• Bazı karşılaşmalar, bazı rastlaşmalar vardır, uzun süreli beraberliklerin kapısını açan. Hiçbir karşılaşma tesadüfi değildir, tam da bu yüzden. Geçen sene bu zamanlar, bir kitap sonrası internette gezinirken denk gelmiştim 1000Kitap’a.

    Bilen bilir, film ya da kitap sonrası ayrı bir zevktir, üzerine okumak ya da konuşmak. Ben de bir kitap üzerine neler denmiş acaba diye bakarken arama motorunun üst sıralarında çıkan sonuçlardan biriydi bu site. İçeriğini bilmeden tıkladım ve önüme çıkan incelemeyi okudum, tabi yorumların bir kısmını da :) Sonrasında ana sayfaya gelip siteyi inceledim. Oldukça kullanışlı ve okur dostu bir site olduğu dikkatimi çekti. Kendi okuma planını yaparak düzenli bir okuma yapmak isteyen okurlar için pratik ve kullanışlı bir ara yüzü var. Hangi yazardan ne kadar kitap okunduğu vs. gibi ana hat taslağını rahatlıkla görüp bir hedef eşliğinde faydalı bir okuma izleği oluşturulabilecek bir sistem olması çok işime yarayacaktı. İnceleme vs. düşünmüyordum. Çünkü öncelikli amacım sanal bir kitap güncesi tutarak genel gidişata hakim olmak, daha verimli okumalar yapmaktı. Ancak sitenin katılımı teşvik eden yanı sayesinde bu böyle olmadı tabi ki. İyi ki de öyle olmamış çünkü bu bana farklı konularda gelişim imkânı sağladı.

    Siteyi ilk incelemem sonucu “farklıymış” desem de hemen kaydolmadım. 1-2 gün sonra akşam aklıma geldiğinde “acaba kaydolsam mı?” diye düşünürken girip kaydolup siteyi kapattığımı hatırlıyorum :) (Bu arada kaydolduğumda geceymiş, onu da site sayesinde görüyoruz, yoksa o kısmı pek hatırlamıyorum :) İlk zamanlar da sitede pek vakit geçirmiyordum genelde de böyle oluyordur bu herhalde. Fakat zamanla bu süre de etkileşim de arttı. Lafı uzatmayalım. Bu bir senede elimden geldiğince siteyi verimli bir şekilde, anlamına yakışır bir biçimde kullanmaya çalıştım. Burada birçok yazar ve kitaptan haberdar oldum, güzel inceleme ve alıntılar okudum. İyi ve kaliteli okumalar yapan kıymetli okurlar, değerli arkadaşlar tanıdım. Birçok şey öğrendim sayelerinde ve bu süreç hala da devam ediyor. Bu sayede okuma motivasyonumu artırarak daha güzel okumalar, daha düzenli okumalar yapmışımdır. Bu sayede uzun uzun metinler yazmaya başlamışımdır. Bu sayede ilk kez yaklaşık iki sayfayı bulan bir öykü denemişimdir. Elden geldiğince fayda aldığım şekilde fayda sağlamaya da çalışıyorum. Gerek okuduğum bazı kitaplara açıklayıcı inceleme yazmaya çalışarak gerek bazen tavsiyelerde bulunarak gerekse de kütüphanecilikle bir şeyler yapmaya çalışarak, umarım birilerine gerçekten de faydası dokunuyordur. Bunların hepsini elbette ki kamu yararına yapmıyorum bireysel fayda, kişisel tatmin boyutu da var olayın. Bunu da söylemezsek kusurlu ve aciz yanımızı yadsımış oluruz.

    Kimse mükemmel değil, herkes de birbirini sevmek zorunda değil. Zaten herkesin birbirini sevdiği ve her hareketinden hoşlandığı bir dünya fazla ütopik olurdu, gerçekçi değil. Ancak yine de bir arada, birbirine saygı göstererek yaşamayı başarabilsek eminim ki amacı siteden faydalanmak, kendini geliştirmek, bir okuma ritmi kazanmak olanlar, buradan çok daha fazla istifade edebilecektir. Bu bir sene içinde böyle düşündüğüm için hiçbir tartışmanın içinde yer almamaya dikkat ettim. Eğer sonuç değişmeyecekse boşa enerji ve zaman kaybetmenin manası yok. Çünkü tartışmalar ben-sen, benimki-seninki kavgasına dönüyor kısa süre içerisinde, buradan da hiçbir düşünce sağ çıkamayacaktır elbette ve öyle de oluyor. Son olarak paylaşımlarımı sevmeyen ya da varlığımdan hoşnut olmayan arkadaşlar vardır belki. Birbirimizin ayağına basmadığımız sürece problem yok.

    Burada bulunmam ne kadar sürer bilmiyorum ama şimdilik iyiyiz gibi görünüyor. Bu da okuma güncemin bu tarihinde, burada dursun istedim. Vakit ayırıp okuyabilenlere teşekkürler. Kitap okumak her şeyin belki de başı, işin sadece bir yönü. İnsanı okumak, okunmaksa bambaşka. Güzel okumalar / okunmalar diliyorum :)
  • "Resmi olarak yalanlanana kadar hiçbir şeye inanmayın."
  • 342 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Daha önce inceleme atmıştım ancak bu yazarı ve kitabı inceleme cüretini yanlış bir zamanda gösterdiğimi anlayıp kaldırdım. Kendisinin ilk kitabı Yengeç Dönencesi olsa da ben bu kitabıyla tanıdım. Bu kitabının arkasından ise Yengeç Dönencesi, Marousi’nin Devi, Cinsellik Dünyası, Kara İlkbahar, Rimbaud ya da Büyük İsyan, Hatırlamayı Hatırlamak, Seksus(hala okuyorum) ve Cennette Bir Şeytan kitaplarıyla haşır neşir oldum. O yüzden bu kitap hakkında bir kaç söz edebileceğimi düşünüyorum.Tek kitabı okunarak inceleme yazılabilinir olsa da kitapların yarı otobiyografik olması sebebiyle yazarın anlatmak istediklerini anlayabilmek için kendisini, hayatını, düşüncelerini, aşklarını tanımak gerektiğini fark ettim. Bu yüzden daha önceki incelememi silip, daha kallavi bir inceleme yazma içgüdüsüne karşı koyamadım. Çünkü hak ediyordu.

    Burada laf ettiğimde anında edebiyattan anlamayan, hadsiz konumuna düşürtecek bazı yazarlardan söz etmek isterdim… Kendilerinin kalemini sevmediğimden… Bu herkesin içinde bulunan bir herkesten farklılık çabasından çok bana büyüleyici ya da samimi gelmeyen bir kaleme sahip olmaları… Yaptıkları tanımlamalar, tasvirleri, büyülü dilleri mükemmel etkileyici gelse de sizin zaten sahip olduğunuz veya sahipmiş gibi yaptığınız duyguları tanımlamaktan öteye geçemiyorlar. Bir öykü,roman yazmak hayal gücü ve kalemle birleşince ortaya kusursuz sonuçlar çıkartabilir. Büyüleyici olabilir. Ancak ben kendi adıma bu duygudan koptum. Beni dünyadan alıp götüren ya da içinde yaşadığım dünyaya ayak uydurmamı zorlaştıran, isyan ettiğinin farkında olan isyanlardan sıkıldım…Bunu neden söylediğimi ise size şöyle aktarabilirim…Ne Maldoror’un Şarkıları’nın ne de Rimbaud’un eserlerinin üstüne bir isyanla tanışmadım henüz…Yandığının bilincinde olan isyanlar değildi bunlar…Bunlara şahit olduğunuzda da hak verirsiniz ki en sevilen yazarlar,en sevilen şairler bile gerçekten tat vermemeye başlıyormuş…Kişisel beğeniler de söz konusu olabilmekle beraber size kendinizin dahi sahip olduğu ve yaptığı isyanların samimiyetini sorgulatan isyanlar bunlar…Ve ortak noktaları neydi biliyor musunuz tüm bu kişilerin isyanlarının? Tüm karanlığa rağmen ışığı barındırmaları….Burası önemli çünkü kuyunun dibine indirip orada bırakan çok yazar tanımışsınızdır. Onun rehberliğinde oraya inersiniz ancak geriye dönüş yolunda yalnızsınızdır ve sizin o çok sevdiğiniz yazar sizi aslında yarı yolda bırakmıştır…Bu yüzden bazı yazarlar sizi etkilese de sizde onlardan kalan tek şey umutsuzluktur… ki umutsuzluğa gereksinim duymadığımız bir çağda yaşıyoruz kendimce… Tabii burada başka olgular da ortaya çıkıyor. Birincisi, eğer gerçekten yazarın hislerini paylaşıyorsanız ve bunda samimiyseniz, o dipsiz kuyuya zaten her gün iniyor ve çıkıyorsanız, yazarın sizi yalnız bırakması bir sıkıntı sebebi olmuyor. Hatta yazar kendisini anlayan, hissedenlere bu denli güveniyor da denebilir… İkincisi ise, siz zaten şov peşinde olan, dikkatleri üzerine çekmek isteyen ve o kuyunun gerçekten tadına bakmamış olan bir şovmensinizdir. Çünkü o kuyunun dibindeki insanlar ışığı arıyorlar…Siz sahip olduğunuz ışığı vermeye, ışığınız yokmuş gibi görünmeye, kışsa evde battaniyenizin altında, yaz ise klimanın altında dünyaya isyan eden , adeta acı çeken bir adamı oynayan oyuncular gibisiniz...Bu rolleri boş verip kendinizi oynamanızı ah ne çok isterdim....” Bunlar hiçbir zaman kendi yaşamlarına yön vermeyi denememişler, durmadan ustalarını taklit etmişlerdir…Başı çekmek değil, izlemek…insanoğlunun yıkımı işte burada( Henry Miller-Cinsellik Dünyası).” Bir bakış açısı da şuradan verelim, hem göstermiş olur hem de kendi önyargılarımı kırmama vesile olur belki: “Yirmi yıl sonra yani otuz yedi yaşına bastığın o günlerde dünyadaki bütün kötülüklerin, yani yoksulların bu kadar yoksul ve akılsız olmalarının ve zenginlerin bu kadar zengin ve akıllı olmalarının, kabalığın, şiddetin ve ruhsuzluğun, yani sende ölme isteği ve suçluluk duyguları uyandıran her şeyin nedeninin herkesin herkes gibi düşünmesi olduğunu en sonunda anlamış olacaksın( Orhan Pamuk-Kar).” Yani diyeceğim o ki, taklit edecekseniz, herkes gibi düşünecekseniz bunu umutsuzluk hakkında yapmayın…Kötülük, dibe vurmuşluk...Bunlar bu dünyanın sefaleti ve sefaletten keyif almayın… Belki ben de bunları görüyormuş gibi yapan adam rolündeyimdir, kim bilir…Işığa sahip olana karanlık çekici gelir... Evet canım isyankarlar duyuyorum : Işık yok, umut yok,sevgi yok, saygı yok diye aklından geçirebilecekleri…O halde daha fazla tahammül etmeyin sıkın kafanıza… Siz ışığın gölgelerini karanlık sanan, karanlıktan nasibini almamış olanlarsınız… Dilerim ki zaten hiç almazsınız ve yine dilerim ki umutsuzluğun prim yaptığı yerde umutlarınızla huzur bulursunuz….Beni o kuyunun dibine inmek zorunda olanlar, inmek zorunda bırakılmış olanlar anlayacaktır… ki bu inceleme yolculuğuna başlamamın da sebebi onlar olmakla beraber buradan sonra devam etmek istediklerimde kendileridir… O yüzden tekrar hoş geldiniz…

