• Alimlere Ve Salihlere Tabi Olma Meselesi

    Soru:
    Bir din alimi kitabında "şirkin bir başka şekli ise salihleri ve alimleri kurtarıcı (Mededkâr) olarak görüp onların sözle­rini Allah'ın sözü gibi delilsiz olarak kabul etmektir." Diye yazıyor. Yine "Selefin imamlarının, din büyüklerinin ilim ve yaşayışlarından ilmî ve tarihî faydalar elde edilebilir. Ama onların sözlerim Kur'an'a dayalı bir delil olmadan din say­mak şirktir." diyor.

    Yine başka bir bölümde, "Kitabullah'ı bırakıp büyüklere ittiba sapıklıktır." diye yazıyor. Daha da ileri giderek "Kur'an'da Rasûl ve Emir'in dışında herhangi birine itaat ol­madığı gibi engellenmiştir de." diyor. Başka bir bölümde ise "Kur'an-ı Kerim genelde insanlara itaati (boyun eğmeyi) tehlikeli olarak belirtmektedir." diye kaydediyor.

    Yazarın bu sözleri ne derece doğrudur?



    Cevap:



    Bu kavillerde doğru ve yanlış, iki türlü söz içiçedir. Genel olarak, zikredilen şahıs doğru söz söylemekle birlikte bir çe­şit yersiz aşırılığa da kaçmıştır. Müslümanlar arasında cahil şeyhleri ve kötü alimleri cahilce taklidle ilgili göze çarpan tüm işler hakkında insan ne kadar kızsa yeridir ve doğrudur da. Ancak üzülecek taraf müellifin ıslah aşkıyla, gerçek ule­maya, ümmetin salihlerine, doğru yola yönlendirici imamla­ra itaati da sapıklık olarak görmesi, bununla da yetinmeyip işi şirke kadar dökmesidir. Halbuki eğer o kendisinin delil olarak getirdiği ayetler üzerinde dikkatlice düşünseydi, hak sınırlarından epeyce dışarı çıktığının farkına varabilirdi. Şirk, herhangi bir şahsın Allah'tan başka birisini hakiki an­lamda hüküm koyma ve men etme hakkına haiz görmesi ve­ya Allah'ın emir ve yasaklarıyla birlikte veya hilâfına, bir başkasının emir ve yasakların itaati gerektirir olarak gör­mesi dışında gerçekleşmeyen bir davranışın adıdır. Halbuki cahil bir müslümanın bile böyle bir inanca sahip olmadığı ca­hillerden dahi gizli değildir ve herhalde müellifin kendisi de bunu bilmektedir. Bu yüzden bu meselede şirk hükmünü vermek aşırılıktır. Harhangi bir büyüğü doğru yolda bilip, başkalarına nisbetle Allah'ın şeriatını ve ahkâmını daha fazla bildiğine inanan ve buna dayanarak ona ittibanın Al­lah'ın rızasına ittiba olduğunu düşünen bir kimse nasıl olur da şirkle itham edilebilir?

    Geriye kime ittiba etmenin caiz ve kime ittiba etmenin olduğu sorusu kalıyor. Kur'an-ı Kerim açıkça:

    "Kafirlere ve münafıklara itaat etme"

    "Kalbini bizi anlamaktan gafil kıldığımız, kötü arzuları­na uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye itaat etme"

    "O halde (hakikâti) yalan sayanlara itaat etme"

    "Onlardan hiçbir günahkâra yahut hiçbir nanköre itaat etme" buyurmaktadır.

    Yani kafirlere ve müna­fıklara, Allah'tan gafil olanlara, nefislerine uyanlara, aşırı gidenlere ve halkı yalanlayanlara, günahkârlara itaat etme denilmekte, hiçbir zaman salihlere ve ilim ehline itaat etme diye bir şey buyurulmamaktadır. Aksine; bilmiyorsanız, zikir (ilim) ehline sorun.

    "Onlar Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sende onların yoluna uy."buyurulmaktadır.

