• -Ana sayfam senin alıntıların ve iletilerinle dolu!
    -Çok fazla alıntı yapıyorsun.
    -Okuduklarının hepsi sahte.
    -Keşfette hep varsın.
    -Sözde kitap yazıyorsun peh!
    -Seni takip ediyordum ama vazgeçtim.
    -Büyüyememişsin.
    -Sahtesin, okumadıklarını işaretliyorsun.
    ...

    Peki, bundan size ne? Buranın amacını öğrenememişseniz bunu ben yapamam. En kötüsü de bunları söyleyenlerin profilinde kayıtlı düzgün kitabın olmaması. #84760470 bunu söyleyen kişi bu ülkenin üç büyük güldüründen biri. Hani kitap pek okumuyorsunuz ya belki bilmiyorsunuzdur. Büyüyüp sizin gibi olacaksam ben çocuk olarak kalmayı tercih ederim. Evet kesin benim iletilerimle dolu çünkü benim 1000 yok sadece 138 tane var ve birçoğu yazar sözleri. Alıntı buranın asıl amacı zaten. Okuyup okumadığıma gelirsek de, farz edelim öyle yapıyorum; bu benim ne işime yarar ki? Yazmadan önce düşünün canlar;)
  • Çoğunuz bu uygulamayı ne sanıyor anlamış değilim. Burası sevgili - flört bulma ,Ay canım sıkıldı kiminle konuşsam ya da kız -erkek düşürme uygulaması değil ki birçok insan bu uygulamayı amacı dışında kullanıyor bu bariz ortada.Lütfen burayı kişisel duygusal açlıklarınız için berbat bir hale getirmeyin. İsminden de anlaşılıyor diye umuyorum 1000 kitap.Burası kitapların konuşulduğu , alıntıların havada uçtuğu ve kalpten gelen iletilerin dünyası. Rica ediyorum başka bir şey için buradaysanız derhal burayı terk edip diğer sosyal mecralara gidin. Ve rica ediyorum buranın farkında olun.İyi geceler ❤
  • 160 syf.
    ·1 günde·9/10
    Albert Camus'nün Sisifos Söyleni ve Yabancı kitaplarını YouTube kanalımın kitap okuma grubunda onlarca kişiyle birlikte okuyup tartıştık: https://youtu.be/xgSvx04Dehg

    Fransız fırınlarından aldıkları bagetleri koltuk altlarında taşıyan şık giyimli Batılı kadınlar ile Selefi-İslami hareketi savunan adamların Casablanca filminin etnik çeşitliliğiyle bir araya getirilmişcesine yaşadığı Cezayir'de doğmuş bir adam, neden Yunan mitolojisindeki bir başka adamla ilgileniyordu?

    Hızlı bir inceleme olacak. Alıntılarla Yaşıyorum Okuma Grubu'nun ilk ayında bu kitabı okuduk ve Camus, 1913'te Fransız sömürgesi Cezayir'de doğdu. Gençliği I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı arasında geçti. Bu iki savaşın arasının çocuğu faşizm. Faşizm geldiyse hümanizm, ahlaki, dini, kültürel, entelektüel değerler gider, yerine militarizm, seçicilik, ataerkillik, güçlülerin hakimiyeti gelir. Belki de Camus, Sisifos'un sadece kendi kayasına odaklanmış olup Tanrılara meydan okumasını dönemin faşizm zihniyetinden etkilenerek yaptı. Sonra Sartre ona diss attı. Ortalık Şener Şen ile İlyas Salman'ın "Aşıksan vur saza, şoförsen bas gaza" ile başlayan kahvehanedeki atışmasına döndü. Sartre dedi: "Ya biraderim, iyi güzel de sen hem Tanrısızlığı savunuyorsun hem de bütün absürt ve saçma felsefeni çok Tanrılı bir inançtan baz alıp Tanrıları suçluyorsun" dedi. Tabii, Camus şok. Sonra Camus, varoluşçu filozoflardan olmadığını ve Sisifos Söyleni kitabının da sözde varoluşçu filozoflara doğrultulduğunu söyleyince Sartre, Hande Ataizi'ne tokat atan Sevda Demirel gibi "Ne dedin sen?" deyip ayağa kalktı.

