci yüzünden okunuyordu. Arkadaşı kaç yıldır hasretini çektiği sevdiğine kavuşacaktı. İhtiyar da umutluydu, çobanın bu mağaraya hangi gaye için kapandığını biliyordu.

    Mağaranın kapısında çobana öneriyi yapar:
    –Derviş Efendi, seni kızımla evlendireyim.

    Bunu duyan çobanın arkadaşı da, alim ihtiyarda çobanın hemen kalkıp teklifi kabul etmesini beklerken, çok farklı bir durum olmuştu.

    Çobandan gelen ilk tepki bu sefer çok yüksek bir sesle Allah (c.c) lafzı duyulmuştu ve çoban ayağa fırlamıştı. Padişah bu teklifi yaptığında güneş batmış, ufukta batan güneşin bıraktığı kızıllık vardı. Bu sesle Padişah da dahil herkes teklifi kabul ettiğini düşünmüştü ama çoban elindeki tespihi yavaşça cebine koydu ve yerine oturdu.

    Herkes pür dikkat ne diyeceğini beklerken,

    Çoban:
    –Hayır padişahım, kızınızla da evlenmek istemiyorum.
    Şaşırmak sırası, ihtiyar danışmanda ve çobanın arkadaşındaydı. Nasıl olur? Çoban bu mağaraya padişahın kızını alabilmek için kapanmıştı.

    Dağ derin bir sessizliğe bürünmüştü. Herkes hayret içindeydi, bu dervişin gerçek manada Allah dostu olduğuna kimsenin şüphesi kalmamıştı. Çünkü ona yapılan teklifleri kimse reddedemezdi. Hele çobanın arkadaşı bu işe iyiden iyiye bu işe şaşırmıştı. Öyle ya Padişahın kızını elde edebilmek için neler çekmişti, neredeyse hayatını kaybedecekti. Şimdi ise bunu elde etti, ama kabul etmiyordu.

    Aşık çoban üzgün bir eda ile kafasını iyice eğerek. Ben sadece kırk gün padişahın kızına kavuşmak için Allah dedim. Rabbim ise buna rağmen zikrinin hürmetine padişahı, mahiyetini ve hayal edemediğim kadar mal varlığını, ayrıca şu kadar insanı ayağımın önüne serdi.

    Ben ne yanlış yoldaymışım. Keşke ben padişahın kızı için değil de, Allah için Allah demiş olsaydım demiş ve bir kaç defa daha yüksek sesle Allah Allah diye zikrederek son nefesini verdi.
  • Geldi, darmadağın etti ve gitti…
    Genelde böyle olmaz mı zaten? Geçer diye kendimi avuttuğum hiçbir şey geçmedi aksine daha çok acıttı canımı.
    Çok seviyordum oysa ona sarıldığımda onun kalp atışından daha çok kendi kalp atışımı duyduğuma yemin edebilirim. Ses tonunu hiç çıkartamıyorum aklımdan. O bir kere bana seslenirdi ben dünyanın en güzel şiirini dinliyorum sanırdım.
    Bir gün biteceğinden korkuyorum dediğimde bitmeyecek diye her defasında inandırıyordu beni. Bana hep inan bana diyordu. Kimse güvenmiyor bana, sen güven diyordu.
    Bende kendime en büyük kötülüğü yaptım inandım. Kendi inancımı kendi ellerimle yaraladım.
    Uzakta okuyordu herkes gidince bitecek diyordu. O kadar güzel sevdiğine inandırıyordu ki insan kıyamıyordu. Nasıl bu kadar güzel sevebilir diyordum. Daha önce hiç kimse bu kadar çok sevmemişken onunda sevmesi tuhaf geliyordu. Nitekim haklı çıkan taraf ben oldum. Bazen haklı olmakta insanın canını yakıyormuş bunu öğrendim. Can bırakmıyormuş hatta.
    Sevmedi, dahası ayrıldıktan sonra benim aklımdan çıkmazken ben onun aklına bile gelmedim.
    Kaç defa dön dedim kaç defa tekrar deneyelim dedim ama olmadı.
    İnsan o tüm olumsuz cevaplarda kendini çok daha değersiz hissediyor.
    Her yazdıktan sonra belki düzelir diye bin bir ümitle bekledim. Ama her defasında beni pişman etti.
    Niye yazdım bilmiyorum bunca şeyi. Az önce bir yazı okudum en çok istediğim şey ona sarılmaktı ama yapamadım, yapamayacağım yazıyordu.
    Ben o cümlede uzun süre takılı kaldım. Muhtemelen bende bir daha asla sarılamayacağım. Başım bir daha asla sol göğsüne denk düşmeyecek.
    Peki bu acı ne zaman bitecek?
    Ne zaman saçma sapan bir filmde aklıma gelmekten vazgeçecek?
    Ne zaman dinlediğim müziklerde kendini belli etmekten vazgeçecek?
    Ne zaman mutlu bir şey olduğunda gülümsemelerimi yarıda bırakmaktan vazgeçecek?
    Ben ne zaman aklımdan, kalbimden onu atabileceğim?
    O benim sol tarafımın en hüzünlü yanı…
    O benim canımın acısı, kalbimin ağrısı…