• Şimdi yanında Yonca da olduğu için daha rahat konuşuyordu. Selim duymamış göründü. Yonca'ya yaklaştı. Çocuğu koltuk altlarından yakalanarak havaya kaldırdı. Havada öylece bir süre tuttu. Yonca'nın gülümsemesine şimdi korku karışmış, yukarıdan Selim'e bakıyordu. Genç adam düşürür gibi indirdi kızı, kucağına alarak iskemleye oturdu.
    -Senin adın ne bakayım? diye sordu yapma bir tatlılıkla.
    Selim'in onu konuşturmak için böyle gelişigüzel bir soru sorduğunu anlamış gibi cevap vermedi çocuk. Elini ağzına soktu.
    -Çıkar elini ağzından! dedi annesi. Bak sana adını soruyor
    Yonca nin kızardığını görünce üstelemedi. Daha ileri varırsa ağlayacağını biliyordu. Yonca bütün vücudunu gererek Selim'in kucağından yere kaydı, pencerenin yanına giderek oradan ona bakmaya başladı.
    -Benim otomobilim var, dedi Selim, seni gezmeye götürürüm gelirsen kucağıma.
    Kızın yine de yanaşmadığını görünce annesine döndü :
    -Pazar günü Gebze'ye gideceğim, dedi. Öteberi var buraya getirilecek. Bedri ağabey isterse hep birlikte gideriz, çocuklara da gezme olur.
    Filiz şimdiden bir şey söyleyemezdi, Bedri'ye danışması gerekiyordu. Bedri böyle gezilerden pek hoşlanmazdı ama çocuklar için gerçekten büyük bir eğlence olurdu bu yolculuk. Kim bilir bu mevsimde ne güzeldi oraları!
    -Cennet gibi, dedi Selim.
    -Hiç gitmedim Gebze'ye, dedi Filiz. Nasıl gidiliyor? Hangi yolda?
    -Ankara asfaltından. Kaymak gibi yol. Yanm saat çeker çekmez. Çınarların altında kır kahveleri var. Yemek de götürebiliriz buradan.
    Müdürleri bir angarya için yolluyordu Selim'i Gebze'ye. Küçük bir denk bir teneke de yağ getirecekti oradan. İyi adamdı müdür. İyi olmasa ne gelir elden! Yaşam zordu.
    -Ekmek aslanın ağzında.
    Filiz yıllardan beri böyle bir gezmeye gitmemişti. Bir kez çocukken Sapanca'ya gitmişlerdi büyük halasına trenle. Dolma, börek, çay, kahve, kap kacak, tam bir sepet dolusu yiyecek ve öteberi almışlardı yanlarına. Telgraf tellerine baktığını anımsıyordu. Teller yükselip alçaldıkça direkler geçmişti önünden düzenle. İstasyonda trenden inişleri, yol, sonra o ağaç altları. Büyükler hasırlarda yan gelirken çocuklar ter içinde koşup oynamışlardı. Bahçeler elma doluydu. Şu manavlardan kilosunu sekiz liraya alamadığımız elmalar, ağaçlardan sarkıyordu tekmil. Sonra elma yığınları vardı, doyasıya elma yemişlerdi.
    -Gebze'de elma bulunmaz, dedi Selim. Gebze'den üzüm çıkar. Şimdi de üzümün mevsimi değil.
    -Biliyorum, dedi Filiz. Bir şey yemek gerekli değil ya! inşallah Bedri ister!
    -İş siz isteyin! Siz istedikten sonra Bedri ağabey nasıl olsa razı olur.
    Filiz bir eziklik duydu içinde. Anlatamadığı, doğru dürüst yamadığı için hiçbir zaman anlatamayacağı, aksayan bir şey vardı onda. Mutluluk, su içmek, dolaşmak, çiçek koparmak kadar kolay görülse de hiçbir zaman mutluluğa eremeyeceğini biliyordu. Birtakım görünür görünmez engeller vardı. Bu engellerin çoğunu Bedri çıkarmıştı önüne. Bedri'nin az para kazanmasını, kazandığının çoğunu da içkiye, kitaba, hovardalığa yatırmasını, kimi gün çoluğunu çocuğunu aç bırakmasını -bu da olmuştu çünkü- pek o kadar önemsemiyordu. Evine bağlı bir adam olsa, kafa kafaya verip geçinseler, gül gibi yaşarlardı. Değil. Bu da değil! İçinden bir düşmanlık kabanyordu Bedri'ye. Niçin? Bilgisizliği, güçsüzlüğü, eksikleri yüzünden mi mutsuzdu yoksa! Ama Bedri' nin ondaki bu eksiklik duygusunu, bir çiçek yetiştirir gibi, gece gündüz üstüne titreyerek büyüttüğünü, beslediğini de sezinliyordu. Öyleyse? Bedri'ye varacak yerde herhangi başka bir adamla, sözgelimi Selim'le evlenseydi yine böyle mi olacaktı? "İnsanın en büyük düşmanı insandır," demişti Bedri. Bak bu doğru! Erkek olsun, kadın olsun, o da insanlardan hoşlanmıyordu. Hele giyinip kuşanıp bacak bacak üstüne atan, erkek gibi konuşan, karşısındakini sinek gibi gören kadınlardan iğreniyordu. Böyle biriyle karşılaştı mı, büyülenmiş gibi, kala kalıyordu. Elleri büyüyor, ağzı çarpıliyor, pabuçlan, üstü başı birdenbire eskiyor, dökülüveriyordu sanki. Bir yerini, bir şeylerini gizlemeye çalışıyor, beceremiyordu. "Ne bakıyorsun öyle yüzüme? Ben buyum işte!" diye bağırmak geliyordu içinden. Ama insanın, "Ben buyum işte!" diye bağırabilmesi için, az da olsa, bir şey olması gerekiyordu. Oysa Filiz hiçti, bir hiç. "Kadınlığım da yok!" diye yineliyordu. Güzel olduğun».söylüyorlardı. Yetmiyordu bu ona. istediği kadar güzel olsun!
    Oktay Rifat
    Sayfa 85 - Yapı Kredi Yayınları
  • Delikanlı, "Çok haklısınız, Mösyö Poirot," dedi. "Giraud denilen o adam terbiyesizin teki. Birinin onu yenmesi çok hoşuma gidecek."

    "Öyleyse sizden bir ricada bulunabilir miyim?"

    "Tabii."

    "Trene binin ve Merlinville'den sonraki istasyonda inin. Abbalac'da. Oradaki bagaj memuruna iki yabancının cinayet gecesi bir bavul bırakıp bırakmadıklarını sorun. Küçük bir İstasyon Abbalac. Memur o geceyi mutlaka hatırlayacaktır. Bunu yapar mısınız?"

    Genç adam şaşırmıştı ama yardıma da hazırdı.

    "Tabii yaparım."

    Poirot, "Arkadaşımla benim başka bir işimiz var da," diye açıkladı. "On beş dakika sonraki trene yetişebilirsiniz. Sizden villaya dönmemenizi de rica edeceğim. Giraud'un sizi yolladığımı öğrenmesini istemiyorum."

    "Pekâlâ. Hemen istasyona gideceğim." Jack ayağa kalktı.

    Poirot ansızın onu durdurdu. "Bir dakika, Mösyö Renauld. Beni şaşırtan bir nokta var.

    Bu sabah Mösyö Hautet'e cinayet gecesi Merlinville'de olduğunuzu neden açıklamadınız?" Jack Renauld kıpkırmızı kesildi. Sonra kendini zorlayarak sakin bir tavır takındı.

    "Yanılıyorsunuz. Bu sabah sorgu yargıcına da söylediğim gibi o gece Oherbourg'daydım." Poirot bir kedi gibi gözlerini kısarak delikanlıyı süzdü. Şimdi gözkapaklarının arasından sadece yeşil bir pırıltı görülüyordu.

    "O halde yaptığım bu hata çok ilginç olmalı. Çünkü istasyondaki memurlar da aynı şekilde düşünüyorlar. Hepsi de sizin on bir kırk treniyle geldiğinizi söylüyor."

    Jack Renauld bir an tereddüt etti. Sonra da kararını vererek, "Öylede olsa ne çıkar?" dedi, "Herhalde babamın öldürülmesiyle bir ilişkim olduğunu iddia etmeyeceksin?" Başını azametle arkaya atmıştı.

    "Buraya gelmenizin nedenini öğrenmek isterdim."

    "Aslında basit. Nişanlım Matmazel Daubreuil'ü görmeye gelmiştim. Uzun bir yolculuğa çıkmak üzereydim. Ne zaman döneceğim de belli değildi. Gitmeden önce onu görmek ve duygularımın değişmediğini söylemek istiyordum."

    "Peki, matmazeli gördünüz mü?" Poirot gözlerini genç adamın yüzünden ayırmıyordu.

    Renauld bir an durdu. Sonra, "Evet," diye cevap verdi.

    "Sonra?"

    "Son treni kaçırmış olduğumu anladım. St. Beauvais'ye kadar yürüdüm. Oradaki bir garajı açtım. Ve bir araba kiralayarak onunla Cherbourg'a gittim."

    "St. Bauveais? Orası buradan on beş kilometre uzakta. Bir hayli yol yürümüşsünüz, mösyö."

    "İ... içimden yürümek geldi."

    Poirot bu açıklamayı kabul ettiğini belirtmek için başını eğdi. JackRenauld,şapkasınıalarak çıktı. Poirot hemen onun arkasından fırladı.

    "Çabuk, Hastings. Onun peşinden gidelim." Jack Renauld'nun peşine takıldık. Ama arkadaşım onun Merlinville istasyonuna girdiğini görünce durdu. "İşler yolunda. Oyuna kandı. Abbalac'a giderek o hayali bavulu soracak. Evet, dostum, bu benim küçük masallarımdan biriydi."

    "Onu Merlinville'den uzaklaştırmak istedin!" diye bağırdım.