    Absürt kelimesinin etimolojisindeki "surdus" kelimesi, sağır, duyusuz, hissiz, tepkisiz, silik demekse Camus fiziksel bir sağırdan daha sağırdı. Matematikte + ve - sayıların arasında anlam ve eşitlik arayanlardansa Camus irrasyonel sayılardı. Ponçik ponçik filmlerdense Camus, Ingmar Bergman'ın Yedinci Mühür filminde ölümle satranç oynayan, Tanrı'ya karşı çıkan o adamdı. Ölümsüzlük iksirinden içmek isteyen Sisifos'un cezasının sonsuz olması gibi Camus de sonsuz bir saçmaydı. Hatta Sisifos'un öbür yaşamın içerisinde bulunan ölüler diyarında bu kaya cezasına çarptırılmış olması Sartre'ın yine komiğine gitti: "Ya biraderim, sen hem öbür yaşama inanmıyorsun ve ölümün insan yaşamının noktası olduğunu düşünüyorsun, hem de Sisifos miti gibi öbür yaşamda ceza çeken bir adamın varlığına inanıp onun yaptığını felsefe ediniyorsun" dedi ve Norm Ender'in Mekanın Sahibi şarkısını yayınlaması gibi masaya yumruğunu vurdu. Tabii, Camus yine şok.

    Sonra Camus yabancılaştı, çok yabancılaştı, dünyalarca yabancılaştı. Zaten insan önce toplumuna, sonra kendisine, sonra da kendisine yabancılaştığı kendisine bile yabancılaşırdı. Varoluş ile ilgili sorularında kendisine göre aklın yetersiz kalışıyla bir logos karşıtlığı arzulayan Camus, bir de gidip Husserl'ın fenomenolojisindeki bilinç kavramını felsefesinin merkezine koydu. Hem logos'u reddetti, hem de sadece bilinçle saçmanın algılanabileceğini söyledi. Adam o kadar özgüvenliydi ki, bir araba kazasında ölmenin en absürt ölüm olacağını söyledi, bir araba kazasında öldü, en absürt öldü.

    Kierkegaard'a diss attı. Tabii ölüler konuşamazdı, Sartre'a diss atsaydı ya kolaysa. Zavallı Kierkegaard mezarda olduğu için Camus'ye "cevab veremedi" Kierkegaard'ın varoluşçu felsefesini dinsel bir boşluk kalmaması gerektiğine bağlaması Camus'nün hoşuna gitmedi: "Ya biraderim, iyi güzel de, varoluşun dinle ne alakası var" dedi. Hatta bir Tanrı olmasa bile intihar etmemeliyiz, dedi. Guguk Kuşu filmindeki McMurphy'ye dönüştü. O da "Hepiniz buranın dayanılmazlığından yakındığınız halde dışarı çıkacak kadar yüreğiniz yok" demişti. Camus'nün de dışarı çıkmaya yüreği yoktu, onun Sisifos kayası kendi yaşamıydı.

    Oğuz Aktürk'ün size tavsiyesi, bir amacınız olsun be kardeşim. Herhangi bir amaç bile olabilir. Mesela ben hiçbir zaman sonuçlanmayacağını bilsem bile ülkede kitapsız köy okulu bırakmamayı hedefliyorum. Hediye etkinliği düzenlediğim her seferde Sisifos gibi kayayı yukarıya taşıyorum ve hediyeden sonra kaya aşağı yuvarlanıyor ve yine en başta olduğumu anlıyorum. Ama olsundu be kanka, hayat bunun için güzel ya işte.

    Dante'nin İlahi Komedya eserinde Araf'ta kalmış ve hayatlarında kendilerine bir amaç belirlememiş insanların peşinden koştuğu hayali bir bayrağın peşinden mi koşmak istersiniz? Frank Capra'nın Şahane Hayat filmindeki George'un dediği gibi "Keşke hiç doğmasaydım" diyenlerden misiniz? O zaman hizmet edeceğiniz bir dava olsun. Çünkü hizmet edeceğiniz bir dava ya da seveceğiniz bir insan bulup da kendinizi ne kadar çok unutursanız, kendinizi de o kadar gerçekleştirmiş olursunuz. Dostoyevski, bir amaç ve bu amaca ulaşma isteği olmadan kimse yaşayamaz dedi. Hepimiz gibi Sisifos'un da en azından bir amacı vardı, kayası. Benim kayam, köy okulları. Başkasının kayası, hayvanları mutlu etmek. Bir başkasının kayası, kayaların şekilleriyle ilgilenmek. Bir başkasının kayası, bir başkasının kayasının taşınmasına yardım etmek. Bir başkasının kayası, kitap okumak. Bir başkasının kayası, mühendis olup ülkenin refah düzeyini yükseltmek. Bir başkasının kayası, asgari ücretle geçinip gitmek. Bir başkasının kayası, avukat olup ülkede çözülmemiş dava bırakmamak. Bir başkasının kayası, gazeteci olup ülkesini habersiz bırakmamak. Bir başkasının kayası, öğretmen olup öğretmeyi öğretmek. Bir başkasının kayası, mimar olup binaların psikolojisini öğrenmek. Bir başkasının kayası, video çekip genç kitleye hitap ettikçe onları bilinçli bir okur yapabilmek. Bir başkasının kayası...

    Hepimizin kendine göre kayaları var.
  • 576 syf.
