Yaklaşık 15 senedir kitap yazan yazarın tamamlanmış ve devam eden onlarca kurgusu vardır. Basılan ilk kitabı olan Tempersitar, çevrimiçi platformlarda geniş kitlelere ulaşmıştır.
Yüzyıllar geçmesi, teknolojinin hatta Elementerliğin bile bir nebze ev-
rilmesi, gelişmesi... Yeni yöntemler keşfedilmesi. Hastalıkların tedavi edil-
mesi, hatta insanlık tarafından Ay’a ayak basılması...
Günümüzde birçok şeyin mümkün olması; ama yalanın, ihanetin bir
çözümünün hâlâ bulunamamış olması beni hayrete düşürüyordu.
Bir şeyi duyduğumuzda bundan hâlâ emin olamamamız, insanların
bizi kolaylıkla parmağında oynatması ya da arkamızdan kolaylıkla iş çe-
virmesi... Bunların çözümü neydi? Ne zaman bulunacaktı?
Alderwild, Midvale’dan gelen bir kız için korkunç bir büyüklükteydi.
İlk geldiğimde, burası beni yutacakmış gibi hissetmiştim. Şimdi ise kaça-
cak hiçbir yerim yok gibiydi. Bir şeyden, birinden saklanmak istediğimde
çırılçıplak kalıyordum. Ortadaydım, açıktaydım. Koca akademi, Helena
burada, diye bağırıyordu sanki. Küçücük geliyordu, dar geliyordu her yer.
Kafesin içindeki bir kuştan farkım kalmıyordu... Niye kaçıyordum?
Çünkü ben, Helena’ydım...
Küçük çocuk Helena.
Sorunlarını kaçarak çözen, utanan, neyden utandığını dahi bilmeyen
ve sonra daha çok kaçan Helena...
Hiçbir ebeveyninin, sorunlarını nasıl çözmesi gerektiğini öğretmediği,
kendini hâlâ dört yaşındaymış gibi hisseden Helena.
Kaçmanın daha kolay olduğuna inanan Helena. Eh, ancak benim gibi
biri, şu an olduğum konumda, ormandaki ufak bir kulenin tepesinde, gök-
yüzünü izliyor olabilirdi. Bu da korkaklığımın küçük bir artısıydı. Hayat
bir yerden alırken bir yerden veriyordu.
Aşk; Bella, Jacob’ı öptüğü hâlde onunla olmaya devam etmek gibiyse
mesela, Dimitri Belikov bir Strigoi’ye dönüştüğünde bile asla ondan vaz-
geçmemek gibiyse ya da bir avuç zehirli yemişi birlikte yiyip ölmek paha-
sına Peeta’yı arenadan kurtarmaksa eğer, bunu yapabilecek çok az insan
vardı dünyada.
Belki de hiç yoktu.
Will öldükten -kendini öldürdükten- sonra Sam ile tanışıp mutlu mesut
hayata devam etmekti aşk daha çok… gerçeği, insanın becerebildiği bu ka-
dardı. Daha önce kimse için zehirli bir yemiş yemek istememiştim mesela,
kimse başkasından hoşlandığı hâlde onun uğruna canımı ortaya atmamış-
tım ve kimseyi bir Strigoi olsa dahi sevmeye devam etmemiştim. Etmez-
dim. Eh, sonuçta benim karşımda bir Dimitri yoktu. Hiç olmamıştı. Ol-
saydı, durum değişebilirdi belki. Ama kötü haber şuydu ki, Dimitri bir kitap
karakteriydi ve hiçbir erkek onun kadar mükemmel olmayacaktı.
Kendimize öyle çok anlam yüklüyorduk ki... ve öyle haksızdık ki bunu ya-
parken. Okyanusta bir damla gibiydik. Koca bir bankadaki tek banknot gibi
ya da binlerce sayfalık bir ansiklopedideki tek bir harf... Bu evrende, hiçbir
şeydik. Birkaç atomun bir araya gelmesiyle oluşmuştuk ve ne varlığımız
ne de yokluğumuz hiçbir şey ifade etmiyordu.
İz bırakamamıştık.
İz bırakmak istiyorduk ancak bunu başaramayacak kadar da tembel-
dik. Sadece, istiyorduk işte...
Binlerce parçalı bir yapbozun tek bir parçasıydık ve yapboz, o kadar
büyüktü ki o parçanın yokluğunu fark edebilmek için çok yaklaşmak gere-
kiyordu. Aksi takdirde, o boşluğu nereden görecektiniz?
Ben, Elementerler âlemindeki tek bir Elementer’dim. Hiçbir iz bırak-
mamış, hiçbir şey başaramamıştım. Üstelik, daha yeni bir Elementer oldu-
ğumu öğrenmiştim, bundan önce sıradan bir insandım...
Peki, on sekiz yıl boyunca sıradan bir insanken ne iz bıraktın ne ba-
şardın diyecek olursanız; Eh, kendimi öldürmedim işte. Bu bir başarı sa-
yılmaz mı?
“Benim canımı yakan her şeyin ucu elbet bir şekilde İsyan’a, babama
bağlanıyordu. Beni en çok sevmesi gereken insan benim dönüp dolaşıp felaketim oluyordu.”