• Hayatımı an be an deneyimlediğimi, tadını çıkardığımı söyleyemem. Ben aşağı çeken o kadar çok şey var ki...
  • Edgar Allen Poe- "KOMPOZİSYONUN FELSEFESİ"

    Charles Dickens; şu anda önümde duran bir notta “Barnaby Ruge”ın mekanikliği üstüne vaktiyle yaptığım bir incelemeye gönderme yaparak “Bu arada Godwin’in Caleb Williams’ı geriye dönerek yazdığını biliyor muydunuz? Önce kahramanını bir dizi güçlüğe bulaştırmış, ikinci cildi yazmış ve ardından ilk defa olarak neyin neden yapıldığını açıklayan bir çerçeve içinde onu aramıştır.” diyor.

    Bunun Godwin’in tam yazma biçimi olduğunu düşünemem – aslında kendisinin açıkça belirttiği şey de Mr. Dickens’ın düşüncesiyle tamamıyla uyumlu değildir- “Caleb William”ın yazarı az çok benzer bir süreçten elde edilebilecek yararı görmemesi imkânsız olacak şekilde iyi bir sanatçıydı. Kalemle herhangi bir şeye girişmeden önce, adına yaraşır her olay örgüsünün özenle sonucuna götürülmesi gerektiğinden daha açık bir şey olamaz. Ancak sonucu sürekli göz önünde tutulursa, olayları özellikle de her noktada edayı niyetin gelişimine uygun kılarak, olay örgüsüne kaçınılmaz sonuç ya da nedenlilik havasını verebiliriz.

    Bence alışıldık öykü kurma biçiminde kökten bir yanlış var. Ya tarik bir savı destekler, ya kişiye günün bir olayı telkinde bulunur, ya da en iyisi yazar sadece anlatısının temelini oluşturmak için çarpıcı olayları bir araya götürmeye koyulur. Genel olarak betimleme, söyleşim veya yazar yorumuyla doldurmayı planladığı için sayfalar ilerledikçe olaylar veya eylemler arasındaki boşluklar gitgide göze çarpar.

    Ben bir etkinin düşünülmesiyle işe başlamayı tercih ediyorum. Özgünlüğü bir an için bile gözden uzak tutmadan –çünkü bu kadar belirgin ve kolay erişilebilen bir bilgi kaynağından yoksun olarak başlamaya yeltenen kişi yanlış yoldadır- ben kendimce önce “Kalbin, aklın veya (daha genel olarak) ruhun açık olduğu sayısız etki içinden, bu durumda hangisini seçmeliyim?” derim. Öncelikle yeni ve ikinci olarak da canlı bir etkide karar kıldıktan sonra onun olayla mı yoksa edayla mı –sıradan olay veya özel eda, ya da tam tersi veya hem olayın hem edanın özel olmasıyla mı- en iyi işlenebileceğini düşünürüm. Ardından bu etkinin oluşturulmasında bana en ok yarımı okunacak bu tür eda ya da olay birleşmelerini çevremde (daha doğrusu içimde) ararım.

    Yazdıklarından birinin son haline kavuşma sürecini adım adım ayrıntılandıracak –yani ayrıntılandırabilecek- bir yazarın böyle bir dergi yazısının ne kadar ilgin olacağını sık sık düşünmüşümdür. Neden dünyaya böyle yazı bahşedilmemiştir, hiç bilemiyorum ama herhalde yazar kendini beğenmişliğinin her türünden çok ihmalkarlıkla yakın ilgisi vardır. Çoğu yazar- özellikle de şair bir tür delice coşkunluk –esrik bir sezgi sayesinde yazdığının sanılmasını tercih eder ve halkın perdelerin ardında, düşüncenin ayrıntılarda saklı olan kararsız hamlıklarına, tam olgunluğa ulaşmamış sayısız düşünce kırıntısına, başa çıkmak mümkün değil diye bir kenara atılan tamamen olgunlaşmış hayallere, sakınımlı seçimler ve geri çevirmelere, acı dolu silinti ve eklemlere – tek sözcükle çark ve dişlilere- sahneyi değiştiren halat ve makara düzeneğine –seyyar merdiven ve şeytan tuzaklarına – yüz örnekten doksan dokuzunda yazınsal erkek oyuncuyu oluşturan horoz tüyleri, kırmızı boya ve siyah yamalara kaçamak bir bakış fırlatmasına izin vermek, onların tüylerini diken diken eder.

    Öte yandan bir yazarın ulaştığı sonuçlara kendisini ulaştıran adımları geriye doğru izlemesinin pek yaygın olmadığını da biliyorum. Genelde düşünceler palas pandıras ortaya çıktıkları gibi takip edilir ve unutulurlar.

    Kendi adıma ne yazdıklarımı oluşturan adımları anımsama konusunda söz konusu tiksintiyi duydum ne de herhangi bir zamanda en küçük bir güçlük çektim ve zorunluluk olarak gördüğüm bir çözümlemenin ya da yeniden kurmanın yararı çözümlenen şeye duyulan gerçek ve hayali her tür ilgiden tamamen bağımsız olduğu için kendi yapıtlarımdan kimilerinin oluşturulmasını sağlayan işleyiş biçimini göstermek kendimce görgüsüzlük sayılmayacaktır. En çok o tanındığı için “Kuzgun”u seçiyorum. Niyetim yazılışında hiçbir noktanın kaza veya sezgiye atfedilmeyeceğini yapıtın son aşamaya bir matematik probleminin kesinliği ve değişmez sonucuyla adım adım ulaştığını apaçık göstermektir.

    Şiirin kendisiyle ilgisi olmadığı için aynı anda hem halkın hem eleştirmenin beğenisine uyacak bir şiir yazma niyetini doğuran koşulları –ya da isterseniz zorunluluğu diyelim- bir yana bırakalım.

    Biz bu niyetle başlayalım.

    Başlangıçtaki tasavvur bu yöndeydi. Yazınsal yapıt bir oturuşta okunamayacak kadar uzunsa izlenim birliğinden doğabilecek son derece önemli etkiden yoksun kalmaya razı olmalıyız. Çünkü iki toruş gerekliyse dünya işleri araya girer ve bütünlük falan bir anda yok olur. Fakat tüm diğer şeyler eşit olduğunda, hiçbir şair tasarımına katkıda bulunabilecek bir şeyden vazgeçmeyi göze alamayacağından geriye yalnızca metinde bulunan birlik yitimini dengeleyecek uzunluk bakımından bir olumluluğun bulunup bulunmadığına bakmak kalır. Bo konuda bir çırpıda hayır diyorum. Uzun şiir dediğimiz şey aslında bir kısa şiirler silsilesinden ibarettir. Yani kısa şiirsel etkiler silsilesinden Bir şiirin şiddetle heyecanlandırdığı sürece bunu ruhu uyandırarak yaptığını göstermeye gerek yok ve tüm şiddetli heyecanlar ruhsal bir zorunluluktan ötürü kısadır. Bu nedenle “Yitik Cennet”in en az yarısı özü bakımından düzyazıdır –kaçınılmaz olarak eş değerli çöküntülerle nöbetleşe yer değiştiren bir dizi şiirsel heyecan- aşırı uzunluğundan ötürü tamamı son derece önemli bir sanatsal öğeden, etki bütünlüğü veya birliğinden yoksunur.

    Öyleyse uzunluk konusunda tüm yazınsal yapıtlarda belirgin bir sınır olduğu –bir oturuşta okunabilirlik sınırı- ve her ne kadar (birlik istemeyen) “Robinson Crusoe” gibi belli düzyazı sınıflarında bu sınır olumlu olarak aşılabilirse de, şiirde asla uygun biçimde aşılamayacağı da apaçıktır. Bu sınır içinde bir şiirin uzunluğu meziyetiyle – bir başka değişle yol açtığı heyecanla- yine bir başka değişle uyandırabildiği gerçek şiirsel etki derecesiyle matematik bir bağıntı taşıyabilecek hale getirilebilir; çünkü kısalığın tasarlanan etkinin yoğunluğuyla doğru orantılı olması gerektiği –tek şartla ki- herhangi bir etkinin üretilebilmesi için belli bir uzunluk süresinin mutlaka gerektiği açıktır.

    Eleştirmenin beğenisinin altında olmazken halkın beğenisinin üstünde saydığım heyecan derecesinin yanı sıra bu değerlendirmeleri göz önünde tutarak tasarı düzeyindeki şiirim için uygun bulduğum uzunluğa bir anda ulaştım- yaklaşık yüz dizelik bir uzunluk. Şiir gerçekte yüz sekiz dize.

    Bir sonraki düşüncem iletilecek izlenim ya da etkinin seçilmesine ilişkindi: Bu noktada da şiiri kurarken yapıtı evrensel olarak takdire değer yapma niyetini sürekli göz önünde bulundurduğumu gözlemleyebiliyorum. Yineleyerek ısrar ettiğim en ufak bir açıklamaya gerek duymayan bir noktayı –yani Güzellik’in şiirin tek meşru alanı olduğunu- açıklayacak olursam asıl konumdan çok uzağa sürüklenirim. Yine de bazı arkadaşlarımın yanlış temsil etme eğilimi gösterdiği asıl kastımı aydınlığa kavuşturmak için birkaç söz söyleyeyim. Aynı anda hem en yoğun, hem en heyecan verici, hem de en katışıksız olan bu haz bence güzelin üstünde düşünmekte bulunur. Birileri Güzellik’ten söz ettiğinde aslında tam olarak sanıldığı gibi bir niteliği değil, benim üstüne yorumlar yaptığım ve “güzel olan”ın düşünülmesi sonucunda deneyimlenen bir etkiyi kastederler. Kısacası zihnin ya da kalbin değil, ruhun o yoğun ve katışıksız heyecanına gönderme yaparlar. Sırf etkilerin doğrudan nedenlerden kaynaklanması gerektiği, amaçlara en uygun araçlarla ulaşılması gerektiği Sanat’ın apaçık bir kuralı olduğu için şimdi ben Güzellik’i şiirin bir alanı olarak seçiyorum. Kimse de şimdiye kadar sözü edilen özel heyecana anılan şiirde çok kolay ulaşıldığını yadsıyacak denli zaaf göstermemiştir. Şimdi hakikat amacına zihnin doyurumu ve tutku amacına kalbin heyecanlandırılması şiirde belli ölçüde ulaşılabilirse de düzyazıda çok daha kolay ulaşılabilir. Hak,ikat aslında kesinlik ister, tutku ise sadelik (gerçekten tutkulu olanlar beni anlayacaklardır.) , ki bence ruhun heyecanı ve haz dolu uyanışı olan Güzellik’e ikisi de kesinlikle düşmandır. Burada söylediklerimden tabi ki tutkunun, hatta hakikatin şiire sokulamayacağı, hatta yararlı şekilde sokulamayacağı anlamı çıkmaz –tıpkı müzikte akortsuzluk gibi karşıtlık yoluyla aydınlatmaya hizmet edebilir veya genel etkiye yardımcı olabilir- fakat gerçek sanatçı her zaman için öncelikle onları başat hedefe uygun biçimde tabi kılar ve ikinci olarak şirin atmosferi ve özü olan Güzellik’le olabildiğince örter.

