• 672 syf.
    Bu incelemede salt Nietzsche'nin üzerinde en çok tartışma yaratan bu eserini ele almayacağım. Tabiki, bu eserden de tamamen kopuk bir yazı olmayacak. Şunu belirtmeliyim ilk önce: Nietzsche'nin fikirleri yer yer açık yer yer ise muğlaktır. Bunun sonucunda Nazi Almanya'sında onun eserlerinden faydalanılmıştır. Nazi Almanya'sının ordusunun askerlerinin üzerlerinde onun kitaplarını (özellikle Zerdüşt'ü) taşıdıklarını söylenir. Nazilerin savaşı kaybetmeleri ile Holocaust gibi insanlık için utanç vesikası olayın etkisi sonucunda Nietzsche'nin de bir süre kötü ünü olmuş lakin ilerleyen yıllarda Avrupa'da onun fikirleri üzerine yeni yorumlar yapılmaya başlanmıştır. Onun perpektivizminden yararlanılarak postmodernizme bir temel oluşturulmuş denilir. Varoluşçuluk akımının ise ondan faydalandıği ise herkesin bildiği bir şeydir. Peki Nietzsche'nin fikirlerinden Nazilerin faydalanabileceği bir şeyler var mıdır gerçekten? Hem evet hem hayır. Peki bundan dolayı Nietzsche yargılanmalı mı? Bence hayır.

    Ahlak kavramı insanlık için her zaman bir tartışma konusu olmuştur. İnsanlar hayatta kalmak için topluluklar oluşturmuş. Bunun sonucunda sadece hayatta kalmakla yetinmemişler, uygarlıklar oluşturmuşlardır. Bunun her zaman olumlu sonuçları da olmamış, yer yer özgür düşüncenin, farklı olanların önünün kesilmesine ve onların hayatlarını kaybetmelerine neden olmuştur. Bu nedenle topluluk veya toplumculuk tarihte birçok kez vasatlığın, hoşgörüsüzlüğün ve bencilliğin de kaynağı olmuştur. Bunlardan sonuncusu kulağa garip gelebilir. Bu nedenle biraz açayım bunu: genellikle bireyci olan insanlar bencil olarak görülür. Bundan dolayı dışlanabilirler. Kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarından üstte tuttukları söylenir. Sorunlar karşısında kayıtsız kalmakla itham edilirler. Körleşme kitabında Elias Cannetti, romanın kahramanına bu yönde özellikleri yükler. Genel manada Kutsal kitaplar, komünizm veya sosyalizm de buna benzer yaklaşıyor denilebilir. Ama ben diyorum ki, çoğu kez asıl bencillik kaynağı toplumdur. Neden? Toplumu farklı fikirlerden insanların bir araya geldiği bir topluluk olarak düşünürüz. Lakin tarihte de görmekteyiz ki, toplum aslında belli kriterlere sahiptir. Demansa uğrayarak adeta, bu kriterleri kendisinin oluşturduğunu unutarak, bu kriterlerin sanki ilahi bir kaynaktan geliyormuş gibi davranır. Düşünür ki ancak böyle davranarak bunları her insan kabul edecektir. Bu, aslında insanlara güvensizliktir. Yani toplum aynı zamanda insana ve onun aklına güvensizliktir. İlahi bir kaynağa bağlanan kriterlerin aksine bir fiilde bulunmak hatta bir fikir öne sürmek bile toplum tarafından kesin suretle cezalandırılması gereken suçlar gibi görünür. Tecavüz, cinayet, hırsızlık vs tabiki cezalandırılabilir. Ancak sorun bunlar değil. Kriterlerin hacmi o kadar genişletilir ki, bir kitapta yazan birtakım cümleler, kelimeler ve düşünceler de en az tecavüz cinayet gibi cezalandırılması gereken suçlar olarak görülür. Hatta en çok da bunlardan korkulur. Yani toplum, farkı fikirleri birer tehdit olarak görür, onlardan korkar ve onları yasaklamaya çalışır. Bunu da hep "ahlaka aykırı" veya "toplumun inancına, değerlerine ve ahlakına aykırı" diyerek yapar. Toplum insanları 'hassas' yapar, insanların tahammül sınırlarının minimum seviyede kalmasına neden olur. Öyle ki espriler, mizah bile çoğu kez suç veya ayıp olarak görülür. Bu açıdan sağlıklı bir toplumun belirleyici özelliklerinden biri bence, mizaha tahammül seviyesidir. Toplum içinde bulunmak, ona ait bir uzuv olarak kendini görmek insana güvenlik hissi verir. Bu his insan için her şeyden önemlidir. Bunun için kriterlere uyar ve bu kriterlere yüzde yüz katılıyor gibi hissetmesine neden olur. Bu sayede ortak zemin oluşur. Ortak zeminin sürdürülebilmesi için farklılıkların fikirleri, davranışları hatta varlıkları bile içgüdüsel olarak nahoş karşılanır. Onlar dışlanırlar ve böylelikle ortak zemin için kendilerinden fedakarlık yapmaları istenir. Bu fedakarlık oldukça yüksek miktarda olur çoğunlukla. Bundan dolayı, uzuvların bir araya getirdiği 'büyük insan' yani toplum, bencillik yaparak farklı insanları yani bireyleri kendisi gibi olmaya zorlayarak en büyük bencilliği yapar ve haliyle toplum en büyük bencillik kaynağıdır. İşin ilginç ve dikkat çekici tarafı ise insanlığa ve topluma en büyük katkıyı ve hizmeti çoğu kez bireyler yapar. Çünkü birey, özgür düşünceye daha yatkın ve tahammül sınırı maksimumdadır; demansa uğramadığı için uzuvların mutlak ve nesnel zannettiği ahlak ve kriterlerin değişebilir özellikte olduklarının farkındadırlar. Bunun sonucunda daha az yargılayıcıdırlar. Aynı zamanda daha eğlencelidirler. Tüm bunlardan dolayi aslında nahoş bakilsalar da aynı zamanda oldukça çekicidirler. Bunun doğal sonucu olarak da uzuvlar baş olarak kendilerine birey bulmaya meyillidirler. Kendilerinin aşamadığı sınırları aşarak kendilerini üste taşıyacak cesaret ve niteliğe sahip bu tür insanları arar ve peşlerinden gitmek arzusu duyarlar. Ancak bir süre sonra bu insanı da kendilerine benzemiyor diye yargılarlar. En iyi ihtimal onun da her açıdan kendileri gibi olduklarına inanç duyarak avunurlar.

