• 420 syf.
    Öncelikle edat özellikleri üzerine söylemek isterim. Kitap sanırım cep boy. Ebatları biraz küçük bu yüzden okurken zorlanıyorsunuz, bunda 420 sayfa olmasınında etkisi var bu benim hoşuma gitmedi fakat ebatı ufak olduğu ve sayfa sayısı fazla olduğu halde kitap çok hızlı ilerliyor. İçerik konusuna gelecek olursak Adından da anlaşıldığı üzerine kitap baştan sona Bediüzzaman'ın görüşleri çerçevesinde Hilafeti ve Halifeliği ele alıyor. Fakat ilk kısımlarda yani seçim üzere gelenler sonrasında Emeviler ve Abbasiler devri üzerine pek Bediüzzaman'ın görüşleri yok bunun dışında bir çok İslam aliminin eserlerinden alıntı yapılmış. Daha sonrasında ise tam olarak Hilafete gelmeden önce Şiilikten, görüşlerinden ve bugünkü İran'ın Şiiliği nasıl bir siyası ideoloji olarak kullandığından bahsedilmiş. Bu kısımlar oldukça faydalı çoğu kişinin bunu bilmediği aşikar. Fakat Ali Şeriati ve Mevdudi gibi bazı ekollerin alıntılarının bulunması garip gelsede bunların iyi tanınması açısından faydalı olmuş diye düşünüyorum. Selçuklu kısmı oldukça kısa tutulmuş. Osmanlı dönemi ise Halife ünvanını ilk kullananlardan bahsettikten sonra kısa geçilerek Sultan II.Abdülhamid Han dönemine ve onun Halifelik ünvanına sahip çıkışından bahsedilmiş. Sonrasında Abdülhamid Han'ın yaptığı çalışmalar diğer devletler ile ilişkileri, dış ülkelerde yaşayan müslümanlara sahip çıkış ve hatta 1967 yılına kadar bazı yerlerde hala Ulu Hakan adına hutbe okutulması farklı kaynaklardan alınarak bahsedilmiş. Buradan sonra kitap Osmanlıdan Cumhuriyete Hilafetin nasıl bir serüven yaşadığını değişik kaynaklardan faydalanarak aktarmış. İngilizlerin ve diğer devletlerin ülkemiz ve Hilafet üzerindeki oyunlarını, sinsi planlarını sunmuş. Dış ülkelerde bulunan özellikle Afrika, Aysa (Hindistan, Pakistan) gibi bunların Hilafet için yaptığı çalışma ve fedakarlıkları ve hatta bu yolda bizim ülkemiz müslümanından daha çok fedakarlık gösterdikleri ve nasıl maddi yardımlarda bulunulduğu ve özellikle burası çok önemli bu yardımların nereye kullanıldığını kaynakları ile verilmiş bu kısıma özellikle dikkat edilmesini istiyorum. Sonrasında ise birinci ve ikinci meclisin kurulmaları, ikinci meclisin birincisinden farkının ve Hilafetin nerede hangi masalarda pazarlık meselesi edilip dönemin kanunlarına aykırı olarak kaldırıldığını yani değiştirilemez bir düstur olduğunu açık açık yazmış. Bunu savunanlar ise mecliste yuhalanıp susturulmuş. Gerçekten güzel bir eser. Özellikle kitabın son kısımlarında not almak amaçlı sayfa uçlarını katlamaktan yoruldum. Kesinlikle okunması gerekiyor diye düşünüyorum boş bir aşk romanı için hamallık etmeyin, üstelik bu kitabın fiyatı çok makul içeriği ise oldukça değerli.
  • HA HAAA!!! Bir iletiye çok güldüm ve BU ileti onun için yazılmıştır:)))
    -Beni !!!!
    ---Kitap seven,kitap aşığı manyağı,kitap havuzunda boğulmak isteyen:kadın,erkek,gay ,lezbiyen,trans,mazoşist vs herkes takip edebilir.Eşya,kitap,masa,silgi,defter,kalemde vs. takip edebilir.:))
    --Neden:çünkü burada ortak noktamız kitap.Birbirimiz yargılamıyoruz,sorgulamıyoruz.Okumak önemli.
    ----Eğer sizi rahatsız eden birisi varsa bunu da editörlere söylersiniz.Bunu yok etmek bir tık uzaklıkta.Burası kaliteli bir yer.Yapmayınız.Saçma,alakasız,elit olmaktan uzak iletilerden uzak durunuz.
    ----Gerçek kitap severlik başkadır.Bir kitapçıya girdiğinizde bunu ayırt edebilirsiniz.Sözlerden de.
    ----Kitap aşıklarına selam ve saygılarımla..Kelimelerle boğulalım:)))
  • 304 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Ne versen yerler." zihniyetine bir Osmanlı Tokadı : YEMEZLER!