    "Şaşılacak kadar zekisin, Hastings! Gel, şimdi villa Genevieve'e gidelim."
  • Mecburiyet
    Kadın hâlâ derin uykuda, düzenli ve güçlü nefesler alıp veriyordu. Hafif aralanmış ağzı gülümseyecek ya da bir şeyler söyleyecek gibiydi ve yorganın altındaki genç, diri göğüsleri huzurla inip kalkıyordu. Pencerelerden içeriye yeni doğan günün ilk ışıkları vuruyordu. Fakat kış sabahının ışığı zayıftı. Karanlıkla aydınlık arası bir ışık kararsız bir şekilde vuruyordu uyuyan her şeye ve örtüyordu üstünü.
    Ferdinand sessizce kalkmıştı, nedenini kendi de bilmiyordu. Şimdilerde bunu çok sık yaşıyordu; çalışırken birden kalkıyor, şapkasını kaptığı gibi evden çıkıyor, kendini tarlalara atıyor, hızla ve giderek daha hızla, bitkin düşünceye, dizleri titreyinceye, şakaklarındaki nabzı deli gibi atıncaya kadar koşuyor, sonunda kendini bilmediği yabancı bir yerde buluyordu. Ya da hararetli bir sohbetin ortasında öylece donup kalıyor, söylenenleri anlamıyor, soruları duymuyor, kendine gelmek için tüm gücüyle silkinmek zorunda kalıyordu. Bazen de akşamları üstünü değiştirmeyi unutuyor, ayağından çıkardığı ayakkabıları elinde, ya karısının seslenmesiyle yerinden sıçrayıncaya ya da birdenbire elindeki ayakkabılar yere düşünceye kadar yatağın kenarında öylece oturup kalıyordu. 
    Sıcak odasından balkona çıktığında soğuktan titremeye başladı. Farkında olmadan ısınmak için dirseklerini bedenine bastırdı. Aşağıdaki manzara hâlâ sisle kaplıydı. Yüksekteki evinden baktığında genellikle beyaz bulutların hızla süzülüşünü bir ayna gibi yansıtan Zürich gölünün üzerine şimdi kalın, süt gibi köpükler yayılmıştı. Bakışlarının ve ellerinin değdiği her yer nemli, karanlık, kaygan ve griydi; ağaçlardan sular damlıyor, kirişlerden nemler sızıyordu. Yeni güne uyanan dünya biraz önce selden kurtulmuş, saçlarından sular damlayan bir insana benziyordu tıpkı. Sisli gecenin içinden insan sesleri yükseliyordu, fakat bu sesler suda boğulan bir insanın çıkardığı hırıltılar gibiydi, bazen de çekiç sesleri ve uzaktaki bir kilisenin kulesinden çıkan çan sesleri geliyordu; fakat her zamanki gibi net değil, nemli ve paslı bir sesti duyulan. Islak bir karanlık duruyordu kendisiyle dünyası arasında.
    Üşüyordu. Fakat yine de elleri ceplerinde, sisin ve karanlığın ardından ortaya çıkacak manzarayı görmek için hiç kıpırdamadan orada öylece duruyordu. Sis, gri bir kâğıt gibi aşağıdan yukarıya doğru yavaş yavaş kalkarken Ferdinand, aşağıda sabah sisinin arkasına gizlendiğinden emin olduğu ve düzenli, berrak çizgileriyle varlığını aydınlatan o çok sevdiği manzarayı sonsuzca özlediğini hissetti. Kim bilir kaç kez içindeki karmaşadan kaçıp bu pencereye gelmiş, dışardaki huzur dolu manzaraya bakarak rahatlamıştı; karşı kıyıda evler sevimli bir şekilde yan yana dizilmişti, mavi suları zarafetle yaran küçük bir vapur, kıyıda neşeyle süzülen martılar, kırmızı bacalardan çıkan ve öğleyin çalan çan sesleriyle birlikte göğe yükselen gümüş renkli dumanlar, ona o kadar açık, o kadar net bir şekilde ‘Huzur! Huzur!’ diye bağırıyorlardı ki, dünyanın delirdiğini bilmesine rağmen bu güzelliklere inanıyor ve kendisine vatan seçtiği bu ülke sayesinde birkaç saatliğine de olsa kendi vatanını unutuyordu. Aylar önce zamandan ve insanlardan kaçan, savaşan ülkesinden İsviçre’ye gelmiş bir kaçaktı; gördüğü vahşet ve dehşet yüzünden korkudan büzülmüş, altüst olmuş ruhunun burada düzeldiğini, iyileştiğini ve yaralarının kabuk bağladığını fark etmiş, buranın eşsiz manzarasının, renklerinin onu kendisine çektiğini ve içinde resim yapma arzusunu uyandırdığını hissetmişti. Bu nedenle ne zaman bu manzarası kararsa, kendisini yabancı ve uzağa atılmış hissediyordu, tıpkı bu sabah saatlerinde olduğu gibi, çünkü sis her şeyin üzerini örtmüş, manzarasını engellemişti. Aşağıda, karanlıkta kapalı kalan herkese, onlar gibi uzaklarda gömülüp kalmış memleketinin insanlarına karşı sonsuz merhamet hissediyor, onlarla beraber olmak, yazgılarını paylaşmak için sonsuz bir özlem duyuyordu.
    Bu mart sabahında sisler arasında bir yerde, bir kilisenin çanı dört kez çaldı, sonra sanki saati kendi söylüyormuş gibi sekiz kez daha çaldı. Ferdinand önünde dünya, arkasında uykusunun karanlığındaki karısı olmasına rağmen kendini bir kulenin tepesinde tarifsiz bir yalnızlık içinde hissediyordu. Yüreğinin derinliklerinde bu sis duvarını parçalamak, bir yerlerde uyanışın, aydınlanışın mesajını, yaşamın gerçekliğini, güvenliğini, kesinliğini hissetmek istiyordu. Bakışlarını ileriye yönelttiğinde, aşağıda köyün bittiği ve yolun kısa kıvrımlarla yukarıya kadar çıktığı yerde, sislerin içinde insan ya da hayvan, bir şeylerin yavaş yavaş hareket ettiğini sandı. Ne olduğu belli olmayan bu küçük şey gittikçe yaklaşıyordu, Ferdinand kendisinden başka birinin uyanık olmasına sevindi önce, öte yandan yakıcı ve hiç de sağlıklı olmayan bir merak sardı benliğini. Gri cismin ilerlediği yerde civar köylere ya da buraya çıkan bir dört yol ağzı vardı: Gelen yabancı bir an soluklanmak için duraklar gibi oldu. Sonra ağır ağır dar patikadan yukarı çıkmaya başladı.
    Ferdinand birden huzursuzlandı. ‘Bu yabancı da kim?’ diye sordu kendi kendine. ‘Nasıl bir mecburiyet onu da benim gibi sıcak yatağından sabahın ışığına çıkardı acaba? Bana mı geliyor, benden ne istiyor?’ Hafif sisin içinden tanıdı onu: Postacıydı. Her sabah kilisenin çanı sekiz kez vurduğunda buraya tırmanırdı, Ferdinand onun uçlara doğru kırlaşan kızıl, denizci sakallı kaba yüzüne ve mavi gözlüğüne baktı. Nussbaum[1] idi adı, Ferdinand ise sert hareketleri ve mektubu vermeden önce ciddi bir tavırla büyük, siyah deri çantasını sağ tarafına çekerken vakur bir tavır takınması nedeniyle Nussknacker[2] diyordu ona. Ferdinand, onun yere kuvvetle basa basa, çantayı sol tarafına atıp, kısa bacaklarıyla son derece ciddi yürüdüğünü görünce gülümsemeden edemedi.
    Fakat birden dizlerinin titrediğini hissetti. Gözlerinin üstüne doğru kaldırdığı eli bir anda felç olmuş gibi yana düştü. Bugün, dün ve haftalar boyunca hissettiği huzursuzluğu birden geri dönmüştü sanki. Postacının adım adım kendisine doğru geldiğini hissediyordu. Ne yaptığını bilmeden kapıyı açtı, uyuyan karısının yanından yavaşça geçerek dışarıya süzüldü ve hızla merdivenlerden indi, bahçe parmaklıklarından aşağıya, postacıya doğru yürüdü. Bahçe kapısında karşılaştılar. “Benim için... benim için...” Üçüncüsünde söyleyebildi ancak: “Benim için bir şey var mı?”
    Postacı ona bakabilmek için buğulanmış gözlüğünü kaldırdı. “Elbette, elbette.” Bir hareketle siyah çantasını sağ tarafına aldı, parmaklarıyla -kocaman solucanlar gibiydiler, nemli ve soğuk sisten kızarmış parmaklarıyla- yokladı mektupları. Ferdinand titriyordu. Sonunda postacı çantadan bir mektup çıkardı. Büyük, kahverengi bir zarftı, üstünde “resmi” damgası ve Ferdinanden adı vardı. “İmzalamanız gerekiyor,” dedi postacı, mürekkepli kalemini ıslatıp Ferdinand’a uzattı. Ferdinand heyecandan imza olarak okunmaz bir şekilde ismini karaladı.
    Sonra şişman kırmızı elin ona verdiği mektubu aldı. Fakat Ferdinand’ın parmakları o kadar uyuşmuştu ki, zarf bir anda elinden kayıp yere, ıslak toprağa, nemli ağaç yapraklarının üzerine düştü. Almak için eğildiğinde kokuşmuş, çürümüş bir şeylerin kokusu geldi burnuna.
    İşte buydu, haftalardır gizli ve sinsi bir şekilde huzurunu kaçıran, bozan buydu, iradesine rağmen beklediği mektuptu; anlamsız, saçma sapan, anlaşılmaz, bilinmeyen, anonim uzaklıklardan kendisine gelen, onu el yordamıyla arayan, daktiloda yazılmış donuk makine sözcükleriyle sıcak yaşamına, özgürlüğüne uzanan, saldıran bu mektuptu. Keşfe çıkmış bir süvari yeşil, sık ormanlıkta görünmez çelik bir namlunun kendisine yöneldiğini ve içindeki küçük kurşunun karanlığa, bedeninin içine girmek istediğini nasıl hissederse, Ferdinand da bu mektubun bir yerlerden çıkıp geleceğini biliyordu. Karşı koymak için çevirdiği, geceler boyunca düşüncelerine nüfuz eden tüm o küçük dolaplar boşunaydı demek: Ve işte şimdi onu bulmuşlardı. Çok değil, daha sekiz ay önce öbür tarafta kendisini bir at tüccarı gibi muayene eden, kolundan tutup kaslarını yoklayan askeri doktorun karşısında çıplak, soğuktan ve tiksintiden titreye titreye durduğu ve kendini son derece aşağılanmış hissettiği sırada yaşadığımız bu çağın insan onurunu hiçe saydığına ve Avrupa’nın içine düştüğü esarete bizzat tanık olmuştu. Vatansever lafların boğucu havasına ancak iki ay dayanabilmişti, fakat bir süre sonra yavaş yavaş nefes alamaz hale gelmiş, insanlar onu ikna etmek için ağızlarını açtıklarında yalanın sarı rengini dillerinde görmeye başlamıştı. İnsanların söylediği her şey onu tiksindirmişti. Boş patates çuvallarıyla şafak vakti pazarın basamaklarında oturan ve soğuktan tir tir titreyen kadınların bakışları yüreğini parça parça etmişti: Yumruklarını sıkıp etrafta dolanırken öfke ve kinle dolmaya başladığını hissetmiş, içindeki bu inanılmaz nefretten tiksinti duymuştu. Sonunda birinin yardımıyla karısıyla birlikte İsviçre’ye geçebilmeyi başarmıştı, sınırı geçer geçmez birden içi yaşam sevinciyle dolmuştu. Başı o kadar dönmüştü ki bir direğe tutunmak zorunda kalmıştı. Uzun bir süre sonra ilk kez yeniden hayat, insan, eylem, irade, güç gibi duyguları hissetmişti. Ciğerleri havadaki özgürlüğü içine çekmek için hazırdı. Vatan onun için artık daha çok bir hapishane, bir mecburiyetti. Yabancı diyar ise dünyadaki vatanı, Avrupa insanlık demekti.
    Fakat bu mutluluğu ve hafiflemiş duyguları pek uzun sürmedi; sonrasında o korku yine geldi. İsmiyle bu kanlı çalılığa takılıp kaldığını, geçmişinden kurtulamayacağını biliyordu. Bilmediği, tanımadığı, fakat onu bilen ve özgür bırakmayan bir şeyler olduğunu hissediyordu. Görünmez bir yerlerde pusuya yatmış, uykusuz, soğuk bir gözün onu gözlediğini biliyordu. Tamamen içine döndü, ‘Birliğine teslim ol’ çağrılarını görmemek için hiç gazete okumadı, izini kaybettirmek için evini değiştirdi, mektuplarının karısı adına poste restante[3] ile gönderilmesi için talimat verdi. İnsanların sorularına maruz kalmamak için onlarla konuşmaktan kaçınıyordu. Asla kente inmiyor, tuval ve boya alması için karısını gönderiyordu. Zürich gölü yakınlarındaki küçük bir köyde bir köylüden kiraladığı evde varlığını, ismini unutturmaya çalışıyordu. Fakat bildiği bir şey vardı: Herhangi bir çekmecede yüz binlerce kâğıdın arasında bir kâğıt vardı. Biliyordu. Günün birinde, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda bu çekmece çekilecekti - bu çekmecenin açıldığını duyuyordu, adını yazan daktilonun tuşlarının vuruşunu duyuyor ve biliyordu, bu mektup onu buluncaya kadar dolanacak, dolanacaktı.
    Ve işte o mektup şimdi elindeydi, titriyordu, soğuktu ve fiziksel olarak parmaklarının arasındaydı. Ferdinand sükûnetini korumaya çalıştı. ‘Bu yaprağın ne önemi var?’ diyordu kendi kendine. ‘Yarın öbür gün burada binlerce, on binlerce, yüz binlerce yaprak fundalıklarda çiçek açacak ve her biri benim için yabancı olacak, tıpkı bunun gibi. Bu “resmi” yazısı da ne demek? Okumam gerektiği anlamına mı geliyor? Ben kimsenin amiri ya da komutanı değilim, insanlar üzerinde yaptırım gücüm yok, kimseye emredemem, fakat kimse de bana bir şey emredemez. İsmim ne arıyor orada - bu ben miyim? Onun ben olduğumu söylemem için kim beni mecbur edebilir, orada ne yazdığını okumam için kim beni mecbur edebilir? Okumadan yırtarsam, parçaları göle kadar uçuşur ve ne ben bir şey bilirim ne de dünya. Bu mektubu görmezden gelebilirim, bir damlanın ağaçtan toprağa düşmesinden daha hızlı, yırtıp atabilirim. İçinde ne olduğunu ancak istersem öğrenebileceğim bu yaprak nasıl beni huzursuz edebilir? Ve ben istemiyorum. Ben özgürlüğümden başka bir şey istemiyorum.’
    Parmakları sert zarfı yırtıp parçalarını lime lime etmek için geriliyordu. Fakat çok garip: Kasları onu dinlemiyordu. Ellerindeki bir şey iradesine karşıydı, itaat etmiyorlardı. Bütün kalbiyle yırtıp parçalamak istediği halde parmakları gayet dikkatle açtı zarfı, titreye titreye katlanmış beyaz kâğıdı düzeltti. Kâğıdın üzerinde zaten bildiği bir şey yazıyordu. “Sayı: 34.729 F. Sayın... M. Bölge Komutanlığının emriyle askerliğe elverişliliğinizin tespiti için en geç 22 Mart’a kadar Bölge Komutanlığının 8 nolu odasında tekrar muayeneye gelmeniz gerekmektedir. Askeri evrakı bu amaçla gideceğiniz Zürich Konsolosluğu’ndan temin edebilirsiniz.”
    Bir saat sonra odaya yeniden girdiğinde elinde bir buket çiçekle gülümseyerek yanına gelen karısıyla karşılaştı. Karısının yüzünde kaygısızlığın ışıltısı parlıyordu. “Bak, ne buldum ben?” dedi. “Orada, evin arkasında, çayırlarda açıyorlar, ağaçların arkasındaki gölgeliklerde hâlâ kar var.” Karısını memnun etmek için elindeki çiçekleri aldı, sevdiğinin endişesiz yüzüne bakmamak için başını çiçeklerin üzerine eğdi ve ardından kendisine atölye yaptığı çatı katındaki odasına çıktı.
    Fakat çalışamadı. Tuvalin önüne geçer geçmez daktilonun sert vuruşlarıyla yazılmış sözcükler gözlerinin önünde belirdi. Paletteki boyalar çamur ve kan gibi göründü gözüne. Cerahat ve yaralar geldi aklına. Hafif gölgede duran kendi portresi, askeri üniformalı halini gösteriyordu. “Çılgınlık bu! Çılgınlık!” diye bağırdı, bağırırken de gözünün önüne gelen bu resimleri korkup kaçırtmak istercesine ayağıyla yere vurmaya başladı. Fakat elleri titriyor ayaklarının altındaki yer sallanıyordu. Uzanmak istedi. Küçük bir sandalyeye çöktü ve karısı öğle yemeğine çağırıncaya kadar orada kaldı.
    Aldığı her lokmada adeta boğuluyordu. Boğazında, yukarıda acı bir şeyler vardı; önce aşağıya inen, sonra yine yukarıya çıkan acı bir şey. İki büklüm hiç konuşmadan sessizce oturduğu yerden karısının kendisini izlediğini fark etti. Birden karısının usulca elini elinin üzerine koyduğunu hissetti. “Neyin var Ferdinand?” Yanıt vermedi. “Kötü bir haber mi aldın?” Sadece başıyla onayladı ve yutkundu. “Ordudan mı?” Yine sadece başıyla onayladı. Karısı sustu. Ferdinand da sustu. Bu düşünce adeta bunaltıcı ve boğucu bir şekilde birdenbire odanın ortasına düşmüş, odadaki her şeyi, nesneleri bir kenara itmişti, geniş ve yapış yapıştı, başlayıp da bitiremedikleri yemeklerin üzerine çökmüştü, adeta bir sümüklüböcek gibi enselerinde sürünüyor ve ürkütüyordu. Bu düşüncenin ağır yükünden orada öylece iki büklüm, sessizce oturuyor, birbirlerinin yüzüne bile bakmaya cesaret edemiyorlardı.
    En nihayet karısı şunu sorduğunda sesinde bir şeyler kırılmış, yıkılmış gibiydi: “Seni konsolosluğa mı çağırdılar?” - “Evet.” - “Peki gidecek misin?” Ferdinand titriyordu. “Bilmiyorum, fakat gitmek zorundayım.” “Niçin zorundaymışsın? İsviçre’de sana emir veremezler. Burada özgürsün.” Birbirine kenetlenmiş dişlerinin arasından öfkeyle tıslarcasına “Özgür! Bugün kim özgür ki?” dedi. - “Özgür olmak isteyen herkes. Ve en çok da sen. Bu nedir ki?” - Karısı, onun önündeki kâğıdı sinirle fırlatıp attı. - “Bunun senin üzerinde nasıl bir gücü olabilir ki, zavallı bir büro memurunun yazdığı bu kâğıt parçasının senin gibi canlı, özgür bir insanın üzerinde nasıl bir gücü olabilir? Bu sana ne yapabilir, nasıl bir zarar verebilir?” - “Kâğıt değil, ama gönderen zarar verebilir.” - “Kim gönderiyor bunu? Nasıl bir insan? Bir makine, insan öldüren bir makine. Fakat seni yakalayamaz.” - “Milyonlarcasını yakaladı, beni neden yakalamayasın ki?” - “Çünkü sen istemiyorsun.” - “Diğerleri de istemiyordu.” - “Fakat onlar özgür değildi. Onlar silahların arasında kalmıştı, bu nedenle gittiler. Ama hiçbiri isteyerek gitmedi. Hiçbiri İsviçre’den o cehenneme bile isteye gitmezdi.”
    Heyecanını bir yana bıraktı, çünkü kocasının acı çektiğini görüyordu. Karşısındaki bir çocukmuş gibi içinde bir merhamet yükseldi. “Ferdinand,” dedi ona yaslanırken, “doğru düşünmeye çalış. Korktun, bu sinsi, vahşi, kötü niyetli canavarın birine saldırdığında onu korkuttuğunu, ürküttüğünü biliyorum. Fakat düşün ve hatırla lütfen, biz bu mektubu bekliyorduk. Yüzlerce kez bu ihtimali düşünmüştük, ben onu yırtıp atacağını ve insan öldürmeye alet olmayacağını biliyor, seninle gurur duyuyordum. Unuttun mu?” - “Unutmadım Paula, biliyorum, fakat...” - “Şimdi konuşma,” diye ısrar etti karısı. “Sinirlerin oldukça bozuk, konuştuklarımızı hatırla, yazdıklarını, -solda, çalışma masasının çekmecesinde duruyor- asla eline silah almayacağını açıkladığın o yazıyı hatırla. Çok kararlıydın...” Ferdinand hemen atıldı. “Asla kararlı olmadım! Asla emin değildim. Hepsi bir yalandı, korkularımdan bir kaçıştı. Ben bu sözcüklerle sadece kendimi kandırdım. Ve tüm o sözler özgür olduğum sürece doğruydu, fakat beni çağıracakları zaman irademin zayıflayacağını biliyordum. Onların karşısında titrediğimi mi düşünüyorsun? Onlar hiçbir şey değil, - gerçekten içimde olmadıkları sürece sadece hava ve sözcükten ibaretler, yani hiçbir şey değiller. Fakat ben kendimin karşısında titredim, çünkü beni çağırdıklarında hemen gideceğimi biliyordum.” - “Ferdinand, gitmek istiyor musun?” - “Hayır, hayır, hayır,” dedi ayaklarıyla sertçe yere vurarak, “istemiyorum, istemiyorum, içimdeki hiçbir şey de istemiyor, hiçbir hücrem istemiyor. Fakat kendi irademe rağmen gideceğim, onların güçlerinin korkunçluğu da bu değil mi zaten; insanın kendi iradesine, kendi inancına rağmen onlara hizmet etmesi değil mi, korkunç olan? Keşke karşı koyabilecek iradem olabilse - fakat insanın eline böyle bir yazı geçince iradesi uçup gidiyor, itaat etmek mecburiyetinde kalıyor. Tıpkı öğretmen seslendiğinde ayağa kalkıp titreyen bir okul çocuğu gibi.” - “Fakat Ferdinand, kim sesleniyor ki? Vatan mı? Bir memur! Canı sıkılmış bir büro memuru yalnızca! Ayrıca devlet bile bir insanı cinayet işlemeye zorlayamaz, buna hakkı yok...” - “Biliyorum, biliyorum. Büyük hümanist Tolstoy’dan da birkaç cümle söyle de tam olsun. Tüm argümanları biliyorum: Anlamıyor musun, beni çağırmaya hakları olmadığını ben de biliyorum, vazifemin onların her dediğini yapmak olduğuna ben de inanmıyorum. Ben de tek bir vazifem olduğunu biliyorum, insan olmak ve çalışmak. İnsanlığın ötesinde bir vatanım yok benim, insanları öldürmek gibi bir isteğim, hırsım yok, bunların hepsini biliyorum Paula, her şeyi ben de senin gibi açık ve net görüyorum - ancak onlar beni buldular, beni çağırıyorlar ve her şeye rağmen, istemediğim halde gideceğimi biliyorum.” -“Niçin? Niçin? Sana soruyorum: Niçin?” Ferdinand feryat etti: “Bilmiyorum. Belki de şu sıralar dünyadaki çılgınlık akıldan daha güçlü olduğu içindir. Belki de bir kahraman olmadığım ve kaçmaya cesaret edemediğim içindir... Bu açıklanabilecek bir şey değil. Bu bir nevi mecburiyet. Ve ben yirmi milyon insanı boğan o zinciri kıramıyorum, kıramam.”
    Yüzünü ellerinin içine gömdü. Başlarının üstündeki duvar saati zamanın nöbetçisi gibi bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Kadın sessizce titriyordu. “Seni çağırıyorlar, kabul ediyorum, her ne kadar anlamasam da. Fakat burada da sana seslenen bir çağrı duymuyor musun? Seni burada tutan bir şey yok mu?” Ferdinand sinirlendi: “Resimlerim mi? İşim mi? Hayır! Artık resim yapamam. Bunu bugün hissettim. Ben çoktandır bedenim burada; aklım, ruhum öbür tarafta yaşıyorum. Tüm dünya yerle bir olurken, insanın kendisi için çalışması bir suç. Günümüzde artık hiç kimse sadece kendisi için hissedemez, kendisi için yaşayamaz.”
    Karısı ayağa kalktı ve döndü: “Yalnız kendin için yaşadığını bilmiyordum. Ben sanıyordum... sanıyordum ki, ben de senin dünyanın bir parçasıyım.” Karısı sözlerine devam edemedi, gözyaşları sözlerinin arasına karışıyordu. Ferdinand onu sakinleştirmek istedi. Fakat karısının gözyaşlarının arkasındaki öfke karşısında korkup geri çekildi. “Git,” dedi karısı, “git hadi! Ben senin için neyim ki? Bir kâğıt parçası bile değilim. Git o zaman, gitmek istiyorsan git! ”