    Yukarıda işaret edildiği gibi yazar doğru ve yanlışı birbi­rine karıştırmış, ifrat ve tefrite düşmüştür. Alimleri ve salihleri hidayete irşad eden kimseler olarak kabul etmek hiç de günah değildir ve bilakis alim ve salih olmayan kişilerin on­ların sözlerini kabul etmesi ve onların izinden gitmesi gere­kir. Onların sözlerini Allah'ın sözleri gibi görmek ise hiç şüphesiz günahtır. Aynı şekilde Kitabullah'ı bırakıp büyüklere uymanın sapıklık olduğu da doğrudur. Ancak bir kimse, ken­disinin Allah'ın kitabını bilememesi, kavrayamaması sebe­biyle selefin büyüklerinin seçmiş olduğu yolun Kitabullah'a uygun olduğunu düşünerek onlara uymakla hiçbir günah veya cürüm işlemiş olmayacaktır. Siz en fazla, uyma niyetiy­le seçilen büyüklerin seçiminin doğru olmadığını söyleyebi­lirsiniz.

    Siz kurukuruya taklit ve körükörüne baş eğmeyi istediği­niz kadar kötü görebilirsiniz, hepsi doğrudur. Sizin velayet, imamet, içtihat, ilim ve faziletin o büyüklerle bitmediğini söylemeye de hakkınız var. Bugün de bütün bu mertebeler kazanılabilir ve bu mertebeleri kazanmak için çalışmak da gerekir ama, taklide muhalefet ve içtihad aşkı; selefin bü­yükleri aleyhine bir zıtlıktan oluşacak, onların yaptığı bina­ların tahribi ister istemez zorunlu görülecekse, sırf yeni şey­ler meydana getirmek için yenilikçilik yapılacaksa, halk eh­liyeti olmadan içtihada başlayacak, Kitabullah ve Rasûl’un Sünneti çocuk oyuncağına dönüştürülecekse bu çeşit sapık­lık körükörüne taklidin sapıklığından defalarca daha kötü, dine defalarca daha fazla zarar vericidir. Mukallidlerin yap­tığı, seleflerinin yükseltmiş olduğu duvarları zamanın zaru­retlerine göre daha fazla onarmamaktan ibarettir. Ancak on­lar önceki binaları şöyle veya böyle ayakta tutmaktadırlar. Buna karşılık yenilikçi beyler önceki duvarları da yerle bir etmekte ve kendi arzularına göre yeni bir bina yapmak için çalışmaktadırlar. Eğer bu zihniyet yayılırsa dinin bütün çehresinin değişeceği ve hangi şekle gireceğinin bilinmemesi endişesi vardır
  • Birkaç zaman önce sınıf meselesi üzerine düşünürken gaddarca davranarak sınıfın günümüzde silikleştiğini, keskin tanımlarının olmadığını, varsayılan işlevselliklerinin de artık ona dair gizli yaraları olduğunu söylediğimde iki noktada çıkış yolu bulamamıştım. Bu çıkmazlar üzerinde çalıştığım araştırma konumda ilerlememi de engelliyordu. İlki, bütün bir tarihi sınıf çatışmasıyla izah etmeye kalkışmanın kifayetsiz olup olmadığı üzerineydi. Bana kalırsa, yetersiz ve sığ bir durumdu bu. Sınıfın hâlâ var olduğunu, bütün bir seyrin sınıf çatışmasıyla yürüdüğünü söylemek eksik kalırdı. Şayet Weberyan bir arzumuz yoksa, sınıfın önceden tanımlanmış bir yapı olduğunu iddiada ısrarcı değilsek (fiyakalı olsun diye ex-ante derler), sınıfın keskin, net bir tanımlamasının olmadığını söyleyebiliriz. Hepimizin sınıf konusunu düşünürken Marksist, yaşamsal koşullarının sınıfla bağını tartışırken açık bir Bourdieucu, sınıfsal hareketlilikleri düşünürken bihakkın Weberci olması muhtemeldir. Anlaşılabilir. Yine de kimliklerimizin ne kadarını sınıfsal konumların temsil ettiğini düşününce vardığım sonucu işgal etmeye kalkışmadan, anlamaya yakın duruyorum: sınıfın kendisi hakkında peşin hükümlü değilim. Diğer muammam, kent gibi son derece muallak bir mekânın içerisindeki suç, ceza ve aktör üçgeninde topluma yeniden kazandırılmanın nasıl başarılı olacağıydı. Bunun sınıfla doğrudan olmasa da yakın ilişkisi vardı ve düpedüz damgalı bireyleri sınıftan ziyade alt-kültür ile izah etmeye cevaz verebiliyordu. Hapsedilme, İyileştirme ve Yeniden Suç İşleme, bu sorularımı cevaplamakta yetersiz kalsa da hatırı sayılır yol gösterici olmayı başardı.

