• Yine buruk bir mutluluk duygusu, yine derinlerde uyanan o mahcubiyet. Evet mahcubiyet, neden derseniz bilmiyorum. Belki de yeryüzünde bu kadar acı varken, kendini mutlu hissetmenin verdiği suçluluk duygusu.
  • "Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?"
    (Suyun Ayak Sesi)

    Gönül hoşluğunu hem dizeleriyle hem de çizimleriyle sonuna kadar yaşatan güzel insan, Sohrâp Sepehri.
    "Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur."
    Biz böceklere böyle güzel dizeleri bırakmış olması büyük mutluluk gözümde.

    Naifliğini dizelerine de haykırmış ve zarafet dolu şiirler bırakmış.
    Kitabın başlarında şu dizelerle soluğunuzu kesmeye daha o anda başlıyor:
    "İnsanların soluğu
    Bunalımlıdır baştanbaşa.
    Uzun zamandır şu kederli köşede
    Ölmüştür her neşe."(Sayfa 9)

    "Alamadı gözüm bu yenilgi dolu ömrü."(Sayfa  35)

    "Bütün bu tasavvurlar arasında
    Hangi gizli renklere sahip yaşam aldatmacası?"
    (Sayfa 75)
    Her dizesinde durup durup düşündüm ve huzurla karışık bir hüzün duydum.

    Çizimlerine bakmak isterseniz:
    https://www.wikiart.org/en/sohrab-sepehri
    Şairle "Suyun Ayak Sesi" şiiriyle tanışmıştım ve şiire gönülden bağlanmama vesile olan en beğendiğim şiirlerden biri olmuştu.
    Okurken aklımda hep Marjan Farsad'ın şu şarkısı yankılandı, çünkü Sepehri'nin dizelerindeki güzellik ve hüzün bu şarkıda da fazlasıyla var. Doğup büyüdüğü Kaşan şehri hakkında yazdığı şiirleri okurken de en çok bu şarkıyı yakıştırdım.
    https://youtu.be/f0-fPwuPpAk

    Çok bir şey demek de gelmiyor içimden çünkü okumaya bu kadar geç kalmama kızmaktan alamıyorum kendimi. Sadece hâlâ Sepehri'yi tanımayanlar için "Suyun Ayak Sesi" şiiriyle bitirmek istiyorum ve bir an önce okumanızı diliyorum. 9 puan verme sebebime gelirsek de tahmin edersiniz ki Suyun Ayak Sesi kitabına saklıyorum kendimi :)) keyifli okumalar.
    (Not: Suyun Ayak Sesi şiiri bu kitapta bulunmuyor.)

    Suyun Ayak Sesi

    Annemin sessiz geceleri için!

