• Şeytanın kapılarından biri de ev eşyası, elbise, evin süsü ve fazla konforu sevmektir. Çünkü şeytan, bu süsün insanoğlunun kalbinde galip olduğunu görünce o kalpte yumurtlar, civcivler çıkarır ve böylece daimî bir şekilde insanı evi tamir etmeye davet eder. Evin tavanını ve duvarlarını süslemeye, odalar ve salonları genişletmeye teşvik eder. Elbisenin ve bineklerin süsüne davet eder ve bu hususta Ömrü boyunca onu kendisine hizmetçi yapar. Onu bir defacık buraya soktuğu zaman ikinci bir defa uğraşmasına gerek kalmaz. Çünkü bu şeylerin bazısı insanoğlunu diğerine çekip sürükler ve götürür. Böylece insanoğlunu bir şeyden diğer bir şeye -eceli gelip ölünceye kadar- bu dünya sevgisi sürükler götürür. İnsanoğlu, şeytanın yolunda ve hevâ-i nefsinin arkasındadır ve bu gidişatından ötürü imansız gitmesinden korkulur. Böyle bir gidişattan Allah'a sığınırız!
  • “Buraya bir dizi soru işaretinin peşine düşerek, bir tarihçi mantığıyla Drakula’yı aramaya geldim; romantik dönemin Kont Drakula’sını değil, Gerçek Drakula’yı, Osmanlıları kendi topraklarına mümkün olduğu kadar sokmamaya kararlı, on beşinci yüzyılda Transilvanya ve Eflak’ta yaşamış III. Vlad adlı bir tiranı.”
  • 160 syf.
    KARAKTER TABLOSU:
    https://i.imgyukle.com/2020/01/21/V3M0NR.jpg

    Kitabı kütüphaneden aldığım için elimde daha fazla hatırası olmasını istedim. Zira unuttuğumda yahut özlem duyduğumda, istediğim zaman, açıp da sayfalarını, karıştırıp, göz atamayacaktım.
    Oysa bu kitabı unutmayı hiç istemedim, bu nedenle benim için ne kadar zor da olsa, uzunca alıntıları not ettim arşivime (yani buraya). Toplamda elli sekiz alıntı paylaşmışım, öldüm! Kitabın yarısına gelmeden evvel pes etmiştim bile artık not almamak konusunda, fakat sonrasında, biriktirdikten ve bitirdikten sonra kaydetme kararı aldım.

    Kitabın bitmesine son beş sayfa kala ara vermek durumunda kaldığımda, etrafıma boş boş, leyla leyla gülümsediğimi hatırlıyorum. Öylesine, kendi kendime, manasızca, biraz da yorgun.
    Yorgundum çünkü kitabın dili ağır, eski kelimeler pek fazla, bununla beraber cümleler çok uzun. İpin ucunu kaçırmadan, dikkatle okumak gerekiyor. Bazı cümlelerin sonuna geldiğimde başını unuttuğum ve tekrardan okuduğum oldu mesela.

    Kitabın bir başka zorluğu ise, karakterler üzerinden yapılan zaman sıçrayışları.
    Yaşlı bir adamın (Behçet Bey'in), yetmiş beşli yaşamından bir kesitle başlayıp, çocukluğuna kadar giden, hayatına temas etmiş insanlara değinmekle birlikte, bu çocukluğun ötesindeki/geçmişindeki yaşamlara doğru yola çıkan bir hikâye sizi alıp götürüyor. Hikâye hem yukarıya, yani geçmişe doğru çıkıyor, hem de yanlara doğru yatay bir şekilde ilerliyor.
    Ve aslında söz konusu olan, tek bir hikâye değil. Dikey ve yatay düzlemde uzanan bir zaman diliminin insanlarının, kendi hikâyelerini konu ediniyor.
    Sanki yazar, bir hikâye kitabında farklı insanlara yer vermektense, aynı romanın içerisinde, birbiriyle bağlantısı olan insanların, birbirinden bağımsız hikâyelerini ortaya koymak istemiş gibi.

