• Ailemin bütün fertleri Auschwitz'de, gaz odasında öldürüldü.
  • "Ben Buradayım-Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası"

    Hiçbir sahici tarafı olmayan yüzeysel “insanî ilişki”lerden yorgun mu düştünüz, daha düne kadar size methiyeler yağdıran, yere göğe sığdıramayanlar menfaatlerine ters düşünce kapkara bir sessizlik perdesinin ardına mı saklandılar, konuşacak ortam bulamamaktan derin bir sessizliğe mi büründünüz, içinizdeki şarkıyı kimseler duymuyor mu, dahası bütün bunlar olurken siz yine, yeniden ve her seferinde olduğu gibi okları kendinize mi çevirdiniz, Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi “ gerçekliği olmayan suçlarla” mı suçluyorsunuz kendinizi ve her seferinde yenik mi düşüyorsunuz?
    Eğer bu soruların en az üçüne evet diyorsanız siz de bir tutunamayansınız.:) Üzgünüz, bu bir lanet ve ömür boyu peşinizi bırakmayacak...
    Bir monografi tanıtımına bu cümlelerle başlamak istemezdim ama “Ben Buradayım” öyle derinden sarstı ki beni ve bu kitapta Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasına adım adım yolculuk yaparken öyle kendimden geçtim ki çook uzun zamandır bir kitapla böylesine büyülenmemiş, böylesine derinden sarsılmamıştım. “Huzur”a inceleme yazarken ifade etmiştim “iyi ki Tanpınar benim dilimde yazmış, gurur duydum böyle bir yazarımız olduğu için” diye. İşte Yıldız Ecevit’in bu olağanüstü derecede titizlikle hazırlanmış, akıcı bir dile ve üslûba sahip, o çok sevdiğimiz Oğuz Atay cümleleriyle bezenmiş kitabını okurken de iki kez gurur duydum: Bu gururun birinci sebebi, Yıldız Ecevit’in benim dilimde böyle şahane bir monografi yazmış olmasıydı ve ikinci sebep de bu muazzam eserin bir bilim kadınının elinden çıkmış olmasıydı. 578 sayfalık bu muazzam kitap hakkında ne yazsam, ne söylesem eksik kalacak, burada yazdığım üç beş sayfalık tanıtım yazısı bu kitabı tanıtmaktan aciz olacak bunu en baştan ifade edeyim.

    Kurmaca edebiyatın tamamlayıcısı olarak gördüğüm araştırma ve incelemeye dayalı akademik metinler, bir yandan kurmaca dünyanın sırlarını bize aktarırken diğer yandan da sıkıcı olmak gibi bir handikaba sahiptirler. Eğer bir yazar; titiz ve detaylı bir kütüphane çalışması, kaynak kişilerle yapılan görüşmeler ve kurmaca metinlerin didik didik edildiği bir eserle karşımıza çıkmışsa bu eserde ilk aradığımız hususiyet o eserin bize ne kattığıdır esasen. Bu manada akademik makaleler, biyografiler ya da monografiler sıkıcı da olsa onları okuruz. Ama eğer bilimsel metinlerin yazarı, eserini çok akıcı bir dil ve üslupla kaleme almışsa o metin ya da kitap zirvede olmayı hak ediyor, hak eder. Bu sebeple Yıldız Ecevit’in “Ben Buradayım”ı her yönüyle övgüyü hak ediyor. Hatta itiraf edeyim ki Türk edebiyatında okuduğum tüm monografi ve biyografilerin içinde zirveye oturmayı başardı. Neden mi? İşte bunu izah etmek işin en zor kısmı ne yazık ki. Zira “çok uzun yazıyorsun" diyenleri de gözönünde bulundurarak kitaptaki Oğuz Atay portresine yüzeysel bir bakış atacağım. Böyle bir kitabı derinlemesine incelemek haddim değil zaten. Hadi başlayalım o zaman!

    Kitap hakkında teknik bilgi vererek yazıma başlamak istiyorum: “Ben Buradayım-Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası” Kısaltmalar, Sunuş ve Teşekkür bölümlerinin ardından başlayan, yazar tarafından bölümlerin içeriğine göre düzenlenmiş yirmi altı özel başlıktan oluşan “Dizin” ile son bulan bir kitap. Kitap, adını -tahmin edebileceğiniz gibi- “Korkuyu Beklerken” kitabının sonunda yer alan "Demiryolu Hikayecileri -Bir Rüya" başlıklı hikayenin son cümlesinden alıyor: “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin?” Yıldız Ecevit bu cümlenin “Ben Buradayım” bölümünü kitabına başlık olarak seçerek daha en baştan Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”da kıyasıya eleştirdiği “Hayatı ve Eserleri” metinlerinin çok dışında sıradışı bir biyografi/monografi yazacağının ipuçlarını veriyor. Yıldız Ecevit’in ifadesine göre “Ben Buradayım” önermesi; bir yandan Oğuz Atay'ın bu kitapta hayat hikayesi ve eserleriyle "burada olduğunu" ifade ederken, diğer yandan da bu hayat hikayesini dört yıl süren uzun ve zorlu bir araştırma ve yazma sürecinin ardından birleştirip bir kitap formu halinde bizlere sunan Yıldız Ecevit'in de "burada olduğunu" ifade ediyor. Zira bir kitap her ne kadar titiz bir araştırmanın mahsulü de olsa sonuç olarak onu kurgulayan yazarının eseridir. Ve sunuş şu cümleyle bitiyor:
    “Bu kitabın Oğuz Atay’ı, benim kimliğimden süzülüp gelen bir Oğuz Atay: Benim Oğuz Atay’ım. Kim gerçeği katıksız aktardım diyebilir ki?”(s. 19)

    Kitabın "Sunuş" bölümünün girişine Oğuz Atay’ın “Bir Bilimadamının Romanı”nda geçen bir cümlesi epigraf yapılmış: “İyi bir hayat hikayesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur.”(s. 44)Bu epigrafla Yıldız Ecevit bize aslında çok zorlu bir işe giriştiğinin ipuçlarını da vermiş oluyor. Bu bölümde Türkiye'de biyografi/ monografi yazmanın zorluklarından söz eden Yıldız Ecevit, belge temini konusunda girdiği çıkmazlardan söz açıyor ve bizde belge temininin ne kadar güç olduğunu izah ediyor. Oğuz Atay’ın 1970’lerde radyoda ve televizyonda yaptığı konuşmaların tümüne erişmekte güçlük çektiğini, yetkililerin bu durumu “gereksiz görülenler arşivden ayıklandı” türünden akıl almaz bir açıklamayla izah ettiğini (!) ifade ettikten sonra Shakespeare’i araştıran Mr. Homan’ın Shakespeare’in dedesinden babasına ne kadar pound miras kaldığını 1561 yılına ait kayıtlardan çıkarabildiğini ifade ederek bu konuda ne kadar geride olduğumuzu(!) da somut bir örnekle ortaya koymuş oluyor.

    Kaynak kişilerle yapılan görüşmeler sonunda insan belleğinin yanıltıcı yapısını fark eden yazar, görüştüğü kişilerin birbirini tutmayan açıklamaları sonucunda çıkmaza giriyor ve umutsuzluğa kapılıyor, ancak daha sonra Oğuz Atay’ın eserlerinin biyografik unsurlarla bezeli olması ona farklı bir yol açıyor ve ortaya böylece bu sıradışı monografi çıkmış oluyor. Burada da kendi içinde bir kimlik kargaşası içine giren Yıldız Ecevit bu durumu şu cümlelerle ifade ediyor:
    "Ben Buradayım" aynı zamanda Oğuz Atay'ı hayatı ve eserleri türünden bir alt başlığın ciddiyeti içinde de ele alan bir başvuru kitabı olmalıydı: Bu öteki Yıldız Ecevit'in yazmak istediği yalnızca bir biyografi değildi; Oğuz Atay odağında üreyen onun yaşamı ve yaşamda bıraktığı tüm izler ile birlikte bütüne doğru ayrıntılı bir biçimde dokumaya çalışan bir monografiydi. Biyografiyi monografiye dönüştürerek onu daha teknik renklerle boyayan bu Yıldız Ecevit, bir yaşam öyküsünün ardına takılıp koltuğuna yaslanarak rahat bir okuma serüveni yaşamak isteyen okuru düş kırıklığına uğratmayı da göze aldı." (S. 18)

    Sonuç olarak Yıldız Ecevit, elimizde tuttuğumuz, bütün Oğuz Atay hayranlarının ezbere bildiği cümlelerle bezenmiş, keyifle ve merakla okunan bu ilgi çekici monografiyi bize kitap formu içinde ulaştırıyor mühim olan da bu. Şimdi de kitabın içeriğine bakalım:

    Oğuz Atay, 12.10.1934 tarihinde Kastamonu-İnebolulu Cemil Atay ile İstanbullu Muazzez Zeki Hanım’ın ilk çocuğu olarak İnebolu’da dünyaya gelir. Kız kardeşi Okşan Ögel ile aralarında altı yaş vardır. Babası Cemil Atay (d.1892) 1909 yılında komiser olarak göreve başlayan Osmanlı döneminin alaylı hukuk sistemi içerisinde sorgu hakimi, ceza hakimi ve savcılığa kadar yükselmiş üç dört kez milletvekili olmuş, etrafında sayılan sevilen aynı zamanda ilkeli ve çalışkan bir adamdır. Annesi Muazzez Zeki de öğretmen okulu mezunu, sanat ve edebiyata kıymet veren, şefkatli, evladını koruyup kollayan, kültürlü ve zarif bir hanımefendidir. Oğuz Atay, “Babama Mektup” eserinde, edebi eserler okuyan ve sinemaya giden anne ve oğluna “bunların hepsi uydurma” diyen bir baba portresi çizer ve babasına hitaben “duygularımın romantik bölümünü sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim.”(K.B. 164) diyerek gerçekçi ve otoriter baba figürüne vurgu yapar. Annesi ve babası arasında dengeli bir ilişki vardır Oğuz Atay’ın. Muazzez Hanım ,ailede Cemil Bey’in katı taraflarını yumuşatan bir denge unsuru konumundadır. Oğuz Atay, lise yıllarında resim öğretmeninin tesiriyle ressam olmak istediğini babasına söylediğinde ciddi bir tepkiyle karşılaşır ve babası ressamlığın meslekten sayılmadığını, doğru düzgün bir meslek edinmesi gerektiğini ifade eder. "Yıllar sonra "Tutunamayanlar"ın Selim'ine şöyle dedirtecektir Oğuz Atay:
    "Üç çeşit meslek varmış: mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk. Ben ressam olmak istiyordum. Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi."( S. 54)

    Oğuz Atay bu otoriter baba figürü karşısında çok da direnemez ve hiç istemediği halde inşaat mühendisliği okur. Okul hayatı boyunca çok çalışkan ve disiplinli bir öğrenci olan Oğuz Atay, bölümünü hiç sevmediği halde bitirir hatta alanında akademik çalışma yaparak doçentliğe kadar yükselir ve uzun yıllar üniversitede öğretim üyeliği de yapar. Yıldız Ecevit, onun akademik hayatın çıkarlar üzerine kurulu rekabetçi yapısına çok fazla ısınamadığını, ancak akademisyenliğin öğretmenlik kısmını çok severek yaptığını anlatır. Öğrencileri tarafından çok sevilen bir hocadır Oğuz Atay. Hatta mevcut ders kitaplarının dillerini ve anlatımlarını beğenmeyerek, öğrencilerinin dersi daha rahat takip edebilmesi için “Topoğrafya” isminde ders notlarından oluşan bir kitap da kaleme almıştır.

    Arkadaşları arasında çok iyi fıkra anlatan esprili bir kişilik olarak tanınan Oğuz Atay, derin ve hassas yapısıyla dikkat çeker. İçindeki kırılgan Oğuz’u espriler, şakalar ve fıkralar ile maskelemeyi başarır, ancak onun bilhassa “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar” adlı eserlerinde oluşturduğu biyografik özellikler taşıyan, aşırı duyarlı karakterleri onun gerçek kişiliği hakkında da sayısız ipuçları taşır.

    Kadınlarla ilişkilerinde çekingen ve mesafeli bir tavrı olan Oğuz Atay, ilk evliliğini Fikriye Hanım ile yapar. Bu evlilikten dünyaya gelen kızı Özge onun tek evladıdır. Oğuz Atay’ı kafa olarak doyurmaktan uzak bir kadın portresi çizen Fikriye Hanım ile Atay arasındaki bu evlilik boşanmayla sonuçlanır. “Tehlikeli Oyunlar” romanında Hikmet’in karısı Sevgi büyük ölçüde Fikriye Hanım’dan mülhem oluşturulmuş bir karakterdir. Evlilikte aradığını bulamayan ve tek kalesi kitaplara sığınan Oğuz Atay, evli olduğu yıllarda -Fikriye Hanım’ın ifadesine göre- evde beş bine yakın kitap biriktirmiştir. Gerçek bir bibliyofil olan ve sabahlara kadar durmaksızın okuyabilen Atay’ın çok güçlü bir belleğe de sahip olduğu gözönünde bulundurulduğunda karşımıza çok kültürlü bir yazar portresi çıkmaktadır.

    Oğuz Atay Fikriye Hanım' dan ayrıldıktan sonra o yıllarda eşinden yeni ayrılmış olan Sevin Seydi ile büyük bir aşk yaşar. Sevin Seydi ressamdır ve aynı zamanda da çok iyi bir okurdur, dünya edebiyatını çok yakından takip eder. Birlikte yaşadıkları dönemde ilham perisinin etkisiyle ilk romanı “Tutunamayanlar”ı kaleme alan Oğuz Atay, romanı onunla birlikte yaşadığı dönemde bir yılda yazıp bitirir. Sevin Seydi onu; dünya edebiyatı, kuramlar, yeni biçem denemeleri konusunda ciddi anlamda besler. Okuduklarını sürekli Atay’la paylaşır. Ayrıca Oğuz Atay romanı yazarken Sevin Seydi de diğer yandan romanı İngilizceye çevirmektedir. En büyük iki romanını ithaf ettiği bu özel kadın, Oğuz Atay’ın hayatı boyunca devam eden büyük aşkıdır. “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar”ın ilk baskılarının kapaklarını da resimleyen bu sıra dışı kadın ne yazık ki Oğuz Atay’ı terk edip Londra’ya taşınır. Yıldız Ecevit’in tüm çabalarına rağmen Sevin Seydi Oğuz Atay hakkında tek bir cümle bile bilgi vermemiştir, bu sebeple kitabın "Sevin" bölümü daha çok Atay’ın etrafındaki dostlarının tanıklıkları ve kurmaca dünyada Atay’ın yazdıkları üzerinden oluşturulmuştur. Bu terk ediliş Oğuz Atay’ı inanılmaz derecede büyük bir boşluk içine düşürür. “Tehlikeli Oyunlar”, Atay’ın bu terk ediliş yıllarına denk düşen romandır. Romanda Hikmet’in sevgilisi Bilge, Sevin Seydi’den izler taşır. Bu büyük aşk Sevin Seydi’nin Oğuz Atay’ı terk etmesi ile son bulsa da dostlukları ömür boyu sürer. Günlüğünde sık sık “Sevin’e bunu yazmalıyım” şeklinde ifadeler dikkat çeker. Sevin Seydi de hayatı boyunca Oğuz Atay’a olan desteğini sürdürür, hatta beyin tümörü teşhisi ile Londra’ya tedavi için geldiğinde bu destek artarak devam eder. Eserlerinde ironik bir dil kullanan Oğuz Atay, “Tutunamayanlar” romanında Sevin Seydi’den ilham alarak oluşturduğu -romanda ismi Günseli olur- on beşinci bölümde hiç ironi yapmaz . Yıldız Ecevit bu durumu şu sözlerle anlatır:
    “Bir tek, romanı yazarken dorukta yaşadığı Sevin Seydi’ye olan aşkını bunun(ironi ağının) dışında tutar, bunun için de ona beslediği yoğun duyguların coşkuyla anlatıldığı 15. Bölüm, metindeki ironi ağının dışındadır.”(s.272)
    Atay bu sebeple AŞKINI CİDDİYE ALAN ADAM’dır. O hayatı boyunca aşk ile yaptığı her şeyi de büyük bir ciddiyetle yapar.

