• İnsanız ya;huyumuz kurusun,başkalarına bakarken hep kendi pencerelerimizden bakarız.Ben olsam öyle yapardım deriz.Ben olsam hiç öyle yapmazdım deriz.Onu yapardım bunu yapardım şunu yapardım deriz.Deriz de deriz.Ama azıcık aralayıpta karşımızdaki insanın penceresinden bakmaya akıl edemeyiz.Acaba onun penceresinden dünya nasıl görünüyor?Bu insan acaba nasıl hissediyor?Bu insan acaba nasıl yaşıyor demeyiz.Hemen suçlayacak bir yer ararız.Sen bunu dedin,şunu demek istedin,öyle yaptın,böyle davrandın.Kolay tabi değil mi?Kendi penceremizden bakıp geçmek kolay.Bakıp geçerken hüküm vermek kolay.Yazıklar olsun demek,hay ben senin kalıbına demek kolay.Yargılamak kolay.Ama işte o pencere sizin kafanızı geçtimi,sizin pencereniz oldumuydu,bütün bu ben olsam böyle yapardımlar,öyle ederimler yalan olup gidiyor.Bir tek şey kalıyor geriye,o da gerçeklerin boğazda bıraktığı acımsı tad.Bu iğneli fıçının için de siz olsaydınız ne yapardınız? Ben size diyim.Şuan hayal ettiğiniz hiç bir şeyi yapamazdınız.Sadece yaşardınız.Sizin için biçilen ne ise onu yaşardınız.
  • TERK ETMEK
    Terk etmek öyle kolay ki…
    Yeter ki buna kendini hazır hisset.
    Bunun için de ilişkinizdeki sorunları çözmek yerine daha da çözümsüz hale getirmelisin. Üstelik sürekli değişik yanlışlarla haklılığını sergilemelisin. O son vuruşu yapmak için zaman kollamalısın. Bu bir tekme ya da yumruk değildir. Bunların verdiği acı zamanla geçer nasıl olsa… Çok daha etkili şeyler bulmak zorundasın.

    Cümleler…

    Evet, evet… Hem de kurşun kadar etkili cümleler…

    Yüzüne karşı söylemelisin. Üstelik de çekinmeden… Bakışlarını kaçırmadan...

    Silahı tuttuğunda elin titrememeli, derler ya… Bu da böyle bir şey işte… Sesin titrememeli…

    Zamanı geldiğinde hiç acımadan tetiğe basmalısın. Silahında ne kadar kurşun varsa boşaltmalısın sevgiliye... Neresine olursa artık… Gururuna, egosuna, ruhuna…

    Hatta kadınlık onuruna…

    Öylesine can yakıcı sözler olmalı ki bunlar… Yine de yetinmemelisin. Nasılsa gardı düşmüştür artık… Nasılsa yavaş yavaş gücü de tükenmekte… Tam zamanıdır artık onu paramparça etmenin... Hatta yok etmenin… Ona o an ne kadar zarar verebilirsen o kadar mutlu olmalısın. Bu senin hakkın… Ne kadar mutlu olmak istiyorsan sen, onu o kadar parçalamalısın.

    Sonra yüreğine çalışmalısın. Ne de olsa her şey orada başladı. Orada son bulmalı ama, değil mi. Ne var ne yok silinmeli… Bunu yapamıyorsan bile o yürek acımasızca yerinden sökülmeli…

    Evet, evet bu…

    Yapılması gereken en doğru şey bu…

    Sonra yüzüne bakmalısın. Öyle boş boş değil. Daha önce baktıkların gibi değil. Öyle bir bakış olmalı ki, geride ne kadar söylenmemiş acımasız sözcükler varsa onları tamamlamalı… Hiçbir şey eksik kalmamalı… Paslı bir bıçağın bedene saplandığındaki acı gibi etkisi olmalı. Hem ne söylediğin değildir önemli olan, ne söylemek istediğindir. Karşındaki kişinin o anda bu bakışlarından ne anladığıdır. O yüzden biraz da nefret barındırmalıdır.