    Öncelikle Henry Miller kimdir diye başlamak istiyorum. Bu incelemeyi, tanıtımı bu kitabına layık gördüm çünkü her kitabına 10 versem de bu kitabına 11 verdim. O yüzden tüm hissettiklerimi, tüm deneyimlerimi buradan aktarmak istedim. Bu sebepten incelemenin uzun olacağını da tahmin edersiniz. Zira girişe baksanıza! Daha kısa ve verimsiz kitaplar bile görmüşlüğüm vardır…Reklamın iyisi kötüsü olmaz felsefesinin bu ülkede çok iş yapmasından ötürü isim kullanmıyorum… ”Yüznumaraya götürülen büyük bir kitap, hiçbir zarara uğramaz. Yalnızca küçükler zarar görür. Yalnızca küçükler tuvalet kağıdına dönüşür ( Henry Miller- Kara İlkbahar).” Ne kadar da haklı…Bu tarz kitapların her zaman efektif kullanılması gerektiğini düşünmüşümdür… Bu yüzden bu kitabın incelemesi elimden gelen en iyi şekilde yapacağım…Tuvalet kağıdından ne kadar farklı olduğunu anlayasanız diye…

    Sınanmadığın acılar üzerinde ahkam kesmek kolaydır, hepimiz bilirz bunu… Peki sınananlar? İşte onlarca kitapla bazı güçlü yazarların kaleminin arasındaki fark burada ortaya çıkıyor… Başkalarının yaşadığı acıları çok edebi anlatabilen güçlü kalemler olsa da samimiyet dediğim o noktaya temas edemiyorlar… Henry Miller ise yaşadıklarını, gördüklerini, tecrübelerini, kendi psikolojisini yansıtmakta gerçekten çok başarılı bir samimiyet bulunduruyor… Yeraltı edebiyatına giren kitaplarda kendi edindiğim izlenim şudur çoğu zaman: Yazar öyle güzel sisteme söver, geçirir ki siz heyecanlanırsınız… Ve sonuç: “bu adam bir harika dostum!” Yani sizin gazınız alır, tekrar o sisteme geri dönersiniz. Bu gazınızın alınması artan uyumsuzluk hissiyle beraber tahammüllerinizi zorlar. Gazınız alınır, sosyal medyada sayar, söver ve rahatlarsınız ancak, sonucunda kabullenemediğiniz tüm duygular ile tek başınıza kalırsınız. “Kimse beni anlamıyor” dersiniz… Yazar sizin gazınızı almakla size umut vadetmez. Aksine sizinle ortak olan görüşleri sayesinde sanırsınız ki tüm düşünceleri gerçekten doğrudur…Ve uyumsuzluk mükemmel bir ahenkle dans eder… Henry Miller müstehcenliği, kimine göre ahlaksızlığı, argosu ile yeraltından yer üstüne söver gibi gözükse de tamamıyla hayatın içinden yine hayata sövmektedir. Çünkü Henry Miller sistemi kabul etmiştir. Ve bildiğiniz gibi bir hastalığın tedavisi önce kabulünde yatmaktadır. Onun ne kadar kötü olduğunu durmadan söylemekte ve eleştirmekte değil…Yani sıcak yatağından, kendi şahsı sistemin içinde zaten yeterine mutluyken , sizlerin duygularını bir araca dönüştürmekten uzaktadır… Zamanının toplumunun gazını almaktan çok uyandırmak, gözlerini açmak için yazmıştır. Yazma sebeplerinden birini ise şöyle açıklamaktadır; “ Yarın ya da üç yüzyıl sonra gelecek bir sonu sezerek, işte bu yüzden harıl harıl yazıyorum kitabımı. Yine bu yüzden düşüncelerim, zaman zaman, sarsıntıya uğruyor; bu yüzden, ateşi sürekli olarak canlandırmak zorundayım, hem cesaretle hem umutsuzlukla çabalıyorum; çünkü söylemek zorunda olduğum şeyleri bir başkasının söyleyeceğine inanamıyorum. Hızlı ve karmakarışık anlatıyorum, denemelerde bulunuyorum, kullanabileceğim tüm ifade biçimlerini arıyorum; tanrısal bir kekemelik sanki bu. Dünyanın görkemli yıkılışı şaşkına çevirdi beni! ( H.M – Kara İlkbahar)” İçinde bulunduğu zamanda içinde bulunduğu toplumu anlatan bir kitaptan ziyade senelerce hüküm sürecek bir umutsuzluğu sezen bir yazarın eseri Oğlak Dönencesi… Bu yüzden kıymetli… Bu kitapta abartı gelebilecek olan ama aslında abartıdan çok tamamen gerçek olanlar yansıtılmış. “Bokun bok, meleklerin melek olduğu klasik bir katıksızlık istiyorum ( H.M- Kara İlkbahar).” Can Yücelvari göte göt demekten daha fazlası değil yaptığı…Tüm bu dayandığı temelin gerekliliği olarak da tahmin edersiniz ki cinsellik kaçınılmaz bir noktaya geliyor. Konuşulmaması gereken, ayıplanması gereken, hayatın içinde yokmuş gibi yapıldığında sonuçlarının nelere sebep olduğunu biliyoruz. Bu yüzden bunların kaleme böyle gerçekçi bir şekilde kaleme yansıması kaçınılmazdır. Georges Bataille Gözün Hikayesi’nde şöyle der; “ Edebi biçim olarak pornografi iki örnekle çalışır: Biri erotik özne-kurbanın ölüme doğru önlenemez şekilde yol aldığı trajediye, diğeri de cinsel egzersizin saplantılı hedefinin nihai mutlulukla, eşsiz biçimde arzulanan cinsel partnerle birleşmeye ödüllendirildiği komediye denktir.” Edebiyatta pornografiyi, cinselliği bu açıdan ele aldığımızda ve yine Henry Miller’ın Cinsellik Dünyası kitabını göz önünde bulundurduğumuzda bu kitaplardaki cinsellik vurguları önemsenecek en son şey olmaktadır. Daha doğru tabirle, salt akıla geldiği anlamıyla ele alınan cinsellik son konusudur kitabın. Ama tabii zamanında da anlaşılmadığı, ya da gerçek amacı çok iyi anlaşıldığı için müstehcenliği bahane edilerek yasaklanmak durumunda kalmış bir başyapıt Oğlak Dönencesi….

    Peki cinsellik bu kadar mevzu bahis ediliyorken asıl arkasında yatanlar nelerdir bu kitabın? Anlayabildiğimi anlatayım ki siz de mevzu cinsellik mi yoksa başka şeyler mi bir tahminde bulunabilin henüz okumamışken…(Hazır yeri gelmişken belirtmek istiyorum ki, incelemenin içinde Oğlak Dönencesi dışındaki kitaplarından alıntılar yapmaya çalışıyorum. Bu sayede okurken altında yatan metinleri, düşünceleri kendi dilinden ve tabii benim bağdaştırmamdan izlemiş olun. Bu sayede hem size başka bir perspektif sunuyorken, hem de sizin de benim göremediğim başka bağlantılar görmenizi sağlayacağı umudundayım. )

    En başta kurmuş olduğum bir cümle vardı sonu sıkın kafanıza diye biten… Vicdanları rahatsız eden, saygısız biri olduğum düşüncesine yol açabilecek kadar sert bir ifade biçimi olduğunda hemfikirizdir. Ancak şu noktada ayrılacağız ki fiziki bir eylemi desteklemekten ziyade tamamen açıklaması şudur: “Izdırap, milyonlarca hücreden oluşan bir beden gibi büyür,büyür, büyür, kendisiyle beslenir, milyonlarca çoğalır, tüm dünyayı kaplar bilmecenin cevabı olur. Acıdan, ızdıraptan başka her şey geçer, her şey ölür. Herkes, her şey, kendi yaşam biçimine göre belirlenir. Ne ürkünç, ne sürekli bir işkence… Ve akla gelen ilk çözüm: İntihar. Ama bir çözüm mü bu? Biraz gülünç değil mi? Ahlaki intihar çok daha kolay. Yaşama ayak uydurmak, deniyor. Olması gerekene, ya da olabilecek olana değil ( H.M – Cinsellik Dünyası).” Zaten intihar etmiş olana intihar et demem vicdansızlık sayılmayacağı ortada…ben intihar etmeyene umut vadeden adamın incelemesini umutla barındırmaya çalışıyor ve bunu gören gözleri okumaya davet ediyorum…