    ·12 günde·Puan vermedi
    Aksiyon, ancak bilgi , sanat ve zekayla birleşince kalbimin kapılarını aralayabiliyor. Hele ki bir de imkanın ötesinde bir betimlemeyle kahramanla birlikte adım attığını hissettirebiliyorsa işte o zaman kalbimde ve beynimdeki en güzel rafa yerleşiyor. İşte tam da öyle bir macerayı bitirdikten sonra yazmak istediklerim dökülüyor şimdi de ...
    Dan Brown, Da Vinci'nin Şifresi, Melekler ve Şeytanlar ve diğer yazarın serilerinin yakın tanığı olmama rağmen bu zamana kadar hiç cazip gelmemişti. Hem kitaplar hem de filmlerinden bilinçli uzak kalmıştım. Evet popüler kültür fobimizm'im yüzünden :)
    Bu karantina sürecinde elimde bulunan stokları tüketince , eşimin dolabına dadanmış olabilirim ;) Bu sebeple başlasam da sonuna geldiğim de bunun bir okuma sürecinden çok tanışma sürecine dönüştüğünü hissettim . Dan Brown'la tanışma süreci ... Teorik anlamda değil elbetteki , keşifsel bir arayış niteliğinde , araştırma gücüne hayranlık anlamında :) Birçok macera , gerilim romanı tanıdım ve çok az yazarda bilgi dağarcığının doruğuna ulaşabildiğini hissediyor insan . Bu kitapta da fazlasıyla bilgi edinebiliyorsun...
    Melekler ve Şeytanlar isim olarak iki zıt kutup olarak hayal edilip tanımlansa da , yazar romanın içeriğinde hiç bir tarafı tam olarak öteleştirmemiş aksine olayların kökenine inerek , karakterlerin iç dünyasını yansıtıp her şeyin sebep ve sonuçlarını gözler önüne sererek EMPATİK bir eleştiri üzerine konuyu oturtmuş. Ve bu beni kitabın taaaa en başında ele geçiren kısımdı! Ne mi?
    Din ve Bilimin ayrı şeyleri değil ; tek kökeni kendi dillerinde açıklama çabası olan muhteşem bütünleyiciler olduğunu yansıtmak İSTEYİŞ!
    Bu isteği kavrayış, anlayış ve anlatış arzusunun sebebini de yazarın yaşamöyküsünü okuyarak çok net bir şekilde kavrayabiliyorsunuz. Zira kendisi matematik profesörü bir baba ve ilahiyat müzisyeni bir annenin evine doğmuş :) Çok yönlü bir araştırma için harika bir ortam, kaynak.....
    Kitap kapağında bulunan Adem'in Yaratılışı resminde bulunan eller figürü ,konusunu zaten kitabı eline alınca fark ettiriyor. Kitabın üzerinde Da Vinci Şifresi yazarından dense de aslında Melekler ve Şeytanlar daha önce basılmış kitap ama sanırım Kutsal Kase insanları daha çok cezbetmiş:)

    ROBERT LANGDON ; Harvard Üniveristesi Simgebilim Profesörü :)
    Hikayenin bel kemiği ve daha birçok hikayeye de hizmet edecek olan serinin başlangıç karakteri...
    İlluminati Cemiyeti üzerine çalışmaları olan ve bu sebeple , cinayetlerin ve çekişmelerin içinde gizlenmiş ve şifrelenmiş mesajları çözecek ve yol gösterecek olan rehber.
    Ve tabiki unutamadığım Harris Tüvit Ceketi :D ( Kitapta en az İlluminati kadar çok geçen bir sembol :D )
    Ve Zeki , Zeki olduğu kadar da cesur kızımız Vittoria Vetra. Dünya çapında bir bilimsel gelişme olacak karşımaddeyi bulmada babasına ( manevi babasına) yardımcı olan bilim insanı.
    Leonardo Vetra( Vittoria Vetta'nın manevi babası) Katolik bir Biliminsanı ve tüm amacı Kitabın en can alıcı noktası olan ; Güçlerin Birleşmesi yani Din ve Bilimin düşman olmadığını kanıtlamak adına hayatını adamış bir deha , amacı salt iyi niyetleri olan buluşunun sonuçlarını göremeden aramızdan ayrılıyor...
    Konuya gelince ; burda özetlemek çok basit kaçacak olsa da en anlaşılır haliyle Yüzyıllardır süren Tanrının yalnız Din ve Kilise ile aktarılması gerektiğine inanan koyu mezhepçiler ve aslında cahiliyenin sona ermesi , gelişmek ve yücelmek adına kendilerine alan oluşturup evreni keşfetmek isteyen bilim gönüllüleri arasındaki SONU GELMEYEN VE ASLINDA BİR O KADAR ANLAMSIZ BU birnevi taht kavgası haline dönüşen kaosu sona erdirmek ! Buna karşı önyargıların asla değişmeyeceği beyinlerin acımasız oyunları ve küçük ama Hıristiyanlık için dev bir ülke üzerine kurulan ölümcül riskler!