    Kitap, hala sosyolog olarak görev yapan Şükrü Bilgiç’in sıkı araştırmalarının ürünü. Basım yılı itibariyle günümüzden yedi yıl öncesine ait olduğu için içeriğin güncelliği noktasında eksiklikler var. Fakat yine de benzer konuda yapılacak çalışmalar için bilhassa teorik altyapı sağlama açısından oldukça verimli. Eserin kabataslak üç ana hat üzerinden yürüdüğünü söyleyebiliriz: suç, ceza ve yeniden iyileştirme. Birbirinden çetrefilli bu üç kavramın üstesinden gelebilmek güncel ve ciddi bir problemdir. Dirsek teması içinde oldukları halde büsbütün iç içe de olmayan bu kavramların incelenmesi sağlam bir teorik altyapıyı, birbirileriyle temas halinde oldukları ve ayrıldıkları noktaları belirlemek ve kent ile birlikte irdelemek hakiki bir marifeti gerektirir. Kitabın marifeti, bu kritik durumları yansıtma noktasında zayıf, buna rağmen vermek istediği nihai mesaja yönelik takdire değer. Kitap, yedi farklı bölümden oluşuyor. İlk bölüm, konuya dair temel kavramların irdelendiği teorik çerçeveyi kapsıyor. Bu bölümde suç ve ceza kavramlarının mahiyeti tartışılmakta, mevzuatımızdaki karşılıkları verilmekte. Bu bölümde dağınık halde bulabileceğiniz kavramların bir arada, derli toplu bulunması ve yazarının da kendisini şimdilik geri planda tutması önemliydi. Çünkü takibindeki bölümde suç teorilerini ele alırken sıkça araya girip görüşlerini yansıtması ve hapsedilmeyi irdelediği üçüncü bölümde de iyiden iyiye görünür kalması kitaba arşiv ve araştırma özelliği katıyor. İyileştirmeyi dördüncü bölümde, yeniden suç işlemeyi de takibindeki beşinci bölümde ele alan çalışmanın son iki bölümü ciddi bir kaynak mahiyetinde. Bu andan itibaren kitaba yönelik bir iki eleştiriyi yazmaya başlayacağım, bu yüzden şimdilik kitabın ana hatlarıyla neleri kapsadığını vermek faydalı olacaktı.

    Lafı pek de dolandırmadan “kentli” kavramının bir hayal ürünü olduğunu söyleyerek başlamalıyım. Bunu söylemeyi önemsiyorum zira kenti anlamadan kentteki varyasyonlar üzerinde kafa yormanın bir sonuca varmayacağı görüşündeyim. Kitabın birçok yerinde Marksistlere dair tespitlerin olması umut vericiydi, fakat Marksistleri var eden şeyin bir yerde kent olduğunu görmezden gelmek ciddi bir eksiklikti. Kentin Marksistler için tastamam bir acı olduğunu, yoksulluk ve hamisi oldukları işçi sınıfının ezildiği mekânlar olduğunu ifade etmek gerekir. (Bir parantez açarak, bu noktanın önemini gösterecek bir örneği de paylaşmak isterim: Hitler gibi ayaktakımından birisini nasıl oluyor da ciddi bir birikimi olan Komünistlere karşı iktidar olduğunu anlamanın yolu kenti okumaktan geçer. Kent, bu açıdan ciddi bir turnusol kağıdıdır). Dolayısıyla, köklü bir değişimin ardındaki sebepleri arıyorsak –ki kitabın maksadının bu olduğu açık- mekân-zaman ilişkisinin ayak izlerini takip etmek durumundayız. Yaşamsal deneyimler, benlik, olanaklar ve risklerin tamamı mekânda, bir tarihsel sürecin himayesinde gerçekleşir. Suç, ceza ve yeniden iyileştirme ve yeniden suç işleme bile buna dâhildir. Kentte cereyan eden varyasyonları ele almak, bu sebeple içerimlerini aşikârmış gibi kabul etmemekten geçer.