    “Ben gitmek istemiyorum ki,” dedi Ferdinand delice bir öfkeyle masaya yumruğunu indirirken. “Ben istemiyorum. Fakat onlar istiyor. Ve onlar güçlü. Ben ise güçsüzüm. Onlar binlerce yıldır ne istediklerini çok iyi biliyorlar, çok iyi örgütlenmişler, çok kurnazlar, çok iyi hazırlanmışlar, yıldırım gibi tepemize düşüyorlar. Onların belli amaçları var, benimse zayıflamış, harap olmuş sinirlerim. Bu adil bir savaş değil. Bir makineye karşı gelinemez. İnsana karşı koyulabilir. Fakat bu bir makine, bir kasap makinesi, vicdanı ve aklı olmayan ruhsuz bir alet. Ona karşı koyulamaz.”
    “Elbette karşı koyabilirsin, mecbur kalırsan!” diye bağırdı karısı deli gibi. “Sen karşı koymazsan ben karşı koyarım. Sen zayıfsan da ben değilim. Ben böyle bir kâğıt parçası karşısında eğilmem. Bir kâğıtta yazılanlara bir canlıyı feda etmem. Gücüm yettiği sürece gitmene müsaade etmeyeceğim. Sen hastasın ve ben bunun için yemin edebilirim. Sinirleri zayıflamış bir insansın. Bir tabak kırılsa titremeye başlıyorsun. Bunu bir doktor görür ve anlar. Burada muayene ol, ben de seninle gelirim, doktora her şeyi anlatırım. Elbette seni bırakırlar. Yapman gereken tek şey, karşı koyman. İstediğin şey için ne olursa olsun mücadele etmen. Jeannot’yu hatırla, Parisli arkadaşını: Üç ay boyunca bir akıl hastanesinde gözlem altında tuttular, muayeneleriyle işkence ettiler, fakat o özgür bırakılıncaya kadar hepsine dayandı. Yapman gereken tek şey, istemediğini göstermek. Tüm hayatın söz konusu: Unutma, hayatını, özgürlüğünü, sahip olduğun her şeyi istiyorlar. Buna karşı koymalısın!”
    “Karşı koymak! İnsan nasıl karşı koyabilir ki? Onlar herkesten güçlü, onlar dünyanın en güçlüleri.”
    “Bu doğru değil. Dünya onlara izin verdiği sürece güçlüler. Tek bir birey herhangi bir kavramdan daha güçlüdür her zaman, fakat kendisine inanmalı, iradesine sahip çıkmalıdır. İnsan olduğunu ve insan kalmak istediğini unutmamalıdır, işte o zaman etrafını saran, beynini uyuşturan vatan, görev, kahramanlık gibi sözcükler, kan kokan, sıcak, canlı insan kanı kokan boş laflar olarak kalırlar. Dürüst ol, vatan hayatın kadar önemli mi senin için? Soylu hükümdarlarına bile kalmayan bir taşrayı resim yaptığın sağ elin kadar seviyor musun? Düşüncelerimizle, kanımızla içimizde oluşturduğumuz görünmez adalet dışında başka bir adalet olduğuna inanıyor musun? Hayır, cevabını ben vereyim, hayır! Bunun için gidersen eğer, kendine yalan söylemiş olacaksın...”
    “Ben istemiyorum ki...”
    “Bunu yeterince göstermiyorsun ama. Dahası sen artık hiçbir şey istemiyorsun. Senin yerine başkaları istiyor ve sen seni istemelerine bile sesini çıkarmıyorsun, bu bir suç. Sen nefret ettiğin bir şeye teslim oluyorsun ve bunun için kendi hayatını feda ediyorsun. Hayatını feda edeceksen neden inandığın bir şey için etmiyorsun? Kanını kendi düşüncelerin için feda etmek istiyorsan - et! Fakat neden yabancılar için feda etmek istiyorsun? Ferdinand unutma! Özgür kalmak için yeterince istekliysen karşındakiler kim olabilir, kötü kalpli deliler yalnızca! Sen özgür olmayı yeterince istemezsen işte o zaman seni ele geçirirler, o zaman deli sen olursun. Bana hep şöyle dedin...”
    “Evet dedim, hepsini dedim, kendimi cesaretlendirmek için saçmaladım durdum. Karanlık ormanda korkan çocukların korkularından korktukları için şarkı söylemeleri gibi ben de büyük laflar ettim. Hepsi yalandı, şimdi korkunç bir şekilde farkındayım her şeyin. Çünkü beni çağırırlarsa hemen gideceğimi biliyordum...”
    “Gidecek misin gerçekten? Ferdinand! Ferdinand!”
    “Ben değil! Ben değil! İçimdeki bir şeyler gidecek - hatta çoktan gitti bile. Tıpkı bir okul çocuğunun öğretmeni geldiğinde kalkması gibi, benim içimde de bir şeyler ayağa kalkıyor; söylemiştim ya, titriyor ve itaat ediyor! Bir yandan da senin söylediklerini duyuyorum, doğru ve gerçek olduğunu, insanca ve gerekli olduğunu da biliyorum -bu benim yapmam gereken ve yapmak zorunda olduğum tek şey- bunu biliyorum, farkındayım, işte tam da bu nedenle alçakça ya gidişim. Fakat gidiyorum, bir şeyler bana hükmediyor! Hor gör beni! Ben de kendimi hor görüyorum. Fakat başka türlü davranmam imkânsız, başka türlü davranamam!”
    İki eliyle masayı yumrukladı. Donuk, hayvanca, tutsak olmuş bir şeyler vardı bakışlarında. Karısı ona bakamıyordu. Ferdinand’a duyduğu sevgi, onu hor görmesine engel oluyordu. Yemek için hazırlanmış masadaki et soğuktu, bir leş gibiydi, ekmek siyahtı, parça parça cüruf gibi. Yemeklerden yükselen boğucu bir koku doldurmuştu odayı. Paula’nın gırtlağında bir tiksinti yükseldi, her şeyden tiksiniyordu. Pencereyi açtı. İçeriye hava girdi; hafif titreyen omuzları üzerinden mart ayma has mavi bir gökyüzü yükselmiş, beyaz bulutlar saçlarını okşuyordu.
    “Bak!” dedi Paula sessizce. “Dışarıya bak! Bir kez olsun, lütfen, rica ediyorum. Belki de benim söylediklerimin hepsi doğru değildir. Kelimeler bazen yanılır. Fakat burada gördüğüm şey hakikat. Bu gördüğüm şey yalan söylemiyor. Bak aşağıda bir köylü sabanını sürüyor, genç ve güçlü. O neden kendisini öldürtmüyor? Çünkü onun ülkesinde savaş yok, çünkü onun tarlası karşı taraftan birkaç kilometre ötede; bu nedenle bu yasa onun için geçerli değil. Ve şimdi sen de bu ülkedesin ve bu yasa senin için de geçerli değil. Görünmeyen, sadece birkaç kilometre içinde geçerli, o birkaç kilometrenin dışında ise geçerli olmayan bir yasa gerçek olabilir mi? Burada, barışın içinden karşı tarafa, savaşa baktığında anlamsızlığı görmüyor musun? Ferdinand bak gölün üzerinde gökyüzü ne kadar da berrak, renklere bak, insanların sevinmesi için bekleyen renklere bak; buraya, pencereye, yanıma gel ve bana gitmek istediğini bir kez daha söyle...”
    “İstemiyorum! İstemiyorum! Sen de biliyorsun! Neden bakayım ki? Ben biliyorum, hepsini biliyorum, hepsini! Sen bana işkence ediyorsun. Söylediğin her kelime canımı acıtıyor. Hiçbir şey, hiçbir şey, ama hiçbir şey bana yardım edemez!”
    Paula gücünün onun acısı karşısında zayıfladığını hissediyordu. Merhameti gücünü kırmıştı. Yavaşça ona döndü.
    “Ne zaman... Ferdinand... ne zaman... gitmen gerekiyor konsolosluğa?”
    “Yarın. Aslında dün gitmeliydim. Fakat mektup bana ulaşmamış. Ancak bugün ulaşabilmiş. Yarın gitmek zorundayım.”
    “Peki ya yarın gitmezsen? Bırak beklesinler. Burada sana hiçbir şey yapamazlar. Üstelik acelesi de yok. Bırak sekiz gün beklesinler. Onlara hasta olduğunu, yatakta yattığını yazarım.
    Erkek kardeşim de aynı yöntemi denedi ve on dört gün kazandı. En kötü ihtimal sana inanmazlar ve konsolosluk doktorunu buraya gönderirler. Belki de doktor konuşabileceğimiz bir insandır. Üniforma giymeyenler daha bir insandır. Belki de yaptığın resimleri görür ve senin gibi bir insanın cephede olmaması gerektiğine ikna olur. Yine de işe yaramazsa en azından sekiz gün kazanmış oluruz.”
    Ferdinand susuyordu ve karısı bu suskunluğunun kendisine karşı olduğunu biliyordu.
    “Ferdinand söz ver bana, hemen yarın gitmeyeceksin! Bırak beklesinler. İnsanın kendisini duygusal olarak hazır hissetmesi lazım. Oysa şu an senin sinirlerin harap bir halde, onlar seninle istediklerini yaparlar. Yarın güçlü olacak olan onlar, oysa sekiz gün sonra sen güçlü olacaksın. Güçlü olursan beraber geçireceğimiz güzel günleri düşün! Ferdinand, Ferdinand, duyuyor musun?”
    Paula onu sarstı. Ferdinand boş gözlerle bakıyordu. Bu donuk ve boş bakışlarda karısının söylediklerini duyduğuna ya da anladığına dair tek bir iz yoktu. Gözlerinde Paula’nın tanımadığı, daha önce hiç görmediği, derinlerden gelen bir dehşet ve korku vardı yalnızca. Ferdinand ağır ağır toparladı kendini.
    “Haklısın,” dedi sonunda. “Sen haklısın. Acelesi yok ya. Bana ne yapabilirler ki? Sen haklısın. Kesinlikle yarın gitmeyeceğim. Öbür gün de gitmeyeceğim. Sen haklısın. Mektup beni bulamamış olamaz mı? Mektup geldiğinde dışarıdaydım belki. Hasta olamaz mıyım? Hayır - postacı imzamı aldı ya. Fakat önemli değil. Sen haklısın. İnsan düşünüp taşınıp öyle karar vermeli. Sen haklısın. Sen haklısın.”
    Ferdinand ayağa kalktı, odanın içinde bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye başladı. “Sen haklısın, haklısın,” diye mekanik bir sesle tekrarlayıp duruyordu, ama sesi inandırıcılıktan yoksundu. “Sen haklısın, sen haklısın,” diye tamamen dalgın, boş gözlerle aynı sözleri tekrarlıyordu. Paula kocasının düşüncelerinin bambaşka yerlerde, buradan çok uzaklarda, savaş bölgesinde, felaketin içinde olduğunu biliyordu. Onun sürekli, yüreğinden değil de, sadece dudaklarından dökülen “Sen haklısın, sen haklısın,” cümlelerini duymaya daha fazla tahammül edemedi. Sessizce dışarıya çıktı. Bu sırada kocasının tıpkı zindandaki bir mahkûm gibi saatlerce bir aşağı bir yukarı gidip geldiğini duydu.
    Ferdinand akşam yemeğine de hiç dokunmadı. Gergin, dalgın bir hali vardı, aklı başka yerdeydi. Ancak akşam yatağa yanına yattığında Paula onun korkusunun hâlâ canlı olduğunu hissetti; Ferdinand kendinden kaçmak istercesine Paula’nın yumuşak, sıcak bedenine sarıldı, sımsıcak ve titreyerek kenetlendi karısına. Fakat Paula bunun bir sevgi değil, kaçış olduğunun farkındaydı. Bir kramptı bu, gayriihtiyari bir kasılmaydı sadece, kocasının öpücükleri arasında gözyaşlarını hissetti, acı ve tuzlu gözyaşlarını. Sonra yine sessizliğe gömüldü Ferdinand. Paula ara sıra onun iç çektiğini duyuyordu. O zaman ona elini uzatıyor, Ferdinand da hiç bırakmayacakmış gibi karısının uzattığı eli tutuyordu. Paula da konuşmuyordu, sadece bir kez, o da hıçkırdığını duyduğunda onu teselli etmek için konuştu: “Daha sekiz günün var. Düşünme.” Fakat ona düşünme dediği için kendinden utandı, çünkü ellerinin soğukluğundan, yüreğinin çarpmasından onun tek bir şeyi düşündüğünü, o tek bir düşünce tarafından yönetildiğini biliyordu ve onu düşüncelerinden uzaklaştıracak bir mucizenin olmadığının da bilincindeydi.
    Şimdiye kadar bu evde ne suskunluk ne de karanlık kendini bu kadar ağır hissettirmişti. Tüm dünyanın dehşeti duvarların içine buz gibi işlemişti sanki. Sadece saat hiç şaşırmadan vuruyordu, zamanın demir bekçisi gibi bir aşağı bir yukarı gidiyordu ve Paula bekçinin attığı her adımla bu insanın, sevdiği, yanında capcanlı yatan kocasının ondan uzaklaştığını hissediyordu; daha fazla dayanamadı, yataktan fırlayıp saatin sarkacını durdurdu. Artık zaman diye bir şey yoktu, yalnızca korku ve sessizlik vardı. Hiç konuşmadan uzandılar, günün ilk ışıkları vuruncaya kadar uyumadan öylece kaldılar, yan yana ve sessizce, ikisinin de yüreğinde düşünceler bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu.
    Dışarda henüz kış karanlığı vardı, şafak yeni söküyordu, gölün üzeri kalın bir kırç tabakasıyla kaplıydı. Ferdinand kalktı, çabucak giyindi, tereddüt içinde ve ne yapacağını bilmez bir halde kâh o odaya, kâh öbür odaya girip çıkıyordu; sonra birden şapkasını ve paltosunu kaptı, sessizce sokak kapısını açıp kendini dışarı attı. Sonraları kapının o buz gibi kolunu tutarken ellerinin titrediğini, birisi onu gözetliyor mu diye ürkek ürkek dönüp arkasına baktığını hatırlayacaktı sık sık. Gerçekten de onun içeriye sızmış bir hırsız olduğunu sanan evin köpeği hızla yerinden fırlayıp üzerine atladı, fakat sahibini tanıyınca ve okşanınca olduğu yerde pustu, sevinçle kuyruğunu sallayarak onunla gelmek istediğini belirttiyse de Ferdinand eliyle gelmemesini işaret etti - konuşmaya cesaret edemiyordu. Sonra neden acele ettiğini kendi de bilmeden birden bayırlı yoldan aşağı koşmaya başladı. Bazen arada bir duruyor, arkasına, siste yavaş yavaş kaybolan eve bakıyor, sonra yine yoluna devam ediyor, taşlara takılıp tökezliyor, arkasından biri kovalıyormuş gibi istasyona doğru koşuyordu; sonunda oraya vardığında durdu, ıslak giysilerinden buhar çıkıyor, alnından terler akıyordu.
    Onu tanıyan birkaç köylü ve sıradan insanlar da oradaydı. Onu selamladılar, içlerinden bazıları onunla konuşmaya pek hevesliydiler fakat onun hiç niyeti yoktu. İçindeki utançla karışık korku nedeniyle o an insanlarla konuşmaya çekiniyordu, fakat bu ıslak rayların önünde boş boş beklemek de canını yakıyordu. Ne yaptığını bilmeden tartının üzerine çıktı, içine bozuk para attı, göstergenin üzerindeki küçük aynada solgun ve ter içindeki yüzüne baktı, aşağıya inerken ve bozuk para tartının içinde yuvarlanırken göstergedeki kilosuna bakmadığını fark etti. “Ben delirdim, ben tamamen delirdim,” diye mırıldandı kendi kendine. İçini bir korku kapladı. Bir banka oturdu, her şeyi sakince düşünmek için kendini zorladı. Fakat o sırada yanındaki sinyal çanlarının çalmasıyla yerinden sıçradı. Hemen ardından uzaktan lokomotifin tiz sesi duyuldu. Tren yanaştı. Ferdinand kendini bir kompartımana attı. Yerde kirli bir gazete duruyordu. Gazeteyi aldı, ne okuduğunu bilmeden gazeteye baktı, gördüğü tek şey onu tutan ve gittikçe daha çok titreyen elleriydi.
    Tren durdu. Zürich’e varmışlardı. Sendeleyerek trenden indi. Nereye sürüklendiğini biliyordu ve iradesinin buna karşı koyduğunu, fakat başaramayıp zayıfladığını, gittikçe zayıfladığını da hissediyordu. Orada burada ufak tefek güç denemeleri yaptı. Bir tabelanın önünde durdu mesela, özgür iradesi olduğunu kendine kanıtlamak istercesine baştan aşağı yazılanları okumaya zorladı kendini. “Acelem yok ya,” dedi sesini hafif yükselterek, fakat daha cümle dudaklarından çıkar çıkmaz oradan ayrılmıştı bile. İçindeki bu yakıcı gerginlik, onu ileriye iten bu bastırıcı sabırsızlık adeta bir motor gibiydi. Taksi bulmak için çaresizce etrafına bakındı. Bacakları titriyordu. Önünden geçen bir taksinin hızla arkasından seslendi. İntihar eden bir kişinin kendini nehre atması gibi arabaya atladı. Gideceği yerin adını söyledi: Konsolosluğun olduğu cadde.
    Araba hızla hareket etti. Ferdinand arkasına yaslanıp, gözlerini kapattı. Hızla uçuruma sürükleniyormuş gibi hissetse de, kendisini kaderine götüren aracın hızı adeta haz veriyordu. Öylece hiçbir şey yapmadan oturmak iyi gelmişti. Bu arada araba adrese gelmişti bile. Arabadan indi, parayı ödedi, asansöre bindi, mekanik bir şekilde yukarı çıkmak ve kaldırılmak aynı haz duygusunu uyandırmıştı. Sanki bütün bunları yapan kendisi değil de, o güçtü; tanımadığı, aklının almadığı, onu mecbur eden güç.
    Konsolosluğun kapısı kapalıydı. Zili çaldı, cevap veren olmadı. İçinde bir ses yükseldi. ‘Geri dön, çabuk uzaklaş, merdivenlerden in hemen.’ Fakat tekrar zili çaldı. İçerden yavaş yavaş gelen birinin ayak sesleri duyuldu. Kapıyı kollarında kolluk, elinde toz bezi olan bir hizmetli açtı. Anlaşılan büroları temizliyordu. “Ne istiyorsunuz...” diye çıkıştı aksi bir tonla. “Konsolosluğa gelmiştim... ben... ben çağrıldım,” diye kekeledi, bir hizmetlinin karşısında kekelemekten utanarak.
    Hizmetli küstah bir tavırla “Tabeladaki yazıyı okumadınız mı? ‘Mesai saatleri: 10.00-12.00’ Şimdi kimse yerinde değil,” dedikten sonra Ferdinand’ın ağzını açmasına fırsat vermeden kapıyı kapattı.
    Ferdinand orada öylece kalakaldı. Yüreğinde sonsuz bir utancın ağırlığını hissediyordu. Saate baktı. Henüz yediyi on geçiyordu. “Delilik bu! Ben delirdim!” diyerek kekeledi. Ve yaşlı bir insan gibi merdivenlerden titreye titreye indi.
    İki buçuk saat - bu ölü zaman onun için korkunçtu, çünkü bekleyerek geçireceği her dakika gücünü biraz daha kaybedeceğini biliyordu. Buraya geldiğinde sabırsız ve hazırdı, her şeyi önceden hesaplamış, her sözcüğü yerine yerleştirmiş, tüm olacakları kafasında canlandırmıştı. Fakat şimdi gücüyle arasına iki saatlik bir demir perde inmişti. İçindeki tüm ateşin dağıldığını, hafızasındaki tüm sözcüklerin birer birer silindiğini, birbirlerinin üzerine düştüğünü, birbirlerine tosladığını dehşetle fark etti.
    Ferdinand olayların şöyle seyredeceğini düşünmüştü: Konsolosluğa gidecekti; orada biraz tanıdığı askeri ataşe yardımcısına geldiğini haber vereceklerdi. Onunla arkadaşlarıyla birlikte olduğu bir ortamda tanışmış, havadan sudan sohbet etmişti. Hiç değilse karşısındakinin kim olduğunu biliyordu; zarif, görmüş geçirmiş, yardımseverliği konusunda kibirli, alçakgönüllüymüş gibi davranan, memur gibi görünmemek için çaba sarf eden bir aristokrattı. Bu hırs tüm konsolosluk çalışanlarında vardı; hepsi de bir diplomat, söz sahibi, güçlü, üstün bir kişi olarak görülmek istiyorlardı; Ferdinand da tam bu şekilde hareket edecekti. Geldiğini bildirecek, önce genel konulardan bahsedecek, sonra ‘Eşiniz nasıllar?’ diye soracaktı. Ataşe yardımcısı da ona, oturmaz mısınız, diyecek, sigara ikram edecek ve sonunda ‘Size nasıl yardımcı olabilirim?’ diyerek aralarındaki sessizliği bozacaktı.
    Ataşe yardımcısının da ona sorular sorması gerekecekti; bu önemliydi ve unutmaması gerekiyordu. Bunun üzerine Ferdinand da son derece soğukkanlı ve kayıtsız bir şekilde şöyle yanıt verecekti: ‘Bana bir yazı geldi. Muayene olmak için M.’ye gitmek istiyorum. Herhalde bir yanlışlık oldu. Zamanında aynı yerde ayrıntılı muayene olmuştum ve askerliğe elverişli olmadığım anlaşılmıştı.’ Bunu gayet soğukkanlı bir şekilde söylemeliydi, yüzüne bakan, onun bu durumu bir yanlışlık olarak gördüğünü düşünmeliydi. Ataşe yardımcısı bunun üzerine -Ferdinand onun umursamaz tavrını biliyordu- kâğıdı alacak ve kontrol amaçlı yeni bir muayenenin gerekli olduğu yolunda bir açıklama yapacak, bir tarihte askerliğe uygun olmadığı açıklananların da bu dönemde tekrar kaydolmak mecburiyetinde olduklarını gazetelerde okumuşsunuzdur, diyecekti. Ferdinand da kendinden emin, kayıtsızca omuzlarını silkerek şöyle diyecekti: ‘Ah öyle mi? Ben gazete okumuyorum, pek zamanım yok. Çalışmam gerekiyor da.’ Bu sözlerinden ataşe yardımcısı tüm bu savaşın Ferdinand için hiçbir anlam taşımadığını, onun ne kadar soğukkanlı ve özgür biri olduğunu görecekti. Ve tabii ki ataşe yardımcısı Ferdinand’a bu talebin gereğini yerine getirmek zorunda olduğunu, kendisinin elinden bir şey gelmediğini, askeri makamların böyle buyurduğunu vs söyleyecekti... İşte o an harekete geçme zamanıydı. Ferdinand ‘Anlıyorum, fakat işimi bırakmam imkânsız. Bir sergi için anlaşma yaptım ve adamı yüzüstü bırakamam. Söz verdim,’ demeliydi. Sonra da ataşe yardımcısından süreyi uzatmasını ya da yeniden muayenesinin burada konsolosluk hekimi tarafından yapılmasını isteyecekti.
    Buraya kadar her şey kesindi. Fakat buradan sonra ihtimaller çatallaşıyordu. Ya ataşe yardımcısı bu öneriyi hemen kabul edecek ve Ferdinand zaman kazanacaktı ya da ataşe yardımcısı kibarca -o soğuk, kaçamak ve birden resmileşen nezaketiyle- bunun yetkisini aşacağını ve yasal olmadığını söyleyecek ve Ferdinand da bir karar vermek zorunda kalacaktı.
    O zaman Ferdinand ayağa kalkacak, masaya yaklaşıp kararlı, ama son derece kararlı bir sesle; sarsılmaz ve içten gelen bir kararlılıkla şöyle diyecekti: ‘Söylediklerinizi anlıyorum, fakat lütfen maddi yükümlülüklerim nedeniyle askere çağrılmamın gereğini hemen yerine getirme hususunda engellerim olduğu ve söz konusu ahlaki görevi tamamlayıncaya kadar askerlik görevimi üç hafta erteleyeceğim ve tüm sorumluluğun bana ait olduğu zapta geçirilsin. Elbette vatana olan görevimden kaçmak gibi bir düşüncem yok.’ Aklında kurduğu bu cümlelerden dolayı kendisiyle gurur duydu. ‘Zapta geçirilsin’, ‘maddi yükümlülükler’ - sözcükleri kulağa çok nesnel ve resmi geliyordu. Ataşe yardımcısı ona bunun hukuki sonuçlarını hatırlatacak olursa o zaman ses tonunu biraz daha sertleştirip, meseleyi soğukkanlılıkla halletmeyi tercih edecek ve şöyle diyecekti: ‘Yasayı biliyorum, hukuki sonuçlarının da farkındayım. Fakat verdiğim söz benim için en önemli yasadır ve onu yerine getirmek için her türlü güçlüğü göze almak mecburiyetindeyim.’ Bunu dedikten sonra eğilip selam verecek, konuşmayı orada kesip kapıya gidecekti. Böylece onun herhangi bir işçi ya da çırak gibi konuşmanın bitmesini beklemeyeceğini, aksine konuşmanın ne zaman biteceğine karar verenin o olduğunu göreceklerdi.
