• "Sen akrabanı koruyup gözetirsin,
    Konuştuğun zaman dosdoğru konuşursun,
    İşini görmekten âciz olanlara yardım edersin,
    Fakirlerin elinden tutarsın,
    Misafiri ağırlarsın,
    Haksızlığa uğrayan kimselere arka çıkarsın;
    Rabbin seni mahcup etmeyecektir."

    Demişti Hz. Hatice, Efendimizi sakinleştirirken..
    Okurken çok düşündüm, neler eksildi teker teker..bizden hepimizden, toplum olarak nelerde ne kadar kaybımız oldu..Oysa biz 'emin' adımlarla yürüyecektik O'nun (s.a.v) ardından..

    Toplum dedim, Efendimizin yanındaki güzel insanlar geliyor aklıma, Mus'ab b. Umeyr geliyor mesela..Efendimizin, Onun için "Allah'a hamdolsun. Mekke'de son derece lüks bir hayat süren,fakat Allah'a ve Resulüllah'a olan sevgisinin ve  takvaya olan aşkının bütün rahatlığa sırt çevirdiği genç adam işte budur." dediği geliyor..

    Muâz b. Cebel sonra..Efendimizin onun hakkında "ümmetim içinde helâl ve haramı en iyi bilen Muaz'dır" buyuruyor.

    Elimdeki kitap,daha nicesini anlatıyor. Efendimizin Hayatının yanında, yakınındaki bir kaç sahabenin de hayatı anlatılıyor. Diyanetin yayınladığı kitabın yazılış amacı her ne kadar hac ve umre vazifesi için giden insanlara,adım adım gezdikleri yerleri aynı zamanda okuyarak daha etkili tanıtma çabası olsa da herkes okuyabilir bence :)

    Benim için farklı bi zaman oldu, sanki onların içindeymişim gibi adım adım gezerken tanıtırlarken farklı duygular içindeydim..

    Hz. Peygamberin izinden gidebilmek duasıyla..

    'Emin' adımlarla..
  • “Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?” (21)

    Yazar tarafından 1992’de kaleme alınmış ve 1995 yılında ilk defa yayınlanmış tarihi-fantastik türündeki bu roman, aynı zamanda yazarın ilk eseri. Benim okuduğum İletişim Yayınları 57. baskısı (2016). Birkaç yüz baskıyı daha hak eden bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bünyesinde epeyce eski Türkçe de olmasına rağmen kitabın dili ve biçemi harikulade. Kitaptaki cümleler nispeten uzunlar, yine de okuyucuyu sıkmıyorlar. Aksine, cümleler ilerledikçe detaylarda boğulmak yerine her bir sözcüğü daha çabuk okumak isteğiyle dolup taşıyorsunuz.

    Kitapta yaşananalar, miladi 1680’li yılların İstanbul’unda geçmektedir. Otel ve pansiyon yerine yalnızca hamam külhanlarının olduğu bir devir! Okuyucuyu İstanbul’un her bir köşesinde gezdiriyor yazar. Galata meyhanelerinde içki içip, sokaklarda naralar atıyor, saray avlularında şöyle bir tur atıp, Ermeni-Rum-Yahudi mahallelerinde esnaftan alışveriş yapıyorsunuz. Kısaca, gözbebeğimiz İstanbul’un her bir noktasına nüfuz ediyorsunuz.