    Kaşan şehrindenim
    Fena sayılmaz halim,
    Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
    İğne ucu kadar da zevkim.
    Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
    Dostlar, akan sudan daha iyi
    Ve Allah, burada yakındadır,
    Şebboylar arasında, uzun çamın altında
    Suyun bilincinde,
    Bitkilerin kanununda.
    Ben müslümanım.
    Kıblem bir kırmızı güldür,
    Namazlığım bir pınar,
    Mührüm ışıktır,
    Ova seccadem.
    Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
    Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
    Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
    Namaz kaybolur taş görünür,
    Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
    Namaz kılarım ben.
    Otların tekbirinden sonra,
    Denizdeki dalganın kamedinden sonra
    Namaz kılarım.
    Kâbem su kıyısında,
    Kâbem akasyaların altındadır.
    Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
    Şehirden şehre gider.
    Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.
    Kaşan şehrindenim.
    İşim resim yapmaktır.
    Bazen bir kafas boyar,
    Size satarım.
    Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
    Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
    Bu bir hayal, bu bir hayal, …
    Biliyorum,
    Tuvalim cansızdır,
    İyi biliyorum,
    Çizdiğim havuz balıksızdır.Kaşan şehrindenim.
    Soyum belki
    Hint’de bir bitkiden gelir,
    Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
    Soyum belki de
    Buharalı bir fahişeden gelir.
    Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
    İki kardan önce
    Babam terastaki iki uykudan önce,
    Babam zamanlar önce ölmüştü.
    Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
    Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
    Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
    Kaç kilo kavun istiyorsun?
    Diye sordu manav bana.
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?
    Babam ressamdı
    Saz yapar, saz çalardı.
    Üstelik iyi bir hattattı.
    Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
    Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
    Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
    Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
    Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
    Suyu felsefesiz içiyor,
    Dutu, bilgisiz topluyordum.Nar dalında yarıldığında,
    Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
    Çayırkuşu şakıdığında,
    Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
    Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
    Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
    Düşünce oyun oynardı.
    Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
    Sığırcıklarla dolu bir çınar.
    Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
    Bir kucak özgürlük idi,
    Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.
    Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
    Kendi yükümü bağlayıp,
    Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
    Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.
    Ben dünya misafirliğine gittim.
    Ben sıkıntı ovasına,
    Ben irfan bağına,
    Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
    Dinin basamaklarını çıktım.Şüphe sokağının sonuna kadar,
    Gönül doygunluğunun serin havasına,
    Islak sevda akşamına kadar.
    Ben birini görmeye gittim,
    Aşkın öbür ucuna
    Gittim, gittim kadına kadar,
    Lezzet ışığına kadar,
    Tutkunun sessizliğine,
    Yalnızlığın kanat sesine kadar.
    Yer üstünde neler gördüm:
    Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
    Kapısız bir kafes gördüm,
    İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
    Bir merdiven gördüm,
    Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
    Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
    Öğle, onların sofrasında ekmekti,
    Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
    Sıcak sevda kâsesiydi.
    Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
    Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
    Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.
    Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
    Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
    “Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.
    Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.
    Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
    Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
    Müze gördüm yeşillikten uzak,
    Cami gördüm sudan uzak.
    Umutsuz bir fakih gördüm,
    Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.
    Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
    Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
    Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.
    Aydınlık götüren bir tren gördüm,
    Fıkıh götüren bir tren gördüm,
    Nasıl da yavaş gidiyordu.
    Siyaset götüren bir tren gördüm,
    (ne de boş gidiyordu)
    Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
    bir tren gördüm,
    ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
    Penceresinden toprak göründü;
    Hüthüt kuşunun tepeliği,
    Kelebek kanatlarının benekleri,
    Kurbağanın havuzdaki aksi,
    Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.
    Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.
    Ve güneşin ergenliği,
    Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması
    Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
    Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
    Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
    Ve hayat matematiğinin anlamına
    Basamaklar aydınlanmanın damına,
    Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.
    Aşağıda, annem,
    Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.
    Şehir görünüyordu:
    Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
    Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
    Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
    İki yasemin ağacı arasına,
    Salıncak kuruyordu bir şair,
    Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
    Bir diğeri erik çekirdeğini,
    Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
    Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.
    Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.
    Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
    At, arabacının uykusuna hasret,
    Arabacı ölüme hasret.
    Aşk göründü, dalga göründü.
    Kar göründü, dostluk göründü.
    Kelime göründü.
    Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
    Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
    Hayatın rutubetli tarafı.
    Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
    Kadın sokağında serserilik mevsimi.
    Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.
    Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.
    Tohumun çiçeğe,
    Sarmaşığın evden eve,
    Ayın, havuza yolculuğu,
    Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
    Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
    Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
    Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
    Sözün ardında geçen hadise.
    Bir pencere ile ışığın savaşı.
    Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
    Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
    Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
    Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
    “Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
    Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
    Alın ile soğuk mührün savaşı.
    Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
    Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
    Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
    Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
    Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
    Kelimenin şairin çenesine saldırışı.
    Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
    Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
    Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
    Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
    Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.
    Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
    Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
    Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
    Ayışığının katli, neonların emriyle,
    Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
    Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.
    Yeryüzü tümüyle belirdi:
    Yunan sokağında düzen gidiyordu.
    Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
    Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
    Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
    Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
    Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.
    Halklar gördüm.
    Şehirler gördüm.
    Ovalar, dağlar gördüm.
    Suyu gördüm, toprağı gördüm.
    Işık ve karanlık gördüm.
    Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
    Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
    Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.
    Kaşan şehrindenim
    Ama, benim şehrim değil Kaşan.
    Benim şehrim kayboldu.
    Telaşla ve pür heyecan,
    Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.Ben bu evde,
    Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
    Bahçenin nefesini duyuyorum.
    Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
    Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
    Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
    Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
    Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
    Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
    Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
    Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.
    Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
    Ve damardaki kan kanununun
    Ayak sesini duyuyorum.
    Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
    Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
    Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
    Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
    Ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
    Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
    Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
    Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
    Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
    Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
    Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
    Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.
    Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
    Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
    Suyun ıslak kaderine,
    Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.
    Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
    Benim ruhum, gençtir.
    Ruhum bazen heyecandan kekeler,
    Benim ruhum, işsizdir:
    Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
    Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.
    Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
    Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
    Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
    Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
    Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.
    Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
    Bir saksı gibi,yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
    Bir sepet dolusu meyva gibi,
    Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
    Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
    Deniz kenarında bir bina gibi,
    Ebedi dalgalardan endişeliyim.
    İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
    İstediğin kadar çoğalma.
    Ben bir elmayla hoşnutum,
    Ve bir papatyanın kokusundan.
    Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
    Bir balon patlasa, gülmüyorum,
    Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
    Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
    Toy kuşunun karnındaki renkleri,
    Dağ keçisinin ayak izlerini.
    Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
    Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
    Şahin ne zaman ölür,
    Çölün uykusunda ay nedir,
    Tutku sapındaki ölüm.
    Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.
    Yaşam hoş bir adettir,
    Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
    Aşk kadar sıçrayabilir,
    Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
    Unutulacak bir şey değildir.
    Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
    Yaşam turfanda siyah incirdir,
    Yazın ağzında buruk bir tat.
    Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
    Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
    Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
    Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
    Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
    Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
    Ayın yalnızlığına dokunuş,
    Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.
    Yaşam bir tabak yıkamaktır.
    Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
    Yaşam aynanın “karesi”dir.
    Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
    Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
    Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.
    Nerede olursam olayım
    Gökyüzü benimdir.
    Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
    Ne önemi var
    Bazen büyürse
    Gurbetin mantarları?
    Bilmiyorum, neden
    “At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
    Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
    Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
    Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
    Kelimeleri yıkamalı.
    Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.
    Şemsiyeleri kapatmalı.
    Yağmur altında yürümeli.
    Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
    Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
    Dostu yağmur altında görmeli.
    Aşkı yağmur altında aramalı.
    Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
    Yağmur altında oyun oynamalı.
    Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
    Yaşam sürekli ıslanmaktır.
    Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.
    Çıkaralım giysileri:
    Suya bir adım var.
    Aydınlığı tadalım.
    Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
    Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
    Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
    Bağbozumunu tadalım.
    Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
    Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
    Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
    Yoksun olduğunu sanmayalım.
    Sepeti getirelim
    Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.
    Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
    Her sözün başında bir fidan,
    İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.
    İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
    Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
    Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
    Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
    Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
    Ve eğer solucanlar öldüyse,
    Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
    Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
    Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
    Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
    Ve mercandan önce
    Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.
    Ve nerdeyiz diye sormayalım,
    Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.
    Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
    Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
    Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
    Diye sormayalım.
    Geçmiş artık canlı değil.
    Geçmişte kuş şakımıyor.
    Geçmişte rüzgâr esmiyor.
    Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
    Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
    Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
    Geçmiş dalganın hatırasında,
    Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.
    Deniz kıyısına gidelim,
    Sulara ağ atalım,
    Suların tazeliğini çekelim.
    Yerden bir çakıl taşı alıp,
    Varolmanın ağırlığını hissedelim.
    Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
    (Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
    Elimin melekler katına eriştiğini,
    İspinozun daha iyi öttüğünü.
    Ayağımdaki yara,
    Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
    Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
    Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)
    Ve ölümden korkmayalım,
    (ölüm güvercinin sonu değildir.)
    Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
    Ölüm akasyanın aklından geçer.
    Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
    Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
    Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
    Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
    Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
    Ölüm bazen reyhan koparır.
    Ölüm bazen votka içer.
    Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
    Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
    Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.
    Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
    Yüzüne kapıyı kapatmayalım.
    Perdeyi açalım:
    Bırakalım duygular soluk alsın.
    Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
    Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
    Yalınayak mevsimlerin peşinde,
    Çiçeklerin üstünde uçsun.
    Bırakalım yalnızlık,
    Türkü söylesin,
    Birşeyler yazsın,
    Sokaklara çıksın.
    İçten olalım.
    İçten olalım,
    Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.
    Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
    Bizim işimiz belki de:
    Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
    Bilimin ötesine çadır kuralım,
    Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
    Sofraya oturalım,
    Sabah güneş doğarken doğalım,
    Heyecanları serbest bırakalım,
    Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
    Anlamını tazeleyelim,
    Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
    İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
    Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
    Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
    Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
    Yükseltelim,
    Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.
    Bizim işimiz belki de,
    Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
    Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.
  • O aralar öyle çok şeyden sıkılıp, öyle çok kişiden kaçmıştım ki. Pek bir salmıştım kendimi, kilo almıştım. On yedi yaşımda ne büyük sorumluluklar yüklemişim omuzlarıma, anlamamıştım bile. Ama hayır, dünyayı ben kurtaramazdım. Hiç kimsenin tek başına yapamayacağı gibi. Kaçtığım sorunlar mıydı, sıkıntılar mıydı bilmiyordum. Uzun süredir zorunlu olduğum yerlere gitmek dışında pek dışarı çıkmamıştım. Peki ya beni öyle rahatsız eden neydi? Belki kendimi dinlemeyi özlemiş belki insanları dinlemekten sıkılmıştım. Bir mucize olsa da birilerine benim hayalimi sorsalar, beni yeterince tanıyan herkes ’İngiltere’ye gitmek,’ der. Çok özel bir sebebi yoktu aslında. Sadece hayatın tüm klişeliğini, sorumlulukları, arkadaşları, aşkları, düşünceleri, okulu bir kutuya kilitleyip o semti, o şehri, bu ülkeyi bırakıp uzaklaşmak istiyordum. Yalnızca gitmek istemiştim işte, tüm o şehrin kalabalığım tatmak. Sokaklarında özgür ve aylak bir şekilde dolaşmak. Kimsenin beni tanımadığı bir dünyada yeniden doğmak belki de. İstanbul’u aldatmak istedim. Kimseler olmasın, karışmasın, ağlamasın istedim. Dünyanın güzel bir yer olduğuna inanmak istedim. Yeniden doğabileceğime, hâlâ umudun olabileceğine... Nefes almanın yaşamak için değil yaşatmak için olduğunu hissetmek istedim. Bir gün oraya gitmeyi ve sadece ikiyüzlü İstanbul’u özlemeyi istemiştim.