    İnsan, kendini içinde bulduğu doğada her şeyin sonu gelmez değişimler içinde bulunduğunu fark etmiş ve bunun yaratacağı belirsizliğin tehlikesini hissetmiştir. Bundan dolayı değişimin arkasında değişmeyeni aramıştır. Bu sayede bulmayı arzuladığı değişmeyen 'öz'ü mihenk noktası haline getirip kendine belirli bir dünya kurmaya çalışmıştır. Bu öz tarihte kendini en kuvvetli ve sürekli özellikte 'tanrı' kavramında bulmuştur. Tarih içinde insanın tanrı tahayyülü oluşmuş ve sürekli değişim geçirmiştir. Bu değişim kendi değişimine bağlı yaşanmıştır. Bulduğu bu özün üstüne din denilen sosyolojik sistemleri oluşturmuşlardır. Ancak insanın hem gücü hem de korkusu değişim devam etmiştir. Bunun sonucunda tanrının kendi yaratımı olduğunu fark ederek kurduğu sistem olan din de yıkılmıştır. Artık insan kendine yeni mihenk noktası bulmalıdır. Bu arayış Schopenhauer'da kör istenç olmuş, Nietzsche de güç istenci olmuştur denilebilir. Tabi, tarihte pek çok filozof kendilerine farklı özler bulmuşlardır.

    Nietzsche ne tarafa baksa güç istencini gördüğünü söyler. Bence haklıdır. Çünkü insan hayatta kalmak, hayatını iyileştirmek ve daha birçok şey için güce ihtiyaç duyar. Tek başına ulaşacağı güç sınırlı olacağı için başka insanlarla bir araya gelir. Kompleks bir güç oluşturur ve diğer kompleks güçlere karşı üstün gelmeye çalışır. Çünkü güç, sadece kendisi için de istenir. Bundan dolayı, toplumsal yapılar bu istenci frenlemeye ve 'doğru' bir yola sevk etmeye çalışırlar. Bununla birlikte birey de kendini yetkin hale getirerek otokontrolünü sağlayabilir.

    Güç istenci genelde toplumsal sistemlerde çoğunluk olanda gibi gözükür. Çoğunlukla doğrudur. Azınlıkta kalanların da toplumun güç istencine riayeti istenir. Böylelikle 'düzen' sağlanmaya çalışılır. Ancak, bu düzen azınlık unsurlardan hınç birikimine neden olur. Hınç ise hak arama arayışlarında kendini yer yer gizleyerek yer yer açıktan kendini hissettirir. Bu açıdan aslında her hak arayışında az veya çok hınç duygusu bulunur. Bunun sağlıklı ve kontrollü tutulması, hak arayışına olumlu katkı sağlayabilir. Lakin aksi durumda bu sefer çoğunluk tarafta hınç birikmeye başlayabilir. Bunun sonucunda da hak arayışı yeni ve daha şiddetli haksızlıklara neden olarak kaos ve çözümsüzlük yaratır.

