• 164 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap hakkında naçiz yorumuma belki haddimi aşarak çok sevdiğim ve kıymeti konusunda tereddüt etmediğim, Türk edebiyatının, hatta dünyada şiir denince ilklerde yerini alacak olan şair-i şuara Nazım Hikmet’ten bir alıntı ile başlayacağım.

    1943 tarihinde yayımlanan ilk baskı için Nazım Usta der ki;

    “Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim, hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkân boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz. Gelelim ikinci kısmına, o kısım, başlı başına bir büyük hikâye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın.”

    Nazım Hikmet’in bu değerli eleştirisinin akabinde söylenebilecek varsa 3-5 lakırtı, o da laf-ı güzaftan öte olmayacaktır.

    Sabahattin Ali, eserlerinde en çok öne çıkan özellik olan psikolojik analizler ve gözlemler, bu kitapta da kendini yine ön plana çıkartmayı fazlasıyla başarmış. Bu bağlamda kitabımızın ana kahramanı olan Raif bey üzerinden bi inceleme ve değerlendirme yapacak olursak, kitap günümüzde önemini fazlasıyla yitirmiş olan, insanın ikili ilişkide en tabii vasfı olan sadakate, konusu itibariyle doğal olarak oldukça fazla değiniyor. Belki bir kısım insan gürühunun bu kitapta bu kadar abartılacak ne var demesinin temel nedeni de bu olsa gerek.

    Öte yandan, aşkın, insan üzerindeki başkalaştırma kudretini ve aynı zamanda gerisinde bıraktığı acıların, insanı geri kalan hayatında, kendi iradesi dışında bir yerlere koyduğunu, betimlemeleri ile fazlasıyla hissettirdiğini söylemeliyim.

    Sadece altını çizdiğiniz bölümleri bir zaman sonra yeniden okumak isteseniz, kitabın yarısını tekrar okuduğunuzu fark edersiniz. Etkilenip altını çizdiğim kısımların başında, raif efendi’nin ölümünden önceki son gece, mesai arkadaşı ve romanın anlatıcısı genç adama, "seninle şöyle bir oturup konuşamadık." dediği bölüm gelir. Bunun sebebi ise, insan hayatında önemli yer teşkil eden ukdelerin, yani yapamadıklarımızın, tıpkı Raif Efendi'nin olduğu gibi hepimizin hayatının özeti olmasıdır.

    Toparlayacak olursak,

    Çok farklı olmayan malum konuyu, gençliğinde maceracı, orta yaşında ve yaşlığında şartları kabullenen bir karakteri kendi üslubuyla anlatıp, kitap bittiğinde aslında hiç de yabancı olmadıklarımızla bizi baş başa bırakıyor.

    Genç yaşına rağmen bizlere klasik tadında eserler bırakan, erken kaybettiğimiz değerli Sabahattin Ali için ruhun şâd olsun demek, bende sadece bir buruk teselli oluyor.
  • 268 syf.
    Uzun zamandır inceleme yapmıyordum, hayde bismillah. Bu kitabı almam tamamen tesadüf eseri. Öğrencilik zor iş kitaba bile para ayıramıyorsun daha doğrusu alan kitapları kadar bütçen oluyor, ben de genelde kütüphaneden okurum zaten. İşte içim daraldığı bir gün kampüse kütüphaneye gittim ancak haftasonu kapalıymış neyse oradan hevesim sönmeden bir kitap almalıyım diyerek bir kitapçıya yol aldım. Forum tarzı bir yer, oturulacak yerler de var yani. İlk başta Hugo'nun bir kitabını almaya niyetlendim yalnız fiyatı biraz pahalı geldi sonra gözüm buna ilişince bırakamadım. Daha doğrusu fiyatı uygundu. Her neyse hemen orada ilk elli sayfayı bitirdim. Forumlarda yalnız takılıp kendine bir çay söyleyip terasta kitap okuyan tiplerden biriyim yani. Bu kadar gereksiz laflardan sonra içeriğe geçebilirim.