    Bir aşağı bir yukarı gidip gelirken bu sahneyi kafasında üç kez tekrarladı. Konuşmanın yapısını, tonunu pek beğenmişti, şimdiden repliğini bekleyen bir sahne oyuncusu gibi sabırsızlanmaya başlamıştı. Sadece bir yer tam istediği gibi olmamıştı. ‘Elbette vatana olan görevimden kaçmak gibi bir düşüncem yok.’ Konuşurken vatanperverliğine dair birkaç nazik sözcük de eklemeliydi, mutlaka eklemeliydi; inadından değil de henüz hazır olmadığı için gidemediği, görevin ne kadar gerekli olduğunu bildiği -elbette yalnızca onların önünde- fakat kendisinin bir gereklilik olarak görmediği anlaşılmalıydı. ‘Vatan görevi’ - bu sözcükler fazla yapmacık ve gerçekdışıydı. Düşündü. Belki ‘Vatanın bana ihtiyacı olduğunu biliyorum,’ demeliydi. Hayır, bu daha komikti. Ya da şöylesi daha mı iyiydi: ‘Vatanın çağrısından kaçmak gibi bir düşüncem yok.’ Evet, bu daha iyiydi. Fakat yine de tam hoşuna gitmemişti. Çok yaltakçı geliyordu kulağa, fazla eğilip bükülmüş gibi. Düşünmeye devam etti. En iyisi şöyle olacaktı: ‘Görevimin ne olduğunu biliyorum,’ -evet, en doğrusu bu olacaktı; bu cümlenin ucu açıktı, iki tarafa da çekilebilirdi, doğru ya da yanlış anlaşılabilirdi. Kısa ve özdü. Bu cümleyi diktatörce de söyleyebilirdi: ‘Görevimin ne olduğunu biliyorum.’ - Bir tehdit gibiydi neredeyse. Artık hepsi olması gerektiği gibiydi. Fakat yine de sinirli sinirli saatine baktı. Saat geçmek bilmiyordu. Henüz sekizdi.
    Cadde onu adeta oradan oraya sürüklüyor, nereye gideceğini bilmiyordu. Bir kafeye girdi, gazete okumaya çalıştı, fakat yazılanlardan rahatsız oldu, her yerde vatan ve askerlik görevinden bahsediyordu ve bunlar kafasını karıştırıyordu. Bir konyak içti, sonra boğazındaki acı tattan kurtulmak için bir tane daha içti. Gergin bir şekilde zamanı nasıl geçireceğini düşünüyor, bir yandan da kafasında tasarladığı konuşmanın parçalarını bir araya getirmeye çalışıyordu. Birden eliyle yüzüne dokundu; “Tıraş olmayı unutmuşum, tıraşsızım!” dedi. Hemen berbere koştu, saçlarını kestirdi, tıraş oldu, bekleme süresinin yarım saati daha geçmişti. Ve sonra birden şık görünmesi gerektiği geldi aklına. Böyle şeyler orada önemliydi. Yalnızca yoksul insanlara kibirlilik taslarlar, onları terslerlerdi; fakat şık giysiler içinde görmüş geçirmiş bir beyefendi gibi giderse başka türlü davranırlardı. Bu düşünce onu heyecanlandırdı. Ceketini fırçalattı, eldiven almaya gitti. Hangi rengi seçeceğini uzun uzun düşündü. Sarı aşırı kışkırtıcıydı, züppe işi gibiydi; göze çarpmayan açık gümüş rengindeki daha iyiydi. Sonra yine caddede dolanmaya başladı. Bir terzinin aynası önünde durup kendisine baktı, kravatını düzeltti. Eli çok boş kalmıştı, bir baston ziyaretine tesadüfi ya da kayıtsız bir hava verebilirdi. Hemen koşup bir baston aldı. Dükkândan çıktığında saat kulesinin saati dokuz kırk beşi gösteriyordu. Kafasındakileri bir kez daha tekrarladı. Harika. İfade etmek istediği şeyin yeni versiyonu şuydu: ‘Ben görevimin ne olduğunu biliyorum.’ Son derece etkileyiciydi. Kendinden emin ve sağlam adımlarla dükkândan ayrıldı, merdivenleri bir delikanlı gibi çıktı.
    Bir dakika sonra hizmetli henüz kapıyı açmıştı ki planının yanlış olduğu duygusuyla sıkılmaya başladı. Hiçbir şey beklediği gibi gitmedi. Askeri ataşe yardımcısını sorduğunda, ziyaretçisi olduğu, beklemesi gerektiği söylendi. Ve hiç de kibar olmayan bir tavırla asık suratlı üç kişinin oturduğu sıradaki bir koltuk gösterildi. Ferdinand istemeye istemeye oturdu, düşmanca bir tavır hissetti; sanki kendisi bir mesele, bir dava, halledilmesi gereken bir işti. Yanında oturanlar birbirlerine hayat hikâyelerini anlatıyorlardı; içlerinden ağlamaklı, son derece bezgin sesli biri iki yıl boyunca Fransa’da enterne edildiğini, konsoloslukta hiç kimsenin eve dönmesi için para vermediğini anlattı; bir başkası, hiçbir yerde kendisine iş verilmediğini, üç çocuğunun olduğunu söyledi. Ferdinand öfkeyle titriyordu. Ricacıların arasına oturtulmuştu ve bu küçük insanların bezgin ve isyankâr tarzı onu geriyordu. Yapacağı konuşmayı bir kez daha tekrar etmek istiyor, fakat aptalca konuşmalar düşüncelerini toparlamasını engelliyordu. Elinden gelse hepsine ‘Susun artık serseriler!’ diye bağıracak ya da cebinden çıkardığı parayı ellerine tutuşturup evlerine yollayacaktı; fakat iradesi çok zayıftı, şapkası elinde, diğerleri gibi o da oturuyordu. Bu sürekli gelip gitmeler, kapının açılıp kapanması dikkatini dağıtıyordu; her defasında bir tanıdık içeriye girecek, onun burada ricacılarla birlikte oturduğunu görecek diye korkuyordu ve kapı her açıldığında kalkmak için hazırlanıyor, fakat hayal kırıklığına uğrayıp tekrar yerine oturuyordu. Zaman geçtikçe kalkıp gitmesi gerektiğine, tüm gücünü kaybetmeden hızla buradan uzaklaşması gerektiğine inandı. Bir ara kendini toparladı, ayağa kalktı ve nöbetçi gibi yanlarında dikilmiş hizmetliye “Yarın yeniden gelirim,” dedi. Fakat hizmetli onu rahatlatmak için “Sayın ataşe yardımcısı birazdan sizi alacak,” dediğinde dizleri titremeye başladı. Burada tutukluydu, karşı koyması imkânsızdı.
    Sonunda bir kadın çıktı ataşe yardımcısının yanından, gülümseyerek ve kibirle bekleyenlere doğru küçümser bir bakış fırlattı, hemen arkasından da hizmetli seslendi: “Sayın ataşe yardımcısı sizi bekliyor.” Ferdinand ayağa kalktı, bastonunu ve eldivenlerini pencerenin pervazında unuttuğunu çok geç fark etti, fakat artık geri dönüp alamazdı. Ataşe yardımcısının odasının kapısı açılmıştı bir kere; bakışları arkada, düşünceleri karmakarışık içeriye girdi. Ataşe yardımcısı çalışma masasında oturmuş bir şeyler okuyordu, başını kaldırıp ona şöyle bir baktı, başıyla selam verdi, oturmasını söylemeden kibarca ve soğuk bir tavırla gülümsedi. Ayağa kalkıp, “Ah bizim Magister artium[4] Bekleyin, bekleyin,” diye yandaki odaya seslendi: “Lütfen, Ferdinand R.’nin dosyasını... evvelki gün işlemi yapılan, hani silah altına alma emri gönderilen.” Otururken de Ferdinand’a “Demek siz de bizi terk ediyorsunuz! Umarım burada İsviçre’de güzel vakit geçirmişsinizdir. Ayrıca çok iyi görünüyorsunuz,” dedi; bu arada önüne getirilen dosyaya şöyle bir göz gezdirip “M.’deki birliğe katılacak... evet, evet... tamam... hepsi tamam... evrakı hazırlatmıştım. Yol giderlerinizin karşılanmasını istemiyorsunuz herhalde değil mi?” diye devam etti. Ferdinand orada öylece kararsız duruyordu, ağzında bir şeyler gevelediğini duydu: “Hayır, hayır.” Ataşe yardımcısı evrakı imzalayıp Ferdinand’a uzattı. “Aslında yarın hareket etmeniz gerekiyor. Fakat o kadar da acelesi olduğunu sanmıyorum. Son yapıtınızın üzerindeki boyaların kurumasını bekleyebilirsiniz. İşlerinizi halletmek için bir iki güne daha ihtiyacınız varsa halledebilirsiniz, sorumluluk bana ait, ben idare ederim. Vatanınız için bir iki günün önemi yoktur herhalde.” Ferdinand bunun bir espri olduğunu ve gülümsemesi gerektiğini anladı ve gerçekten de dudaklarının kibarca büküldüğünü hissetti. ‘Bir şeyler söylemeliyim, şimdi bir şeyler söylemek zorundayım,’ diyordu içindeki ses, ‘baston gibi durmamalıyım orada öyle.’ Sonunda ağzından şu sözler çıktı: “Celp emri yeterli mi... başka bir şeye ihtiyacım yok mu... pasaportumu almayayım mı?” “Hayır, hayır,” diyerek gülümsedi ataşe yardımcısı, “sınırda size güçlük çıkarmayacaklardır. Ayrıca geleceğiniz bildirildi. Size iyi yolculuklar!” Elini uzattı. Ferdinand böylece görüşmenin bittiğini anladı. Gözleri karardı, el yordamıyla kapıya yöneldi, tiksintiden boğulacak gibiydi. “Sağdan, lütfen sağdan,” diye sesleniyordu arkasındaki ses. Yanlış kapıya yönelmişti ki ataşe yardımcısı gülümseyerek onu -Ferdinand karmaşık duygularının ortasında hissedebildiği kadarıyla- doğru kapıya yöneltti. “Teşekkürler, teşekkürler... lütfen siz zahmet etmeyin,” diye kekeledi, lüzumsuz nezaketine öfkelenerek. Dışarıya henüz çıkmış ve hizmetli bastonunu ve eldivenlerini henüz eline vermişti ki birden ‘Maddi yükümlülük... zapta geçirilsin,’ cümleleri geldi aklına. Hayatında hiç olmadığı kadar utandı. Bir de teşekkür etmişti ona, kibarca teşekkür etmişti. Fakat öfkelenecek hali bile kalmamıştı. Solgun yüzle merdivenlerden indi. Hissettiği tek şey, artık o giden kişinin kendisi olmadığıydı. Bütün dünyayı ayakları altına alan güç, o yabancı, acımasız güç sonunda onu da ele geçirmişti.
    Ancak akşama doğru varabildi eve. Tabanları yanıyordu, saatlerce amaçsız dolaşıp durmuş, üç kez kendi evinin kapısından dönmüştü; sonunda evin arkasından, bağların içindeki gizli yoldan eve girmeye çalıştı. Fakat köpek, sadık köpekleri onu gördü, sevinçle havlayarak üzerine atlayıp kuyruğunu sallamaya başladı. Karısı kapıda duruyordu, Ferdinand bir bakışta onun her şeyi bildiğini anladı. Tek kelime etmeden karısını takip etti, utançtan adeta kaskatı kesilmişti.
    Fakat karısı ona karşı sert davranmadı, Ferdinand’ın yüzüne bakmıyordu, belli ki ona acı vermek istemiyordu. Biraz soğumuş eti masaya koydu. Ferdinand itaat edercesine oturduğunda o da yanına geldi. “Ferdinand,” dedi, sesi çok titriyordu, “sen hastasın. Şimdi seninle konuşulmaz. Niyetim seni suçlamak değil, sen kendi iradenle davranmıyorsun ve ben ne kadar ıstırap çektiğini hissediyorum. Tek bir konuda bana söz vermeni istiyorum, benimle konuşmadan herhangi bir şey yapmayacaksın.”
    Ferdinand susuyordu. Karısının sesi gittikçe yükseldi.
    “Ben bugüne kadar senin özel işlerine hiç karışmadım, kendi kararlarını özgür iradenle vermeni istedim hep. Fakat şimdi sadece kendi hayatınla değil, benim hayatımla da oynuyorsun. Mutluluğumuz için yıllarca uğraştık ve ben onu senin gibi devlete, cinayete, senin kibrine ve zayıflığına kurban etmeyeceğim. Hiç kimseye vermeyeceğim, duyuyor musun, hiç kimseye. Sen onların karşısında acizsen de ben değilim. Ben neler olduğunun farkındayım. Ve pes etmeyeceğim.”
    Ferdinand hâlâ susuyordu, onun suçunun bilincinde bir köle gibi susması yavaş yavaş karısını iyice öfkelendirdi. “Ben hiçbir şeyi bir yazı parçasına kurban etmeyeceğim, sonunda öldürmek olan hiçbir yasayı tanımıyorum. Herhangi bir makamın bana boyun eğdirmesine izin vermeyeceğim. Siz erkekler, hepiniz ideolojileriniz yüzünden çürümüşsünüz, sizler politika ve etik diyorsunuz, oysa biz kadınlar neyin ne olduğunu hissediyoruz. Vatanın ne demek olduğunu ben de biliyorum, fakat bugün ne anlama geldiğini de biliyorum: Cinayet ve esaret! İnsan bir halkın üyesi olabilir, fakat halkı çıldırdığında kendisinin de çıldırması gerekmez. Sen onlar için bir rakamdan, bir sayıdan ibaretsin, bir alet, anlamsızca ve vicdansızca ölüme gönderilen bir askersin yalnızca, oysa benim için kanlı canlı bir insansın, bu nedenle onlara katılmana izin vermeyeceğim. Onlar istedi diye senden vazgeçmeyeceğim. Şimdiye kadar asla senin yerine karar verme cüretinde bulunmadım, fakat şimdi seni onlardan korumak benim görevim; şimdiye kadar aklı başında, ne yaptığını bilen bir insandın, oysa şimdi dışarıdaki milyonlarca kurban gibi özgür iradesini kaybetmiş, ne yaptığını bilmeyen, yalnızca kendisine söylenen emirleri yerine getirmeye çalışan, bozuk ve hatta paramparça olmuş bir görev makinesisin. Seni kullanmak, istediklerini yaptırabilmek için aklını ele geçirdiler fakat beni unuttular, ben bugün hiç olmadığım kadar güçlüyüm.”
    Ferdinand anlaşılmaz bir şekilde susuyordu. Ne başkalarına ne de karısına karşı direnç gösterecek durumdaydı.
    Paula savaşmaya hazırlanan biri gibi ayağa kalktı. Sesi sert, katı ve gergindi.
    “Konsoloslukta sana ne dediler? Bilmek istiyorum.” Aslında bu bir emirdi. Ferdinand yorgun bir şekilde kâğıdı çıkarıp karısına uzattı. Paula kaşlarını çatarak okudu yazıyı, dişlerini sıktı, sonra da aşağılarcasına kâğıdı masanın üzerine fırlattı.
    “Beyefendilerin acelesi var anlaşılan. Hemen yarın istiyorlar. Sen muhtemelen bir de teşekkür etmişsindir onlara, hazır ola geçip topuk selamı vermişsindir itaatkâr bir şekilde. ‘Yarın birliğinize katılın. İhmal etmeyin.’ Daha doğrusu bir köle gibi kabullenmişsindir. Hayır, o kadar uzun boylu değil. O kadar da değil!”
    Ferdinand kalktı; yüzü solgundu, eliyle sıkıca koltuğa tutunuyordu. “Paula kendimizi kandırmayalım. Buraya kadarmış. Bundan kurtuluş yok. Karşı koymaya çalıştım. Ama olmadı. Ne yapalım, ben bu kâğıt parçası kadarım işte. Bu kâğıdı yırtsam da, atsam da ben oyum. İşimi daha da zorlaştırma. Hem burada da özgür olamayacaktım. Her saat öbür taraftan bir şeylerin bana seslendiğini, beni aradığını, beni kendine çektiğini, sürüklediğini hissedecektim. Oysa öbür tarafta her şey benim için daha kolay olacak, esaretin içinde de bir özgürlük vardır nasılsa. İnsan kendini kaçak hissettikten sonra hiçbir yerde özgür değildir, içerde ya da dışarda olmuş hiç fark etmez. Hem sonra neden en kötüsünü düşünüyoruz ki? Onlar beni ilkinde geri göndermişlerdi, neden şimdi de göndermesinler? Belki de bana silah vermezler, hatta ben sıradan, basit bir görev vereceklerine eminim. Neden hemen en kötüsünü düşünüyoruz? Belki hiç de o kadar tehlikeli değildir, belki de şansım yaver gider.”
    Paula’nın tavrı değişmedi. “Önemli olan bu değil Ferdinand. Sana kolay ya da zor bir görev vermeleri değil önemli olan, tam tersine nefret ettiğin bir görevi kabul edecek misin, etmek zorunda mısın, etmeyecek misin? Aksini düşünmene rağmen dünyanın işlediği bu en büyük suça ortak olacak mısın, olmayacak mısın? Çünkü itiraz etmeyen, karşı koymayan herkes suç ortağıdır. Ve sen itiraz edebilirsin, bu yüzden itiraz etmek zorundasın, karşı koymak zorundasın.”
    “İtiraz edebilir miyim gerçekten, karşı koyabilir miyim? Hiçbir şey yapamam. Artık hiçbir şey yapamam. Eskiden beni güçlü kılan her şey, bu saçmalıklara karşı duyduğum tiksintim, nefretim, öfkem şimdi beni eziyor, mahvediyor. Lütfen bana acı çektirme, senden rica ediyorum, bana işkence etme, bana bunları söyleme!”
    “Ben hiçbir şey söylemiyorum. Asıl sen onların yaşayan bir insan üzerinde hakları olmadığını kendine söylemeli, kendini inandırmalısın.”
    “Hak! Hukuk! Bugün dünyanın neresinde hak kaldı. İnsanlar onu katletti. Herkesin hakları var, fakat onların, onların gücü var ve bugün güç demek her şey demek.”
    “Neden onların gücü var? Çünkü bu gücü onlara siz veriyorsunuz. Ve sizler korkak olduğunuz müddetçe onların gücü hep olacaktır. Tüm bunlar, yani insanlığın bugün korkunç dediği şey, yeryüzündeki on insanın iradesinden ibaret ve on insan bunu yeniden yıkıp yok edebilir. Bir insan, yaşayan tek bir insan onlara karşı durarak bu gücü yerle bir edebilir. Fakat sizler boyun eğdiğiniz, belki paçamı kurtarabilirim dediğiniz müddetçe, onları can evinden vurmak yerine, onlara itaat ettiğiniz müddetçe, sizler sadece bir kölesiniz ve bunu da hak ediyorsunuz demektir. Erkek dediğin çaresizce boyun eğmez, ‘hayır’ demek zorundadır, bugün yerine getirmek zorunda olduğunuz tek görev budur, hayvan gibi kendini öldürtmek değil.”
    “Fakat Paula... ne düşünüyorsun... ne yapmalıyım?..”
    “İçinde bir şeyler hayır diyorsa, sen de hayır demelisin. Biliyorsun, ben senin hayatını, özgür bir insan olmanı, mesleğini seviyorum. Fakat bugün bana ‘Benim öbür tarafa gitmem ve silahımla hak aramam lazım,’ dersen ve ben bunu gerçekten yapmak zorunda olduğuna inanırsam, o zaman sana ‘Git!’ derim. Fakat bir yalan uğruna, kendin bile inanmadığın bir şey için, sadece güçsüz ve korkak olduğun için, arada kaynayıp kurtulurum umuduyla gideceksen, o zaman seni hor görürüm, evet seni hor görürüm. İnsanlık adına gideceksen, inandığın bir şey uğruna gideceksen seni tutmam. Fakat canavarlar içinde bir canavar, köleler içinde bir köle olmak için gitmek istiyorsan, karşında olurum. İnsan bir amaç uğruna kendinden vazgeçebilir, fakat başkalarının çılgınca fikirleri uğruna değil. Bırak vatan için ona inananlar ölsünler...”
    “Paula!” Ferdinand gayriihtiyari ayağa fırladı.
    “Çok mu açık konuşuyorum? Onbaşının nefesini ensende hissetmeye başladın mı? Korkma! Hâlâ İsviçre’deyiz. Susmamı ya da ‘Sana bir şey olmayacak,’ dememi bekliyorsun. Fakat şimdi duygusallığın sırası değil. Bu bir ölüm kalım meselesi. Her şey, sen, ben bir dönüm noktasındayız.”
    “Paula!” Ferdinand yine araya girmeye çalıştı.
    “Hayır, artık sana acımıyorum. Ben seni özgür bir insan olduğun için seçtim ve sevdim. Ve ben zayıfları, kendine yalan söyleyenleri hor görürüm. Neden sana merhamet edeyim ki? Ben senin için kimim ki? Başçavuşun biri bir kâğıda bir şeyler yazıp gönderiyor, sen de beni bir kenara atıp onun peşinden koşuyorsun. Fakat ben bir kenara atıp sonra kaldıracağın biri değilim. Şimdi bir karar vereceksin: Ya onlar ya da ben! Onlardan mı vazgeçeceksin, benden mi? Biliyorum, gitmez burada kalırsan büyük sorunlarla mücadele etmek zorunda kalacağız; bir daha annemi, babamı ve kardeşlerimi göremeyeceğim, geri dönmemize izin vermeyecekler, sen yanımda olursan ben bütün bunlara razıyım. Fakat bizi ayırırsan bir daha bir araya gelemeyiz.”
    Ferdinand derin bir ah çekti yalnızca. Fakat karısı öfkeden ateş saçıyordu.
    “Ya ben ya da onlar! Üçüncü bir şık yok. Ferdinand vakit varken iyi düşün. Bugüne kadar çocuğumuz olmadığı için çok üzülmüş, çok acı çekmiştim. İlk defa çocuğum olmadığı için seviniyorum. Zayıf iradeli bir adamdan çocuk istemem, savaş yetimi bir çocuk büyütmeyi de. Şimdiye dek hiç bugünkü kadar arkanda durmamıştım, zira hayatı senin için zorlaştırıyorum. Fakat söylüyorum sana: Bu öyle gidip bir bakayım, bir deneyeyim diyebileceğin bir şey değil. Bu bir deneme değil. Gidersen, bu bir veda demek. Bu üniformalı katillere katılmak, onların peşinden gitmek için beni terk edeceksen, bunun geri dönüşü yok. Ben seni canilerle, bu kan emici devletle paylaşmam. O ya da ben - seçimini yap!”
    Paula kapıya doğru gidip arkasından kapattığında Ferdinand orada durmuş hâlâ titriyordu. Kapının çarpması dizlerinin bağını çözmüştü. Oturmak zorunda kaldı, olduğu yere çaresiz biri gibi yığıldı. Başı bitkin bir şekilde sıktığı yumruklarının üzerine düştü. Sonunda dayanamadı, kendini bıraktı. Küçük bir çocuk gibi ağlamaya başladı.
    Paula bütün bir öğleden sonra odaya uğramadı, fakat Ferdinand onun iradesinin düşmanca ve güçlenmiş olarak dışarıda kendisini beklediğini hissediyordu. Ve aynı zamanda göğsünün altındaki çelik çarkın kendisini tüm iradesine rağmen korkusuzca öne ittiğinin farkındaydı. Ferdinand bazen tek tek her şey hakkında düşünmeyi deniyor, fakat düşünceler ondan kayıp uzaklaşıyor; orada öylece donuk, hareketsiz ve görünürde düşünceli gibi otururken huzurundan geriye ne kaldıysa yakıcı bir gerginliğin içine akıp gidiyordu. O zaman hayatının insanüstü güçler tarafından iki tarafa çekiştirildiğini hissediyor ve tek bir şeyi arzu ediyordu: Tam ortadan bölünmek.
    Kendini oyalamak için masanın çekmecelerini karıştırdı, mektupları yırttı ve tek kelime etmeden diğer şeylere baktı, odanın içinde dolandı, sonra yine oturdu, huzursuzlanınca kalktı, yorulunca oturdu. Ve birden ellerini yakaladı suçüstü, bir seyahat için zorunlu eşyaları toplarken ve kanepenin altındaki sırt çantasını çıkarırken yakaladı ellerini, gözlerini dikti ellerine, her şeyi kendi iradesi dışında, fakat olması gerektiği gibi hazırlayan ellerine dikti gözlerini. Sırt çantası hazırlanıp birden masanın üzerinde durduğunda titremeye başladı, omuzlarında bir ağırlık hissetti, sanki uzun zamandır bu çantayı taşıyordu, sanki tüm zamanın yükü bu çantanın içindeydi.
    Kapı açıldı. Karısı içeriye girdi. Elinde bir gaz lambası vardı. Lambayı masanın üzerine koydu, lambanın yuvarlak, titrek ışığı masanın üzerindeki sırt çantasına vurdu. Karanlığın içine saklanmış kabahati lambanın aydınlığında ortaya çıkıvermişti. Ferdinand kekelemeye başladı. “Sadece ne olur, ne olmaz diye... Daha zamanım var ya... ben...” Fakat donuk, sert ve kaskatı bir bakış sözcüklerinin üzerine düşüp onları parçaladı. Paula dakikalarca bakışlarını ondan ayırmadı, dişlerini sımsıkı dudaklarına geçirmişti. Hiç kıpırdamadan, sanki yeni ayılıyormuş gibi yavaşça sendeleyerek bakışlarını ona dikti. Dudaklarının çevresindeki gerginlik yok olmuştu. Fakat döndü, omuzlarının üzerinden bir titreme geçti, arkasına bakmadan kocasından uzaklaştı.
    Birkaç dakika sonra hizmetçi kız içeri girdi ve yalnızca Ferdinand’ın yemeğini getirdi. Her zaman
  • Bakara Suresi, 51. ayet: Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Ama sonra siz, onun arkasından buzağıyı (tanrı) edinmiş ve (böylece) zalimler olmuştunuz.