    Kitap hakkında okuduğum yorumlarda, kitabın bir konusunun, belirli bir olayının olmadığı, daha ziyade karakter analizleri üzerine kurulu olduğu düşüncelerine rastladım. Konu ve olay olmadığı görüşüne katılmamakla beraber karakter analizi kısmına katılıyorum. Zira, okuduğumuz hikâye kitaplarında olaylar özet olarak anlatılır, bu kitapta da karakter sayısı fazla olduğu için yaşantıları daha çok bir özet şeklinde ele alınmış. Bununla beraber karakter analizleri ön plana çıkmıştır.

    Okurken, geçmiş zaman ve şimdiki zaman arasındaki ve yatay düzlemdeki gidiş gelişler okuyucunun kafasını karıştırabilir, ve kim kimin çocuğuydu karmaşası ortaya çıkabilir. Zira sonlara doğru bu kafa karışıklığını ben yaşadım. Ve bir kenara bazı kişiler arasındaki bağlantıyı çizmek durumunda kaldım, böylelikle zihnimdeki yerleri daha sağlam oldu. Kitabı bitirdikten ertesi gün de bunları temize geçirdim.

    Karakterlerde genel olarak dikkatimi çeken şey; dış görünüşü pek iyi olmayan, yahut ruhen hassasiyeti fazla olan, kırılgan, yahut da maddi açıdan sıkıntısı olan, yahut da statü bakımından iyi bir konumda olmayan kimselerin; zamanla çok çalışıp, azmedip, kendine yönelik ilgi alanlarını fark etmeleri, kendi potansiyellerini geliştirmeleri; ve bir yöndeki eksikliklerini, başka bir yöndeki başarılarıyla tamamlamaya çalışmaları oldu.

    SPOİLER
    Psikolojik açıdan yorumlamak gerekirse, Adler'in savunduğu; insanın var olan aşağılık duygusuna karşın üstünlük çabasıyla girişmiş olduğu eylemler bütünün, kendine has bir yaşam stili oluşturması üzerindeki etkisi ortaya çıkmaktadır. Tam da Adler'in bahsettiği; fiziken zayıf (insanların cılız diye tabir ettiği), kısa boylu ve antipatik (çirkin) bir adam olarak Behçet Bey çıkıyor karşımıza. Fakat onu insanlar arasında asıl çekilmez kılanı, sahip olduğu yumaşak mizacı. Babası İsmail Molla bile, oğlunun daha sert, atılgan, maceraperet, kadınlarla gönül eğlendirmesini bilen biri olmayışı hasebiyle oğlundan utanç duymaktadır.

    Behçet Bey, annesi ve dadısıyla beraber, harem içerisinde büyümüş, kadınlara has ahlaki düşünceleri ve nezaket biçimini benimsemiştir daha ziyade. Kitap ciltlemek, saat tamir etmek gibi uç/enteresan hobileri vardır. Detaycı bir kişiliğe sahiptir, uzun uzun açıklamalarda bulunan, çalışkan, girişimci özelliklere sahiptir. Bulduğu her fırsatta babasına duyduğu sevgiyi göstermeye ve hissettirmeye çalışır. Bir süre sonra babası da yavaş yavaş oğlunu anlamaya, tanımaya başlar. Vicdanının sesini duysa da artık, yine de oğlunun hassas mizacından utanmaktan vazgeçemez. Fakat Behçet Bey, eğitim hayatını üst üste birinciliklerle tamamlamış, iş hayatında da yaptığı kusursuz görevlerle peş peşe rütbeler atlamasını başarmış bir insandır. Yine de, tüm bunlara rağmen, "beklediği şekilde" bir takdiri göremez.

    Bu minvalde iki örnek daha karşımıza çıkmaktadır. Biri Sabri Hoca, diğeri Agop Efendi.

    Sabri Hoca da, hayatı boyunca unutulan, silik bir karakter olmuştur. Devrinin her türden politik vakasına, en ön saflarda katılan bir ihtilalci olmasına rağmen.
    Babası tarafından terk edilmiştir, ve yanına alınacağına ilişkin söze rağmen; unutulmuştur. Ardından annesi tekrar evlenip birkaç çocuk daha doğurmuş, ve ilk çocuğuyla eskisi kadar ilgilenememiştir. Bunda bir yandan, kendisini terk eden adamın çocuğu olması durumu da etkili olmuştur.
    Adler'in ilk çocuklar için kullandığı "tahtını yitirmiş kral" benzetmesini de yapabiliriz bir yandan. Fakat tacının ve tahtının hiçbir tesirini zaten görememiş bir çocuk olduğunu da unutmamak gerekir.