    Arap İhsan isimli yaman bir korsanla başlıyor öykümüz. Galata’ya yanaşan bir korsan gemisinden inmiş ve kulağından tuttuğu Alibaz adlı haylaz bir çocukla ev diye bildiği yere gitmektedir. Alibaz ele avuca sığmayan bir çocuktur, bu nedenle uyusun da zulmünden kurtulalım düşüncesiyle kendisine üç yaşına kadar afyon verilip susturulmaya çalışılmıştır. Afyona karşı kazandığı bağışıklık onu ayaklı bir felaket ve bir uyurgezer yapmıştır. Arap İhsan’a gelince, o da bir külhanbeyidir. Tepesinde bir tutam kalacak şekilde traşlı saçıyla, sırtında ve geniş göğsündeki savaş ve kırbaç izleriyle süslü iman tahtasıyla sapına kadar bir yiğittir. Gerçi bir o kadar da belalı bir yiğit! Öyle ki, Venediklilere saldırdıklarında, sırtında dev sandıklarla kaçarken, arkasından kurşun sıkanlarla alay etmeyi adet edinmiş bir korsandır kendisi. Alibaz nasıl uyku nedir bilmiyorsa, Arap İhsan da korku nedir bilmez. Eve vardığında, kitabın başkahramanı olan yeğeni Uzun İhsan Efendi’yle tanışırız. Bu adamın, evde kendisiyle beraber yaşayan bir de oğlu vardır, adı Bünyamin. Arap İhsan, yeğeni olan Uzun İhsan Efendi’yi devamlı surette uyuyor olması nedeniyle mütemadiyen azarlar. Uyurken de bir dünya haritası çizeceğini iddia eden bir adamdır aynı zamanda. Gel gör ki, Uzun İhsan Efendi, bu harita işini uyuyarak cidden yapabilmektedir. Kendisini uykunun kollarına alan efsunlu yeşil içeceğiyle, rüyalarında dünyayı karış karış gezerek bir atlas yaratmaktadır. Bir gün, bu atlası oğluna verdiği vakit adını da “Puslu Kıtalar Atlası” koyacaktır (tam bu noktada, Paula Coelho’nun 1988’de yayımladığı “Simyacı” kitabı geldi aklıma, o kitapta da bir “aslında hayatın gizemi ilk noktada, yani yolculuğa çıktığın ilk yerdedir,” meselesi vardı, dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına geri gelen tilki gibi!).

    Günlerden bir gün Bünyamin evden ayrılmak zorunda kalır ve lağımcılar ocağına katılır. Hani şu savaşlarda kalelerin içine sızmak için açılan tüneller, siperler ve bunun gibi çoğunlukta yer altında kazılan tünel benzeri şeyler lağımcıların işidir. Bünyamin, bir kalenin kuşatması esnasında yine kaleden kaçırılacak bir casus için kendisini eğiten ustasıyla beraber tünel açmak için ter dökmektedir. Bünyamin’in hayatı tam da bu tünelde alt üst olmaya başlar (bu tünel macerasını okurken, samimi söylüyorum, kendimi bir an o tünelin içinde hissettim, o kadar gerçekçiydi ki anlatılanlar; barut fıçıları, toprak mezarlar, karanlıkta savaşan askerler ve harika bir kurgu tabii). Casusu kaçırırlarken Bünyamin’in yüzüne isabet eden bir zincir yüzündeki hemen tüm deriye yapışır ve yerinden kopartarak yüzünün tamamen tanınmaz bir hale gelmesine neden olur. Güzel çehresi gitmiş, yerine bir dilencinin suratı oturmuştur. Bu arada, kaçırmaya çalıştıkları casus Zülfüyâr adında Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat-ı Hümayununun bir üyesidir. Ayrıca zatıâlileri teşkilatın da iki numaralı adamıdır. Kaleden kaçarlarken Zülfüyâr’ın elindeki büyük bir hazine değerindeki gizemli siyah sikke bir şekilde Bünyamin’in cebinde kalır. Bünyamin’in tanınmaz suratı nedeniyle onu savaşta yaralanmış bir yeniçeriye benzetirler ve gerçek Bünyamin’in bu efsunlu siyah sikkeyle savaş alanından kaçtığına dair bir hükme varırlar. Sonra da bizim gariban Bünyamin’in peşine düşerler. Teşkilat-ı Hümayun öyle bir kurum ki, kolları Osmanlı Devletinin her yerine ulaşabilecek durumda. Teşkilatın yeni başkanı Ebrehe (Kuran’da Fil Suresinde adı geçen M.S. 500’lerdeki Yemen Kralı Ebrehe, Kâbe’ye rakip olarak inşa ettiği Kilisesi Yemenli Araplarca yakılıp yağmalanınca kızar ve filleriyle Kâbe’nin üzerine yürüyüp yıkmaya yeltenir, ancak ordusu ve filleri Ebabil Kuşları tarafından cezalandırılır!), diğer önceki liderlerin aksine tuhaf bir adamdır. Bu muamma zat, bilme arzusunun esiri olmuştur ve elindeki gücün de yardımıyla kendi zevki sefası için sahte evraklar, kılık değiştirme operasyonları ve daha fazlasını da yaparak teşkilattaki herkesin hayatlarını kontrol altına almış durumdadır.