    Bunun içerisinde olan imkansızı yansıtan , çok eski çağlardan bu yana taşınan bilim , sanat ve mimarinin hayranlık bırakacak örgütlenmesi... Bunun içeriğine girmek imkansız olsa da Vatikan ve Roma'yı fotoğraflar ve Google 'dan yararlanarak 360 derece panaromik açılarla görebildiğim, inceleyebildiğim tüm kilise , şapel , meydan ,çeşme daha birçok sırlarla çerçevelenmiş mekanı ve olayları adım adım takip ettim ve bu anlatıma hayran kaldım. Bir gün gidebilme şansı elde ettigim zaman , o sokakları altından akan binlerce ihanet , aldatmaca, yalan, katliam ,nefs kavgasını hatırlayarak, anlamlı bir şekilde yürüyeceğime mutluyum. Ve birçok makalede okumama rağmen İlluminati cemiyetini daha önce bu şekilde açıklayıcı okumamıştım .
    Bu hususta , şansım olursa ve kaynağına inebilirsem şayet bir gün eğitimci olarak " Tarih , EDEBİYAT yolundan giderek öğretilmelidir." tezi için çabalayacağım. Çünkü Tarih'i birçok nesle anlaşma maddeleri üzerinden öğreten bu eğitim müfredatına karşıyım. Neyse bu buranın konusu değildi :)
    Sonuç ; Saflıkla yoğrulan ama aslolanı kavrayamayan ve Dini kurtaracağına inanan bir Pederin 4 Kardinal , pekçok muhafız , asker ve kendisini kahreden bir şekilde kendi babasının cesetlerini geride bıraktığı bir 5 saat ...
    Elbette ki her zamanki gibi kitabı bitirir bitirmez hemen filme nasıl uyarlamış olabilirler diye bir hevesle filmi izledim. İzledim izlemesine de o Dan Brown'ın kitabı değil sayın sinefiller , bilin istedim :) Şaka bir tarafa ama gerçekten inanmadan; bir Harry Potter , bir Yüzüklerin Efendisi ,bir Gülün adı gibi filmler çıkamayacaksa ortaya lütfen kitaplara saygı duyalım...
    Demek isterdim ama sanıyorum , maddiyat ve hasılat bu tür duygularımın çok ötesinde ;) değer kazanıyor . Acaba Yazar kitabının bu film olarak ekrana yansıması noktasında yüzünde değil de içinde tam olarak ne yaşadı , bilmek isterdim ...
    Ve bu kitaptan hareketle Galileo Galilei adı vesilesiyle bu dünyaya emek vermek için canını vermeye hazır gerçek dehaların ruhuna saygılar ...
    Kalbinize sormanız gereken soru ne mezheplerle ilgili ne de dinlerle ilgili ; iman evrensel , iyilik de ...
    İktidar mücadelesi için ikilik yaşatmaya çalışanlara ulak olmayan gerçek beyinlere her yüzyılda ihtiyaç olduğuna birkez daha inandıran yazara , bu kitaba ve eşime teşekkür ediyorum. Serinin devamını elbette merak ediyorum. Bu bir BAŞLANGIÇ ;)
    Kitapları BOŞ ve ZOR ZAMAN aktivitesl olarak görmeyenlere Sevgilerle :) :) :)
  • 160 syf.
    ·10/10
    Kitabı bir oturuşta bitirmek istiyorsunuz ama bitmesin diye yavaş yavaş okumak istiyorsunuz, yani çok garip bir döngü. Kesinlikle kitaplığınızda bulunması gereken bir kitap
    İnsanı kitabın da adı olan fabrika ayarlarına döndürmek amaç. Kitapta ki samimiyeti hissetmek çok güzel. Hayati İnanç’ın divan edebiyatından şiirlerle misaller vermesi ve manalarından bahsetmesi çok güzeldi. Daha önce Hayati İnanç’ın konferansına katılmış biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki o satırları okuduğunuz anlarda sanki konferanstaymışsınız da o misalleri o an duyuyormuşsun, işitiyormuşsun gibi bir hisse kapılıyorsunuz.
    Aşktan, imandan, namazdan, muhabbetten, okumadan, tövbeden bahseden her bir başlık her bir satır o kadar değerliydi ki benim için. Buranın da altını çizsem acaba fazla mı abartmış olurum diye düşündüğüm anlar çok oldu.
    Bekir Develi’nin namaz ile ilgili verdiği örnek adeta beni omuzlarımdan tutarak güzelce bi sarstı. Örnek şuydu: “Yağmurlu ve fırtınalı bir gecede, sokakta yanan bir mumu bir yerden bir yere söndürmeden taşımak ne kadar zorsa, namaz kılmayan bir insanın imanını muhafaza etmesi o kadar zordur.” Subhanallah.