    Bahsettikleri dönemine ayak uyduramayan bir adamın, içinde bulunduğu tüm kalitesizlik ve vasatlığa bir sitemi…Şöyle yanlış bir düşünce anlaşılmasın bu adam zaten parası varken, paranın sağladığı sağlayabileceği tarzda zevkleri kalite olarak adlandırmıyor. Aksine paranın varlığına sitem eden, her gün işe gitmek zorunda olan insanların özgürlüğünün sadece bir yanılsama olduğunu, dünyanın güzelliklerinin ve bunların tadını çıkarabilecek insanların eksikliğini kendisine dert edinmiş… Karşısındakine konuşuyor ancak sitemi tüm dünyaya…. Dünyada her şey zaten olması gerektiği gibi güzelken insanın sefilliğinin bunu hırslarıyla, arzularıyla yaşanmayacak bir noktaya getirmesine edilen bir sitem…Tüm kötülüklerin sebebini Tanrı’ya bağlayan ya da Tanrı’nın yokluğuna bağlayan bir zihniyetten bahsetmiyorum burada. Vicdan rahatlatmak, yükü başka bir yere yüklemek için gerçekten mükemmel bir yol olsa da kimine göre varlığı-kimine göre yokluğu, bunun tüm sorunlardan bağımsız bir şey olduğunu göstermeye çabalayan bir kalem… “Bugün eskiye oranla çok daha fazla acı çeken kitleler, endişe ve korku ile felce uğramış gözüküyor. İçlerine kapanıp kendi yarattıkları mezarlara çekiliyorlar; bedensel gereksinimleriyle ilgili olanların dışında gerçekle olan tüm ilişkilerini yitirmiş durumdalar. Bu arada beden de, ruhun tapınağı olmaktan çıktı tabii. Dünyadan göçen biri, artık Yaratan’dan da göçüyor ( H.M –Cinsellik Dünyası).” Önceden sadece ruhumuz bu dünyaya ait değildi. Şimdi ise aklımız, vicdanımız bu dünyanın egemenliği altında değil, ikisi de kabullenemiyor düzeni. İsyan etmemeniz ait olmadığınız yere alışmaya çalışmanızdan, alışamamızdan… belki de en çok dünyaya isyan edenlerdir bir Yaratıcının varlığına ihtiyaç duyan ve belki de kanıtlayan…
    Toplumun ahlak değerlerinin bozulmuşluğu, güzellik duygularının yitirilmişliği ve basitleştiği, isyan etmekten eyleme dönemeyen çabalarının tek bir ağızdan atılmış olan ve belki o an için o sistemin içinde duyulmayan bir çığlığı…Belki de bunu da zaten öngörüp demiştir : “Sanıyorum, gelecek çağlarda insanlar beni görmezden gelmeyecekler ( H.M – Kara İlkbahar).” Bu çığlık diğer isyanlardaki gibi bir sitemden ziyade uyandırışın çığlığı… Alışamadığı dünyaya ettiği sitemi, huzursuzluğunu göstererek bunu katlanabilir olmak kılmak için değil, aksine bunu kabul etmiş ancak sizleri uyandırmaya çalışan bir adamın çığlığı…Onun değişmezliğini kabul edip sindirilmiş, ayak uydurmuş bir kabulleniş değil, onun o an için değişmezliğini kabul etse de daha sonraki insanlara bunu göstererek yıkın bu düzeni dercesine bir çığlık… peki kaç kişi duymuş…üzücü bir sonuç maalesef…peki bu isyanın aynısını yapan kaç kişiyi duyuyor insanlar? Herkes isyankar görünümünde ama kimse düzeltmeye çabalamıyor…Değiştirmeye çabaladıkları kendilerini değiştiriyor…ve sonucunda yaşam herkesi bozuyor… kimisi korkuyor sesini çıkarmaktan… kimisi korkuyor insanlarla uğraşmaktan…kimisi korkuyor yanlış yapmaktan….Tüm korkaklar birleştiğinde düzen düzensizliğiyle bir düzen oluşturarak daha da kendisine temel sağlıyor…”Korku, kuşlar yer diye toprağa tohum serpmemektir.” Bizde serpmiyoruz. En fazla serpiyormuş gibi yapıyoruz…

    “Hepimiz katiliz bir anlamda. Tüm yaşam biçimimiz karşılıklı soykırım üzerine kuruludur. Dünya dünya olalı hiç böylesine güven gereksinimi içinde olmadığı gibi, yaşamımız da hiç bu kadar güvenden, güvenceden yoksun olmadı ( H.M – Cinsellik Dünyası).” Ne kadar haklı değil mi? Hayatımıza yön veren şeylere baktığımda görebildiğim- ki sizin de gördüğünüzdür diye düşünüyorum- sadece güvensizlik, umutsuzluk, can sıkıntısı, aidiyet eksikliği, anlayışsızlık ve saygısızlık…belki liste uzar gider ama tüm bu olumsuz noktalarla hala dünyayı olumlamaya çalışan bir umutta taşıyoruz içimizde. Her şeyin düzelebileceği umudu..Düzeltilebileceği umudu… Peki kaçımız bu duyguların varlığını gerçekten kabul ettik ve bunları değiştirmek için çabalıyoruz? Kendi adıma ben çabalamıyordum. Benim için sadece hiç yok denecek bir ışık mevcuttu… Ama içimde kabul ettim diye kendimi kandırdığım duyguların kabullenilmekten çok uzakta olduğunu anladığımda ışık büyüdü…büyümekte de… Henry Miller sağladı bunu bana…O gazımı almadı. Değişmesi gerekenleri gösterdi ve bunları değişmesi için çabayı başkalarından beklemek yerine kalk kendin çabala dedi adeta…

    “Yaşamak için insanın uyanık olması yetmiyor, dikkatli olması da gerekli. Gözlerimizi iyice açtığımız takdirde günlük yaşamın ürkünçlüğü karşısında donup kalırız. Aklı başında olan hiç kimse, bugün bizlerden her gün, her an istenen çılgın şeyleri yapmaz. İster yukarda olun, ister aşağıda ya da ortada, hepimiz kurbanız. Kaçmak istesek kaçamıyoruz. Korunmak istesek korunamıyoruz. “ Tüm bu yaşadıklarımızın sorumlusu bizlerden öncekiler değil sadece…Aynı zamanda bizleriz. Çünkü kimse inanmıyor. Biliyor yanlışlıkların olduğunu, bozuk olduğunu her şeyin. Ancak düzeltmek için gerekli gücü kendisinde göremiyor…” Tek güvenilir güç olan aşka, sevgiye kimse inanmıyor. Kimse, ne kendinde, ne komşusunda yüce bir varlığın var olduğuna inanmıyor. Her yerde korku, kıskançlık, kuşku var. Henüz vakit varken, gelin aklınızı başlarınıza devşirin, insan kardeşlerim!” Henry Miller’ı bizden ayıran noktası belki de eyleme geçmesidir. Onun seçimi buydu. Yazmalıydı. “insan en çok kimse inanmıyor diye yazıyor” demekti onun kaderi. O bu düzenin değişmesi için olan katkısını yazarak yaptı. “Her insan gibi, ben de kendimin düşmanıyım. Ancak, başkalarından beni ayıran nokta, aynı zamanda kendi kendimin kurtarıcısı olduğumu bilmemdir.” Kimileri her sabah sokaktaki temizlik görevlisine “günaydın” diyerek yapıyor… Kimisi geri gelmeyeceğini bile bile kitap verirken arkadaşına….kimisi affederek yapıyor…kimisi penceresini açıp güneşli bir günün başlangıcında derin bir nefesle yapıyor…kimisi severek karşı koyuyor düzene…kimisi güvenerek…kimisi çalışarak…kimisi yazarak….Sanırım bizimde bu dünyanın karamsarlığını kabul etmemiz gerekiyor artık…umutsuzluktan umudu, karanlıktan aydınlığa giden yolu bulmamız lazım…Her insanın içinde barındırdığı güzellikleri yine başkalarına rağmen ortaya çıkarmasının kaçınılmaz olduğu yere gidiyoruz…Ya bizler bunu çıkaracağız bu isyanlara kulak verip, ya da susup sıramızın bize gelmesini bekleyeceğiz nasılsa birisi düzeltir dediğimiz dünyadan göçüp gitmenin… daha kötüsü olan sistemi destekleyenler içinse edilecek sevdiğim bir tavsiye vardır – ki yapanı göründüğünden fazladır- ; “ Düzen üretmeye kabiliyetiniz yoksa kaosa tapınmayınız.”

    Kitaptan çok ayrılmışım gibi gelebilir buraya kadar okuma zahmetini girenlere ancak kitabın değil kitaplarının özü benim için budur. Ama biraz daha bu konulardan sıyrılıp kitap özeline gelirsem. Kitap zamansız bir kitap. Yani her dönem okunur anlamında değil. Bu gidişle tabii o da mümkün ama olay örgüsü bir zaman çizgisi barındırmıyor. Tüm olaylar karışık bir zaman diliminde anlatılıyor. Kimi zaman bir sohbetinde gerçekten söylediğine eklemeler yapıyor. Bu eklemeler ise zaten düşündüklerini daha detaylı aktarma olarak algılanmalı. Kurgusal olması da buradan geliyor zaten. Bunu da hepimiz kafamızda yaparız, yapmışızdır…”Ah, onu demek yerine şunu deseydim” ya da “anlatmak istediğim buydu aslında” gibi cümleler kafamızda tilki misali dönüp durur. Bu zaman çizgisi için de tabii sözleri var Henry’nin. Onlar da şöyle : “ Hiç kimse yaşamı boyunca dümdüz bir çizgi izlemez. Kimi zaman tarifede yazılı olan istasyonlarda dururuz. Kimi zaman yoldan ayrılırız. Bazen yolumuzu kaybeder, ya da havalanıp çöp gibi kayboluruz.” Bir yapboz gibi. Siz her yeri bütünlemeye çalışıyorsunuz bu yüzden okunması bir derece dikkat istiyor…

    Henry Miller okuyucusunu kendi yazısıyla, diliyle, kalemiyle seçen bir yazar. Süslü bir edebiyat ve betimleme trafiğinden ziyade salt gerçeklilikle harmanlanmış. Hatta şöyle bir yoruma layık görüyorum kendisini; Henry Miller’ın tek kitabını okuyan ateist olur, tüm kitaplarını okuyan dindar…Kafasında bir dünya yaratmış ve bunu aktarıyor ancak bu ne distopik ne de ütopik. Bu yaratılan dünyadaki en büyük problemi şöyle aktarabilirim. “ Her şey mümkün bütün mesele bu.” Kendi sözleriyle ise, “ Benim düşlediğim dünya- çünkü her zaman var olan bir dünya o! İnsanların ve hayvanların huzur ve uyum içinde birlikte yaşadıkları bir dünya. Sevginin büyüsüyle her gün biraz daha ölümden arınan bir dünya. Düşlediğim ama düş olmayan bir dünya.”

    İşte düş olmayan dünyanın gerçekleştirilebileceğini, toplumun içinden geçer ifadelerle, bozukluklarını kendi kaleminde toparlayarak toplumun suratına tükürmüştür. Kimisi “Yarabbi şükür” der, kimisi mesajı alır…

    Uzun bir inceleme olduğunu biliyorum. Tüm sabrınızdan dolayı şükran duyuyorum. Okuma zahmetinizden ötürü minnettarım. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

    Sizin için “Kar” yağdıran, Güneş’i sadece sizin üstünüze doğmuş gibi hissettiren ve içinizi tüm karanlıklara rağmen umut dolduran kitapları sevin…

    Ölmeden önce okunması gereken 1001 kitaptan birisi olabilir. Benim için yaşamaya gerçekten tekrar başlamak için okunması gereken ilk kitap.

    Keyifli okumalar. Güneş her gün içinize doğsun…
  • Saatler ilerledikçe daha da uzuyor yol, ya da sadece zaman donuyor belki. Durmak istiyorsun artık, biliyorsun herkes istiyor ama sen varsın sadece öne atılan, ilk kurban.