    Kitapla ilgili henüz bir eleştiri okumadım. (Olumlu veya olumsuz) Bu sebeple düşüncelerim tam oturmadı. Yalnız benim üstümde hırçın ve buruk bir izlenim bıraktı bu kitap. Haksızlığa gelemeyen bir yapım var. Kitapta susan, her şeyi sinesine çeken Macide beni delirtti. Belki "Kadın dediğin böyle olur, güçlü durur, metanetlidir." diyeceksiniz. Ancak o zamanda sizin ne o ak yüzlü (!) enişteden ne de klasik önyargılı Emine teyzeden bir farkınız kalmayacak. Çevre etkisini kendi tavrıyla karşılayan Macide bence haksızlığa karşı ses çıkarmayarak fena bir iş yapmıştır. Kocası Ömer'e bile yapısı böyle, mizacı budur tavrında şeyler demesi beni deli eden ayrı bir husustur. Tam anlamıyla Macide'ye kızmıyorum, eleştirileri kaldıramayan, kompleksli toplumumuza kızıyorum. Bu yapı; cemiyet denen yerde toplanan, arada saz geceleri eşliğinde toplanan, içmeyi elitlik sanan edebiyatçılarda çok net yansıtılmış.
    Eleştiri dedikleri şey; eserlerin (!) içeriklerine değil, yazarın yahut şairin kişiliğine, özel hayatına sallamak olmuştur. Oysa edebiyatin ruhiliği ile biraz kavrulsalar da hiçlik yolunda biraz dinseler, dinleseler ne güzel olurdu. O zaman çevresinden kopamayan Ömer, sırf alışkanlık sebebiyle takıldığı ahbaplarından içindeki şeytanı ortaya çıkaracak huylar değil de yok edecek taktikler almış olurdu.

    Farkında olmadan ileri gitmiş olabilirim. Yazıyı daha fazla da uzatmayacağım. Ama elime aldığımda bırakamadığım bu kitap, gerçekleri ve gördüğümüz -yüksek ruhlu sandığımız- kişilerin kirli iç dünyaları olabileceğini hatırlattı. Ara sıra böyle uyanmalara ihtiyacı oluyor insanın diyorum ve içimizdeki şeytana -olup olmadığı tartışılır- olabildiğince az uymanızı diliyorum.
  • 208 syf.
    ·25 günde
    "yeryüzünün bütün karıncaları birleşince..."

    Yaşar Kemal ...Tuhaftır, bu yaşıma kadar hiç okumadım. Nasıl bir lezzeti kaçırdığımı fark ediyorum. Çocukken okumanın lezzetini tatmasam da, şimdi ruhumu coşturmanın hazzıyla yetineceğim.


    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu ile bu ayın seçkisi Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca. ( Bu sefer buluşmaya gidebilecek olmanın sevinci ile inceleme yazdığım doğrudur.) Okurken farklı bir atmosferde buldum sayelerinde kendimi. Yaşar Kemal'in dili, anlatımı, ruhu... Bir geç kalmışlık ile buruk olan kalbimi coşturmaya yetti elbette. Gerçek bir toplum analizi yapan Yaşar Kemal, bizlere ülkemizde ve dünyada gelinen noktayı (ya da o zamanın tabiri ile gelinecek olan noktayı, belki de her çağda var olan noktayı) masalsı bir dille anlatmış. İlk defa okuduğum için "onun dili tarzı böyledir" yorumuna girmeyeceğim. Bu yüzden Yaşar Kemal okumalarına devam edeceğim. Seçilen isimler kitapla sağlam bir dünya kurmamda bana oldukça yardımcı oldu. Kafamda aldım ormanı bir kenara koydum.

    SPOİLER UYARISI!
    /
    /

    Hep bana şirin ve masum gelen, haksızlığa uğradığını çok düşündüğüm fillerin kötü karakter olması da benim için farklı bir deneyim oldu. Hüdhüd kuşlarının seçimi ise fazlasıyla uygun olmuş. Fil iştahlı insanların yanında da, görkemli görüntüsü ile onları şakşaklayan böyle insanlar yok mu? Hep varlar. Ve karıncalar. İnsanları sollayacak yapıdaki çakışkanlıkları ile bu hikayede kilit nokta olmuşlardı.