    Suçun kavramsal olarak neleri karşıladığı, mevzuatımızda ve küresel mevzuatta suç ile ne ifade edildiğine dair yetkin bir izah kitapta mevcut. Bunlar üzerinde yeni bir izahta bulunmayı yersiz buluyorum. Bunun yerine, birkaç eksik noktaya değinerek bu şekilde çalışmaya övgüde bulunmak isterim. Yazarın tahayyülü, şeffaf bir hapishane üzerine yürüyor. Suça karışan, suçu ispat olunan, normları es geçip sapmayı tercih eden bireylerin bir süreliğine toplumdan soyutlanmasına karşın, yazarın yeniden iyileştirme üzerine notları neredeyse cezalandırmanın nerede var olduğunu anlamamıza müsaade etmeyecek kadar esnek. Sosyal, psikolojik, fiziksel, toplumsal, hukuki, ekonomik şartların maksimum iyileştirilmesi isteği, bir yerden sonra tuhaf bir hümanistik çizgiye kaymakta. Bu, bir araştırmacının şahsi talepleri de olabilir, mümkündür, fakat suçun küresel tarihini irlemeden böylesi bir talebe kalkışmak, hapishanelerin de ceza kurumunun kendisinin de maksadına ters düşecek sonuçlar doğuracaktır. Dahası, suçun da tıpkı diğer üst-kurumlar gibi bir inanç mahsulü olduğunu ıskalamazsak, küresel bir suç ve suç mekânı tasavvurunun da beyhude olacağını anlayabiliriz. Dostoyevski vicdanlı bir insandı mesela, onun tahayyülündeki suç, yoğun bir ağrı çeken Raskolnikov’undan mülhemdi. Onun nezdinde suç, bir adalet çeşidiydi. Kafka da Gregor Samsa’sı üzerinden suça farklı şekilde baktı. Birçok örnek sıralanabilir. Anlayacağımız şey, küresel bir suç ve ceza tanımlamasının arızalı hale geldiğidir. Müşterek bir tanımla yapmak, bir nebze daha faydalı ve sonuca yönelik olur. Daha da önemlisi, mekânda cereyan eden suçların mekânla ve zamanla diyalogu da ıska geçilmeden, kapatılmanın patolojisine ulaşacak süreçler bu kritik anların izahında saklıdır.