    Sanki çok yaşlanmışım gibi hüzünlüydüm o sabah. Yine gidiyor on yedinci yaş hayalim ellerimden, demiştim. Oysaki yaşamalıydım tüm o çılgınlığı. On yedimde sırtıma çantamı takarak cebimde her gün simit almaya yetecek kadar parayla, siyah bir trene atlayıp dolu dolu gezmeliydim

    Oturup hayalperest bir avare olmalıydım. Gerçekleşen hayalimin yerine yenilerini koymalıydım. Hatta hayallerimi abartmalıydım bu defa; İstanbul’dan atlasaydım ben o trene. Trenin içinde köşe bucak biletçilerden kaçsaydım. Tuvalette saklansaydım ve arkama yaslanıp kahkahalar atsaydım aklını kaçırmış bir deha gibi. Yolda karşılaştığım herkesle arkadaş olsaydım fakat her istasyonu farklı biriyle dolaşsaydım. Bin bir gecede bin bir çeşit insan tanıyıp onların hikâyelerini dinleseydim, çizseydim anılarının yontulduğu ağaçları. Onları izleyip, zihinlerinin en saklı sırlarını kurcalasaydım. Gezseydim doya doya her bir şehri. Ama muhakkak siyah bir trenle!

    Ve tabii ki yolumun sonu İngiltere olsaydı. Oraya da trenle gitseydim. Çuf çuf diye ağlar gibi sesler çıkaran kara bir trenle. Hatta ben son dakikada yetişseydim o trene. Tam kalkmak üzereyken; birileri sevdiklerine, ailesine, eşine, dostuna el sallayıp salya sümük ağlarken ben ardıma bakmadan, kahkahalarla atlasaydım gitmekte olan o trene ve son kez ardıma bakıp el sallasaydım hiç kimseye.

    Yolda gördüğüm yaşlı biriyle ya da küçük bir çocukla muhabbet etseydim. Adımı farklı söyleseydim. Koltukta karşıma bir ressam otursaydı ve ben orada onunla günlerce sohbet etseydim. Hiç bıkmadan, hep hevesle... Hiç yaşamadığım gibi anlatsaydım ve olmayı istediğim gibi konuşsaydım onunla. Cep telefonumu hareket halindeki trenin camından atsaydım, kimse bulamasın beni diye.

    Telefon yok, yalan yok.

    Yedi yaşımdaki gibi saklambaç oynasaydım kendi kendimle. Mızıkçılık yapsaydım hiç yapamadığım gibi. Dağlara tırmanıp o korkuyu tatsaydım, heyecanı yaşasaydım. Zirveye ulaştığımda titreyen bedenim ve hâlâ o titrek çenemle, ’Yaptım!’ diye gülseydim mesela. Çıktığım o dağın tepesinde gidecek yolum olmasaydı ve ben orada karşılaştığım biri erkek biri kız iki arkadaş edinseydim. Birlikte 0 dağdan şu denize atlasaydık. Buz gibi suya şortlarımızla Ve bedenimizin zor taşıdığı ama hevesle taşıdığı çantalarımızla dalsaydık.

    Ve ben hayalime kavuşsaydım yolun sonunda. Tüm o şehrin kalabalığım tatsaydım. Birine bilmediğim 0 dilde fotoğrafım çekmesini söyleseydim, zıplarken ve dilimi kocaman çıkarırken. Sokaklarda aylak aylak özgürce dolaşsaydım. Gün ışığmm tadım çıkarsaydım. Gerçi oralar yağmurlu oluyormuş; olsun yağmurun sesini sonuna kadar açsaydım ve kendi şarkımın hiç bitmeyen ama hiçbir zaman da tamamlanmayan sözlerini yazsaydım.

    Kimsenin beni tanımadığı bir dünyada yeniden doğsaydım. İstanbul’u aldatsaydım. Boğaz’ı olduğu gibi bırakıp, güneşi umursamayıp ihanet etseydim. Kimsenin karışmadığı, ağlamadığı, yakarmadığı bir hayata başlasaydım.

    Dünyanın güzel bir yer olduğuna karar verebilirdim o zaman. Birileri için, ücra sokaklarda rengi morarmış çocuklar için umut olduğuna inanırdım o zaman. Nefes almamn umut olduğunu hissedip ardı ardına nefesler alırdım.

    Kısa kısa, kıza kıza aşkla yaşasaydım deli dolu. Yalnız ve huzurla ama çok heyecanla gezseydim 0 yabancı sokakları. Sonra orada karşılaştığım bir gezgine âşık olsayd1m ve ben tüm bunları yaşarken arka planda onun nefesine karaladığım resmin sözleri çalsaydı... Olsaydı böyle şeyler. Her gezgin gibi benim de son durağım aşk olsaydı. Ben o trene binseydim ve el sallasaydlm hiç kimseye. Ben o trene koşarken altında kalmasaydım.

    Buruk bir şekilde gülümsedim.

    Sanıyordum ki o ışıltılı kalabalıkla yeniden doğacağım ben her şeye yeniden başlayacağım. Bazı geceler uykum yokken ve ertesi gün istediğim saatte kalkma şansım varken önce bir kahveyle keyiflendiriyorum kendimi. Arada yanına çikolata ekleyerek biraz daha şımartıyorum... Öyle tatlı bir mutluluk yaşıyorum o an için. Bazen ise resim yapıyorum. Ama mutlaka gözlerimi kapatıyorum sonunda. Ya diyorum; gitsem mesela, görsem oraları... Giderken ne hissederdim? Oraya adım attığımda nereye giderim? Eşyalarımı hazırlarken, bilmediğim bir iklime beşinci mevsime dalarken kışlık mı, yazlık mı seçmeliydim mesela? Al götür beni rüzgâr! Yok, hayır, biraz daha kalacağım. Ya da kalmak zorundayım. Bu kafesin anahtarını bulana kadar kıramam zincirleri.