    Oğuz Atay, kişilik olarak çok dürüst, her zaman doğru bildiği yolda ilerleyen, idealist ve çok çalışkan bir insandır. Bir şekilde onunla çalışan herkesin ortak düşüncesi, onun işini çok iyi yapan mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahip olduğu yönündedir. "Meydan Larousse" adlı ansiklopedinin maddelerini tashih eden ekibin içinde de yer alır Oğuz Atay. Ansiklopedi maddelerini büyük bir titizlikle hiç üşenmeden ciddi manada bir tashihe tabi tutar. Bu tecrübelerinin izleri “Tutunamayanlar”romanına da yansımıştır.

    Çok iyi bir okurdur Oğuz Atay. Tam bir Dostoyevski tutkunudur. Nabokov, Müsil, Kafka, Joyce gibi isimler onu ciddi manada etkiler. Sıkı bir Ulyses hayranıdır. Hesse’nin "Bozkırkurdu" romanını yabancı dilde okur ve çok etkilenir. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in kişilik bölünmesini anlattığı kısımlar Bozkırkurdu’nun Harry Haller’i ile benzerlikler içermektedir.

    “Tutunamayanlar”da ironi yoluyla çok sıkı bir aydın eleştirisi yapan Oğuz Atay -zülf-i yâre dokunduğu için olsa gerek- roman yayımlandıktan sonra edebiyat çevrelerine kendisini bir türlü kabul ettiremez. Her kafadan bir ses çıkan bir ortamdır o yılların edebiyat muhiti. Her sıradışı yazar gibi sağlığında kıymeti bilinmez ne yazık ki Oğuz Atay’ın. “Tutunamayanlar” yayımlandığında TRT roman yarışmasına katılır Atay. Dünya romanını çok yakından takip eden Adnan Benk’in jüride olması onun şansı olur. Benk, Atay’ın romanını çok beğenir fakat tek başına onun beğenisi romanın dereceye girmesi için yeterli olmaz. Yarışma sonunda yapılan açıklamada yarışmaya katılan hiçbir eserin derece almaya layık görülmediği, para ödülünün de birkaç roman arasında paylaştırılacağı şeklindedir ve Atay’ın Tutunamayanlar’ı da bu romanlar arasındadır. Eser, dünya edebiyatında kullanılan pek çok anlatım yöntemini başarıyla kullandığı için Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin anlayabileceği bir roman değildir, Atay’ın romanı bu sebeple kabul görmez ve taşlanır. "Tutunamayanlar" ile ilgili her kafadan bir ses çıkar. Ancak Atay için yazmak bir tutkudur ve yazmaya devam eder. İkinci romanı "Tehlikeli Oyunlar" da benzer bir kaderi paylaşır ne yazık ki. Bu yıllarda çok yalnız bir adam portresiyle karşılaşırız. Anlaşılamamak çok yıpratır Atay’ı.

    Londra’ya giden Sevin Seydi’nin moral desteğini kaybeden Atay, 1977’ye kadar sürecek olan ikinci ve son evliliğini kendisinden 15 yaş küçük olan gazeteci Pakize Kutlu ile yapar. O yıllarda "Yeni Ortam" gazetesinde sanat muhabiri olarak çalışmakta olan 25 yaşındaki bu genç hanım, aynı zamanda tam bir kitap kurdu ve ciddi bir Oğuz Atay hayranıdır. Atay’ı sık sık ansiklopedide çalıştığı odasında ziyaret eder ve bu hayranlık zamanla aşka dönüşür. Pakize ile Oğuz Atay arasında bir bağ oluşur ve evlenirler. Oğuz Atay sevdiği kadın tarafından terk edilmesinin ardından ilk defa mutluluğa yakın şeyler hisseder. Pakize hayat dolu, dışa dönük ve arı gibi çalışkan yapısıyla onu hayata bağlamayı başarır. Oğuz Atay'ın Sevin Seydi’ye olan tutkulu sevgisini bilir ve onu bu şekilde kabul eder. Atay da bu enerji dolu genç hanımı sever ve bağlanır. Üç yıl gibi kısa süren evliliklerinin son bir yılı hastalıkla mücadeleyle geçer. 1976 yılının aralık ayında beyin tümörü teşhisiyle Londra’ya tedaviye giden Oğuz Atay, 1977 yılının aralık ayında ardında yarım kalmış pek çok eser bırakarak hayata gözlerini yumar. 43 yaşında gencecik bir yazarın erken ölümü trajiktir, ancak daha trajik olan -yakın dostlarını hariç tutarsak- Atay’ın kıymeti bilinmemiş bir yazar olmasıdır.
    “Ben Buradayım” gibi bir kitabı üç beş sayfalık bir yazıya sığdırmak neredeyse imkansız, benim burada yapmaya çalıştığım şey bu kitaba dikkat çekmek olabilir sadece. Eğer Oğuz Atay’ı, onun fikir dünyasını, yaşamına dokunan insanları, eserlerini yakından tanımak isterseniz “Ben Buradayım” sizi bekliyor. Bu yazıyı sonuna kadar okuyan kitap dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Umarım lafı uzatarak çok sıkıcı olmamışımdır.
    Bu uzun yazıyı, Sevin Seydi’nin çizimlerini yaptığı ilk baskı romanların kapak fotoğrafları ve Oğuz Atay’ın televizyon konuşması eşliğinde bloğumdan çok daha rahat okuyabilirsiniz:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...alan-adam-oguz-atay/
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin dördüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/muhayyelll_ ve mithrandir21 | Uğur yazmıştır.

    10.
    Profesör Alex'in yaşlı bedeni, daldığı derin uykuda büyük bir patlamayla sarsıldı ve uyku mahmurluğu ile açılan gözleri hızla etrafa bakındı. Saniyeler sonra bedeni molozların arasında kalmış, vücudu hareket edemez olmuştu. Yaşlı kalbi son defa atarken , kurumuş dudaklarından silah seslerinin arasına bir fısıltı yayıldı: "TÜBEM..."

    ***

    Yavaş yavaş yürürken Russell Lili'nin kulağına fısıldadı. "Konuşmamız lazım. Alex'i kurtarabilirim." Lili şaşırmayı sonraya bırakıp başını salladı ve adımlarını hızlandırdı.
    Yarım saat sonra Son Umut'un gizli karargahlarından birindeydiler. Karargah, yerin 3 metre altında kurulmuş ve 6 odacıktan oluşuyordu. Russell, Lili'nin eşliğinde odalardan birine doğru yürüdü ve Lili boynumdaki kolyeyle kapıdaki mekanızmayı açtıktan sonra içeri girdiler.
    Russell toplantı odasına benzeyen salonu göz ucuyla inceledikten sonra Lili'ye döndü ve: "Evet, sanırım burada güvendeyiz." dedi. Lili, uzun toplantı masasının kenarındaki sandalyelerden birini çekip otururken: "Şimdilik güvendeyiz. Ama bu uzun sürmeyebilir. O yüzden hemen konuşmaya başlasak iyi olur." dedi.
    Russell düşünceli gözleriyle Lili'ye doğru bakarken: " Bak Lili, sen Son Umut'tan bahsettiğinde bu çok mantıklı gelmişti. Siz gerçekten bu insanlar için son umuttunuz ve ben size destek olmaya hazırdım. Ama bu ağır saldırıdan sonra, Son Umut bu kadar ağır bir kayıp vermişken dünyayı kurtarmaktan yana olamam. Siz de olamazsınız. Çünkü bu şartlar altında dünyadaki hayat devam edemez. Bu yüzden..." dedi ve sustu.
    Lili: "Neden böyle düşündüğünü anlayamıyorum. Evet, en güvenli karargahımızı kaybettik. Neredeyse tüm bilim insanlarımız ve çalışmaları bu saldırıyla birlikte yok oldu. Ama bak hala biz varız. Bunun gibi onlarca karargahımız ve karargahta destekçilerimiz var. Pekala, biraz uzun sürecek gibi görünse de dünyayı kurtarabiliriz." dedi. Russell oturduğu yerden kalkıp ağrıyan şakaklarını ovuşturmaya ve Lili'nin önünde bir o yana, bir bu yana yürümeye başladı: "Bizim dünyayı kurtarmaya gücümüz olabilir ama dünyanın buna gücü yok. Elimizdeki kaynaklar gün geçtikçe azalıyor. Dünya bu haldeyken bile son kaynaklarımızı silahlar ve yıkım için kullanmaktan çekinmeyen insanlar var karşımızda. Dünyayı kurtaramayız ama başından beri umut olduğunuz insanları kurtarmak için hala bir şansımız var. Onları Enceladus'a götüreceğiz."
    Lili şaşırmıştı: "Nasıl yani? Alex olmadan mı?"
    Russell olduğu yerde durdu ve gülümsedi: "Lili, Alex ve ben olmazsak Enceladus'da yaşam olmaz. En başta söylediğim gibi, Alex'i kurtarabilirim. Bu belki yıllar sürebilir ama Alex eninde sonunda yaşayacak." dedi.
    Lili: "Ama Russell, bir ölüyü diriltmek..." derken Russelll sözünü kesti: "Normal bir insanı diriltmek mümkün değil tabiiki. Ama ölen insan büyük bir bilim adamı ve ölümsüzlüğü bulan bir profesörse bu mümkün."

    ***

    Eartman görüntüyü durdurdu ve bakışlarını öğrencilerin üzerinde gezdirdi. Bu gün gözlüğünü takmamıştı ama Meryem'in bir soru sormak için kıvrandığını farketmiş, hatta ne soracağını anlamıştı.
    "Şimdi Russell ve Lili'yi karargahta bırakıp biraz geçmişe dönelim. Bakalım Alex ve Russell Encaladus'da başka neler yapmış." dedi ve kumandadaki sarı düğmeye bastı. Donan görüntü hızla geriye doğru gitti...


    ***

    Alex ve Russell uzay gemisindeki odalardan birindeydiler. Alex yatağa uzanmış dinleniyor, Russell ise masada bir şeyler yazıyordu. Uzun uzun yazdığı şeyleri defalarca gözden geçiren ve çoğunu karalayan Russell, sonunda kalemi bıraktı ve arkasına yaslanıp sıkıntıyla ofladı.
    Alex, gözlerini açmadan yattığı yerde kıpırdandı ve: "Ne oldu dostum? Bir sorun mu var?" diye sordu. Russell karaladığı kağıtlara dalgınca bakarken: "Eksik olan bir şey var. Ve bu eksik tamamlanmazsa, Enceladus'un sonu gelebilir." dedi.
    Alex yattığı yerden doğrulmuş ve kaşlarını çatarak Alex'e dönmüştü: " Ne demek istiyorsun? 5 yıldır buradayız ve hiçbir eksik yok. Her şeyi bizzat denetledik. Ve biz denetleyeceğiz."
    Russell Alex'e dönmüştü: "İşte anlatmak istediğim bu dostum. Her şeyi bizzat biz denetledik. Peki bizden sonra kim denetleyecek? Ölümsüz değiliz, eninde sonunda öleceğiz. Bizden sonra daha kaç yıl Enceladus'daki düzen böyle kalacak? Birine her şeyi anlatıp yerimize koysak, taht savaşları başlayacak yine. İnsanlar bunu kendi menfaatlerine çevirecekler. Ve Dünya'nın başına gelenler, Enceladus'un da başına gelecek."

    Alex uykuyu tamamen atmış ve düşüncelere dalmıştı. Uzun süren sessizliği, düşüncelerinin arasından sıyrılan Alex bozdu: "Çok eskilerde bir makale okumuştum. Bilirsin, bilimsel zımbırtılara fazla meraklıyım. Hele ki bu ilginç bir konuyla ilgiliyse. Şansımız yaver giderse, bu makale Enceladus'un sonunu değiştirecek." dedi. Russell, Alex'in neşeli ses tonundan aldığı enerjiyle karamsar havasından kurtulmuş ve Alex'in enerjisine kapılmıştı: "Yaa, demek öyle. Peki bu zeki Profesör benimle de paylaşacak mı bu makalenin konusunu?"
    Alex gözlerini kıstı ve gizemli bir ses tonuyla: "Tüm Beyin Emblasyonu, yani kısaca ölümsüzlük!"
    Russell'ın gözleri şaşkınlıkla, kocaman açılmıştı: "Evet evet. Bunu biliyorum. Randal Koene'un yarım kalan çalışması bu. Sahi, ne kadar ilerleme kaydedebilmişti Koene?"
    Alex küçümser bir havayla: "Bir solucanın beyin haritasını çıkardı. Eh, 2015 yılındaki bilimin zayıflığına bakarsak, bu fazla bile sayılır." dedi.
    Russell gülümseyerek: "Bazen benden daha zeki bir arkadaşım olduğu için kıskanmıyor değilim. Zekan beni büyülüyor dostum." dedi. Alex ufak bir kahkaha attı ve: "Vakit çok geç olmadan çalışmaya başlamaya ne dersin kıskanç arkadaşım." dedi.
    Russell yerinden kalkıp bir asker edasıyla: "Hemen şimdi başlayalım. Tembelliğe lüzum yok." dedi ve kapıya doğru yürüdü.

    ***

    Görüntü donduktan sonra uzun bir sessizlik oldu. Çocuklar Eartman'dan bir açıklama bekliyor, Eartman ise bu merak kokan havanın tadını çıkarıyordu.
    Dakikalar sonra Semih ayağa kalktı ve: "Profesör Eartman, bu Tüm Beyin Emilasyonu ne? Ve gerçekten ölümsüzlük mümkün mü?" diye sordu.
    Eartman'ın beklediği soru gelmişti. Uzun yıllar önce okuduğu ve kelimesi kelimesine aklında kalan Randal Koene'un reportajını gözlerinin önüne getirdi ve anlatmaya başladı:

    "Tüm Beyin Emilasyonu, beyin mekanizmalarının bulunup kodlara dökülmesi, bir diğer deyişle beynin haritalanmasıdır.
    Yapılan araştırmaların %99.9'una göre, beyin mekanizmalar ve bölümlerden oluşuyor. Yani hesap yapabilen, fonksiyonları işleyebilen bir yapı. Eğr bu yapının nasıl çalıştığı çözülebilirse onun yerine geçebilecek bir yapı tasarlanabilir. Ve bu yapı bilgisayar ortamına aktarıldığında, yıllar geçse bile beyin çalışmaya devam edecek."

    Semih ikna olmamış gibiydi: "Teori olarak mantıklı görünüyor. Ama bu bilimsel olarak mümkün mü? Yani, insanın özü nasıl haritalandırılabilir? Kimlik kodlara aktarılabilir mi?"

    Eartman gözlerini sınıfta gezdirirken Randal Koene'un cümlelerini anlatmaya devam etti:
    "Bu nöromların diğer nöronlarla bağlanma yoluyla, yani konektomla bağlantılı. Bir karar verme aşamasında beyindeki söz konusu eylem bir yerden bir yere taşınıyor. Sinaptik bağlantıların işleyiş şekilleri ve onların beynin belirli bir konumda yapılması gerçeği bize bir çeşit 'hatıra' kazandırır.
    Hatıranın ne olduğuna yönelik popüler kavram, 'gelecekteki eylemi etkileyen bir önceki eylem' gibi mühendislik ve bilimsel bir tanımdan çok daha öte. Hatıra büyük annenizin suratını hatırlamak veya iki dakika önce ne dediğinizden oluşmamaktadır. Hatıra dediğimiz şey bir konser piyanistinin neden belirli bir yöntemle piyona çaldığından tut, bir yöneticinin neden bir iş kararını o belirlenen yönde uyguladığına kadar gider. Bunun nedeni DNA'larının getirdiği kalıtımsal bilgilerin yanı sıra, geçmiş tecrübelerin de bulunmasıdır. Bu gerçekten bizi biz yapan özelliklerimizi; daha geniş bir terimle, kişiliğimiz hakkındaki her şeyi etkiliyor."