    "Ramazan bir dursak." "Yok abi, daha yol çok önümüzde".

    Bitmez ki böyle gide gide yollar. İstesen hep gidersin zaten. Önünde hep çok yol olur.

    "Ölene kadar mı gideceğiz Ramazan." Gülüyor sanki espri yapmışsın gibi. Biliyordun bu yola çıktığında oysa. Epeydir gitmemiştin uzaklara. Sevmiyorsun yolları, nasıl olursa olsun. Hayat da bir yolmuş, şarkısı bile var, ama sen hayatı da sevmezsin zaten. En müsait sapaktan çıkmak istersin değil mi. mümkünse gece, kimse görmeden.

    " Dur Allah aşkına Ramazan." "Peki, abi, ama beş dakika sadece. "

    Otobüs durdu, attın kendini. Sen çıkınca kim var kim yok hepsi dışarı. Bırakmasaydın sigarayı iyiydi. Biraz rahatladın. Hani olman gereken bir yer vardır da olamazsın, stres basar önce, sonra zaman geçer, alışırsın, bırakırsın, gevşersin, siktir edersin her şeyi. İşte öyle bir rahatlama. Ramazan geldi, sigara uzattı inadına. Aldın, zaten bu mereti bırakmadın ki sen temelli, ara verdin sadece.

    " Nasılsın abi?", iyi çocuk bu Ramazan." Eh işte, biraz nefes aldım en azından." "Niye uçağa binmedin ki peki abi?" " Yok Ramazan, sevmiyorum ben uçağı." " Otobüsü de sevdiğin söylenemez fazla ama."

    Gülüştünüz. Gülebilmek güzel bir şey bozkırın ortasındayken bile.

    "Sen nasıl dayanıyorsun peki Ramazan?" Al işte, yine başladın boş boş konuşmaya, peki ne söyleyeceksin ki başka? Memleket nereyi üç saat önce bitirmiştiniz.

    "Abi benim hayatım bu zaten." Biliyordun öyle diyeceğini. İkimiz de biliyorduk. Onun yerinde olsan sen de öyle derdin tam olarak. Hayat, hayatlarımız, hiçbir zaman yeterince hakim olamadığımız zaman aralıkları.

    "İster miydin böyle olmasını eskiden, Ramazan?" " Kim ister ki abi?"

    Kim ister, evet. Yollar hep aynı, sonuna kadar da böyle kalacak. Yollarmış bizi bağlayan birbirimize, ayırıyorlar oysa. Sevemedin hiç yolları. Ya şoför olsaydın?

    "Kim var gideceğin yerde abi." Konuşmamış mıydınız bunları? Yoksa yanlış mı hatırlıyorsun, kafanda mı her şey, hayal mi?

    "Oğlumu göreceğim, hapse girmiş. "Demeseydin keşke. Şimdi beş bin tane soru. Nasıl açıklayacaksın hakkında hiç bir şey bilmediğin bu çocuğu?

    "Geçmiş olsun abi" İyi, başka bir şey demedi. İnsanlar bazen şaşırtabiliyor halen seni.

    Binmeye başladılar otobüse.

    "Hadi abi, kalkalım yavaş yavaş." O otobüse binmek istemiyorsun. Mecbursun ama istemiyorsun.

    "Yok. Ben gelmiyorum Ramazan. " Saçmalama abi, ne yapacaksın burada yolun ortasında?" Yok Ramazan, gidin siz." " Abi hadi, bırakmam seni burada." " Yok, ben iyiyim burada."

    Otobüsten yükselen uğultular, Ramazan kolunu çekiyor.

    "Hadi abi, bak iti var, uğursuzu var. İlk otogarda bırakırım ben seni. Hadi, dellenme öyle."

    Kurtardın, yoldan öteye yürümeye başladın yavaş yavaş.

    "Size iyi yolculuklar" bağırıyorsun arkana bakmadan. O ise çağırıyor hala seni. İyice uzaklaştın. Herhalde ümidi kesmiştir artık, sustu. Sigara bitene kadar bakmak yok, az kaldı zaten.

    Ses kesildi, sigarayı yere attın, baktın, yol bomboş. Durdun, evet karanlık.

    Ne yaptım ben, niye indim otobüsten? O güvenli insan güruhundan niye ayrıldım?

    İş bittikten sonra akla gelir zaten hep. Yola doğru yürüyüp başka bir araç bekleyeceksin. Ters yöne yürüyorsun ama, yola doğru yürüyeceksin. Olmuyor değil mi, gidemiyorsun ben varken yola doğru? Hayatın kadar boş olan yoldan uzaklaşıyorsun yavaş yavaş. Üşümüyorsun, terlemiyorsun, yorulmuyorsun. Geceyi seviyorsun. Nasıl biridir acaba, sana biraz benziyor mudur? İnsanın hiç görmediği oğluna bakması nasıl bir şeydir? Ya konuşmak. Konuşacak mı acaba seninle? Bunca zamandan sonra. Ya sarılırsa boynuna. Ne yapacaksın. Hiç yaşamamıştın o duyguyu, şimdi de böyle duyguları yaşamak için çok saçma bir zaman.

    Annesi var aklında, şu anki hali değil ama, yirmi üç yıl öncesi. O tanıştığınız günler. Başkalarının gösterdiği yolda yürümeye özen gösterdiğin zamanlar. Başta ailendi bu başkaları, sonra de onların kötü arkadaş dedikleri, şu bir şeyler öğretmeyi kendilerine görev sayan garip insanlar, bazense sadece filmdeki sigarasını yere atıp kızı öpen genç oldu. Hiçbir zaman hayatından eksik olmadı, Ramazan gibi seni bir yere sürüp duranlar.

    Annesiyle de, sırf birlikte olman gerektiği için, beraber olmuştun. O sırada içinde bulunduğun toplumun yaşam kuralları sana öyle dikte etmişti her şeyi. 2-3 ay beraber oldunuz, havai bir kızdı. Öyle diyorlardı beyni güzel insanlara bulunduğun yerlerde. Her ne kadar öz benliğinle verilmemiş bir karar da olsa, güzel zamanlardı

    Sonra bıraktın tabii, şartlar öyle gerektiriyordu. Tıpkı ondan sonraki 23 yıl şartların gerektirdiklerine bağlı kaldığın gibi, o zaman da yapman gerekeni yaptın. Sana çizilen yol buydu. O yol üzerinde istenildiği şekilde yürümen gerekiyordu. Tüm dünyanın senin için birleşip çizdiği bu yolda yürümekten ne zaman vazgeçtin peki? Dün o mektubu okuduktan sonra mı? Yoksa otobüsten inince mi?

    Uzaklardan bir ses. Bir araba belki, hızlı. Devam ediyorsun yürümeye, nereye gittiğini biliyor musun? Sadece yoldan uzaklaşmak mı yoksa isteğin? Aslında amacın da yok değil mi? Sadece seni götürenin o amaçta olduğunu düşünüyorsun. Bu bilim kurgu ya da psikolojik bir hikâye olsa, içinde yer bulabilir miydin, kafandaki ağır kütleyi öbür tarafa itelemeye çalışıyorsun böyle şeylerle. Yapamam, babayım artık ben, kütle olduğu yere tekrar yerleşti.

    Ne yazıyordu mektupta? Oğlunun -bu kelimenin sana doğru böyle kullanıldığına ilk defa şahit olmuştun- ölümlü bir kaza yüzünden hapse düştüğünü ve evet bir oğlun olduğunu, artık tek başına idare edemediğini söylüyor ve yardım istiyor. Para göndermeni değil, seni bekliyor sadece. Durumu idrak etmen epey zor olmuştu. Telefon numarası yazmıyordu. İnternette de bulamadın zaten. Altı saat boyunca yaptığın iç muhasebe sonucunda otobüsteydin işte. De şu andaki durumu nasıl açıklayacaksın bakalım? Muhasebe kelimesini de sevmedin hiç, yolları sevmediğim gibi.

    Nereye gidiyorum ben? Ne yapacağım? Nasıl yardım edeceğim? Niye bana yazmıştı ki Allah’ın cezası?

    Başın çatlıyor bu düşüncelerle. Arkanda yol görünmüyor artık. Yanlış zaman sigarayı bırakmak için, fark ettin ama geç oldu biraz. Yere çöküyorsun. Uzanıyorsun. Gökyüzüne bakıyorsun. Refleks olarak Büyük Ayıyı, Kutup Yıldızını arıyor gözlerin. Hava açık, işte Kuzey. Bu bilgi hayatta ne işine yaradı şu ana kadar diye düşünüyorsun. Kendi hayatın mıydı ki bu? Frank Sinatra geliyor sonra aklına. Kendi yolundan gidebilmeyi başarmış mıdır acaba ?

    Gözlerin parlıyor, bir şey geldi sanki aklına. Bir yol, herkesin, her şeyin iyi olacağı bir yol- ama zor. Hep zor olur zaten. Sevmiyorsun yolları ama bu kez yürüyeceksin o yoldan. Yo, karşı çıkma, tamam, sadece yıldız kayarsa seçeceksin o yolu. Kaymazsa başka bir şey buluruz beraber. Başladın bir kez çizmeye kendi kaderini, elbet başka bir şeyler de buluruz.

    Bekliyorsun, sayıyorsun hatta saniyeleri. 200’e gelmeden bir parlama, cezvenin ilerisinde bir ışık. Küfretme öyle, bu kadar kolay bir totem bul diye ben söylemedim sana. Kalkıyorsun, yola doğru yürümeye. Kendinden vereceksin belki ama herkes mutlu olacak. Aklına gelen herkes. Ramazan? O unutmuştur zaten seni. Eskisinden bir farkın olmayacak fazla. Belki daha bile hoşuna gider böyle yaşamak.

    Hayat normale döndü yine. Hava da serinlemeye başlamış. Yola yaklaşıyorsun yavaş, yavaş. Sevinç, karamsarlık birbirlerini kovalıyor sanki içinde Kaçamadın yine, hayatın buldu seni, çekiyor kendisine doğru.

