• Sevgili okur, kitabın ön sözünde de söylendiği gibi, bu metin acı bir kadere sahip insanlara sırtını dönme kolaycılığını seçenlere göre değil.

    Bu Asya yine hangi mangayı hangi edebi değeri düşük karalamayı okuyor diye düşünen takipçilerim olmuş olabilir, Aya Kito diye bir yazar, bin damla gözyaşı gibi saçma iç bunaltan klişe kokan kitap ismi...

    Asya, nereden buluyorsun gerçekten böyle şeyleri okuma isteğini...ciddi olamazsın tarzı şeylerle eleştirilmiş de olabilirim, çokça alıntı yaptığım bu kitap sayesinde.

    Öncelikle incelemesini okuduğunuz bu 'şey', Bin Damla Gözyaşı, on beş yaşında ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir kızın eli kalem tutamayacak duruma gelene kadar inatla yaşama tutunduğunu kanıtlar şekilde kimi zaman savaşçı kimi zaman yenilgiye hazırlık yapan kimi zaman büyük bir sevgiyle tekrar ayaklanan çığlıklarıyla dolu günlüğü.

    Bu bir kitap değil, hayır çirkin bir iftira olur bu.

    Aya'nın kalbindeki -hâlâ inanamadığım ve anlam veremediğim- kocaman sevginin -dünya, insan, hayvan, bitki...sevgisi- tüm acısına tüm yıkılışlarına rağmen eksilmeden son anına kadar, kemikleri kendini ayakta tutamazken parmakları itaat etmeyip oynamazken, dudakları aralanmazken çevresine yansımaya devam eden sımsıcak SEVGİ'sinin soluğunu yüreğinizde hissedeceğiniz CANLI hatta sizden daha CANLI bir şey.

    Tamam tamam öyledir, kesin öyledir dediğinizi duyar gibiyim.

    'Sıkıyosa git oku gör gününü' diyerek çirkefleşirdim ama hayır, seni anlıyorum.

    Gerçekten anlıyorum.

    Şu isme bak: Bin Damla Gözyaşı...

    Kitap kapağı zaten oldukça itici duruyor.

    Portakal Kitap Yayınları mı, peh...

    Bu kadar yeter, gel seni pişman edeceğim ;)

    ~

    Aya Kito.
    Spino-serebellar ataksi.
    Aya, Aya-chan, Aya-san.

    Asya ve Aya, bir 's' harfiyle ayırmış annem bizi, gülümsüyorum.

    Aya, on beş yaşında sevimli uysal ve çalışkan bir kız çocuğu olarak çıktı karşıma.

    Çiçeklerden, gökyüzünün mavisinden, kitaplardan, müzikten, düşlerden hoşlanan çevresine duyarlı tombul yanaklı bir Japon kız.

    Bu cimcime kız bir gün yolda yürürken düşer ve çenesini yere çarpar, kötü bir düşüş olur bu.

    Şimdi dengenizin bozulduğunu ve düştüğünüzü düşünelim, yüz üstü düşerken refleks olarak kollarınızla yüzünüzü saklarsınız ya da kafanızı yana çevirirsiniz; çene üstüne düşmek fiziksel anlamda sağlıklı bir insanın kolay kolay başına gelecek şey değil.

    Aya çenesinin üstüne sertçe düşüp eve geldiğinde annesi, kendisi hemşire, kızı hakkında bazı endişelere kapılmıştı.

    Bir şeylerin habercisi olmuştu bu düşüş.

    Aya günden güne zayıflamaya başladı.
    Hareketleri ağırlaştıkça bir şeylerden geri kalmaya ve çevresinden uyarılar almaya başladı.

    Bu durum biraz daha ilerlediğinde yürüyüş bozuklukları, sırtta kambur, titremeler baş gösterdi.

    Annesiyle birlikte gittiği hastanede tanıştığı doktor, son anına kadar saygı ve sevgiyle anacağı ve hastalığını iyileştiremediği için küçücük bir sitem bile etmeyeceği kadın, Aya'yı ilk kez gördüğünde zeki ve başarılı bir çocuk olduğunu anlamıştı.