    Derin bir nefes verip içimden mırıldandım.

    Çıkarın beni buradan.
  • Nazife Cemgil solcu bir anneydi. Öğretmenliği sürgünlerle geçti. Adnan Cemgille evliliğinden olan iki oğlundan Sinan 1971de öldürüldü. 32 yıl zor geçen günler yaşadı ve 7 Ekimde yaşamını yitirdi.

    Adnan Bey 1909, Nazife Hanım ise 1913 doğumlu. İkisi de aileleri içinde Kurtuluş Savaşı heyecanını, Cumhuriyet dönemi coşkusunu yaşamışlar. Nazife Hanım'ın babası Cemal Bey Muğla Ağır Ceza Reisi, savaşa IV. Kuvayı Milliye Başkanı olarak katılıp halkı örgütleyenlerden.
    Evlerinde sık sık toplanan efeler, annesi ve çevredeki diğer kadınların gece gündüz demeden cepheye yollamak için diktikleri asker giysileri, çocukluk anıları olarak hiç unutulmamış. Adnan Bey'in dayısı Kâmil Bey ve arkadaşları direniş örgütünde görev alıp Anadolu'ya silah kaçırmışlar. Zorlu savaş yılları, yokluklar ama bütün olumsuzluklara karşın yitirilmeyen umutlar, onlara ailelerinden kalıt.

    Adnan Bey, Rüştiye'yi Kalamış'ta bitirip öğrenimini Kabataş Lisesi'nde tamamlar. Nazife Hanım ilkokulu Aydın'da, sonra da İzmir'deki Fransız okulunda okur. Gençlerin doktor, mühendis, avukat olmak istediği yıllarda kaydını bilinçli olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne yaptırır. Adnan Bey'le sınıf arkadaşıdırlar. 1936 yılında aynı dönemin, aynı ideolojiye sahip fakülte arkadaşları artık genç Cumhuriyetin nefer öğretmenleridir. 1941 yılında bir tesadüfle Ankara'da karşılaşıp evlenmeye karar verirler. 1942 yılında ilk çocukları Dumrul, 1944'te ikinci çocukları Sinan doğar.

    Nâzım Hikmet Bursa'da hapistedir. Cezaevi Müdürü Tahsin Akıncı'nın kızı Şehnaz, Nazife Hanım'ın öğrencisidir. Sabiha Sertel "Tevfik Fikret İdeolojisi ve Felsefesi" adlı kitabını Nâzım'a göndermek ister. Bu sebeple Nazife Hanım öğrencisine bir mektup yazarak babası vasıtasıyla kitabın iletilmesini sağlar. Daha sonra okulda yapılan bir aramada mektup, Şehnaz Akıncı'nın dolabında bulununca Nazife Hanım kovuşturmaya uğrayıp başka bir okula sürülür...

    Adnan Bey Ankara Erkek Sanat Okulu, Ankara Musiki Öğretmen Okulu, Ankara Atatürk Lisesi'nde çalışır, bir yandan da çeşitli dergilerde yazılar yazar. 1941 yılında Behice Boran ve Pertev Naili Boratav ile Yurt ve Dünya dergisini çıkarırlar. Aynı zamanda İnönü Ansiklopedisi'nde de redaktör olarak çalışır ve Fransızcadan Türkçeye çeviriler de yapar.

    1945 yılında gene Behice Boran'la birlikte yazarları arasında Arif Damar, Muvaffak Şeref, Kemal Bilbaşar, Enver Gökçe'nin de bulunduğu Ant dergisini yayımlarlar. Adnan Bey'in Sabiha Sertel'in sahibi olduğu Tan gazetesi ve tek sayı çıkabilen Görüşler dergisinde de yazıları çıkar. Tan matbaasının basılıp tahrip edilmesinden sonra, öğretmen Adnan Cemgil ve öğretim üyeleri Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Mediha Berkes bakanlık emrine alınırlar. Hukuki mücadelelerini yapıp bir yıl sonra Danıştay kararı ile görevlerine geri dönerler.

    Niyazi Berkes ve Mediha Berkes "24 Saat" isimli gazeteyi çıkarınca Adnan Bey daha yararlı olacağı düşüncesiyle öğretmenlikten istifa ederek gazetenin yazıişleri müdürlüğünü üstlenir. Fakat gazete ancak 13 sayı çıkabilir. İşsiz kalan Adnan Bey İstanbul'a gelip Zekeriya Sertel'in "Teknik Reklâm" adlı reklam bürosunda çalışır.

    1950 yılında Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başlar. Bu sebeple İstanbul'a nakledilir. Nâzım'ın affedilmesi için imza kampanyası açılır. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği "Nâzım'ı Kurtarınız" başlıklı bir bildiri dağıtır ve Lâleli'deki Çiçek Palas Oteli'nin salonunda bir toplantı düzenler. Olaylı toplantıdan sonra gözaltına alınanlar arasında Nazife Cemgil ve öğrencisi Şehnaz Akıncı da vardır. Çabalar sonuçsuz kalmaz, 15 Temmuz 1950'de çıkarılan afla tüm tutuklu sosyalistler ve Nâzım da serbest bırakılır.