    Azınlık unsurların hak arayışlarında kullandıkları elemanlar, duyarlılık ve mağduriyettir. Bunlar sayesinde çoğunluğun empati yapması sağlanmaya çalışılarak yeni bir ortak zemin yaratılmak hedeflenir. 'Altın orta' sağlanmazsa bu elemanlar kullanılırken, hedefe ulaşılamaz. Örneğin: feminist hareket, zannederim yüzyıldır etkin. Yer yer etkinliği azalır veya artar ancak kadınların toplum içindeki haklarının kazanılması ve iyileştirilmesi için mücadele devam etmektedir. Her hareket içinde olduğu üzere bu harekette de radikal olanlar bulunur. Radikal olunması anlaşılabilir bir durumdur. Asırlardır hakim olan ataerkil yapı, pek çok haksızlığa yol açmış ve açmaya devam etmektedir. Verilen mücadeleler ve değişimin devam etmesi sonucunda eskilere nazaran insanlık çok daha iyi bir konumda denilebilir. Tabi, yeterli değil. Ancak bu mücadele verilirken, duyarlılık ve mağduriyet elemanlarının hacminin gereğinden fazla genişletilmesi sonucunda kadınların bile bu harekete antipati duyması gözlenebiliyor. Geçen gün Twitter'da pedlerin fiyatı gündem olmuştu. İlgi toplayan tweetlerden birisinde, pedleri erkekler kullanıyor olsa yüzyıl önce çoktan ücretsiz olacağını kesin suretle belirtilmiş. Altında bir başka yorumda, doğumların erkeklerin yaptığı bir şey olsa çoktan sezaryen vesaire şekillerde yapılacağı belirtilmiş. Dün, gündemde olan olası bir kadın cinayeti olayında, şüpheli bir erkeğin bir fotoğrafı alınmış ve bir flood oluşturulmuş. Fotoğrafta bu kişi, bağrı açık şekilde bir gömlek giymiş, kollarını iki yana hafif geriye doğru atmış, bir eliyle de koltuktaki yastığa hafiften tutarmış gibi dokunmuş. Floodu hazırlayan hanfendi, beden dili yalan söylemez savına dayanarak, bir eliyle hafif tutar gibi durmayı mutlak sahip olma arzusuna bağlamış, bağrı açık gömlek giymeyi de kadınlara şiddet uygulayacak veya nahoş davranacak erkek kriteri yapmış. Sonra, mevcut erkekleri artık 'eğitemeyiz' önümüzdeki maçlara bakarız mantığında devam ederek kadınlara kendinize dikkat edin mesajı vererek floodunu bitirmiş. Empati sadece erkeklerin kadınlara yapacağı bir şey olmamalı, bu nedenle biraz empati yapalım: bir kadının mini etek giydiği bir fotoğrafı ve duruşu nedeniyle mutlak bir karakter analizi yapılarak milyonlarca insanın kullandığı bir platformda tehlikeli kadın türünün prototipi olarak sergilense buna karşı ne tepki veririz? Haklı olarak böyle şey mi olur diyerek eleştiririz. Aynı şey bir erkek merkezde olduğunda da geçerli olmalı değil mi? Neyse ki, flooddaki absürd karakter analizine destek veren ve onaylayan kadar onaylamayıp tepki veren insanlar da vardı. Ped konusunda da çok basit bir mantıkla şunu diyebiliriz: erkekler hangi özel ihtiyaçlarını bedavaya görüyorlar? Ben daha jiletimi veya prezervatifimi bedavaya alamadım. Varsa eğer bedavaya veren bir yer, söylesinler oradan alayım ben de. Bunlar sadece iki örnek ve anlatmak istediğim, adalet ve eşitlik mücadelesi, ayrıcalık elde etmek amacıyla ve kontrolsüz hınç boşaltımıyla verilirse buradan adalet, eşitlik yönünde kazanımlar çıkmaz. Aksine çözümsüzlük beslenir. Bununla birlikte insanlar salt cinsiyetleri, etnisiteleri veya azınlık bir unsura mensup olmaları nedeniyle her konuda mutlak suretle haklı olmazlar. Bilakis bu şekilde bir davranış aslında gizli üstünlük arayışı ve hınç çıkarma özelliğine sahiptir. Bir başka örnek vererek linç ve duyar yeme ihtimalimi artırayım.

