Elif İnci Altın, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okuyor

...çünkü aşkın
yapılan bir şey olmadığını,
başlangıçta bir melek konduğunu
sonunda bir kelebek öldüğünü,
yani kısacık sürdüğünü, oysa hayatın
bir korkular ve alışkanlıklar bütünü
olduğunu,
bütün bunları sana
nasıl anlatacağım?

Kim Bağışlayacak Beni?, Birhan Keskin (Sayfa 125)Kim Bağışlayacak Beni?, Birhan Keskin (Sayfa 125)

15. Hikaye Tamamlama etkinliği üçüncü kısım (Bölüm 7-9)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin üçüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/sessizol , Mithril / Danny ve Erhan yazmıştır.

7.

Luis’in odadan çıkmasıyla Profesör Alex düşüncelere daldı. Ne hayallerle yola çıkmışlardı,Sonuçları ne olmuştu?Büyük bir keşif yapmanın hazzını bile yaşayamadan kendini güç dengelerini değiştirmeye çalışan toplulukların içinde bulmuştu.Onun yeri labatuvarlardı.Karmaşık düşüncelerle doluydu zihni.’’ Neyse! Şimdilik biraz dinleneyim yarın ne gösterecek bana’’ dedi kendi kendine.
Prof.Alex'in yanından ayrılan Luis, her ne kadar karargahlarının gizliliğine güvense de bir tedirginlik hissediyordu. Beklediği haber bir an önce gelmeliydi. Prof.Russel olmadan Enceladus’ta neler olduğunu öğrenemeyeceklerdi yoksa.Adımlarını hızlandırdı; karargah merkezine girdiğinde tedirginliği yüzüne yansımış olmalı ki Einar ‘’Bir şey mi oldu?’’ diye sorma gereği duydu.
‘’ Önemli bir şey değil.Haber geldi mi?’’ diye cevap verdi Luis.
‘’Hayır,henüz ses seda yok.En son bir hafta önce mesaj gelmişti.Bekliyoruz.Güvenli bir hat bulamamıştır belki.’’
‘’Bir an önce bize ulaşmalılar Einar.Prof.Russell’ı onların elinden almalıyız.İçimden bir ses Enceladus’da neler olduğunu ancak böyle öğrenebiliriz diyor.’’
‘’Ama Luis veriler bizde.Belki Bilim Konseyi’ne verdiğimizde neler olduğunu öğrenebiliriz.’’
‘’Sanmıyorum.Prof.Alex ve Russel olmadan veriler bir işe yaramaz.Yine de yarın ki toplantıda bu durumu onlara anlatacağım.Bir haber gelirse beni hemen bilgilendir.’’
Dışarı çıkan Luis’in ardından Einar derin bir iç çekip bilgisayarının başına döndü.
****
Simülasyonu durduran Dr.Whoo,sınıftaki öğrencilerin yüzlerine tek tek baktı.’’Evet bugüne kadar anlattıklarımız hakkında sorusu olan var mı?Cevap ise uzun bir sessizlik oldu.Meryem ve Levi’ye baktı.Beyin hareketlerinden birçok soruya sahip olduklarını anlamıştı.Sonunda Meryem
‘’Atalarımızın yaptığı şeyleri anlamakta zorlanıyorum.Neden beraber yaşamak ve ortak bir noktada anlaşmak yerine savaşmayı seçmişler?’’ diye sorarak Dr.Whoo’yu gülümsetti.
Omuzlarını silkerek ‘’O zaman devam edelim ve sorunun cevabı geçmişte yatıyor mu bakalım?’’diyerek simülasyonu tekrar başlatan Dr.Whoo 2071 yılında başka bir zaman dilimini anlatmaya başladı.
Olağanüstü toplantıdan Dr.Lily Parker'la birlikte ayrılan Prof.Russell şaşkınlık içerisindeydi.2040 yılından itibaren,Dünya’yı bozan etmenlerin kontrol edilebileceği bir yaşam biçimi oluşturmak için uğraşmışlardı Alexle birlikte.Satürn Projesi, insanlığın en büyük umudu olmalıydı;kaos ortamı yaratmamalıydı.20 yıllık yolculuk süresinde gelişen olayları Enjung Guanjie anlatmıştı.Ama aklına yatmayan ya da içine sindiremediği noktalar da vardı. ’Enceladus’ta olanlar ortaya çıktığında insanlığın yararına mı olacak yoksa Antlaşma Devletleri ’nin egemenliği altında bir sömürge haline mi gelecek? Dünya’nın yavaş yavaş yok olması kibirden dolayı değil miydi? Şimdi buluşlarını anlatırsa….’’ gibi bir çok sorusu vardı Russell ’ın.İçinden bir ses cevapların Lily’de olduğunu söylüyordu..Bunları Lily’e sorabilirdi.
Russel bunları düşünürken Lilly de meslektaşını inceliyordu.Satürn de neler yaşandığını çok merak ediyordu ama zamanı değildi.Russell’ı buradan çıkarmalıydı.Peki ona güvenebilir miydi?İlk önce bunu öğrenmesi gerekiyordu.Alexi’i Son Umuttan almak için saldırı hazırlıkları tamamlanmak üzereydi gerçi.O sırada arkadaşının kendisine seslenmesiyle bir anda durdu.