    Hastalığın getirdiği fiziksel engeller yüzünden, bu zamana kadar aldığı yüksek notlarıyla iyi bir geleceğe sahip olur gözüyle bakılan Aya, okulunu bırakıp fiziksel engelliler için kurulmuş başarı oranı düşük okula gittiğinde hayallerinin bir bir suya düşüşünü de büyük bir öfkeyle kabulleniyorsunuz...

    Kitabın sonunda doktorun dilinden Aya ile kurduğu bağı, Aya'nın iri pırıl pırıl gözlerine gözlerini dikerek hastalığının iyileşmeyeceğini, gittikçe daha ağırlaşıp yatalak olacağını açıklamasını okurken bin damla çarpı bin damla gözyaşı akıtabilirsiniz dikkat edin de kitap ıslanmasın, benim telefonumun ekranında tsunami yarattım da konuşuyorum...

    Bir dizi tetkik ardından Aya'nın serebellar ataksi hastalığının başlangıç evresinde olduğu anlaşıldı.

    Bu hastalık beyindeki sinir hücre gruplarının yavaş yavaş ölmesiyle birlikte, yürüme, konuşma, yutkunma ve nefes almaya kadar pek çok hayati şeyin yapılmasını engelliyor.

    Aya'nın beden egzersizleri, konuşma antrenmanları, yemek çubuklarıyla savaşı...diren Aya başaracaksın diyebilmek o kadar zordu ki annesi onu öyle canla başla sertleşmiş kaslarını hareket ettirerek zar zor ayağa kalkmasını, mızıkaya üfleyerek nefesini güçlendirmeye çalışmasını izleyemiyordu.

    Kızına günlük tutmasını söyleyen annesiydi diye hatırlıyorum, iyi ki de Aya kalem tutamaz kadar kötü duruma gelene kadar yazmış diyebiliyorum yalnızca.

    Yaşamak için yazmak istiyorum! demişti Aya annesine ve zar zor kalemi tutarak okunaksız bir yazıyla devam etmişti yazmaya.

    Tükürüğünü bile zar zor yutkunan ve bir gece genzine kaçan tükürükle ölümden dönen Aya, dilini döndüremeyen ve yemekleri ağzının kenarlarından dökülen, yürümeyi tamamen unutup yerde emekleyen, ben evlenebilecek miyim diyerek doktoruna azap veren soruyu soran genç kız.

    Aya-chan, kendisinden büyükler bile ona Aya-chan diye sesleniyordu yatılı kaldığı hastanede.
    (Chan eki küçük kızlar için kullanılıyor, kadınlar için -san eki)

    Bir hastalıkla mücadele veriyorsunuz ve yenileceğinizi biliyorsunuz, nasıl nasıl nasıl nasıl nasıl nasıl!

    Bin kere nasıl diye sormak istiyorum işte.

    Aya nasıl ileride engelli bedenimle topluma yararlı bir birey olabilirim, aileme yük olmam, dünyayı güzelleştirebilmek için neler yapabilirim gibi nahoş şeyler düşünebilirsin küçüğüm?

    Dünyasını da toplumunu da güzelliğini de diye başlayıp 260 sayfa (kitap 260 sayfa) sövebilirdim, eğer böyle bir hastalığa sahip olsaydım.

    Nereden buldun bu yüceliği?

    Yaklaşık 46 defterden ayrıştırılıp alınmış cümlelerle Aya'nın ölümünden iki yıl önce basılan bu günlük Aya'nın tamamen yatalak olduğunu anladığınız anda Doktor ve anne tarafından eklenmiş yazılarla sona eriyor.

    Diyorsunuz ki işte bitti Aya, bir kelime bile veremiyorsun artık.

    Bitti kızım, sesini duyamıyorum işte.

    Toplum, insanlık, dünya; sağ baştan...demek istiyorum, bunu yalnızca benim gibi sığ ruhlar yapabilir.

    Eğer Aya, son ana kadar direnmeseydi şu an ben, Türkiye'den Asya, Japonya'dan Aya'nın gözyaşlarını akıta akıta yazdığı satırlarıyla gözyaşları akıtmayacaktım.