    Hiç kimsenin cinsel yönelimiyle bir sorunum olmadığını belirteyim baştan hatta homoseksüel insanlara yer yer nefret kusma challengelarına da karşı olduğumu açıktan belirtmiştim. Ancak bu demek değil ki bu konuda gözlemlediğim bazı noktalar hakkında düşüncelerimi dile getirmeyeceğim. Bunlardan birincisi, Netflix'te olsun veya bir başka yerli yabancı platformda olsun birçok filmde, homoseksüel karakterlerin cennetten inme birer melek gibi olması. Bu bir kere insan doğasına aykırı yani dünyadaki bütün heteroseksüeller melek gibi insan olmadıkları gibi homoseksüel insanlar da melek gibi değillerdir ve iyi veya kötü davranışlar sergilemeleri her iki cinsel yönelime sahip insanların cinsel yönelimleriyle alakası olmayan konulardır. Ancak her film veya dizide homoseksüel insanlar melek gibi gösterilirse bunu izleyen insanlarda ister istemez, iyiliğin ölçütü homoseksüelite gibi bir algı oluşabilir. Bilhassa çocuklar veya ergenlik çağındaki gençlerde. Hiçbir cinsel yönelimin bir hastalık olmadığını biliyorum. İnsan heteroseksüel olmayı seçmediği gibi homoseksüel olmayı da seçmiyor. Ancak cinsel yönelimlerimizin yönünün belirlenmesinde bilinçaltımızın da etkisi olduğunu düşünüyorum. Az veya çok bu önemli değil şu an. Bunun sonucunda homoseksüellerin de heteroseksüeller gibi film ve dizilerde normal bir insan gibi konumlandırılması bence en sağlıklı olanıdır. Denilebilir ki onlar üzerindeki olumsuz algı nedeniyle bu şekilde bir pozitif bir ayrımcılık yapılıyor. Bir noktaya kadar katılabilirim bu sava lakin bir noktadan sonra belirttiğim nedenden dolayi katılmam. Buna ek olarak mesele adalet ve eşitlik ise bunun orta ve uzun vadede bu mücadeleye yarar değil zarar vereceğini düşünüyorum. Gerçeklikten kopuk savlar ve etmenler kullanılarak yapılan bir mücadelenin başarıya değil başarısızlığa uğrayacağını ve bunun da daha komplike bir çözümsüzlük ortamı oluşturacağı fikrindeyim. Tabi, buradan Netflix veya bir başka platformun kapatılmasını istiyorum gibi saçma ve alakasız bir sonuç da çıkarılmasın. Buna kesinlikle karşıyım. Genel olarak da yasakçılığa ve sansüre kesinlikle karşıyım.

    Bir diğer örnek, aslında yakın zamanda bu sitede denk geldiğim bir paylaşımın yorum kısmında yaşanılan tartışmaya benzerdir. Bu paylaşımda 'tiksinti' içgüdüsü söz konusuydu. Adet kanının tiksinti yarattığı dile getirilmiş ve tartışma almış yürümüştü. Klasik sonuç, kişi kadın düşmanı ilan edilmişti. Buna benzer olarak, homoseksüellerin cinsel birlikteliği veya ön sevişmesini görmek de birçok insanda 'tiksinti' yaratır. Bundan dolayı da insanlar homofobik ilan edilebilirler. Lakin bu ilan edilmeler ne kadar mantıklıdır? Bunun iki boyutu var ve iki açıdan da mantıksız olduğu bence açık. Birinci boyutu, bir insan tek bir fikrinden dolayı bir kesime düşman olmakla yaftalanması genel manada mantıksızdır. İkinci boyutu, burada fikirden de ziyade içgüdüsel bir tepki söz konusu. Birçok erkek, iki gayin öpüşmesini gördüğünde veya adet kanını düşündüğünde tiksinti duyar. Bunu istedikleri için duymuyorlar veya büyük bir komplonun sac ayağı oldukları için bunu duymuyorlar. Bu duyu, istemsizdir. Örneğin; küçükken evimizde sık sık hamamböceği olurdu ve onları öldürürdüm. İçleri dışına çıkar ve bundan dolayı genel olarak böceklerden tiksinti duyuyorum. Gerçi bu olaya gerek kalmadan da böceklerden çoğu insan tiksinti duyar da benimkinde bu olay çok etkili oldu. Bir başkası karıncalardan tiksinti duyabilir. Şimdi ne ben tiksinti duyduğum için hamamböceği düşmanı oluyorum ne de karıncalardan tiksinti duyan karınca düşmanı oluyor. Aynı şekilde adet kanından tiksinti duymak insanı kadın düşmanı, homoseksüellerin öpüşmesinden tiksinti duymak da insanı homofobik yapmaz. Bilakis bence bu yaftalamaları yapanları mantıksız yaklaşımda bulunmuş yapar. Bir kere bence kendi cinsiyetimizden iki insanın öpüşmesinin veya sevişmesinin bizde tiksinti uyandırması anlaşılabilir de. Çünkü, bu bir nevi türün devamını sağlama yönünde içgüdüsel bir önlem olabilir. İlginçtir birçok erkek, iki kadının öpüşmesinden veya sevişmesinden fazla tiksinti duymaz veya hiç duymaz ama iki erkeğinkinden duyar.

    Peki ben bu örnekleri neden verdim? Aslında bunun cevabını da verdim aralarda. Yine de tekrarlayayım ve birkaç ekleme yapayım:

    Adalet/eşitlik/hak mücadelelerinde duyarlılık ve mağduriyet araçlarıyla ortak zemin yaratılmak istenir, bu normaldir. Bunun ölçüsünün kaçırılması ortak zemine çekilmek istenilen insanların harekete antipati duyarak ondan uzaklaşmasına neden olabilir.