    Kitabı okurken farkına varacağınız, yazarın öne çıkan özellikleri : vefalı, cesur, özgün, özgür, esprili..

    Kitabın samimiyeti size bir çok duyguyu yaşamanızı garanti ediyor siz de samimiyseniz ve gözlüklerinizi bir tarafa bırakabilirseniz :

    Şaşırdığınız, hüzünlendiğiniz anlar çok olacak mesela..

    Zaman zaman gülümseten gerçekleri okurken bazı saptamalara da kahkahalarla güleceksiniz :))

    Finali merak edeceksiniz..

    Kitabı okuduktan sonra şapkanızı çıkarmakla kalmayıp varsa gözlüklerinizi de fırlatıp atmanız olası. :))

    Birinci Bölüm : Zihin açıcı..

    İkinci Bölüm : Önemli bilgiler edineceğiniz bir bölüm, zihin açmaya devam eden, bakış açınızı artıran..

    Üçüncü Bölüm : Çok enteresan saptamaların olduğu bölüm..

    Mayalanma organı kalın bağırsaklarımız.. yediklerimizden enformasyon aktarımı : o yılki doğanın özeti.. ve elbette adaptasyonu sağlama.. çok doyurucu bir tanım..

    Kitaptan önce ben hiç böyle bakmamıştım.. eh işte doğal beslenmeye özen gösterelim.. yediklerimiz sindirim yolunu takip etsin yapıtaşlarına ayrılsın sonra bu taşlardan yapı duvarı oluşsun :))) ne var ki işin içi yüzü öyle değilmiş..

    Gerçek yoğurdun bu kadar değerli olduğunu bilmiyordum mesela.. Yeni favori gıdam "gerçek" yoğurt oldu.

    Dördüncü Bölüm : yanı başımızda duran ancak kaybetmek üzere olduğumuz geleneksel gıda anlayışımızın farkına varacağımız bölüm.. (güya gelenekçi bir toplumuz.. ama şekilcilikten öteye geçmeyen moda ve dayatmacı zihniyetler geleneklerimizden gelen miras hükmünde muhteşem zenginlikleri kaybetmemizin nedenlerinden biri..)

    Beşinci Bölüm : "Yetersiz beslenme, hastalık nedenidir." bilgisine sahip olduğunuzu sansanız da bu bilginin YEMEZLER açılımı çok detaylı ve farklı.. mutlaka okunmalı.. karamsarlık oluşturma ihtimali olsa bile.. çünkü "gerçek"ten kaçamazsınız çünkü gözlerinizi yumarak..

    Altıncı Bölüm : Yine hiçbir şey bilmeden de endüstriyel gıda, doğal gıda kadar yararlı demez belki de hiç kimse.. hatta zararlı olacağı da tahmin edilir..
    ama yine de gözbebekleri, gelecekleri olan körpelerine yedirilir afiyetle.. anlık kurtarıcı olsun, eğlence olsun, zevk olsun için.. amma velakin 6. ve 12. bölümü okuduktan sonra körpelerine işlenmiş gıda sunacak bir ebeveyn düşünemiyorum..

    Yedinci Bölüm : "Tüfek çıktı mertlik bozuldu." sözünü anımsatan bölüm.. endüstrinin bin yıllık güzelim yoğurdumuzu beyaz eşyaya dönüştürmesi serüvenini içiniz acıyarak okuyacaksınız 7. ve 8. bölümlerde..
    umulur ki bölümün sonunda siz de etki alanınızda "şerh" koyarsınız beyaz eşya benzeri gıdaların tüketimine..

    Sekizinci Bölüm : Bu bölümde aşırı fiziksel işlemden geçirilerek Uuupuzun ömürlü hale getirilmiş gıdaların sizin ömrünüze nasıl bir katkı sağladığını düşünmeye başlarsınız ve 12. bölümü de okumak istersiniz sanıyorum..

    Dokuzuncu Bölüm : en hüzünlü bölüm ama enteresan; en çok gülümseyeceğiniz bölüm de burası :))

    bu bölümden sonra ......"pişmiş tavuğun başına gelmemiştir" deyimini kesinlikle değiştirme ihtiyacı hissedeceksiniz ve yeni deyim ....."endüstriyel pilicin başına gelmemiştir" şeklinde olacak isteseniz de istemesiniz de..

    çok üzüleceksiniz ve büyük olasılıkla vazgeçeceksiniz beyaz etten, bembeyaz yumurtadan.. diğer beyazlardan (süt ve yoğurt ve ayrandan) da önceki bölümde vazgeçtiyseniz artık bir gıda fobiniz olmuş olacak hayırlı olsun..

    ne var ki bu, kitabın değil gözünüzü yumduğunuz için görmediğiniz, yetkililerin göz yumduğu gıda endüstrisinin olağan bir sonucu..

    artık fotosentez mi yaparsınız, köyünüze mi gidersiniz, "bize bir şey olmaz" der devam mı edersiniz ya da kendinize başka bir çözüm yolu mu bulursunuz bu da sizin imkan, algı, kapasite ve bakış açınıza bağlı..