    Ben senden bir harf fazlasıysam sen benden bin insan bin duygu bin yaşam fazlasısın Aya-chan.

    Seni böyle kötü bir olay, kötü bir son yüzünden tanımak başıma gelebilecek en güzel şey oldu.

    Özür dilerim.
  • "Her zaman canımız yanabilir, önemli olan bu değil. Ben sadece, eğer teselliyi ararsan onu bulabileceğini bilmeni istiyorum. Ve tüm acılarının ortasında mutlu olmayı öğrenebilirsin. Sen bunu hak ediyorsun..."
  • Öyle değil mi, Willie, bazen kelimeler bile yetersiz kalıyor. Peki, kelimeler tekrar yeterli oluncaya kadar insan ne yapar? Saçını tarar, fırçalar, eğer henüz yapmamışsa tabii, ya da, emin değilse, tırnaklarını keser, eğer tırnaklarının kesilmesi gerekiyorsa. Bunlar insanı oyalar. İşte bunu demek istiyorum. İşte bütün demek istediğim bu. Ben işte buna bayılıyorum.
  • Yazar son derece aykırı bir insanmış. Bunu belirtmek isterim. Oldukça da cesur. Heralde Türkiye'de yazmamiş kitaplarini ki yazsa oldukça tepki çekerdi.

    Yazar, Müslümanlara cevaplamasi bazılarının zor olduğu bazılarının size çok saçma geleceği 37 soru sorarak sizi sorgulamaya sevk etmeye çalışıyor. Tabi biraz da tepki, öfke de sezinliyor insan yazarın uslubundan. Sorulardan birkaçı şunlar:
    - "Oruçlu bir kimsenin, ölü insan vücudu ile, ya da hayvanla, ya da uyumakta olan bir kadınla (onu uyandırmadan) cinsî münasebette bulunması konusunda İslâm ne gibi buyruklar getirmiştir?"
    -"Namaz kılmakla her türlü günah'tan kolaylıkla kurtulma olasılığına inanır mısınız?"
    -"Dilediğini imanlı ve dilediğini de imansız yapan Tanrı'nın, kâfir yaptığı kişileri şeytan ile dost kıldığını kabul edebilir misiniz?"
    -"Tanrı'nın insanları, vahşet niteliğindeki cezâ'lara çarptıracağına, örneğin el ve ayakları çaprazlama doğratmak, gözleri oydurtmak, ya da kafaları kılıçla doğratmak, ya da astırtmak, vb... gibi uygulamalara mahkûm kılacağına inanır mısınız?

    Sorulardan birçoğu hadislerden yola çıkılarak oluşturulduğu için eğer benim gibi düşünüyorsanız; bu hadis uydurmadir deyip hemen geçebilirsiniz.
    Ancak, bazı soruları Kuran âyetleri üzerinden yola çıkarak sorduğu için eminim ki birçok Musluman -ben de dahil- tutarlı cevaplar vermekte zorlanacaktir. Yazara, takip ettiğim bazı ilahiyatcilar aslında gayet mantıklı cevaplar veriyorlar. Ancak cubbeli ahmet gibileri dinliyorsaniz tutarlı cevap verebilmeniz olası gözükmüyor.

    Ben özellikle son soru hakkında bir şeyler demek istiyorum. Kuran 1400 sene öncesinin Arap toplumuna indirildi. İndirildiği toplum Araplardi ancak verilen mesaj evrensel. Arap toplumuna indirildiği için o toplumun hayata bakış penceresinden olmasi gerekir ki o devirdeki insanlar bundan bir sonuç çıkarabilsin ve anlayabilsinler. Kuran'in erkekci bir bakış hitabina sahip oldugunu iddia edenler var, haksız da sayilmazlar, bence az once dediğim açıdan dusunulmeli. Keza soruda deginilen ve Kuranda bulunan el kesme gibi cezalar da yine o dönem şartları içinde değerlendirilmeli. Burada onemli olan adaletin sağlanmasıdır. 1400 sene önceki bu toplulukta şimdi eleştirilen bu hükümler/uygulamalar o devir için birer devrim niteliğinde olumlu duzenlemelerdi. (10 kadınla evlenen bir Arapa en fazla 4 kadınla evlen deniyor ve aslında istediği kadar kişi adil olsun kadınlar arasında adaletli davranamayacagi dile getirilerek asinda tek eslilige vurgu yapılıyor gibi) Ancak filmi 1400 sene sonraya sarınca devir, teknoloji, hukuk, insan hakları ve diger alanlarda oldukça fazla gelişme saglandiktan sonra bu uygulamalarla yola devam edilebilir mi? Edilmeli mi? Ya da şoyke sorayim: Önemli olan 1400 sene öncesinde adalet getirmiş hüküm/ uygulamaları uygulamak midir? Yoksa bu hükümleri uygulamadan da devre uygun uygulamalarla adaleti sağlamak midir? Sihirli kelime ADALET'tir.