    Birinci maddedeki ölçüsüz duyar ve mağduriyet kullanımının yaşandığı pek çok durumda gizli üstünlük arzusu ve hınç boşaltım arzusu olabilir.

    Duyarlılık ve mağduriyet ikilisinin hacminin alabildiğince genişletilmesi, dilin sınırlı bir yapıda olması özelliğiyle birleşerek insanların kendi fikirlerini ifade etmelerini ve özgür tartışma ortamı oluşmasını engeller.

    Dikkatli ve ölçülü olmak koşuluyla doğru zamanda kullanıldığında harekete oldukça fazla fayda sağlayabilecek radikalizm, çoğu kez bu koşulları tutturamayıp antipatik olur, bir süre sonra salt hınç boşaltım gayesi gütmeye yönelir. Kitlelerin duygusal yönlerine hitap ettikleri için anlık olumlu dönütler ararak linç kültürü oluşumuna neden olabilirler. Aynı zamanda kutuplaşma yaratırlar ve oluşturdukları linç kültünden korkan karşı kutuba yönelen veya yönelmeyip sadece farklı fikirde olan insanların suskun kalmak zorunluluğu duymalarına neden olarak karşı hınç birikimine neden olurlar.

    Tüm bunların nedeniyle, hak/adalet/eşitlik mücadelelerinin bu hususlara dikkat etmezlerse başarısız olma ihtimalleri başarılı olma ihtimallerinden çok daha yüksektir. Çünkü özgür düşünceye ket vurulmuş ve tartışma ortamı yok edilmiş olunur. Böyle bir ortamdan da çözüm değil daha kompleks hale gelmiş bir çözümsüzlük çıkar. Mücadele ileri gitmez bilakis geriler. Genel olarak düşünecek olursak, kronik duyarlılık ve kronik mağduriyet ikilisinin yarattığı korku ve çekingenlik atmosferi içinde insanlarda hınç birikimi olur ve kutuplaşma artar. İnsanlar daha çok yanlızlığa veya gruplaşmaya gömülürler. Bu gruplar da hınç birikimi fazla olduğu için sağlıksız sonuçlar yaratarak başka gruplara düşmanlık duyma sonucu ortaya çıkar. İnsanlar ekseriyetle ciddi olmak ve kendi olmaktan uzak hale getirilirler. Bu durum insanların ve doğal olarak toplumun oldukça tedirgin, yer yer paranoyak bir ruh halinde bulunmasına neden olur.

    Daha uzatmak istemiyorum. Başta da dediğim gibi ne salt eser incelemesi ne de salt eserden bağımsız bir fikir beyanıdır bu inceleme. Ortaya karışık yani.



