Dediğim gibi, bu memleketin havasında insan, ölümü adeta kokluyor. Hele geceler, o her saati bitmeyecek gibi sürüklene sürüklene geçen geceler... Onların vehimlerine, korkularına dayanmak daha müşkül !
Mektepte bize bir şiir ezberletmişlerdi. Insan, yaşadığı yerlerde beraber bulunduğu insanlara görünmez ince tellerle bağlanırmış; ayrılık vaktinde bu bağlar gerilmeye, kopan keman telleri gibi acı sesler çıkarmaya başlar, her birinin gönlümüzden kopup ayrılması, bir ayrı sızı uyandırırmış. Bunu yazan şair ne kadar haklıymış!
- Sonradan pişman olmuştur o kız, hemşireciğim. Acırım ona. Yüreği hasretten göz göz olmuştur. Sen kurşunla vurulanları hiç işitmedin mi, be hemşireciğim? Bazıları vurulduklarının farkında bile olmazlar; üç beş adım koşarlar, kaçıp kurtuluyoruz sanırlar. Yara sıcakken acımaz hemşireciğim. Hele bir kere soğumaya başlasın. Sen bak, seyret o kızcağız nasıl yanıp yakılacak?...
Soğuk terlerle beslenen dürüstlüğüm, yaşamın aralandığı ve aktığı yatağın çakıllı çorak kumunu gösterdiği anlarda pekişse de, insani adalet bir insanın boynunu vurmak için kılıcını her çekişinde, kendi kendime "Ceza yasaları hiçbir bahtsızlık yaşamamış kişilerce hazırlanıyor."dedim.
Her şeyin tamam olması ve kendimi daha az yalnız hissedebilmem için, idam günümde çok seyirci bulunmasından ve bunların beni hınç dolu haykırışlarla karşılamalarından başka isteyecek bir şeyim kalmamıştı.
Son