    Şimdi sayın Müslüman kardeslerim kâfir, zindik, munafik vs ilan edecekler ancak onlara sorum inandığınız din üzerine hayatınızda hiç düşündünüz mü/ ne kadar düşündünüz? Yoksa hep Allah beni cizz eder/ dinden çıkarım/ yanarım/ diye hep korktunuz ve hiç sorgulamadiniz ve düşünmediniz mi? Korkup veya başka bir sebeple sorgulamadiysaniz yada dusunmediyseniz de size saygı duyarım. Aynısını sizden de bana beklerim. Son olarak ben, Allah'in huzuruna gittiğimde 'Ben dinden çıkmaktan, cehennemde yanmaktan korkup, dinim üzerine hiç kafa yormadim, düşünüp sorgulamadim, gonderdigin kitabi anlamaya calismadim' demekten korkarim.

    Son olarak, Kanuni'ye katibi Hafız Hamdi Çelebi'nin sunduğu şiirinde: "Padişahım! Türk'ü öldür, baban olsa da. O iyilik madeni yüce Peygamber (Muhammed): -'Türkü öldürünüz, kanı helâldir' ve daha nicelerini demesi beni çok ayar etti. Aklıma takılan soru şu: Padişahin buna tepkisi ne oldu???

    Keyifli okumalar..
  • S E V M E K Z A M A N I
    Filmi Üzerine Bir Denemem


    ''Bu bir pipo değildir.''

    Rene Magritte, 20. yy'ın ikinci çeyreğinin başında ''İmgelerin İhaneti'' ismini verdiği tablosuna bu mottoyu da dahil etmiştir. Tablo bir pipo resmi ve bu resmin altında yer alan ''bu bir pipo değildir'' yazısından oluşur. Peki bu bir pipo değilse nedir? Yolcuğumuz başlasın...

    Sonbahardayız. Sisli, puslu, melankolik bir hava. Rüzgarlı. Dalgalar sahilleri dövüyor. Loş ve kapalı bir gökyüzü. Yağmur. Devamlı yağmur yağıyor. Müzik ve yağmur. Yağmurlu bir lirizm. Necip Fazıl'ın ''Delilik vehminden üstün / Karanlık kovulmaz düşüncelerden. / Cinlerin beynimde yaptığı düğün / Sulardan, seslerden ve gecelerden'' dizeleri gibi dehşet verici her şey. Her şey dünyanın en mukassi zamanlarında Fransa'da doğup gelişen Şairene Gerçekçilik akımının motifleri gibi. Baudelaire şiiriyle bitişik bohem çerçeve içinde bir marazi atmosfer.

    Natürmort siyah ve beyaz. Mekan ise dışarıyla ilişini kesmiş, çevresi örtük, izole, sessiz, şiirler içinde bir ada. Sevmek Zamanı bizi böyle bir tablonun içine çekiyor. Kurşun kalemle yağmur çiziyor durmadan.

    Sevmek ve zaman. Önce sevmek... Düşünsel ve yazınsal bir arkeolojik kazıdayız. Hem Doğu'nun, hem de Batı'nın kültür dünyasında resme yani surete yani imgeye aşık olmanın anlatısı... Sonra zaman... Sonbahardan kışa doğru dramatik ve pesimist bir süregidiş.
    Hikayenin fezlekesi şudur: Boyacı Halil, Büyükada'da boyasını yaptığı bir köşkün duvarında asılı duran Meral'in resmine aşık olur. Bir sene boyunca köşke gelerek, resmin karşısına geçer ve saatlerce resmi seyreder. Günün birinde resmine aşık olduğu kızla karşılaşır. Filmin anlatısı bu andan sonra aşkın ontolojik sorgusu, sınırları ve imkansızlığı tema'sı üstüne inşa edilir.