    Öyleyse Güzellik’i alanım olarak görünce bir sonraki sorum onun en yüce beliriminin edasına ilişkin olacaktı. ve tüm deneyimler bu edanın üzüntü edası olduğunu göstermiştir. Her tür güzellik daima en gelişmiş haliyle duyarlı ruhu ağlatacak derecede heyecanlandırır. Bu nedenle hüzün tüm şiirsel edalar içinde en meşru olanıdır.

    Uzunluk, alan ve eda bu şekilde belirlendikten sonra şiirin kuruluşundaki temel nota olacak bir sanatsal çekicilik bütün yapının üzerinde dönebileceği bir eksen bulma düşüncesiyle işe koyuldum. Tüm bildik sanatsal etkiler ya da daha doğrusu teatral anlamda can alıcı noktalar üzerinde dikkatle düşünürken hiçbir şeyin nakarat kadar evrensel biçimde kullanılmadığını hemen fark ettim. Evrensel olarak kullanılışı kendi değeri doğrultusunda beni temin etmeye yetti ve çözümlemeye tabi tutma zorunluluğundan kurtardı. Ancak nakaratı geliştirmeye açıklığı bakımından değerlendirdim ve ilkel bir durumda olduğunu gördüm. Yaygın kullanıldığı haliyle nakarat yalnızca lirik koşukla sınırlı değildir. Etkisi bakımından da hem ses hem de düşünce olarak monotonluğun gücüne bağlıdır. Haz ancak ve ancak özdeşlik –yinelenme- duygusundan alınır. Düşüncenin tek edasını sürekli değiştirirken sesin tek edasına genel olarak bağlı kalmak yoluyla, etkiyi çeşitlendirmeye ve büyük ölçüde yükseltmeye karar verdim. Yani nakaratın uygulamasını değiştirme yoluyla sürekli yeni etkiler üretmeyi kararlaştırdım. Nakaratın kendisi büyük ölçüde değişmeden kalacaktı.

    Bu noktaları belirledikten sonra nakaratımın niteliğini düşündüm. Uygulaması sürekli değişeceğine göre nakaratın kısa olması gerektiği açıktır; çünkü uzun bir cümlenin uygulamasında sık değişiklikler yapmakta aşılamayacak güçlükler bulunabilir. Cümlenin kısalığıyla orantılı olarak, kuşkusuz, değişiklik kolay olacaktı. Bu da ben hemen tek sözcüklük bir nakaratın en iyisi olduğu düşüncesine götürdü.

    Şimdi de sözcüğün niteliği sorunuyla karşılaşıyoruz. Nakaratta karar kılmış olduğum için elbette ki şiirin kıtalara bölünmesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Nakarat her kıtanın sonunu oluşturacaktı. Böyle bir son dizenin gülü olmak için çın çın öten ve uzatmalı bir vurguya yakın olması gerektiği su götürmezdi. Ve bu değerlendirmeler kaçınılmaz olarak beni en tumturaklı ünlü olarak uzun o’ya ve onunla birlikte en kolay üretilebilir ünsüz olarak r’ye götürdü.

    Nakaratın sesi de böylece belirlendikten sonra bu sesi cisimlendiren ve aynı zamanda şiirin edası olarak önceden belirlediğim hüzne en uygun sözcüğü seçmek zorunlu oldu. Böyle bir aramada “nevermore” (Asla) sözcüğünü görmezden gelmek kesinlikle olanaksızdı. Aslında kendisini ilk sunan da o oldu.

    Bir sonraki zorunluluk bir tek “nevermore” sözcüğünün sürekli kullanımı için bir bahaneydi. Sürekli yinelenmesi için yeterince makul bir neden bulma güçsüzlüğünü gözlemleyince bu güçlüğün yalnızca sözcüğün bir insan tarafından sürekli veya tekdüze biçimde söyleneceği ön kabulünden ileri geldiğini fark etmekte gecikmedim. Kısacası güçlüğün, bu tekdüzeliği sözcüğü yinelemekte olan yaratığın akıl yürütmesiyle bağdaştırmakta yattığını fark etmekte gecikmedim. O zaman bu noktada konuşabilen ama akıl yürütmeyen bir varlık şekli kafamda belirdi birden ve çok doğal biçimde ilk anda bir papağan geldi aklıma; fakat en az onun kadar konuşabilen ve tasarlanan edaya çok daha uygun olan kuzgun derhal onun yerini aldı.

    Hüzünlü bir edası bulunan yaklaşık yüz dizelik bir şiirde, her kıtanın sonunda tek bir sözcüğü, “Nevermore”u tekdüze biçimde yineleyecek bir kuzgun –kötüye alamet bir kuş- düşüncesi gelişmişti. Şimdi üstünlük amacına ya da kusursuzluğu gözden kaçırmadan her noktada kendime sordum: “Tüm hüzünlü konular içinde insanlığın evrensel anlayışına göre en hüzünlü olan nedir?” Besbelli ki yanıt ölümdü. “Ya bu en hüzünlü konu” dedim, “Ne zaman en çok şiirsel olur?” Az çok açıkladığım kadarıyla burada da yanıt apaçıktır. “Kendisini güzelliğe en yakından bağladığı zaman: Öyleyse güzel bir kadının ölümü hiç kuşkusuz dünyanın en şiirsel konusudur ve böyle bir konu için en uygun dudakların sevgilisini yitirmiş bir aşığın dudakları olduğu da bir o kadar kuşku götürmez.”

    Şimdi iki fikri, ölen sevgilisin yaşını tutan bir âşık ve sürekli “nevermore” sözcüğünü yineleyen bir kuzgunu birleştirmem gerekiyordu. Yinelenen sözcüğün uygulanışını her defasında değiştirme niyetimi göz önünde tutarak bunları birleştirmem gerekiyordu. Ama bu tür bir birleşmenin tek akla uygun yolu kuzgunun aşığın sorularına yanıt olarak sözcüğü kullandığını hayal etmekti. İşte bu noktada bel bağladığım etki – yani uygulanışın değişmesi etkisi- için sunulan fırsatın birden farkına vardım. İlk sorunun –kuzgunun “nevermore” diye yanıtlayabileceği ilk sorunun – aşık tarafından sorulabileceğini, bu ilk soruyu basmakalıp, ikincisini daha az basmakalıp, üçüncüsünü daha az, dördüncüsünü daha az yapabileceğimi fark ettim. Ta ki sonunda aşık sözcüğün kendisinin hüzünlü karakteri, sık sık yinelenişi ve sözcüğü söyleyen kuşun kötü ününü hesaba katışı dolayısıyla baştaki kayıtsızlığından uyanıp sonunda boş inanca kapılacak derecede heyecanlanır ve deli gibi çok farklı nitelikte sorular –çözümünü tutkuyla kalbinde taşıdığı sorular- sorar ve sorularını yarı yarıya boş inançla yarı yarıya da kendi kendine eziyetten zevk alan umutsuzlukla sorar. Soruları kuşun (o ki, aklı onu temin eder, taklitle öğrendiği bir dersi tekrarlamaktadır yalnızca) kahince veya iblisçe niteliğine inandığından değil, sorularını beklenen “nevermore” yanıtından acıların en dayanılmazı olduğu için en tatlısını alacak biçimde sormaktan delice bir haz duyduğundan sorar. Bulduğum – daha doğrusu şiirin kuruluş aşamasında bana kendisini dayatan- fırsatın farkına vararak önce kafamda doruğu, son soruyu- “Nevermore”un son aşamasında yanıt olacağı, bu “Nevermore” sözcüğünün karşılığının düşünülebilecek en büyük acı ve umutsuzluk olacağı soruyu- kurdum.

    İşte bu anda şiirin başlangıcını sonunda – tüm sanat yapıtlarının başlaması gerektiği yerde- bulduğu söylenebilir. Çünkü tam bu noktada, ön düşüncelerimin tam bu evresinde şu kıtayı yazmak için kalemi kâğıda götürdüm:

    “Prophed” said I, “thing of evil! Prophet still if bird or devil!
    By that heaven that bends above us –by that God we both adore,
    Tell this soul with sorrow laden, if within the distant Aidenn,
    It shall clasp a sainted maiden whom the angels name Lenore-
    Clasp a rare and radiant maiden whom the angels name Lenore.”
    Quoth the raven – “Nevermore”




    “Kahin” dedim, “ kötücül! Şeytan ya da kuş olsa da kahin!
    Üstümüzde kıvrılan cennet adına- ikimizin de tapındığı Allah adına
    Söyle kederle dolu ruh, uzak Aden’de
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı kutsal bakireyle,
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı eşsiz ve parlak bakireyle.”
    Dedi ki kuzgun: “Asla”

    Bu kıtayı öncelikle doruğu kurup aşığı önceki sorularını ciddiyet ve önem bakımından daha iyi değiştirebileyim ve kademelendirebileyim ve ikinci olarak ritmi, ölçüyü ve kıtanın uzunluğu ile genel düzenlenişini kesin olarak oturtabileyim, aynı zamanda hiçbirinin ritmik etkide bunu geçmemesi için öyle gelecek kıtaları kademelendireyim diye bu noktada yazdım. Yazma işinin devamında daha güçlü kıtalar yazabilseydim doruk etkisini bozmamaları için onları hiç tereddüt etmeden bile bile zayıflatmam gerekirdi.