    Bünyamin, kendisini yeniçeri sananlara hafızasını kaybetmiş gibi davranır ve babasının yurduna, İstanbul’a döner. Memleketine vardığındaysa vaziyet hiç iyi değildir: Efsunlu siyah sikkeyi aramaya gelen yeniçeriler, Bünyamin’in yerini söylemesi için Uzun İhsan Efendi’ye işkence edip evini ateşe verirler. Uzun İhsan Efendi artık gözleri yuvalarından çıkarılmış bir âmâ ve burnu yüzünden kesilip alınmış yarım bir adamdır artık. Yine de başkahramanımız, gözleriyle olmasa da maneviyatıyla görmeye devam eden, etrafında olup bitene yön veren bir güçle kuşanmışçasına hayatına devam eder. Bünyamin babasına bunu yapanlara ulaşmak ve öç almak adına dilenciler locasına kapağı atar ve sonun başlangıcı işte tam da burada başlar. Alibaz’a gelince, o da büyümüş ve artık okula başlamıştır (okul dediğim bildiğiniz Kuran kursu!), üstelik Eminönü’ndeki tüm oyuncakçıları talan eden bir çocuk çetesinin de lideri olmuştur. Bir Turan kahramanı olan Efrasiyab’ın adı Alibaz’ın yeni lakabıdır artık.

    Son Söz

    Ben yedi yaşımdan beri deliler gibi okurum. Milliyet Çocuk dergileri biriktirmekle başlamıştım edebiyat hayatıma, sonra çizgi romanlar geldi, tek bir günde 30-40 çizgi roman okuduğumu bilirim. Herhalde binlercesini okumuşumdur şimdiye dek. Normalde sağlam edebi eserleri birkaç oturumda okurum. Gerçi 2014 Martında sol köprücük kemiğimi motosikletimden düşüp kırdığımın ilk haftası -eve tıkılıp kalmaktan olacak- Hugh Howey’in o 550 sayfalık tuğla gibi post-apokaliptik distopyası “Silo” romanını tek bir oturumda okumuştum. Sabah başlayıp gece yatıncaya dek hem de! İşte size anlattığım bu 238 sayfalık kitabı da aynı şekilde tek bir oturumda okudum. Öyle bir heyecan ki tarifi zor, ancak yaşanır da anlanır diyebilirim. Ardınızdan atlı bir araba geliyor da sizi ezmesin diye dörtnala koşturuyorsunuz okurken. İhsan Oktay Anar’ın önce öyküsüne, sonra zekâsına, daha sonra kurgusuna ve anlatım biçemine hasta olacaksınız. Gustave Flaubert’in bir roman kuramı olan fotoğraf çekme tekniğinde olduğu gibi, kitabın tüm kurgusu çevreden içeriye doğru bir spiral şeklinde döne döne merkeze ulaşıyor ve büyük finali yapıyor. Bu kitabı bir kere değil, birkaç defa okuyacaksınız. İstanbul’u gezerken elinizde bu kitabı okuyarak dolaşın. Ne demek istediğimi o vakit belki de anlarsınız…