    Surete aşık olan Halil, tasavvufi bir yol açar önümüzde. Meral'in resmini bir güven ve anı tazeleme mekanı olan ''ev''de adeta tefekkür ederek temaşa eder. Maddi bir resimden, Halil'in imgeler dünyasında renkli fırça darbeleri yedikçe aşk vücut bulur. Rene Magritte olsa bu resmin altına ''Bu Meral değildir.'' yazarak bir tablo yaratırdı.
    Arkeolojik kazımızda tasavvuf felsefesinin ya da halk ve divan edebiyatının hava akımında modern yazınımızda da esin rüzgarları bizi bir yerlere sürüklüyor. Sözgelimi Sergüzeşt'te ressam Celal Bey, Dilber'in resimlerini yaparken ona aşık olur. Lakin en çok Kürk Mantolu Madonna romanını ansıyoruz. Almanya'da bir sergide gördüğü bir kadın portresine vurularak, o portrede 'hayalindeki bütün kadınların bir terkibini ve imtizacını' gören Raif Efendi'yi...
    Sonra Amerika'da 1944 yapımlı Laura filminde Dedektif Mark'ın gördüğü büyüleyici tablo sonrası saplantılı hali...
    Yüzyılın sonlarında Orhan Pamuk'un senaryosunu yazdığı Ömer Kavur'un Gizli Yüz filmi...

    Boyacı Halil, Platon'un felsefesinde mağaranın içinde sanki bir kadın resmiyle idealar aleminden kokular alır gibidir. Necip Fazıl'ın kelimeleriyle;.. gönlü semavi ülkelere uçmak dilerken, ayağı yerdeki gölgelere takılacaktır.
    -Bir de Stendhal sendromu mu vardı?-

    Boyacı Halil bir resme aşık olmuştur. Düş ve hayalden örülü bir hayat yaratmıştır kendine. Platonik bir aşk... Sevgi öznesi resimdir. Bir kadının resmi. O resmin imgesi. Resim bir temsil. Bir görüntü. Bu temsilden asıla, görüntüden ruha zıplayış. Fotoğrafın bir kutsallığı vardır. Sevdiğimiz insanların fotoğraflarını özenle saklarız. Onları özlediğimizde veya hatırladığımızda fotoğraflarına bakarız. Fotoğraf bir anı dondurmuştur. Fotoğrafta sonsuzluğu tutarız. Bu anlamda ''sevmek zamanı'' aşık olunan bir resimdeki zamandır. Fakat dondurulan an sevilen kadının gözlerinde dirilir ve yekpare geniş bir ana yayılır. Yani Asaf Halet'in mısrasıyla ''ve zaman / zamanın dışında''dır. Temsilin aslı ile karşılaşan Halil, hayallerinin ve yarattığı aşkın yitip gitmesinden korkar. (Oysa ki Meral'i resminden bile kat kat daha güzel bulur. ''Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa'') İç ve dış, gerçek ve hayalin karşılaşmasından doğan zıtlık anlatısından yararlanılır. Halil, Meral'e şöyle söyler: ''Bu korku sevdiğim şeye ebediyen sahip olabilmek için çekilen bir korku.'' Resim Halil'i olduğu gibi kabul etmiştir. Ona daima iyilikle, dostlukla bakar. Oysa resmin aslıdaki kadın Halil'i olduğu gibi kabul edebilecek mi, ebediyen ona böyle iyilikle bakacak mıdır? Halil bu durumu şöyle dile getirir: ''Senin ellerini tutmak istemiyorum. Sonra çekersin o ellerini benden.'' Resimde ya da fotoğrafta aşkı sonsuza dek saklama ve ebedilikle mühürleme gizi vardır. Sevmek Zamanı'ndaki 'zaman' ebediliğe aşkla duyulan hasrettir.