    Burada dizeleştirme üstüne de birkaç şey söyleyebilirim. İlk amacım (her zamanki gibi) özgünlüktü. Dizeleştirmede bunun ne kadar ihmal edildiği dünyanın en açıklanamaz şeylerinden biridir. Salt ritimde pek az çeşitlilik oranı olduğunu itiraf etsek de Olası ölçü ce kıta çeşitlenmelerinin kesinlikle sonsuz olduğu yine de apaçıktır. Fakat yüzyıllardır koşukta kimse özgün bir şey yapmamış ya da yapacak gibi durmamıştır. Gerçek şu ki özgünlük, (çok alışılmadık güçte zihinler olmadığı sürece) kimilerinin sandığı gibi bir itilim veya sezgi sorunu değildir. Genelde özgünlük bulunur, özenle aranması gerekir ve en üst türden bir meziyetse de ulaşılması olumsuzlamadan daha çok icat gerektirir.

    Kuşkusuz “Kuzgun”un ritim veya ölçüsünde özgün görünmeye çalışmadım. Önceki “bir uzun ve bir kısa heceli ölçü” sonraki ise sekiz ölçülü “acalectic”, beşinci dizenin nakaratında yinelenen beş ölçülü “catalectic”le nöbetleşmektedir. Daha az bilgiçlik taslarcasına söyleyecek olursak bütün şiirde kullanılan uyaklar kısa bir hecenin takip ettiği uzun bir heceden oluşmaktadır: Kıtanın ilk dizesi böyle sekiz ayaktan oluşuyor- ikincisi yedi buçuk(aslında üçte iki)-üçüncüsü sekiz-dördüncüsü yedi buçuk-beşincisi de aynı-altıncısı üç buçuk. Şimdi bu dizelerin her biri tek tek ele alınınca daha önce kullanılmıştır ve “Kuzgun”un sahip olduğu özgünlük, kıta olarak birleştirmelerindedir. Buna uzaktan yakından benzeyen hiçbir şey daha önce denenmemiştir. Bu birleştirme özgünlüğünün etkisi başka alışılmadık, kimileri büsbütün yeni ritim ve aliterasyon ilkelerinin uygulanışının genişletilmesinden kaynaklanan etkilerce desteklenmiştir.

    Düşünülecek bir sonraki nokta, aşıkla kuzgunun bir araya getiriliş biçimiydi. Bu değerlendirmenin ilk dalı yer idi. Bunun için en doğal öneri orman ya da tarla gibi görünmektedir. Yalıtılmış olay etkisi için kapalı bir çevrelenmiş boş alan bana her zaman zorunlu gibi gelmiştir: -bunun gücü bir resmin çevresindeki çerçeveninki gibidir. Dikkatin canlı tutulmasında tartışılmaz bir ruhsal gücü vardır ve kuşkusuz salt mekan birliği ile karıştırılmamalıdır.

    Dolayısıyla aşığı odasına –sık sık gelip gitmiş olan sevgilisinin anılarının kutsallaştırdığı bir odaya – yerleştirmeyi düşündüm. Oda gösterişli biçimde döşenmiştir. Bunun tek nedeni tek doğru şiirsel sav olarak güzellik konusunda açıkladığım fikirlerin uygulanmasıdır.

    Yer de böylece belirlendikten sonra artık kuşu işin içine katmak gerekiyordu. Kuşu pencereden sokma düşüncesi kaçınılmazdı. İlk anda aşığa kuşun kanatlarının panjura çarpmasını kapısının çalınması zannettirme fikri, uzatma yoluyla okuyucunun merakını arttırma isteği ve aşığın kapıyı bir çırpıda açıp karşısında bir tek karanlığı bulup ardından kapıyı çalanın sevgilisinin ruhu olduğu yönündeki yarı kuruntuyu benimsemesinden kaynaklanacak ikincil etkiye olanak verme arzusuyla doğmuştur.

    Öncelikle kuzgunun saklanacak yer aramasını açıklamak için ve ikinci olarak odanın fiziksel sessizliğiyle karşıtlık etkisi oluşturması için geceyi fırtınalı yaptım.

    Mermerle kuşun tüylerinin karşıtlık etkisi için de kuşu Pallas’ın büstüne kondurdum –büstün kesinlikle kuş tarafından önerildiği anlaşılmaktadır- Pallas’ın büstü öncelikle aşığın bilgi alanıyla çok uyumlu olduğu ve ikinci olarak Pallas sözcüğünün tumturaklığından ötürü seçilmiştir.

    Şiirin ortasında da en son izlenimi değiştirmek üzere karşıtlık gücünden yararlandım. Örneğin kuzgunun girişine fantastik –izin verilebileceği ölçüde gülünç- bir hava verildi. İçeriye oynaşmalar ve çırpınmalarla girdi.

    Not the least obeisance made he – not a moment stopped or stayed he,
    But with mien of lord or lady, perched above my chamber door.


    Ne bir saygı gösterdi- ne bir an durdu ya da kaldı
    Ama bir lord ya da lady edasıyla, tünedi kapımın üstüne.

    Ardından gelen iki kıtada niyet daha da belirginleşir:
    Then this ebony bird beguiling my sad fancy into smiling
    “Though thy crest be shorn and shaven thou” I said “art sure no craven,
    Ghastly grim and ancient Raven wandering from the nightly shore!”
    Tell me what thy lordly name is on the Night’s Plutonian shore!”
    Quoth the Raven –“Nevermore”

    Much I marvelled this ungainly fowl to hear discourse so plainly,
    Though its answer little meaning – little relevancy bore;
    For we cannot help agreeing that no living human being
    Ever yet blessed with seeing bird above his chamber door-
    Bird or beast upon the sculptured bust above his chambe door,
    With such name as “Nevermore”

    Derken bu abanoz kuş üzgün yüzümü gülümsemeye dönüştürdü.
    “Her ne kadar sorgucun kırpılmış ve tıraşlanmışsa da” dedim “kuşkusuz sanatında korkaklık yok
    Gecenin kıyısında gezinen, korkunç acımasız ve tarihi Kuzgun
    Gece’nin Plutonian kıyısındaki saygıdeğer adını söyle bana”
    Dedi ki Kuzgun: “Asla”

    Çok şaşırmıştım bu biçimsiz kuşun apaçık konuştuğunu duyduğuma
    Pek anlamlı olmasa da- işe yararlılığı olmasa da;
    Yardım edemeyeceğimiz için yaşayan hiç kimsenin
    Henüz mazhar olmadı oda kapısının üstünde kuş görmeye
    Kuş ya da hayvan oda kaısının üzerindeki heykel büstte,
    Böyle adı olan: “Asla”

    Sonuç etkisi böylece sağlandıktan sonra en ciddisinden bir eda için fantastiği bir yana bırakıyorum: Bu eda en son alıntılanandan hemen sonra,

    But the Raven, sitting lonely on that placid bust,spoke only,etc.
    (Ama Kuzgun sessiz büstün üstünde oturarak yalnızca bunu söyledi, vb.) dizesiyle başlamaktadır.

    Bu aşamadan itibaren aşık artık şakayla konuşmaz- Kuzgun’un davranışında fantastik hiçbir şey görmez. Ondan “suratsız, çirkin, korkunç, sıska ve uğursuz eski zaman kuşu” diye söz eder ve “can evi”ni yakan “ateş gözler”i hisseder. Aşığın tarafındaki bu düşünce değişikliği okuyucu tarafında da benzer bir düşünce değişikliği oluşturmaya- şimdi olabildiğince doğrudan ve hızlı sunulan sonuç etkisi için uygun bir çerçeveyi akla getirmeye yöneliktir.

    Uygun sonuç etkisi ile –bir başka dünyada sevgilisine rastlarsa diye aşığın son isteğine Kuzgun’un verdiği yanıt ile- şiirin en açık evresinde, basit anlatı evresinde tamama erdiği söylenebilir. Buraya kadar her şey açıklanabilir olanın –gerçeğin- sınırları içindedir. Tek bir “Nevermore” sözcüğünü öğrenmiş ve sahibinden kaçmış bir kuzgun gece yarısı şiddetli bir fırtınanın ortasında hala ışık vuran bir pencereye sığınmak üzere gelmiştir.Yarı yarıya bir kitabı inceleyen yarı yarıya ölen sevgilisini düşleyen bir okurun oda penceresine… Pencerenin kanatlarının kuşun kanatlarına çarpması üzerine açılmasıyla, olaya ve ziyaretçinin tavrının tuhaflığına şaşıran, hal diliyle ve bir yanıt aramadan adını soran okurun bir çırpıda erişemeyeceği en uygun yere tüner kuş. Kendisine hitap edilen kuzgun, alışılmış sözcüğüyle yanıt verir: “Nevermore” -Durumun ilham ettiği kimi düşünceleri yüksek sesle dile getiren, kuşun yinelemesiyle yeniden şaşkınlığa düşen okurun hüzünlü yüreğinde anında yankı bulan bir sözcük. Okur artık durumu tahmin etmektedir; ama daha önce açıkladığım gibi insanın kendisine işkence etme arzusuyla, kısmen de boş inançla kendisine, aşığa, beklenen yanıtla (Nevermore) en gür acıyı getireceği için, kuşa bu tür sorular sorar. Kendine işkencenin en üst derecede hoş görülmesiyle anlatı, ilk veya en açık aşamasında kendine doğal bir sonuç bulur ve buraya kadar gerçeğin sınırları ihlal edilmiş değildir.