    Sonra son bir bakış… Biraz daha farklı ama…

    Küçümser gibi…

    Anlamı; sana söyleyeceğim çok şey var ama sen buna değemezsin.

    Sonrasında yavaş adımlarla yatak odasına gidersin. Bir bavul çıkarırsın ve boşaltırsın çekmeceleri… Askıda ne kadar sana ait elbise varsa teker teker doldurursun içine…

    O an seni engellemeye çalışır, Sevgili…

    Yapma, der. Bana bunu yapma…

    Lütfen gitme…

    Zaten seni durduramaz. Bu şekilde gitmek isteyeni zaten hiç kimse durduramaz. Amaç, bunu yaparak daha fazla can yakmak…

    Ama asıl amaç; bu ilişkinin devam etmesi için her şeyi yaptım. Oysa sen yaptıklarımı anlamadın, diye suçlamak…

    Ben aslında harika bir insanım ama sen beni hiç anlamadın, mesajın vermek…

    Böyle bir hava yaratmak…

    Bu ilişkide asıl kaybeden o olacak ne de olsa… Sen nasılsa elini sallasan var ya…

    Bavulu kapattığında bir süre beklemelisin. Odaya şöyle bir göz atmalısın. Veda eder gibi… Son kez bakar gibi… Ne de olsa bu oda bir zamanlar en güzel anları yaşadığın yerdir. Tüm özel hazları tattığın cennetindir. Derin birkaç nefesle içini doldurmalısın. Bu sahne için biraz duygusallık gereklidir çünkü…

    Sonra…

    Onun yüzüne bakmalısın. Her şey bitti, der gibi… O an ne söylerse söylesin sana, nasılsa bu sözlerin hiç bir anlamı yoktur. Ne de olsa sen onun yüreğini yerinden sökmek istedin ve bunu da başarmak üzeresin.

    Bavulu eline alıp yavaşça kapıya doğru yürümelisin. Bir adım geriden takip eder seni, Sevgili… Hala seni durdurmanın peşindedir.

    Son bir kez bakmalısın onun yüzüne… Gözlerinde biraz ıslaklık olmalı, ne de olsa hüzün iyi yakışır bu ortama…

    Sonra bir Elveda… Ama en duygusalından…

    Sesini titretmelisin o anda… Üzgün olduğunu belli etmelisin. Çünkü bu davranışlar bile duygusal travma yaşatır karşındakine… Acısına acı katar.

    Her ne kadar tüm oyunu sen oynasan da, bu dramatik oyunun asıl kahramanı odur. Çünkü her şey onun için yaşanmaktadır. Yüreği yerinden sökülen, en fazla acıyı yaşayacak olan, odur.

    Geriye dönüp üzgün bir ifadeyle, kendine iyi bak, demelisin.

    Öldürücü darbeyi bu şekilde vurmalısın.

    Sonra da kapıdan yavaşça çıkmalısın.

    Sonrası mı?

    Sonrası düğün bayram sana…

    Karışırsın insan kalabalığına…

    Tabi, ne kadar insanlığın kalmışsa…

    Özcan KIYICI
  • Terk etmek öyle kolay ki…
    Yeter ki buna kendini hazır hisset.
    Bunun için de ilişkinizdeki sorunları çözmek yerine daha da çözümsüz hale getirmelisin. Üstelik sürekli değişik yanlışlarla haklılığını sergilemelisin. O son vuruşu yapmak için zaman kollamalısın. Bu bir tekme ya da yumruk değildir. Bunların verdiği acı zamanla geçer nasıl olsa… Çok daha etkili şeyler bulmak zorundasın.

    Cümleler…

    Evet, evet… Hem de kurşun kadar etkili cümleler…

    Yüzüne karşı söylemelisin. Üstelik de çekinmeden… Bakışlarını kaçırmadan...