    Halil nasıl ki Meral'in resmine aşık olmuşsa Meral de aslında Halil'in kendisine değil, onun o büyük sevdasına aşık olur. Meral, resmi götürüp Halil'e verdikten sonra, resmin bulunduğu çerçeveye kondurduğu mektupta Halil'e şöyle seslenir: ''İnsanların gerçekten aşık olamayacaklarını sanırdım. Senin resmime karşı tutkun bütün inançlarımı yıktı. Ben de sana aşık oldum.'' Fakat Halil, Meral'in kendisi ile yüzleşince ona aşık olmadığını sadece resmine aşık olduğunu söyler. Resmi (temsili) Meral'den ayırır ve resmi Meral'in değil kendi varlığının bir parçası olarak görür. Resmin arkasında yaşayan sahiden bir Meral var mıdır? Aşk tek kişilik midir? Aşk bizim bir tasavvurumuz ve tahayyülümüz müdür? İmgelerin ihaneti bu konunun neresindedir?Resimdeki ''pipo'' mudur? Tutku ve saplantı derecesindeki bu marazi aşk (kara sevda) felsefik ve psikanalitik alt metinleriyle zengin çağrışımlar uyandırıyor.

    Daha ötesinde Meral'in silüetine duyulan aşk, İstanbul silüeti ile birleşir. Filmin bir sahnesinde Meral'in yüzü ve İstanbul silüeti pencere camında kucaklaşırlar. Bu anlamda filmin bir karakteri de İstanbul'dur. İstanbul bir kadının yüzünde temsil edilir. (Adı bende gizli bir kadındı İstanbul / Yılmaz Erdoğan) Filmin anlatısında melodramda görülen bazı zıtlıklar kullanılmıştır. Geleneksel / modernist zıtlığı bunlardan biridir. Halil Büyükada'da gelenekselliği temsil eder. Meral İstanbul'daki yaşamında modernisttir. Halil'in arkadaşı Mustafa tasavvufi bir esinle ''derviş'' mahlasını kullanır. Ve yine klasik edebiyattaki aşık olan kişiye yardım eden ''bilge'' kişidir. Derviş Mustafa'nın çaldığı ud sahneleri ve başta Kemani Tatyos Efendi'nin kürdilihicazkar saz semaisi olmak üzere klasik müzik motifleri gelenekselliğe yapılan atıflardır. Buna karşılık Meral'in Halil'in kendi vücuduna ilgi duymamasının (o yaşa kadar her istediği yerine getirilirken reddedilmesinin) hayal kırıklığı ile yataktaki sahnelerinde handiyse orgazmı çağrıştıran birtakım hareketler yaparken elinde Ovidius'un Sevişme Yolu kitabı ve Bach plakları vardır. Bütün bunlar Türkiye modernleşmesinin uzantılarıdır. Ayrıca Yeşilçam melodramlarında sıkça işlenen '' zengin kız / fakir oğlan '' anlatısı da felsefe zemininde ele alınır. Halil bir işçidir, Meral ise burjuvadır. Ancak Meral'in babası Yeşilçam klişelerinde sıkça rastlanan kötü kalpli bir zengin sanayici değildir, Halil ile dostane konuşan biridir ve kendisinin de söylediği gibi klasik kız babalarına benzemez. Bu anlamda Yeşilçam melodramlarına Metin Erksan bir çelme takmıştır. Dahası Metin Erksan melodramatik aşkı farklı bir biçimde kurgulayıp yeniden üretmiş, onu biraz da trajik hale getirmiş, abartılı aşk sözcükleri yerine kısa diyalogları ve sessizliği tercih etmiştir. Lakin neticede Meral'in babasının maddi koşulları Halil'e hatırlatması filmin ''şairane'' lirizmine eklenen ''gerçekçi''liktir. Her ne kadar filmin başında Halil yağmurda sırılsıklam ıslanırken şemsiyesiz dolaşmayan Meral, daha sonraki sahnelerde aşkı için karda yalınayak yürüyecek, Halil ile el ele yağmurda ıslanacak ve Meral tüm bunları kabul edecekse de, maddi koşullar aşkı imkansızlaştıracak ve vuslatı erteleyerek hikayeyi sürükleyecektir.