    Bu şekilde ele alınan konularda, ne kadar maharetle ele alınmış olursa olsun ya da ne kadar canlı bir olay dizisi olursa olsun sanatçının gözünü rahatsız eden bir hamlık veya çıplaklık her zaman vardır. Daima iki şey gereklidir – birincisi belli oranda karmaşıklık ya da uygun biçimde uyarlama ve ikinci olarak da belli oranda telkin edicilik – gizli, ama belirsiz anlam. Bir sanat yapıtına idealle karıştırmayı pek sevdiğimiz o kadar zenginliği (günlük konuşmadan güçlü bir sözcük ödünç alarak söyleyecek olursak) katan da işte bu ikincisidir özellikle. Aşkıncı denilenlerin sözde şiirlerini düzyazıya (hem de en düzünden yazıya) dönüştüren şey bu telkin edilen anlamın aşırılığıdır. (Bunu izleğin gizli değil en açıktaki anlamı kılmalarıdır.)
    Bu görüşlere bağlı kalarak şiirin son iki kıtasını ekledim – böylece telkin edicilikleri anlatının önceki kısmına yayılmış oldu. Gizli anlam önce aşağıdaki dizelerde belirginleştirilmiştir-

    “Take thy beak from out my heart, and take thy form from of my door!”
    Quoth the Raven: “Nevermore!”




    Çek gaganı yüreğimden ve kapımdan çekilip git!
    Dedi ki kuzgun: Asla!


    “Yüreğimden” sözünün şiirdeki ilk eğretilemeli ifadeyi içerdiği gözden kaçmayacaktır. “Nevermore” yanıtıyla zihni, daha önce anlatılanların tamamında bir ders aramaya sevk ederler. Okuyucu Kuzgun’u simgesel olarak görmeye başlar. Ancak sonuncu kıtanın sonuncu dizesindedir ki, onu yaslı ve hiç bitmeyen anımsayışın simgesi yapma niyetinin açıkça görülmesine izin verilir:

    And the Raven never flitting still il sitting, stil is sitting
    On the pallid bust of Palas just above my chamber door;
    And his eyes have all the seeming of a demon’s that is dreaming,
    And the lamp-light o’er him streaming throws his shadow on the floor;
    And my soul from out that shadow that lies floating on the floor
    Shall be lifted –nevermore!