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.
  • Merhabalar İhsan Oktay Anar’ın en başarılı ve beğendiğim kitabı olan Puslu Kıtalar Atlası’nı okurken heyecan içinde okumuştum.Kitapta tarih,coğrafya,felsefe ve imgelerin kullandırdığı muhteşem bir fantastik roman.En beğendiğim özelliği olan olaylar arasındaki bağlantılar çok iyi ve oradan atlasa gerçek hikayeden kopmuyorsunuz.Bu eser ve diğer eserlerinden de anlayacağımız gibi bu konularda bilgili ve bilgisini ustaca kullanan bir yazar.Terim anlamlara biraz fazlaca yer vermesine rağmen hiç akıcılığı bozulmadan okuyabiliyorsunuz.Konu olarak ise Osmanlı Devleti döneminde yaşayan Uzun İhsan ve oğlu Bünyamin’in macera dolu yaşantısı anlatılmaktadır.Uzun İhsan Bünyamin’e dünya atlası vermesiyle her şey başlar.Hayatında karşılaşabileceği her şey yazılmıştır.Yeniçeriler,İstanbul,Esirler ve Sırlar gibi konular yer almaktadır.Genelde tarihi kitapları çok sevmem ama bu kitabı çok beğendim ve tekrardan da okuyacağım.En beğendiğim alıntı ;
    “Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim?”
    Keyifli Okumalar Dilerim
  • Edebiyata, felsefi ve fantastik bir bakış açısı getirmesinin yanında, kendi tarzını yaratan bir yazar İhsan Oktay Anar. Öyle ki, bir iki romanını okuduktan sonra kendisine ait olan ancak isminin yazılı olmadığı bir metin okuduğunuzda, bu metni rahatlıkla İhsan Oktay Anar'a atfedebilirsiniz. Türk edebiyatına getirdiği soluğun yanı sıra, okuyucuya da zengin kelime haznesi ile dolu dolu bir nefes aldırmayı başarmış bir yazar. Yazarın kelime bilgisi karşısında ezilip, ilk kitaplarını elimde bir sözlükle okuma mecburiyeti hissettiğimi belirtmeliyim. Hayal gücünün genişliği ve üstün hikaye anlatıcılığı bu kelime deryasıyla buluşunca ortaya Puslu Kıtalar Atlası gibi muhteşem bir eser çıkmaması kaçınılmaz oluyor. Puslu Kıtalar Atlası aynı kitabın içerisinde, gerçekliğin ve boşluğun sorgulandığı, Descartes'in gerçekliğe bakış açısının lime lime edildiği, rüya ya da gerçek olduğu belli bile olmayan bir macerada Yeniçerilerle, Lağımcılarla, dilencilerle dolu bir dolu hikayenin aynı kapta harmanlandığı bir roman. Uzun İhsan Efendi, Bünyamin, Alibaz, Kubelik gibi her yazında karşılaşamayacağınız türden temiz ve efsunlu bir kurguyla harmanlanmış karakterlere sahip olması da ayrıca kitabı ilgi çekici kılıyor.
  • Öncelikle sözlerime, bana bu kitabı hediye gönderme inceliğinde bulunan, beni ziyadesiyle onurlandıran, Ülkü Ocakları Genel Başkanı ve MHP Mersin Milletvekili Olcay KILAVUZ Bey'e teşekkür ederek başlamak isterim.

    Tarihi kurgular içerisinde işlenmiş, okurken sizi içine çekecek, hikayenin akışında sarıp sarmalayacak, diyardan diyara götürecek fantasik eserimizde "Varlık Nedir?" sorusunun cevabı aranacak.

    Düşle gerçeğin iç içe geçtiği eserde yazar farklı farklı karakter ve olayları ustalıkla birbirine bağlamış. Dili son derece akıcı ve pırıl pırıl. Anlamını bilmediğimiz kelimeler bile cümle içerisinde tahmin edilebiliyor, kitap baştan sona bir çırpıda okunuyor.

    Uzun İhsan Efendi'nin eline Venedik'li eski bir katip olan Kubelik'in külhanbeyi bir ağızla, çevirisini "Zagon Üzerine Öttürmeler" olarak yaptığı Rendekâr'ın bir eseri geçer ve eser üzerine düşünmeye başlar.