    Kitabın kapağına da yer vermek istiyorum. Ömür balcıoğlu çizimi ile kitabı görür görmez dikkatimi çekmesini sağladı. Benim için kapak önemlidir. Nasılsa bir yemeğin sadece tadının lezzetli ya da görüntüsünün güzel olması yetmiyorsa, kapak da içerik kadar önemli. Kitabın içerisindeki yer yer resimlerin olması hoş bir katkı olmuş.

    Gelelim hikayeye... Yine tam ihtiyacım olduğu anda çıktı geldi bu kitap. Yaşanan şeylere rağmen topal karınca umudu beslememi tekrar hatırlattı bana. Harika bir toplum eleştirisini konuk ettim okuma haneme. Güç nedir? Nerede ve ne zaman kullanılmalıdır? Ne için kullanılmalıdır? Bir fikir ne zaman desteklenmelidir? Ne ölçüde desteklenmelidir? Bir karınca misali nerede birleşilmelidir? Umut ne kadar önemlidir? gibi soruları bana sordurdu. Okurken bana haz veren güzel bir unut yolculuğu oldu bu roman. Kitapta insan hakkında yazılanlar adeta bugünün ve eminim ki geleceğin de insan tasviriydi. Bu açıdan Yaşar Kemal'in halkını ve tüm insanlığı çok iyi gözlemlediğini bir kez daha söylemek gerek.

    Son söz: " SEN BİR KARINCASIN, FİLLERE KÖLE OLMA!"

    " Senin hamurunda herbir şeyi başarmak var, asilik var. Kendini unutma, özüne dön. Unutma, her fil sultanının bir ulukepezi vardır. Orada bir düşün...Asıl dikkat etmen gereken kişi filler sultanı mı, yoksa ulukepez mi? Korkma, her ulukepezin dengi bir topal karınca vardır. Fil sultanı olsa da, her zalimin topal karınca gibi mazlum korkusu vardır. Dikkat et, korku her şeyi yaptırabilir. Umutlu ol, kalbinde iyiliğin izinden gidersen ruhunda bir topal demirci olduğunu görürsün. Sen bir karıncasın, uyan, fillere köle olma! "
    -Parende (ÖTÇ)
  • 388 syf.
    ·6 günde·Beğendi·5/10
    Gece Kuşları bileceğiniz üzere Netflix platformunda yayınanacak olan bir kitap. Bir Bilim-kurgu kitabı. 6 farklı öykünün olduğu soru işaretleri ile dolu bir kitap. Olaylar aynı evrende farklı yerlerde geçiyor. Yani kitap için olumlu düşündüğüm şeyler var tabi, orijinal bir evren, orijinal isimler... Güzel bir şekilde betimleniyor. Fakat bir şey eksik. Bunu kitap boyunca hissediyorsunuz. Mesela kitabın hiçbir yerinde heyecanlanmıyorsunuz. Meraklanmadım, sevinmedim, kuru kuru okudum. Doğrusunu söyleyeyim kitabı beğenmedim... Okumazsanız hiçbir şey kaybetmezsiniz. Sürekli bir karamsarlık bir huzursuzluk, yüzlerce soru, bunaldım yani... Ha orijinal mi ? Dibine kadar orininal. Sonuçta yazarı George R.R. Martin. Ama içimde bir şeyler kıpırdamadı. Aksine popomu dönüp uyucam şimdi. Ve yeni bir kitaba başlayacağım. Umarım Aynı şeylero hissetmem. Çünkü bir önceki seri (Kara Büyücü Üçlemesi ) çok iyiydi. O seriden sonra bu kitap, ımm very bad diyebilirim. En azından benim için.
    Evet bir incelemenin daha sonuna geldik arkadaşlar. Diğer incelemelerimide okumanızı öneririm. Sonraki kitabım Robin Wasserman dan Soğuk Uyanış Serisinin 1.kitabı "Donmuş".
    Yeni incelemelerde görüşmek üzere sağlıcakla kalın :)
  • 84 syf.
    18.01.2019 / Cuma

    “Bu hayatta insana bulaşan en büyük illet nedir biliyor musun? Yapıştı mı insana kolay kolay bırakmaz peşini, ta ki canını alana kadar. Kanserdir o illet, rezil bir şeydir. Başımı eğerim önüme bu kelimeyi duydukça. İstemsiz dökülür gözyaşlarım…”