    Bakara Suresi, 52. ayet: Bundan sonra, (artık) şükredesiniz diye sizi bağışladık.

    Bakara Suresi, 53. ayet: Ve hidayete eresiniz diye Musa'ya kitabı ve Furkan'ı verdik.

    Bakara Suresi, 54. ayet: Hani Musa, kavmine: "Ey kavmim, gerçekten siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen, kusursuzca Yaratan(gerçek İlah)ınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün: bu, Yaratıcınız Katında sizin için daha hayırlıdır" demişti. Bunun üzerine (Allah) tevbelerinizi kabul etti. Şüphesiz O tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.

    Bakara Suresi, 55. ayet: Ve demiştiniz ki: "Ey Musa, biz Allah'ı apaçık görünceye kadar sana inanmayız." Bunun üzerine yıldırım sizi (kendinizden) almıştı. Ve siz bakıp duruyordunuz.

    Bakara Suresi, 56. ayet: Sonra şükredesiniz diye, sizi ölümünüzden sonra dirilttik.

    Bakara Suresi, 57. ayet: Bulutları üzerinize gölge kıldık ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden yiyin (dedik). Onlar Bize zulmetmediler, ancak kendi nefislerine zulmettiler.

    Bakara Suresi, 58. ayet: Ve hatırlayın, demiştik ki: "Şu şehre girin ve orada istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnızca secde ederek kapısından girerken 'dileğimiz bağışlanmadır' deyin; (Biz de) hatalarınızı bağışlayalım; iyilik yapanların (ecirlerini) arttıracağız."

    Bakara Suresi, 59. ayet: Ama zulmedenler, kendilerine söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. Biz de o zalimlerin yaptıkları bozgunculuğa karşılık, üzerlerine gökten iğrenç bir azap indirdik.

    Bakara Suresi, 60. ayet: (Yine) Hatırlayın; Musa kavmi için su aramıştı, o zaman Biz ona: "Asanı taşa vur" demiştik de ondan on iki pınar fışkırmıştı, böylece herkes içeceği yeri bilmişti. Allah'ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak karışıklık çıkarmayın.

    Bakara Suresi, 61. ayet: Siz (ise şöyle) demiştiniz: "Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın." (O zaman Musa:) "Hayırlı olanı, şu değersiz şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (Öyleyse) Mısır'a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır" demişti. Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah'tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah'ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi. (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.

    Bakara Suresi, 63. ayet: Sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (ve demiştik ki:) "Size verdiğimize sımsıkı yapışın ve onda olanı (hükümleri sürekli) hatırlayın, ki sakınasınız."

    Bakara Suresi, 64. ayet: Siz ise, bundan sonra da yüz çevirdiniz. Eğer Allah'ın üzerinizdeki fazlı (lütuf ve ihsanı) ve rahmeti olmasaydı, siz gerçekten hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.

    Bakara Suresi, 67. ayet: Hani Musa kavmine: "Allah, muhakkak sizin bir sığır kesmenizi emrediyor" demişti. "Bizi alaya mı alıyorsun?" dediler. (Musa) "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" dedi.

    Bakara Suresi, 68. ayet: "Rabbine adımıza yalvar da, bize niteliklerini açıklasın" dediler. (Musa, Rabbine yalvardıktan sonra) "Şüphesiz Allah diyor ki: O ne pek geçkin, ne de pek genç, ikisi arası dinç(likte bir sığır olmalı)dır. Artık emrolunduğunuz şeyi yerine getirin" dedi.

    Bakara Suresi, 69. ayet: (Bu sefer) dediler ki: "Rabbine adımıza yalvar da, bize rengini bildirsin." O: "(Rabbim) diyor ki: O, bakanların içini ferahlatan sarı bir inektir" dedi.

    Bakara Suresi, 70. ayet: (Onlar yine:) "Rabbine adımıza yalvar da, bize onun niteliklerini açıklasın. Çünkü bize göre sığırlar birbirine benzer. İnşaAllah (Allah dilerse) biz doğruyu buluruz" dediler.

    Bakara Suresi, 71. ayet: (Bunun üzerine Musa, "Rabbim) diyor ki: O, yeri sürmek ve ekini sulamak için boyunduruğa alınmayan, salma ve alacası olmayan bir inektir" dedi. (O zaman): "Şimdi gerçeği getirdin" dediler. Böylece ineği kestiler; ama neredeyse (bunu) yapmayacaklardı.

    Bakara Suresi, 87. ayet: Andolsun, Biz Musa'ya kitabı verdik ve ardından peş peşe elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik. Demek, size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldürecek misiniz?

    Bakara Suresi, 88. ayet: Dediler ki: "Bizim kalplerimiz örtülüdür." Hayır; Allah, inkarlarından dolayı onları lanetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder.

    Bakara Suresi, 92. ayet: Andolsun, Musa size apaçık belgelerle geldi. Sonra siz onun arkasından buzağıyı (tanrı) edindiniz. İşte siz (böyle) zalimlersiniz.

    Bakara Suresi, 93. ayet: Hani sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (ve): "Size verdiğimize (kitaba) sımsıkı sarılın ve dinleyin" (demiştik). Demişlerdi ki: "Dinledik ve baş kaldırdık." İnkarları yüzünden buzağı (tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De ki: "İnanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey emrediyor?"

    Bakara Suresi, 108. ayet: Yoksa daha önce Musa'nın sorguya çekildiği gibi, siz de Resulünüzü sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim imanı inkar ile değişirse, artık o, dümdüz yoldan sapmış olur.

    Bakara Suresi, 136. ayet: Deyin ki: "Biz Allah'a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız."

    Bakara Suresi, 246. ayet: Musa'dan sonra İsrailoğulları'nın önde gelenlerini görmedin mi? Hani, peygamberlerinden birine: "Bize bir melik gönder de Allah yolunda savaşalım" demişlerdi, O: "Ya üzerinize savaş yazıldığı halde savaşmayacak olursanız?" demişti. "Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım? Ki biz yurdumuzdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan (uzaklaştırıldık.)" demişlerdi. Ama onlara savaş yazıldığı (öngörüldüğü) zaman, az bir kısmı hariç yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilir.

    Nisa Suresi, 153. ayet: Kitap Ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Musa'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi. Demişlerdi ki: "Bize Allah'ı açıkça göster." Böylece zulümlerinden dolayı onlara yıldırım çarpmıştı. Ardından kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, buzağıyı (ilah) edinmişlerdi. Yine bundan dolayı onları affettik ve Musa'ya apaçık olan ispatlayıcı bir delil verdik.

    Nisa Suresi, 164. ayet: Ve gerçekten sana daha önceden hikayelerini anlattığımız elçilere, anlatmadığımız elçilere (vahyettik). Allah, Musa ile de konuştu.

    Maide Suresi, 20. ayet: Hani, Musa kavmine (şöyle) demişti: "Ey kavmim, Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın; içinizden peygamberler çıkardı, sizden yöneticiler kıldı ve alemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi."

    Maide Suresi, 21. ayet: "Ey kavmim, Allah'ın sizin için yazdığı (girmenizi emrettiği) kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz."

    Maide Suresi, 22. ayet: Dediler ki: "Ey Musa, orda zorba bir kavim vardır, onlar çıkmadıkları sürece biz oraya kesinlikle girmeyiz. Şayet oradan çıkarlarsa, biz de muhakkak gireriz."

    Maide Suresi, 23. ayet: Korkanlar arasında olup da Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki kişi: "Onların üzerine kapıdan girin. Girerseniz, şüphesiz sizler galibsiniz. Eğer mü'minlerdenseniz, yalnızca Allah'a tevekkül edin." dedi.

    Maide Suresi, 24. ayet: Dediler ki: "Ey Musa biz, onlar durduğu sürece hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız."

    Maide Suresi, 25. ayet: (Musa:) "Rabbim, gerçekten kendimden ve kardeşimden başkasına malik olamıyorum. Öyleyse bizimle fasıklar topluluğunun arasını Sen ayır" dedi.

    Maide Suresi, 26. ayet: (Allah) Dedi: "Artık orası kendilerine kırk yıl haram kılınmıştır. Onlar yeryüzünde 'şaşkınca dönüp duracaklar.' Sen de o fasıklar topluluğuna üzülme."

    En'am Suresi, 84. ayet: Ve ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik, hepsini hidayete eriştirdik; bundan önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u hidayete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.

    En'am Suresi, 91. ayet: Onlar: "Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir" demekle Allah'ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler. De ki: "Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kağıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi? Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir." De ki: "Allah." Sonra onları bırak, içine 'daldıkları saçma uğraşılarında' oyalanıp-dursunlar.

    En'am Suresi, 154. ayet: Sonra Biz Musa'ya, iyilik yapanların üzerinde (nimetimizi) tamamlamak, herşeyi ayrı ayrı açıklamak ve bir hidayet ve rahmet olarak kitabı verdik. Umulur ki Rablerine kavuşacaklarına inanırlar.

    Araf Suresi, 103. ayet: Sonra bunların (peygamberlerin) ardından Musa'yı ayetlerimizle Firavun'a ve önde gelen çevresine gönderdik; onlar ona (ayetlerimize) haksızlık ettiler. İşte bozgunculuk çıkaranların nasıl bir sona uğradıklarına bir bak.

    Araf Suresi, 104. ayet: Musa dedi ki: "Ey Firavun, gerçekten, ben alemlerin Rabbinden (gönderilme) bir elçiyim."

    Araf Suresi, 105. ayet: "Benim üzerimdeki yükümlülük, Allah'a karşı ancak gerçeği söylemektir. Rabbinizden size apaçık bir belge ile geldim. Artık İsrailoğulları'nı benimle gönder."

    Araf Suresi, 106. ayet: (Firavun) Dedi ki: "Eğer gerçekten bir ayet getirmişsen ve doğru sözlülerden isen, bu durumda onu getir (bakalım)."

    Araf Suresi, 107. ayet: Böylelikle (Musa) asasını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi.

    Araf Suresi, 109. ayet: Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: "Bu gerçekten bilgin bir büyücüdür";

    Araf Suresi, 110. ayet: "Sizi topraklarınızdan sürüp-çıkarmak istiyor. Bu durumda ne buyuruyorsunuz?"

    Araf Suresi, 111. ayet: Dediler ki: "Onu ve kardeşini şimdilik bekletiver (vereceğin cezayı ertele), şehirlere de toplayıcılar yolla";

    Araf Suresi, 112. ayet: "Bütün bilgin büyücüleri sana getirsinler."

    Araf Suresi, 113. ayet: Sihirbazlar Firavun'a gelip dediler ki: "Eğer biz galip olursak, herhalde bize bir karşılık (armağan) var, değil mi?"

    Araf Suresi, 114. ayet: "Evet" dedi. "(O zaman) Siz en yakın(larım) kılınanlardan olacaksınız."

    Araf Suresi, 115. ayet: Dediler ki: "Ey Musa (ilkin) sen mi atmak istersin, yoksa biz mi atalım?"

    Araf Suresi, 116. ayet: (Musa:) "Siz atın" dedi. (Asalarını) atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular.

    Araf Suresi, 117. ayet: Biz de Musa'ya: "Asanı fırlatıver" diye vahyettik. (O da fırlatıverince) bir de baktılar ki, o bütün uydurduklarını derleyip-toparlayıp yutuyor.

    Araf Suresi, 118. ayet: Böylece hak yerini buldu, onların bütün yapmakta oldukları geçersiz kaldı.

    Araf Suresi, 119. ayet: Orada yenilmiş oldular ve küçük düşmüşler olarak tersyüz çevrildiler.

    Araf Suresi, 120. ayet: Ve sihirbazlar secdeye kapandılar.

    Araf Suresi, 121. ayet: "Alemlerin Rabbine iman ettik" dediler.

    Araf Suresi, 122. ayet: "Musa'nın ve Harun'un Rabbine…"

    Araf Suresi, 123. ayet: Firavun: "Ben size izin vermeden önce O'na iman ettiniz, öyle mi? Mutlaka bu, halkı buradan sürüp-çıkarmak amacıyla şehirde planladığınız bir tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz."

    Araf Suresi, 124. ayet: "Muhakkak ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi idam edeceğim."

    Araf Suresi, 125. ayet: (Onlar da:) "Biz de şüphesiz Rabbimiz'e döneceğiz" dediler.

    Araf Suresi, 126. ayet: "Oysa sen, yalnızca, bize geldiğinde Rabbimiz'in ayetlerine inanmamızdan başka bir nedenle bizden intikam almıyorsun. Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür."

    Araf Suresi, 127. ayet: Firavun kavminin önde gelenleri, dediler ki: "Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır'da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terk etmeleri için mi (serbest) bırakacaksın?" (Firavun) Dedi ki: "Erkek çocuklarını öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara karşı kahir bir üstünlüğe sahibiz."

    Araf Suresi, 128. ayet: Musa kavmine: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Gerçek şu ki, arz Allah'ındır; ona kullarından dilediğini mirasçı kılar. En güzel sonuç muttakiler içindir" dedi.

    Araf Suresi, 129. ayet: Dediler ki: "Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyete uğratıldık." (Musa:) "Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helak edecek ve sizleri yeryüzünde halifeler (egemenler) kılacak, böylece nasıl davranacağınızı gözleyecek" dedi.

    Araf Suresi, 130. ayet: Andolsun, Biz de Firavun aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.

    Araf Suresi, 131. ayet: Onlara bir iyilik geldiği zaman "Bu bizim için" dediler; onlara bir kötülük isabet ettiğinde (bunu da) Musa ve beraberindekilerin bir uğursuzluğu olarak yorumlarlardı. Haberiniz olsun, Allah Katında asıl uğursuz olanlar kendileridir; ama onların çoğu bilmezler.

    Araf Suresi, 132. ayet: Onlar: "Bizi büyülemek için mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz" dediler.

    Araf Suresi, 133. ayet: Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, buğday güvesi, kurbağa ve kan musallat kıldık. Yine büyüklük tasladılar ve suçlu-günahkar bir kavim oldular.

    Araf Suresi, 134. ayet: Başlarına iğrenç bir azap çökünce, dediler ki: "Ey Musa, Rabbine -sana verdiği ahid adına- bizim için dua et. Eğer bu iğrenç azabı üzerimizden çekip-giderirsen, andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğulları'nı seninle göndereceğiz.

    Araf Suresi, 135. ayet: Ne zaman ki, onların erişebilecekleri bir süreye kadar, o iğrenç azabı çekip-giderdik, onlar yine andlarını bozdular.

    Araf Suresi, 136. ayet: Biz de onlardan intikam aldık ve ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan habersizmişler (gibi) olmaları nedeniyle onları suda boğduk.

    Araf Suresi, 137. ayet: Kendisine bereketler kıldığımız yerin doğusuna da, batısına da o hor kılınıp-zayıf bırakılanları (müstaz'afları) mirasçılar kıldık. Rabbinin İsrailoğulları'na olan o güzel sözü (vaadi), sabretmeleri dolayısıyla tamamlandı (yerine geldi). Firavun ve kavminin yapmakta oldukları ve yükselttiklerini (köşklerini, saraylarını) da yerle bir ettik.

    Araf Suresi, 138. ayet: İsrailoğulları'nı denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. Musa'ya dediler ki: "Ey Musa, onların ilahları (var; onlarınki) gibi, sen de bize bir ilah yap." O: "Siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz" dedi.

    Araf Suresi, 139. ayet: Onların içinde bulundukları şey (din) mahvolucudur ve yapmakta oldukları şeyler (ibadetler) de geçersizdir.

    Araf Suresi, 140. ayet: "O sizi alemlere üstün kılmışken, ben size Allah'tan başka bir İlah mı arayacağım?"

    Araf Suresi, 141. ayet: "Hani size dayanılmaz işkenceler yapan, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı öldüren Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir imtihan vardı."

    Araf Suresi, 142. ayet: Musa ile otuz gece için sözleştik ve ona bir on daha ekledik. Böylece Rabbinin belirlediği süre, kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun'a "Kavmimde benim yerime geç, ıslah et ve bozguncuların yolunu tutma" dedi.

    Araf Suresi, 143. ayet: Musa tayin edilen sürede gelince ve Rabbi onunla konuşunca: "Rabbim, bana göster, Seni göreyim" dedi. (Allah:) "Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de Beni göreceksin." Rabbi dağa tecelli edince, onu paramparça etti. Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: "Sen ne Yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim" dedi.

    Araf Suresi, 144. ayet: (Allah:) "Ey Musa" dedi. "Sana verdiğim risaletimle ve seninle konuşmamla seni insanlar üzerinde seçkin kıldım. Sana verdiklerimi al ve şükredenlerden ol."

    Araf Suresi, 145. ayet: Biz ona Levhalarda herşeyden bir öğüt ve herşeyin yeterli bir açıklamasını yazdık. (Ve:) "Şimdi bunlara sıkıca sarıl ve kavmine de emret ki en güzeliyle sarılsınlar. Size fasıkların yurdunu pek yakında göstereceğim" (dedik).

    Araf Suresi, 148. ayet: (Tura gitmesinin) Ardından Musa'nın kavmi süs eşyalarından böğürmesi olan bir buzağı heykelini (tapılacak ilah) edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve onları bir yola da yöneltip-iletmediğini (hidayete erdirmediğini) görmediler mi? Onu (tanrı) edindiler de, zulmedenler oldular.

    Araf Suresi, 149. ayet: Ne zaman ki (yaptıklarından dolayı pişmanlık duyup, başları) elleri arasına düşürüldü ve kendilerinin gerçekten şaşırıp-saptıklarını görünce: "Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa kesin olarak hüsrana uğrayanlardan olacağız" dediler.

    Araf Suresi, 150. ayet: Musa kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndüğünde onlara: "Beni arkamdan, ne kötü temsil ettiniz? Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız, öyle mi?" dedi. Levhaları bıraktı ve kardeşini başından tutup kendisine doğru çekiyordu (ki Harun ona:) "Annem oğlu, bu topluluk beni zayıflattı (hırpalayıp güçsüzleştirdi) ve neredeyse beni öldürmeye giriştiler. Bari sen düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zalimler topluluğuyla birlikte kılma (sayma)" dedi.

    Araf Suresi, 151. ayet: (Musa yalvarıp) Dedi ki: "Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine kat. Sen merhamet edenlerin en merhametli olanısın."

    Araf Suresi, 152. ayet: Şüphesiz, buzağıyı (tanrı) edinenlere Rablerinden bir gazab ve dünya hayatında bir zillet yetişecektir. İşte Biz, 'yalan düzüp-uyduranları' böyle cezalandırırız.

    Araf Suresi, 153. ayet: Kötülük işleyip bunun ardından tevbe edenler ve iman edenler; hiç şüphesiz Rabbin, bundan (tevbeden) sonra elbette bağışlayandır, esirgeyendir.

    Araf Suresi, 154. ayet: Musa kabaran öfkesi (gazabı) yatışınca Levhaları aldı. (Onlardan bir) Nüshasında "Rablerinden korkanlar için bir hidayet ve bir rahmet vardır" (yazılıydı).