    Kitabın amacından bahsetmem gerekirse “bu kitabın temel amacı bir yerlerde aksini bulmak, bir gönülde yankılanmak”. Bunu söylemek ne kadar doğrudur veya çık mu iddialı olur bilemem ama kitap bende amacına ulaştı.
  • ...Bu sırada Bayan güçleri teker teker kentleri ele geçiriyordu. Çoğu kentte Sonğ birlikleri ve halk teslim oluyordu. Sonğ savunması çökü­yordu. Yine de dul imparatoriçe boyun eğmektense, eşitler arasında bir uzlaşma sağlamak peşindeydi. 23 Aralık 1275'te Sonğ yönetimini dü­zenli haraca bağlamak karşılığında Bayan'ı seferinden caydırmak üzere bir elçi yolladı. Moğol komutan, böyle yavan bir ödülle yetinmeyecek kadar hedefine yaklaşmıştı. Sonğ yönetiminin Hav Cinğ'i esir etmesini ve Kubilay'ın elçilerinden birini öldürmelerini anımsatıp, elçiyi tersledi ve öneriyi de geri çevirdi.57 Bayan'ın kendilerini azarlayarak tersleme­si üzerine, Sonğ yönetimi daha çekici bir şeyler sunmaya karar verdi. 1 1 Ocak 1276'da daha belirgin bir teklif yaptılar: Sonğ devleti yıllık 250.000 külçe gümüş ve 250.000 top ipek verecekti.58 Bayan bu dolu teklife de kanmadı. Kayıtsız koşulsuz teslim istiyordu ve başka bir şeyle yetinecek de değildi. Ancak Ocak sonlarında Sonğ imparatoru kendisi­nin de Kubilay'ın tebaası olduğunu söyleyince, elçilerle görüşmeye razı oldu. İki tarafın temsilcileri arasında yarım kalan pek çok görüşmeden sonra, dul imparatoriçe Sonğ hanedan mührünü Bayan'a verdi ve tartış­masız teslim olduğunu kabul etti. 59 Ancak o hafta içinde Bayan, Canğ Şi-cie'nin imparatorun kardeşlerini güneye götürdüğünü öğrenmişti. Adamları onları kovaladılar ama Sonğ grubu kaçmayı becerdi. 60 Moğol komutan, bu ikiyüzlülüğü şimdilik gör­mezden gelmeyi seçti ve hanedanın bir bölümü böylece kaçtı. Sonğ im­paratoru bizzat gelip, kentin yeni efendisine teslim olduğunda da bunu kabul etti. Sonra, bu teslim sayesinde "Kuzey ile Güney'in bir aile ol­duğunu" söyleyecekti.61 Adamlarından Hanğcov'da nüfus sayımı yapıp ambarları ve hazineleri kaydetmelerini istedi. Bir yandan da Sonğ ailesine saygıda kusur edilmemesini buyurdu. Askerlerinin Sonğ imparatorları­nın mezarlarını soymalarını ve hazinelerini yağmalamalarını yasakladı.62 Birliklerini böyle uyardıktan sonra, dul imparatoriçe ve küçük imparator ile birlikte kuzeye, Kubilay'ın Şanğ-tu'daki sarayına döndü. Kubilay, Sonğ yöneticilerini iyi karşıladı. Hanedanın bazı giysilerine, taçlarına, egemenlik belirtisi yeşim tabletlerine ve mücevherlerine el koy­sa da, kindar davranmadı.63 Devrik imparatora "Yinğ Beyi" unvanını verdi ve genç adama alıştığı yaşamı sağladı. Şien zamanla Tibet'e sürüldü ve 1296'da keşiş andı içti.64 Kubilay, sıradan Sonğ görevlilerine ve hal­kına karşı da cömert ve müşfik davranma sözü verdi. Boyun eğenlerin tümü bağışlandı. Kubilay, Taocu, Konfüçyüsçü ve Budacıların tümüne saygıda kusur edilmemesini istedi. Dullara, yetimlere ve çocuksuz yaş­lılara devlet desteği sözü verdi.65 Böylece önemli bir mesaj vermiş oldu: Yeni ele geçen toprakların yağmalanmasına göz yummayacaktı. Kuzeyde güttüğü siyaseti güneyde de uyguladı. Savaşın harap ettiği toprakların düzene sokulmasını ve ekonomik istikrarın sağlanmasını destekledi. Doğruluğu tartışmalı olsa da, Yüan Hanedanı tarihinde Kubilay ve karısı Çabi'nin devrik Sonğ yöneticilerine karşı tavrı anlatılır. Kubilay ile görüştükten sonra Sonğ Dul İmparatoriçesi Şie ve İmparatoriçe Cüen'e Ta-tu'da (bugünkü Pekin) evler verildi. Soyadları Cu ve Çın olan iki yardımcıları, hanımlarının böyle