    Bu sefer, sınıfta hiç söz almayan Meryem, soru sormak için söz aldı: "Peki sisteme yüklenmiş bir zihin kendisinin farkında olacak mı?"

    Eartman, Meryem'in bu ilgisinden memnun olarak gülümsedi ve sınıfta dolanmaya başladı:
    "Şuna inanıyorum ki sergilediğimiz davranışlar, bütün beyin aktivitelerimiz, tecrübe edindiğimiz her şey beynimizin işleyiş şeklinin bir sonucu. Bu, öz farkındalığı da kapsıyor. Etrafında olup bitenlerin farkına varma, nasıl olduğun ve ne olduğun hepsi birer tecrübe. Tecrübe beyinde gerçekleşen bir işleme mekanizmasıdır. Yani bu işleme mekanizmasını tamamıyla kopyalayabilirsek, o zaman şunu da söyleyebilirim ki bu kopya öz farkındalığı da kapsayacaktır."

    Meryem donan görüntüye dalgınca bakarken: "Peki, Prof. Alex ve Prof. Russell bunu başarabildiler mi?" diye sordu.
    Eartman yerine oturmuştu: "Evet, başardılar. Aslında en büyük başarıyı sağlayan Russell oldu. Ve dünyaya geri dönmeden önce, arkalarında bıraktıkları robota beyin haritalarını yüklemişlerdi."


    Meryem ders çıkışı düşüncelerini toparlamaya çalışarak yapay göle gitti. Bir eli kolyesindeydi. Lili'nin kapıyı açarken kullandığı kolyenin birebir aynısıydı bu. Ve dün gece duyduğu konuşmalar, parçaları birleştirmesine yetiyordu. Kolyeyi çıkardı ve yüksek sesle kolyede yazanları okudu: "basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa"

    11. Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 31 Mart 2059
    Konu: New York Olay Raporu, 2059: Rapor
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/A
    Belge Türü: Çok Gizli

    Aşağıda, olayın meydana geldiği sırada XXX Caddesi XXX Okulundan, bombalama sonucu uzun süre bilinçleri kapalı olarak kalan çocukların kendilerine ilk geldiğinde ilk söylediklerinin kaydı yapılmıştır. Bazı kayıtlar direkt olarak personelimiz Teğmen Reese tarafından kayıt altına alınmış olup, bazı kayıtlar ise çevredeki insanlar tarafından yine Teğmen Reese’e söylenip kayıt altına alınması sağlanmıştır.

    Teğmen Reese’in şahsi izlenimleri: Çin tarafından atıldığını düşündüğümüz bomba kuvvetlerimiz tarafından ‘bilinen bir bomba’ olması üzerine bilinmeyen bir etki gösterdiği görülmüştür. Aldığı canların, yıktığı yapıların haricinde 6 ile 10 yaş arasındaki çocukların belli bir süre (ortalama olarak hepsinin birbirine yakın olduğu) bilinçlerinin kapandığı ve kendilerine geldiklerinde de anlamlı veya anlamsız olarak konuştukları fark edilmiştir. Bayılan çocukların hiçbir yerinden fiziksel olarak en ufak bir yara almadığı göze çarpmış, her ihtimale karşı da sağlık ekipleri tarafından kontrolleri yapılmış olup yine de fiziksel olarak en ufak bir sorun görülmemiştir.
    Hiç yara almayan bir okul personelinin patlama öncesini anlatması birebir olarak aşağıdaki gibidir (Kişisel anlatılanlar haricinde anlattıkları diğer birçok kişi ile de örtüşmektedir, bu kayıtları da dosyanın ilerleyen sayfalarında bulabilirsiniz. Personelin ufak tefek yüz hatları vardı ve boyu da ortalamanın biraz altındaydı. Yanıtları kolay anlaşılır olmasına rağmen olayın şokunu üstünden atamadığı belli ve ruhsal bir gerilim de yaşıyor gibiydi. Konuştukça konuşma hızı yavaş olmasına rağmen gittikçe de yavaşlıyordu.)
    “Sanırım saat sabah 10’u biraz geçiyordu. Çocuklar derslerine girmiş, ben de bahçedeki günlük rutin kontrollerimi yapıyordum. Tam saati hatırlamıyorum ama bir ara güneş ışığında, nasıl desem bir kırılma hissettim ve sanki üzerime anlam veremediğim bir ağırlık çökmüş gibi gelmişti. Gökyüzünde, çok yukarılarda gümüş rengi tonlarında bir ışık gördüm. Gümüş rengi ama çok kuvvetli bir ışık. Sanki dev bir metal yığınını gökyüzüne yerleştirmişler gibiydi. Hem çok yüksek olmasından ötürü hem de yaydığı ışığın kuvvetinden dolayı bu ışığın kaynağının şeklini tam olarak algılayamadım. Aklımıza o esnada bulunduğumuz savaş ve düşman devletlerinden bir tür bomba saldırısı olabileceği geldi; ama sanki ışık bizi etkisi altına alıyor ve bu güzel yansımadan bizlere kötü bir etki yapacak bir şeyin gelmeyeceğini de düşünmüştüm.

    (Teğmen Reese Notu: Kayıtlara Çin Halk Cumhuriyeti’nin bomba saldırısı olarak geçse de bu anlatılan gri ışık kaynağının geçtiği sırada hiçbir savunma kayıtlarında Çin ya da farklı düşman ülkenin herhangi bir aracının görülmediği daha doğrusu görüldüğü kayıtlara geçmemiştir)

    Işığın gücü artmaya başladıktan sonra sınıflardan çığlıklar gelmeye başladı, öğretmenler neler oluyor diye bağırmaya başlamıştı ve o anda büyük, yakıcı bir patlama oldu. Anladım ki savaş en sonunda New York’a da gelmişti, her yer toz duman içinde, çalan alarmlara da insanların çığlıkları karışıyordu. Bayılmadan son kez okula baktığımda ise okulun en ufak bir şekilde olsun zarar almadığını görmüştüm.
    (Teğmen Reese Notu: Sınıflardaki öğretmenler de okulun herhangi bir zarar görmemesinden dolayı sadece oluşan aşırı sesten rahatsız olmuşlar, sarsıntı ile yere düşüp ufak tefek çiziklerle kurtulmuşlardı. Raporun buradan sonraki kısmı sınıflardaki bir öğretmenin konuşmasına istinaden alınan kayıttır. Diğer öğretmenlerin dedikleri ile kişisel bilgiler hariç kayıta alınanlar tamamen örtüşmektedir. Öğretmen sarışın, uzun boylu ve yanık tenliydi. Yaşanılan bunca olaya rağmen konuşması sakin, cevapları tatminkâr ve gayet de düzgündü. Sorularıma önce kısa bakışlar atıp kısa bir an düşündükten sonra cevap veriyor, cevap verirken ise mimikleri ile en ufak bir şekilde şüpheye de yer bırakmıyordu.)
    “Camdan vuran güneş ışığının rengi değişmeye başlamıştı. Sanki bu anda tüm civarda bir sessizlik olmuştu. Bu esnada bazı çocuklar gerilmiş, bazıları ise iniltiler ile beraber anlayamadığım sesler çıkarıyordu. Birkaç öğrencimin ise sanki tekerleme ve ayin karışımı sözleri ardı sıra söylediği, her tekrarlamasında da ritmin daha uyumlu olduğunu hissetmiştim. Çocuklara sakin olmalarını söyleyecektim ki gümüşi renkteki ışığın yoğunluğunun arttığını, parlaklığının ise gözlerimi etkilediğini ve sanki yutarcasına güçlü bir ses çıkardığını işittim. İşte tam da bu sırada çocukların hepsi sanki uykuya yatar gibi ama biraz sertçe bayılmışlardı. Bu esnada korkmuş, bir köşeye sinmişken daha kuvvetli ve bomba etkisinde, kulakları yırtarcasına bir patlama sesi duymuş ve etraftan alarm sesleri ile insan çığlıklarını duymaya başlamıştım. Camdan hafifçe kolumu uzattığımda ise etrafta sadece güçlünün güçsüzü ezdiğini ve ölüm saçtığını gördüm. Korkup ağlamaya başladığımda ise çocukların yavaş yavaş kendilerine geldiğini fark edip ben de kendimi toparladım.”

    (Teğmen Reese’in Notu: Diğer öğretmenlerden de hemen hemen aynı şeyleri duydum ve kayıt altına aldım. Zaten yaşadıklarından ötürü kimsenin kafasından bir şey uydurmuş olabileceğini düşünmüyorum. Son olarak raporun giriş kısmına 9 yaşındaki Eva’nın baygınlıktan çıkış anını gireceğim. Eva’nın verileri tamamen benim gözlemimdir. Eva çocukların içinde en geç uyanını ve anlamsız sözleri de en anlaşılır söyleyeni. Eva, esmer, saçlarının uçları kıvırcık olan küçük sevimli bir kız çocuğu. Gayet sakin görünüyor. Sağlık kontrollerinde de herhangi bir en ufak sorun görülmedi. Olayın değil de daha çok etrafında yaşanılanların şokunda.)

    Ben Teğmen Reese. Tarih 30 Mart 2019. XXX Caddesi üzerindeki XXX okulundan Eva ile konuşmaya başlıyorum.

    “Eva, merhaba. Nasılsın?” (Eva sanki bir şeyler düşünüyor gibiydi)

    “İyiyim.”

    “Eva, yanında benden başka kimse var mı?”

    “Hayır yok, sadece siz ve ben varız.”

    “Bugün neler oldu peki, bana da anlatmak ister misin?”

    “Tüm arkadaşlarımla dersteyken bir ses, bir çağrı duyduk. Öğretmenimizin de duyduğunu ve cevap vermek için cama yaklaştığını gördük. Öğretmenimize cama yaklaşmamasını söyledik ama bizi pek dinlemedi.”

    “Sizleri duymuş ama anlamamış olabilir mi Eva ve neden cama yaklaşmamasını istediniz?”

    “Hayır bizleri duydu ve anladı da, sadece bizleri dinlemedi. Alice de aynısını söylüyor, hatta o öğretmenimize bizi dinlemedi diye o an çok kızdı da.”

    “Neler dediniz öğretmeninize?”

    “Cama yaklaşmamasını söyledik.”

    “Başka neler söylediniz?”

    “Sadece cama yaklaşmamasını ve uzak durmasını söyledik. Sebep olarak öğretmenimize bir şey olacak diye korkmuştuk.”

    “Anladım Eva, bu konuya sonradan tekrardan geleceğim. Sizler ve sen o esnada ‘basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’ tarzında bir şeyler söylemiş olabilir misiniz?”

    Eva komik bir şey söylenmiş gibi gülmüştü. “Bu çok komik. Ben böyle bir şey demedim ki. Annem de hep güler bana tekerleme filan söyleyemem diye. Ama telaş yapmanıza gerek yok, beni eğlendirmeniz de gerekmiyor. Ben gayet iyiyim şu an.”

    Buradan sonra konuşma benzer şekilde geçip sonlandırıldı. Gözlemleyebildiklerim bu kadar, sanırım Satürn’e giden Alex ve Russell ile bir an önce görüşmeniz gerek ve kaybolan bağlantıyı yakalayabilmeniz lazım. Sanırım diğer amacımız da sonuç almaya başladı.

    ******

    2071
    “Nasıl yani?” Diye şaşırarak sorusunu sordu Lily.

    “Tam manası ile dirilme değil, böyle bir şey tabii ki olmaz. En azından beyin dalgalarını ve gördüğü son 2 dakikayı alacağız. Bu tarz ölümlerde son 2 dakikalık görüntü pek işimize yaramasa da en azından hafızaları ve hafızalardan oluşturabileceğimiz algoritmalar ile düşünceler işimize yarayabilir.” Russell konuşurken durmuyor, hızlıca dışarı çıkıp karargâha gitmek için hazırlanıyordu.

    “Russell, bana anlatmak istediğin başka şeyler var mı?”

    Russell başını ovalamaya başlamış, derin ama kısa bir nefes alıştan sonra da oturabileceği ilk yere oturduktan sonra Lily’e bakıp, “Evet var” demişti ve “Sadece bir şey de değil. Bulduğumuz çok fazla sonuçlar var Lily ve hangi sıra ile anlatabilirim inan bilmiyorum.”

    “Dinliyorum Russell, lütfen anlat. Son Umut olarak yapabileceğimiz ne varsa yaparız biliyorsun.”

    Russell tüm vücuduna hâkim olan sıkıntı ve stresin etkisi ile oturduğu yerden kalkmış, bulundukları yerde turlamaya başlamıştı. “Öncelikle Lily şunu söylemek istiyorum sana, çok… çok gizli bir görevimiz vardı. Bilinen Satürn görevinin haricinde de görevimiz vardı ve bunu Alex ile beraber anlatmamız lazım iken ben şu an Alex’in öldüğünü öğreniyorum. Lily, Nasa ile ABD hükümeti ile görüşmem lazım benim. Daha fazla susamam zaten biliyorsun. Daha ne kadar burada susabilirim ki? Ama tabii bu saydıklarımdan geriye ne kaldı bu da ayrı bir dert konusu.”

    ******

    3071

    Dr. Whoo görüntüyü durdurdu ve sınıfa dönüp, hepsini kısaca süzdü.
    “Dün sanırım Earthman ile yeni konulara değinmiş ve hakkında da yeni yorumlar yapmışsınız.” Whoo tekrardan çocukların hepsini bu sefer gözlüğü ile süzüp durumlarını okudu ve sözlerine devam etti.
    “Farkındasınızdır, artık tarihimizi anlatırken sona gelmeye başladık. Fanus tarihimizde de hiç bu kadar detaylı olarak bu ders işlenmedi ve artık derslerimizi daha detaylı olarak işleyip geçmişimizi daha kapsamlı olarak öğreniyoruz, kim bilir belki de geleceğimizi daha iyi öğrenip ona göre adımlar atarız.”

    ******

    2071

    “Lily, bir bakımdan çok şanslıyım ki kimse üzerimi aramadı. Anlamsız şekilde üstümde duran uzay elbisemi değiştirmeme yardımcı oldular sadece. Çok fazla şey konuşmam gereken konular var ama anlıyorum ki giderken burada bıraktığımız konuşacağımız kişiler ve merciler ne yazık ki yoklar artık. En önemlisi Alex de yok artık ve hiç istemesem de bazı şeyleri sana anlatacağım çünkü bunları başkalarının da bilmesi gerek ve şu an tek güvenebildiğim kişi sensin” Russell konuşurken Lily dikkatli şekilde kendisini dinliyor ve sadece kafa sallamaları ile cevap veriyordu.

    Russell üzerinden bazı kağıtları çıkardı ve okuması için Lily’e uzattı. Elindeki kağıtların yanındaki tabletlerde de hard-disklerde de ve başka dijital ortamda da verileri tutuluyordu. Eski alışkanlıktan olsa gerek Dünya’ya ilk indiklerinde yer çekiminden etkilenmeyen yazıcısı ile çıktısını almış ve yanında taşımak istemişti. Russell elindeki evraklardan bazılarını eledikten sonra okuması için Lily’e verdi. Lily “Ne bu?” diye sormasına rağmen cevap beklemeden kâğıdı eline alıp göz atmaya başladı.

    Russell, Lily’e yukarıdan bakıp, “lütfen bitirmeden soru sorma ve sadece oku. Bu bizim diğer bir başka görevimizdi.” dedi.

    ABD NASA
    Yayın Dosya Numarası: 22 Ek: Yok
    İletim Yetkisi: Sınırlı Sayıda
    İletim Hedef Sınıflandırması: Koordinat Ondalık Derece ve Enlem: 37.7180504
    Ana Görev: Satürn ve Uydularını Araştırma
    Alt Görev: DDZA (Çok Gizli)

    Çalışma Dereceleri
    Enerji Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Kodlama Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Yükseltici Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Girişim İzleme Ünitesi: Aralıklar kabul edilebilir düzeyde çalıştı.
    Geri Dönüş Beklentisi: Bilinmiyor (Hesaplanamadı).
    İletim Hedefi: Tüm sistemlerde arıza oluştu, sebep bilinmiyor.