    Silahı tuttuğunda elin titrememeli, derler ya… Bu da böyle bir şey işte… Sesin titrememeli…

    Zamanı geldiğinde hiç acımadan tetiğe basmalısın. Silahında ne kadar kurşun varsa boşaltmalısın sevgiliye... Neresine olursa artık… Gururuna, egosuna, ruhuna…

    Hatta kadınlık onuruna…

    Öylesine can yakıcı sözler olmalı ki bunlar… Yine de yetinmemelisin. Nasılsa gardı düşmüştür artık… Nasılsa yavaş yavaş gücü de tükenmekte… Tam zamanıdır artık onu paramparça etmenin... Hatta yok etmenin… Ona o an ne kadar zarar verebilirsen o kadar mutlu olmalısın. Bu senin hakkın… Ne kadar mutlu olmak istiyorsan sen, onu o kadar parçalamalısın.

    Sonra yüreğine çalışmalısın. Ne de olsa her şey orada başladı. Orada son bulmalı ama, değil mi. Ne var ne yok silinmeli… Bunu yapamıyorsan bile o yürek acımasızca yerinden sökülmeli…

    Evet, evet bu…

    Yapılması gereken en doğru şey bu…

    Sonra yüzüne bakmalısın. Öyle boş boş değil. Daha önce baktıkların gibi değil. Öyle bir bakış olmalı ki, geride ne kadar söylenmemiş acımasız sözcükler varsa onları tamamlamalı… Hiçbir şey eksik kalmamalı… Paslı bir bıçağın bedene saplandığındaki acı gibi etkisi olmalı. Hem ne söylediğin değildir önemli olan, ne söylemek istediğindir. Karşındaki kişinin o anda bu bakışlarından ne anladığıdır. O yüzden biraz da nefret barındırmalıdır.

    Sonra son bir bakış… Biraz daha farklı ama…

    Küçümser gibi…

    Anlamı; sana söyleyeceğim çok şey var ama sen buna değemezsin.

    Sonrasında yavaş adımlarla yatak odasına gidersin. Bir bavul çıkarırsın ve boşaltırsın çekmeceleri… Askıda ne kadar sana ait elbise varsa teker teker doldurursun içine…

    O an seni engellemeye çalışır, Sevgili…

    Yapma, der. Bana bunu yapma…

    Lütfen gitme…

    Zaten seni durduramaz. Bu şekilde gitmek isteyeni zaten hiç kimse durduramaz. Amaç, bunu yaparak daha fazla can yakmak…

    Ama asıl amaç; bu ilişkinin devam etmesi için her şeyi yaptım. Oysa sen yaptıklarımı anlamadın, diye suçlamak…

    Ben aslında harika bir insanım ama sen beni hiç anlamadın, mesajın vermek…

    Böyle bir hava yaratmak…

    Bu ilişkide asıl kaybeden o olacak ne de olsa… Sen nasılsa elini sallasan var ya…

    Bavulu kapattığında bir süre beklemelisin. Odaya şöyle bir göz atmalısın. Veda eder gibi… Son kez bakar gibi… Ne de olsa bu oda bir zamanlar en güzel anları yaşadığın yerdir. Tüm özel hazları tattığın cennetindir. Derin birkaç nefesle içini doldurmalısın. Bu sahne için biraz duygusallık gereklidir çünkü…

    Sonra…

    Onun yüzüne bakmalısın. Her şey bitti, der gibi… O an ne söylerse söylesin sana, nasılsa bu sözlerin hiç bir anlamı yoktur. Ne de olsa sen onun yüreğini yerinden sökmek istedin ve bunu da başarmak üzeresin.

    Bavulu eline alıp yavaşça kapıya doğru yürümelisin. Bir adım geriden takip eder seni, Sevgili… Hala seni durdurmanın peşindedir.

    Son bir kez bakmalısın onun yüzüne… Gözlerinde biraz ıslaklık olmalı, ne de olsa hüzün iyi yakışır bu ortama…

    Sonra bir Elveda… Ama en duygusalından…

    Sesini titretmelisin o anda… Üzgün olduğunu belli etmelisin. Çünkü bu davranışlar bile duygusal travma yaşatır karşındakine… Acısına acı katar.

    Her ne kadar tüm oyunu sen oynasan da, bu dramatik oyunun asıl kahramanı odur. Çünkü her şey onun için yaşanmaktadır. Yüreği yerinden sökülen, en fazla acıyı yaşayacak olan, odur.