    Araf Suresi, 155. ayet: Musa, belirlediğimiz buluşma zamanı için kavminden yetmiş adam seçip-ayırdı. Bunları da 'dayanılmaz bir sarsıntı' tutuverince, dedi ki: "Rabbim, eğer dileseydin, onları ve beni daha önceden helak ederdin. (Şimdi) İçimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi helak edecek misin? O da Senin denemenden başkası değildir. Onunla Sen dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirirsin. Bizim Velimiz Sensin. Öyleyse bizi bağışla, bizi esirge; Sen bağışlayanların en hayırlısısın."

    Araf Suresi, 156. ayet: Bize bu dünyada da, ahirette de iyilik yaz, şüphesiz ki biz Sana yöneldik. Dedi ki: "Azabımı dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır; onu korkup-sakınanlara, zekatı verenlere ve Bizim ayetlerimize iman edenlere yazacağım."

    Araf Suresi, 157. ayet: Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.

    Araf Suresi, 158. ayet: De ki: "Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisi (peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz.

    Araf Suresi, 159. ayet: Musa'nın kavminden hakka ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk vardır.

    Araf Suresi, 160. ayet: Biz onları (İsrailoğulları'nı) ayrı ayrı oymaklar olarak on iki topluluk (ümmet) olarak ayırdık. Kavmi kendisinden su istediğinde Musa'ya: "Asan'la taşa vur" diye vahyettik. Ondan on iki pınar sızıp-fışkırdı; böylece her bir insan- topluluğu su içeceği yeri öğrenmiş oldu. Üzerlerine bulutla gölge çektik ve onlara kudret helvası ile bıldırcın indirdik. (Sonra da şöyle dedik:) "Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin." Onlar Bize zulmetmedi, ancak kendi nefislerine zulmediyorlardı.

    Araf Suresi, 161. ayet: Onlara: "Bu şehirde oturun, ondan istediğiniz yerden yeyin, 'dileğimiz bağışlanmadır' deyin ve kapısından secde ederek girin, (Biz de) hatalarınızı bağışlayalım. İyilik yapanların (armağanlarını) artıracağız" denildiğinde,

    Araf Suresi, 162. ayet: Onlardan zulmedenler, sözü kendilerine söylenenden başka bir şeyle değiştirdiler. Biz de bunun üzerine zulmetmeleri dolayısıyla gökten 'iğrenç bir azap' indirdik.

    Yunus Suresi, 75. ayet: Sonra bunların ardından Firavun'a ve onun önde gelen çevresine Musa'yı ve Harun'u ayetlerimizle gönderdik. Fakat onlar büyüklendiler. Onlar suçlu-günahkar bir kavimdi.

    Yunus Suresi, 76. ayet: Onlara Katımız'dan hak geldiği zaman, dediler ki: "Bu, kuşkusuz apaçık bir büyüdür."

    Yunus Suresi, 77. ayet: Musa: "Size hak geldiğinde (böyle) mi söylersiniz? Bu bir büyü müdür? Oysa büyücüler, kurtuluşa ermezler" dedi.

    Yunus Suresi, 78. ayet: Onlar: "Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" dediler.

    Yunus Suresi, 79. ayet: Firavun: "Bana bütün bilgin büyücüleri getirin" dedi.

    Yunus Suresi, 80. ayet: Büyücüler geldiğinde Musa: "Atacağınız şeyleri atın" dedi.

    Yunus Suresi, 81. ayet: Onlar atınca, Musa dedi ki: "Sizlerin (ortaya) getirdiğiniz büyüdür. Doğrusu Allah onu geçersiz kılacaktır. Şüphesiz Allah, bozgunculuk çıkaranların işini düzeltmez."

    Yunus Suresi, 82. ayet: Allah, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) Kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir.

    Yunus Suresi, 83. ayet: Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.

    Yunus Suresi, 84. ayet: Musa dedi ki: "Ey kavmim, eğer siz Allah'a iman edip Müslüman olmuşsanız artık yalnızca O'na tevekkül edin."

    Yunus Suresi, 85. ayet: Dediler ki: "Biz Allah'a tevekkül ettik; Rabbimiz, bizi zulmeden bir kavim için bir fitne (konusu) kılma."

    Yunus Suresi, 86. ayet: "Ve bizi, kafirler topluluğundan rahmetinle kurtar."

    Yunus Suresi, 87. ayet: Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: "Mısır'da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. Mü'minleri de müjdele."

    Yunus Suresi, 88. ayet: Musa dedi ki: "Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalplerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler."

    Yunus Suresi, 89. ayet: (Allah) Dedi ki: "İkinizin duası kabul olundu. Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve bilgisizlerin yoluna uymayın."

    Yunus Suresi, 90. ayet: Biz, İsrailoğulları'nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğulları'nın kendisine inandığı (İlah'tan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi.

    Yunus Suresi, 91. ayet: Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın.

    Yunus Suresi, 92. ayet: Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler.

    Yunus Suresi, 93. ayet: Andolsun, Biz İsrailoğulları'nı, hoşlarına gidecek güzel bir yerde yerleştirdik ve temiz şeylerden kendilerine rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, aralarında anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda kıyamet günü hüküm verecektir.

    Hud Suresi, 96. ayet: Andolsun, Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık olan bir delille gönderdik.

    Hud Suresi, 110. ayet: Andolsun, Musa'ya kitabı verdik, onda anlaşmazlığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş (verilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş olacaktı. Gerçekten onlar, bundan (Kur'an'dan) yana kuşku verici bir tereddüt içindedirler.

    İbrahim Suresi, 5. ayet: Andolsun Musa'yı: "Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat" diye ayetlerimizle göndermiştik. Şüphesiz bunda çokça sabreden ve şükreden herkes için gerçekten ayetler vardır.

    İbrahim Suresi, 6. ayet: Hani Musa kavmine şöyle demişti: "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O sizi Firavun ailesinden kurtarmıştı, onlar sizi en dayanılmaz işkencelere uğratıyor, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir sınav vardır."

    İbrahim Suresi, 7. ayet: "Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir."

    İbrahim Suresi, 8. ayet: Musa demişti ki: "Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkar edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür."

    İsra Suresi, 2. ayet: Musa'ya kitap verdik ve "Benden başka vekil edinmeyin" diye onu İsrailoğulları'na kılavuz kıldık.

    İsra Suresi, 101. ayet: Andolsun, Biz Musa'ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik; işte İsrailoğulları'na sor; onlara geldiği zaman Firavun ona: "Gerçekten ben seni büyülenmiş sanıyorum" demişti.

    İsra Suresi, 102. ayet: O da: "Andolsun, bunları görülecek belgeler olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini sen de bilmişsin; gerçekten ben de seni yıkılmış-harab olmuş sanıyorum" demişti.

    İsra Suresi, 103. ayet: Böylelikle, onları o yerden sürüp-sarsıntıya uğratmayı istedi, Biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte boğuverdik.

    İsra Suresi, 104. ayet: Ve onun ardından İsrailoğulları'na söyledik: "O toprak (yurt)ta oturun, ahiret va'di geldiğinde hepinizi derleyip-toplayacağız."

    Kehf Suresi, 60. ayet: Hani Musa genç yardımcısına demişti: "İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim."

    Kehf Suresi, 61. ayet: Böylece ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık) denizde bir akıntıya doğru (veya bir menfez bulup) kendi yolunu tuttu.

    Kehf Suresi, 62. ayet: (Varmaları gereken yere gelip) Geçtiklerinde (Musa) genç-yardımcısına dedi ki: "Yemeğimizi getir bize, andolsun, bu yaptığımız-yolculuktan gerçekten yorulduk."

    Kehf Suresi, 63. ayet: (Genç-yardımcısı) Dedi ki: "Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu."

    Kehf Suresi, 64. ayet: (Musa) Dedi ki: "Bizim de aradığımız buydu." Böylelikle ikisi izleri üzerinde geriye doğru gittiler.

    Kehf Suresi, 65. ayet: Derken, Katımız'dan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular.

    Kehf Suresi, 66. ayet: Musa ona dedi ki: "Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?"

    Kehf Suresi, 67. ayet: Dedi ki: "Gerçekten sen, benimle birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin."

    Kehf Suresi, 68. ayet: (Böyleyken) "Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?"

    Kehf Suresi, 69. ayet: (Musa:) "İnşaAllah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim" dedi.

    Kehf Suresi, 70. ayet: Dedi ki: "Eğer bana uyacak olursan, hiçbir şey hakkında bana soru sorma, ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar."

    Kehf Suresi, 71. ayet: Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: "İçindekilerini batırmak için mi onu deldin? Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın."

    Kehf Suresi, 72. ayet: Dedi ki: "Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?"

    Kehf Suresi, 73. ayet: (Musa:) "Beni, unuttuğumdan dolayı sorgulama ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma" dedi.

    Kehf Suresi, 74. ayet: Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: "Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün? Andolsun, sen kötü bir iş yaptın."

    Kehf Suresi, 75. ayet: Dedi ki: "Gerçekte benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?"

    Kehf Suresi, 76. ayet: (Musa:) "Bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana bir özre ulaşmış olursun" dedi.

    Kehf Suresi, 77. ayet: (Yine) Böylece ikisi yola koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip yemek istediler, fakat (kasaba halkı) onları konuklamaktan kaçındı. Onda (kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular, hemen onu inşa etti. (Musa) Dedi ki: "Eğer isteseydin gerçekten buna karşılık bir ücret alabilirdin."

    Kehf Suresi, 78. ayet: Dedi ki: "İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (zamanı)mız. Sana, üzerinde sabır göstermeye güç yetiremeyeceğin bir yorumu haber vereceğim.

    Kehf Suresi, 79. ayet: "Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı."

    Kehf Suresi, 80. ayet: "Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü'min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık ve inkar zorunu kullanmasından endişe edip-korktuk."

    Kehf Suresi, 81. ayet: Böylece, onlara Rablerinin ondan temiz olmak bakımından daha hayırlısı, merhamet bakımından da daha yakın olanını vermesini diledik."

    Kehf Suresi, 82. ayet: "Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu."

    Meryem Suresi, 51. ayet: Kitap'ta Musa'yı da zikret. Çünkü o, ihlasa erdirilmiş ve gönderilmiş (Resul) bir peygamberdi.

    Taha Suresi, 9. ayet: Sana Musa'nın haberi geldi mi?

    Taha Suresi, 10. ayet: Hani bir ateş görmüştü de, ailesine şöyle demişti: "Durun, bir ateş gördüm; umulur ki size ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol-gösterici bulurum."

    Taha Suresi, 11. ayet: Nitekim ona gidince, kendisine seslenildi: "Ey Musa."

    Taha Suresi, 12. ayet: "Gerçekten Ben, Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü sen, kutsal vadi olan Tuva'dasın."

    Taha Suresi, 13. ayet: "Ben seni seçmiş bulunuyorum; bundan böyle vahyolunanı dinle."

    Taha Suresi, 14. ayet: "Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Benden başka İlah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl."

    Taha Suresi, 15. ayet: "Şüphesiz, kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (koşup haberini) neredeyse gizleyeceğim."

    Taha Suresi, 16. ayet: "Öyleyse, ona inanmayıp kendi hevasına uyan, sakın seni ondan alıkoymasın; sonra yıkıma uğrarsın."

    Taha Suresi, 17. ayet: "Sağ elindeki nedir ey Musa?"

    Taha Suresi, 18. ayet: Dedi ki: "O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var."

    Taha Suresi, 19. ayet: Dedi ki: "Onu at, ey Musa."

    Taha Suresi, 20. ayet: Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş).

    Taha Suresi, 21. ayet: Dedi ki: "Onu al ve korkma, Biz onu ilk durumuna çevireceğiz."

    Taha Suresi, 22. ayet: "Elini koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mucize (ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın."

    Taha Suresi, 23. ayet: "Öyle ki, sana büyük mucizelerimizden (birini) göstermiş olalım."

    Taha Suresi, 24. ayet: "Firavun'a git, çünkü o azmış bulunuyor."

    Taha Suresi, 25. ayet: Dedi ki: "Rabbim, benim göğsümü aç."

    Taha Suresi, 26. ayet: "Bana işimi kolaylaştır."

    Taha Suresi, 27. ayet: "Dilimden düğümü çöz;"

    Taha Suresi, 28. ayet: "Ki söyleyeceklerimi kavrasınlar."

    Taha Suresi, 29. ayet: "Ailemden bana bir yardımcı kıl,"

    Taha Suresi, 30. ayet: "Kardeşim Harun'u"

    Taha Suresi, 31. ayet: "Onunla arkamı kuvvetlendir."

    Taha Suresi, 32. ayet: "Onu işimde ortak kıl,"

    Taha Suresi, 33. ayet: "Böylece Seni çok tesbih edelim."

    Taha Suresi, 34. ayet: "Ve Seni çok zikredelim."

    Taha Suresi, 35. ayet: "Şüphesiz Sen bizi görüyorsun."

    Taha Suresi, 36. ayet: (Allah) Dedi ki: "Ey Musa istediğin sana verilmiştir."

    Taha Suresi, 37. ayet: "Andolsun, Biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk."

    Taha Suresi, 38. ayet: "Hani, annene vahyolunan şeyi vahyetmiştik, (şöyle ki:)"

    Taha Suresi, 39. ayet: "Onu sandığın içine koy, suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün önünde yetiştirilmen için, Kendim'den sana bir sevgi yönelttim."

    Taha Suresi, 40. ayet: "Hani kız kardeşin gezinip; "Onu(n bakımını) üstlenecek birini size haber vereyim mi?" demekteydi. Böylece, seni annene geri çevirmiş olduk ki, gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın. Sen bir insan öldürmüştün de, Biz seni tasadan kurtarmış ve seni 'esaslı bir denemeden geçirip-denemiştik.' Medyen halkı arasında da yıllarca kalmıştın, sonra bir kader üzerine (buraya) geldin ey Musa."

    Taha Suresi, 41. ayet: "Seni Kendim için seçtim."

    Taha Suresi, 42. ayet: "Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve Beni zikretmede gevşek davranmayın.

    Taha Suresi, 43. ayet: "İkiniz Firavun'a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor."

    Taha Suresi, 44. ayet: "Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar."

    Taha Suresi, 45. ayet: Dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten, onun bize karşı 'taşkın bir tutum takınmasından' ya da 'azgın davranmasından' korkuyoruz."

    Taha Suresi, 46. ayet: Dedi ki: "Korkmayın, çünkü Ben sizinle birlikteyim; işitiyorum ve görüyorum."

    Taha Suresi, 47. ayet: "Haydi ona gidin de deyin ki: Biz senin Rabbinin elçileriyiz, İsrailoğulları'nı bizimle birlikte gönder ve onlara (artık) azap verme. Sana Rabbinden bir ayetle geldik. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun."

    Taha Suresi, 48. ayet: "Gerçekten bize vahyolundu ki: Doğrusu azap, yalanlayan ve yüz çevirenlerin üstünedir."

    Taha Suresi, 49. ayet: (Ona gidip aynı şeyleri tekrarladıklarında, Firavun onlara) Dedi ki: "Sizin Rabbiniz kim ey Musa?"

    Taha Suresi, 50. ayet: Dedi ki: "Bizim Rabbimiz, herşeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir."

    Taha Suresi, 51. ayet: (Firavun) Dedi ki: "İlk çağlardaki nesillerin durumu nedir öyleyse?"

    Taha Suresi, 52. ayet: Dedi ki: "Bunun bilgisi Rabbimin Katında bir kitaptadır. Benim Rabbim şaşırmaz ve unutmaz."

    Taha Suresi, 53. ayet: "Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık."

    Taha Suresi, 54. ayet: "Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz, bunda sağduyu sahipleri için elbette ayetler vardır.

    Taha Suresi, 55. ayet: Sizi ondan yarattık, ona geri vereceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.

    Taha Suresi, 56. ayet: Andolsun, Biz ona ayetlerimizin tümünü gösterdik; fakat o, yalanladı ve ayak diretti.

    Taha Suresi, 57. ayet: Dedi ki: "Ey Musa, sen bizi sihrinle yurdumuzdan sürüp çıkarmaya mı gelmiş bulunuyorsun?"

    Taha Suresi, 58. ayet: "Madem böyle, biz de sana buna benzer bir sihirle geleceğiz; şimdi sen, bir 'buluşma zamanı ve yeri' tespit et, bizim de, senin de karşı olamayacağımız açık, geniş bir yer olsun" dedi.

    Taha Suresi, 59. ayet: (Musa) Dedi ki: "Buluşma zamanımız, (ülkenin ulusal) bayram günü ve insanların toplanacağı kuşluk vakti (olsun)."

    Taha Suresi, 60. ayet: Böylelikle Firavun arkasını dönüp gitti, hileli düzenini (yürütecek büyücüleri) biraraya getirdi, sonra geldi.

    Taha Suresi, 61. ayet: Musa onlara dedi ki: "Size yazıklar olsun, Allah'a karşı yalan düzüp uydurmayın, sonra bir azap ile kökünüzü kurutur. Yalan düzüp uyduran gerçekten yok olup gitmiştir."

    Taha Suresi, 62. ayet: Bunun üzerine, kendi aralarında durumlarını tartışmaya başladılar ve gizli konuşmalara geçtiler.

    Taha Suresi, 63. ayet: Dediler ki: "Bunlar herhalde iki sihirbazdır, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp-çıkarmak ve örnek olarak tutturduğunuz yolunuzu (dininizi) yok etmek istemektedirler."

    Taha Suresi, 64. ayet: "Bundan ötürü, tuzaklarınızı biraraya getirin, sonra gruplar halinde gelin; bugün üstünlük sağlayan, gerçekten kurtuluşu bulmuştur."

    Taha Suresi, 65. ayet: "Ey Musa" dediler. Ya sen (asanı) at veya önce biz atalım."

    Taha Suresi, 66. ayet: Dedi ki: "Hayır, siz atın." Sonra hemen (ne görsün), sihirlerinden dolayı, onların ipleri ve asaları kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü.

    Taha Suresi, 67. ayet: Musa, bu yüzden kendi içinde bir tür korku duymaya başladı.

    Taha Suresi, 68. ayet: "Korkma" dedik. "Muhakkak sen üstün geleceksin."

    Taha Suresi, 69. ayet: "Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz."

    Taha Suresi, 70. ayet: Bunun üzerine büyücüler, secdeye kapandılar: "Harun'un ve Musa'nın Rabbine iman ettik" dediler.

    Taha Suresi, 71. ayet: (Firavun) Dedi ki: "Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi? Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız."

    Taha Suresi, 72. ayet: Dediler ki: "Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla 'tercih edip-seçmeyiz." Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin."

    Taha Suresi, 73. ayet: "Gerçekten biz Rabbimiz'e iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak-sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir."

    Taha Suresi, 74. ayet: "Gerçek şu ki, kim Rabbine suçlu-günahkar olarak gelirse, hiç şüphe yok, onun için cehennem vardır. Onun içinde ise, ne ölebilir, ne dirilebilir."

    Taha Suresi, 75. ayet: "Kim O'na iman edip salih amellerde bulunarak O'na gelirse, işte onlar, onlar için de yüksek dereceler vardır."

    Taha Suresi, 76. ayet: "İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır). Ve işte bu, arınmış olanın karşılığıdır."

    Taha Suresi, 77. ayet: Andolsun, Biz Musa'ya vahyetmiştik: "Kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, onlara denizde kuru bir yol aç, yetişilmekten korkmadan ve endişeye kapılmadan."

    Taha Suresi, 78. ayet: Firavun ise, ordularıyla peşlerine düştü; sulardan onları kaplayıveren kaplayıverdi.

    Taha Suresi, 79. ayet: Firavun, kendi kavmini şaşırtıp saptırdı ve onları doğruya yöneltmedi.

    Taha Suresi, 80. ayet: Ey İsrailoğulları, andolsun, sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tur'un sağ yanında sizinle vaadleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.

    Taha Suresi, 81. ayet: Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner: Benim gazabım, kimin üzerine inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür.

    Taha Suresi, 82. ayet: Gerçekten Ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım.

    Taha Suresi, 83. ayet: "Seni kavminden 'çarçabuk ayrılmaya iten' nedir ey Musa?"

    Taha Suresi, 84. ayet: Dedi ki: "Onlar arkamda izim üzerindedirler, hoşnut kalman için, Sana gelmekte acele ettim Rabbim."

    Taha Suresi, 85. ayet: Dedi ki: "Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp-saptırdı."

    Taha Suresi, 86. ayet: Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: "Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?"

    Taha Suresi, 87. ayet: Dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı."

    Taha Suresi, 88. ayet: Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, "İşte, sizin de ilahınız, Musa'nın ilahı budur; fakat (Musa) unuttu" dediler.

    Taha Suresi, 89. ayet: Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı?

    Taha Suresi, 90. ayet: Andolsun, Harun bundan önce onlara: "Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah)dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin" demişti.

    Taha Suresi, 91. ayet: Demişlerdi ki: "Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız."