    Russell, Lily’nin giriş kısmını okuduğunu anladıktan sonra kısa birkaç şey söyledi: “Alex ile birlikte tüm ekipmanlardaki ayarlamaları yaptıktan sonra DDZA sinyali için son kontrolleri de yaptık. Mesaj içeriği hazırdı, aslında bizzat Başkan tarafından hazırlanmıştı. Satürn üzerindeki radyasyondan yararlanarak mesaj içeriğimizi Dünya’dan kat be kat daha fazla ışık yılına gönderebilecektik.” Russell’ın cümlesi bittikten sonra Lily konuşmaya, daha doğrusu birkaç soru soracaktı ki (yüz ifadesinden yeterince anlaşılıyordu) Russell sanki iki elin parmağından biraz fazla kişinin kendilerini ekran başından izliyorlarmış gibi hissettiğinden dolayı etrafına kısa bir bakış atıp konuşmasına devam etti. “Lütfen Lily, dediğim gibi okuyana kadar soru sorma ve sadece oku. Daha cevaplanması gereken birçok soru işareti var ve bu maceramızın da daha başındayız.” dedi. Lily, Russell’ın uyarısını gülerek kabul edip okumaya devam etti.

    Lily, raporu okuduktan sonra soru soran ve hayret ifadesinin hâkim olduğu gözleriyle Russell’a bakarak. “Bunlar gerçek mi Russell?”

    ******

    3071

    Dr. Whoo simülasyonu durdurup tekrardan sınıfa döndü ve gözlükleriyle Levi’yi süzdü. Tüm sınıf pür dikkat olmuş ve tarihlerinin canlandırmasını izliyordu. Dr. Whoo sorusu olan var mı dedikten sonra kimseden cevap gelmediği için simülasyonu oynatmaya devam etti.

    ******

    2071

    “Evet gerçek Lily, hatta fazlasıyla da gerçek?”

    “DDZA çalışmalarınıza gerçekten de cevap geldi yani Russell öyle mi? Niye bundan hiçbirimizin haberi yok?”

    “Lily, niye haberinizin olmadığını tabii ki çok iyi biliyorsun. Dünya Dışı Zekâ Arayışı çalışmalarımızda 250 gigawatt gücünde sinyal gönderebildik ve bu da bizim Dünya olan irtibatımızı kopardı biliyorsun.”

    “O kadar gücü orada nasıl sağladınız Russell?”

    “Tabii ki Güneş sisteminin mücevheri olan Satürn’den faydalandık. Satürn’ün hidrojen ve helyum zenginliği bize inanılmaz seviyede bir enerji sağladı.”

    “Ve bu büyük enerji sayesinde de uzayın boşluğundan yararlanıp mesajınızı binlerce belki de milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızlara gönderebildiniz.”

    “Evet, gönderebildik. Kimi dalgadaki sinyallerin kısa sürelerde kimi dalgaların ise birkaç hafta sonra sonlandığını gördük. Yani veri kaybımız o zamanlarda oldu. Bilmiyorum belki de hâlâ yollarına devam etmiş de olabilirler.” Russell cümlesi bittiğinde bir şeyler mırıldanıyor gibiydi.

    “Peki sonra?”

    “Ne sonrası?” Diye sorusunu soruyla yanıtladı Russell.

    “Ah Russell, sinyali gönderdiniz ve sonradan neler oldu? Bir yanıt, bir tepkime yani neler oldu?”

    “Lily, yaklaşık olarak 3 hafta sonra cevap geldi. Evet biliyorum çok korkutucu ama 3 hafta sonra cevap aldık.” Russell’ın cümlesi bittikten sonra Lily çığlık atmıştı.

    “Nasıl yani Russell? Gerçekten de bu mesajınıza cevap mı geldi?

    Farklı yıldızlardan, farklı güneş sisteminden mesajınıza cevap geldi ve sinyalin gücünün fazlalığından dolayı irtibatımız kayboldu diye bunu bizler öğrenemedik mi yani?”

    “Evet Lily ve bu da işin korkutucu boyutunu daha fazla büyütüyor.”

    “Ne dediler peki, cevapları neydi?” Lily, Russell’a baktığından Russell’ın her susmasında yaptığı gibi yine bir şeyler mırıldandığını, bir şeyler sayıkladığını fark etti.

    “Ah Lily, nasıl sakince söyleyebilirim bunu bilmiyorum. Dediklerini hiç anlamadık ama onlar bizi anladılar diye düşünüyorum.” Russell derince bir nefes alıp devam etti, “Gönderdiğimiz mesaj bizi anlıyorsanız aşağıdaki matematiksel işlemin sağlamasını yapın diye bitiyordu ve onlar da sağlamasını yapmışlardı ama onların mesajını ise biz hiç anlayamadık.”

    “Sence bu ne demek oluyor?”

    “Ya dostlar, farkında olmadan böyle yazdılar ya da kötü niyetliler ve bizimle dalga geçiyorlar.”

    “Bunu düşünmek bile istemiyorum Russell, peki cevaplarında ne demişlerdi?”

    Russell bilgiç şekilde gülümseyip devam etti “Basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa"

    ******

    3071
    Levi izledikleri ve duyduklarından sonra kuvvetli bir şekilde çığlık attı. Başta Dr. Whoo olmak üzere tüm sınıf kendisine dönerek meraklı gözlerle baktılar. Levi gelen soruları tek bir cevapla geçiştirip iyi ve bir şeyi olmadığını belirtti.

    “Evet arkadaşlar, simülasyondan da anlayacağımız üzere Alex ve Russell’in Satürn’de buldukları ve kolay kolay açıklama yapamadıkları konuları tabii ölümsüzlük veya beyin klonlama değil Dünya dışı zekâ arayışlarına yanıttı. SC hiçbir zaman bu sınıfın içine giremez, hem genel olarak aradığımız zekâ bu sevimli canlılarda yoktu ve hem de bizlerin yapması sonucu ortaya çıkmıştı; ama anlıyoruz ki beklenilen seviyede, sürekli bilim kurgu filmlerine ve kitaplarına konu olacak şekilde DDZA çalışmasının olumlu sonuçlandığını öğrenmiştik. Aynı bizler gibi başlangıçtan itibaren kendi güneş sistemlerinde kendi yıldızlarının yörüngesinde yaşayanlardı.”

    “Peki DDZA dediklerimiz aynı bizler gibi Dünya’dan göç etmiş farklı insanlar olabilir mi?”

    “Igor, sorunu daha açık sormanı isteyeceğim.”

    “Demek istediğim, Dünya tarihte bir kere daha bu yaşanılan felaket gibi bir felaket yaşamış olsa ve daha daha eski atalarımız Dünya’yı haliyle de kendi güneş sistemimizi terk etmiş olabilirler mi? Kendilerine gerekli enerji kaynaklarını ve teknolojiyi götürüp Dünya’yı tamamen bırakmış olabilirler mi? Kim bilir sonradan farklı şeyler gelişmiş olabilir ve Dünya tekrardan canlanıp buralara gelmiş de olabilir.”

    “Güzel soru Igor ama bunu maalesef bilemeyiz. Farklı bir güneş sistemine yolculuk şu an ki teknolojik hızımıza göre ortalama 10000 yıl sürer. Böyle bir şey olduysa da bu kişiler geride hiçbir şey bırakmamışlar. Ve unutmayalım insanlık tarihi boyunca sürekli şanslıydı. İlk insandan, sizlere daha önceden anlattığım Taş Devri dediğimiz zamandan bugüne kadar hiç gerçek bir kriz yaşamadı. Ama artık inanıyoruz ki bir gün bu şans ters dönecek. Bilmiyorum çocuklar belki de bu şans ters döndü de diyebiliriz, onun için en kötüye her zaman hazırlıklı olalım.”

    “Dr. Whoo, bu sözünüzden ne anlam çıkartmamız gerektiğini anlayamadım. Yani genel olarak anladım ama en kötüye hazırlıklı olun kısmını tam olarak anlayamadım ve sanırım diğer arkadaşlarım da anlamadı.”

    “Zamanı gelince her şeyi öğreneceğiz.” Diye cevap verdi Dr. Whoo.

    “Peki insanlık şanslıydı derken 15 yıl savaşlarında yaşanılanlar veya Nuf Tufanı ya da diğer olaylar, bunlarda da gerçekten şanslıydık diyebilir miyiz?”

    “Diyebiliriz tabii ki Meryem. Gerçek bir kriz değildi çünkü. Gördüğünüz gibi şu an buradayız ve hepsinde de öyle veya böyle yaşamaya devam edebilmişiz.”

    “Dr. Whoo peki Nuh Tufanı ile 15 yıl savaşlarını ve devamını bir tutabilir miyiz? Sonuçta biri insanların yaptığı bir şey diğeri ise tanrısal bir şey. Tufandan insanlar mı şanslarıyla kurtuldu yoksa Tanrı mı kurtulunması istedi?” Dr. Whoo bu sorudan sonra belli bir müddet Levi’ye baktı ve oturuşunu düzeltti.

    “Bu da güzel bir soru Levi, ama seni hâlâ tedirgin ve telaşlı görüyorum. İyisin değil mi?”

    “Evet, iyiyim.”

    “Öncelikle burada artık dinsel öğeler olmasa da Tanrı’ya inandığımı sizlere söylemek isterim; ama direkt şekilde bizlere ne şekilde etkisi var onu da bilemiyorum. Yani Tufan’da etkisi yoktur diyemeyiz.”

    “Yani Tanrı’nın biz insan hayatına, fizik kurallarını yok sayarak etki ediyor mu diyorsunuz?”

    “Evet Levi, aynen bunu söylüyorum ama sen sormadan kısa bir şekilde de açıklamaya yapayım. Çünkü devam etmemiz gereken ve acil olarak işlememiz gereken bölümler var” Levi dün duyduğu konuşmadan sonra ve izlediklerinden sonra ortaya bir şeyler çıkacağını artık kesin olarak biliyordu. Dr. Whoo Levi’nin duygularını gözlüğünden görmüş olacak ki boğazını seslice temizleyip konuşmasına devam etti. “Bunun için Levi, öncelikle izafiyet teorisine ve uzay zaman ilişkisine vakıf olmamız gerekmektedir. Ama ben şimdi bunları burada anlatmayacağım. Bu ayrı bir konu. Şimdi simülasyona devam edelim.”

    ******

    2071

    “Bir kabilenin dans ederken ki çıkardığı sözcükleri gibi” dedi Lily.
    “Evet, ilk duyduğumuzda ve kayıttan tekrardan dinleyip hatta “writer” üzerinden defalarca okumamızda da hem çok şaşırdık hem de bir anlam veremedik. En kötüsü de anlık olarak yakaladığımız sinyallere rağmen Dünya ile bağlantımız yoktu. Öncelikle ikili sayı sistemine çevirdik ve karşımıza

    00010000011011000010001100011010101011000110001100 100000000110110101100000100001101010011011000110001100001100 1000111001110011000000010000011010100110100010110001100 010101100110101000011011010110011000110001100 01110100101000111001110011100110101101101011010110110011000100001 00010110011000000001100000001000001000010000100001101010110001100 1000111001101010000110000011000110010001100010000100001001010110001100 00010110011000110001100010001000001000010000110101000011110000001

    böyle bir sayı sırası çıktı. Alex bu esnada eline kurşun kalemi alıp bu ikili sayı sistemini ondalık sayıya çevirdi. Aldığımız rakam ise 3.226.320.128.955.811.713’tü.”

    “Üç kentilyon iki yüz yirmi altı kat trilyon üç yüz yirmi trilyon yüz yirmi sekiz milyar dokuz yüz elli beş milyon sekiz yüz on bir bin yedi on üçü başka ne yaptınız? Bu sayıda da bir şeyler olması lazım.”

    “Maalesef bin türlü matematik işlemleri yapsak da hiçbir sonuca varamadık. Hatta ışık yılına çevirdik ama bunda da bir anlam bulamadık.”

    ******

    Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 4 Mayıs 2059
    Konu: New York Olayı Sonrası Raporu, 2059: Rapor/2
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/B
    Belge Türü: Çok Gizli
    “Ben Teğmen Kyle Reese, New York olayı sonrası tüm araştırmalarıma devam ediyorum. İnsan ölümleri çok fazla olmasına rağmen özellikle öğlen saatlerine doğru çocuk bayılmaları da devam etmekte. Birkaç tane çocuğun ayıldığı anda “CYK-3071-KMQ-3/A” belge tasnif numaralı raporda Eva isimli 9 yaşındaki kız çocuğunun dillendirdiği gibi birbirini devam eden anlamsız sözleri söylediği görülmüştür. Şunu da söylemek isterim ki, sizlerin de anlayacağı üzere bu sözlerin bize anlamsız geldiği bir gerçektir. Çocuklar kendilerine geldikten sonra onlara soru sorduğumda ise bu sözleri hatırlamamakla beraber aksine bayılmadan önce ve ayılmadan hemen sonra anlamlı şekilde konuştuklarını dile getirmektedirler. Bir başka dikkat çeken nokta da her bir çocuğun anlamlı olarak dile getirdim dediği sözlerin birbirinden tamamen farklı olmasıdır.”

    Bölüm 12

    3071
    Earthman’ın sınıfa girmesiyle ders bölünmüş, Dr. Whoo da Earthman’a kafa hareketiyle selam verdikten sonra sınıfa dersin bugünlük bu kadar olduğunu ve akşam görüşme odasında önemli bir görüşmenin olacağını ve çocukların da gelmesinin istendiğini söyledi. Sözlerinin ardından Whoo Earthman ile çocuklara el sallayıp sınıftan beraber olarak çıktılar.

    “Meryem? Konuşmamız gerekiyor biliyorsun değil mi?” diyerek Levi Meryem’e yaklaşmıştı.

    “Levi, ben çok şaşkınım. Söylediğimiz o sözler atalarımızın dersinde karşımıza çıktı. Kendimi tutamadım ve istemsiz olarak sen de çığlık attın.”

    “Biliyorum Meryem. Sence ne olabilir? Ben hiçbir şey bilemiyor ve düşünemiyorum. DDZA çalışmasında ne gibi ilgimiz olabilir? Çığlığımdan sonra Whoo’nun önce bana sonra da sana bakışını fark ettin mi? Bence Whoo bir şeyler biliyor, bundan eminim.”

    “Sence o varlıklarla olan ilgimiz onlardan biri olmamız olabilir mi Levi?”

    “Oh hayır, bunu istemiyorum. Öyle bir şey olsa bile bunun için bir amacımızın olması lazım.”

    “Ne gibi?”

    “Diyelim ki biz gerçekten Dünya insanından değiliz, ya bizleri Dünya insanı bir şekilde bulup kendi aralarına getirdi ya da onlar bir amaçla Dünya insanının arasına bıraktı.”

    “Ama Levi ne gibi bir amacımız olabilir ki? Bizler daha çocuğuz ve hiçbir şeyden haberimiz de yok. Sadece şu an kendimiz bir şeyleri düşünüp bir araya getirmeye çalışıyoruz.”