    Onuncu Bölüm : Şeker keşke sadece dişleri çürütseymiş.. tatlı görünmesinden belliymiş aslında.. tatlı dil yılanı çıkarırmış ya deliğinden, zavallı yılan ne bilsin tuzak olduğunu..

    tatlandırmada kullanılan şekerin çeşitlerini ve bunların beyin kabuğunun çalışmasını baskıladığını okuduğunuzda yavrularınıza her ağladıklarında gönül rahatlığıyla verebilecek misiniz acaba?

    (ben derste soruları doğru yanıtlayan çocuklara şeker vermekten vazgeçtim.. geçenlerde kuruyemişçiden hurma aldım dağıttım kendim de yedim diye ama kuruyemişler de masum olmayabilirmiş marketten meyve almak istedim ilaçlar hormonlar geldi aklıma vazgeçtim anlayacağınız bir gıda çıkmazındayız hepimiz..)

    On birinci Bölüm : Bu dünyanın yalnızca insanlar için olmadığını geç kalmış olsanız da anlayacağınız bölüm..

    siz böcekleri , yemediğiniz otları hiçe sayıp bencilce yok etme girişimlerinde bulunduğunuzda elde edeceğiniz ürünler de size hayır getirmeyecek "doğanın mantığı" bu değil çünkü.. "Çapasız ve de çabasız" elde edilen ürünlerin "katma değeri" olmaması hatta sağlığınızı da tehdit edeceği kaçınılmaz görünüyor..
    bu bölümden sonra da en masum görünen sebze meyveler çıkabilir hayatınızdan..

    On ikinci Bölüm : Bu bölümü okuyup kavrayabilene benim bir sözüm olamaz.. ben sadece satırlardaki ve satır aralarındaki mesajlardan görebildiklerime dayanarak şunu söyleyebilirim :

    işlenmiş gıdayı gönül rahatlığıyla tüketemezsiniz..

    gıda endüstrisinin uzun raf ömrü sevdasından ilaç endüstrisinin nasiplenmesi çıkarımı çok enteresan geldi mesela.. "ölmesinler ama ilaçla yaşasınlar".. "ürettiklerimizi tüketsinler kağıttan kulelerimizi koruduğumuz sürece gökdelenlerimizde süreriz sefamızı" mı diyor acaba endüstri..

    On üçüncü Bölüm : En enteresan bölüm..

    farklı bakış açılarından bakmaya hazır olanlara sunulmuş harika bir bölüm.. mutlaka okunup kendi çıkarımlarınızı edinmelisiniz..

    On dördüncü Bölüm : bir tarım ve hayvancılık ülkesinin "kanunlar çerçevesinde" nasıl böyle bir çıkmaza girdiğinin hazin öyküsünü okuyacaksınız..
  • Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm

    Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım,

    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

    Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen,

    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

    Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz,

    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

    Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan,

    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

    Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık,

    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

    İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni,

    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

    Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum

    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

    Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.

    Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle,

    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

    Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı!
    Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,

    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

    Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,

    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

    Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma,

    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

    Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan,

    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

    Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,

    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

    Küçük İskender
  • Yaşamın yapısında umut ve inanca bağlı olan ve onların bir halkasını oluşturan bir öge daha vardır: cesaret, ya da Spinoza'nın adlandırmasıyla, direnme gücü. Belki de direnme gücü belirgin, daha açık bir anlatım, çünkü günümüzde cesaret daha çok yaşama yürekliliğini değil de ölme yürekliliğini göstermede kullanılıyor. Direnme gücü, umut ve inanç'ı, boş iyimserliğe ya da usdışı inanç'a dönüştürerek — dolayısıyla onları yokederek — bu ikisinden ödün verme yönünde baştan çıkarılmaya karşı koyma yetişidir. Direnme gücü, dünya "evet" sözcüğünü duymak istediğinde "hayır" diyebilme yetisidir.

    Ancak direnme gücünün bir diğer yönünü dile getirmezsek, onu tam olarak anlayamayız. Bu, korkusuzluktur. Korkusuz kişi gözdağından, hatta ölümden bile korkmaz. Ama çoğu kez olduğu gibi, "korkusuz" sözcüğü, tümüyle farklı birkaç yaklaşımı ve davranışı daha kapsar. Yalnızca en önemli üç tanesini söylüyorum: Birincisi, kişi yaşamayı umursamadığı için korkusuz olabilir; ona göre yaşam pek değerli değildir, dolayısıyla ölme tehlikesi karşısında bile korkusuzdur; ama ölümden korkmamasına karşın yaşamdan korkabilir. Korkusuzluğu, yaşam sevgisinden yoksun oluşundan kaynaklanmaktadır; yaşamını tehlikeye atma konumunda olmadığı zaman, genellikle korkusuz değildir. Hatta, yaşam korkusundan kendisinden korkmaktan, insanlardan korkmaktan kaçınmak için sık sık tehlikeli durumlar arar.