    Sonbaharda haftasonunda bir adada baş başa gelişen romantik/melankolik bir aşk, kışın sert ve gerçekçi yüzüyle rastlaşır. Yine de yağmurun herkesin üstüne aynı kuvvetle yağması kayda değer bir noktadır. Halil'in ''zorunlu'' ayrılma kararından sonra Meral'in kendisini seven ve kendi statüsündeki Başar ile evlenme kararı alması, aşık - maşuk arasına giren ''rakip'' vurgusudur. Bundan sonra Halil zahiri ve çıkıntılı gerçeklikten kaçıp hayalindeki hakikate sığınacaktır. Böylece aşık olduğu kadının resminin yanına görünüp kaybolan Meral'den sonra adeta ikame olarak gelinlik giymiş bir mankeni koyarak kayığa atlayıp göle açılır.
    Göl, filmin başında gösterilen mekandır.

    Final sahnesinde, büyükada sahnelerindeki hırçın rüzgar ve kıyıya vuran dalgalar yerine; dingin ve sakin bir göl tablosu vardır. Gelinliği ile Meral Halil'e koşar. Kayığa atlar. Suretlerini ve ikamelerini sırayla yok edip bir hakikat olarak Halil'in karşısında durur. Yunan Mitolojisindeki Zeus'un tanrısal arabasına bindirdiği tahtaya gelinlik giydirip Hera'nın bunu dışarıya fırlatmasını andıran bir sahne ile Meral önce resmini, sonra gelinlikli mankeni göle atar. Suretten gerçek varlığa / özneye ulaşma halidir bu. Artık sevgi öznesi Meral'dir. Artık sadece Meral vardır. Aşkta fani olma halinin doruğudur. Birleşme gerçekleşmişken Başar gelip ikisini de ağlayarak vurur.
    Vuslat aşkı bitirmemiş, yok olmak pahasına ebedileştirmiştir.

    Halil, Meral'e bir keresinde şöyle demiş miydi: ''Sana dünyada hiçbir erkeğin hiçbir kadını sevemeyeceği kadar aşığım. Sana aşık olarak kalmak istiyorum. İşte hepsi bu kadar.''

    Luis Aragon, ''Ölmek kolaydır sevmekten'' diyor.

    Feylesof
  • ''İstanbul'da düzenlenen Tüyap kitap fuarında Hasan Ali TOPTAŞ ile yaptığım kısa ama tadına doyamadığım sohbetten, orada gördüğüm az da olsa güzel şeyler ve yaşadığım çokça can sıkıcı şeylerden bahsetmek istiyorum.''

    + Bu yıl 37. si düzenlenen TÜYAP Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'na katıldım. Az buz değil 100 küsür kilometre yolu (işten çıkmıştım) uykusuz bir halde tepmek zorunda kaldım. Hem böyle bir etkinliğe ilk defa katılacağım için hem de kitaplarını çok severek okuduğum Hasan Ali TOPTAŞ ile kısacıkta olsa (kitabımı imzalarken) sohbet etme fırsatı bulacağım için çok heyecanlıydım. Uykusuzluğumu falan unutmuş bir halde fuar alanından içeriye girdiğimde gördüğüm kalabalık beni daha da coşturmaya yetmişti. Saat 12.40 civarıydı. Bir kahve içip Hasan Ali TOPTAŞ'ın geleceği standın önündeki kuyruğa geçip beklemeye başladım. Zaman geçmiyordu tabii ki.

    + Heyecandan ellerimdeki ter kitaplarıma geçmeye başlamıştı. Acaba neler söylesem diye düşünüyordum içimden ama inanın yazarla yan yana geldiğinizde durum hiçte düşündüğünüz gibi olmuyor.

    + Fazla uzatmadan yazar ile olan anımı anlatıp diğer şeylerden bahsedeyim. Saatinden önce yazar gelip yerine yerleşmiş, sırada bekleyen arkadaşların kitaplarını incelemeye, onlarla sohbet etmeye başlamıştı. Bizden önce yaklaşık 13-14 kişi vardı. Ve sıra bana geldiğinde neredeyse dizlerim birbirine çarpacak kadar heyecanlıydım.