    “Öğreneceğiz Meryem, bu yılın bu detaylı tarih dersinin elbet anlamı olmal…” Levi sözünü bitiremeden kendini tekrardan o sözleri dile getirirken buldu. “‘basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

    Levi kendine geldiğinde odasında kendini yatıyor buldu ve Dr. Whoo’nun dediği akşam ki görüşmeye geç kalmak üzere olduğunu fark ederek süratle odasından ayrıldı. Levi ani hareketler yapıp attığı adımlarını büyütüyordu. Her ne kadar fanus içinde yapay yer çekimi olsa da Enceladus’un yer çekimi yine de düşüktü ve maalesef burada tam olarak oturtamadıkları teknoloji ise bu yapay yer çekimi mevzusuydu. Günün belli vakitlerinde yapay yer çekimi tamamen ortadan kalkıyor ve tüm hayat Enceladus’un 0,113 m/sn2’lik yoka yakın olan yer çekimine kavuşuyordu. Bu zamanlar önceden bilindiği için hem halk hazırlıklı oluyor hem de Sophia’nın sistemleri ve Sophian’nı childleri tarafından (R2D2 ve C3PO) bildiriliyordu. Ani hareketlerde ve ani hızlanmalarda özellikle çocukların bünyeleri yapay yer çekimine karşı koyup ilginç hareketler ortaya çıkarabiliyordu. Bu durumdan dolayı da fanus içinde görünen en büyük sıkıntılardan bir başkası da başta çocuklar olmak üzere yeterli seviyede kas gelişimlerinin olmamasıydı. Sonuçta Enceladus’un yer çekimi Ay’dan bile ortalama 12 kat daha düşüktü. Yapay yer çekimi ile zaman zaman aksaklıklar olsa da Dünya’ya yakın bir yer çekimi genel olarak sağlanabiliyordu, en azından günün çoğunluğu Dünya’nın yer çekimine uygun bir ortamda geçiyordu. Tabii ki de halkın gün ve zaman anlayışı genel olarak hâlâ DSİ üzerineydi, ama yine de eskilerden Dünya üzerinde farklı şehir saatlerinin yan yana yazılması gibi hem Satürn’ün hem de hem de Enceladus’un zaman kavramı sürekli olarak belirtiliyordu. Levi uzunca bir adımın yenisini atmaya hazırlanırken sistemlerden yapay yer çekiminin başlamasına 5 saniye kaldığını belirten anonsu duyup bir yerden destek alarak da kendini sabitledi. Dr. Whoo’nun dediği görüşme büyük salonda yapılacaktı. Büyük salon diyordu ama esas adı Neil Armstrong Salonuydu ve Fanus’un ileri gelenlerinin yani yönetim kadrolarının görüşmeleri sadece burada yapılıyordu ve böyle bir görüşme için de Levi ve arkadaşları bizzat Whoo tarafından davet edilmişlerdi. Levi, Buzz Aldrin Salonu’nun önünden geçip Yuri Gargarin toplanma alanını da geçtikten sonra önünde tek olarak Mark Watney koridoru kalmış ve oradan da koşarak Armstrong Salonu’na gelmişti.

    Salon kapısının üstünde bazı işlemeler ve motifler vardı. Bunlardan bazılarını işledikleri Dünya tarihi derslerinden biliyordu. Baktığı resim mesela Charles Duke’un aile fotoğrafıydı veya kabartma yapılmış birkaç tane de ayak izi. Levi içeri girdi, salonun yan ile arka taraflarında olan, sanki bir jüri koltukları gibi dizilmiş koltuklara oturdu. Ortada ise küçük denemeyecek bir masa ve önlerinde de ekranlar vardı. Levi anladı ki bugün burada önemli bir görüşme yapılacak ve bu önemli konunun da kendileriyle olan ilgisinden dolayı dinlenmeleri istenecekti.


    ******

    Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 8 Haziran 2059
    Konu: New York Olayı Sonrası Raporu, 2059: Rapor/3
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/C
    Belge Türü: Çok Gizli

    “Ben Teğmen Kylee Reese, uzun süredir çocuk bayılmaları olmadığı için gözlemleyemiyordum, yalnız bayılmanın aksine çok fazla insan ölümü var. Sivil veya asker ayrımı yapılamayacak kadar çok fazla. Ölüleri toplamak ise neredeyse imkânsız. Sinekler, her yer sineklerle dolu. Normal boyutlarının çok üstünde beden yapıları var bu sineklerin.”

    ******


    3071

    Masanın etrafı dolmaya başlamıştı. Dr. Whoo, Dr. Earthman masada yerlerini almışlardı. Yanlarında fanus için birçok önemli görevleri olan, Reinhard Stumpf, Thomas O’Brien, Sergei Krikalyov, Pete Conrad, Alan Shepard ve David Scott vardı. Aralarında sadece Stumpf ve Krikalyov farklı ırktan olup, Stumpf Alman Krikalyov ise Rustu. Bir de ek olarak Fanus’un yapay zekâsı, tüm yapay zekaların sunuculuğunu sağlayan Sophia vardı. Sophia, Eddie’nin gerçek manada gelişmiş bir kodlama sistemiydi. Mekanik bir bünyeden ziyade daha çok ekrandan sesi olan bir sistemdi. Ve sunucularının bağlı olduğu her sistemde kendini çalıştırabilir ve kodlarını koşturabilirdi. Eddie geliştirildikten sonra tamamen rafa kaldırılmış, bu yeni sisteme de Sophia adı, yani bir kadın adı verilmişti. Birçok uzay aracına ve kasırgalara kadın ismi verilmesi gibi bu yapay zekaya da kadın ismi verilmiş, açıklaması ise her zamanki gibi kadınların tahmin edilmesinin ve keşfedilmesinin zor olması denilmişti. Sophia’nın baş mimarı ise Krikalyov’du. Dr. Whoo genel başlangıç konuşmalarını, ne derece önemli bir görüşme olduğunu ve öğrencileri de bu konunun çok ilgilendirdiğini söyleyerek görüşmeye giriş bölümünü yaptı.

    “Evet, dediğim gibi birçoğumuz bugün öğreneceklerimizden zaten haberdardı ve kalanlarımız da bugün öğrenecek. Bugünden sonra Enceladus devri yeni bir devir oluyor. Sizlere Dünya tarihi için kısa ama detaylı bir özet geçtim.” Whoo bunu söylerken masadakilere değil de izleyenlere hitap etmişti. “Öğrencilerimiz de tam bu anlattıklarıma kadar olan kısımları simülasyon ile izlediler. Şu andan itibaren sizler de kalan kısımları burada bizimle hep birlikte izleyebileceksiniz.” Whoo oturan halktan cevap bekliyormuş gibi kısa bir müddet durakladı ve sonra devam etti. “Sophia?”

    “Efendim Dr. Whoo.” Sophia’nın sesi her ne kadar insansı bir ses olsa da mekanik tonu her zaman belli oluyordu. Krikalyov insan sesinden ayrımı yapmak istemese de diğer üyeler tarafından özellikle istenmişti.

    “Bugün derste kaldığımız yeri biliyorsun. Simülasyonu tüm Armstrong salonunun görebileceği ölçüde başlatır mısın?”

    Sophia cevap vermeden çok kısa bir bekleme süresinden sonra salonun ortasından, dört yön tarafına da görüntü veren ultra hologram görüntüyü yansıttı.


    ******

    2071

    “Çok ilginç” dedi Lily kısık bir ses tonuyla, “matematiksel olarak bir şey ifade etmesini aslında ben de ilk olarak beklerdim; ama belki doğru işlemi yapamamış da olabilirsiniz.”

    “Bilmiyorum, olabilir. Bildiğim şeylerden bir şey var ki Dünya ile irtibatımızı kaybetmeyi göze aldığımız sinyal gönderiminde cevap aldık, ve biz eğer olur da cevap gelirse onları kendi zekamızla ezeriz, onları düşünce içine sokarız diye düşünürken onlar bize düşünce içine sokt…” Russell’ın sesi büyük bir patlama ve sallantı ile kesildi. Bir yerlerde hatta yakın bir yerlerde çatışmalar devam ediyordu. Gelen büyük patlamanın ardından şiddeti daha düşük ama farklı tonlarda olmak üzere birçok patlamalar daha oluyordu.

    “Bizi bitirmek istiyorlar Russell. Hiçbir zaman Son Umut’a bu kadar büyük saldırmamışlardı. Senelerdir onlarla çarpışıyoruz ama bugün olanlar bir başka.”

    “Biz insanların her zaman yaptığı bir şey bu zaten. Surun ötesindeki esas tehlikeyi, esas düşmanı görmeyiz ama çıkarlarımız için birbirimizle savaşır dururuz.” Diye yanıtladı Russell. Lily, Russell’ın cümlesinden sonra bakışlarıyla Russell’ı süzdü ve dediklerini anlamaya çalıştı.

    “Ne demek istiyorsun Russell? Esas tehlikemiz ne, esas düşmanımız ne?”

    “Lily, beni iyi dinle ama sanırım öncelikle buradan çıkmamız gerekiyor çünkü pek fazla ayakta kalmayacak gibi burası ve sonra sana Satürn yörüngesinde neler bulduğumuzu daha detaylı anlatayım. Yaptığımız tek keşif DDZA değildi, yani istemeden başka bir şey daha bulduk ve iyi ki de bulduk diyorum. Hadi ayaklan, çıkalım buradan ve sana yolda ya da müsait bir zamanda bulduklarımızı anlatayım ama kısa bir örnek vermem gerekirse Dünya’nın neden ısındığını sana anlatacağım diyebilirim.”


    ******
    3071

    “Dr. Whoo, sanırım burada sizin herkese açıklama yapmanız gerekiyor veya ben de anlatabilirim.” Mekanik ses tonu ile konuşmasını bitirdi Sophia.

    “Sağ ol Sophia” Whoo Sophia’a teşekkür ettiğinde Krikalyov’un yüzünde göğsü kabarmışçasına oluşan bir gülüş belirdi. Kendi kod dehasına Fanus’un ileri gelenleri gün geçtikçe daha çok hayran kalıyor ve teşekkürlerini sıralıyorlardı.

    Whoo ayağa kalkarak hem masanın başındakilere hem de izleyenlere ortak hitabını vücut dilinden belli ederek “Alex ve Russell biliyorsunuz ki Dünya’ya indiklerinde Alex Russell’dan termometreyi istedi hatta dijital termometre diyerek isteğini daha net olarak da belli etti. Evet yok mu dikkatinizi çeken bir şey burada?” Masadakiler hafiften bıyık altından gülmeye başlamışlardı. Whoo da tüm kişilere tebessüm ederek bakıyordu. “Sophia lütfen sen devam eder misin.”

    “Tabii Dr. Whoo.” Sophia ilk önce ekrandaki görüntüyü Alex ve Russell’ın o anki görüntüsüne getirdi. “Görüyorsunuz ki burada uzay giysileri üstünde. Uzay giysilerinin en önemli amacı biliyorsunuz ki siz canlı kişilerin basınçtan etkilenmesini önlemek ve tabii ki gerek uzay boşluğunda gerekse de farklı gezegenlerde veya uydularda insan vücudunu ısıdan korumak veya donmadan korumaktır. Onun için uzay giysilerinde vücut ısısı ile beraber etrafın ısısını da ölçen termometre özellikli devreler vardır. Ya kasklarındaki cama bilgisi yansır ya da kollarındaki ekrandan takip ederler; ama görüyorsunuz ki tam da burada Alex termometreyi istiyor.”

    Öğrenciler konuşmak, soru sormak isteseler de bu görüşmede onların bunları yapabilmesine hiç imkan yoktu ve hiçbir zaman olmamıştı ve hiçbir zaman da olmayacaktı. Sophia’nın sözü bittikten sonra Whoo Stumpf’tan devam etmesini rica etti. Stumpf ayağa kalktı ve Whoo’nun çarprazında durdu. Uzun boyu, güçlü yapısı ve omuzlarının genişliği görünüşünden en başta saygıyı hak ediyordu.
    “Burası aslında hafıza okuma teknikleri ve ışık hızı ile çıplak gözle görme mercekleri sayesinde daha ilk başlarda dikkatimizi çekmişti. Russell’dan buraya ilk gelenlere mesaj geldiğinde de bu konunun ayrıntısı anlamıştık. Alex’in sorusuna dikkat ederseniz Russell hiç şaşırmadan termometreyi getiriyor ve sözde etrafı ölçüyorlar. Bu kısma neden çok takıldığımızı kısa bir süre sonra anlayacaksınız ama demem o ki Alex ve Russell Dünya’ya indiklerinde her şeyden önce çok şaşkınlardı ve de korkuyorlardı ve bunun için de etraflarında nelerin döndüğünü bilmiyorlardı ve yine bunun için de dinlenme, gözlenme gibi ihtimallere karşı Satürn’de esas olarak neler bulduklarını ve Dünya’nın ısınmasına karşılık diğer gözlere karşı böyle bir oyun oynadılar. Sophia devam etmek ister misin?”

    “Teşekkür ederim Stumph, Alex ve Russell burada oyun oynadılar, Dünya’yı kendi bildikleri ile belki de kandırmak istediler. Şimdi ise simülasyonumuza devam ederek Russell’ın Lily’e anlattıklarına şahit olacağız.”
  • ACABA DİYORUM İNSAN DENİNCE HATIRLANIYOR MUYUZ?

    “ her fikir yansızdır ,ya da öyle olmalıdır;ama insan onu canlandırır,alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona ;saflığını yitirmiş ,inanca dönüştürülmüş fikir ,zaman içindeki yerini alır,bir olay çehresine bürünür .Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur ..ideolojiler ,doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.”

    Bir kitaba anca bu kadar güzel ve derin başlanabilirdi.Kaçıncı defa okudum anlamak için bilmiyorum .Felsefenin en sevdiğim yanı da her okunuşunda akla yeni yorumlar getirmesi .

    Çürümenin kitabı;insanlığın bir özet kitabı,varoluşçuluk,insan ,tanrı ,
    İnanç,iyilik ve kötülüğün tezatlığı,hayat ve ölüm ,daha bir çok konu üzerine derin bir düşünce kitabı.

    DİKKAT!!!

    Kitaba başlayacaklar için birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum.
    1-Kitabı okurken yalnız olduğunuzdan ,sessiz ve sakin bir ortamda bulunduğunuzdan emin olun çünkü bu kitap kalabalık bir ortamda ayak üstü okunabilecek bir kitap değil.
    2-Kitabı okurken yanınızda mutlaka bir kalem ve bir not defteri bulundurmanızı öneririm .
    3-Beğendiğiniz ve not aldığınız alıntıları kitabı bitirdikten sonra bir daha okumanız ,verilmek istenen mesajı daha iyi algılamanızı sağlayacak .
    4-Son olarak asla bir ön yargıyla başlamayın ve kesinlikle bırakmayın .


    Her cümlesi çok kıymetli ,her kelimesi çok çarpıcı kitaptan beni en çok sarsan insan,tanrı,ölüm ,hayat
    Üzerine olan tespitleriydi.Kitabın bütününden çıkardığım varsayımlar şöyle ki:

    İNSANA DAİR
    “İdeal bir şekilde zihni açık ,yani ideal bir şekilde normal insan ,içindeki “hiçlikten” başka hiçbir şeye tutunmamalıdır..”

    Oysa bizler varoluşumuzu dahi bir şeylere tutundururuz .Benliğimizi arzularımıza ve ihtiyaçlarımıza kaptırırız.Bir süre sonra ruhumuz ve algılarımız bu yönde şekillenir.
    İyilik ve kötülüğe dair algılarımız bile bize göre şekillenir bu sayede .

    Doğru yada yanlışı ayırt edemediğimiz bir hal aldığında benliğimiz ,ki insan belli bir yaşa geldiğinde herşeyi farkına vardığı ve hayatı anladığı kanısına varır .Bu yüzden ;” Vaaz verme çılgınlığı içmizde öylesine yer etmiştir ki ,korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar.Her insan ,kendinin bir şey önereceği ânı bekler :Ne önerdiği önemli değildir.Bir sesi vardır ya ,o yeter .Ne sağır ,ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz ...”

    TANRIYA DAİR
    Tanrı :Ürküntülerimizin üzerine dosdoğru düşüş;hiçbir ümide kanmayan arayışlarımızın ortasına yıldırım gibi inen selâmet ;tesellisiz kalmış ve zaten teselli edilmek de istemeyen kibrimizin dolambaçsız bir biçimde geçersizleşmesi;bireyin kızağa çekilme yolunda ilerlemesi;endişe noksanlığı yüzünden ruhun işsiz kalması..