    Ve Kuzgun asla kıpırdamadan, hala oturuyor, oturuyor hala
    Sessiz Pallas büstünün üzerinde tam kapımın yukarısında;
    Ve gözleri düş kuran bir şeytanın gözleri gibi
    Ve üstünden akan lamba ışığı zemine düşürüyor gölgesini;
    Ve ruhum zeminde dalgalanan bu gölgeden
    Kaldıramayacak kendisini asla!
  • Eşref, Paşa’ya hâlihazırda yolda olduğunu ve şu andan itibaren gizliliği korumak için kimseyle görüşmeyeceğini
    yazdı. Bir kereliğine de olsa, telgraf hatlarının erişimi dışında kalacağına muhtemelen memnundu. Artık geri dönüş yoktu. Bir sonraki gün, bölgedeki son Osmanlı ileri karakolu olan Ebu el-Naam’ı terk edip çöle doğru ilerlediler. Kaledeki subay, kentin dışına kadar onlara refakat etmesi için bir hecinsüvar birliği görevlendirdi. Yola çıkmak üzerelerken Şerif Hüseyin’e bağlı kuvvetlerin Medine’ye doğru ilerlediği haberi geldi. İleri karakolun başındaki subay şöyle söyledi: “İnşallah deruhte ettiğin işte muvaffak olursun, yoksa elimde olsa seni çeviririm.”
    Bu, neredeyse Eşref ’in o gece göreceği rüya kadar uğursuz bir işaretti. Hayber yönünde, kervandaki develer için çok dik olan bir araziyle karşılaştıkları bir günlük meşakkatli ilerleyişin ardından, adamların develerdeki yükleri indirip onları sarp yoldan sürüklemek zorunda kaldıkları “zor bir operasyon” icra ettiler. Osmanlı kuvvetlerinin, kendisine egzotik bir marifet gibi gelen bu işi başarmalarının ardından, grubun Bedevi rehberi Eşref ’e,
    “Hak Allah antum afârît: Allah hakkı için siz şeytansınız,” diyerek hayretini ifade etmişti. Geceyi, arkalarını emniyete alan bir tepeye sığınarak geçirdiler. Eşref, sürpriz bir taarruza karşı tedbir olması maksadıyla makineli tüfeğin tepenin zirvesine kurulmasını emretti. Böylelikle onun koruması altında uyuyabileceklerdi. Fakat Eşref kesik kesik, rahatsız bir uyku uyudu. 12 Ocak 1917 günü, şafağın sökmesine iki saat kala nihayet uyandı ve
    gördüğü nahoş fakat muğlak rüya hakkında düşündü. Hâlâ uyumakta olan adamlarına baktı. Onların kaderini, onlara ve görevine karşı sorumluluklarını düşündü. “Memleketlerinde evlâd ü iyâllarını bırakarak bir hizmet-i vataniye ifası için peşime katılıp bir zaman Hazret’i Ali’ye meydan-ı harp olan Hayber’in şu ıssız çöllerine kadar gelmiş olan biçarelerin her birisi bir tarafta yatıyor. Kim bilir onlar da ne gibi bir rüyanın tesiri altında bulunarak mesrur veyahut mahzun oluyorlardı. Bunlara baktıkça şu manzara kalbime daha ziyade dokunuyor ve bir hiss-i kable’l vuku bu zavallıların son gecelerinin veda uykularını uyuduklarını bana ifham ettiriyordu.” Eşref ’in adamlarından birkaçı da geceyi onun gibi rahatsız geçirmişti. Eşref geleneksel rüya tabirlerine itimat etmediğini iddia ettiyse de, adamlarının inançları aksi yöndeydi. Adamlarından biri, geceleyin hissettiği bir seziden öylesine alt üst olmuştu ki, görev sırasında öleceğine kani oldu ve çocuklarını Eşref ’e emanet etti. Eyüp Berzenç isimli bir Çerkes süvari de gördüğü rüyalara aynı ölçüde inanmıştı. Rüyalar, bir muharebenin an meselesi olduğunu söylüyordu. O da çocuklarının bakım ve eğitimini Eşref ’e yükledi. Eşref de yüreğinde “bir huzursuzluk ve keder”
    hissetti, fakat adamlarının moralini yükseltmek için bunların zevzeklik olduğunu söyleyerek böyle konuşmalara son verdi. Zor bir görev yüklenmişlerdi. Yeterli suları yoktu ve [ateş yakmamak için ]düzgün bir yemek pişirmekten vazgeçmek durumunda kalmışlardı. Eşref adamlara yemek yerine çay ve peksimet verilmesini emretti. Makineli tüfek, bütün gece açıkta kaldığı için toz ve kumla kaplanmıştı ve sökülerek temizlenmesi icap
    ediyordu. Eşref Arap rehberin “yere çökmüş, çölün kumlarına parmağıyla garip işaretler çiziyor olduğunu” fark etti. Ne yaptığını sorduğunda, rehber, bulundukları yerden daha fazla ileri gitmeyeceğini, zira kumlarla istişare ettiğini ve onların burada durmaları gerektiğini söylediğini belirtti. Eşref öfkeden mosmor oldu. “Raml ile rüya ile yola gidenlerden değilim,” dedi. “Hurafet ile imrar-ı hayat devirleri çoktan geçmiştir; Allah ne yazdıysa o olur,” diye karşılık verdi ve rehbere yoluna devam etmesini söyledi. Sıcak yemek yememiş ve birçoğu düzgün bir uyku çekememiş olmasına rağmen, kervan kısa süre sonra yeniden yola koyulmuştu. Hedefleri Hayber vahasıydı. Bu şehir, Müslüman kuvvetlerin 629 yılında Hayber’in Yahudi sakinlerini bozguna uğrattıkları muharebeye ev sahipliği yapmış olması nedeniyle, erken dönem İslam tarihinde ünlüydü. Müslümanlar neticede Yahudileri şehirden çıkarmış ve zengin hurma üretimini denetimleri altına almışlardı. Şehir bu hadisenin öncesinde Peygamber’in
    dedesinin kadın bir kâhinle istişare etmeye gittiği şehir olarak biliniyordu. Peygamber’in dedesi burada en küçük ve en sevdiği oğlunu, yani Peygamber’in babası olan Abdullah’ı kurban edip etmemesi hususunda bir kadın kâhinle istişare etmişti. Artık düşman topraklarında oldukları için Eşref “azami güvenlik önlemleri”
    alınmasını emretti. Morallerini bozmamak için bunun sadece bir tatbikat olarak yapıldığını, fakat bu bölgenin sık sık yerel kabilelerin baskın ve pusularına sahne olduğunu bildiğini söyledi. Yancılar ana kervanın iki tarafında mevzilenirken, o da öncü olarak yola koyuldu. İçinden geçmekte oldukları vadinin örtüsünden pek yakında çıkacaklardı. Eşref, kendisi ve keşifçilerinin önlerindeki araziyi inceleyebilmeleri için atların arkadan getirilmesini emretti. Fakat Bedevi keşifçilerden biri az sonra aniden hareketsiz kalıp onlara da durmalarını işaret etti. Hızla Eşref ’e doğru gelip, uzakta bir kervan gördüğünü söyledi. Söylediğine göre bu, içindeki adamların “çekirge sürüsü” gibi göründüğü devasa bir kervandı. Eşref makineli tüfek ve bütün hecinsüvarların ileri getirilmesini
    istedi. Bir tepeciğe tırmandı ve bu büyük kuvvetin 1,5 kilometre mesafede olduğunu gördü. Güneyden kuzeye doğru ilerliyorlardı. Gevşek intikal düzenlerinden anlaşıldığı kadarıyla, batıdan doğuya ilerleyen ve dolayısıyla çarpışma rotasında olan Osmanlı kuvvetini fark etmemişlerdi. Söz konusu kuvvetin kimliği ve kime bağlı olduğu belirsizdi. Şerif Hüseyin’den yana da olabilirlerdi Osmanlılardan yana da. Eşref kervanını kayalıkların ardına gizledi. Arazinin kıvrımları arasında hep birlikte yüz üstü uzandılar. Şansları yaver gitmedi. Bedevilerden ikisi ana
    gruptan ayrılıp Eyüp Berzenç ve on adamının Eşref ’in sağ kanadında mevzilenmiş olduğu tepeye doğru ilerledi. Eşref, yerlerini ele vermemek için kuvvetlerine kesinlikle gerekmediği sürece ateş açmama emri vermişti. Eyüp Bey’in adamları, kendileriyle karşılaşan iki gözcüden birini ateş açmadan ele geçirdiler, diğer gözcü ise kaçmayı başardı. Ele geçirilen süvari, taşıdığı İngiliz tüfeğiyle birlikte Eşref ’in önüne getirildi. Karşılarındakiler şüphesiz
    düşman tarafındalardı ve İngilizler onları iyi donatmıştı. Kaçmayı başaran süvarinin az sonra ana gruba haber salacak olmasından dolayı, Eşref o noktaya kadar gözettiği tedbir hâlini bir kenara bıraktı. Kervan hakkında mümkün olduğunca bilgi alıp rapor vermesi için bir keşifçi gönderdi. Yerel rehberler büyük kuvvetin kimden yana olduğu konusunda ihtilafa düştülerse de Eşref bunların “Arap İsyanı”nın bir parçası olduklarını biliyordu.
    Düşman kuvvetinin hacmi ve yakınlığı, kendisinin çok daha küçük olan grubunun kazayla ifşa olmasıyla birleşince, Eşref ’in midesine kramplar girmeye başladı. Düşmanın ana kuvveti, araştırma yapmak için 2.000 kişilik bir kuvvet göndermek adına az sonra durunca herşey aşikâr oldu. Rüyalarında adamlarına malum olan muharebenin artık eli kulağındaydı. Mekkeli süvari kuvveti, yaklaşık 1 kilometre kadar ötedeyken taarruza geçti. 2.000 hecin ve binicileri Osmanlı sefer kuvvetinin üstüne yağdı. Eşref, kuvvetini üç küçük müfreze şeklinde teşkilatlandırmıştı. Arkalarındaki derin vadide saklı olan ana kervanı korumak üzere Eşref merkezde, on kişilik birimiyle Çallı Hüseyin sol kanatta ve Eyüp Berzenç’in on adamı ileride ve sağ kanattaydı. Şerif Hüseyin’in süvarileri 700 metrelik