    “Ömür Hanım...
    İçinden geçmediğin zaman
    İçinden geçmediğin söz
    İçinden geçmediğin rüya
    Sana karşı işlediğim
    Bir unutma suçudur.” (syf 22)

    “Şu Metin var ya şu Metin, severim bu hergeleyi. 45 yıllık yol arkadaşım eşim Hatice Hanım’ı toprağa gömdükten çok kısa bir süre sonra hepimiz yine oturduk rakı masasındayız, ki ben eşimi gömmeden bir saat önce bile bir duble içip gittim cenazesine, başka türlü dayanılır gibi değil ki. Neyse işte, bu Metinle yine kurduk rakı masasını, dökeceğiz varımızı yoğumuzu ortaya. Ben pek de güzel olmayan sesimle türkülere tam başlamıştım ki Metin bir laf attı ortaya, Hatice Hanım bir gün bana "Babanız içeride şiir yazıyor diye çocuklarımı sessiz ağlattım ben." dedi, sustu sonra.. Ben de sustum… Dillere destan bir evliliğimiz yoktu, hırla gürle geçen günlerimiz çoktu, ama biz o yuvada saygıyı büyüttük.. 45 yıl boyunca en hoyrat kavgalarda bile saygımızla kızdık birbirimize, kızdık ama kırmadık, dökmedik, saygımızı incitmedik. Hanım benim arkamdan bile bana saygı duyarmış, böyle demiş işte Metin'e, Babanız içeride şiir yazıyor diye çocuklarımı sessiz ağlattım ben demiş.. Not aldım onu bir köşeye, acımı büyüttükçe büyüttüm sonra. Mazoşist falan da değilim ha yanlış anlama, acıyı sevdiğim falan da yok, ama yürek işte ağladım gece yarıları.”

    Burada Erbaş’ın şu dizesiyle sözleri arasına bir parantez açıp sohbetimize kaldığımız yerden devam edeceğim..

    // “Bir insan neden ağlar yarı yaşına gelince?” // #38813456

    “Acımla yazdım her şeyi. Bir imgem vardı benim, “Ömür Hanım”. Bir şiirimde kullandım bunu, kendimle olan bir iç konuşmamdı aslında, ömrüm elden giderken ömrüme bir şiir yazdım, bir imgelem kullandım, herkes onu Hatice Hanım’a benzetti, ona yakıştırdılar. Sonraki şiirlerimde Ömür Hanım, oldu Hatice Hanım... Sonra herkes kendi sevdiğine benzetti, kendi aşklarını, kendi acılarını buldu şiirlerimde. Ben ve şiirlerim topluma mâl olduk. Yeri geldi bir genel ev fahişesi oldum şiirlerimde, yeri geldi tepeden tırnağa bir Kürt, yeri geldi bir travesti, yeri geldi sinema kapısında bekleyen beş parasız bir çocuk oldum. Toplumun acısını yaşamaya başladım içimde, toplum da kendini buldu şiirlerimde. Bu şiirlerde hissettiğim şey insanlığın acısıdır, insanın acısını da insan alır, siz okuyup beni anladıkça benim acım hafifliyor…”

    Elinde bu kitabı tutarken bu sözler döküldü Erbaş’ın dilinden buruk bir ses tonuyla. Acımla yaşıyorum, acımla nefes alıyorum, insanın acısını insan hissetmezse nasıl yaşar bu dünyada insanca diyordu.. O yüzdendir ki her kitabında olduğu gibi bu kitabında da acıyı derinlemesine işlemiş. Kitabın kapağını açar açmaz acı acı okunmayı bekliyor kırık dökük, bazısı tamamlanamamış, bir yutkunma olarak bitmiş, sonu getirilememiş dizeler..