    E.M.Cioran ‘ın yazdıklarından şu çıkarımlarda bulunuyorum kendimce .Onun anlattıklarından yola çıkılarak şu sorular cevaplanmalı asıl .İçimizdeki korku mu bizi bir tanrı inancına götürür?
    Yoksa insan bir hiçten yaratılma düşüncesini fazla mı basit bulur ?
    Yada bir Tanrı tarafından yaratılmış olmak onu daha üstün mü kılar? Bir hiçten varolmak şüphesini bitirmek için en kestirme çözümdür belkide tanrı.Şüphe insanı kemiren en kötü duygudur çünkü .Öldüğümüzde bizi karşılayacak kimsenin olmayacağı korkusu,beraberinde karşılayan ve yargılan birinin olma düşüncesi hayat boyu kemirir içimizi.
    “Yanılmak,kandırılmış olarak yaşamak ve ölmek ;insanların yaptığı budur.Ama bizi Tanrının içinde yok olmaktan koruyan ve bütün anlarımızı ,hiç etemeyeceğimiz dualara dönüştüren bir haysiyet de vardır .”
    Asla Tanrı tanımaz değil ,ancak tamamiyle tanrı bağımlısı da değil.

    HAYATA -ÖLÜME DAİR
    İnsan ile “insan “arasında bir ince çizgi vardır .Tıpkı hayat ile ölüm arasında olduğu gibi .Biri mutlak ve kesin ,diğeri belirsiz ve süresiz .
    Çoğumuz ölümden korkarız.Çünkü bir son olduğuna inanırız .Buna sahip olduğumuz dinler ve inançlar bile engel olamaz .İnsanın yaşadığı en büyük ironi belkide budur .Herkes öldükten sonra bir yaşam ümidiyle yaşar ama asla ölmek istemez .Çünkü her ne kadar zor ,sıkıntılı ve kısa olsa da ;hayat daha keyifli ve çekicidir .Bu yüzden ölüm daha sert ve korkunç gözükür .
    “Hiçbir şeye dayanmadığı için bir gerçeğin gerekçesi bile bulunmadığı için ,hayata sebat ederiz .Ölüm fazla kesindir ;bütün sebepler onun tarafında bulunur.”

    Oysa Emelie ye göre asıl korkunç olan hayattır .Çünkü:” Hükümsüz sırları biriktire biriktire ,anlamsızlığı tekeline ala ala,hayat ölümden fazla ürküntü verir .Büyük meçhul odur.”


    EN BEĞENDİĞİM ALINTI
    “Ölüm duygusu olan insanla bu duyguya hiç sahip olmayan insan arasında ,iletişimi mümkün olmayan iki dünyanın uçurumu açılır ;bununla birlikte ikisi de ölür ;fakat biri ölümünden habersizdir ,ötekiyse bunu bilir ;biri sadece bir anda ölür ,ötekiyse sürekli ölmektedir.”

    BENİ EN ÇOK SARSAN ALINTI
    Hayatla dolup taştığı için,Şeytan’ın hiçbir sığınağı yoktur:İnsan kendini Şeytan ‘da çok fazla bulduğu için O’na tapamaz;ondan bilerek nefret eder;-kendinden-yüz çevirir ve Tanrı’nın yoksul vasıflarını ayakta tutar.Ama Şeytan bundan şikayetçi değildir ve bir din kurmaya hiç heveslenmez:Zayıflatılmamasını ve unutulmamasını temin etmek için burada değil miyiz biz?”

    KÜÇÜK BİR ELEŞTİRİ

    İnsan ,varoluşçuluk ve daha birçok konudaki görüşleri hakikaten okunmaya ve düşünmeye değerdi .Ancak bir çok konunun sonunda Tanrı’ya eleştirisel bir yaklaşımda bulunması ,hatta çok sert ifadeler kullanması gereksiz tekrarlara düştüğünü hissettirdi.Örneğin;”Niçin Tanrı o kadar soluk,o kadar dermansız ve o kadar vasat bir çekiciliktedir?Niçin ilginçlik ,tutarlılık ve güncellikten yoksundur ve bize o kadar az benzer ?Bundan daha az insanbiçimli ve bundan daha ucuz bir biçimde uzak bir imge var mıdır?”

    KÜÇÜK BİR SİTEM

    Yazılabilecek konuşulabilecek hemen her konu üzerinde felsefik bir yaklaşımla bir fikir beyan eden yazar niçin kadına dair yıkıcı eleştirileri tercih etmiştir .Filozofların bir öz kimlik arayışı cinsiyet ayırımı gözetmeli midir ?Yani savunacağı tezi kadınları aşağılayarak yapan birinin savunduklarını kendi elleriyle çürütmesinden başka nedir bu ?
    Kadını bu kadar ucuz,tüm günahların suçlusu,kendi deyimiyle “yosma “şeklinde tanımlaması kadın düşmanlığından başka bir şey değildir .


    ........................&................................

    Felsefecilerin hep bir tanrı tanımaz yanları varmış gibi gelir bize .Belki de herşeyi bu kadar irdelemeleri ,karşı çıkmaları bizi bu düşünceye sevk eder.Çürümenin kitabı doğrusu ,yanlışıyla çok yönlü bir kitap kesinlikle .Sıkılmadan okuyacağınızdan eminim .Kendinize bir şans verin ve mutlaka okuyun derim .

    Kayıp gitmemiz yakındır ,ama kaçınılmaz değildir.İlginç bir kazadır ,ama hiç yeni değildir;korkularımızın ufkunda şimdiden bir tebessüm doğmaktadır ..duanın kucağına hiç düşmeyeceğizdir...Zira sonunda O kazanmamalıdır;büyük harfle yazılan ismini lekelemek ,istihzamıza düşer;saçtığı titremeleri dağıtmak da yüreğimize..
  • Foucault’un Özne ve iktidar kavramları üstüne-Ferda Keskin
    Michel Foucault

    Michel Foucault ısrarla özne ve öznel deneyim sorunlarının kendi düşüncesi için temel sorun olduğunu vurguluyor. Özne sorununun yapıtında taşıdığı bu merkezi konumun, Foucault’nun içinde yetiştiği entelektüel ve akademik gelenekle olan ilişkisini de yansıttığını söyleyebiliriz. Tarihsel olarak konumlandırıldığında Foucault’nun kariyeri, Fransız felsefe dünyasının aynı sorulara çok farklı biçimlerde cevap arayan karşıt iki gelenek tarafından kuşatıldığı bir döneme rastlıyor: Bir yanda fenomenoloji ve yorumbilgisi (hermeneutik), öbür yanda tarihsel maddecilikten hareket eden pro-marksist gelenek. Fransız üniversiteleri ile diğer yüksekeğitim kurumlarında çok güçlü temsilcileri olan bu iki geleneğin, eğitimini bu kurumlarda almış olan Foucault’yu da bir dönem için etkilediği açık. Bu etkinin örnekleri özellikle 1954 yılında yaptığı ilk iki yayında kendini gösteriyor: fenomenoloji ve Heidegger’de temellenen Daseinanalyse (“varoluşsal analiz”) ya da “fenomenolojik psikiyatti”nin kurucusu Ludwig Binswanger’in Traum und Existenz (Düş ve Varoluş) adlı kitabının Fransızca çevirisine yazdığı önsöz ile Marksizmden açık izler taşıyan ilk kitabı Maladie mentale et personnalitil (Akıl Hastalığı ve Kişilik).

    Ama Foucault’nun çok geçmeden bu iki geleneğin etkisinden de sıyrıldığını görüyoruz. Kabaca tarif edilirse Foucault’nun fenomenolojik yaklaşımı reddetmesinin nedeni, öznel deneyimin kaynağını ve nasıl biçimlendiğini açıklamak için öncelikle öznede yoğunlaşan ve öznenin deneyimi nasıl yaşadığına bakan yaklaşımları reddetmesinde yatıyor. Ama Foucault’nun fenomenolojiye karşı olan tavrı daha temel bir felsefi seçimle bütünleşiyor. Öznenin deneyimini niçin şu ya da bu biçimde yaşadığım insan doğasına gönderme yaparak açıklayan, kısacası bir tür felsefi antropolojiye dayanan tüm teorik yaklaşımlara, Foucault’nun terimiyle “antropolojizm”e duyduğu tepki.

    Foucault öznel deneyim biçimlerinin verili bir insan doğasının teorik olarak belirlenmiş evrensel yapılarından yola çıkarak açıklanamayacağını; çünkü bu deneyim biçimlerinin tarih içinde belli ihtiyaçlara cevap vermek üzere kurulduğunu ve bu anlamda tekil olduğunu savunuyor. Yıne bu yüzden öznel deneyim biçimlerinin kendi tekil tarihleri içinde spesifik olarak incelenmesi gerekiyor.
    Ancak Foucault, bu tarihsel analizi sadece ekonomik ve toplumsal bağlama gönderme yaparak ve bu bağlamı da altyapı-üstyapı modelinin sağladığı terimlerle belirleyerek gerçekleştiren, dolayısıyla öznel deneyimi nihai olarak ekonomik altyapının belirlediği ideolojik içeriklere indirgeyen pro-marksist geleneği de reddediyor.

    Fenomenolojiye ve pro-marksist geleneğe alternatif olarak Foucault, öznel deneyim biçimlerinin sorunsallaştırmalar yoluyla oluşturulduklarını, geliştirildiklerini ve dönüştürüldüklerini öne sürüyor. Böylece Foucault kendi yapıtlarını, insanların Batı kültüründe özneye dönüştürülmesinde özel bir yer tuttuğunu düşündüğü delilik, hastalık, yaşam, dil, emek, suç, cinsellik gibi deneyimleri kurmuş olan sorunsallaştırma süreçlerinin bir tarihi olarak yorumluyor.
    Sorunsallaştırmayı ise “herhangi bir şeyi doğru ve yanlış oyununa sokan ve onu bir düşünce nesnesi (ister ahlaki düşünce, ister bilimsel bilgi, isterse siyasi analiz, vb. biçiminde olsun) olarak kuran söylemsel ve söylemsel olmayan pratikler bütünü” olarak tammlıyor.

    Cinselliğin Tarihi’nin ikinci cildine yazdığı önsözün daha sonra kitaba alırken değiştirdiği bir versiyonunda Foucault, söz konusu deneyim biçimlerinin oluşması, gelişmesi ve dönüşmesinin, yani sorunsallaştırmanın tarihini, “düşüncenin tarihi” olarak; “düşünce” ile de çeşitli biçimlerde “doğru ve yanlış oyunu”nu belirleyen ve dolayısıyla deneyimi ve onun öznesini kuran şey olarak tanımlıyor.

    Bu anlamda Foucault’ya göre “düşünce” yalnızca felsefe veya bilime özgü teorik ifadelerde değil; bireyin özne olarak ortaya çıktığı tüm konuşma, yapma ya da davranış biçimlerinde aranması gereken bir şey. Öte yandan Foucault’un doğru ve yanlış oyunu ya da genelde “hakikat oyunu” (jeux de verite) ile kastettiği, insanın varlığını tarihsel bir biçimde deneyim olarak, yani düşünülebilecek ve düşünülmesi gereken bir şey olarak kuran; başka bir deyişle sorunsallaştırılan şey hakkında belli hakikatlerin üretilmesi için kullanılan bir kurallar bütünü. Foucault’ya göre Batı düşüncesinin bir özelliği, bu oyunların hiçbir zaman bazılarına izin verecek bazılarını da dışlayacak biçimde kapalı ve kesin bir tanımının verilmemiş olması. Dolayısıyla hakikat oyunlarında her zaman yeni bulgularla karşılaşmak, şu ya da bu kuralı hatta bir hakikat oyununun tümünü, dolayısıyla bu yolla kurulan deneyimleri değiştirmek mümkün. Ama bu, sorunsallaştırma öncesi hiçbir şeyin var olmadığı ve söz konusu deneyimlerin “birilerinin kafasından çıktığı” anlamına gelmiyor.

    Yani analizin amacı örneğin sorunsallaştırma öncesi “delilik” diye bir şeyin var olmadığını kanıtlamak değil; yukarıda verdiğimiz tanım uyarınca deliliğin hangi söylemler, hangi hakikat oyunları, hangi tanımlar yoluyla sorunsallaştırılarak “akıl hastalığı” olarak değerlendirilmesine neden olacak kurumsal bir alana dahil edildiğini görmek.’ Bu anlamda sorunsallaştırılan şey delilik, “kurulmuş” olan deneyimse “akıl hastalığı” olarak ortaya çıkıyor.

    Foucault sorunsallaştırmanın üç ana eksen üzerinden gerçekleştiğini söylüyor: bilgi, iktidar, etik.
    Bu tanım çerçevesinde her deneyim, belli kavramlar ve kuramlar içeren ve ürettiği hakikatlerle ifade bulan bir bilgi alanı, belli normlar ve kurallar içeren bir iktidar alanı ve bu bilgi ve iktidar alanları bağlamında bireyin kendisiyle kurduğu belli bir ilişki biçimini bir araya getirir. Bu yüzden kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapmak; bilgi öznesi, iktidar ilişkilerinin öznesi ve kendi eylemlerimizin etme öznesi olarak nasıl kurulduğumuz sorularını sormayı gerektirir. Birinci sorunun cevabı, öznesi olarak göründüğümüz bir deneyime (örneğin delilik, hastalık, yaşam, dil, emek, suç ya da cinsellik gibi bir deneyime) gönderme yapan bilgi alanının oluşumunun, bu oluşuma özgü söylemsel pratiklerin ve hakikat oyunlarının analizini; ikinci sorunun cevabı iktidar ilişkileri ve teknolojilerinin, yani tarihsel olarak kurulmuş bir deneyimin pratiğini düzenleyen normatif bir sistemin (örneğin delilerin, hastaların ve suçluların kurumsallaştırılması ve “normal” insanlardan ayrılıp tecrit edilmesini düzenleyen bir sistemin) örgütlenmesinin ve bu sistemde söz konusu olan hakikat oyunlarının analizini; üçüncü sorunun cevabı ise insanın kendisiyle olan ilişkisinin, bireylerin kendilerini tarihsel bir deneyimin özneleri olarak (örneğin deli, hasta, suçlu, eşcinsel ya da normal olarak) kurma, tanıma ve kabullenme ya da reddetme pratiklerinin ve bunu yaparken geçerli olan hakikat oyunlarının analizini gerektirir.

    Foucault bu üç eksenin birbirine yakından bağlı olduğunu ve her birinin varolma koşullarının diğer ikisiyle karmaşık ilişkiler içerdiğini söylüyor. Bu yüzden sözünü ettiğimiz deneyimler aynı anda hem bir bilgi ve hakikatler alanı, hem bir normlar ve bu normlara bağlı kurallar sistemi, hem de bir kendiyle ilişki modeli içeren karmaşık odak1ar olarak görülmeli ve eleştirilmelidir.

    Foucault’ya göre bu deneyimlerin ve özneleri hakkında oluşturdukları hakikatlerin sorunsallaştırma yoluyla tarihsel olarak kurulmuş olduklarını görebilmenin, yani kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapabilmenin çok önemli bir sonucu var: bu hakikatlerin olumsal olduğunu, çizdikleri sınırların aşılamaz olmadığını ve bu sınırların dayattığı bireysellik ve kimliğin dönüştürülebilir olduğunu göstermesi.

    Dolayısıyla Foucault, yeni öznelikler geliştirmenin gerektirdiği eleştirinin tam da söylediklerimiz, düşündüklerimiz ve yaptıklarımızı belirleyen bu sınırlar üzerinde düşünmek olduğunu söylüyor. Bu eleştiri hem içinde bulunduğumuz şimdiki zamana hem de tarihin bu belirli kesitinde ne olduğumuzu sorarak kendimize karşı takındığımız bir tutum; bir felsefi ethos, yani çağdaşı olduğumuz gerçeklikle bir ilişki kurma tarzı, bir düşünme ve duyma; ama aynı zamanda da bir davranış biçimi. “Aydınlanma Nedir?” adlı yazısıyla ilk olarak Kant tarafından sergilenen bu eleştirel tutumu Foucault sınır-tutum olarak tanımlıyor.