aşağılanmasından o kadar utandılar ki, kendilerini astılar. Bu intiharlara çok kızan ve belki de utanan Ku­bilay, cesetlerini imparatoriçenin evinde sallandırdı.66 Çabi, Kubilay'ın bu vahşice tavrına çok kızıp, dul imparatoriçe ile imparatoriçenin Gü­ney Çin'e dönmelerine izin verilmesini talep etti. Karısından azar yemiş olan Kubilay, yine de güneye dönmelerinin akıllıca olmadığını söyledi. Güneydeki sadık Çinliler gerginlik yaratırdı ve imparatoriçeler orada güvende olmazdı. Onun yerine Ta-tu'da kalmalarını öğütledi ve onlarla ilgileneceği sözünü verdi. Çabi, onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmek göre­vini üstlendi ve anlaşılan cömert davrandı. Dul imparatoriçe, 1282 (ya da 1283) yılında ölene dek Ta-tu'da kaldı. İmparatoriçe Cüen, Budacı bir manastıra katıldı ve 1296 içinde orada öldü. Sonğ Hanedanı'nı bu kadar kollamaları, Moğol yöneticilerin çok hayır duası almalarını sağ­ladı. 67 Hanğcov alınmış olsa da, Sonğ topraklarının işgali bitmiş değildi. Güneye kaçmış olan Sonğ taraftarları, başkentin düştüğünü duyunca 14 Haziran 1276'da Fu-cov'da toplanıp, esir düşen imparatorun yedi yaşındaki ağabeyi Şih'in ( 1268-1278) cülus törenine katıldılar. Güçlü ve atılgan bir hükümdara bu kadar gerek duyulduğu bir sırada, yine bir çocuk tahta geçmişti. Çın İ-conğ genel yönetici oldu, Canğ Şi-cie, Vın Tien-şianğ ve Lu Şiu-fu (1238-1279) da önemli görevlere geldiler. Dördü de sözünü geçirmek peşindeydi ve onları uzlaştırabilecek bir üst merci de yoktu. Çakışmaları, Lu Şiu-fu'nun sürülmesine neden oldu.68 Bu ön­derler dalaşmayı sürdürürken, iç çekişmelerden bıkan bazı başka görev­liler Moğolların tarafına kaçtı. Örneğin Sonğ komutanı Şia Gui, Moğol sınırındaki Huay-nan'da bulunan üçü büyük, altısı küçük dokuz kasaba ve otuz altı nahiyesiyle birlikte taraf değiştirdi. 69 Birlik olamayan Sonğ yönetimi, kendi halkının sadakatini bile sağlayamıyordu. Bu bölünmüşlük, Moğol güçlerini olabildiğince hızla güneye yürü­meye teşvik etti. Uygur Arık Kaya'ya, Sonğ'un güneybatı bölgesini ele geçirme görevi verildi. 1276 Temmuzu'nda, emrindeki 30.000 askerle bugünkü Guangzi bölgesine hareket etti.70 Yolda Çanğ-şa'yı Moğol ege­menliğine aldı ve ertesi yılın Nisan ayına kadar da Guangzi'nin kuzey bölgesine savaşarak girdi. Kubilay'ın uyarılarını gönülden kabul ettiği anlaşılıyor, çünkü birlikleri Guangzi'yi ele geçirdikten birkaç gün sonra sivil bir yönetim kurdu ve bölgenin ekonomik gelişmesini desteklemeye başladı. 71 Bu sırada, doğudaki Moğol birlikleri Sodu adlı birinin ko­mutasında Sonğ Hanedanı'nın kalanlarını Güney Çin kıyıları boyun­ca kovalıyordu.72 Sodu, 1275 yılında ele geçirdiği Cu-cov limanından hızla güneye döndü.73 1276 sonunda birlikleri, İmparator Şih'in yakın zamanda sığındığı Fu-cov'da toplanmıştı. Moğol güçleri birkaç günlük mesafeye yanaşınca, Sonğ yönetimi yine çekilmeye karar verdi. Teslim önerilerinin tümüne burun kıvırdılar. Denize açılıp, güneydeki işlek Çüen-cov limanına yanaştılar. Varır varmaz, Çüen-cov'daki Deniz Ticareti Amiri Pu Şo-gınğ ile gö­rüşmelere başladılar.74 Aslında Guanğ-cov'da yerleşmiş olan Arap tüc­carların soyundan gelen Pu, kenti ezmekte olan korsanlara karşı yar­dımları dolayısıyla Çüen-cov'da Deniz Ticareti Amiri olmuştu. Konumu da zenginlik için pek çok fırsat sunuyordu. Müteşekkir tüccarlardan ve memurlardan gelen armağanlar ve rüşvetler sayesinde Pu'nun serveti çok artmıştı.75 Gücü ve serveti, onu hem Kubilay'ın hem de kaçak Sonğ Hanedanı'nın