    Geriye dönüp üzgün bir ifadeyle, kendine iyi bak, demelisin.

    Öldürücü darbeyi bu şekilde vurmalısın.

    Sonra da kapıdan yavaşça çıkmalısın.

    Sonrası mı?

    Sonrası düğün bayram sana…

    Karışırsın insan kalabalığına…

    Tabi, ne kadar insanlığın kalmışsa…

    Özcan KIYICI
  • Koç:
    Çok bilirler, yok yok tam olmadı, her şeyi onlar bilirler.”Yardımcı olur musun”cümlesi koçun yazılımında yoktur. Koç kadını Survivor Taner gibi her maceraya tek başına dalar. Baskın karakterlidir, erkeğe sözünü geçirmek ister ama sözünü geçirdiği erkeğe de saygı duymaz. Uzaklara gitmek ister, gitti mi de fazla açılmışız diye dönmek ister..
    Boğa:
    Vee karşınızda aforizma tanrıçası, dolaylı anlatım kraliçesi boğa. Ya arkadaş bir kere de doğrudan seni seviyorum, sana çok bozuğum filan desene, varsa yoksa alıntı. Boğa kadınına; “Hayatım nereye gidiyosun?” diye sorsanız. -Nereye gideceğini bilen için tüm dünya kenara çekilir. diye cevap verir. Yahu eltime gidiyorum desene, net olsana gözünü sevdiğim..
    İkizler:
    İki değil 10 kadın yaşar içinde, en tekinsiz burçtur, gülüp eğlenirken Medyum Memiş gibi zumzuğu ağzınıza çakabilir. Gönlünü hoş tutan erkekleri bünyesi reddeder, onu kanırtan, sinir hastası eden adamlara aşık olur. Konuşkan ve eğlencelidir, seyahate bayılır..
    Yengeç:
    Güçlü görünmeye çalışıp bunu başaramayan tek burçtur. Bir yengeçle sohbet ederken bir şeylerin ılık ılık aktığını hissedersiniz, evet evet akan beyninizdir. İlişkiler hakkında hiç durmadan 72 saat konuşabilirler. Sizi asla dinlemeyip, en iyi dinliyo taklidi yapan burçtur..
    Aslan:
    Mor dağların prensesi gibi salınır etrafta. Göz süze süze ağzını büze büze konuşur. Lükse şaşaaya düşkündür, mümkün olsa totosunu dolarla avroyla siler. Arkadaşlarını aşırı sahiplenir, mazallah arkadaşının sevgilisini bir kızla görse, yemez içmez; “hayırdırrr canımm!” mesajıyla yetiştirir hemen..
    Başak:
    Gözünde hep bir melankoli vardır, tıpkı acıların kadını Bergen gibi. Huzursuzdur, rahatın en çabuk battığı burçtur. Çok belli etmese de dedikoduyu sever. Arkadaş canlısıdır. Sabırlıdır, taşı ortadan yaran bi sabrı vardır. Duygularını çok belli etmez, osuruğu kokmaz. Her zaman bir tarzı vardır, en olmadık kıyafetler başağa yakışır. Üniversitede ideal ev arakadaşıdır, titiz ve düzenlidir, tuvaleti cifler, banyoyu ovar, hayatta işten kaçmaz..
    Terazi:
    Rahibe Teressa ile Lady Gaga arasında bi yerdedir. Çok pis aşık olur, çok çabuk unutur. Ruh hali değişkendir, evlenip çocuk mu yapsa, albüm yapıp stadyum konserlerine mi çıksa karar veremez. Stratejiktir, insani ilişkileri kuvvetlidir. Bir günlük seyahate bile 4 bavulla gider. Terazi kadınının ruhunda fırtınalar bile kopsa suratındaki ifade hep Mona Lisa’dır. İsterse güzel yemek yapar ama isterse. Ev işine, yemeğe, ortodontiye eli yatkındır. Üşengeçtir, sevgililerini hep yakın çevresinden seçer, aşık oldu mu da kendinden geçer..