    + Yazarın yanına gittiğimde ilk söylediğim oraya çok özel biriyle geldiğimdi. Beni kendisiyle tanıştıran kişi (BUTTERFREE)'de oradaydı. Kendisi beni bu güzel yazarla ilk olarak Ben Bir Gürgen Dalıyım eseriyle tanıştırdı. Yazara bunu söylediğimde çok şaşırdı ve yüzünde tebessüm oluştu. Sonra yazar kitabımı imzalarken O'na önce çok çok teşekkür ettim, edebiyat dünyamıza böyle güzel eserler bıraktığı için. İçinde kendimizi bulduğumuz, akıcı diliyle sürüklendiğimiz eserlerini keyifle okuduğumu ilettim kendisine. O'da bana öğretmen olup olmadığımı sordu. Hayır dedim mesleğimi söyledim ve bir zamanlar öğretmen olmak istediğimden bahsettim. O'da bana bir zamanlar öğretmen olmak istediğini ama kısmet olmadığını söyledi. Böyle kısa ve güzel bir sohbette bulunduk ama yazarın alçak gönüllüğü karşısında eğildim, kalemi karşısında eğildim, hayatı karşısında eğildim. İyi ki böyle yazarlara sahibiz ve hala hayattayken kıymetini bilelim..

    + Karşılaştığım bir diğer güzel olay KAFKAOKUR standında oldu. Oradaki dergilerden alışveriş yaparken görevlilerden biri üzerinde Sabahattin Ali'nin resmi olan defterden son 1 tane kaldığını söyledi. ''O zaman bize hediye edersiniz'' dedi BUTTERFREE aldığım dergi ve ayraçları uzatarak(şaka mahiyetiyle tabii ki ama içten içe istiyordum da :)) Onlar da kabul ettiler ve defteri bize hediye olarak verdiler. Bu da hoşuma giden bir diğer olay oldu. Hediyeleri için KAFKAOKUR ekibine teşekkürler.

    - Keşke hep böyle güzel şeyler olsaydı ama şimdi sıra can sıkıcı olaylara yer vermekte..

    - Arkadaşlar bende 2 kitap vardı.Sağımda, solumdaki arkadaşlarda da 3 en fazla 4 kitap vardı inceledim. Bazı arkadaşlar ellerine yazarın bütün kitaplarını kapıp gelmişler. Tek tek imzalatırken de sanki asker arkadaşıymış gibi yazarla sohbete tutulup hem yazarın kitapları imzalamasına müsaade etmediler hem de en az 40 50 tane fotoğraf çektiler. Bu nedir sizce? Ben bir açıklama bulamadım bu yaptıklarına. Resmen biz sıradaki diğer kişilere eziyet çektirdiler. Öncelikle o yazarı esir etmeye hakkınız yok. Sonra da biz sırada bekleyenleri.

    - Diğer bir mesele de ben mesela oraya gidebilmek ve bir imza alıp kısa da olsa sohbet edebilmek için 9.30 da yola çıktım ama oradaki yazarın yanındaki görevli kişiler orda bekleyen onlarca kişiyi hiçe sayıp diğer stant görevlilerinin veya kendi arkadaşlarının kitaplarını alıp,imzalatıp, yazarla görüştürüp büyük terbiyesizlik yaptılar. Bu ayıptır. Bizim hakkımıza girmektir. Kendisine öyle davranılsa hoşuna gider miydi acaba çok merak ediyorum. Sırada nerden baksanız 100 kişi vardı ve herkes bu hareketten dolayı benim kadar iğrenmiştir eminim.

    - Böyle şeylerin olması gerçekten canımı sıktı ve sizinle paylaşmak istedim. Daha güzel bir fuarda daha güzel anılar yaşamak isterim. Hayırlı akşamlar herkese.

    Dipnot: Hayatımın en güzel adımlarında benimle olan ve beni daha fazla heyecanlandırıp cesaretlendiren kişiye (BUTTERFREE) teşekkür ederim.