    1950 yılında kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti'nin başkanı Behice Boran, sekreteri ise Adnan Cemgil'dir. Cemiyet örgütlenme aşamasında hareketi yığınlara mal etmek amacıyla Barış adlı bir dergi çıkarır. Barışseverler Cemiyeti, Menderes Hükümeti'nin, TBMM kararı olmadan Kore'ye asker gönderme kararını protesto eden bir bildiri bastırıp dağıtınca, kapatılıp yöneticileri hakkında dava açılarak, yurtsever insanlar tutuklanır. Adnan Cemgil de tutuklananlardandır. Ankara'ya götürülüp Dış Kapı Cezaevi'ne konulur.

    Nazife Hanım çocuklarıyla kocasını ziyarete gider. Sinan küçük yaşında hapishane ile tanışmıştır, etrafı merakla seyredip olanları şaşkınlıkla izler. Hükümlü Adnan Bey, cezasının altı ayını Ankara Askeri Cezaevi'nde, yedi ayını ise Nevşehir Cezaevi'nde geçirir. Bu arada Yozgat'a sürülen Nazife Hanım, o yıllardaki her sürgünün kaderini yaşar.

    Daha yerine varmadan çevre aleyhinde kışkırtılmıştır. Yozgat'ta iki çocuğu ile yiğitçe, tüm zorluklara karşın yaşamını sürdürür. Ardından atılan "Komünistler Moskova'ya!" bağırışlarını buruk bir acıyla, tepkisiz dinler. Çocuklara bile "Yamyamın çocukları!" diye sataşılır. Her fırsatta Nevşehir'e Adnan Bey'i ziyarete giderler. Bekleyişler sırasında, çocuklar hapishane bahçesinde oynar. Sinan, annesinin her dalgınlığında ortadan kaybolup ağaçların tepesine tırmanır...

    1951 yılında tahliye edilen Adnan Bey bir süre Yozgat'ta ailesiyle birlikte kalır. Sonra çocuklarını alıp İstanbul'a gelir. Nazife Hanım, Yozgat'ta birkaç yıl daha direnerek görevini sürdürür, 1955 yılında istifa etmeye mecbur kalarak ailesinin yanına döner. Adnan Bey aileyi geçindirmek için, Emekli Sandığı Reklam Bölümü'nde çalışır, takma adla şiir ve yazılar yazar, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda figüranlık, bir süre de arkadaşlarının su dağıtan kamyonunda evlere su taşıyıp sakalık yapar. Bir bakkal dükkânı deneyimi de vardır ama uzun sürmez, batırır.

    1961 yılında, Cemgil Çifti Evren Yayınları'nı kurup "Evren Ansiklopedisi"ni çıkarırlar. Sinan, o yıllarda İtalyan Lisesi'ndedir. Adnan Bey onun tez canlılığını bildiğinden, okula vapurla giderken ardından her sabah ünlemeyi âdet edinmiştir: "Oğlum, sakın iskele verilmeden atlama!"

    27 Mayıs İhtilali tüm yurtsever devrimciler gibi Cemgil ailesi içinde de umut ve sevinçle karşılanır. Umutlar yeşermiştir TİP kurulur, 1962 yılında Adnan Cemgil TİP'e girer. 1968 yılında yapılacak Senato seçimlerinde Zonguldak ili adayı olur. Nazife Hanım da Maden İş Sendikası'nda işçilerle eğitim çalışmaları yapar. İkisi de TİP için özveriyle çalışırlar.

    Senato seçimlerinde o da Aydın adayıdır. Seçim bölgelerini gezip sosyalizm propagandası yaparlarken başlarına pek çok olay gelir. Bunlardan en elimi 1965 yılında Bursa'dakidir. TİP kongresinin yapılacağı Saray Sineması önünde Komünizmle Mücadele Derneği tarafından kışkırtılmış binlerce gözü dönmüş kişi, kongre çıkışında delegelerin üzerine saldırır. Sinan saldırı sırasında üniversite öğrencisidir. Çenesi kırılmış, her tarafı yara bere içinde olan babasını görmek için hemen hastaneye koşar. Onu, bu hale getirenlere karşı öfkelidir. Babasına sarılır ve sarsıla sarsıla ağlar...

    Sinan ODTÜ'de antiemperyalist mücadele için ön saflarda yerini alır. 1965 yılında gençlerin çıkardığı Dönüşüm dergisini satarken arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile birlikte gözaltına alınırlar. Cemgil çifti kendi hapislikleri gibi soğukkanlılıkla karşılayamazlar bu hapisliği. Evlatları için endişelidirler...

    1969 yılında Sinan, dava arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir. Cemgil ailesine 1970 yılında torunları Taylan'ın doğumu ile gelen mutluluk çok uzun sürmez...