    Mekân, benlik, suç ve ceza hakkındaki eksiklerinden sonra, kitabın ekseriyetine dair fazlasıyla olumlu tespitler yapabiliriz. Her şeyden önce, kapsamlı ve maksadına uygun anket çalışmalarından, saha notlarından ve araştırma yöntemlerinden oluşan kitabın donanımlı olduğu açık. Bu açıdan tipik bir arşiv ve katalog özelliği de taşıdığı söylenebilir. Diğer yandan kapatılma ile birlikte başlayan sürecin içerimlerini anlatmakta ve olası problemleri tespit etmekte de faydalı bir çalışma. Kurumsal hizmetlerin ulaşım ve kendisinden faydalanan bireylerin etkileşimlerine dair hassas tespitlerin bulunduğu kitabın sosyal yaşama yeniden kazandırma üzerine de söyleyecek şeyleri oldukça fazla. Kısmen üslup konusunda yetersiz olduğu hissini verse de elbette onanmış ve bastırılmış bir eserin alanındaki eksikleri giderdiği açık bir gerçektir. Eserden bu yönde faydalanmak gerekir. Çalışmanın sonuç ve değerlendirme kısmına referans olacak şekilde alınabilecek önlemler listesi sunularak tespit edilen noksanlıkların giderilmesi yönünde tavsiye ve bilirkişi raporu görevi de üstleniyor. Kıymetli, kaynak olabilecek teorik bir eser. Derine, kavramsal ilişkilere ve kente yansımasına inmeyi aklınıza getirmediğiniz sürece elinizin altından eksik etmemeniz gereken bir kitap.
  • 136 syf.
    ·5 günde
    Liderlikle ilgili bir çok akademik kitap sonrası okuduğum kitap tam Nasrettin Hoca misali hazırlanmış ve Nasrettin Hoca’nın bakış açısıyla güncel yönetim sorunları, liderlik kavramları değerlendirilmiştir.Yazar hocanın bakış acısı ve bilgesiyle modern zamanın yönetim anlayışının güzel bir sentezini yaparak okuyucu için eğlenceli anlaşılması kolay bir kitap hazırlamıştır.
    Liderlik kavramının fıkra anlatımı yoluyla yapılması, bu kavramların dinlenilmesini kolaylaştırmış ve anlattığı konunun kolaylıkla anlaşılmasını sağlamıştır.
    Kitap genel olarak güzel ancak çeviri konusunda bazı yerlerde sıkıntı olduğunu söyleyebilirim. Bu kitabı okurken gerçekten Nasrettin Hoca fıkralarına ve Nasrettin Hoca’nın evrensel düşüncesine daha ilgi duydum ve bazı değerlendirmeler yapma gereğini hissettim..
    Nasreddin Hoca bir lider midir?
    Bu soruya verebileceğimiz cevap şudur: Hayatı boyunca böyle bir niyetle¸ amaçla hareket etmemiş olmasına karşın o¸ yaşadığı devrin olayları¸ yaşadıkları sıkıntılarla ne yapacağını bilemez duruma düşmüş olan halk¸ ona böyle bir nitelik yüklemiş ve fıkralarından bu anlamda yararlanmıştır.
    Hocaya göre insanlar¸ yeni düşünme biçimlerini kazanabilmek için aklı¸ zekâyı ve nükteyi önemsemek ve bunları günlük hayatlarına katmak durumundadırlar. Nasreddin Hoca¸ bu anlamda en uygun isimdir. Zira Hoca bir fıkrasıyla evimize girdiğinde eşyaların yerini değiştirir. Duvarlara yeni pencereler açar. Bizi izlediğimiz yoldan çıkarır ve bakış açımızı yenilemeye çağırır.
    Aslında Hoca bir lider değildir; lider olmak için de çaba göstermemiştir. Onu lider olarak gören bizleriz. Bunu rağmen onun fıkralarından yola çıkarak liderlik vasıflarının olduğunu görüyoruz. Burada, hepimizin aklına, onun Timur’dan filini geri almasını istemesiyle ilgili fıkrası geliyorsa da Hoca ile Timur’un çağdaş olmamaları görüşümüzü engelliyor. Burada, Hoca’yı biz bir lider olarak görmek istiyoruz.
    Hoca sakin bir mizaca sahiptir. Olumsuzlukları bile sükunetle karşılar; öfkelenmez. Hoca, bilemediği konularda, zorda bile kalsa, süre isteyerek doğruyu bulmaya çalışır. Günümüzdeki bazı politikacıların (Elbette lider durumunda olanları kasdediyoruz.) altta kalmamak için verdiği cevapların daha sonra yanlış olduğu ortaya konulmaktadır. Hoca, kendisini takdir edemeyenleri farklı bir davranış biçimiyle hem uyarır, hem de cezalandırır. Böylece karşı taraf yaptığının yanlış olduğunu algılar. Hoca, günümüze kadar değişerek gelse bile, bölge ağzının inceliklerinden yararlanarak herkese anlayabileceği bir dille seslenebilen bir insandır.
    Bir liderin ve önderin belirgin özelliklerinden biri de düşünerek hareket etmesidir. Hoca’da bu nitelik çok belirgindir. Hoca, kararlarını verirken öncelikle düşünür, sonra en uygun olan cevabı verir. Biz bu düşünme payını, “Sakalını sıvazlayarak der ki…” şeklinde belirtmeyi uygun görüyoruz. Onun, “Pat” diye cevap vermesi bile bir düşünme payından sonradır. Zira her fıkrası ilk planda bizi güldürse bile ardından derin bir düşünmeye sevk eder. Bu yüzden Hoca¸ her mesele karşısında düşünerek hareket eder¸ önünü¸ ardını görmeden ne söz söyler ne de harekete geçer. Mesela¸ ağaca çıkarken pabuçlarını yanına alması onun düşünerek hareket etme özelliğinin bir örneği olarak görülmelidir. Yine bu özelliğe bağlı olarak Hoca’da son derece sakin bir kişilik söz konusudur. Bu da bir liderde bulunması gereken vazgeçilmez özelliklerden biridir. Zira yönetim¸ olaylar karşısında sakin davranmayı¸ akl-ı selimle hareket etmeyi gerektirir. Sakinlik ona aynı zamanda tatlı dillilik¸ güler yüzlülük vasıflarını da kazandırır ki¸ bunlar da bir liderde bulunması gereken özelliklerdendir. Bu özellikler hep birlikte olayları değişik açılardan görebilen¸ hiçbir olumsuzluktan yılmayan bir lider portresini karşımıza çıkarır.