    “Ben yalnızlığımda yazdım bu şiirleri, yalnızlığımda döktüm içimi. O yüzdendir ki yalnızlık kokar bu sayfalar” diyordu. Kitabı kendine yaklaştırdı, sayfa aralarını hızlıca çevirdi: “Eskisi gibi saman kağıdı, mürekkep ya da kitap kokmuyor bu sayfalar, yalnızca yalnızlık ve acı.” dedi…

    Okudukça hissedeceksiniz onun anlattığı tüm bu şeyleri.. Kendim ayrıca bir inceleme yapmaktansa onun bize o kısacık sohbette anlattığı şeyleri aktarmak istedim ki bu kitaba onun bu anlattıkları dışında da nasıl bir inceleme yazabilirim bilemiyorum…

    Aşkın, sevginin, acının, ayrılığın, toplumsal sorunların hayat bulmuş halidir onun şiirleri, her bir dizesi. Okuyun, okunmasına vesile olun.
    Selametle…
  • 395 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Pek beceremiyorum inceleme yazmayı bu yüzden çok inceleme yazmam, ama böyle güzel bir kitabın hiç incelemesi olmadığını görünce çok şaşırdım ve kendimi amatörce olsada bir inceleme yazmaya mecbur kıldım. Kitap çocuk kitabı diye geçiyor her yaştan kesime hitap ettiğini düşünüyorum sonuçta herkesin içinde bir çocuk vardır ve ben kitabı okurken hiçte öyle çocuk kitabı okuduğumu düşünmedim. Adaletin acımasızlığını okudum. Bu hikaye çok güzel bir hikayeydi. Dani ile Mamo’nun hikayesi. Tabi beni en çok etkileyen Mamo oldu. Biri evden kaçıyor biri de bir insan tacirinden kaçıyor ve hayat birbirini hiç tanımayan bu iki çocuğu bir araya getiriyor. Kitabı okurken bu çocukların sokakta, o soğuk gecelerde hayatta kalma mücadelelerini, çöpten yiyecek bulduklarında onlarla birlikte sevinmeyi hele ki ellerine geçen 3 5 kuruşla ekmek alıp yediklerinde doyan karınlarını düşününce buruk bir mutlulukla doldu içim. Ve bu çocukların gerçek hayatta da fazlasıyla var olduğunu düşündüğümde o buruk mutluluk yerini üzüntüye bıraktı. Kitap gerçekten çok akıcı ve hızlı ilerliyor, kesinlikle okurken sıkılma ihtimalinizin olmayacağını söyleyebilirim. Okumaya başladığımda nasıl 150. sayfaya geldiğimi anlamadım bile işlerim olmasaydı aynı gün içerisinde bitirebilirdim ama maalesef ösym buna izin vermiyor Son olarak şunu eklemek istiyorum, sanki kitap okumadım film izledim. Tüm hikaye gözümün önünde bir film gibi oynuyordu ve ben bunu çok severim Okumanızı tavsiye ederim.
  • 95 syf.
    ·2 günde·10/10
    Şehir ayaklarımın altından hızla kayarak geride kaldı. Bu esnada zihnimi, tıpkı bir savaş alanının ortasında dalgalanan yırtılmış sancaklar gibi bölük pörçük uçuşan binlerce benzer düşünce meşgul ediyordu. Yürürken ıssızlaşan yol boyunca konumlanmış bir takım kübik, üçgen ve prizma şeklindeki evlerin varlığı mı beni bu düşüncelere sevk ediyordu emin değilim. Yolda yürüyen bana, çatlamış duvarlarının orta yerinde -sanki oyularak yapılmıştı- pencerelerden insanlar yerine adamotları gözcülük ediyor gibi bir hissiyata kapılıyordum. Yürümeye devam ettim. Bir zaman sonra unutulmuş hatta varlığı tüm insanlarca reddedilmiş gibi duran bir mezarlığa vardım. Çoğu ölünün bir mezar taşı bile yoktu, olanların ise garip şekilleri vardı. Özellikle bir tanesi vardı ki tarif edebilirsem size, şu minval üzere bir betimlemede bulunmak isterim; İhtiyar, kambur bir adam bağdaş kurmuş oturuyor, bir Hind fakirine benziyordu. Bir abaya sarınmış, başına bir şal bağlamıştı. Sol elinin işaret parmağını bir hayret ifadesiyle dudaklarına götürmüştü. Karşısında uzun, siyah entarili bir genç kız hafif eğilmiş, ona bir gündüzsefası uzatıyordu.