    Taha Suresi, 92. ayet: (Musa da gelince:) "Ey Harun" demişti. "Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (Onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?"

    Taha Suresi, 93. ayet: "Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?"

    Taha Suresi, 94. ayet: Dedi ki: "Ey annemin oğlu, sakalımı ve başımı tutup-yolma. Ben, senin: "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü önemsemedin" demenden endişe edip korktum."

    Taha Suresi, 95. ayet: (Musa) Dedi ki: "Ya senin amacın nedir ey Samiri?"

    Taha Suresi, 96. ayet: Dedi ki: "Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi."

    Taha Suresi, 97. ayet: Dedi ki: "Haydi çekip git, artık senin hayatta (hakettiğin ceza: "Bana dokunulmasın") deyip yerinmendir." Ve şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azap dolu) bir buluşma zamanı vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin ilahına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız."

    Taha Suresi, 98. ayet: "Sizin İlahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında İlah yoktur. O, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır."

    Enbiya Suresi, 48. ayet: Andolsun, Biz Musa'ya ve Harun'a, takva sahipleri için bir aydınlık ve bir öğüt (zikir) olarak, hak ile batılı birbirinden ayıran (furkan)ı verdik.

    Mü'minun Suresi, 45. ayet: Sonra Musa ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.

    Mü'minun Suresi, 46. ayet: Firavun'a ve ileri gelen çevresine; fakat onlar büyüklendiler. Onlar, 'büyüklenen-zorba' bir topluluktu.

    Mü'minun Suresi, 47. ayet: Dediler ki: "Bizim benzerimiz olan iki beşere mi inanacak mışız? Kaldı ki, onların kavimleri bize kullukta (kölelikte) bulunmaktadırlar."

    Mü'minun Suresi, 48. ayet: Böylece onları yalanladılar ve yıkıma uğrayanlardan oldular.

    Mü'minun Suresi, 49. ayet: Andolsun, Biz Musa'ya kitabı verdik, belki onlar hidayete erer diye.

    Furkan Suresi, 36. ayet: Böylece onlara: "Ayetlerimizi yalanlayan kavme gidin" dedik; sonunda onları (Firavun ve çevresini) kökünden darmadağın ettik.

    Şuara Suresi, 10. ayet: Hani senin Rabbin, Musa'ya seslenmişti: "Zulmetmekte olan kavme git;"

    Şuara Suresi, 11. ayet: Firavun'un kavmine, hala sakınmıyorlar mı?"

    Şuara Suresi, 12. ayet: Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben, onların beni yalanlamalarından korkuyorum."

    Şuara Suresi, 13. ayet: "Göğsüm sıkışıyor, dilim dönmüyor; bundan dolayı Harun'a da (elçilik görevini bildirmesi için Cibril'i) gönder."

    Şuara Suresi, 14. ayet: "Üstelik, onların bana karşı (davasını savunacakları bir cinayet) suçu(m) var; bundan dolayı beni öldürmelerinden korkuyorum."

    Şuara Suresi, 15. ayet: (Allah:) "Hayır," dedi. "İkiniz de ayetlerimle gidin, şüphesiz sizinle birlikteyiz (ve) işitmekteyiz."

    Şuara Suresi, 16. ayet: "Gecikmeksizin Firavun'a giderek deyin ki: Gerçekten biz, alemlerin Rabbinin elçisiyiz,"

    Şuara Suresi, 17. ayet: "İsrailoğulları'nı bizimle birlikte göndermen için (sana geldik)."

    Şuara Suresi, 18. ayet: (Gittiler ve Firavun:) Dedi ki: "Biz seni içimizde daha çocukken yetiştirip büyütmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?"

    Şuara Suresi, 19. ayet: "Ve sen, yapacağın işi (cinayeti) de işledin; sen nankörlerdensin."

    Şuara Suresi, 20. ayet: (Musa) Dedi ki: "Ben onu yaptığım zaman şaşkınlardandım."

    Şuara Suresi, 21. ayet: "Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım; sonra Rabbim bana hüküm (ve hikmet) verdi ve beni gönderilen (elçilerden) kıldı."

    Şuara Suresi, 22. ayet: "Bana karşı lütuf-dediğin nimet de, İsrailoğulları'nı köle kılmandan dolayıdır."

    Şuara Suresi, 22. ayet: "Bana karşı lütuf-dediğin nimet de, İsrailoğulları'nı köle kılmandan dolayıdır."

    Şuara Suresi, 23. ayet: Firavun dedi ki: "Alemlerin Rabbi nedir?"

    Şuara Suresi, 24. ayet: Dedi ki: "Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan herşeyin Rabbidir. Eğer 'kesin bilgiyle inanıyorsanız' (böyledir)."

    Şuara Suresi, 25. ayet: Çevresindekilere dedi ki: "İşitiyor musunuz?"

    Şuara Suresi, 26. ayet: (Musa:) Dedi ki: "O sizin de Rabbiniz, geçmişteki atalarınızın da Rabbidir."

    Şuara Suresi, 27. ayet: (Firavun) Dedi ki: "Şüphesiz size gönderilmiş bulunan elçiniz, gerçekten bir delidir."

    Şuara Suresi, 28. ayet: "Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir" dedi (Musa).

    Şuara Suresi, 29. ayet: (Firavun) dedi ki: "Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım."

    Şuara Suresi, 30. ayet: (Musa) Dedi ki: "Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?"

    Şuara Suresi, 31. ayet: (Firavun) Dedi ki: "Eğer doğru sözlü isen, onu getir."

    Şuara Suresi, 32. ayet: Bunun üzerine asasını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, açıkça bir ejderha oluverdi.

    Şuara Suresi, 33. ayet: Elini de çekip çıkardı, bir de (ne görsün) o, bakanlar için 'parlayıp aydınlanıvermiş'.

    Şuara Suresi, 34. ayet: (Firavun,) Çevresindeki önde gelenlere: "Bu" dedi, "Doğrusu bilgin bir büyücüdür."

    Şuara Suresi, 35. ayet: "Büyüsüyle sizi yurdunuzdan sürüp çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz?"

    Şuara Suresi, 36. ayet: Dediler ki: "Bunu ve kardeşini oyala, şehirlere de toplayıcılar gönder,"

    Şuara Suresi, 37. ayet: "Bütün uzman-bilgin büyücüleri sana getirsinler."

    Şuara Suresi, 38. ayet: Böylelikle büyücüler, bilinen bir günün belli vaktinde biraraya getirildi.

    Şuara Suresi, 39. ayet: Ve insanlara da: "Siz de toplanıyor musunuz? dendi."

    Şuara Suresi, 40. ayet: "Umarız ki, eğer galip gelirse biz de büyücülere uyarız."

    Şuara Suresi, 41. ayet: Büyücüler geldiklerinde, Firavun'a: "Şayet biz galip gelirsek, bize bir ücret var gerçekten, değil mi?" dediler.

    Şuara Suresi, 42. ayet: "Evet" dedi. "Üstelik şüphesiz siz en yakın(larım) kılınanlardan olacaksınız."

    Şuara Suresi, 43. ayet: Musa onlara dedi ki: "Atacağınızı atın."

    Şuara Suresi, 44. ayet: Onlar da, iplerini ve asalarını atıverdiler ve: "Firavun'un üstünlüğü adına, hiç tartışmasız, üstün olanlar gerçekten bizleriz" dediler.

    Şuara Suresi, 45. ayet: Böylelikle Musa da asasını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, uydurmakta olduklarını yutuveriyor.

    Şuara Suresi, 46. ayet: Anında büyücüler secdeye kapandılar.

    Şuara Suresi, 47. ayet: (Ve:) "Alemlerin Rabbine iman ettik" dediler.

    Şuara Suresi, 48. ayet: "Musa'nın ve Harun'un Rabbine."

    Şuara Suresi, 49. ayet: (Firavun) Dedi ki: "Ona, ben size izin vermeden önce mi inandınız? Şüphesiz, o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür; öyleyse yakında bileceksiniz. Şüphesiz ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve sizin hepinizi gerçekten asıp-sallandıracağım."

    Şuara Suresi, 50. ayet: "Hiç zararı yok" dediler. "Çünkü biz gerçekten Rabbimiz'e dönücüleriz."

    Şuara Suresi, 51. ayet: "Doğrusu biz, iman edenlerin ilki olduğumuzdan dolayı Rabbimiz'in bizim hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz."

    Şuara Suresi, 52. ayet: Musa'ya: "Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz" diye vahyettik.

    Şuara Suresi, 53. ayet: Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi.

    Şuara Suresi, 54. ayet: "Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur;"

    Şuara Suresi, 55. ayet: "Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler."

    Şuara Suresi, 56. ayet: 'Biz ise uyanık bir toplumuz" (dedi).

    Şuara Suresi, 57. ayet: Böylelikle Biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık;

    Şuara Suresi, 58. ayet: Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da.

    Şuara Suresi, 59. ayet: İşte böyle; bunlara İsrailoğulları'nı mirasçı kıldık.

    Şuara Suresi, 60. ayet: Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular.

    Şuara Suresi, 61. ayet: İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler.

    Şuara Suresi, 62. ayet: (Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir."

    Şuara Suresi, 63. ayet: Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu.

    Şuara Suresi, 64. ayet: Ötekileri de buraya yaklaştırdık.

    Şuara Suresi, 65. ayet: Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk.

    Şuara Suresi, 66. ayet: Sonra ötekileri suda boğduk.

    Şuara Suresi, 67. ayet: Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler.

    Neml Suresi, 7. ayet: Hani Musa ailesine: "Şüphesiz ben bir ateş gördüm" demişti. "Size ondan ya bir haber veya ısınmanız için bir kor ateş getireceğim."

    Neml Suresi, 8. ayet: Oraya gittiğinde, kendisine seslenildi: "Ateş (yerin)de olanlar da, çevresinde bulunanlar da kutlu kılınmıştır. Alemlerin Rabbi olan Allah Yücedir.

    Neml Suresi, 9. ayet: "Ey Musa, gerçekten Ben, güçlü ve üstün, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ım."

    Neml Suresi, 10. ayet: "Asanı bırak;" (Bıraktı ve) onun çevik bir yılan gibi hareket etttiğini görünce, geriye doğru kaçtı ve arkasına bakmadı. "Ey Musa, korkma; şüphesiz Ben(im); Benim yanımda gönderilen (elçiler) korkmaz."

    Neml Suresi, 11. ayet: "Ancak zulmeden başka; sonra kötülüğün ardından iyiliğe çevirirse, artık şüphesiz Ben, bağışlayanım, esirgeyenim."

    Neml Suresi, 12. ayet: "Ve elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz çıkıversin, (bu,) Firavun ve kavmine olan dokuz ayet (mucize) içinde(n biri)dir. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdir."

    Neml Suresi, 13. ayet: Ayetlerimiz onlara, gözler önünde sergilenmiş olarak gelince dediler ki: "Bu, apaçık olan bir büyüdür."

    Neml Suresi, 14. ayet: Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak.

    Kasas Suresi, 3. ayet: Mü'min olan bir kavim için hak olmak üzere, Musa ve Firavun'un haberinden (bir bölümünü) sana okuyacağız.

    Kasas Suresi, 4. ayet: Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.

    Kasas Suresi, 5. ayet: Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz.

    Kasas Suresi, 6. ayet: Ve (istiyoruz ki) onları yeryüzünde 'iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım', Firavun'a, Haman'a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim.

    Kasas Suresi, 7. ayet: Musa'nın annesine: "Onu emzir, şayet onun için korkacak olursan, onu suya bırak, korkma ve üzülme; çünkü onu Biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu gönderilen (elçilerden) kılacağız" diye vahyettik (bildirdik).

    Kasas Suresi, 8. ayet: Nihayet Firavun'un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun, Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi.

    Kasas Suresi, 9. ayet: Firavun'un karısı dedi ki: "Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz." Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuurunda değillerdi.

    Kasas Suresi, 10. ayet: Musa'nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü'minlerden olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı.

    Kasas Suresi, 11. ayet: Ve onun kız kardeşine: "Onu izle," dedi. Böylece o da, kendileri farkında değilken onu uzaktan gözetledi.

    Kasas Suresi, 12. ayet: Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik. (Kız kardeşi:) "Ben, sizin adınıza onun bakımını üstlenecek ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi size bildireyim mi?" dedi.

    Kasas Suresi, 13. ayet: Böylelikle, gözünün aydın olması, üzülmemesi ve gerçekten Allah'ın va'dinin hak olduğunu bilmesi için, onu annesine geri vermiş olduk. Ancak onların çoğu bilmezler.

    Kasas Suresi, 14. ayet: O, erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca, ona bir 'hüküm ve hikmet' ve ilim verdik. Biz iyilikte bulunanları işte böyle ödüllendiririz.

    Kasas Suresi, 15. ayet: (Musa) Halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre girdi, orda kavga etmekte olan iki adam buldu; bu kendi taraftarlarından, şu da düşmanlarından. Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine ona bir yumruk attı ve işini bitiriverdi. (Sonra da:) "Bu şeytanın işindendir; o, gerçekten açıkça saptırıcı bir düşmandır" dedi.

    Kasas Suresi, 16. ayet: Dedi ki: "Rabbim, gerçekten, ben kendi nefsime zulmettim, artık beni bağışla." Böylece (Allah) onu bağışladı. Şüphesiz. O, bağışlayandır, esirgeyendir.

    Kasas Suresi, 17. ayet: Dedi ki: "Rabbim, bana verdiğin nimetler adına, artık suçlu günahkarlara destekçi olmayacağım."

    Kasas Suresi, 18. ayet: Böylece şehirde korku içinde (çevreyi) gözetleyerek sabahladı. Derken, bir de baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen (kişi, bugün de) kendisine yardım için bağırıyor. Musa, ona dedi ki: "Sen açıkça bir azgınsın."

    Kasas Suresi, 19. ayet: Sonunda ikisinin de düşmanı olan (adam)ı yakalamak isterken (adam ona) dedi ki: "Ey Musa dün birini öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde yalnızca bir zorba olmak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun."

    Kasas Suresi, 20. ayet: Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi ki: "Ey Musa, önde gelenler, seni öldürmek konusunda aralarında görüşmektedirler, artık sen çık git; gerçekten ben sana öğüt verenlerdenim."

    Kasas Suresi, 21. ayet: Böylece oradan korku içinde (çevreyi) gözetleyerek çıkıp gitti: "Rabbim, zalimler topluluğundan beni kurtar" dedi.

    Kasas Suresi, 22. ayet: Medyen'e doğru yöneldiğinde de: "Umarım Rabbim, beni doğru bir yola yöneltip iletir" dedi.

    Kasas Suresi, 23. ayet: Medyen suyuna vardığı zaman, su almakta olan bir insan topluluğu buldu. Onların gerisinde de (hayvanları su başına götürmekten çekinen) iki kadın buldu. Dedi ki: "Bu durumunuz ne?" "Çobanlar sürülerini sulamadıkça, biz sürülerimizi sulayamayız; babamız, yaşı ilerlemiş bir ihtiyardır." dediler.

    Kasas Suresi, 24. ayet: Hemencecik onların sürülerini suladı, sonra yine gölgeye çekilerek dedi ki: "Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım."

    Kasas Suresi, 25. ayet: Çok geçmeden, o iki (kadın)dan biri, (utana utana) yürüyerek ona geldi. "Babam, bizim için sürüleri sulamana karşılık sana mükafaat vermek üzere seni davet etmektedir." dedi. Bunun üzerine ona gelip de olup bitenleri anlatınca o: "Korkma" dedi. "Zalimler topluluğundan kurtulmuş oldun."

    Kasas Suresi, 26. ayet: O (kadın)lardan biri dedi ki: "Ey babacığım, onu ücretli olarak tut; çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı gerçekten o kuvvetli, güvenilir (biri)dir."

    Kasas Suresi, 27. ayet: (Babaları) Dedi ki: "Doğrusu ben, sekiz yıl bana hizmet etmene karşılık olmak üzere, şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum; şayet on (yıl)a tamamlayacak olursan, artık o da senden. Ben sana zorluk çıkarmak istemem; beni de inşaAllah salih olanlardan bulacaksın."

    Kasas Suresi, 28. ayet: (Musa) Dedi ki: "Bu, benimle senin aranda olan (bir antlaşma)dır. Bu durumda iki süreden hangisini yerine getirirsem, artık bana karşı bir haksızlık söz konusu olamaz. Allah, söylediklerimize vekildir."

    Kasas Suresi, 29. ayet: Böylelikle Musa, süreyi tamamlayıp ailesiyle birlikte yola koyulunca, Tur tarafında bir ateş gördü. Ailesine: "Siz durun, gerçekten bir ateş gördüm; umarım ondan ya bir haber, ya da ısınmanız için bir kor parçası getiririm" dedi.

    Kasas Suresi, 30. ayet: Derken oraya geldiğinde, o kutlu yerdeki vadinin sağ yanında olan bir ağaçtan: "Ey Musa, Alemlerin Rabbi olan Allah Benim;" diye seslenildi.

    Kasas Suresi, 31. ayet: "Asanı bırak." (Attıktan hemen sonra) onun şimdi bir yılan gibi hareket ettiğini görünce, arkasına dönüp bakmaksızın kaçmaya başladı. "Ey Musa, dön ve korkuya kapılma. Şüphesiz güvendesin."

    Kasas Suresi, 32. ayet: "Elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz çıksın. Ve (her türlü) dehşetten yana kanatlarını kendine doğru çek. İşte bunlar, senin Rabbinden Firavun ve önde gelen adamlarına iki kesin-kanıt (mucize)dır. Gerçekten onlar, fasık bir topluluktur."

    Kasas Suresi, 33. ayet: Dedi ki: "Rabbim, gerçekten onlardan bir kişi öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum."

    Kasas Suresi, 34. ayet: "Ve kardeşim Harun; dil bakımından o benden daha düzgün konuşmaktadır, onu da benimle birlikte bir yardımcı olarak gönder, beni doğrulasın. Çünkü onların beni yalanlamalarından korkuyorum."

    Kasas Suresi, 35. ayet: (Allah) Dedi ki: "Pazunu kardeşinle pekiştirip güçlendireceğiz; sizin ikinize de öyle bir 'güç ve yetki' vereceğiz ki, ayetlerimiz sayesinde size erişemeyecekler. Siz ve size uyanlar galip olanlarsınız."

    Kasas Suresi, 36. ayet: Musa, onlara apaçık olan ayetlerimizle geldiği zaman: "Bu, düzüp uydurulmuş bir büyüden başkası değildir. Biz geçmiş atalarımızdan bunu işitmedik" dediler.

    Kasas Suresi, 37. ayet: Musa dedi ki: "Rabbim, kimin Kendisi'nden bir hidayetle geldiğini ve bu (dünya) yurdun(un) sonucunun kime ait olacağını daha iyi bilir. Gerçekten, zulmedenler, felah bulmazlar."

    Kasas Suresi, 38. ayet: Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum."

    Kasas Suresi, 39. ayet: O ve a
  • Atatürk, Bandırma Vapuru’na binmeden bir gün önce annesi ile nasıl helalleşti: "Sizi öldürürler o zaman ben de ölmüş olurum"

    Atatürk, Bandırma Vapuru’na binmeden bir gün önce annesi ile nasıl helalleşti19.05.2020

    Bugün 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı...

    İşgal altındaki vatan topraklarını kurtarmak üzere Bandırma vapuruyla yola çıkan Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Samsun'a vararak, direniş ateşini yakmalarının üzerinden 101 yıl geçti.

    Hükümete yakın Sabah gazetesi, ve bazı AKP'li isimler, 19 Mayıs mesajlarında Mustafa Kemal Atatürk'e idam cezası veren Damat Ferit ve Padişah Vahdettin'e yer verdiler. Bu mesajlar büyük tepki topladı...
    Peki, Mustafa Kemal Atatürk Samsun'a çıkmadan önce ne yaşamıştı, ailesiyle nasıl vedalaşmıştı?

    Hasan İzzettin Dinamo, "Kutsal İsyan" kitabının ikinci cildinde o günleri şöyle anlatıyor:

    "ANADAN AYRILIŞ

    Mustafa Kemal, o gün son ayrılık ziyaretlerini yaparak eve döndü. Karşısına çıkan kız kardeşi Makbule’ye:

    -Makbuş, dedi, bu akşam eve kimse gelmeyecek. Ben annemin odasında yemek yemek istiyorum. Onun karyolasının karşısında bana bir yer sofrası hazırlattır. Bu gece sizinle dertleşmek istiyorum.

    -Mühim bir şey mi var, ağabeyciğim?

    -Yarın gideceğim.

    -Nereye?

    -Gideceğim işte, nereye olduğunu sorma. Hayat bu. Belki ölürüm, gelemem. Size söyleyeceklerim var bu akşam!

    Makbule evin üst katında, sokağa bakan şahnişli odadaki annesinin karyolasının karşısında yere ufak bir sofra kurdurdu. Sininin yanına, tam annesinin karşısına düşen yere rahat bir minder koydurdu. Sininin üzerindeki gümüş tepside püreli rosto ile yumurtalı ıspanak yemekleri duruyordu.