gözünde dikkat çekici biri yapıyordu. Pu'nun deniz sava­şında işe yarayacak gemilere erişimi olması gelecekte çok işe yarayacağı için, iki taraf da onun desteğini sağlamaya çalışıyordu. Sonğ taraftarları Çüen-cov'a ulaşır ulaşmaz erzak ve tekne istediler ama Pu onları keyfi hareket eden haddini bilmezler olarak algıladı. Kendilerine gereken şey­leri istiyor değil de resmen talep ediyor gibiydiler. Kızgınlığını bastırdı ve onları Çüen-cov'da bir süre kalmaya davet etti. Aynı zamanda Moğol­larla da bir ittifaka yaklaştı. Ancak Canğ Şi-cie ve diğer Sonğ yetkilileri Pu'nun niyetinden ve sadakatinden kuşkulandılar. Bir yazarın saptadığı gibi; "Pu Şo-gınğ imparatorun kente gelmesini isterken, büyük olası­lıkla onu esir almak niyetindeydi." 76 Bu yüzden Sonğ taraftarları 12 77 başlarında Çüen-cov'dan kaçtılar. Pu, en geç Nisan ayında Moğollarla işbirliği yapma kararını vermişti ve bu niyetini de Kubilay'ın sarayına bildirdi. 77 Pu'nun bu kararı Moğol donanmasını çok güçlendireceği için Kubilay neşelendi. Arap memuru tavlamak için, onu Min (bugünkü Fu­kien) ve Guanğ (bugünkü Guanğ-donğ) bölgelerindeki kuvvetlerin ko­mutanı yaptı.78 Bu sayede Kubilay, Pu'nun güçlü gemilerini kullanabil­meyi kesinleştirmiş oldu. Yılın sonlarına doğru Pu biraz korktu. Canğ Şi-cie, güçlü gemilerden oluşan bir donanma kurup Çüen-cov limanını kuşattı ve Pu'yu zora soktu. Ancak Kubilay iki ay içinde Moğol desteği gönderdi ve Canğ da güneyden çekilmek zorunda kaldı. Sonğ taraftarları bu gezgin hallerini sürdürdüler. Çüen-cov'dan ayrıl­dıktan sonra, bir limandan diğerine dolandılar, önce Çav-cov'da sonra da Hui-cov'da demirlediler. 1277 yılının çoğunu Guanğ-cov'da geçirdi­ler ama rahat bırakılmadılar. Sodu'nun Sonğ güçlerini ezmek hedefinden caymaya niyeti yoktu.79 Direnişle karşılaşırsa, Müslümanların sağladığı savaş makineleriyle kırıyordu.80 1277 Kasımı'nda görüşmek istedi ama Canğ Şi-cie onu geri çevirdi. Bunun üzerine Sodu saldırıp Guanğ-cov'u aldı ve 1278 yılında kuvvetleri ayrıca Çav-cov'a da girdi.81 Sonğ mülte­ciler yine kaçmaya başladılar, ama 6 Ocak 1278'de şiddetli bir fırtınada imparatorun gemisi battı ve kendisi de Canğ Şi-cie de yaşamlarını zor kurtardılar. Bu zorlu yaşam koşullarıyla iklim ve ortam değişimleri genç ve zayıf imparatoru bitkin düşürdü. 8 Mayıs'ta, onuncu doğum günün­den hemen önce öldü. 82 Ölümü, Sonğ taraftarlarına ağır bir darbe oldu ama Canğ Şi-cie onla­rı son bir kez toplamayı başardı. Ölen imparatorun üvey kardeşi Binğ'i tahta geçirdi ve Lu Şiu-fu ile birlikte ikisi, çocuk imparator adına yöne­timde kaldılar. Bu sırada kalan Sonğ taraftarları Çin'in güneydoğu uçla­rında toplanmışlardı. Hatta Ley-cov Yarımadası'nın açığındaki Nav-cov adındaki bir adada yerleşmişlerdi. Buranın onları Moğol saldırılarına karşı ancak bir süre koruyacağının farkındaydılar. Ne yapılabilirdi? Çın İ-conğ, imparatorun Çampa'ya (bugünkü Vietnam'ın güneyi) sığınması­nı önerdi. Çampa halkının çoğu Çin kökenli olduğu ve onlar da Moğol istilasından çok korktuğu için, genç hükümdara kucak açabilirlerdi. Ay­rıca büyük bir imparatorluğun varisini korumanın onuru hoşlarına da gidebilirdi. Çın, oradaki yöneticilerin Sonğ imparatorunu kabul edip et­meyeceklerini yoklamak için Çampa'ya gitti.83 Nav-cov'da kalan Sonğ taraftarları artık burada kalıp dinlenmelerinin mümkün olmadığını fark ettiler. Moğol orduları Ley-cov'u işgal ettiler ve Çampa'ya kaçışı tıka­dılar. Sonğ taraftarları yeniden denize açılıp, Yay-şan Adası'na geçici olarak sığındılar. Bu ada, Moğolların elindeki Guanğ-cov'dan pek de uzak değildi. Moğollar, kuşatılmış Sonğ taraftarlarına saldırıya hazırlandılar. 