    Hoca bir lider olarak insanları da çok iyi tanır. Çünkü insanı tanımadan onu eğitmek¸ ona önderlik etmek¸ onu değiştirmek mümkün değildir. Bir toplum içinde yaşayan kişiler çok farklı karakterlere sahiptir. Onların bu yönlerini dikkate almadan onları yönetmek¸ birlik içinde yaşatmak söz konusu olamaz. Mesela “Ye kürküm ye!” fıkrasındaki mesaj bir anlamda bu durumu izah içindir. Yani insanlar¸ öze değil söze¸ içe değil dışa önem verirler. Onları yönetirken bu durum dikkate alınmalıdır.
    İnsanların en ciddî sorunlarından biri yine bu anlamda tembelliktir. Hoca¸ bir lider kimliğiyle bunun farkındadır. Tembelliği huy edinenlere “Un¸ şeker¸ yağ varsa neden helva yapmıyorsun?” diye sorar. Bu fıkra¸ tembelliğe yöneltilmiş bir eleştiri olduğu kadar¸ insanlara girişimcilik ruhu da kazandırmak isteyen bir liderin tavrını yansıtır.
    Bir liderde adalet duygusu son derece gelişmiş olmalıdır. Hoca¸ bazı fıkralarında kadı¸ yani hukuk adamı sıfatıyla liderlerin bu özelliğine vurgu yapar. Kendini düşünen liderlerin toplumlarını yönetemeyeceklerini pek çok fıkrasında eleştirel bir dille ele alır. Mesela “Kara kaplı kitaba bakmak”la ilgili fıkrası olumsuz liderliğe bir eleştiridir. Yine “yemeğin buğusu “ için para isteyen aşçıya para kesesindeki akçelerin sesini dinlettikten sonra “Al akçenin sesini de git.” demesi ardından durumu anlamayan aşçıya¸ “Yemeğin buğusunun parası ancak akçenin sesi olabilir.” şeklinde bir hüküm vermesi bir liderdeki adaletli olma özelliğinin tipik bir göstergesidir.
    Mesela iktidarda yönetici olarak görev almış siyasi bir liderin toplumu için yapması gereken şeyler¸ bugünkü terimlerle söyleyecek olursak sadece yol¸ su¸ elektrik… gibi maddî şeyler değildir. Lider toplumunun mânevî ihtiyaçlarını da düşünmeli ve toplumu bu anlamda bozulmaya uğratan olumsuzluklara mücadele etmelidir. Hoca¸ bir lider vasfıyla böyle hareket eder. Kötü huylu kişilerin topluma ne denli zararlı olacaklarının bilgi ve bilinciyle onlara karşı çıkar ve düzelmeleri için çaba harcar. Yani bir lider¸ iyi olanı yaygınlaştırmak¸ kötü olanı ortadan kaldırmak konusunda da tavır sahibi olmalıdır.
    Örnekler çoğaltılabilirse de durum değişmez. Nasreddin Hoca¸ bir liderdir. Üstelik onun liderliği geniş boyutludur. Hemen her konuda yapar bu önderlik görevini… Dinî meseleler ona sorulur¸ sağlık konusunda ondan çözümler istenir. Hukukî meseleler¸ ekonomik meseleler¸ yani insanı ilgilendiren her konuda Hoca kendisine müracaat edilen kişidir. Ama o sadece sorulanlarla da yetinmez. Toplulukta gördüğü olumsuzlukları bir vesile bularak mutlaka eleştirir.
    Nasreddin Hoca’nın bütün bunları yaparken hedeflediği gaye toplumu olumlu anlamda değişime uğratmaktır. Bu da ancak¸ insanları düşündürerek¸ alışkanlıklarından oluşturdukları dünyanın dışına çıkararak sağlanabilir. Nitekim evinin güneş almadığını¸ fakat tarlasının güneş aldığını söyleyen birine “O zaman evini tarlaya taşı.” demesi böyle bir değişimi gerçekleştirmek içindir.
    Sonuç olarak diyebiliriz ki¸ Nasreddin Hoca’nın her fıkrasında toplumsal bir önderde bulunması gereken özelliklerin tamamını görmek mümkündür. Bu özellikler düşünerek hareket etmekten¸ sözü espri katarak anlatmaya; iş bölümün öneminden¸ çözüm üretici olmaya; değişimlerin farkında olmaktan yararlık ilkesini gözetmeye… kadar uzamaktadır. Önemli olan Nasreddin Hoca’yı bu gözle de okumak ve ondan yararlanabilmektir.
  • 112.
    Görevin ve Hakkın Doğa Tarihi Üzerine. — Görevlerimiz… bunlar, başkalarının bizim üzerimizdeki haklarıdır. Bunları neyle kazanmışlar? Bizi anlaşma yapıp karşılık verecek kimseler olarak kabul etmek, kendileriyle eşit ve benzer görmek, bize bazı şeyler konusunda güvenmek, bizi eğitmek, haddimizi bildirmek, bizi desteklemek suretiyle kazanmışlardı. Görevimizi yerine getiriyoruz… yani, sayesinde bize her şeyin gösterildiği gücümüze ilişkin düşünceyi haklı çıkarıyoruz. Bize verildiği kadarını geri veriyoruz. Görevi yapmak gururumuz. Başkalarının bizim için yaptıklarına karşı bir şey yaparak kendi üstünlüğümüzü tekrar kurmak istiyoruz… çünkü onlar bizim egemenlik alanımıza saldırdılar ve eğer biz “görev” ile tekrar misillemede bulunmazsak, yani güçlerine saldırmazsak, elleri hep işimizin içinde olacak. Başkalarının hakları sadece bizim egemenliğimiz altındaki şeyle bağıntılı olabilir. Bizim olmayan bir şeyi bizden isteselerdi, akılsızca bir şey olurdu. Daha net olarak söylemek gerekirse: Sadece bizim egemenliğimizde olduğunu kastettikleri şey, eğer bizim kastettiğimiz ile aynı şey ise, bizim egemenliğimiz altındadır. İki taraf da kolaylıkla aynı yanılgı içinde olabilir: Görev duygusu, gücümüzün çevresi hakkında başkaları ile aynı inançta olmamıza bağlıdır. Yani bazı şeyleri söz vermemiz, onlara karşı yükümlülük altına girebilmemizdir (“irade özgürlüğü”).