    Mustafa Kemal, annesinin odasına çıktığında meraktan çatlayan kız kardeşi, ona kapıyı açarak içeri buyur etti.

    Sokağa bakan bu aydınlık şahnişli odaya kapıdan girince annesinin karyolası sola düşüyordu. Odada bu karyoladan başka bir küçük masa ile bir de kanepe takımı vardı ki, odanın bütün eşyası da hemen hemen bunlardı. Zübeyde Hanım, gündüzleri çoğu zaman şahnişteki rahat minderinde oturarak caddeyi seyreder, eğlenirdi. Yalnız bugünlerde keyfi pek yerinde değildi. Bir zamandır kalp hastalığından rahatsızdı.

    Mustafa Kemal, odaya girince hemen gitti, annesinin elini öptü; Makbule’nin hatırını sordu ve sonra minderine rahatça bağdaş kurup oturdu. Yemeğini yemeye başladı. İştahsız görünüyordu. Yemeğe çatalıyla şöyle kenarından dokunuyor, lokmalar sanki ağzında büyüyordu. En sonra, yiyemeyeceğini anlamış olacak ki, çatalını elinden bıraktı. Kız kardeşiyle annesinin gözleri merakla onu süzüyordu. Paşanın ‘gözleri alev alev yanıyor, çok heyecanlı olduğu halinden anlaşılıyordu.’



    “MUVAFFAK OLAMAZSAM ZATEN SİZİ ÖLDÜRÜRLER O ZAMAN ELBET BEN DE ÖLMÜŞ OLURUM”

    Yaşayışın bir mantığı vardı. Sıkı bir aşamanın bir noktasında yaşayışın bütün ilgili anıları yoğunlaşarak, birikiyor ve orada kumullanıyordu. Mustafa Kemal, ölüme dek gidebilecek bir yolun başlangıcında ve en kritik bir yaşayış parçası içinde, dirimin en güçlü anlamlarından biri olan hasta annesi karşısında onunla ilgili zengin ve içli anıların bir oğul arı kalabalığıyla kendisine saldırdığını görmüş ve bir süre susarak bu ‘her dem lirik’ kervanın gelip geçmesini beklemişti.

    Annesiyle kız kardeşini daha çok merakta bırakmak istemeye Mustafa Kemal, sözlerine şöyle başladı:

    -Anneciğim, dedi, ben yarın gidiyorum. Buraların da Selanik gibi olmak ihtimali var. Elimden ne gelirse onu yapacağım. Fakat, bu işte tehlike çoktur. Bana hakkını helal et. Sen de bunları iyi dinle Makbuş; işler fenaya dönerse, sakın buradan ayrılmayın. Bütün paranızı sarfedersiniz, paranız biterse, halılarınızı, kıymetli eşyalarınızı satarsınız. Bir kere daha söylüyorum, ne olursa olsun yola çıkmaya kalkmayacaksınız. Muvaffak olamazsam zaten sizi öldürürler, o zaman elbet ben de ölmüş olurum.

    Bu sözler hasta annesi için de kız kardeşi için de korkunç bir anlam taşıyordu. İki kadın da şaşırmış kalmışlardı. Zübeyde Hanımın dua eder gibi ince ve keskin dudakları titriyordu. Makbule’nin boğazı kurumuştu; dili tutulmuş gibiydi. İki kadın da büyülenmiş gibi bu mavi gözleri garip bir alevle yanan genç adama bakıyordu.

    Zübeyde Hanımın bu büyülenmişe benzeyen şaşkın hali çok sürmedi, vücudu titreyip sarsılmaya ve elleriyle kalbini bastırmaya başladı.

    Mustafa Kemal ile Makbule, kalkıp tutuncaya dek anneleri bayılmıştı bile. Bu sırada dışarıdaki arkadaş kadınları ve Fikriye içeri koştular. Hemen pencereleri açtılar. Zübeyde Hanımı kucaklayarak sofaya çıkardılar. Mustafa Kemal, heyecanlı konuşmasının bu sonucu verişine pek üzülmüştü. Nerdeyse bütün soğukkanlılığını yitirmek üzereydi. Sözlerinin anlamını yeğnikletmek için boşuna uğraşıyordu:

    -Anne, diyordu, merak etme; bu kadar üzülme. Ben size en kötü ihtimali anlattım. Muvaffak olmak ihtimali de kuvvetlidir. Tekrar buraya dönerim. Sizi yanıma aldırırım. Üzülme! Üzülme!

    Mustafa Kemal, hemen emireri Halit’i evin eski gediklisi Doktor Rasim Ferit’e koşturdu.

    Doktor Rasim Ferit Bey, tam zamanında yetişti ve bu şiddetli krizi tehlikeli bir hal almadan önleyebildi. Zübeyde Hanım, biraz kendine gelip de rahat soluk almaya başladığında, Mayıs sabahının ilk ışıkları pencereleri tatlı bir maviye boyamıştı. Böylece ayrılık zamanı da gelip çatmıştı.

    Mustafa Kemal, ayrılık dakikalarının acısını şefkatinde ve sevginin şiirinde boğmak için annesinin yatağına oturdu. Onu iki koluyla sardı. Onun ellerinin ve yüzünü birçok kez öptü, öptü:

    -Anne, bana hakkını helal et! diye tekrarlarken Zübeyde Hanımın gözlerinden yaşlar akıyor ve bu yaşlar, oğlu için hayır dualar eden ihtiyar dudaklarını ıslatıyordu.

    Makbule, artık hiçbir şey söyleyecek, konuşacak durumda değildi. Annesiyle ağabeysinin yarattıkları bu yüksek sevgi ve şefkat tablosunu sessizce seyrediyordu. 
    “MEMLEKETİ İÇİN GİDEN İNSAN ÖLSE BİLE ARDINDAN AĞLANMAZ!”

    Mustafa Kemal, artık kalkmıştı. Gitmek üzereydi. Yeniden annesinin ellerine sarıldı; onları üst üste birkaç kez öptü. Annesi, oğlunun boynuna sarılmıştı. Sanki onu hiç bırakmak istemiyordu. Çaresiz, en sonra, kolları aşağı düştü. Mustafa Kemal, bu andan yararlanarak hemen kapıya doğruldu.

    Makbule, alt kara inmekte olan ağabeysinin arkasından fırlayınca, Mustafa Kemal, merdiven başında duruvermişti. İkisinin gözleri bir an karşılaştı. İkisinin gözlerinde de sıtmalı ışıkları yanıyordu.

    Mustafa Kemal:

    -Niçin konuşmuyorsun, Makbuş? dedi. Niçin bana öyle bakıyorsun?

    Kız kardeşi, yaşlı gözleriyle ona bakıyordu.

    -Ağabeyciğim, ne konuşayım? Muhabereye giderdin, bilirdim. Terfian giderdin, bilirdim. Bir vazifeye giderin bilirdim. Fakat, bugün ne için gidiyorsun? Nereye gidiyorsun? Benim aklım durdu bu gidişe?

    Mustafa Kemal, kız kardeşini bağrına basarak:

    -Evet, Makbuş, dedi, merak etme. Bunu da bilirsin, inşallah!

    Sonra merdivenleri sanki atlayarak indi. Kız kardeşi alt katta, merdiven başında durakalmıştı. Erkek arkadaşları varken aşağı inmemesi evin geleneklerindendi.

    Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla üstü açık otomobille uzaklaşırken annesiyle kız kardeşi ve öbür ev halkı, pencerelere üşüşmüş, yaşlı gözlerle onları uğurluyorlardı. Evde herkes ağlıyordu. Zübeyde Hanım, birdenbire değişmişti. Gözyaşlarını beyaz başörtüsünün uçlarıyla kuruladıktan sonra Makbule’ye döndü ve sert bakışları ve emreden sesiyle ona şöyle dedi:

    -Sen asker kardeşisin; ayıp ağlanır mı hiç askerin arkasından? Üzüntünü kimseye belli etme. Misafirlere şerbet ez. Memleketi için giden insan ölse bile ardından ağlanmaz!”
  • “Biliyorum dünya dokunulmazdır, en basit çiçeği bile.
    Biliyorum, hiç bir zaman başaramayacağım ,
    Güzelliğini tarif edebilmeyi, ve vadileri,
    bahçelerinin yollarını katedemeden
    Öleceğim.
    Yapraklar ve gölgeler toprağı hiç bir zaman terk
    etmezler,
    Nehirlerdeki su ve dağdaki taşlar bana rağmen
    de hayatta kalıyorlar.
    Bir yerden geldim buraya,
    Buradan gideceğim başka bir buraya
    Sessizce, dolmuş taşmış
    Ölülerin ve yeni doğanların dünyasında, korku
    çığlıkları atan şehirlerinde.
    Bir evde yaşayacağım ve belki başka bir
    tanesinde
    İsmimi yazacağım kapıya, daha önce başka bir
    isim yazan,
    Ve başka bir isim yazacak olan benden benden
    sonra,
    Az insanla yaşayacağım, ve az insanı terk
    edeceğim,
    Ve dışarı çıkacağım kapıdan, içeri girdiğim,
    Hüzünsüz, sevinçsiz ve isteksiz,
    Dünyanın vadileri ve bahçeleri fark etmeden
    Öleceğim.”

    Jörg Fauser
  • Bugün bu garip neşideden duyduğu şey hiçbir tesirle mukayese edilemezdi. Şu anlaşılamayan, zapt edilemeyen lisanla o ses güya Ahmet Cemil’in babasının matemine, İkbal’in mezarına, Lamia’nın uçmuş hülyasına, şu sobanın içinde hâlâ bir hayat bakiyesiyle çıtırdayan eserinin küllerine ayrı ayrı ağladıktan sonra bu hasta kalbin bütün elemleri, acıları, tahlil ve ifade edilemeyen dertleri için beliğ bir lisan olmuştu.
    Bir müddet bu gaşy haletine benzeyen hissiyat içinde kaldı, şimdi o ses artık büsbütün uzaklaşmış hemen kaybolmuştu; artık kulaklarına işte bu çıplak sahranın uzaklıklarında giden deve sürüsü içinden geliyor gibiydi.
    Ayağa kalktı; kendi kendisine: “Evet, oraya gideceğim, o sade hayat içinde, ölmüş emellerimin sâkit türbesini orada kuracağım” diyordu.
    Odasının kapısını açtı, ah! Bu oda! Bu ruhunun enisi ve mahremi odacık! Buradan müebbet bir iftirakla ayrılmak lazım geliyordu.
    Göğsü ufak bir teessür ahıyla şişiyordu, bu oda, bu ev; bunlardan ayrılmak icap ediyor öyle mi? Merdivenden inerken orada, taşlıkta İkbal’in tabutunu, ebedî bir sefer için, azimete müheyya görüyor gibi oldu. İşte şimdi o da ebedî bir sefere müheyya idi. Biraz durdu, bir veda nazarıyla bu evi selamlıyor gibi aşağıya yukarıya baktı, burası nice tatlı, acı hatıraların medfeniydi, tatlı ve acı, fakat onların hepsi kalbinin muazzez, muhterem servet hazinesiydi.
    Burada bu evin bütün hayatını tahattur etti. O daha küçük bir çocuktu; buraya nasıl bir telaşla taşındıklarını, babasının o günkü çocukçasına sevincini, fesini kilim döşeme için kur’a sepetliği ettiğini hep birer birer tahattur etti. Ah, o vakit ve ondan sonra babası ölünceye kadar nasıl mesuttular! Lakin daha sonra?
    Ahmet Cemil artık tahattur etmek istemedi; bu hatıralar kalbini şu eve kuvvetli rabıtalarla yeniden bağlamaya başlıyor, kararının metanetine zaaf veriyordu, dimağına hücum eden o hatıraları silkinerek def etmek istedi; annesinin yanına girdi.
    İkbal’i kaybettikten sonra annesiyle arasındaki münasebet her zamandan ziyade tahassüse meyyal bir rikkat kesb etmişti. Bu iki mecruh kalp birbirine takarrüb için daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu; her vakit beraber bulunmakla yekdiğerini kaybetmek korkusunu örtmek isterler gibiydi. Bu valide kızını kaybettikten sonra oğlunu da elinden kaçırmak tehlikesine karşı her vakitten ziyade titreyerek onun hep etrafında dolaşıyor, geceleri fena bir rüya ile uyandıkça odasının kapısına kadar gelip dinliyordu.
    Ahmet Cemil bugün yanına girince annesini o vakitten beri mutadı olan dalgın vaziyette buldu; Sabiha Hanım ellerini dizlerinden dolayarak kilitlemiş, her gün geçtikçe gözlerinden katre katre boşanıyor zannedilen hayatı, örtülü nigâhını müphem bir noktaya dikmiş duruyordu. Oğlunu görünce gözlerini çevirdi, onu bir tebessümle karşılamak istedi. Fakat bugün Ahmet Cemil artık annesinin karşısında susarak düşünmek için gelmiyordu; bugün söylemek, annesine son kararını vermek için geliyordu. Ta yanına kadar gitti; senelerden beri –ta şu kadar bir çocukken bile vakarına muhalif gördüğü zamanlardan beri- aralarında vuku bulmayan bir şeyi yaptı. İnsanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler, ne kadar ihtiyar olurlarsa olsunlar yine bazı dakikalar vardır ki annelerine sokularak çocuk olmak isterler. Annesinin yanına oturdu. Kollarıyla onun zayıf, kuru vücudunu sardı, gözlerini gözlerine dikti; bir müddet öyle, şimdi ikisinin de dudaklarında ne açılmaya ne kaybolmaya cesaret edemeyen acı bir tebessümle bakıştılar; sonra Ahmet Cemil:
    -Anne! dedi, bu hitabı sıcak bir tesliyetle kalbini yıkayarak tekrar etti:
    -Anne, müsaade eder misin? Senin dizine yatayım… Hani ya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? İşte yine öyle yatayım, beni yine öyle, güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa… Ah! Bilsen, anneciğim, bugün okşanmak, sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Hususuyla çocuk olmak, o mesut zamana biraz avdet etmeye nasıl muhtacım!.. Bugün dizinin, senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın, bilsen, o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış, parçalanmış bir hayat duruyor. Ah! Ben hayatın, o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! İşte bugün sana hasta, mecruh, tedaviye muhtaç olarak avdet ediyorum… Ağlıyor musun, anne? Oh! Ağla, ağla, biraz o yaşlar yüzüme, saçlarıma dökülsün, onların pak ve mukaddes katreleri altında şifa bulmak isterim, yalnız bugün değil, daima, ölünceye kadar… Değil mi anneciğim, sen beni bunlarla iyi edeceksin, bunlarla bana kuvvet vereceksin, değil mi? Fakat burada değil, burada matemlerimiz var, babam var, kardeşim var, ondan sonra benim kendi ruhsuz cesedim var, üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum. Seninle uzaklara gidelim, o kadar uzaklara ki nefsimizi orada tanıyamayalım, kendimize başka bir cihanda, başka bir hayatta başka mahluklar nazarıyla bakabilelim… Değil mi anneciğim, benimle beraber oraya kadar geleceksin, beni şu mukaddes, şu muhterem gözyaşlarınla iyi edeceksin, değil mi?
    Halid Ziya Uşaklıgil
    Sayfa 309 - Dergah yayınları
  • Bugün bu garip neşideden duyduğu şey hiçbir tesirle mukayese edilemezdi. Şu anlaşılamayan, zapt edilemeyen lisanla o ses güya Ahmet Cemil’in babasının matemine, İkbal’in mezarına, Lamia’nın uçmuş hülyasına, şu sobanın içinde hâlâ bir hayat bakiyesiyle çıtırdayan eserinin küllerine ayrı ayrı ağladıktan sonra bu hasta kalbin bütün elemleri, acıları, tahlil ve ifade edilemeyen dertleri için beliğ bir lisan olmuştu.
    Bir müddet bu gaşy haletine benzeyen hissiyat içinde kaldı, şimdi o ses artık büsbütün uzaklaşmış hemen kaybolmuştu; artık kulaklarına işte bu çıplak sahranın uzaklıklarında giden deve sürüsü içinden geliyor gibiydi.
    Ayağa kalktı; kendi kendisine: “Evet, oraya gideceğim, o sade hayat içinde, ölmüş emellerimin sâkit türbesini orada kuracağım” diyordu.
    Odasının kapısını açtı, ah! Bu oda! Bu ruhunun enisi ve mahremi odacık! Buradan müebbet bir iftirakla ayrılmak lazım geliyordu.
    Göğsü ufak bir teessür ahıyla şişiyordu, bu oda, bu ev; bunlardan ayrılmak icap ediyor öyle mi? Merdivenden inerken orada, taşlıkta İkbal’in tabutunu, ebedî bir sefer için, azimete müheyya görüyor gibi oldu. İşte şimdi o da ebedî bir sefere müheyya idi. Biraz durdu, bir veda nazarıyla bu evi selamlıyor gibi aşağıya yukarıya baktı, burası nice tatlı, acı hatıraların medfeniydi, tatlı ve acı, fakat onların hepsi kalbinin muazzez, muhterem servet hazinesiydi.
    Burada bu evin bütün hayatını tahattur etti. O daha küçük bir çocuktu; buraya nasıl bir telaşla taşındıklarını, babasının o günkü çocukçasına sevincini, fesini kilim döşeme için kur’a sepetliği ettiğini hep birer birer tahattur etti. Ah, o vakit ve ondan sonra babası ölünceye kadar nasıl mesuttular! Lakin daha sonra?
    Ahmet Cemil artık tahattur etmek istemedi; bu hatıralar kalbini şu eve kuvvetli rabıtalarla yeniden bağlamaya başlıyor, kararının metanetine zaaf veriyordu, dimağına hücum eden o hatıraları silkinerek def etmek istedi; annesinin yanına girdi.
    İkbal’i kaybettikten sonra annesiyle arasındaki münasebet her zamandan ziyade tahassüse meyyal bir rikkat kesb etmişti. Bu iki mecruh kalp birbirine takarrüb için daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu; her vakit beraber bulunmakla yekdiğerini kaybetmek korkusunu örtmek isterler gibiydi. Bu valide kızını kaybettikten sonra oğlunu da elinden kaçırmak tehlikesine karşı her vakitten ziyade titreyerek onun hep etrafında dolaşıyor, geceleri fena bir rüya ile uyandıkça odasının kapısına kadar gelip dinliyordu.
    Ahmet Cemil bugün yanına girince annesini o vakitten beri mutadı olan dalgın vaziyette buldu; Sabiha Hanım ellerini dizlerinden dolayarak kilitlemiş, her gün geçtikçe gözlerinden katre katre boşanıyor zannedilen hayatı, örtülü nigâhını müphem bir noktaya dikmiş duruyordu. Oğlunu görünce gözlerini çevirdi, onu bir tebessümle karşılamak istedi. Fakat bugün Ahmet Cemil artık annesinin karşısında susarak düşünmek için gelmiyordu; bugün söylemek, annesine son kararını vermek için geliyordu. Ta yanına kadar gitti; senelerden beri –ta şu kadar bir çocukken bile vakarına muhalif gördüğü zamanlardan beri- aralarında vuku bulmayan bir şeyi yaptı. İnsanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler, ne kadar ihtiyar olurlarsa olsunlar yine bazı dakikalar vardır ki annelerine sokularak çocuk olmak isterler. Annesinin yanına oturdu. Kollarıyla onun zayıf, kuru vücudunu sardı, gözlerini gözlerine dikti; bir müddet öyle, şimdi ikisinin de dudaklarında ne açılmaya ne kaybolmaya cesaret edemeyen acı bir tebessümle bakıştılar; sonra Ahmet Cemil:
    -Anne! dedi, bu hitabı sıcak bir tesliyetle kalbini yıkayarak tekrar etti:
    -Anne, müsaade eder misin? Senin dizine yatayım… Hani ya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? İşte yine öyle yatayım, beni yine öyle, güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa… Ah! Bilsen, anneciğim, bugün okşanmak, sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Hususuyla çocuk olmak, o mesut zamana biraz avdet etmeye nasıl muhtacım!.. Bugün dizinin, senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın, bilsen, o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış, parçalanmış bir hayat duruyor. Ah! Ben hayatın, o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! İşte bugün sana hasta, mecruh, tedaviye muhtaç olarak avdet ediyorum… Ağlıyor musun, anne? Oh! Ağla, ağla, biraz o yaşlar yüzüme, saçlarıma dökülsün, onların pak ve mukaddes katreleri altında şifa bulmak isterim, yalnız bugün değil, daima, ölünceye kadar… Değil mi anneciğim, sen beni bunlarla iyi edeceksin, bunlarla bana kuvvet vereceksin, değil mi? Fakat burada değil, burada matemlerimiz var, babam var, kardeşim var, ondan sonra benim kendi ruhsuz cesedim var, üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum. Seninle uzaklara gidelim, o kadar uzaklara ki nefsimizi orada tanıyamayalım, kendimize başka bir cihanda, başka bir hayatta başka mahluklar nazarıyla bakabilelim… Değil mi anneciğim, benimle beraber oraya kadar geleceksin, beni şu mukaddes, şu muhterem gözyaşlarınla iyi edeceksin, değil mi?