    Akrep:
    Ne okursa okusun, sonunda hep bildiğini okur. Havalıdır, antin kuntine bayılır. Artizdir, herkesle samimi olmaz, Etme çocukla sohbet küstürürsün, silme götünü camla kestirirsin’dir hayat mottosu. Evin Ana gibi anaçtır. Hastaya şifa, dertliye deva, açlara çorba dağıtır. Bi kendine hayrı yoktur. Habire kendini eleştirir. Haset değildir ama kıskançtır. Favori içeceği diet coladır. Bazen siyah, bazen beyaz ister ama herşeyi tutkuyla ister..
    Yay:
    Allah’ın sopası yoktur, yay burcu kadını vardır. Güvenini kıranı, hevesini kaçıranı affetmez, yıl sonu elinde koçan biriken trafik polisi gibi yapıştırır cezayı. Mağrurdur burnu düşse acaba ne düştü diye eğilip bakmaz. Herşeyi analiz eder, “sen aslında öyle dedin ama başka birşey demek istedin” diye cümleye başladı mı kaçın. Sevdiği adamı mutluluktan havalara uçurur ama adam dengesizlik yaparsa tutmayı unutur..
    Oğlak:
    İçinde bir Güngör Bayrak yaşar, york düşesi, buckingham kontesidir adeta. Temkinli ve kuşkucudur, siz birşey anlatırken gözlerini kısarak bakmasının sebebi budur. Oğlak kadını asildir ölçülüdür, senin benim gibi ağzından salya saçarak gülmez, insan gibi güler ve hemen toparlanır. İş hayatında dikkatlidir, kolay kolay yanlış yapmaz. Herkesle samimi olmaz, çabuk ısınıp, soğumaz ama hayatına aldığı insanları da yarı yolda bırakmaz..
    Kova:
    Dedikoduya bayılır gıybeti içine sokup mıncırır. İçinde hep bir dahi yaşadığını düşünür ama tarihte bir icadına rastlanmamıştır. Zekasına aşıktır, egosu yüksektir. Bu tatlı egosunun yanında bir de mütevazı olsaymış tam süper olurmuş ama olamamış kısmet. Arkadaşlarını çok sever, ne sevmesi delirir, aklını çıldırır arkadaş diye. Bağlılık sever, bağımlılıktan tiksinir. İlişkilerde erkek gibidir, yönetir, kontrol eder, müdahele eder, az daha sıksa p..pisi çıkacaktır..
    Balık:
    İbrahim Tatlıses gibi çabuk ağlar, neye ağladığını asla bilemezsiniz. Pencere buğulansa duygulanıp ağlayabilir. Dünyada sadece kendisinin anlayabileceği esprileri vardır. Her ilişkisine, son ilişkisiymiş gibi başlar, kendini inandırır, ayrılınca da aman boşver ya zaten şizofrendi der geçer. Hayalperesttir, ama romantik salya aşık değildir, sevgilisi şiir okurken dayanamayıp adamın ağzına gülebilir. Küçük şeylerden mutlu olsa da, ota boka morali bozulabilir. Bu kadar duygusal olmasına rağmen, zorluklar karşısında inanılmaz güçlüdür. İdeal mesleği kadılıktır, asla hak yemez, estetiğe düşkündür üzerinde tarçın yoksa sahlep bile içmez. Sonda söylenecek şeyi başta söylediği için her kavgada haksız duruma düşer, sonra da bütün dünya bana karşı diye ağlaya ağlaya gözleri şişer. Geneli iyi yemek yapar, ideal eş ve anne adayıdır. Bünyeleri görücü usulü ile evlenmeye yatkındır.
  • 60 syf.
    Kadın birçok rolün üstesinden gelir, bazılarını soyunur bir kenara bırakır bazılarını da göz rengi gibi üzerinde taşır.