    İkinci bir korkusuzluk türü de, ister bir insan olsun ister bir kurum ya da fikir, bir tapıma, onun yaşamını paylaşıyormuşçasına boyun eğmiş bir kişinin korkusuzluğudur. Tapımın buyrukları kutsaldır, bedeninin yaşamını sürdürmek için ortaya koyduğu buyruklardan çok daha zorlayıcıdırlar. Bu tapımın buyruklarına uymamayı ya da onları kuşkuyla karşılamayı başarabilse, tapım ile özdeşliğini yitirmek tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır, buysa, kişinin kendisini son derece soyutlanmış bir durumda, dolayısıyla deliliğin eşiğinde görme tehlikesini doğurmak anlamına gelmektedir.

    Üçüncü korkusuzluk türüyse, kendi kendisiyle kalan, kendine güvenen ve yaşamı seven, tam anlamıyla gelişmiş insanlarda görülür. Doymak bilmezliği yenmiş kişi, herhangi bir tapıma ya da herhangi bir şeye tutunmaz, dolayısıyla yitirecek hiçbir şeyi yoktur: zengindir çünkü boştur, güçlüdür çünkü arzularının esiri değildir. Tapımlardan, usdışı isteklerden ve düşlemlerden (fantezilerden) kopabilir çünkü kendi içinde ve dışında gerçeklikle tam bir ilişki içindedir. Böyle bir insan tam "aydınlanmışlık"a ulaşmışsa, tümüyle korkusuzdur. Ereğine doğru ilerlemiş, ancak henüz varmamışsa, onun korkusuzluğu da tam olmayacaktır. Ancak, tam anlamıyla kendisi olmaya doğru bir adım atmaya çalışan herkes, korkusuzluk yönünde yeni bir adım atıldığında, çok kesin bir güç ve sevinç duygusunun uyandırıldığını bilir. Yeni bir yaşam evresinin başlamış olduğunu duyumsar. Goethe'nin dizelerindeki hakikati hissedebilir: "Evimi bir hiçliğin üzerine kurdum, bu yüzden bütün dünya benimdir."

    Umut ve inanç, yaşam 'ın temel nitelikleri olduklarından doğaları gereği statükoya bireysel ve toplumsal olarak yüceltme yönünde hareket ederler. Sürekli bir değişme süreci içinde bulunmak ve asla herhangi bir belirli anda aynı kalmamak, yaşamın niteliklerinden biridir.

    Gerek organik yaşam ve inorganik madde tanımlamaları, gerek ikisi arasındaki sınırı tartışmanın yeri burası değil. Kuşkusuz, günümüz biyoloji ve genetiği açısından, geleneksel ayrımlar tartışma götürür duruma gelmiştir, ancak bu ayrımların geçerliliğini yitirdiğini kabul etmek yanlış olacaktır, yerlerine yenilerini koymak değil, bunları arındırmak gerekmektedir.

    Atıl, hareketsiz duran yaşam ölmeye eğilimlidir; eğer atıllık eksiksizse, ölüm gerçekleşmiş demektir. Buna göre, yaşam, hareket etme niteliğinden ötürü, statüko'dan kurtulup çıkmak ve onu aşmak eğilimindedir. Ya daha güçlü hale geliriz ya daha zayıf, ya daha akıllı ya daha ahmak, ya daha yürekli ya daha korkak. Her saniye, iyi ya da kötüye götürecek bir karar verme anıdır. Tembelliğimizi, doymak bilmezliğimizi ya da nefretimizi ya besleriz, ya da açlıktan öldürürüz. Ne kadar beslersek o kadar güçlenir; ne kadar aç bırakırsak o kadar zayıflar, güçsüzleşir.

    Birey için geçerli olanlar, toplum için de geçirlidir. Toplum, durağan değildir; gelişmezse, kokuşur; statüko'ya daha iyiye doğru yükseltmezse, kötüye doğru bir değişme gösterir. Çoğu kez toplumu oluşturan bireyler ya da topluluklar olarak hareketsiz durabileceğimiz ve belirli bir durumu şu ya da bu yönde değiştirmeyebileceğimiz yanılsamasına kapılırız. Bu en tehlikeli yanılsamalardan biridir. Hareketsiz durduğumuz an kokuşmaya başlarız.
    Erich Fromm
    http://www.narteks.net/psikoloji/atil-hareketsiz-duran-yasam-olmeye-egilimlidir-erich-fromm.html