    menzile girdiklerinde Eşref makineli tüfek takımına derhal ateş açmalarını emretti. Fakat tam o anda Eşref bir başka taarruz grubunu fark etti. Bunlar atlı süvarilerden oluşuyor ve sol taraftan Osmanlıların merkezine doğru ilerliyorlardı. Çallı Hüseyin’in adamları bu taarruz grubuna ateş açmadılar; geçmelerine izin verip, sonrasında arkalarından ateş açmayı düşünmüşlerdi. Fakat arazi makineli tüfeğin ateş sahasını kısıtlayarak, süvarilerin
    herhangi bir engelle karşılaşmadan ilerlemesine olanak sundu. Makineli tüfeğin pozisyonunu değiştirmek için artık çok geçti; Eşref ve dört adamı, hücum etmekte olan süvarilere doğrudan ateş açabilecekleri, açıktaki bir tümseğe çıktılar. Az sonra Çallı Hüseyin’in müfrezesi de ateşe başladı. Yoğun ateş, hücum etmekte olan Araplar arasında kargaşaya neden oldu. Çallı Hüseyin’in adamlarından birinin attığı bir tüfek bombasıyla kargaşa paniğe dönüştü. Hücum eden grup dağılmış, fakat farkında olmaksızın Osmanlıların ricat hattını iyice tıkayan bir bölgeye çekilmişti.
    Osmanlı kuvveti tam da yarattığı kaostan istifade edecekken makineli tüfek tutukluk yaptı ve bu da Arap kuvvetlerine geri çekilme, yeniden düzen alma ve cephe taarruzlarını yenileme imkânı tanıdı. Taarruz grubunun ikinci denemesi daha ihtiyatlı oldu; makineli tüfek tamir edilip yeniden ateşe başladığında Arap süvariler akıllılık ederek durdular ve böylece Osmanlı makineli tüfeğini belirleyici bir rol oynamaktan mahrum bıraktılar.
    Bu esnada Şerif Hüseyin’e bağlı kuvvetlerin ana gücü Osmanlıların etrafını çevirmek üzere yeniden düzen almıştı. Osmanlıları kanatlarından çevirmek için geniş bir manevraya başlamalarıyla, Eşref böyle üstün bir kuvvet karşısında hayatta kalmak adına tek şanslarının etrafları çevrilmeden evvel kaçmak olduğunu fark
    etti. Fakat kaçış güzergâhları tıkanmıştı. Eşref ve yaveri, ilerideki mevzilerinden ayrılarak, ana kervanın ricatını idare etmek üzere geri döndüler. Artık kendilerine 300-400 metre kadar yaklaşmış olan Mekkeli süvarilerden müteşekkil bir grubun hafif silahlarıyla icra ettiği bir yaylım ateşinin altında kalmışlardı. Nihayet ana kervana ulaşan Eşref, gelirken kullandıkları ve şimdi önü kesilmiş olan vadiyi es geçip paralel bir vadi üzerinden geri çekilmeleri talimatını verdi. Taşıdıkları paranın vadiye gömülmesini emrederek, düzenli bir geri çekilme için plan yapmaya başladı. İlk önce Eyüp Berzenç’in grubunun çekilmesini ve ardından Çallı Hüseyin ve makineli tüfek müfrezesi ricat ederken Berzenç grubunun onları korumasını istedi. Bu sırada düşman, çemberi daraltıyordu. Eşref ’in yaveri hızla gelip, geri çekilmeyi umdukları vadinin 500 metreden sonra çıkmaz yola dönüştüğünü bildirdi. Adamlar ana kervanı korumak üzere tepe hattındaki mevkilere tırmanırken, Eşref develerin geçitte çömeltilmelerini emretti. Makineli tüfeği adamlarının geri kalanıyla birlikte bu geçide çekebilmeyi umuyordu. Böylelikle burada bir savunma mevzii oluşturacak ve daralmakta olan kıskaçtan kurtulmaya teşebbüs edecekleri gecenin karanlığı çökene kadar dayanmayı umacaklardı. Düşman, makineli tüfek takımının geri çekilmeye başlamasıyla birlikte, saldırısının şiddetini artırdı. Eşref ’in “şehitler” olarak andığı birkaç kayba karşın takım, içlerinden birinin meydan okurcasına “Hayber kalesi” olarak adlandırdığı daha dar olan savunma mevziine
    çekilmeyi başardı. Şimdi bir başka yaylım ateşi, düşmanın bir başka hücumunu haber veriyordu. Bu hücum, tüfek ve bombaların kullanıldığı bir çapraz ateşle Osmanlıların mevziine sadece 50 metre kala durduruldu. Şerif Hüseyin’in kuvvetleri yaklaşmaktaydı. Eşref ’in sözleriyle, “100’e karşı 1 oynanan bir futbol maçını” andırana kadar, mevziinin sağ ve ön taraflarındaki çarpışma dişe diş, süngüye süngü ve hançere karşı hançerle sürdü.
    Zaman hızla geçti. Muharebe sabah başlamış ve vakit çoktan öğleden sonrayı bulmuştu. Eşref ve adamları tükenmişliğin adım adım kendilerini sarmaya başladığını hissedebiliyorlardı. Hareketsizleşmeye, ayaklarının üstünde duramayacak kadar yalpalamaya başladılar. Neredeyse her biri o veya bu şekilde yaralanmıştı artık. Eşref makineli tüfeğin namlusunu yakaladı ve adamlarından birinin yardımıyla onu daha yüksek bir yere
    kaldırmaya çalıştı. Fakat tepe Bedeviler tarafından süratle ele geçirildi. Artık herkes kendi başının çaresine bakmak zorundaydı. Eşref, solundaki Çallı Hüseyin ve sağındaki Eyüp Berzenç istikâmetlerinden artık herhangi bir direniş emaresi işitmiyordu. Durum son derece boğucuydu. Yalnızca adamlarının teslim olmadan ölmüş olmalarıyla bir nebze gurur duyabilirdi. İçlerinden sadece birkaçı hâlâ hayattaydı. Bunlar da muharebe meydanı
    boyunca dağılmışlar, neresi müsaitse orada iki veya üç kişilik gruplar hâlinde direniyorlardı. Eşref, sonunda, hayatta kalan Osmanlı askerlerinden bir ya da ikisiyle birlikte bir yükseltiyi ele geçirmeyi başardı, fakat Arapların şiddetli saldırısı devam etmekteydi. Eşref, birden adamlarının birinin hâlâ çarpışmakta olduğunu fark etti. Bir kayanın arkasına siper almış, tüfeğini ateşliyor ve yaklaşan düşmana süngüsüyle saldırıyordu. Adam, bir anlık bir aralıkta Eşref ’i gördü ve destek ateşiyle onu korumayı vaat edip, atına binerek kaçması için ısrar etti. Diğer
    yandan bir başka adamı da aynı hususta ısrar ediyordu. “Aman beyim,” dedi, “bize ne olduysa oldu, Allah aşkına şu ata bin de bari sen kendini kurtar! Kendini şu heriflere yedirme!” Eşref, aşağıya bakıp atının nasıl olduysa hâlâ adamlarının biri tarafından tutulmakta olduğunu gördü. Tam o anda bir bağırtı duyuldu:
    “Beyim, hazineyi buldular.” Eşref yeniden aşağı baktı ve Bedevilerin gömülmüş paraya bir çekirge sürüsü gibi akın ettiklerini gördü. Osmanlı kuvvetinden geriye kalanlar Bedevi yığınına ateş açtı. “Attığımız kurşunların beheri bu insan yığını içinde birkaç adam delip geçtiği hâlde kimse buna aldırış etmiyor, cesetler birbiri üzerine yığıldığı hâlde bile bu ölüm fırtınası, yağmacıları katiyen işlerinden alıkoymayarak altın kapışmak hususundaki
    faaliyetlerine halel getirmiyordu.” Başka yerlerdeki görüntüler de aynı ölçüde gaddarcaydı. Eşref, adamlarından birinin karnının deşilmekte olduğunu duydu. Bir başkası bir mermiyle vuruldu ve kayalardan baş aşağı yuvarlanıp
    beş metre yüksekliten düşerek öldü. Eşref ve hâlâ çevresinde olanlar, 50 metre öteden adamın kafatasının açıldığını gördüler. Bir diğer yoldaşları o kadar tükenmişti ki tüfeğinin şarjörünü değiştiremiyordu. Gözleri bir yandan diğerine devrilirken ağzından köpükler çıkmaya başladı. Eşref yanına yaklaştığında adamın komutlara neden yanıt vermediğini anladı. Vücudu mermilerle deşilmişti ve gözleri kararmaktaydı. Bu kıyımın ortasında Eşref son bir çabaya teşebbüs etti. Adamlarına kayalık bir zirveyi almalarını ve oradan gelmekte olan Bedevileri ateş altına alabilecekleri bir mevzi oluşturmalarını emretti. Makineli tüfek takımından bir teğmen onlara katıldıysa
    da emri yerine getirmeye çalışırken vuruldu. Eşref silahı kaptı ve tepeden yukarı doğru ilerlemeye başladı. Fakat mühimmatının ve makineli tüfeğin sabitleneceği üçlü ayağın kayıp olduğunu fark etti. Onları taşımakla yükümlü olanlar ya ölmüşlerdi ya da kayıplardı. Vaziyetin beyhudeliğini fark eden Eşref, silahın imha edilip gömülmesini emretti. Ümidini gittikçe yitiren Eşref, etrafındaki birkaç adamla birlikte bir keçi yolundan ilerlemeye çalıştıysa da grup bir kez daha ağır ateş altında kaldı. Eşref ’in arkasındaki adamlardan biri vuruldu. Bir başka adamı yerde
    kıvranıyor, ötekiler ise onun yarasını sarmaya çalışıyordu. Geriye kalan iki yoldaşıyla birlikte ilerlemeye çalışan Eşref kasığında şiddetli bir acı hissetti ve yere yuvarlandı. Ve ilk sadme ile önüme düşen kurşun darbesiyle yerden kopan bir taşın husyelerime çarptığını sandım. Istırabım tesiriyle alıklaşmış idim. Bu kendi mahalline mahsus acıyla nefesim kesildi, sunar ve bu sırada bazı detayları yanlış verir. Göğsüme bir şey bastı. Gözlerim karardı. Bir müddet etrafımı görmedim. Hafif bir baygınlık geçiriyordum.