    Sınır-tutum, tarihin içinde bulunduğumuz anında “gerçek” olarak verilmiş olanla, yani kimliğimizin koyduğu sınırlarla bu sınırları değiştirmek için verilen çaba arasındaki zorlu etkileşim ve Foucault’ya göre bu aslında modernliğin tutumu.
    Ama burada Kant ile Foucault’nun yaklaşımları arasındaki çok temel bir farkı vurgulamak gerekiyor. Kant’a göre eleştirel soru, aklın (tüm kullanım biçimlerinde) aşmaması gereken zorunlu sınırları arayan negatif bir sorudur. Oysa Foucault’ya göre eleştirel soru artık pozitif bir biçim taşıyor. Öznesi olarak görüldüğümüz deneyimler ve bu öznelliklerin dayattığı bireyselliklerin evrensel ve zorunlu olarak gösterilen yanlarında (koydukları sınırlarda) aslında tarihsel, olumsal ve keyfi zorlamaların ürünü olan etkenlerin tuttuğu yer ve oynadığı rol nedir, sorusu bu.
    Dolayısıyla, kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapmaktaki amaç, Kant tarafından zorunlu ve aşılmaması gereken sınırlamaları aramak biçiminde anlaşılmış olan eleştiriyi, bu sınırlamaları aşabilmeyi hedefleyen bir pratik eleştiriye dönüştürmek. Öznelliğin eleştirisi artık bilgi ve eylemin evrensel ve biçiınsel yapılarını arayan aşkın (transcendental) bir eleştirisi değil; kendimizi yaptığımız, düşündüğümüz, söylediğiniz şeylerin öznesi olarak kurulmanıza neden olan olayların tarihsel bir eleştirisi. Yani bilgi, iktidar ve etik eksenlerinin, bu eksenlerin bir araya gelerek öznesi olduğumuz deneyimleri kurma biçimlerinin ve kendimizi bu çizgide özne olarak tanıma ve kabullenme pratiklerimizin bir eleştirisi.

    Foucault’ya göre öznesi olarak tanıtıldığımız deneyimlerin kurulmasını gerçekleştiren söylemsel ve söylemsel olmayan pratiklerin merkezinde bir iktidar alanı var. Örneğin deliliğin bir hakikat oyununa sokulmasının nedeni on yedinci yüzyılın başından itibaren ortaya çıkan ve iktidar kurumlarıyla yakın ilişki içinde olan “kapatma” pratiklerinde ve bu pratiklerin nüfus ve üretim süreçleriyle ilişkisinde aranmalı. Ama bu analiz sonucunda ortaya çıkan iktidar anlayışı geleneksel siyaset teorilerinde rastladığımız negatif iktidar anlayışlarından çok farklı. Foucault’nun “hukuki-söylemsel” (juridico-discursive) model olarak tanımladığı geleneksel model iktidarı bir hükümranlık (souverainete), yasa, yasaklama ve itaat sistemi içinde tasarımlar. Oysa Foucauıt on yedinci yüzyılın sonundan itibaren Batı toplumlarına hukuksal-söylemsel modelin iktidar göremediği yeni bir iktidar biçiminin hakim olduğunu söylüyor. Negatif ve sınırlayıcı olan ve hükümranın yaşama hakkı üzerinde söz sahibi olmasıyla tanımlanan hukuksal-söylemsel modelin iktidar anlayışının tersine, bu yeni iktidar biçimi üretken, yaşamı desteklemeye, yaşamın sağladığı güçleri sınırlamaya değil arttırmaya yönelik, yani pozitif. Bu yüzden Foucault bu yeni iktidarı biyo-iktidar olarak adlandırıyor.

    Foucault’ya göre biyo-iktidar yaşama iki ana biçimde müdahale eder: insan bedenine bir makine olarak yaklaşan birinci biçimi “disiplinci” bir iktidardır. Foucault’nun ‘bedenin anatomo-politiği” olarak adlandırdığı bu biçimin amacı, insan bedenini disipline etınek, yeteneklerini geliştirmek, daha verimli ve uysal kılmak ve ekonomik denetim sistemleriyle bütüleştirmektir.
    “Nüfusun biyo-politiği” olarak adlandırdığı ikinci biçimi ise bedene bir doğal tür olarak yaklaşır ve nüfusu düzenleyici bir denetim getirir. Foucault’ya göre biyo-iktidar burjuva toplumunun büyük buluşlarından biridir ve kapitalizmin gelişmesinde vazgeçilmez bir unsur olmuştur; çünkü kapitalizm bedenin üretim sürecine denetimli bir şekilde girmesini ve nüfusun ekonomik süreçlere uygun kılınmasını gerektirir. Kapitalist üretim biçimi gereği bedenin sahip olduğu güçlerin emek gücüne dönüştürülmesi ve üretim gücü olarak kullanılması; ama aynı zamanda itaatkar ve uysal kılınması, tabi kılınması (assujetissement) gerekir. Bu yüzden biyo-iktidar tahakküm ve hegemonya ilişkileri getiren ayrımcılık ve toplumsal hiyerarşi etmenleri olarak da etkili olmuştur. Ama bu etkiyi yaparken kullandığı teknikler negatif ve sınırlandırıcı değildir ve bedensel şiddeti dışlar; çünkü bireyin biyolojik yaşamı ve onun sahip olduğu güçleri sınırlamak ve en uç noktada yok etmek yerine daha da güçlendirmek. en iyi şekilde kullanmak, örgütlemek ve denetlemek zorundadır. Böylece on sekizinci yüzyıldan itibaren kapitalizmin gelişmesine çok yakından bağlı olarak yalın anlamda insan yaşamı tarih sahnesine, siyasi tekniklerin alanına girmiştir. Yaşamın ta kendisinin siyasi stratejilerde ortaya sürülmesi Foucault’ya göre bir toplumun “modernliğe girme eşiği”dir. “İnsan, binlerce yıl boyunca Aristoteles için neyse o olmuştur, yani yaşayan ve buna ek olarak siyasal bir varlık olma yeteneğine sahip olan bir hayvan; modem insan, bir canlı varlık olarak yaşamını kendi siyaseti dahilinde söz konusu eden bir hayvandır. “

    Biyo-iktidarın gelişiminin başka ve önemli bir sonucu da hukuksal yasa sisteminin yerine giderek normların önem kazanmasıdır. Yasa sınırlandırıcıdır ve en uç noktada silahı ölümdür. Oysa nesnesi yaşam olan bir iktidarın düzenleyici ve denetleyici mekanizmalara ihtiyacı vardır ve bu düzenleme ve denetlemeyi oluşturduğu normlar yoluyla yapar. Ama bu, yasanın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Yalnızca yasa artık norm gibi işlemeye başlamış ve hukuk sistemi, amacı yaşamın güçlerini düzenlemek olan bir aygıtlar bütününe dahil olmuştur. Kısacası yaşam üzerinde odaklanan biyo-iktidar bir normalizasyon toplumu oluşturur, yani insanları normlara uymaya zorlayan, onları normalleştiren bir toplum.

    Şiddetin dışlanmasıyla birlikte bedenin iktidar tarafından kuşatılmasında tüm toplumsal bütüne yayılan yeni ve ince teknikler gerekmiş, bu teknikler Foucault’nun “dispositif’ olarak adlandırdığı somut düzenlemeler biçimini almıştır. Dispositif’ler Foucault’ya göre söylemler, kurumlar, mimari biçimler, düzenleyici kararlar, yasalar, idari tasarruflar; bilimsel, felsefi, ahlaki. önermelerden oluşan heterojen bütünler; bu söylemsel ve söylemsel olmayan öğeler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu sistemlerdir.
    Dispositif’lerin işlevi temelde stratejiktir: yani güç ilişkilerini güdümlemek, belli bir yönde geliştirmek ya da önlerine geçmek, dengelemek, kullanmak işlevine sahiptirler. Dolayısıyla dispositifler her zaman bir iktidar oyunu içinde yer alırlar; ama ayın zamanda bu iktidardan doğmakla birlikte iktidarın kendisini koşullandıran bir bilginin sınırlarına da bağlıdırlar. Çünkü iktidar ve bilgi karşılıklı olarak birbirlerini içerimler; karşılığında bir bilgi alanı oluşturmayan iktidar ilişkisi olmadığı gibi iktidar ilişkileri varsaymayan ve oluşturmayan bilgi de yoktur.

    Bu bilgi alanının ve hakikatlerinin oluşturduğu söylemin “üretimi, birikimi, dolaşımı ve işleyişi olmadan iktidar ilişkileri ne yerleştirilebilir ne güçlendirilebilir ne de yürütülebilir.”
    Bu noktada geriye dönerek dispositiflerin bu yazının başında tanımını verdiğimiz sorunsallaştırma odakları, bilgi ve iktidar eksenlerinin bir araya geldiği söylemsel ve söylemsel olmayan pratik yumakları olduğunu söyleyebiliriz. Bu pratikler yoluyla dispositif’ler birtakım deneyimler kurup insanları bu deneyimlerin öznesi olarak tanıtarak, onlara kendileriyle ilgili hakikatler dayatır, iktidarın şiddet kullanmadan bedeni kuşatmasını sağlar, onu itaatkar ve uysal hale getirir.

    “İnsan”, “ruh”, “birey”, “insan bilimleri” (insanın bilimsel bilgisi) gibi modem kavramlar da aslında iktidarın insan bedenini kuşatmak için geliştirdiği söylemin, yani bilgi-iktidarın bir ürünü, bilgi ve iktidar ilişkilerinin eklemlendiği bir öğe, iktidarın bilgiyi ortaya çıkardığı, bilginin de bu iktidarı genişletip güçlendirdiği bir çarktır. Öznellik, kişilik, bilinç gibi kavramlar ve analiz alanları bu öğeden çıkarılmıştır.

    “Dolayısıyla bireyi temel bir çekirdek, ilkel bir atom, iktidarın etki altına aldığı ya da cezalandırdığı çoğul ve atıl bir şey olarak; iktidarı da bireyleri böylece bastıran ya da parçalayan bir şey olarak düşünmemek gerekir. Aslında bir bedenin, hareketlerin, söylemlerin, arzuların bireyler olarak tanımlanması ve kurulması tam olarak iktidarın birincil etkilerinden biridir. Yani birey, iktidarın dışında ve karşısındaki şey değil, … iktidarın birincil bir … etkisi ve aynı zamanda bir etkisi olduğu ölçüsünde de bir aracıdır: iktidar kurduğu, oluşturduğu birey üzerinden işler.”

    Şimdi Foucault’nun ilk başta alıntıladığımız yazısına geri dönersek, bu iktidar biçimi:

    Bireyi kategorize ederek, bireyselliğiyle belirleyerek, kimliğine bağlayarak, ona hem kendisinin hem de başkalarının onda tanımak zorunda olduğu bir hakikat yasası dayatarak doğrudan gündelik yaşama müdahale eder. Bu, bireyleri özne yapan bir iktidar biçimidir. Özne sözcüğünün iki anlamı vardır: denetim ve bağımlılık yoluyla başkasına tabi olan özne ve vicdan ya da özbilgi yoluyla kendi kimliğine bağlanmış olan özne. Sözcüğün her iki anlamı da boyun eğdiren ve tabi kılan bir iktidar biçimi telkin ediyor.”

    Temelde dispositifler yoluyla işleyen biyo iktidarın strateji terimeriyle düşünülmesi gerektiğini, bu stratejilerin de belli hegemonya biçimlerinde kristalleştiğini söylemiştik. Foucault’ya göre iktidar ilişkilerinin kristalleşerek aldığı bu biçimlerden en çok öne çıkanı on altıncı yüzyıldan bu yana sürekli olarak gelişen devlettir. Bu yüzden devlet genel kanının tersine yalnızca bütünleştirme teknikleriyle işleyen, bireyleri görmezden gelen ve bütünün ya da bir sınıf ya da grubun çıkarlarını gözeten değil; ayın zamanda bireyselleştiren, insanları kurulmuş deneyimlerin özneleri haline getiren, yani “bilinç ya da özbilgi yoluyla kendi dayattığı kimliğe bağlayan” ve bu yolla denetim altına alan bir iktidardır ..

    Bu yüzden Foucault, günümüzde bireyin dayatılmış bu kimliğe bağlanmasına, yani öznelliğin boyun eğdirilip tabi kılınmasına karşı verilen mücadelenin etnik, toplumsal ve dinsel tahakküme karşı verilen mücadele ile ekonomik sömürüye karşı verilen mücadeleye göre daha öne çıktığını söylüyor. Günümüzün sorunu artık ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir.
    Ama yukarıda belirttiğimiz gibi öznesi olduğumuz deneyimler, bu deneyimleri kuran hakikat oyunları, bu hakikatlerin kurduğu kimlik ve bu kimliğin dayattığı sınırlar, yani bireyselliğimiz hep biyo-iktidarın yaşamı denetleme ve güdümleme tekniklerinin bir ürünüyse ve iktidar tüm toplumsal yapıya yayılrmşsa, olduğumuz şeyi reddetmek nasıl mümkün olacaktır?

    Foucault’ya en sık getirilen eleştiri de bu noktayla ilgili. Oysa Foucault’nun iktidar tanımını biraz daha dikkatli okumak bu sorunu çözüyor. iktidarın bir güç ilişkileri çokluğu olduğunu, dolayısıyla evrensel, kendiliğinden var olan, sahip olunabilen ve uygulanmayı bekleyen bir iktidar olmadığını söylemiştik. iktidar bir ilişki; bir eylem biçimidir. Ama bu, doğrudan doğruya başkaları üzerinde değil, başkalarının şimdiki ya da gelecekteki eylemleri üzerindeki bir eylemdir. Bir ilişkinin iktidar ilişkisi olabilmesi için her iki tarafın da sonuna kadar eylemde bulunabilecek durumda olması ve bu ilişkide tüm bir tepki, cevap alanının var olması gerekir. Dolayısıyla iktidar bir eylemler kümesinin başka bir eylemler kümesi üstünde etkili olduğu bir bütünsel yapıdır.

    İktidar, davranışları ve davranışların mümkün sonuçlarını yönlendirmektir. Bu yüzden Foucauıt iktidarı, bireylerin ya da grupların (delilerin, hastaların, suçluların, çocukların, vb.) davranışlarının yönlendirilme biçimi, yani bir “yönetim” (gouvernement) sorunu olarak tanımlıyor. Ama yönetim burada çok geniş anlamda, on altıncı yüzyılda kullanıldığı biçimiyle, başkalarının önünde açık olan mümkün eylem alanını yapılandırmak olarak anlaşılmalıdır. iktidarın işleyişini bu şekilde, yani başkalarının eylemi üzerine bir eylem olarak ve bu eylemi de yönetmek olarak tanımlarnak çok önemli bir şeyi, özgürlüğü, iktidar ilişkilerine katmak demektir.

    İktidar yalnızca özgür özneler üzerinde ve yalnızca özgür oldukları sürece işleyebilir. Bu anlamda özgür olmak demek farklı ve çeşitli davranış biçimleri ve tepkilerin gerçekleştirilebileceği bir imkanlar alanıyla karşı karşıya olmak demektir. Bir iktidar alanı tıkandığında, yönetim ve yapılandırma ilişkisi tek yönlü, sabit ve tersine çevrilemez hale geldiğinde artık iktidar ilişkilerinden söz edilemez. Böyle bir durumda artık yalnızca tahakküm (domination) vardır ve tahakkümün olduğu yerde iktidar ilişkisi olamaz.
    Dolayısıyla, iktidar ve özgürlük birbirini dışlayan bir çatışma ilişkisi içinde değil; çok daha karmaşık bir ilişki içinde yer alırlar. Bu ilişkide özgürlük iktidarın işlemesinin koşulu, hatta önkoşuludur. iktidar ile özgürlüğün direnişi birbirinden ayrılamaz. iktidarın olduğu her yerde bir direniş ya da direniş imkanı vardır. Bu yüzden Foucault modem toplumu disiplinci bir toplum, bir normalizasyon toplumu olarak tanımlamış olmasından kaynaklanan yanlış anlamalardan yakınır.