    On dakika olmuştur, yol üstünde araç bekliyorsun gitmek için. Güneşin doğmasına daha da var. Bir fikrin yok ama iyi bile olabilir belki. Aile kavramı senin için şu ana kadar çizilen en iyi yol olabilir hatta. Hak etmediğini düşünüyorsun biliyorum, ama kim gerçekten gerçekten hak etti ki kendisine verileni. Hele bir başlasın , ondan sonra olacaklar hep.... Işığı geliyor her zamanki gibi önce, sonra ses. El sallıyorsun hızla gelen arabaya. Hiç yavaşlamadı, görmedi galiba. Olsun, başka arabalar gelir nasılsa, yol senin ne de olsa. Araba yaklaşıyor, niye ilerliyorsun yola doğru, dur…

    Rahatladın değil mi sonunda? Başardın istediğini, uzaklaştın yoldan ve hayattan bir şekilde. Kendi çizdiğin yoldasın artık. Yerde uzanırken giden arabaya doğru bakıyorsun. Gülüyorsun. Evet, yolları sevemedin bir türlü.
  • AVCI

    Akşam karanlığı çökmek üzereydi. Tunç, her zamanki gibi oyuna dalmıştı. Yaz sıcağında güneşin altında top oynuyordu. Üvey babası Zaim’in vardiyası bitmek üzereydi. Sokağın başından babası göründü. Üstü başı çamur içindeydi. Dizlerinde ufak yaralar oluşmuştu. Top yukarıya doğru kaçtı. Babasının geldiğini göremedi, topu almak için hareketlendi. Koşarken köyün girişinde babasına rastladı. Korkudan dili tutulacaktı neredeyse ve kaçmaya bile fırsat bulamadan babası onu yakaladı. Topu elinden aldı. Cebinden çıkardığı sustalıyla topu patlattı. Oğlunun ensesinden yakaladığı gibi bir elinde top, diğer elinde oğlu eve doğru hareketlenmeye başladı. Çocuklara köy meydanında bağıran Zaim, hiçbir şeyden korkusu olmadan çocukları kaçırdı. Eve girdiklerinde küçük odaya oğlunu atan Zaim, belinden çıkardığı kemerle oğlunu dövmeye başladı. Üvey oğlunu öyle bir alıştırmıştı ki canı yansa bile ona ses çıkarmamayı öğretmişti. Bu bir insan için hayvanca bir duyguydu. Annesi araya girmeye çalışsa da engel olmayı başaramadı. O arada annesi de birkaç darbeye maruz kaldı.
    Ablası Elif kapıda göründü. Kızın okuldan gelme saati yaklaşmıştı. Elif, çok güzel bir kızdı ve üvey babası ondan çok hoşlanıyordu. Onu ikinci eşi olarak almak istiyordu. Bunların hiçbirinden haberi olmayan Elif, evden ayrılmak için son senesinin bitmesini bekliyordu. Çok ısrar etmesine rağmen annesini o adamla evlenmekten vazgeçirememişti. Bu yüzden annesine çok kızgındı. Bir gece içtikten sonra Elif’in odasına girmeyi kafasına koyan Zaim, herkes yattıktan sonra harekete geçti. Küçük oğlu Tunç, Zaim’i odaya girerken gördü. Mutfağa gitti ve bir bıçak aldı. Ama babasından öyle korkuyordu ki bunu başaramadı. Odadan tuhaf sesler geldi. Çok geçmeden babası odadan çıktı. Ablasının odasına gittiğinde ablasını perişan bir halde buldu.
    Sabah olduğunda ise babası hiçbir şey yokmuş gibi işe gitti. Ablası gün boyu odasından çıkmadı. Annesi Tunç’u zorla okula gönderdi. Tunç’un morali kız kardeşine olanlardan dolayı çok bozuktu. Kız kardeşi annesine hastayım diyerek akşama kadar odasından çıkmadı.
    Tunç en yakın arkadaşlarına durumu anlattı. Arkadaşları ne olduğunu bilecek yaşa gelmişlerdi. Hep beraber bir plan yaptılar ve Tunç’un üvey babasını öldürmeye karar verdiler. Onu gizlice öldürmenin tek bir yolu vardı; köye yakın olan ormana Tunç’un babasını çekecekler ve böylece sessizce işini bitireceklerdi. Yanlarına 4 tane bıçak aldılar. Hepsi aynı boyda ve aynı renkteydi. Karanlık çöktüğünde Tunç köyün girişinde beklemeye başladı. Babası işten köy girişine geldiğinde, Tunç’u ve elinde de çekmecesinden yürüttüğü paraları gördü. Öfkeden kıpkırmızı olan Tunç’un üvey babası Zaim, kendisinden kaçan Tunç’u ormana kadar kovaladı. Babası Tunç’u tam köşeye sıkıştırmışken arkasından 3 arkadaşı bıçaklarıyla çıktılar. Tunç da cebindeki bıçağı çıkartıp Zaim’e doğru yürümeye başladı. Zaim ne olduğunu anlayamadan, Tunç önden ve üç arkadaşı arkadan bıçaklarıyla saldırdılar. Çok geçmeden babayı öldürdüler. Aralarından biri köye inip kazma kürek getirdi ve babayı gömdüler. Dört bıçakla beraber dört arkadaş ölümüne yemin edip bıçakları ayrı ayrı gömdüler. Hiçbirinin birbirinden haberi olmayacaktı. Köye birbirlerinden ayrı bir şekilde girdiler. Köye geldiklerinde polisler köyü çevrelemişti. Çok korktular ama hiç bir şey olmamış gibi polislerin durduğu yere gittiler. Yaklaştıkça ne olduğunu fark ettiler. Tunç’un ablası intihar etmişti. Herkes ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. Ama anlam veremedi. Polise babasının ablasına tecavüzünü anlatan Tunç, polislerin babasının peşine düşmesini sağladı. Polisler haftalarca hatta aylarca adamı aradı. Ama bir sonuç çıkmayınca olay kapanıp gitti.
    15 YIL SONRA
    Mert, ormanda yalnız başına gezmekteydi. Akşam karanlığı çökmek üzereydi ve çok korkmuştu. Piknik için geldikleri bu alanda, anne babasının dalgınlığından yararlanıp, köpeğiyle tek başına gezintiye çıkmıştı. Ormanda kaybolabileceğini tahmin etmemişti. Babası Avni ve annesi Seher onu aramaya çıkmıştı. Dik bir yamaçtan aşağıya inen Mert çok dikkatliydi. Köpeği Tommy de yanındaydı. Köpeği bir şeyin kokusunu alıp yanından hızla koştu. Ona durmasını emretti. Köpek ise oralı bile olmadı. O da köpeğin peşinden koşmaya başladı. Ayağı birden ağaç dalına takıldı. Yokuştan aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. Nihayet düz zemine geldiğinde üstü başı toprak olmuştu. Ayağa kalktığında elinin acısını hissetti. Ellerinde yaralar oluşmuştu. Yukarı, düştüğü yere doğru baktığında köpeğin bir yeri kazdığını gördü. Köpeğinin yanına gitti. Köpeğin kazdığı yerden bir insan eli çıktı. Hızla koşmaya başlayan Mert, iki yüz metre kadar koştu. Arkasına dönüp baktığında köpeği peşinden gelmemişti. Koşmaya devam etti. Sonunda sertçe birisine çarptı. Önüne döndüğünde karşısındakinin babası olduğunu anladı. Babasına olan biteni anlatan Mert çok korkmuştu. Babası ona kaçtığı yere götürmesini söyledi. Tekrar aynı yere gittiklerinde karşılarında bir ceset gördüler. Babası hemen telefon açıp polise haber verdi. Polisler geldiğinde ifadelerini aldı. Kazılan yerden bir kimlik çıktı. Kimlikte yer alan isim Sabri Uzuner’di ve eski bir bebek tecavüzcüsünün adıydı. Bir yıl kadar polisten kaçmış ve insanlar en sonunda belki de cezasını bulmuştur diye düşünüyordu. Polisler mezarı kapatmak üzereyken cesedin çıktığı yerden bir maktul daha çıktı. Bu isim de Zaim Kabasakal’dan başkası değildi. Olay büyüyordu. Cinayet Masası amiri Tunç DEMİRÖZ, iki cesetten daha fazlası olabileceğini düşünerek, daha fazla kazılmasını emretti. Narkotikten ilave köpek istediler. İki zanlı vahşice öldürülmüştü. Üzerlerinde hâlâ ok izleri duruyordu. Ama oklar ölüm sebebi değildi. Buraya diri diri gömülmüşlerdi. Toprak derin kazılmamıştı. Birisi cesetlerin bulunmasını istiyordu. Köpekler, toprağın farklı yerlerinden yaklaşık otuz dört ceset daha çıkardılar. İlk bulunan iki ceset hariç diğerlerin üzerinden hiçbir şey çıkmadı. Polisler olayı derinlemesine araştırmaya başladılar.
    Ormanda araştırma yapan Komiser İlkay ve Olay Yeri İnceleme komiseri Serdar, ormanın derinliklerine daldılar. Biraz ilerledikten sonra ormanın içinde bir dağ evine denk geldiler. İçeride Salih Atmaca ve Cem Kalyon ikilisi vardı ve ormandaki ağaç kovuklarına koydukları gizli kameralarla onları izliyorlardı. Eve gelince kapıyı çaldılar. Salih ve Cem, soğukkanlı bir şekilde evde bulunan av malzemelerini kaldırdılar. Yerde hemen bir ayı postu duruyordu. Kapının geç açılması üzerine Komiser İlkay, evin etrafını araştırdı. Olay yeri inceleme komiseri Serdar ise kapının açılmasını bekledi. Kapıyı Salih Atmaca açmıştı. Onu biraz sorguladılar; ama bir şey çıkmadı. Kendisi bir öğretmendi. Burayı eşiyle satın aldıklarını ve beraber yaşadıklarını belirtti. Polisler hiçbir şeyden şüphelenmeden oradan ayrıldılar.
    Polislerden Komiser İlkay olayın sıradan cinayetler olmadığını, ağır suçluların sıradan bir av hayvan gibi avlandığını anladı. Diğer cesetler kıyafetleriyle gömülmezken bunların neden gömüldüğünü merak ettiler. Cesetlerin çoğunun; bıçak, ok, kılıç, eski savaş aletleriyle öldürüldüklerini anladılar. Çıkan otopsi sonucu herkesi çok şaşırtmıştı. Bu yıllar boyunca işlenmiş bir seri katil olayıydı. Dosyalar incelendiğinde, şehirde bunun gibi ağır suçluların ortadan kaybolduğu bildirilmişti. Polisler internet üzerinden derin bir araştırma yaptı. Sonunda kendisine “Adalet Avcısı” diye isim veren bir grubun internet ortamında çokça duyulduğunu gördüler. Ama gerçek hayatta şimdiye kadar bu guruba rastlanmamıştı. Suç örgütünün kendilerince iyi bir şey yaptıklarına olan inançları tamdı.