    Ayıldığında kulakları çınlıyordu. Böbrek ve kasığındaki acı nedeniyle kusacak gibiydi. İlerleyebilmek için gücünü toplamaya çalıştı, fakat yağmacılara ateş açarak, sadece, sönmeye yüz tutmuş muharebeyi yeniden alevlendirdi. Nihayet çarpışma yeniden dindiğinde vakit artık neredeyse gün batımıydı. Eşref ilerlemeye çalışırken yeniden vuruldu ve kaçmak için kendini yeniden zorladı. Sonunda bir tepeye ulaşmayı başardı, fakat bir kez daha vuruldu ve yere düştü. Düşünceleri karısına, çocuğuna ve ailesine kaydı. Astı İzzet onu bir kayanın arkasına çekti. Eşref hâlâ düşmana ateş etmeye çabalıyordu. Mekkeli bir Şerif başına dikilerek kendisini teslim olmaya ikna etmeye çalıştı.Böylelikle hayatı bağışlanacaktı. Eşref ’in “kaç” emrine rağmen Şerif ısrarcı oldu ve iki adam el sıkıştı. İzzet revolverini Şerif ’in kafasına doğrultarak adamın beynini patlatmayı teklif ettiyse de Eşref, bu tokalaşmanın daha fazla mücadele etmeden teslim olma anlamına geldiğini söyleyerek revolveri indirdi. Muharebe sona ermişti. Artık yapılabilecek tek şey ölü ve yaralıları bulmak için muharebe alanını incelemekti. Bedeviler, ölülerden birçoğunu çırılçıplak soymuştu. Eşref ve geride kalanlar çok üzgündü. Eşref ’in yarasının acısı aniden bedenini sardı ve
    uzanmak zorunda kaldı. Adamlarından biri yeri temizleyerek yaralı bacağını sardı. Yerde uzanan Eşref, bir muharebe raporu yazmaya niyetlendi; fakat kalemini muharebe sırasında kaybettiğini fark edince İzzet’e sözlü bir beyan verdi ve bunu orada bulunan Osmanlı kuvvetlerine aktarması için İzzet’in Ebu el-Naam’a dönmesini emretti. Sonunda Eşref, isyana bağlı güçler tarafından olaysız bir biçimde gözaltına alındı. Muharebe sırasında toprağa düşen askerlerine içli bir dua okumasına müsaade edilmesinin ardından, deveyle Emir Abdullah’ın çadırına götürüldü. Orada yere yatırıldı, bir doktor tarafından muayene edildi ve kendisine biraz yiyecek verildi. Saygılı bir muamele gördüyse de, neden bir Arap ülkesinde çarpışma zahmetine girdiği ve bunu neden İttihat ve Terakki Cemiyeti adına yaptığına ilişkin sorgulandı. Kuşların Şeyhi olarak bilindiği zamanlardan, yani eski rejim
    döneminde Arabistan’da geçirdiği yıllardan tanıdık bazı yüzler gördü. Ertesi gün Eşref ve küçük müfrezesi, muharebenin ardından onlarla ilgilenen doktorun da eşliğinde yoldaydı. Devesinin sarsak adımları yaralarının acısını şiddetlendiriyordu. Ais Vadisi isimli bir yere ilerlemektelerdi. “Arap İsyanı”na bağlı güçler için Eşref ’in ele geçirilmesi bir kutlama sebebiydi.
  • Bu yazımda yaklaşık 4 ay önce tanıştığım biri ile tanıştırmak istiyorum sizi... Kendisi ile 10 Şubat 2018'de gece saat 9'a yakın Urfa'nın güzel bir sokağında karşılaştık ... Sanırım o beni tanışmadan önce de tanıyordu hatta ismimi dahi sormadan bildi! Sözü uzatmadan aramızda geçen sohbete davet ediyorum sizi..
    -Merhaba öğretmenim.
    -Merhaba! Kimsiniz? Tanıdık bir hava esti sizinle konuşunca?
    -Ben seni çok iyi tanıyorum öğretmenim. Sohbetimizin sonuna doğru sen de beni çok iyi tanıyacaksın eminim. Şimdi sana bir şiir sunmak istiyorum. Bak ne güzel demiş Yahya Kemal BEYATLI:
    Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapayalnız ,
    Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsız,
    Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!...
    İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.
    -Evet, güzel bir şiir. Çevremde böyle çok insan var.
    -Gerçekten güzel mi yoksa ben güzel dediğim için mi güzel dedin?
    - Aslında son iki dize güzel. İlk 2 dizeyi beğenmedim.
    -Yani bir anlamda bakış açın benim söylemimle şekillendi öyle mi?
    -Evet, öyle.
    - Şurası muhakkak ki öğretmenim, kendin olmazsan hep bir başkasının kuklası olursun.
    -Öyle ama bunun önüne geçemiyor ki insan!
    -Sanırım sen hata yapmaktan da korkuyorsun?!
    -Evet. Nereden anladın bunu?
    -Hata yapmaktan korkan insanlar sorun odaklı düşünüp konuşurlar. Sen de sorun odaklı konuştun az önce... Hata yapmaktan korkma öğretmenim! Bak güzel bir âlim ne demiş bu konu hakkında:
    İnsan hatadan hâlî olamaz, fakat tövbe kapısı açıktır. (RNK)
    -Anlıyorum...
    -Neden mutlu değilsin?
    -Bilemiyorum. O kadar çok şey var ki mutsuz olmam için...
    -Sende şunlardan var mı hiç? Sürekli kendine bişeyleri açıklama ve başkasını memnun etme isteği, yetersiz olduğun inancı ve içinden geleni yapamama.
    -Evet, var. Hatta baskın şekilde var bunlar!
    -Peki bu huylardan kurtulup mutluluğu ve birçok güzel duyguyu enerjinin doruk noktasında yaşamak ister misin?
    -İsterim hem çok isterim de nasıl olacak ki bu?
    -Kendin ol.
    -Bu kadar mı yani? Bu kadar basit mi benim sorunlarımın çözümü ve mutlu olabilmem?
    -Evet! İstersen sorunlarını beraber çözebiliriz.
    -Olur. Kendimi değersiz hissetmemden başlayalım...
    -Sen kendini sandığından çok değersiz görüyorsun öğretmenim.
    -Evet, bazen dediğin gibi çok değersiz görüyorum kendimi..bunun önüne nasıl geçilebilir?
    -Evvelâ sen, kendin olduğun kadar değerlisin. Yani dışarıdan sana eklenen hiçbir şey seni doğrudan değerli yapmaz.
    -Onlar değersiz mi yani?
    -Hayır. Ama onlar kendin olmadan sadece saman alevinin ışığı gibi yardım ederler zifiri karanlıkta sana...
    -Sürekli bir şeyleri kendime açıklarken buluyorum kendimi. Bu nasıl çözülecek?
    -Dikkat edersen 'Bu nasıl çözülecek?' dedin; 'Bunu nasıl çözebilirim?' demedin! Hayatı bir başkasının gözünden görmeyi bırakmalısın. Kendi paradigman ile bakmalısın hayata.
    -Bazen başkasını memmun etme isteği oluşuyor içimde. Onu önlemek için ne yapabilirim?
    -Bu konuda bir kitaptan alıntı yapmalıyım:
    Ey nefis! Eğer takva ve amel-i salih ile Halıkını razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kafidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi aciz kullardır. Maahaza ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafi olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmiş ise, o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih yine sultanın izni lazımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır... (RNK)
    -Aslında ben çoğu şeyden korkuyorum.
    -Yalnız değilsin öğretmenim. William Shakespeare'nin şu şiiri durumunu özetliyor:
    İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
    Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
    Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
    Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
    Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
    Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
    Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi birşey vermedigi için.
    Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için.
    -Evet, özetlemiş. Çözümü için ne yapabilirim peki?
    -Sanırım bu alıntı çözüm için yol gösterecektir sana: "Cenab-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş, hayatı tahrib için değil! Ve hayatı ağır ve müşkil ve elim ve azab yapmak için vermemiştir. Havf iki, üç, dört ihtimalden bir olsa.. hatta beş-altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkarane bir havf meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek evhamdır, hayatı azaba çevirir." (RNK)
    -Evet, çözüm için ışık oldu karanlığıma...
    -Bir de küçük bir tavsiyem olacak sana öğretmenim: Hatalara müsamaha ile bakmak gerek... Her insanın iyi ve kötü yönleri vardır. Sen olabildiği ölçüde hatalara müsamaha ile hoşgörü ile yaklaşmalısın ki insanlara veya olaylara veyahut durumlara değil de fikirlere, mutluluğa, idealine ve bütün güzel duygulara yani kendine odaklanabilesin.
    -Güzel bir tavsiye... Şöyle bir sıkıntım var benim: Yalnız kalamıyorum..sürekli kendimi bir başkasına muhtaç hissediyorum.
    -Burada dikkatini bir noktaya çekmek istiyorum: Bahsettiğin iki özellik birbirini gerektiriyor yani yalnız kalamaman kendini başkasına muhtaç hissetmene neden olur; kendini başkasına muhtaç hissetmen yalnız kalamamanın sonucudur.
    -Evet, bunu ben de fark ettim şimdi. Bu durumda çözüm tek noktada yani yalnız kalamama sorunumun çözümünde olmalı.
    -Evet öğretmenim, çözüm dediğin yerde. Şimdi çözüme ulaşabilmen için ben sana sorayım: Daha kaç yıl yaşarsın?
    -Bilmem ki... En fazla 60-70 yıl.
    -Sonra ne olacak?
    -Her insan gibi kabre gireceğim elbette. Veda edeceğim bu dünyaya.
    -Peki sen kabirde iken yanında kim olacak?
    -Sadece ben.
    -Sen ve kendin. Peki cevap ver bakalım: Her zaman senle olan biri ile mutlu olmak mı istersin yoksa bazen görünüp bazen olmayan ve seni ne zaman terk edeceği belli olmayan biri(leri) ile mi mutlu olmak istersin?
    -Elbette bütün ruhumla 'ebed ebed' derim!
    -Ne güzel bir cevap!
    -Ben bazen maske takıyorum..kendim olamıyorum bir türlü?
    -Bu şiir sana gelsin o zaman:
    Bana aldanmayın!
    Yüzüm bir maskedir,
    Sizi aldatmasın.
    Binlerce maskem var.
    Çıkarmaya korktuğum.
    Ve, hiç biri ben değilim...
    Olmadığımı göstermek
    İkinci doğam oldu.
    'kendinden emin biri' dersiniz,
    sanki güllük gülistanlık
    benim için herşey...
    adım güven belirtir.
    Ve,
    Oyunumun adı
    Ağırbaşlılıktır.
    İçimde ve dışımda denizler sakin,
    Herşeyin kumandanı ben...
    Fakat, inanmayın bana,
    Lütfen! ..
    Herşey dışta düzgün ve cilalı,
    Hiç yıpranmayan, her zaman saklayan
    O maske! ..
    Altta ne güven, ne de rahatlık...
    Altta,
    Karışıklık, korku ve yalnızlık içinde bocalayan
    Gerçek ben! ..
    Ama saklarım bu gerçeği savunuculukla
    Kimsenin bilmesini istemem
    Zayıf taraflarımı düşündükçe,
    Titrer ve sararırım...
    Ve başkaları görürse iç dünyamı...
    Gerçek beni ve yalnızlığımı!
    İşte, maskelerimi onun için takarım...
    Onun için, arkalarına saklanacak maskelerim var.
    Onlar, gösterişle kullanabileceğim
    Parlatılmış yüzlerim.
    Bana,
    'sen değerlisin' diyecek,
    'maskesizken daha bir insansın'
    'daha bir bendensin'
    'daha yakın, daha bir dostsun'
    diyecek bir bakışa
    muhtacım...
    benim yanıma sokulman kolay olmayacaktır! ..
    uyarırım seni dost! ..
    uzun yıllar kendini yetersiz hissetmiş ben,
    sana kendini kolayca açmayacaktır...
    bütün gücümle tutunacağım maskelerime
    ne kadar sokulursan yakınıma
    o denli şiddetli geri iteceğim seni...
    kim olduğumu merak ediyor musun?
    Hiç merak etme...
    Ben çevrendeki
    Her erkek ve kadınım...
    Maske takan her insanım.
    Çeviren: Doğan Cüceloğlu
    -Manidar bir şiir. Yalnız bu defa sorduğum sorunun cevabını tahmin ettim ben!
    -Bak sen! Neymiş cevap?
    -Bütün maskeler, kendim olmadığım için sığındığım sahte kimlikler aslında..kendim olmalıyım.
    -Evet, öğretmenim. Bu cevap alkışı hak ediyor!
    Bir de çocuklar gibi anı yaşamalısın! Çocuklar; öncesinde veya sonrasında, geçmişte veya gelecekte değil anı yaşarlar!
    -Teşekkür ederim. Peki çok önemli bir sorum olacak: Ben mutlu olmayı beceremiyorum bir türlü. Ne yapabilirim bu beceriyi kazanmak ve kazandıktan sonra geliştirmek için?
    -Ne güzel demiş Farabi: Mutluluk kendine yetebilmektir.
    Öğretmenim, çok sevdiğin bir oyundasın diyelim. Kazanmak mı için oynarsın yoksa kaybetmek için mi?
    -Öyle soru olur mu canım? Elbette kazanmak için oynarım.
    -Peki kazanmak ya da kaybetmenin ötesinde bir şey olduğunu biliyor muydun?
    -Hayır. Nedir o?
    -Oyunun tadını çıkarmak öğretmenim, oyunun tadını çıkarmak! Sen de büyük çoğunluk gibi kazanmaya odaklanıp oyunun keyfinden mahrum ediyorsun kendini. Kazansan da kaybetsen de önemli olan oyunun tadını çıkarmak.
    -Sanırım anladım.
    -Hayatın da böyle işte..belli şeylere odaklanıp hayatın neşesini göremiyorsun. Sürekli yeni ve çoğu zaman ulaşılmaz hedefler seni bu duruma sürüklüyor... Şu alıntı ile sohbetimizi nihayete erdirelim: Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...(RNK)
    -Konuşmamız boyunca birçok defa alıntı yaptığın kitabın adı ne? Yazarı kim?
    -Alıntı yaptığım kitaplar muhtelif yerlerden aldığım bir külliyat aslında..ismi Risale-i Nur külliyatı. Yazarı Bediuzzaman Said Nursi.
    -Son bir sorum var sana: Bu kadar konuştuk, yardım ettin bana. Gerçekten çok teşekkür ederim! Adını ve kim olduğunu öğrenebilir miyim?
    -Konuşmanızın başından beri dilinde olan 'Kendim' benim.
    -Yani ben bugün kendim ile tanışıp sohbet ettim öyle mi?
    -Evet, öğretmenim. Tanıştığımıza memnun oldum.
    -Ben de memnun oldum tanıştığımıza ama çok şaşırdım! Neden bazen bırakıp gidiyorsun beni?
    -Benim bırakıp gittiğim yok ki öğretmenim, sen beni bırakmadıkça ben seni bırakmam!
    -Bu arada ben seni çok sevdim!
    -Kendin olduğun ve kendini sevdiğin sürece hep böyle mutlu ve bütün güzel duyguları en güzel enerjin ile doruk noktasında yaşayacaksın... Benimle kal...
    Selâmetle...