    Sabri Bey de çocukluğunu daha çok kayıkçıların yanında gönüllü olarak çalışarak geçirmiş, fakat orada da kimse tarafından ne ilgi ne de bir destek görmüştür. Onca yardımına ve çalışmasına karşılık, yemeklerini yerken kayıkçıların aklına onun da karnının aç olabileceği hiç gelmemiştir mesela (zamanında, daha çok yemek bittikten sonra hatırlanır). Bunun dışında mahallenin mektuplarını yazmak gibi bir görev de edinir kendine, fakat elbette ki bu da hiçbir karşılık alınmadan yapılan bir görev olmuştur onun için. İnsanlar bir teşekkürü bile çok görürken, görevindeki birtakım gecikmeler sonucunda da öfkesini esirgememiştir ondan.

    Fakat medreseye girdikten sonra, birtakım "hürriyet" konulu düşünce dünyasının içerisinde ve çeşitli kavga ortamlarının arasında bulmuştur kendisini. Ve bu kavgaların birinde sağ kulağının üzerine almış olduğu bir kesik darbesiyle kendini kanıtlamıştır.
    Zamanla; yenilikçi düşünceleriyle etrafında dinlenen, fikirlerine kulak verilen biri olmuş, bazı paşalarla bile irtibat kurar hale gelmiştir. Bir yandan rüştiyede hocalık yaparken diğer yandan da çeşitli ihtilal olaylarının içerisinde rol almıştır.
    Öyle ki, yarı sayılan, yarı unutulan/görünmeyen bir adam olmuştur.
    Küçüklüğünden itibaren ezilmiş ve unutulmuş olduğu gerçeğinin üzerine; medrese eğitimleriyle, edindiği hür düşünceler ve geliştirdiği felsefelerle gitmiştir.

    O da Behçet Bey gibi, yaşamda tutunmayı başarabilmesine rağmen, kısmen başarılı sayılabilecek mahiyette biri olmuştur.

    Agop Efendi'ye gelirsek; küçüklüğünde saf bir uşak iken zamanla maruz kaldığı sahtekârlıklar ve zulümler sonucunda, zekâsını kullanmayı öğrenebilmiş bir adam olur. Ve uşaklıktan, sarraflığa kadar uzanan uzun bir yolu kat eder. Yine bir başarı öyküsü...

    Yaşamdaki olumsuzlukların, yaşama tutunabilmek için körüklediği insanlar...

    Neresinden bakarsam bakayım, sürekli Adler'i görüyorum.

    Karakter haritasında verdiğim çoğu karakterin analizi detaylı şekilde yapılmıştır kitapta. Kahramanların buruk başarıları benim gördüğüm ortak noktadır.

    Kitapta aşk ise, neredeyse hiç yoktur. Daha doğrusu olduğunun kokusu verilmiş, fakat görüntüsüne yer verilmemiştir.
    Okurken, karakterler arasında bir şeyler olduğunu sezinliyorsunuz, fakat olayların teferruatına değinmek yerine artık, yeni bir karakterin yaşam öyküsüne başlıyor yazar.

    Kitapta aşkın ön planda olmamasını sevdim, daha doğrusu, aşkın olmamasını sevdim. Zira, hayatımızın sanki ne kadar içerisinde görüyoruz ki aşkı? Hani nerede rastlıyoruz ona?
    Bir film repliği vardı, "Kim, sevdiğiyle evlenmiş ki, sen evlenesin?" diyordu.
    Tam olarak böyle; aşk, her yerde, dizilerde, filmlerde, romanlarda, hikâyelerde, masallarda; fakat gerçek hayatta yok. Gerçek hayatın içindeki kurmacaların içinde var yalnızca. Gerçekte bunca olmayıp da, sahtenin içinde en çok ona yer veriyoruz.
    Bu kitap aşka bu kadar yer vermemişti. Hayata benzeyen bu yönüyle daha çok sevdim bu kitabı.