    İyi okumalar.
  • 256 syf.
    Kuşkusuz, Ömer karakteri Türk edebiyatının en "şiddetle kendini arayan" karakterlerinin başında yer almakta. Kitabın bitimine kadar Ömer'e çok kez sövgüler yağdırdım ancak sonuna geldiğimde tüm fikirlerim tam tersine döndü ve elime alacağım başka kitaplarda Ömer gibilerine rast gelmeyi diledim. Kitabın her bir satırını istekle okudum, ana konu ekseninin dışında, edebiyatçıların kendi aralarında yaptığı sohbetler dahi belirli iki zıt fikrin kapışmasını muazzam şekilde okuyucuya aktarıyor. Bu fikirler genelde insanın bedeni ile ruhu arasındaki ilişkiye dayanak gösteriyor, ki aslında Ömer'in de bir noktada ızdırap çektiği konu budur. Bir insanın hem iyi hem kötü olduğu ve bunların belirli dengede olduğu vurgulanıyor, şöyle ki; Bedri'nin Ömer ve Macide'ye olan yardımlarına karşılık kendi ablasına olan (ki burada ablasının söylediklerini baz alarak yazıyorum) ilgisinin yitmesi çok güzel bir örnektir. Bir insan bir yöne eğildiği zaman öbür yönden uzaklaşır. Dolayısıyla bir şeyde iyilik yapmaya yönelirsek başka bir şeye yönelmeyişimiz kötülük olarak karşımıza çıkabiliyor. Bedri'nin hasta ablasına olan bakışı bunun iyi örneğidir. Son sayfalara da geldiğinizde, şüphesiz şunu anlıyorsunuz ki, insanın içinde herhangi bir şeytan yoktur, insan kendi kendini "şeytan" kimliğine bürer. Kitabın başlarında bu şeytani yönün bizi sanata yönelttiği söylenmişti ve ben en çok da bundan etkilendim. Çünkü sanatın içine girdiğiniz zaman her ne kadar haz alsanız da yaşamı iliklerinize kadar yaşadığınız için ürperiyor ve korkuyorsunuz. Bu da hayatın zehir olmasına neden oluyor. Sabahattin Ali'nin bu kitabı, belirli noktalarda felsefi arayışlardan insanın kimliğini bulmaya çalıştığı bir gayretin eseridir.
    Bu kitapta Ömer ile Macide'nin tanışma hikayesi ve gerçekleşen gelişmeleri gerçekten çok uzak buldum. Tüm kitabı iştahla okudum ancak okurken "Böyle de olmaz" dediğim çok yer oldu, bunun sebebini Sabahattin Ali'nin işin içine ilişkideki aşk girdiğinde romantik oluşuna bağlıyorum. Fakat öyle bir yazar ki, yeri geldiğinde tüm gerçekliği gözler önüne seriyor. Özellikle kitabın sonlarına doğru, Ömer'in Bedri'ye yaptığı son konuşmada, çok fazla şey öğreniyor insan ve kitabı bitirir bitirmez Ömer'in geleceğini düşünüyor. Böyle bir kitap yazmış Sabahattin Ali.
    Her birinize, içinizdeki "şeytan" yaptığınız şeyleri dizginleyebilmenizi ve bu ölçüde "insan" olmanızı diliyorum. İyi okumalar.
  • "Yaralanmışsın!’’ dedi Raoden şaşırarak.
    “Hiç önemli değil, lordum,” dedi Saolin aldırmazlıkla.
    "Bu tür bir tevazu dışarıda normal olabilir, Saolin ama burada değil. Özrümü kabul etmelisin."
    “Efendim,” dedi Saolin ciddiyetle. “Bir Elantrian olmak, sadece benim bu yarayı taşıdığım için daha fazla şeref duymamı sağlıyor. Bu yarayı insanlarımızı korurken aldım.”
    Raoden dönerek salona azap dolu bir bakış attı. “Sadece seni buna bir adım daha yaklaştırıyor...”
    “Hayır, efendim. Öyle olduğunu sanmıyorum. Bu insanlar bir amaç bulamadıkları için acılarına teslim oldular. Çektikleri işkence anlamsızdı ve hayatta bir amaç bulamayınca insan hayattan vazgeçmeye meyillidir. Bu yara acıtabilir, ancak çektiğim her acı bana onları şerefle kazandığımı hatırlatacak. Bu o kadar da kötü bir şey değil, sanırım.”
  • 520 syf.
    ·5 günde
    Herkese Merhaba⁣
    Müjde Aklanoğlu benim en sevdiğim yazarlardan ve ne yazsa arka kapağına bakmadan gözüm kapalı alır okurum. Öyle bir yere sahip bende. ⁣
    Yazar ile tanışma kitabım #yeminbozdumyolunda ile oldu ama benim favori karakterlerim #banasevmeyianlat kitabındaki Esme ve Rüzgâr oldu. Bu kitabı okuyalı çok uzun zaman oldu ama hala beni heyecanlandırabiliyor bu karakterler. ⁣
    Eee bize bunları neden anlatıyorsun dediğinizi duyar gibiyim⁣
    İşte Yurtsuz kitabında da bu muhteşem ikilinin oğlu Emre var ve bunu öğrendiğimde kitap benim için daha kıymetli hâle geldi. ⁣
    Bir süredir elimde olmasına rağmen sanki okursam büyüsü bozulacakmış gibi kitabı saklayıp duruyordum ⁣
    Ama sonunda Persephone ile etkinliğimizin bu ay ki okuma kitabı yapmaya karar verdik ve bende böylece okumuş oldum. Veee iyi ki okudum. Her duyguyu yaşatan hatta beni hüngür hüngür ağlatan bir kitap oldu. Müjde Hanım'dan da daha azını beklemezdim zaten. ⁣
    •⁣
    Kitabın konusundan bahsetmeye kalkarsam kendimi durduramayıp her şeyi yazarım Hatta duygularımı anlatsam bile satırlar yetmez. ⁣
    Cemre çocukken öyle acılar yaşar ki benim okurken bile kanım dondu ve lanet ettim dünyaya. Bu nasıl bi vicdansızlik diye isyan ettim.⁣
    Emre tam babasının oğlu. Deli mi deli, inat mi inat biri. Öfkesi ve nefreti aynı babası gibi kasıp kavuruyor. Ne varsa yıkıp geçiyor. ⁣
    Yılan bir kadın iki seven kalbin yanlış anlaşılmalar sonucu ayrılması. Klasik bir hikaye ama işin sihride burada. Kitabı her şeye rağmen elinden bırakamıyorsun. Emre'yi bulup döve döve aklına başına getirip, şu nefretinden kör olan gözlerini aç da gör kırıp döktüklerin bunu haketti mi diye sormak istiyorsun. ⁣
    Cemreee seni bırakıp giden adama, oğlunu inkar edip seni karnı burnunda bırakıp giden adama sabrın beni benden aldı. Saç baş yoldurdu. Seviyorsun anlıyorum ama şunun burnunu fena bi sürtsen olmuyor muydu? Hemen yelkenleri suya indirdin ⁣Size kızmadan edemedim ama ben en çok Esme ve Rüzgâr'ı tekrar gördüğüme ve onlarında kitapta tam anlamda yer almasına öyle sevindim ki anlatamam.
    Rüzgâr ve Esme'nin adaleti, merhameti ve doğrunun yanında olması çok güzeldi.
    Baskısı kalmayan bu kitabın elimde olmasından ve okumuş olmaktan dolayı çok mutluyum. Kitabı olanlar çok şanslı ve alamayanlar ikinci elini bulursanız kesinlikle kaçırmayın
    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Geçen gün yürüdü oğlum
    camdan düşmüş bir sabah
    kırlara sokulurken...