1279 başlarında güçleri Yay-şan'ın güneyinde toplandı. Moğolların atış gücü­ne karşılık veremeyeceğini bilen Canğ Şi-cie, Yay-şan çevresindeki ku­şatmayı yarmaya niyetlendi ama 19 Mart'ta teknelerinin yalnız on altı tanesi Moğol çemberini aşabildi. 84 Sonğ imparatorunun gemisi de kayıplar arasındaydı. Geminin battığını gören Lu Şiu-fu'nun çocuk impa­ratoru kucağına alıp, gemiden ölümüne atladığı anlatılır. Sonğ impara­torlarının sonuncusu denizde öldü ve Sonğ Hanedanı nihayet Moğollar tarafından yıkıldı. Kalan Sonğ taraftarlarının çoğu teslim oldu veya intihar etti ama bir kısmı mücadeleyi sürdürmeye ant içtiler. Bunların en önemlisi olan Canğ Şi-cie, Çampa'da ya da Annam'da Sonğ Hanedanı soyundan birini bula­bileceğini ve bu kişiyi imparator yapabileceğine inanıyordu. Bu iyimser fikirlerle Güneydoğu Asya'ya yola çıktı. Ancak talihi yaver gitmedi ve gemisi 1279 Haziranı'nda bir fırtınaya yakalandı, kendisi de yaşamını yitirdi. Çın İ-conğ, Çampa'ya ulaşmıştı ama son imparatorun öldüğünü öğrenince geri dönemedi. Diğer Sonğ mültecilerinin gelişini kolaylaştır­mak için Çampa'da kaldı. Moğollar 1283 yılında Çampa'yı işgal ettikle­rinde anlaşılan Siyam'a kaçtı ve ölene dek orada kaldı.85 Moğollara esir düşen Vın Tien-şianğ, güneyin yeni efendilerine boyun eğmeyi reddetti ve zaman içinde Moğollara karşı saldırgan tavırları yüzünden idam edildi. Kubilay, 1279 yılında Sonğ Hanedanı'nın kalıntılarını da ezmiş­ti. Ancak sıradaki işi belki de daha zorluydu, çünkü daha yeni boyun eğdirdiği, Sonğ'a bağlı olan halkın sadakatini kazanması gerekiyordu. Güvenlerini kazanabilmek için, Güney Çin'in kaynaklarını sömürmek­ten başka bir amacı olmayan, "barbar" bir fatihten farklı bir görünüm çizmeliydi. Moğollara hizmet eden ama yerel halkı ezmeyen bir yönetim kurması gerekiyordu. Siyasi yapıda ve kadrolarda çok değişiklik yapma­dan devam etmek, Moğol egemenliğine geçişi kolaylaştırırdı. Kubilay, Sonğ'un düşmesiyle birlikte, kendi güçleriyle bölge halkının yabancılaş­masını engellemek için önlemler aldı. 1278 Eylülü'nde Sodu'ya ve Pu Şo-gınğ'a yeni tebaaya saygılı davranmalarını buyurup, subayların böl­ge halkının tarıma ve eski işlerine dönmelerine izin vermesini öğütledi. 86 Mülklerine el konulmayacaktı. Hükmünün ilk yıllarında da Sonğ'dan ele geçirdiği topraklarla ilgili olarak benzeri duyurular yapmıştı. Bu si­yaseti etkili oldu. Neredeyse hiç isyan ya da önemli ayaklanma kaydı yoktur ve pek çok yetenekli Güneyli de Moğollara bağlı olarak çalış­mıştır. Bazı memurlar ve bilginler Moğollar için çalışmayı reddettiler ve siyasetten uzak işler yaptılar. Birçoğu da kalbinde Sonğ'a bağlı kaldı. Her şeye rağmen, Kubilay'ın dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip top­raklarda Moğol egemenliğini bu kadar az pürüzle kurabilmesi takdire eğer. Moğolların ele geçirdiği başka hiçbir bölge bu kadar kalabalık ya da gelişmiş değildi. İleride göreceğimiz gibi, Kubilay'ın siyaseti Moğolla­rın bu devasa toprakları yönetebilmesini sağladı ki bu göz ardı edilemez bir başarı öyküsüdür. Sonradan bakınca, Moğolların Çin'deki egemen­liklerinin yüz yıldan az süreceğini biliyoruz. Ancak yine de Kubilay'ın başarısını kötülemememiz gerekir. Moğol olsun ya da olmasın, çağdaş­larının bakış açısından Kubilay'ın Güney Çin'i yönetmekteki başarısı şaşkınlık vericidir