    Örgütü kim, ne için ve hangi amaçla kurmuştu? Polisler ilk olarak internet ortamında olayı araştırmaya başladılar. Ekşi sözlük dahil her yerde isimleri vardı. Ancak bu gruba nasıl ulaşılacağına dair bir bilgi yoktu. Bu olaya Siber Suçlar Erişim Bürosu da dahil oldu. Deep wep yani internetin karanlık olayları olarak bilinen yerde, çokça bunun gibi ilanlara rastlanıyordu. Hangisinin gerçek olduğunaysa, deneme yanılma yöntemiyle öğreneceklerdi. Bunun için sahte bir suç profili oluşturdular. Ancak Adalet Avcıları bunu yemedi. Yakalanmaları için belki de gerçek bir suçluya ihtiyaçları vardı.
    Başsavcı Zeki olayın çözülmesi için baskı yapıyordu. Eğer bu iş çözülmezse hepsinin sürgün ya da emekli edileceğini söyledi. Aynı zamanda Emniyet ve İçişleri de olayın çözülmesi için başlarına müfettiş göndermişti. Çok yakın arkadaş olan Emniyet Amiri Tunç ve Başsavcı Zeki olayın çözülmesi için beraber omuz omuza vermişti.
    Tunç’un eşinin gizli bir ilişkisi vardı ve ilişkisi olan kişi ise Başsavcı Zeki’ydi. İhaneti bilen birisi daha vardı. Bu kişi ise ihaneti tesadüf sonucu öğrenen, Komiser İlkay’dan başkası değildi.
    Tunç’un eşi Halide’nin, eşinden gizli Başsavcı Zeki’yle olan ilişkisi çok tehlikeli bir hal almıştı. Sapığın teki onu arıyordu. Sürekli ihanetinden ve geçmiş günahlarından bahsediyordu. Çok korkan Halide, eşinin bu durumu öğrenmesi durumunda onu yaşatmayacağını biliyordu. Böyle bir adama karşı yapılan ihanet karşılıksız kalmazdı. Çocukların ikisi de eşinden değildi. Bunu bilen Halide bir hal yolu bulması gerektiğinin farkındaydı. Başsavcı Zeki ise hem çocukları hem de Halide’yi istiyordu. Eski arkadaşını bunun için harcamaya hazırdı.
    İnternetten bu Adalet Avcılarıyla ilgili bütün bilgiler toplandı. Çok daha fazla bilgi için Derin İnternete girildi. Bir internet sitede, Suç ve Günah isimli bir web sayfasına denk geldiler. İnternet sitesine fotoğraf konuluyor ve karşısına günahı yazılıyordu. Daha sonra fotoğrafı ve suçu yazılan suçlu kısa süre sonra ortadan kayboluyordu. İlkay ve polisler, sitedeki yorum bölümlerinden hangisinin gerçek olduğunu araştırmaya başladılar. Karşılaştıkları olaylar karşısında çok şaşıran polisler, kaybolan suçluların internet sitesindekiyle aynı olduğu ortaya çıkardı. Buldukları cesetlerin çoğunun, sabıkalı olan bu kişilerle DNA’sı uyuşuyordu. Burada daha fazla cinayet olduğunu anladılar.
    Adresleri tespit etmeye çalışsalar da bunu bir türlü beceremediler. Hemen gerçeğe yakın bir suç profili oluşturmaya karar verdiler. Bunun için en uygun kişi, Siber Suçlar polisi Ahmet’ti ve onu ikna ettiler. Suç profilini oluşturduktan sonra onu izlemeye başladılar. Bir bara giden Ahmet, peşindekilerin onu izlemesinden memnundu ama aynı zamanda da korkuyordu. Hiç daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Karanlık internete nerede çalıştığını da yazmışlardı. Barda çalışacaktı. Önce Cem Kalyon geldi. Ortalığı tespit edip kolaçan etmeye başladı ve elinden geldiğince kameralara görünmeden dışarıya çıktı. Polislerden İlkay ve Serdar’ı görünce hemen tuzak olduğunu anladı ve oradan uzaklaştı. Etrafı kolaçan eden Salih Atmaca ise arkadaşının dışarıya çıkmasıyla oradan uzaklaştı.
    Boşa kürek çektiklerini anlayan polisler için artık geriye tek bir hedef kalmıştı. Siteyi takip edip gerçek bir suçlu bulup, suçlulardan önce onu yakalamaktı. Çok geçmeden gerçek bir hedef belirmişti. Hedef bir uyuşturucu satıcısı ve imalatçısıydı. Bunu gören polisler, hedefi hemen takibe aldılar. Adamlar polislerden önce davranıp, onu almaya başardılar. Ancak olay yerinde düşürdükleri bir aksesuar, İlkay’ın dikkatini tekrar Cem Kalyon’un kaldığı orman evine çekti. İlkay orman evine arama yapmak için gitti. Ancak Cem Kalyon’un evinde hiçbir şey bulamadı. Daha sonra ormana kameralar yerleştirdiler. Ancak Cem Kalyon ve Salih Atmaca bütün kameraların yerini biliyordu. Her yerde, insan avı başladı yazıyordu. Soğuk hava depolarından birinde, adamı vahşice eline bir silah tutuşturup avladılar.
    İlkay ve polisler her adım attıklarında, Adalet Avcıları onlardan bir adım öndeydiler. Bunu nasıl başarıyorlardı? İlkay ve polisler kaçırdıkları adamlar yüzünden ve olayı çözemedikleri için işlerinden olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Siteyi takip etmeye devam eden polisler bir suçlunun daha ismini gördüler. Fotoğrafı gördüklerinde ise polisler tam bir şok etkisi yaşadılar. Gördükleri fotoğraf, Tunç’un eşinden başkası değildi. İhaneti bir tesadüf sonucu öğrenen İlkay, Başkomiserin adamlara haber verdiğini düşündü. Polisler hemen Tunç Başkomiseri göz altına aldılar.
    Kadın ortadan kaybolmuştu. İlkay ve polisler kadının peşine düştüler. Tunç’un eşini bulduklarında ise karşılarında Salih Atmaca’yı ve Cem Kalyon’u görünce gerçek suçluların kim olduğunu anladılar. Ancak suçluları ellerinden kaçırdılar. Nerede olabileceklerini ve üzerlerine kayıtlı mal varlıklarını araştırmaya başladılar. Bir fabrikanın adresine ulaştılar. Operasyon için hazırlanmaya başladıkları sırada gözaltı yerine gelen Başsavcı Zeki, Başkomisere eşinden olan çocuklardan bahsetti ve artık çocuklarını alma zamanı geldiğini söyledi. Oradan ayrıldıktan sonra Başkomiser Tunç kaçması gerektiğini anladı. Hemen bayılmış numarası yaptı. Gözaltı yerinde bulunan Yasemin polis, hemen yardımına koştu. Silahı alan Başkomiser, Yasemin’in başına doğru tutup onu rehin alarak oradan kaçmayı başardı.
    Depoya vardıklarında Başsavcı Zeki, çocuklarını almanın gururunu yaşadı. Başsavcı Zeki, Cem Kalyon ve Salih Atmaca ile buluştuğunda Zeki’nin Adalet Avcılarının başı olduğu ve Cem Kalyon’un, Salih Atmaca’nın ve Başkomiser Tunç’un da diğer çete üyeleri olduğu anlaşıldı. Bu 4 kişi çocukken ormanda Tunç’un babasını öldürüp gömen 4 arkadaştı. Polisler operasyona başlamak üzereyken Başkomiser Tunç olaya dahil oldu ve gizlice depoya girmeyi başardı. Arkadaşları olan iki seri katile fotoğrafı gönderenin kendisi olmadığını, bunu yapanın Zeki olduğunu ve onları yakalatmaya çalıştığını söyledi. Arkadaşı Cem’den bir kurşun yiyen Başkomiser Tunç vuruldu. Ama gelirken çelik yelek giymişti. Yere düşen Tunç arkadaşlarının kendi aralarında olan konuşmayı duydu. Silahını tekrar ateşleyen Cem Halide’yi vurdu ve Halide orada can verdi. İçeriye giren polisler, hiçbir şeyin farkında olmadan Salih Atmaca’yı kolundan vurdular ve hepsinin üzerine kurşun yağdırmaya başladılar. Polislerin, Zeki tarafından kandırıldığını anlayan Başkomiser ve Salih Atmaca hemen silahlarına sarıldılar. Adamları vurmayacak şekilde sıkmaya başladılar. Tek hedefleri ise Cem Kalyon ve Zeki Başsavcıdır. Ama ikisini de vuramadan arka taraftan kaçmayı başardılar ve bir araca atlayan Salih ve Tunç oradan uzaklaştılar. Peşlerinde ise polisler vardı ve üzerlerine giderken kurşun yağdırdı. Bir köprüye geldiklerinde, araçtan inip atlamak üzereyken Tunç vuruldu ve ikisi de nehire düştü.
    Mutlu bir tablo çizen Başsavcı Zeki, çocuklarından biri olan Çağlar’ın kaçırılmasıyla şoka uğradı. Yıllarca oğlunu aradı ama bulamadı. Çocuğu kaçıran Salih Atmaca’ydı ve onu bir seri katil olarak yetiştirdi. Oğlunu babasına düşman etti.
    TECRİT KİTAP
    Tuncay AKGÖL
    Tuncay Akgöl
    Sayfa 22 - Gece Kitaplığı Tecrit Kitabından Hikaye
  • Yaklaşık olarak İÖ 450'de, Heredotos, bütün hazinesini tüketince, kız kardeşini belli bir miktar getirmesini emrederek, bir geneleve gönderecek kadar soysuz bir firavun olan Khufu hakkında anlatılan bir öyküyü nakletmişti. Sadık kız kardeş denileni yapmıştı. Ama yattığı erkeklerin sayısının dışında, başka bir şeyle anımsanacağı umuduyla, yattığı her erkekten kendisine bir taş hediye etmesini de istemişti. İşte Nil nehri yakınlarındaki Gazze platosunda hala ayakta duran dev piramitlerden birini bu taşlarla inşa ettirmişti!
    Heredot yazdığı sırada, piramitler birkaç bin yıllıktı. Bununla birlikte, o zamandan günümüze kadar geçen iki bin küsur yıla rağmen, piramitlerin kökeni konusunda garip teoriler hiç eksik olmadı.
    Bazı Ortaçağ yazarları, piramitlerin Kutsal Kitap'ta söz edilen Yusuf'un Mısır'da bolluk yıllarında tahıl depolamak için kullandığı tahıl ambarlan olduğuna inanıyorlardı. Son zamanlarda, piramitlerin güneş saati ve takvim, astronomi gözlemevleri, gözlem araçları ve UFO'lar için yer istasyonları oldukları söylenmiştir.
    En yaygın kabul gören teoriye göre, piramitlerin firavun mezarları olduğunu Heredot bile biliyordu. En saygın eski Mısır bilimcilerin bu teoriye hala inanmaları nedensiz değil. Piramitler, Mısır mitlerinin hem güneşin batışı hem de ölümden sonraki yaşam yolculuğuna bağladığı Nil'in batı yakasında dizilidir. Arkeologlar yakınlarda firavunların öbür dünyaya yelken açtıkları törensel cenaze gemilerini bulmuşlardı. Piramitler firavun sarayındaki çeşitli görevlilere ait olduğu sanılan diğer mezarlarla çevrilidir.
    En etkili olanı da, birçok piramidin içinde taş lahitler ya da tabutların bulunmasıdır. On dokuzuncu yüzyılda, lahitlerin üzerlerindeki ya da çevrelerindeki hiyeroglif yazıların, firavunlara bir dünyadan ötekine geçişte yardım etmek amacıyla hazırlanan büyüler olduğu anlaşılmıştı.
    Gel gelelim mezar teorisi, çok önemli bir kanıttan yoksundu; bir kere, bunların içinde gömülü hiç kimse yoktu. On dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın başlarında, kaşifler ve daha sonra arkeologlar art arda piramitlere girdiler. (Nil Vadisi boyunca çeşitli durumlarda seksenden fazla piramit vardır; çöl kumlan altında gömülü başka piramitler de olabilir.) Bu araştırmacı ve arkeologlar, firavun tabutları sandıkları tabutlar buldular, soluklarını tutup açtıklarında her seferinde içlerinin boş olduğunu gördüler.
    Boş mezarlar hep piramitlerin soyulmasıyla açıklanmıştı. Elbette, mezar soyguncularının çoğu, firavunların cesetlerinin değil, hazinelerinin peşindeydi. Ama cesetlerin gerektiği gibi saklandıkları yerleri bulmak için zaman harcamayacaklarının söylenemeyeceği gibi, saf altınla kaplı herhangi bir mumyayı geride bırakacakları da söylenemez.