    Uzun İhsan Efendi, Rendekâr'ın "Rüya görüyorum ama rüyada olup olmadığımı kesin olarak anlayamıyorum,gerçek hayatta mıyım rüyada mıyım bilemiyorum, bildiğim tek şey bu durumdan şüphe ettiğim gerçeğidir. Şüphe ediyorsam düşünüyorumdur. Bu durumda ben düşünen bir varlığım. Düşünüyorum o halde varım." tarzındaki açıklamalarına, "Düşünüyorum o halde varım; ama kimim?" derken olaylar bir yandan cereyan etmeye başlar.
    Esasen Rendekâr, Descartes'in ta kendisidir.

    Uzun İhsan Efendi'nin oğlu Bünyamin'in, babasının dünyayı bin bir zahmete katlanarak gezmek yerine, kendince geliştirdiği yöntemle, uyku ilacıyla istihareye yatarak öğrenmek suretiyle yazdığı kitabı bulmasıyla hikaye başlar. Yazarımızın hayal gücü, kurgusu, masalsı anlatımı düşle gerçeğin iç içe geçtiği bir hikayede sizi sarar sarmalar. Hikaye içinde hikaye, düş içinde düş...

    Gelinen noktada Uzun İhsan Efendi "Düşündüğüm için ben var değilim, sizler varsınız." diyordur. "Sizler benim zihnimdeki düşüncelerden ibaretsiniz..."

    18.11.2018 18:11 "Erciş"
  • Erkek tuhaf. Kadın?

    Kitabı her elime aldığımda anlatıma alışamayıp bırakmak istedim. Anlayamıyordum. Olayın içine girememiştim bir türlü. Okuyucu yorumları da böyleydi. Yine de kitaba bir şans vermek istedim, kendime şans verdiğimin farkında olmadan.

    Okudukça içine girdim olay örgüsünün. Bünyamin gerçekten tuhaf mıydı karar veremedim. Ama isminin katmanlı oluşu konusunda hemfikiriz yazarla. Zeyyat'ı çok sevdim. Güzel sözler söylüyor, söylemek için söylemiyor.

    Bu kitabı sadece bir şiir kitabı olarak değerlendirmek haksızlık olur. Güncel olaylara yer veren, yer yer eleştiriler yapan, sitemler eden, bazen kendiyle savaşan bir kitap. Üstünkörü tek oturuşta değil de ince ince okunduğunda anlaşılabilecek bir kitap.

    Birçok olaydan üstü kapalı bahsediliyor. Hem tarihsel hem güncel dokundurmalar var. Bundan bir 10 yıl sonra okusam bazı şeyleri daha iyi kavrayabileceğimi hissettim. Anlatımı çok farklı, daha önce böyle bir yazıma denk gelmemiştim. Tekrar tekrar okumak isteyebileceğim bir üslubu var Leyla Erbil'in.

    Bu kitabı okurken bazı kitaplarla bağdaştırdım. Mesela gorgo'dan bahsederken aklıma okuduğum distopik kitaplar geldi. Mesela 'büyük birader' ve gorgo çok benziyor. Eskiden ağalar bitmiyordu, şimdi gorgo'lar ölmüyor. Birinin yerini hemen bir diğeri alıyor. Belki birbirlerini tam karşılamıyorlar ama benziyorlar işte.

    Kitabın bir sonuç kısmı olması beni daha da mutlu etti. Tamamını okumuş olmaktan memnun olduğum , farklı ve farklı olduğu kadar da güzel bir kitap.

    İyi okumalar!
  • Ahmed Günbay Yıldız'ın okuduğum ilk kitabıydı Senem ve Bünyamin'in sahneleri benim için önplandaydı Hikmet'te heyecan katmış tabi. Diğerleri olmasada olurdu. Ama Senem ve Bünyamin ele alınarak yorumlarsak çok güzeldi zarifti :)