    Sylvia Plath tarafından kaleme alınmış üç kadın, üç doğum öyküsü, üç farklı ses, üç farklı şiir.
    Bu kadınların doğum öncesinde, esnasında ve sonrasında yaşadığı ruhsal durumları, fiziksel değişimleri, kendileri ve bebekleri için gelecekten beklentileri, garipseme ve mutlu olma gibi karmaşık duygularını bazen gerçek bir incelikle bazen de daha keskin ve sert cümlelerle ifade ediyor.
    Kadınlardan biri beklemediği bir anda çocuk sahibi oluyor, biri her şeyden çok onu bekliyor, biri ise bu çocuğu büyütebilecek durumda değil...
    Genel itibariyle şiirler, şekil ve üslup açısından düz yazı sadeliğinde, fakat bu şekilde bile etkileyici.
    Çünkü; çocuk ve kadın olan iki ayrı varlığın anne ve çocuk bağına dönüşümü yeterince şiirsel.

    Doğumhaneden kadınlığa, çocuğa ve dünyaya açılan bir kapı aralanıyor. Kapıyı açın pişman olmayacaksınız.


    Peki bu üç yeni hayat, bu yeni sesler de bir şeyler söylemek istiyor olamaz mı?

    ******

    İlk hediyem, ilk gözyaşım, ilk mutluluğum Annem.

    Beklenmeyen şeyler hep güzel olurmuş benim gibi,
    bunu düşleyebilir miydin?
    Çiçeklerden daha güzel kokan bir varlığa sahip olmak aklının ucundan geçmiş miydi?
    Dünya kötü bir yerdi ve canın pahasına koruyacaktın beni, sen küçücük bir böcekten bile korkmaz mıydın önceleri?
    Gözlerime her baktığında aynı heyecanı ve iç titremesini hissedeceğini bilebilir miydin?
    Gerçek sevgi buymuş dedin mi?
    Her gece uykumda öptün mü beni?

    ******

    İlk umudum, ilk bağım, ilk can'ım Annem.

    Beni bu kadar çok beklemekten yorulmadın mı?
    Gelip gitmelerimden umutsuzluğa düşmedin mi?
    Sonunda bir gün geleceğime ve seni bırakmayacağıma nasıl inandın böyle?
    Başka bebeklere bakıp benim hayalimi kurmak seni üzmüyor mu?
    Sesimin duvarlarda çınlamasını, gece uykusuz kalmayı, çayını hiçbir zaman sıcak içememeyi, saç diplerinden parmak uçlarına kadar yorulmayı, her şeyden çok benim için emek vermeyi nasıl göze aldın?

    ******

    İlk hüznüm, ilk yalnızlığım, ilk güvensizliğim Annem.

    Canından can çıkarken, pişman oldun mu varlığımdan ve keşke diye başlayan kötü cümleler kurdun mu?
    Ellerim tutmasın, gözlerim görmesin istedin mi hiç?
    Gözlerime baktığında — eminim bakmışsındır — kendini görebildin mi?
    Gördüğüne eminim, çünkü sen bana içini açtın dokuz ay boyunca...
    Sevdiğin birinden ayrılmak ondan vazgeçmek kolay değildir, değil mi?
    Dur bitirmedim ki nereye gidiyorsun, sensiz soğuk olur bu hastane, herkesin yüzü birbirine benzer ama hiçbiri sana benzemez, gitmesen olmaz mı?
    ...