    Tik mezar soyguncularının eski Mısırlıların kendileri olduğunu, onları kandırmak için büyük çaba harcanmasından çıkarıyoruz. Örneğin, Havvara'da III. Amenemhet piramidinde, giriş hiçbir yere çıkmayan dar bir geçide götüren küçük boş bir odaya çıkar. Bu geçidin tepesinde yirmi iki tondan ağır çeken dev bir taş vardır. Kaygan iniş yolu izlenince tekrar hiçbir yere çıkmayan bir üst koridorla karşılaşılır. Bir duvarda gizli bir tuğla kapı, üçüncü bir geçide açılır, sonra bir ön odaya ve en sonunda mezar odasına ulaşmadan önce, eğik iki tavan bloğu daha geçilir.
    Gene de tüm bunlar boşunaydı; Mısırlı mezar soyguncularına engel olunamıyordu. Bu adamların kararlılıkları, sadece arkeologları değil, dokuzuncu yüzyıl Arap yöneticisi Abdullah Al Mamun gibi geleceğin hazine avcılarını da düş kırıklığına uğratacaktı. Abdullah Al Mamun, geride Khufu'nun Büyük Piramiti'ne ilk keşif seferi olduğunu düşündüğü gezisi hakkında ayrıntılı bir rapor bırakmıştı. Kafileyi bir dizi sahte geçit ve kapalı galerilerde dolaştırdıktan sonra, en sonunda boş lahitlerden başka bir şey bulamadığı mezar odasına ulaşmıştı.
    Napoleon'un fethinden sonra, Mısır'a giden Avrupalı kaşifler, mücevherlerden çok kesme taşlarla ilgilenmelerine karşılık, firavunların anıtlarına onların Mısırlı ve Arap torunlarından ancak biraz daha fazla saygılı davrandılar. 1818'de sonradan kaşif olan eski bir İtalyan sirk göstericisi Giovanni Belzoni, Khufu'nun oğlu Kefren'in piramit duvarlarını aşmak için koçbaşı kullanmıştı. Belzoni Londra'da yaklaşan sergisi için malzeme toplamakla uğraşırken, mezar odası olduğu düşünülen odalarda ceset arayacak kadar uzun süre kalmıştı. Bulduğu tek kemik kalıntısı, belki de firavunun cesedini kaçıran bazı eski soyguncular tarafından bir tür adak amacıyla lahite atılan bir boğaya aitti.
    Hazine ve ceset arayışı 1923'te, İngiliz arkeolog Howard Carter, Tutankhamon'un mezarını keşfettiğinde başarıya ulaştı. Carter'ın bulduğu muhteşem ve el değmemiş hazine düşünülürse, "Kral Tut" şimdi, haklı olarak belki de en ünlü firavundu. Hazine, som altından bir tabut ve firavunun cesedi üzerinde altın bir masktan oluşuyordu.
    Ne yazık ki. bu keşif piramitler hakkında hiçbir şeyi kanıtlamadı, çünkü Tutankhamon bir piramit içinde gömülü değildi. Mezarı Mısır'ın Krallar Vadisi'ndeki kayaların içine oyulmuştu.
    Carter'ın ekibini daha da şaşırtan şey, seferi finanse eden Kont Carnarvon'un ölümüydü. Carnarvon, Krallar Vadisi'ne vardıktan hemen sonra, Kahire'de ölü bulunmuştu. Mezara girmiş olan diğer iki kişi de önce Louvre Müzesi'nde Mısır antik eserleri bölümünün başkanı, sonra da New York Metropolitan Sanat Müzesi'ndeki Mısır antik eserlerinin korunduğu bölümün başkan yardımcısı kısa süre sonra ölmüşlerdi.
    Kaçınılmaz olarak, bu ölümler "firavunun laneti" konusunda her türden saçma sapan spekülasyona yol açmıştı. Bir spekülasyona göre, Carter mezarda üzerinde "Firavunun huzurunu kim bozarsa, ölümün kanatları onu ortadan kaldıracaktır" yazılı bir tablet bulmuştu.
    Lanet olsun olmasın, arayış sürüyordu.
    1952'de, Tutankhamon'un mezarının keşfinden sadece iki yıl sonra, George Andrew Reisner liderliğindeki Amerikalı arkeologlardan oluşan bir ekip, Khufu'nun Büyük Piramiti'nin tabanı yakınlarında çalışıyordu. Makinenin ayaklarını yerleştirmeye çalışan bir fotoğrafçı, rastlantı eseri kayada kesilmiş gizli bir kapının sıvasından bir parçayı kazıdı. Böylece yukarıdan aşağıya taş duvarla kaplı otuz metre yüksekliğinde sütunun bir parçası ortaya çıktı. Dibe ulaşmak iki hafta aldı.
    Orada Reisner, Khufu'nun annesi Kraliçe Hetepheres'in tabutunu buldu. Mezar o zamana kadar çok iyi gizlenmiş olduğundan, Reisner el değmemiş bir gömüt ile karşılaşacağını umarken, lahit boş çıkmıştı. Sadece yaşadıkları düş kırıklığını atlattıktan sonra, arkeologlar odanın duvarında, arkasında küçük bir sandık buldukları sıvalı bir kısmın bulunduğuna dikkat ettiler. İçinde kraliçenin mumyalanmış iç organları vardı.
    Reisner'in tahmini aklına bundan başka bir şey gelmediğini itiraf etmişti kraliçenin önceden başka bir yerde gömülü olması gerektiğiydi. Demek ki, soyguncular mumya sargılarının altındaki mücevherleri almak için kraliçenin cesedini kaldırdıktan sonra, kalıntıları kocası ve oğlunun yanına tekrar gömülmüş olmalıydı.
    Bir piramit içinde el değmemiş bir gömüt bulma umudu 1951 'de, eski Mısır bilimcisi Mısırlı Zekeriya Goneim, Giza'nın dokuz kilometre güneyinde Sakkara'da eskiden bilinmeyen bir piramidin kalıntılarını bulduğunda yeniden canlandı. Bu piramit daha önce hiç dikkat çekmemişti, çünkü yapımcıları daha sonra çöl kumlarının örttüğü temelden başka bir ilerleme kaydedememişlerdi. Başlangıçta, Goneim yarım kalmış bir piramidin sadece bir firavun kalıntısı bulunursa önem kazanabileceğini düşündü. Ama bir tünelin içinde dar bir geçidi izlerken umutları artmıştı. Üç taş duvar boyunca kazarken, daha da heyecanlanmıştı; en başta, bu yol üzerinde hiçbir soyguncu bir mezarı yeniden kapatacak zamanı bulmuş olamazdı. Piramitte mücevherlerin bulunması, nihayet burada soyguncuların hiç erişemedikleri bir mezar olabileceğini gösteriyor gibiydi.
    En sonunda, Goneim, hakkında çok az şey bilinen ama gene de bir firavun olan Sekhemkhet'e ait olduğunu bulduğu bir mezar odasına ulaştı. Goneim altın bir lahdi bulduğunda, o ve meslektaşları dans edip ağlayarak birbirlerini kutladılar. Birkaç gün sonra, Goneim bilim insanları ve gazetecilerden oluşan seyircilerin önünde tabutun açılmasını istedi.
    Tabutun boş çıkması yeni bir şok yaratmıştı.
    Mezarında bir firavun bulunmaması, birçoğu eski Mısır bilimcilerinin piramitlerde gördüğü matematik düzenliliklere dayanan sayısız teorinin doğmasına neden oldu. Örneğin, on dokuzuncu yüzyılda, İskoçyalı astronom Charles Piazzi Smyth, Buyük Piramit'in yeryüzünün çevresini ölçmek için bir model olarak kullanıldığını "keşfetti." Ne yazık ki, Piazzi Smyth'in dikkatli hesaplamaları, büyük miktarda molozun piramidin tabanını hala kapladığı bir zamanda yapılan ölçümlere dayalıydı.
    1974'de, fizikçi Kurt Mendelssohn, piramitlerin mezarlardan çok, kamu işleri projeleri olduğunu ve dağınık kabileler halindeki Mısırlılara ulusal bir kimlik kazandırmayı amaçladığını öne sürdü. Mendelssohn'un teorisi sadece cesetlerin bulunmayışını değil, mezar teorisinin bir başka çetin sorununu, yani birçok firavunun neden birden çok piramit yaptırdığını da açıklıyordu. Örneğin, Khufu'nun babası, Snefru'nun üç piramidi vardı; öldüğünde cesedinin bunların arasında dağıtılmasını istediği kolay kolay düşünülemez. Khufu'nun kendisinin sadece bir piramidi vardı ama burada yeraltı odaları olarak tasarlandığı görülen üç oda bulunuyordu.
    Birçok savunucusu olan bir başka teori, piramitlerin anıt olduğunu söylüyordu bunlar ölen firavunların anıtlarıydı ama soygunculardan uzak tutmak için başka yerlere gizlenen gerçek mezarları değildi. Cenaze takı ve süslerinin bol miktarda bulunmasına karşılık, cesetlere rastlanmayışının nedeni buydu.
    Yine de, eski Mısır bilimcilerinin çoğunluğu, başka amaçlara hizmet de etmiş olsalar, piramitlerin en başta mezar olarak inşa edildiğine inanmaya devam ediyorlar. Bunlar daha alt düzeyde görevlilere ait olan diğer mezarlarla çevrilidir. Eski ve yeni soyguncular onların kalıntılarının çoğunu çaldıysabile, firavunların cesetleri eskiden buralarda bulunuyordu.
    Üzerinde uzlaşılan görüşe göre, piramitleri en iyi, bugün (içinde cesetlerin bulunduğu) 'mastaba' denilen kerpiçten dikdörtgen şeklindeki, düz tepeli mezarlarla başlayan mimari ilerlemenin parçası olarak anlayabiliriz. Daha sonra, mimarlar bir düz tepeli yapıyı diğerinin üzerine yerleştirmeye başlamışlar, en ünlüsü Kahire'nin güneyinde, Sakkara'da hala ayakta duran "basamaklı piramitler" olarak bilinen yapıları yaratmışlardı. En sonunda, birisi basamakları doldurmayı akıl etmiş ve belki de Sakkara'nın altmış kilometre kadar güneyine düşen Meidum'da bilinen tam piramit doğmuştu.
    Arkeolojik gelişme, tanrıbilimsel değişikliklerle çakışmıştı. Mastabalarda bulunan metinler, firavunun gökyüzüne piramitlerin basamaklarını tırmanarak çıkacağına inanıldığını gösteriyor. Gerçek piramitler döneminden kalma daha sonraki metinler, güneştanrı tapımını yansıtıyor ve firavunları güneşin ışınlarına yükselirken betimliyordu. Güneş ışınlarının yeryüzünü aydınlatmasına benzetildiği kadarıyla, piramidin eğimli kenarları, gökyüzüne açılan yeni yoldu.
    Güneş tapımı Mısırlı mimarlara piramitleri tasarlamak için esin vermiş miydi? İlk bakışta, sadece bir merdivenin artık gökyüzüne ulaşmanın pratik bir yolu olarak görülmemesi nedeniyle, tonlarca taşın çıkarılması, taşınması ve yerlerine yerleştirilmesi olanaksız görünüyor. Ama 4500 yıl sonra bizim için bunu kavramak ne kadar zor olsa da, Mısır halkı bunun çabaya değdiğini düşünmüş olmalıydı. (Ve piramitleri Yahudi köleler inşa ettiği şeklindeki yaygın inanışa rağmen, bunları yapan Mısırlılar'dan başkaları değildi.)
    Mısır uygarlığından kalan hemen hemen her şey ölümle ilgilidir. Ölümün dinlerinin, edebiyatlarının, sanatlarının belirleyicisi olduğu anlaşılıyor. Firavunlar için, ölümden sonraki yaşam, ister merdivenlere tırmanarak olsun, ister güneş ışınları yoluyla olsun, açıkça çok somut bir amaçtı. Bu nedenle, eski Mısır uygarlığını günümüze taşıyan bu anıtların, ölülerine bir yuva bulmak amacıyla yapıldığını neredeyse kesin bir biçimde söyleyebiliriz.
  • 304 syf.
    ·5 günde·10/10
    “İnsan, para kazanmak için, ünlü olmak için, kızlarla çıkmak için, ileride rahat etmek için veya arkadaş kazanmak için yazı yazmaz. Yazdıklarını okuyanların hayatlarını ve kendi hayatını zenginleştirmek için yazar. Ayakta durmak, iyi olmak ve kendini aşmak için yazar. Bir de mutlu olmak için, tamam mı? Mutlu olmak için. Bu kitabın bir kısmı -belki çok fazla kısmı- yazı yazmayı nasıl öğrendiğimle ilgili oldu. Çoğu da, size daha iyisini nasıl yapabileceğinizi anlatmak içindi. Geri kalan -ve belki de en iyi- kısmı ise bir ruhsat belgesi: yapabilirsiniz, yapmalısınız ve eğer başlayacak cesaretiniz varsa başlayın. Yazı yazmak bir sihirdir, diğer tüm yaratıcı sanatlar gibi hayatın suyudur. Su bedava. Öyleyse için. Kana kana için.”