    12 Mart muhtırası verilmiş, pek çok devrimci gözaltına alınmıştır. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Şarkışla'da yakalanır, idamla yargılanırlar. Sinan Cemgil, Mahir Çayan ve arkadaşlarının izi sürülür. Cemgiller için çok zor günler, kulakları hep haberlerde tedirginler...

    31 Mayıs 1971'de öğle haberlerinden Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan'ın Nurhak dağlarında jandarma ile yaptıkları çatışma sonucunda öldürüldükleri duyulur. Aile perişandır. Adıyaman Vali'sini telefonla arayan Adnan Cemgil, olayın İnekli köyü çevresinde olduğunu öğrenir. Karayolları haritasından köyün yeri bulunup Sinan'a nasıl ulaşılacağı araştırılır.

    Aile dostu olan Orhan İyiler ve Adnan Cemgil Sinan'ın cenazesini İnekli köyünden alıp İstanbul'a getirmeye karar verirler. Nazife Cemgil de gitmek ister, "Hiçbir güç, benim oğlumu almaya gitmemi engelleyemez!" diye diretir. Sinan, yirmi altı yaşında, 3 Haziran 1971 günü polis kuşatması ve siren düdükleri arasında Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilip ölümsüzleşir.. Anne ve babası son bir gayretle, Nurhak Dağları eteklerinden getirdikleri toprak ve çiçekleri mezarın üzerine sererler... Onların acılar karşısında yıkılmadan dimdik ayakta kalmaları, yiğitçe mücadeleleri herkese örnek olur.

    Daha sonraki yıllarda Şirin Cemgil'e destek olup torunları Taylan'ın birlikte, en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitimi ve öğretimi Nazife Hanım ve Adnan Bey'in hayatlarındaki boşluğu kısmen doldurur. Adnan Bey çevirilerine devam eder. Romain Roland, Diderot, Emile Zola, İbanez, Balzac, Tagor, Roger Martin, Pirandello, Sillanpaa, Amado, Gramsci'den seçilmiş çevirileri ile pek çok eseri dilimize kazandırır. Kısa sürelerle Cumhuriyet veYeni Ortam gazetelerinde de fıkra ve yazıları yayımlanır.

    Sinan'ın kitabı...

    1977'de üç kuşak bir arada Ege gezisi yaptık. Taylan ve bizim çocuklar da vardı. Nazife Hanım'ın babasının savaştan sonra Aydın'da yaptırdığı yüksek tavanlı evde bir gece konakladık. Yolculuk sırasında Adnan Bey'in yorulmak bilmeden konuşmaları ve anlatımlarındaki olaylara ironik yaklaşımı, kimi zaman gözlerimizden yaşlar gelene kadar hepimizi güldürdü. Her yürüyüşe çıktıklarında eşim Yalkın'ın kitabevine uğruyorlardı.

    Son yıllarda sağlık sorunları onları eve bağlamıştı. Gözleri görmüyor, gazetelerini Dumrul okuyordu. Haberleri dinliyorlardı. Özellikle Adnan Bey'in pırıl pırıl bir belleği vardı. Ziyaretlerimde yurt ve dünya sorunları üzerine konuşuyorduk. Nazife Hanım: "Böyle, işe yaramadan yaşamak çok lüzumsuz. Öbür dünyadan bir beklentimiz olsa, özkıyımı da düşünebiliriz ama o da olmadığına göre, zor da olsa günler geçip gidiyor..." diyordu.

    Turhan Feyizoğlu'nun "Sinan" adlı kitabını birlikte okuduk. Adnan Bey sık sık okumamı kesip olayları ayrıntılarıyla anlattı. Her gün bir kısım okuyarak on-on beş gün sonra okumayı tamamlayıp kitabı kapattığımda uzun bir sessizlik oldu. Nazife Hanım'ın sesiyle irkildim: "Biri, masal diye anlatsaydı bütün bu olup bitenleri, dinlemeye bile yüreğim götürmezdi, oysa ki hepsini yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz..." diyordu.

    Cemgil çiftinin altmış yılı aşkın birliktelikleri gençlik aşkı gibi sürdü. Yan yana koltuklarında oturup birbirlerinin her hareketlerini duyumsuyorlardı. Nazife Hanım gençliğinde olduğu gibi atak, yerinden birdenbire fırlayınca Adnan Bey düşeceğinden endişeleniyor, "Dur, nereye gidiyorsun? Birlikte yürüyelim!" diyerek kolundan tutuyordu...

    21 Kasım 2001 günü Adnan Bey'i yitirdiğinde Nazife Hanım: "İkimiz de çok inatçı, doğru bildiğimizden ödün vermez insanlardık. Ama birbirimize karşı bu yönümüzü hiç kullanmadık. Özellikle Adnan, bana karşı hep özverili, çok iyi bir dosttu..." dedi. Kısa bir süre sonra düşüp kalça kemiğini kırdı. Sevgili Nazife Hanım acıların en büyüğüne karşı direnmişti, şimdi çektikleri dert değildi ona. Hastanede, kolundan serum bağlı, doksanıncı doğum gününü kutlayan Taylan'a gülümseyerek: "İyi ki doğdun Nazife!" dedi.