— Haklarım: Bu sadece gücümün başkalarının hakkım olarak gördükleri parçası değil, tersine beni içinde tutmak istedikleri parçasıdır. Bu başkaları bu noktaya nasıl ulaşıyorlar? Önce akılları, korkuları ve dikkatleri sayesinde. Bizden benzerbir şeyi geri almak istiyor olabilirler (haklarının korunması); bizimle savaşmayı tehlikeli buluyor ya da amaca uygun bulmuyor olabilirler; her güç kaybımızı kendilerinin aleyhine görebilirler, çünkü o zaman onlarla ittifak kurmak için biz değil, düşman olan üçüncü bir güç uygun olur. Bundan sonra: bağışlama ve terk etme ile. Bu durum da, başkalarının ondan bir parça verebilmek için ve verilen parçayı, hediye ettiklerine garanti edebilmek için yetip de artacak kadar güçleri var. Bu arada hediye kabul eden kimse için az miktarda güç duygusu şart koşulur. Böylece haklar doğar: kabul edilen ve garanti edilen güç ölçüleri. Güç ilişkilerinde önemli kaymalar olursa, o zaman haklar kaybolup, yenileri oluşur… bu durumu devletler hukuku, sürekli kaybolup, yeniden doğarak gösteriyor. Eğer gücümüzde önemli bir azalma olursa, o ana kadar hakkımızı güvence altına almış olanların duyguları değişir. Bizi yeniden, eskiden olduğu gibi mutlak egemenlikleri altına alıp alamayacaklarını düşünürler… kendilerini bunu yapacak durumda göremezlerse, o andan itibaren “haklarımızı” inkar etmeye başlarlar. Keza eğer gücümüz önemli ölçüde artarsa, haklarımızı tanıyanların duyguları değişir ve artık bizim, onların tanımalarına ihtiyacımız kalmamıştır. Mutlaka gücümüzü eski düzeyine indirmeyi denerler. Müdahale etmek isterler ve bunu yaparken “görevlerine” dayanırlar… ne var ki, bu sadece yararsız konuşmadır. Nerede adalet hakimse, orada bir gücün durumu ve ölçüsü muhafaza ediliyor, azalmasına ve çoğalmasına karşı mücadele ediliyor demektir. Başkasının hakkı, bizim güç duygumuzun başkasının güç duygusu ile örtüşmesidir. Gücümüz kendini derinden sarsılmış ve kırılmış olarak ortaya koyarsa, haklarımız biter. Buna karşın eğer gücümüz aşırı derecede artmışsa, başkalarının hakkı bizim için biter, nasıl ki biz o hakları şimdiye kadar onlara tanıyorduk. — “Ucuz insan” her zaman bir terazinin hassas dengesine ihtiyaç duyar. İnsani şeylerin geçici özelliklerinde olduğu gibi, sadece kısa süreler dengede duran, ama genellikle inip çıkan güç ve hak ölçülerinin ucuz olması, bundan dolayı zordur ve çok çalışma gerektirir, iyi irade ve çok çok iyi bir tin.
  • İdam cezası, savaş ya da başka türlerin soykırımı gibi yıkıcı eylemler muhalefet aracılığıyla ortadan kaldırılamaz.
    Bunlar ancak, daha da çok eser yaratmayı sürdürerek, bugüne kadar yaratılmış şeyleri tatma ve değerlendirme fırsatını daha çok insana vererek, ve nihayet, yaratma eylemine katılma cesaretini herkese aşılayarak yok edilebilir. Yaratıcılık , yaşamın doğrulanmasıdır. çoğunluk tarafından paylaşı-
    lan böyle bir doğrulama, insanın insan öldürmesi gibi düşüncelerin bir yana bırakılması için yeterlidir.
    O zaman olumsuzluğumuz zaman zaman ortaya çıkmayı sürdürse bile, bu toplu eylemle olmayacak, biyolojideki bir mutasyon gibi kaza sonucu olacaktır.
    Yaratıcılıkta taraflar yoktur. İnsan, yaratıcılık eylemi sırasında, bunu şuna tercih etmez. Yaratıcılıkta muhalefet yoktur. Yaratılan şey, sonradan çoğu kez kabul görmeyip imha edilmiş, yakılmış, mahkûm edilmiş bile olsa, yaratma eyleminin kendisi, öç alma ya da muhalefet temeline dayanmaz.
    Yaratıcılık, insanın özgürlüğünün doruk noktasında yeni ufuklara doğru uzanmasıdır. Ancak daha çok insanın böyle yücelere uzanması sayesinde evrensel ve ahlâki ilkeler ayakta tutulabilir.
    Yaratılmış olanı yıkanlar, genellikle, yaratılanların gerçekten zevkine varma ya da bunları yaratma fırsatını bulamamış, kendilerine bu fırsat verilmemiş kişilerdir. Yıkıcı güçler yıkılamaz; çünkü, bu daha da çok yıkıcı güç kullanmayı gerektirir. Her birimizin ve hepimizin içindeki yıkıcı güçler ancak yaratıcılığın ve ondan doğacak güzelliğin karşısında yok olup gider..
  • 198 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    BİR YALNIZLIK DESTANI
    ~^~^~^~^~^~^~^~^~^~^~^~^~^~^~^~^~^
    Hakkâri'de bir dağ köyünde görev yapan bir öğretmenin hikayesi..
    Öğretmen olmak yani “İnsan yetiştirmek” toplumun en zor işidir. Bu apayrı bir bilgi ve beceri ister. "İdealist"olmayı gerektirir, o yüzden öğretmenlik kutsaldır.
    Hele ki kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ köyünde ,tek başına mücadele etmek, mesleğini sevmeyen bir öğretmen için çekilmez olur diye düşünüyorum.