    Keyifli okumalar.
    Sevgiler.
  • Bil ki başın taşa (maddeye) çarpacak. Muhakkak sukutuhayal var: Ya sevgilinin bayağılığı, ya kuvvetli bir rakip, onun karşısında senin bayağılığın, sevgili ve dost ihanetleri, muhakkak. O vakit dur, vazgeç, istihfaf et.
    Derin bir feragata kabiliyeti olanlar, derin bir aşkla
    sevmekten korkmayabilirler.
    Bu mümkün müdür?
    Şiddetli bir iptiladan, bir anda vazgeçebilir misin? Geriye dönebilir misin? Dudak bükebilir misin?
    Seni bütün ihtiraslarında büyültecek, ezilsen bile ezmeyecek, yeniisen bile yükseltecek, düşsen bile kaldıracak bir tek büyük his vardır: İstiğna. Feragata daima hazır olmak. Pek iyi bil ve bilirsin ki vazgeçrneğe hazırlanan muvaffak olur.
    Vaz geç!
    En büyük şiddetle iste, peki; istedin, peki; şimdi vaz-
    geç. Bundaki namütenahi zevki de bilirsin. Kaç kere ve
    neler istemiş, kaç kere ve nelerden vaz geçmişsindir. Sev, iste; anla ve vaz geç. Ewela gözlerini yum, sev; ileriye atıl, iste; başın bir yere çarpınca (çarpacak, muhakkak) gözlerini aç, anla geriye çekil ve vaz geç.
    Ali biraz durdu, düşündü, gittikçe artan bir hareketle
    söyledi:
    - Ne yaparsan yap, nasıl yaşarsan yaşa, sev veya sevme, tabiatta veya cemiyette ömür sür, hayatının istikameti, tarzı ve bilmem nesi ne olursa olsun, sen ihtiraslardan kurtulmayacaksın; için daima büyük hislerle şişecek; bütün ömründe kederin, sevincin, korkunun, hayretin, gururun, hicabın, merhametin, kinin en şiddetlisini duyacaksın; sen daima o içi dolu adamsın; daima ağlayacak ve haykıracaksın; şuna, buna şu veya bu hadiseye, şu veya bu insana bahane bulma. Sende ihtiras hayat ve hayat ihtirastır. Daima büyük bir alevle sarıldığını hissetti­ğİn başın ancak toprağın altında soğuyacak ve ancak toprağın altında sen, bu en tatlı ve en korkunç, bu mest edici ve haşlayıcı hararetten ayrılacaksın. Makul zamanındaki sen, meyus zamanındaki sana hatırlat ki, günün birinde bu alev sönecek. Sönmeden evvel de, arada bir, başına tatlı bir serinliğin geldiğini ve sana ummadığın bir tad verdiğini hissedeceksin. Yalnız bunu ara. Tevekkül et. Tevekkül bu alevin üstüne boşanan bol sudur. Tevekkül et, vazgeç, vazgeç!
    En güzel köprü, ihtirastan tevekküle kuruludur. Oradan yürü korkma, vazgeç vazgeç! Tevekkülün bir duruşu
    vardır; yorgun ve sinirleri tamamiyle gevşemiş kolların
    sarksın; omuzların düşsün; başın arkaya devrilsin; ciğerlerinde sıkışmış demir hava erisin ve açık ağzından bo­şalsın; rahat nefes al; gözlerini yarı yum, kırp, süz, kendini bırak, bırak, bir milyon arzu içinde boğulmuş olsun, onların artık hiç kımıldamadıklarını, aziz laşeleriyle muhayyilende serilip yattıklarını heyecansız seyret. Ölümlü dünyada bir lahza yaşayabilmek için, o lahzanın binde biri içinde bin aziz şeyin telef olacağını bilmek ve kabul etmek ve sineye çekmek lazım. Ver, daima ver; daima harca; daima feda et. Dünyaya almak için değil, yalnız vermek ve yalnız feda etmek için geldiğini düşün. Her­ şeyden vazgeçen herşeye malik olur. Her felakete hazır ol!
    Hazır ol!
    Her felakete hazır ol korkma! Hazır ol. Sen ki insansım, başından çok şey geçti ve her şey geçecek: yalnızlık, sefalet, hastalık türlü mahrumiyetler, aşk, ölüm ve ölümler, zillet, perişan olmak, namütenahi perişan olmak... Sen ki, insansın, bunların hepsine mahkumsun. Korkma, sen ki insansın, başın daima alev içindedir, onu geriye çekme, bilakis daha içerilere, daha büyük alevlere sok, korkma, hazır ol, korkma elinde büyük bir ferman var:
    Vazgeç!
    Hiçbirşeye ebedi bağlanma. Herşey senden kopacaktır. Neye maliksin? Hiç. Neye malik olacaksın? Hiç. Bununla beraber herşey senindir, herşey insanındır.
    Malik olduğumuz şeylerin çok aziz olması, onların
    günün birinde bizden mutlaka ayrılacakları için değil midir? Ebedi malik olacağımızı bildiğimiz hangi şey azizdir? Biz herşeyin kıymetini ölümüne borçluyuz. Hayat da budur!
    Peyami Safa