    Oğlum yürüdü geçen gün
    Ağaçlar, mendiller, sandallar yürüdü
    bir’den yaşını aldığı gün
    evlerin içi balkonlara
    dağların ortası madenlere,
    suların dışı değirmenlere yürüdü

    Geçen gün oğlum yürüdü
    kardeşlerin gözleriyle açılmış
    öyle candan, öyle içli bir kuyu
    Yusuf, Yakub’un gövdesinde gurbete yürüdü
    Şarkısı kendinden büyük olana kar
    Ve ertelenmiş mevsimler yürüdü

    Yürüdü oğlum geçen gün
    kâğıtlar, ninniler, hırkalar...
    parmaklar, bakır yüzüklere yürüdü
    Kazablanka’da bir dostum var, olamaz mı?
    şantiyeler, mevsimlik işçiler
    alanlar ve kaybedenler...

    Loş ışıkta çözülen devrimciler,
    donmuş bir nehir yürüdü
    Bunu mu diyecektin sevgili içim!
    de o vakit, dünya budur!
    burada yalnız acı çekilmiyor
    toprak da çekiliyor ayaklar altından
    ilk defa yürüyünce bir oğul!
    🍂🍂🍂
    (Şeref Bilsel)
  • Deneyimli, birikimli, ünlü, rütbeli (profesör, başyazar, orgeneral) olmak, aydın olmak demek değildir; kişioğlunda yukarıda saydıklarımın tümü biraraya gelse bile, aydın olmak için yeterli değildir bu. Peki nedir aydını aydın kılan ayırdedici
    özellikler? En klasik ölçülere başvurursak: Akıl yürütme, bağlandığı değerlere sahip çıkma, onlardan hareketle tavır alma ve doğacak sorumluluğu taşıma biçimidir aydını aydın kılan.