    Daha sonra Nazife Hanım tamamen yatağa bağlandı, zaman zaman bilinci de kapalı oldu. Bir gidişimde Server Tanilli'nin onu Caddebostan'daki şiir resitaline telefonla davet ettiğini öğrendim. Server Bey'in çok güzel şiir okuduğundan söz edip hangi şiirleri okuduğunu sordu. Saydım, sonra "Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür" diye başladım. "Ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim!" diye dizeleri tamamladı. Bilinci açıktı, sevindim.

    Geçen yıllardaki 1 Mayıs sonrası ziyaretimde: Ülkede sağcısı, solcusu, dincisiyle değişik bir 1 Mayıs kutlandığını anlattım. "Ya, öyle mi?.." diyerek şaşırdı. Sonra 1977 yılı 1 Mayıs'ını konuştuk. Bayram sevinciyle çocukları da götürme gafletinde bulunup kurşunlar tepemizden uçarken, olası bir serseri kurşundan korumak için çocukların üzerlerine kapanışımızı buruk anımsadık...

    Cemgil çiftçinin yaşamöyküsünü yazarken yarım asırlık Türkiye tarihi içinde yurtsever, aydın, ileri görüşlü insanlarımızın çektikleri acıların sürekliliğini bir kez daha düşündüm. Ne çok, değerli insanımız tüketildi. Sonuç: İşte, bugün ülke olarak içinde bulunduğumuz durum! Onların, mücadelelerinde ne kadar haklı olduklarını, hâlâ gözler önüne sermiyor mu?..

    Sevgili Nazife Hanım, düşünce arkadaşı Adnan Bey'in ardından fazla yaşamadı. İkisi de Sinan'ı aralarına alıp uzun zamandır özledikleri huzura kavuştular... (HÖ/NM)


    İstanbul - Cumhuriyet dergi

    13 Ekim 2003, Pazartesi

    Halide Özerden
  • "Artık bütün kağıtlar dolu, kalemler boştur
    Yıkılır yüreğimden beynime kurduğum köprüler de
    Bir kapı usulca örtülür, bir adam unutulur
    Belki o şeydedir mutluluk, o buruk dinginlikte.
    Bakarsın bir daha yazmam, tek sözcük bile..."
  • Sıradanlığın da ötesinde silik biri olarak yaşamanın acımasız durumu anlatılıyor. Buruk kapatıyorsunuz kitabın kapağını. Hor görülmenin, aşağılanmanın, hakaretin insanın bünyesine nasıl derin etkiler bırakacığını trajikomik bir şekilde öğreniyorsunuz. Hayata giren yeni bir şeyin insana nasıl mutluluk ve haz vereceğini, Akakiy Akakiyeviç'in paltosu uğruna yaptıklarında anlıyorsunuz.

    "Hiç kimsenin kendisine sahip çıkmadığı, hiç kimsenin sevip saymadığı, hiç kimsenin fark etmediği, bir iğnenin ucuna yerleştirdiği sıradan bir sineği bile alıp mikroskop altında incelemeyi ihmal etmeyen doğa bilimcilerinin bile dikkatini çekmeyen biriydi o."
  • Öyle sevdalar vardır, biter biter başlar;
    Buruk tatlar vardır, ağızda sürüp giden;
    Bir aşka vuran güneş kolayca batmıyor.
    Yanıyor bin kollu şamdanı, tutuşuyor
    Ufkunuzda camları göksel konağının
    Ve bir yaz akşamı buhurdan gibi tüten
    Hanımellerinin morumsu buğusunda
    Bekliyor bahçenize dönük balkonunda
    Sarmaşık gülleri kokladıkça kırmızı
    Hüzünler, japonfenerleri arasında.
    Öyle günler var, öyle anlar, hiç bitmeyen!
    Nasıl bir ışık emmişler ki sevginizden
    Ansızın başka bir yüzle güzel, kopmuşlar
    Büyük Irmak'tan, ayrı düşmüşler desteden
    Yağmışlar ilkyaz yağmurlarınca ve özlem
    Açmış yaban çiçeklerini tarlanızda.
    Ölümsüz günler onlar, bir hiçle beslenen;
    Zaman dışı güvercinler, uçma bilmeyen;
    Uzay ötesi ovalar, ayak değmemiş;
    Başka bir mevsim, başka bir dal, başka yemiş.
    Esrir kim bassa o toprağa ve kim tatsa
    O yemişten. Balla dolar testi, açılır
    Açılmayan kilit, çiçeğe durur badem
    Dolanır bilgelikle mutluluk yüreğe.
    Ak bir bulut bekler üstünüzde havada
    Kuşlar iner, devinme birden bitiverir
    Çıt çıkmaz evrenden. İşte ortadasınız
    Havuz, ağaç, deniz, ne varsa size göre.
    İşte aydınlık size göre. Kısarsınız
    Güneşi, gökyüzünü yakarsınız. Neden
    Sonra, uzaklarda çektirilmiş bir resim
    Gibi kalır aklınızda, gölgeniz, duru
    Küçük bir bahçede susar gibi yaparak
    Karşılıklı gizemlere daldığınız gün.