    —Stephen King, Yazma Sanatı / syf. 280


    Kitapta iki önsöz var ve ikisinde de King bu kitabın otobiyografi kitabı olmadığının altını çizmiş ama ilk yüz sayfayı okurken tam olarak o izlenime kapılıyorsunuz. Kalan üçte ikilik kısımda ise yazarın baştaki uyarısı anlam kazanıyor. Nasıl bir yazara dönüştüğünü anlatan olayları ve yaşam durumlarını aktardığı anı bölümünü (C.V.) bitiriyor ve işin mekanik kısmına geliyor. Bu kısım King için ilk kısımdan daha önemliymiş: “Sanırım kitabın anahtar bölümü, yani seminerlerde ve konuşmalarımda sorulan sorulara ve sorulmasını arzu ettiğim... dille ilgili sorulara vereceğim yanıtlar kalmıştı.”

    Bu kitap tabii ki yazar olacaklara madde madde kurallar sıralayan, komutlar veren, sınırları net bir çalışma programı çizen bir kitap değil. Tanıdığım kadarıyla Stephen King’in tarzı bu değil. Sadece kendi okuma deneyimlerini, yazma yolunda başından geçenleri ve aldığı dersleri anlatarak; deneyimleri ışığında elli altı yaşında, artık kendini kanıtlamış, otuzdan fazla kitap yazmış bir yazar olarak nacizane (ara sıra da hiddetli ve şiddetli :D) tavsiyelerde bulunuyor. Ama yine de o samimiyeti, araya serpiştirdiği yüzde tebessüm oluşturan esprileri benim için güzel sürprizlerdi. Kitabın yazım amacını göz önüne alınca böyle bir sıcaklık beklemiyor insan.

    Kitapları “akıcı” diye nitelemekten hoşlanmıyorum ama bu kitap gerçekten yağ gibi aktı gitti. Yine türünü göz önüne alınca (öğretici metin) kitaptan beklemeyi ummayacağınız bir artı bu. Araya okul ve her zamanki sorumluluklarım girmese eminim bir günde bitirirdim.

    Ben her zaman, özellikle çok yoğun ve zirvede duygular yaşadığım zaman, bir şeyler yazdım. Eskiden günlük de tutardım ama bu işte profesyonelleşmeyi düşünmedim hiç. Yazarlığı meslek olarak görmedim çünkü bende öyle bir pırıltı olduğuna inanmıyorum. Çoğu zaman kendim, bazen de arkadaşlarım için yazıyorum. Bir de burada halka açık ( :D ) incelemelerim var o kadar. Blog işine de yeltenmedim bu zamana kadar. Yani kitabı okuma amacım, iyi bir yazardan işin tekniğini öğrenip sonra kollarımı sıvamak ve onun rehberliğinde yazmaya koyulmak değildi. Ben Stephen King’in sadece bir kitabını (O) sitedeki S.K. okuma etkinliği kapsamında okudum. O da King’in en baba kitaplarından biriymiş, sonradan öğrendim. Stephen King’in diline de anlatımına da, kitabı okurken yaşadığım yüksek doz korku ve gerilime de bayılmıştım ama Yazma Sanatı’na kadar yazarın başka bir kitabını da okumadım. Normalde ilk okuduğumda çok beğendiğim bir yazarın ikinci bir kitabını da peşi sıra okumaya çalışıyorum ama bu kitap yazarın bana göre en iyi kitabı olduğu için (tek bir kitabını okuyup nasıl en iyi kitabı olarak seçtiğimi sormayın tamamen okuduğum yorumlar ve altıncı his meselesi. Saçmaladığımı düşünüyorsanız da bu mukayesemi görmezden gelin.) öbür kitaplarının beni çok etkileyemeyeceğini düşünüp erteledim sanırım. Yazma Sanatı ile kütüphanede karşılaşıp biraz inceleyince, kitaplarını okumadan önce bunu mu okusam dedim ve çok düşünmeden aldım çıktım. İyi ki de önce bunu okumuştum. Hoş, yazarın romanlarından sağlam spoiler de yemedim değil ama olsun. Sonuçta bence okuma sıralamamda doğru bir yere koydum.

    O kadar şey yazdım hâlâ kitapla ilgili doğru düzgün iki cümle kuramadım gibi hissediyorum. Bu kitabı okumak, King’le bir kafede oturup sohbet etmek gibiydi. Gerçekten samimi ve içtendi. Sıkıldığım tek bir sayfa olmadı. Ne yaptığını bilen, usta bir yazarın kaleminden bir şeyler okumak bana her zaman kendimi şanslı ve ayrıcalıklı hissettirir zaten. Bu kitabı okuduğum için ayrıcalıklı hissetmem gereken bir sebep daha var. Onu, kitabı almaya yeltenirseniz kitap sitelerinden bakarken göreceksiniz. Kitabı temin etmeye çalışırken size bol şans çünkü HİÇBİR SİTEDE STOKTA YOK, Altın Kitap artık basmıyor ve kitap karaborsaya düşmüş durumda. Sebebini bilmiyorum her zaman kurgu yazan bir yazarın kurgu dışı ilk kitabı çok fazla talep görmedi belki de. Satış fiyatı normalde 20 lira olan kitabın ikinci elini 60 liraya satılığa çıkarmışlar. Bilmiyorum belki bir gün bir sahafta çok daha uygun fiyatlısına denk gelirsiniz Ben de kütüphaneden alıp okudum ve bir şekilde kütüphaneden satın alma niyetim var. Daha önce başka bir kitap için denediğimde olumlu sonuç alamadım ama bu kitaptan kolay kolay vazgeçmem çünkü gözümde tam bir hazine. Buraya kadar okuduysanız teşekkürler...

    “Neredeyse sonuna geldik. Daha iyi bir yazar olmak için ihtiyaç duyduğunuz her şeye temas ettiğimden kuşkuluyum ve tüm sorularınıza yanıt vermediğimden eminim, ama yazı hayatının en azından özgüvenle söz edebileceğim yanlarından bahsettim. Yine de belirtmem gerekir ki, bu kitabı yazarken en az hissettiğim şey özgüvendi. Uzun süren fiziksel acı ve kendi kendimden kuşkuya düşmek oldu.”

    — Stephen King, Yazma Sanatı (syf. 257)