    Son olarak belirtmeliyim ki; kitap Abdülhamit dönemini, tanzimat sonrasının etkilerini yansıtıyor. Dönemin politikalarına çeşitli felsefi bakış açılarıyla yaklaşılmış ve sorgulanmıştır. İstibdat (sıkı yönetim) ve karşısındaki hürriyet yanlısı düşünceler, şark meselesi, Abdülhamit taraftarları ve karşıtları, çeşitli ihtilaller, paşalar, konaklar, saraylar kendini göstermektedir

    NOT: Kitabın bölümlerini de özet şeklinde, unutmamak adına, "kendim için," daha sonradan ekleyeceğim.
  • “Yavaş yavaş ölüyorlardı, bu çok açıktı. Düşman değillerdi, suçlu da değillerdi, ama bu dünyayla bir alâkaları kalmamıştı. Bulanık zihinleriyle yeşilimsi karanlığın içinde uzanan, hastalığın ve açlığın kara gölgelerinden ibarettiler artık. Kıyının ücra köşelerinden süreli sözleşmelerin yasallığına dayanılarak getirilmişler, buralara uyum sağlayamamışlar, aşina olmadıkları besinlerle beslenmişlerdi; hasta düşüp iş göremez hale gelince de sürünerek buraya gelmelerine, dinlenmelerine izin verilmişti. Can çekişen bu adamlar hava kadar özgürdü ve zayıflıktan neredeyse hava kadar şeffaftılar.
  • Üst katta oturanlar az önce çocuklarının yeni yaşını sevinçle kutladı. Sanırım uzun bir zamandan sonra ilk defa kalbim eskiyle harmanlanmış bir şekilde sızladı. İlk defa bu kadar savunmasız ve yalnız hissettim. Bunu buraya not almak istedim.
  • Hakikatini kalbimizden süzdüğümüz hikmet incileri, fiyakalı sözlere dönüştü dilimizde. İçimize sustuğumuz murâkabe ve muhakeme çilingiri hikmetler, dışımıza haykırdığımız biblo anahtarlıklara döndü. Allah aynı Allah oysa, hakikat aynı hakikat, köy aynı köy...
    Yağmur yağmamış hani günlerce. Bir tek bulut yok gökyüzünde. Köylü perişan. Ters giyilen cübbeler nafile, yağmur duaları icabetsiz. Açı doyurmuşlar, fakiri giydirmişler, yetimin başını okşamışlar, yok yine yok.
    Bir dervişin yolu o köye düşende ahvâli anlatıp arz-ı hâl eylemişler. “Nerde bir yanlış ettik bilmiyoruz ama vaziyet bu, bize bir yol gösterin, bir de siz ellerinizi yağmurun Rabbine açın” diye niyaz etmişler.
    Derviş onları iyice dinledikten sonra; “bu köyde ne kadar küçük çocuk varsa hepsini buraya toplayın” demiş. Şaşırmışlar ama vardır bir hikmeti deyip isteneni yapmış köylüler.
    Derviş baba çocuklarla biraz sohbet etmiş, her birini tek tek dinlemiş. Sıra küçük bir çocuğa gelince tebessüm ederek köylüleri çağırmış yanına. Bakın demiş, dinleyin bu gül yüzlüyü ve anlayın yağmur niçin yağmıyor.
    O gül yüzlü biraz da mahcup anlatmaya başlamış. “Babam, bayram için bana yeni bir ayakkabı aldı. Ben her gece uyurken Allah'ım diyorum ne olur yağmur yağmasın. Yağmur yağıp da yeni ayakkabılarım çamur olmasın. Yani böyle işte... Bu kadar...”
    Gönlünü yapmışlar çocuğun, “biz sana yeni bir ayakkabı daha alırız” demişler. Bulutlar duymuş çocuğun râzı olduğunu, yağmurun Rabbi haydi demiş bulutlara, köylü çifte bayram eylemiş.
    Allah aynı Allah, hakikat aynı hakikat, köy aynı köy…
    Serdar Tuncer
  • Bana sorarsanız nefret, sevginin evrilmiş hali. Ne sevmeden nefret edebilirsiniz ne de nefret etmeden sevginin zirvesine ulaşabilirsiniz. Bence herkes gerçekten sevdiği sevgilisinden mutlaka bir dönem nefret etmiştir. Bunun altında yatan nedenler var. Ama o nedenlere dair düşüncelerim buraya yazacak kadar olgun değiller.