    Çocuklara dil öğretebilmek için ,ilk önce onların dilini öğrenen bir öğretmen..(Kendisini hem öğrenen ,hem öğreten olarak tanımlıyor )
    İlaçsızlıktan ,salgın hastalıklardan ölen bebeler ..
    Hayatlarında köylerinden başka bir yer görmemiş insanlar..
    Karın üzerinde yalın ayak gezen çocuklar..

    O kadar güzel bir kitap ki ,keşke daha önce tanışıp okusaydım diyorum. Şiir gibi bir anlatımı var .Tasvirleri, betimlemeleri harika. Okurken bazen düş ve gerçeği birbirine karıştırdım , dönüp dönüp okudum tekrar iyice anlayabilmek için. Filmi de varmış ama izlemeyi düşünmüyorum çünkü bana hissettirdikleri ,gözümde canlananlar o kadar gerçek ve o kadar etkileyici ki bunu bozmak istemiyorum.
    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
    "Alaattin geliyor. Gece .
    Hoca, benim kardeş hasta, diyor. Ölecek.
    İlaç vereyim mi? diyorum .
    Hayır, portakal ver,diyor.
    Portakal yememiştir hiç.
    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

    Keşke mümkün olsaydı da ; her satırını, bana hissettirdiği her duyguyu paylaşabilseydim.

    Sadece okuyun diyorum :)