    Bütün bunların gereği olarak da, iktidarda olamaz aydın, sahici aydının konumu doğal bir biçimde muhalefettir. Bunu gündelik siyaset terimleriyle, bizde özellikle yıpranmış, içi boşalıp neredeyse anlamsızlaştırılmış iktidar/muhalefet kavramlarıyla sınırlandırmamak gerek kesinlikle: Ille de muhalif olan, kendini öyle olmak zorunda hisseden, bunun için de diyelim ki kendi desteklediği siyasal parti iktidara geçince hemen gözüne kestirdiği bir başka siyasal partinin saflarına geçen sado-mazohist bir yaratık değildir aydın. Muhalefetten anladığım başka birşey burada: Kendi desteklediği bir yönetimin doğru bulmadığı görüş ve eylemlerine ayak uyduramayan, karşı çıkan... kişidir aydın.
  • 288 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Her ay bir Orhan Pamuk kitabı okumalarımın bu ayki durağı Sessiz Ev oldu.
    .
    Eser gerek kurgulanışı, gerek dili, gerek yazım tekniği bakımlarından oldukça tatmin ediciydi benim için. Hele ki geçen ay okuduğum Kara Kitap’tan sonra su gibi aktı diyebilirim.
    .
    1983 yılında yayımlanmış. Yazarın ikinci romanı. Aslında eserlerini kronolojik şekilde okusaydım yazarın değişimini ve gelişimini belki daha iyi fark edebilirdim. Benimki biraz tersine doğru oldu.
    .
    Kitap farklı şekillerde okunmaya müsait. Görünürde İstanbul yakınlarında bulunan Cennethisar kasabasında cüce uşağıyla yaşayan aksi babaanneleri Fatma Hanım’ı ziyarete gelen birbirinden bir şekilde kopmuş üç kardeşe rast geliyoruz (Faruk, Nilgün, Metin). Yine o kasabada yaşayan ve ülkücü topluluğa mensup Hasan’ın, Sessiz Ev’in uşağı Cüce Recep’in, Sessiz Ev’in sahibi Fatma Hanım’ın düşüncelerini bilinç akışı tekniğiyle ve “kahraman” anlatıcı gözüyle öğreniyoruz. Fatma Hanım’ın eşi Selahattin’in düşüncelerine ise Fatma Hanım’ın anlatımıyla şahit oluyoruz.
    .
    Ancak eseri alegorik olarak düşünürsek karşımıza çok daha farklı bir roman çıkıyor. Yazar adeta eseriyle 80’li yılların Türkiye’sinin fotoğrafını çekmiş. “Sessiz Ev” bana 80 sonrası Türkiye’yi anımsattı. Şimdi karakterlere ayrı ayrı bakınca bu düşünce daha da iyi oturacaktır.
    .
    Öncelikle eserde bir Doğu – Batı çatışması yaşanıyor. Batı’yı simgeleyen karakter olarak Selahattin Darvınoğlu seçilmiş. Kendisi bir doktor. Batıcı. Doğuluları küçümsüyor. Ateist. Gözlem ve deneye önem veriyor. Doğuluları eğitmek için bir ansiklopedi yazıyor. Doğuluları “Çünkü, biliyorum, günaha gırtlağınıza kadar batmak değil, başkasının günahsız kalabildiğini görmek daha çok acı verir sizlere.” diyerek eleştiriyor. Karşısında ise Doğu’yu simgeleyen, gelenekçi, günah işlemekten korkan, aksi, (Selahattin’e göre) geri kalmış bir Fatma Darvınoğlu var.
    .
    Selahattin ve Fatma’nın torunlarından Faruk, bir tarihçidir. Evliya Çelebi okur. Nahif bir karakterdir. Metin, Kapitalizm’in simgelendiği karakterdir. Babaannesini ikna edip evi sattırmayı, yerine apartman diktirmeyi ve oradan gelecek parayla Amerika’ya gitmeyi düşler. Ceylan’a aşıktır. Nilgün ise Komünizm’in simgelendiği karakterdir. Cumhuriyet gazetesi okur. Kitap okumayı sever. Devrimcidir. Yalnız, eserde onun bakış açısından herhangi bir bölüm okumayız.
    .
    Hasan karakteri dönemin ülkücü hareketine mensuptur. Nilgün’e aşıktır. Bir ülkücünün bir komüniste aşıklığı tuhaf durumlar ortaya çıkaracaktır.
    .
    Gelelim eserle ilgili diğer çıkarımlarıma,
    Orhan Pamuk’un 19 sayısına düşkünlüğünü son okuduğum iki romanında fark etmiştim. Kar romanında Şair Ka eser boyunca toplam 19 şiir yazmıştı. Kara Kitap’ta Rüya, Galip’e 19 sözcükten oluşan bir mektup bırakmıştı. Burada da Fatma Hanım’ın odasına çıkan merdiven tam 19 basamaktan oluşuyor. Herhalde bu kadarı da tesadüf değildir artık.
    .
    Orhan Pamuk, eserlerine gerek kendini gerekse de diğer eserlerini veya karakterlerini gizlemeyi seviyor. Bu eserde geçen “Şevket evlenmiş, Orhan roman yazıyormuş.” cümlesinde geçen Orhan karakteri zannımca yazarın kendisidir. Hasan’ın aşık olduğu Nilgün’ün yeşil tarağını çalması ve sırf Nilgün bakkaldan aldı diye 25 lira vererek kendisinin de kırmızı bir tarak alması da Masumiyet Müzesi’nin takıntılı karakteri Kemal’i anımsattı.
    .
    Faruk ve Nilgün arasında geçen şu konuşmalar ise yine zannımca yazarın çok yakında çıkacak olan “Veba Geceleri” eserine isim babalığı yapmış. Belki de yazar bu romanı taaa o yıllardan yazmayı düşünüyordur. “Nereye gidelim?” dedim, sonra ben. “Senin şu vebalıların kervansarayına,” dedi Nilgün. “Veba devletine.” Öyle bir yer olup olmadığından emin değilim, dedim. “İyi ya, işte,” dedi Nilgün; “gider bakar kesin bir karara varırsın.” “Kesin bir karar,” diye düşünüyordum ki ben, o ekledi: “Kesin bir karara varmaktan korkuyor musun yoksa?” “Veba Geceleri ve Cennet Günleri” diye mırıldandım ben.
    .
    Eserin sonlarına doğru Fatma Hanım çocukluğunu hatırlar. Annesiyle Şükrü Paşa’nın evine gider. Şükrü Paşa’nın kızları ona kitap okur. Bir gün Fatma Hanım Şükrü Paşa’nın evinden o kitabı okumak için ister. O kitap, Hikaye-i Robenson’dur. Tıpkı “Sessiz Ev”de yardımcısı ve belki de tek dostu Cüce Recep ile kalan Fatma Hanım gibi ıssız bir adada tek dostu Cuma ile kalan Robenson’u anlatan kitap.