    Sebebini bende bilmiyorum uzun bir süre mezar taşını inceleme gereksinimi hissettim. Etrafında dönüyor, toprağını elime alıyor daha sonra mezar taşının sağlamlığını kontrol ediyordum. Ne kadar zaman geçti anımsamıyorum lakin çok garip olayların vuku bulacağını seziyordum. Nitekim o mezarın toprağı üzerinde büyük büyük yarıklar oluşmaya başladı ardından kendimi kurtaramaya dahi vakit bulamadan o yarıkların sebep olduğu deliğe doğru korkunç bir çekim kuvvetiyle savrulmaya başladım. Nereye savuracak, bu kara deliğin sonu nereye varacak diye düşünürken aniden kendimi bir evin içerisinde buldum.

    Evin içi oldukça karanlıktı, gözüm alışana değin beklemeye karar vermişken aniden bir gaz lambası odanın ücra köşeleri hariç bütününü aydınlattı. Tavandaki isin belli bir noktada yoğunlaşmış olması sanırım gaz lambasının konumu hakkında sabit bir ipucu veriyordu bana. İs lekesinin yanı sıra duvardaki çatlaklar dikkat çekiyordu. Dikkat çeken diğer nesneler ise karyola, masa, afyon, şarap ve masanın üzerinde duran kalemdandı. Kalemdan mezar taşının minyatürü görünümündeydi denebilir. Harici olarak bir adam vardı ki onu tarif etmem benim kelimelerimle imkânsız gibi geliyor bana. Öyle ki paranoyak bir hali vardı, kimi zaman resim çiziyor, kimi zaman kapıyı açıyor öylece bekliyor, bekle sana bir şey vereceğim deyip içeri koşuşturuyor ara sırada afyonundan çekip daha garip eylemlerde bulunuyordu. Kapıyı açıp kapamaları devam ediyor, yine bir süre bekliyor, korku dolu gözlerle camdan bakıyor sonrasında sanki bir şeyler görüyormuşçasına yüzünü buruşturuyordu. Aniden öfkeleniyor, keyifleniyordu. Bir zaman böylece onu gözlemledim. Vakit yarımı gösterdiğinde dışarıdan sessizliğin sesi geliyordu. O sessizliği, belirli aralıklarla baykuş ve çekirge sesleri bozuyordu.

    Ne kadar zaman sonra anımsamıyorum beni gördüğünü hissetmeye başladım, bana; O sensin değil mi? Karımın, o kahpenin aşığı sensin değil mi diye bağırmaya başladı. Onun bağırmasıyla üzerimdeki giysileri kontrol etme gereksinimi duydum. Hind fakirine benzeyen ihtiyara dönmüştüm, bir abaya sarınmış, başımda ise bir şal ile sol elimin işaret parmağını dudaklarıma götürmüş vaziyetteydim. Karyolada ise boylu boyunca uzanmış siyah entarili bir genç kadın bana gündüzsefası uzatıyordu, ağzı ise salatalığın içi gibi buruk ve serinleticiydi.

    Zaman kavramını şu noktada sizlere alenen açık edemeyeceğim çünkü buraya kadar; ‘sonrasında‘, ‘bir zaman sonra‘, ‘ardından‘, ‘ne kadar zaman sonra’ gibi hep bir sonrasını anlatan olaylar durmuştu ve artık zaman ve olaylar bir geriye bir ileriye gitmeye başlamıştı. Sonra? Sonra ne mi oldu? Karakterler ve nesneler de şekil değiştirmeye başladı. Öyle ki hind fakiri ihtiyar artık ben değil bana bağıran adam olmuştu, kadın ise bir erkek çocuğuna dönüşmüş olmasına mukabil ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ve serinleticiydi.

    Kendime geldiğimde hasta bakıcım odaya giriyordu. İlacımı uzattı, bir süre bekletip doğrulduktan sonra bir bardak suyla ilacı mideme indirdim. Ağır ağır cama yöneldim. Bir kasap, koyunları doğramak üzere dükkanın arkada tarafına götürüyordu. Kasabın hemen öte yanında ise İhtiyar, kambur bir adam bağdaş kurmuş oturuyordu, bir Hind fakirine benzediği söylenebilirdi. Bir abaya sarınmış, başına da bir şal bağlamıştı. Sol elinin işaret parmağını bir hayret ifadesiyle dudaklarına götürmüştü. Diğer elini ise öne doğru uzatmış kahkahalar atarak dileniyordu.