    Mahmud KARAKAŞ
    08.06.2018
    ŞANLIURFA
  • Bu yazımda yaklaşık 4 ay önce tanıştığım biri ile tanıştırmak istiyorum sizi... Kendisi ile 10 Şubat 2018'de gece saat 9'a yakın Urfa'nın güzel bir sokağında karşılaştık ... Sanırım o beni tanışmadan önce de tanıyordu hatta ismimi dahi sormadan bildi! Sözü uzatmadan aramızda geçen sohbete davet ediyorum sizi..
    -Merhaba öğretmenim.
    -Merhaba! Kimsiniz? Tanıdık bir hava esti sizinle konuşunca?
    -Ben seni çok iyi tanıyorum öğretmenim. Sohbetimizin sonuna doğru sen de beni çok iyi tanıyacaksın eminim. Şimdi sana bir şiir sunmak istiyorum. Bak ne güzel demiş Yahya Kemal BEYATLI:
    Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapayalnız ,
    Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsız,
    Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!...
    İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.
    -Evet, güzel bir şiir. Çevremde böyle çok insan var.
    -Gerçekten güzel mi yoksa ben güzel dediğim için mi güzel dedin?
    - Aslında son iki dize güzel. İlk 2 dizeyi beğenmedim.
    -Yani bir anlamda bakış açın benim söylemimle şekillendi öyle mi?
    -Evet, öyle.
    - Şurası muhakkak ki öğretmenim, kendin olmazsan hep bir başkasının kuklası olursun.
    -Öyle ama bunun önüne geçemiyor ki insan!
    -Sanırım sen hata yapmaktan da korkuyorsun?!
    -Evet. Nereden anladın bunu?
    -Hata yapmaktan korkan insanlar sorun odaklı düşünüp konuşurlar. Sen de sorun odaklı konuştun az önce... Hata yapmaktan korkma öğretmenim! Bak güzel bir âlim ne demiş bu konu hakkında:
    İnsan hatadan hâlî olamaz, fakat tövbe kapısı açıktır. (RNK)
    -Anlıyorum...
    -Neden mutlu değilsin?
    -Bilemiyorum. O kadar çok şey var ki mutsuz olmam için...
    -Sende şunlardan var mı hiç? Sürekli kendine bişeyleri açıklama ve başkasını memnun etme isteği, yetersiz olduğun inancı ve içinden geleni yapamama.
    -Evet, var. Hatta baskın şekilde var bunlar!
    -Peki bu huylardan kurtulup mutluluğu ve birçok güzel duyguyu enerjinin doruk noktasında yaşamak ister misin?
    -İsterim hem çok isterim de nasıl olacak ki bu?
    -Kendin ol.
    -Bu kadar mı yani? Bu kadar basit mi benim sorunlarımın çözümü ve mutlu olabilmem?
    -Evet! İstersen sorunlarını beraber çözebiliriz.
    -Olur. Kendimi değersiz hissetmemden başlayalım...
    -Sen kendini sandığından çok değersiz görüyorsun öğretmenim.
    -Evet, bazen dediğin gibi çok değersiz görüyorum kendimi..bunun önüne nasıl geçilebilir?
    -Evvelâ sen, kendin olduğun kadar değerlisin. Yani dışarıdan sana eklenen hiçbir şey seni doğrudan değerli yapmaz.
    -Onlar değersiz mi yani?
    -Hayır. Ama onlar kendin olmadan sadece saman alevinin ışığı gibi yardım ederler zifiri karanlıkta sana...
    -Sürekli bir şeyleri kendime açıklarken buluyorum kendimi. Bu nasıl çözülecek?
    -Dikkat edersen 'Bu nasıl çözülecek?' dedin; 'Bunu nasıl çözebilirim?' demedin! Hayatı bir başkasının gözünden görmeyi bırakmalısın. Kendi paradigman ile bakmalısın hayata.
    -Bazen başkasını memmun etme isteği oluşuyor içimde. Onu önlemek için ne yapabilirim?
    -Bu konuda bir kitaptan alıntı yapmalıyım:
    Ey nefis! Eğer takva ve amel-i salih ile Halıkını razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kafidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi aciz kullardır. Maahaza ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafi olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmiş ise, o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih yine sultanın izni lazımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır... (RNK)
    -Aslında ben çoğu şeyden korkuyorum.
    -Yalnız değilsin öğretmenim. William Shakespeare'nin şu şiiri durumunu özetliyor:
    İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
    Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
    Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
    Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
    Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
    Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
    Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi birşey vermedigi için.
    Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için.
    -Evet, özetlemiş. Çözümü için ne yapabilirim peki?
    -Sanırım bu alıntı çözüm için yol gösterecektir sana: "Cenab-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş, hayatı tahrib için değil! Ve hayatı ağır ve müşkil ve elim ve azab yapmak için vermemiştir. Havf iki, üç, dört ihtimalden bir olsa.. hatta beş-altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkarane bir havf meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek evhamdır, hayatı azaba çevirir." (RNK)
    -Evet, çözüm için ışık oldu karanlığıma...
    -Bir de küçük bir tavsiyem olacak sana öğretmenim: Hatalara müsamaha ile bakmak gerek... Her insanın iyi ve kötü yönleri vardır. Sen olabildiği ölçüde hatalara müsamaha ile hoşgörü ile yaklaşmalısın ki insanlara veya olaylara veyahut durumlara değil de fikirlere, mutluluğa, idealine ve bütün güzel duygulara yani kendine odaklanabilesin.
    -Güzel bir tavsiye... Şöyle bir sıkıntım var benim: Yalnız kalamıyorum..sürekli kendimi bir başkasına muhtaç hissediyorum.
    -Burada dikkatini bir noktaya çekmek istiyorum: Bahsettiğin iki özellik birbirini gerektiriyor yani yalnız kalamaman kendini başkasına muhtaç hissetmene neden olur; kendini başkasına muhtaç hissetmen yalnız kalamamanın sonucudur.
    -Evet, bunu ben de fark ettim şimdi. Bu durumda çözüm tek noktada yani yalnız kalamama sorunumun çözümünde olmalı.
    -Evet öğretmenim, çözüm dediğin yerde. Şimdi çözüme ulaşabilmen için ben sana sorayım: Daha kaç yıl yaşarsın?
    -Bilmem ki... En fazla 60-70 yıl.
    -Sonra ne olacak?
    -Her insan gibi kabre gireceğim elbette. Veda edeceğim bu dünyaya.
    -Peki sen kabirde iken yanında kim olacak?
    -Sadece ben.
    -Sen ve kendin. Peki cevap ver bakalım: Her zaman senle olan biri ile mutlu olmak mı istersin yoksa bazen görünüp bazen olmayan ve seni ne zaman terk edeceği belli olmayan biri(leri) ile mi mutlu olmak istersin?
    -Elbette bütün ruhumla 'ebed ebed' derim!
    -Ne güzel bir cevap!
    -Ben bazen maske takıyorum..kendim olamıyorum bir türlü?
    -Bu şiir sana gelsin o zaman:
    Bana aldanmayın!
    Yüzüm bir maskedir,
    Sizi aldatmasın.
    Binlerce maskem var.
    Çıkarmaya korktuğum.
    Ve, hiç biri ben değilim...
    Olmadığımı göstermek
    İkinci doğam oldu.
    'kendinden emin biri' dersiniz,
    sanki güllük gülistanlık
    benim için herşey...
    adım güven belirtir.
    Ve,
    Oyunumun adı
    Ağırbaşlılıktır.
    İçimde ve dışımda denizler sakin,
    Herşeyin kumandanı ben...
    Fakat, inanmayın bana,
    Lütfen! ..
    Herşey dışta düzgün ve cilalı,
    Hiç yıpranmayan, her zaman saklayan
    O maske! ..
    Altta ne güven, ne de rahatlık...
    Altta,
    Karışıklık, korku ve yalnızlık içinde bocalayan
    Gerçek ben! ..
    Ama saklarım bu gerçeği savunuculukla
    Kimsenin bilmesini istemem
    Zayıf taraflarımı düşündükçe,
    Titrer ve sararırım...
    Ve başkaları görürse iç dünyamı...
    Gerçek beni ve yalnızlığımı!
    İşte, maskelerimi onun için takarım...
    Onun için, arkalarına saklanacak maskelerim var.
    Onlar, gösterişle kullanabileceğim
    Parlatılmış yüzlerim.
    Bana,
    'sen değerlisin' diyecek,
    'maskesizken daha bir insansın'
    'daha bir bendensin'
    'daha yakın, daha bir dostsun'
    diyecek bir bakışa
    muhtacım...
    benim yanıma sokulman kolay olmayacaktır! ..
    uyarırım seni dost! ..
    uzun yıllar kendini yetersiz hissetmiş ben,
    sana kendini kolayca açmayacaktır...
    bütün gücümle tutunacağım maskelerime
    ne kadar sokulursan yakınıma
    o denli şiddetli geri iteceğim seni...
    kim olduğumu merak ediyor musun?
    Hiç merak etme...
    Ben çevrendeki
    Her erkek ve kadınım...
    Maske takan her insanım.
    Çeviren: Doğan Cüceloğlu
    -Manidar bir şiir. Yalnız bu defa sorduğum sorunun cevabını tahmin ettim ben!
    -Bak sen! Neymiş cevap?
    -Bütün maskeler, kendim olmadığım için sığındığım sahte kimlikler aslında..kendim olmalıyım.
    -Evet, öğretmenim. Bu cevap alkışı hak ediyor!
    Bir de çocuklar gibi anı yaşamalısın! Çocuklar; öncesinde veya sonrasında, geçmişte veya gelecekte değil anı yaşarlar!
    -Teşekkür ederim. Peki çok önemli bir sorum olacak: Ben mutlu olmayı beceremiyorum bir türlü. Ne yapabilirim bu beceriyi kazanmak ve kazandıktan sonra geliştirmek için?
    -Ne güzel demiş Farabi: Mutluluk kendine yetebilmektir.
    Öğretmenim, çok sevdiğin bir oyundasın diyelim. Kazanmak mı için oynarsın yoksa kaybetmek için mi?
    -Öyle soru olur mu canım? Elbette kazanmak için oynarım.
    -Peki kazanmak ya da kaybetmenin ötesinde bir şey olduğunu biliyor muydun?
    -Hayır. Nedir o?
    -Oyunun tadını çıkarmak öğretmenim, oyunun tadını çıkarmak! Sen de büyük çoğunluk gibi kazanmaya odaklanıp oyunun keyfinden mahrum ediyorsun kendini. Kazansan da kaybetsen de önemli olan oyunun tadını çıkarmak.
    -Sanırım anladım.
    -Hayatın da böyle işte..belli şeylere odaklanıp hayatın neşesini göremiyorsun. Sürekli yeni ve çoğu zaman ulaşılmaz hedefler seni bu duruma sürüklüyor... Şu alıntı ile sohbetimizi nihayete erdirelim: Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...(RNK)
    -Konuşmamız boyunca birçok defa alıntı yaptığın kitabın adı ne? Yazarı kim?
    -Alıntı yaptığım kitaplar muhtelif yerlerden aldığım bir külliyat aslında..ismi Risale-i Nur külliyatı. Yazarı Bediuzzaman Said Nursi.
    -Son bir sorum var sana: Bu kadar konuştuk, yardım ettin bana. Gerçekten çok teşekkür ederim! Adını ve kim olduğunu öğrenebilir miyim?
    -Konuşmanızın başından beri dilinde olan 'Kendim' benim.
    -Yani ben bugün kendim ile tanışıp sohbet ettim öyle mi?
    -Evet, öğretmenim. Tanıştığımıza memnun oldum.
    -Ben de memnun oldum tanıştığımıza ama çok şaşırdım! Neden bazen bırakıp gidiyorsun beni?
    -Benim bırakıp gittiğim yok ki öğretmenim, sen beni bırakmadıkça ben seni bırakmam!
    -Bu arada ben seni çok sevdim!
    -Kendin olduğun ve kendini sevdiğin sürece hep böyle mutlu ve bütün güzel duyguları en güzel enerjin ile doruk noktasında yaşayacaksın... Benimle kal...
    Selâmetle...

    Mahmud KARAKAŞ
    08.06.2018
    ŞANLIURFA