    Her ne kadar akıl hastanesi, hapishane gibi kurumların ve onlara tekabül eden iktidar dispositif’lerinin tarihini incelerken iktidarı bir tür tahakküm gibi gösterdiğini kabul etse de disiplinci toplumun “disipline olmuş” toplum anlamına gelmediğini, disiplin yöntemlerinin yayılmasının insanların tümüyle itaatkar hale gelmesi olmadığını söylüyor. Normalizasyon süreçlerinde kullanılan tekniklerin analizinde, kitlesel ve direnilemez bir normalizasyon olduğu iddiası yoktur. İktidar ilişkilerinin her yerde olması, bütün gücü ellerin de bulundurdukları anlamına gelmez. İktidar ilişkilerinin çokluğu, kesişmeleri, kırılganlıkları ve tersine çevrilebilirlikleri tüm davranış alanlarını tıkayan ve tek yanlı olarak yönlendiren bir iktidarın var olmadığı anlamına gelir.

    Bu noktada Foucault’nun pozitif bir özgürlük anlayışı olduğunu görüyoruz. Özgürlük, davranış ve eylem biçimlerimiz önünde engel oluşturan ya da oluşturabilecek etmenlerin yokluğu (yani negatif bir özgürlük) değil; bu engelleri aşmak için sahip olduğumuz güçlerin kullanımıdır. Buradaki sorun artık özgürlüğün var olup olmadığı değil, etik olarak nasıl kullanılacağıdır; çünkü Foucault’ya göre etik, özgürlüğün düşünülerek yapılan bir pratiği, özgürlükse etiğin ontolojik koşuludur.

    Özgürlük ile etik arasındaki bu bağ bizi, sorunsallaştırmanın tamamını verirken sözünü ettiğimiz üçüncü eksene, etik eksenine geri götürüyor. Foucault’nun kullandığı anlamda etiğin insanın kendisiyle kurduğu bir ilişki olduğunu söylemiştik. Bu ilişki kuşkusuz doğrudan doğruya bilgi ve iktidar eksenlerinin bir araya gelerek kurdukları deneyimler, ürettikleri hakikatler ve dayattıkları sınırlar yoluyla kurulabilir. Ama bu sınırların aşılamaz olmadıklarını, iktidar tarafından dayatıldıklarını, iktidarın da özgürlüğü içerimlediğini söyledik. Ayrıca bu sınırları aşmak için kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapmak gerektiğini, bu ontolojinin de sınırları dayatan deneyimler ve hakikat oyunlarının eleştirisinden geçtiğini söylemiştik. Ama bu ontolojide uygulanması gereken tarihsel yöntem geleneksel tarih yöntemi olamaz. Çünkü Foucault’ya göre geleneksel tarih geleneksel metafiziğe bağımlıdır; tarihini yazdığı şeyin kökenini arar, tarihi çizgisel bir gelişme olarak betimler ve tarihe yazılan şeyin bu gelişme sürecinde anlamını koruduğunu, tek bir yönde hareket ettiğini varsayar.

    Geleneksel tarihin bu köken arayışının Foucault’ya göre üç ana niteliği vardır. Şeylerin sabit bir özü ve kimliği olduğunu varsayar ve bu öz ile kimliği yakalamaya çalışır. Geleneksel tarihe göre bir şeyin kökeni onun en mükemmel anıdır. Ve son olarak bir şeyin hakikatinin onun kökeninde yattığına inanır.
    Buna karşılık Foucault tarih yöntemi olarak soybilimi önerir. Bir karşı-hafıza (contre-memoire) olarak soybilim sabit özleri reddeder ve farklı kimlikler olabileceğini varsayar; verili bir kimliğin kökenini bulmak yerine bu kimliği çözmeyi, ayrıştırmayı hedefler. Soybilim tarihini yazdığı şeyin değişmez bir doğruluğu olduğunu reddeder. Her şeyden önemlisi, soybilim tarihini yazdığı şeyin ortaya çıkışından sonra anlamı muhafaza eden bir süreklilik izlemediğini; tersine, bu süreçte dışarıdan birçok müdahale, sapma, hata ve ilineğin (aciddent) etken olduğunu; sürecin farklı güçler arasında mücadeleler içerdiğini, varılan noktanın bu etkenler ve mücadelelerin bir sonucu olduğunu gösterir. Yani köken tek ve mükemmel, varılmış olan nokta da zorunlu değildir.

    Bu yüzden tarihin içinde bulunduğumuz anında bize dayatılmış olan kimlik ve sınırların zorunlu olmadığı ve aşılabileceğini göstermek için yapılacak ontoloji, geleneksel tarih yöntemini değil; soybilimi izlemelidir. Soybilim bize verilmiş olan kimliklerin reddedilmesinin yöntembilimsel aracıdır.
    Soybilimsel eleştirinin sağladığı arka planda özgürlük pratiği Foucault’ya göre bir sanat, bir varoluş estetiği biçimini almalıdır. Özgürlüğün pratiği, yani etik, bir ethos, bir davranış biçimi, bir kendimizi yönetme, kendi davranış alanlarımızı yapılandırma, yaşamımıza ne tür bir biçim ya da yapı vereceğimize karar verme sanatıdır. Bu, özgürlüğü kullanarak kendimizi kendi davranışlarırnızın öznesi olarak yeniden kurmak, yani bir ahlaki özneleşmedir (subjectivation morale).

    Foucault’nun bu pratiği bir sanat olarak tanımlamasının nedeni ise herhangi bir hakikat kavramına gönderme yapmaktan kaçınması ve bu süreçteki yaratıcılığı vurgulamak istemesidir. Yazımızın başında Foucault’nun antropolojizmi, antropolojizmin tüm bilgi ve eylemin evrensel yapıları olduğu iddiasını ve bu yapıları verili bir insan doğasında arayan özcü ontolojisini reddettiğini söylemiştik. Bu yüzden özgürlüğün pratiği insan doğasının gizlenmiş ya da bastırılmış doğruluğunu keşfetmek değil; kendimizin bir soybilimini yapmak, kendi tarihimizin ve sınırlarımızın , zorunlu değil olumsal olduğunu görebilmek, bu sınırlar üzerinde çalışmak ve kendimizi yaratıcı bir biçimde yeniden kurmaktır. Bu tutumsa yukarıda söylediğimiz gibi Foucault için modernliğin, varoluşunu karmaşık ve güç bir geliştirme çabasının nesnesi yapan modem insanın tutumudur. Dolayısıyla bu etik anlayışı geleneksel etiğin tersine evrensel bir nitelik taşımaz, çünkü farklı kendiyle ilişki biçimleri vardır ve kendiyle kurulabilecek her ilişki herkes için eşit ölçüde ideal olamaz.

    Özne ve iktidar, Michel Foucault
  • Başımıza ne vakit bir fenalık gelse, Maalouf'un Afrikalı Leo'sunu hatırlayın. "Günün anlamı olması için gece, konuşmanın anlamı olması için sessizlik, barışın anlamı olması için savaş gereklidir." Şimdi, yakınmayı bırakıp bazı dersler çıkarmalı sevgili okur. Yeni bir gün neler getirir kim bilir. Var olun.

    Amin Maalouf - Ölümcül Kimlikler
    Çevirmen: Aysel Bora, Yapı Kredi Yayınları, s.21-24

    Aidiyetlerimin her biri beni çok sayıda insana bağlıyor; buna karşın, hesaba kattığım aidiyetlerim çoğaldıkça, kimliğim de özel bir durum olarak ortaya çıkıyor. Köklerime biraz daha uzanacak olsaydım, birtakım Bizans ayin düzenlerine bağlı kalmakla birlikte papanın otoritesini de tanıyan Katolik-Yunan ya da Melki olarak bilinen bir cemaatin içinde doğduğumu belirtmem gerekirdi. Uzaktan bakılınca, bu aidiyet sadece bir ayrıntı, bir ilginçlik; yakından bakıldığındıysa, kimliğimin belirleyici bir yönü, daha güçlü cemaatlerin toprak ve iktidardaki payları için uzun süre savaştığı Lübnan gibi bir ülkede, benimki gibi son derece azınlıkta kalan cemaatlerin üyeleri nadiren silaha sarılmıştır, zaten sürgüne ilk gidenler de onlar oldu. Bana gelince, saçma ve intihar demek olan bu savaşa bulaşmayı daima reddetmişimdir; ama bu yargı, bu mesafeli bakış, silahlara sarılmayı bu reddediş azınlıkta kalmış bir cemaate ait oluşumla ilgisiz değildir.
    Evet, Melki. Buna rağmen, günün birinde biri eğlenip, resmi devlet kayıtlarında ismimi —ki, beklendiği gibi Lübnan'da din esasına göre düzenlenmiştir— aramaya kalkacak olsa, beni Melki'ler listesinde değil Protestan kayıtları arasında bulacaktır, Hangi nedenle mi? Bunu anlatmak çok uzun sürer. Burada ailemiz içinde birbirine rakip iki dinsel gelenek olduğunu ve Çocukluğum boyunca bu çekişmelerin tanığı olduğumu söylemekle yetineceğim; tanığı, bazen de kozu: Cizvit papazlarının Fransız okuluna kaydedilmemin nedeni, kesinlikle Katolik olan annemin, çocuklarını geleneksel olarak Amerikan ya da İngiliz okullarına gönderen baba tarafımda ağır basan Protestan etkisinden uzak tutmak istemesidir; bu çekişme yüzündendir ki, kendimi Fransızca konuşur buldum, bunun sonucu olarak da Lübnan savaşı sırasında New York'a, Vancouver'a ya da Londra'ya değil Paris'e gelip yerleştim ve Fransızca yazmaya başladım.
    Kimliğimden daha başka ayrıntılar da sıralayacak mıyım? Türk olan büyükannemden, Mısır Marunisi kocasından ve ben doğmadan çok önce ölen ve bana şair, özgür düşünce sahibi, belki de mason ama her halükarda şiddetli bir kilise karşıtı olduğu anlatılan öteki büyükbabamdan söz edecek miyim?(Moliêre'i Arapçaya ilk çeviren ve bunu 1848'de bir Osmanlı tiyatrosunun sahnesinde oynatan büyük-büyük-büyük dayıma kadar uzanacak mıyım? ) Hayır, bu kadarı yeter, burada durup soruyorum: kimliğimi belirleyen ve kaba hatlarıyla yolumu çizen bu birkaç dağınık öğeyi, hemcinslerimden kaçı benimle paylaşıyor? Çok azı Belki de hiçbiri. İşte benim de üzerinde durmak istediğim bu: ayrı ayrı alındığında, aidiyetlerimden her biri sayesinde hemcinslerimin büyük bir çoğunluğuyla belli bir akrabalığım var; aynı ölçütleri toplu olarak ele aldığımdaysa başka hiçbir kimlikle karıştırılmayacak kendime özgü bir kimliğim oluyor.
    Biraz genelleştirerek şöyle diyeceğim: her insanla birtakım ortak aidiyetlerim var; ama dünyada hiç kimse benim bütün adiyetlerimi, hatta bunların büyük bir kısmını benimle paylaşamaz; kendi oğlum ya da babam da olsa, başka birininkinden farklı olan özel kimliğimin apaçık ortaya konması için, sıralayabileceğim onlarca ölçütten pek azı yeterli olacaktır.
    Önceki sayfaları yazmaya başlamadan önce uzun süre tereddüt ettim. Daha kitabın başında kendi durumum üzerinde böyle durmalı mıydım?
    Bir yandan, bana en yakın olan kendimi örnek olarak kullanırken, insanın birkaç aidiyet ölçütüyle, benzerleriyle bağlarını ve özelliğini nasıl ortaya koyabileceğini söylemek istiyordum. Öte yandan, özel bir durumun çözümlemesinde ne kadar uzağa giderseniz, kendinizi bunun tam bir özel durum olduğunu ileri sürerken görme riskinizin o kadar artacağını da bilmiyor, değildim.
    Sonunda, kendi "kimlik muhasebesini" yapan iyi niyetli herkesin, tıpkı benim gibi, kendisinin özel bir durum olduğunu keşfetmekte gecikmeyeceğine kanaat getirerek kolları sıvadım. Bütün bir insanlık özel durumlardan başka bir şey değil, yaşam farklılıklara gebe, "yeniden üretim" varsa da asla aynı olmuyor. İstisnasız her insan karma bir kimlikle donanmış; unutulmuş çatlakları, hiç akla gelmeyen dallanmaları ortaya çıkarmak ve kendisinin karmaşık, biricik olduğunu, yerinin başkası tarafından doldurulamayacağını keşfetmesi için kendi kendine birkaç soru sorması yeter.
    İşte herkesin kimliğini belirten tam da bu: karmaşık, biricik, yeri doldurulamaz, başka hiç kimseyle karıştırılamaz. Bu noktada ısrar etmemin nedeni, kimliğini belirtmek için sadece "Arabım", "Fransızım", "Siyahım", "Sırpım", "Müslümanım", "Yahudiyim" denmesi gerektiği şeklindeki hâlâ son derece yaygın ve benim gözümde son derece sakıncalı düşünme alışkanlığı; çeşitli aidiyetlerini benim yaptığım gibi sıralayan biri, derhal kimliğini bütün renklerin silineceği bulanık bir çorba içinde "eritmek" istemekle suçlanır. Oysa benim söylemeye çalıştığım bunun tam tersi. Bütün insanların eşit olduğu değil ama her birinin farklı olduğu. Kuşkusuz bir Sırp bir Hırvat'tan farklıdır, ama her Sırp da bütün öteki Sırplardan farklıdır ve her Hırvat da bütün öteki Hırvatlar'dan farklıdır. Gene Lübnanlı bir Hıristiyan Lübnanlı bir Müslümandan farklıysa, ben birbirinin aynısı iki Lübnanlı Hıristiyan tanımıyorum, ne de iki Müslüman, ayrıca dünyada birbirinin eşi iki Fransız, iki Afrikalı, iki Arap ya da iki Yahudi de yok. İnsanlar birbirinin yerini tutamaz ve aynı Ruandalı ya da İrlandalı ya da Lübnanlı ya da Cezayirli ya da Bosnalı aile içinde, aynı çevrede yetişen iki kardeş arasında görünüşte çok küçük ama onları politika, din ya da günlük yaşam konusunda birbirlerinin kutbuna itecek, birini bir katil, diğeriniyse bir diyalog ve uzlaşma insanı yapacak farklılıklara sık rastlanır.
    Şu ana kadar söylediklerime pek az insan açıkça karşı çıkmayı düşünecektir. Ama bizler, hepimiz, sanki bu böyle değilmiş gibi davranıyoruz. Kolayına kaçıp birbirinden farklı insanları aynı kefeye koyuyoruz, gene kolaylık olsun diye onlara cinayetler, toplu eylemler, ortak görüşler yüklüyoruz — "Sırplar katliam yaptı...", "İngilizler yağmaladı...", "Yahudiler el koydu...", "Siyahlar ateşe verdi...", "Araplar reddediyor..." Filan ya da falan halk hakkında "çalışkan", "becerikli" ya da "tembel", "kuşku verici", "sinsi", "kibirli" ya da "inatçı" diyerek duygusuzca yargılarda bulunuyoruz ve bu da kimi zaman kanla sona eriyor.
    Bütün çağdaşlarımızdan ifade alışkanlıklarını bugünden yarına değiştirmelerini beklemenin gerçekçi olmayacağını biliyorum. Ama her birimizin, sözlerinin masum olmadığının, tarih boyunca kötü ve ölümcül olduğu ortaya çıkan önyargıların sürdürülmesinde payı olduğunun bilincine varması bana önemli görünüyor.
    Çünkü başkalarını çoğu zaman en dar aidiyetleri içine sıkıştıran bizim bakışımız ve onları özgür kılacak da gene bizim bakışımız.