‘’Lily aklıma takılan bir şey var.Dünyaya indiğimizde yer altından bazı insanların çıktıklarını gördük.Yüzleri vücutları hastalıklı gibiydi.Değişen iklim koşulları ve küresel ısınmanın etkili olduğunu düşünmüştüm;ama bu derece olması tuhaf geldi.’’
Soruyu ilginç bulan Lily içgüdülerini dinleyerek ‘’Şimdi değil.Gel benimle’’diye cevap verdi Russel’ın sorusuna.
Birkaç koridor ve geçit geçtikten sonra bir odaya girdiler.
Şimdi konuşabiliriz.Bu odada kimse bizi duyamaz.’’
Russel kaşlarını kaldırarak ‘’Bu gizlilik neden Lily?Neler oluyor?diyerek şaşkınlığını dile getirdi.
‘’Otur Russel lütfen.Yolculuğunuz başlamadan önce olanları zaten biliyorsun.Yokluğunuzda olanların bir kısmını da az önce dinledin.Ama anlatılmayan şeyler var ve ben sana bunları anlatacağım.Hepimiz sizi yolcularken büyük umutlara sahiptik.Yeni ufuklar açacaktınız bize.İnsanlık eski güzel günlerine dönecekti.Sonra irtibatımız kesildi.Bunun üzerine Antlaşma Devletleri projeyi rafa kaldırdı.Daha sonra senden ve Russel’dan fanusun hayata geçirildiğini öğrendik ve dönmeniz için gün saymaya başladık.Ama bu haber artçı depremleri de beraberinde getirdi.’’Derin bir nefes alan Lily anlatmaya devam etti
“Artık Enceladus bir hayalden ibaret değildi.Dünya üzerinde de bir takım çalışmalar başlatıldı.İnsanlar denek olarak seçildi ve bazı bilim insanları da bu konuda egemen güçlere yardımcı oldu.Gizli bölgelerde ve yer altında labaratuvar kurarak genleri değiştirilmiş klonlar oluşturabilmek için insanlar üzerinde çalışılmaya başlandı.Antlaşma devletleri kendi soylarından insanları bile gözden çıkartmakta sakınca görmedi.Başarılı oldukları takdirde şu an elinde bulundurdukları gücü bin yıl sonra bile devam ettirebileceklerdi.Belki de bir uzay hanedanlığı kurmak istiyorlardı.Baş devlet olan ABD,artık insanlık uzaydan yönetilebilecek diye söylemlerine başlamıştı bile.”
“O zaman gördüğümüz insanlar deneklerdi..Bu çok acımasızca.Tüm o insanlar bunca acıyı elit bir kesim daha da güçlensin diye mi çekti.Aklım almıyor.Bizler gibi kendini bilime adamış insanlar buna nasıl alet oldu?Sen Lily?”
“İlk başlarda ben de inandım onlara.Ama içime sinmeyen durumlar da vardı.Bir kere gece yarısı çığlıklarla uyanıyordum.Etraftan bazı duyumlar da alıyordum.Şehir efsanesi olduğunu düşündüm ama emin olamıyordum.Bunu bir şekilde öğrenmeliydim.Ama nasıl?Bunun için araştırama yaparken bazı fısıltılar duymaya başladım.Sen sormadan ben hemen açıklayayım.Son Umut adlı bir gruptan bahsediyorlardı.Tamamen sisteme karşı Dünya insanlarının hakkını savunan bir asiler.”
“Buna nasıl inanıyorsun Lily?Onlar da kendi çıkarları doğrultusunda bizleri kullanmak istiyor olabilirler.”
“Haklısın.Ben de bunları düşündüm.Sonra liderleriyle tanıştım.Reiner Luis.Eski yıllarda yaşayan bir astro fizikçi olan Neil degrasse Tyson’nın bir sözüyle Son Umudun düşünce tarzını bana açıkladı:”Eğer başka bir gezegeni Dünya’ya dönüştürecek gücümüz varsa; o zaman Dünya’yı da eski Dünya haline getirmeye gücümüz var demektir.”Bu söz beni etkiledi ve onlar için burda kalmaya karar verdim.Ama yalnız değilim.Benim gibi kendini bilime adamış ondokuz arkadaşım daha var.Onlar güvenli bir yerde saklanıyorlar.Eğer tanışmak istersen bu akşam benimle gelebilirsin.Az vaktimiz var.Söylediklerimi düşün lütfen.”
Prof.Russel bir baş sallamasıyla ona onay verdi ve anlatılanları beyninde süzgeçten geçirdi.Neyin doğru neyin yanlış olduğunu tam olarak belirleyemese de bilimin kimsenin tekelinde olmasını istemiyordu.
“Tamam ne yapılması gerekiyorsa ben varım.” Tam o esnada Quinjetlerin sesleri duyulmaya başlandı.Saldırı başlamıştı.
“Acele et.Buradan bir an önce çıkmalıyız.Seni Prof.Alex ile buluşturmalıyız.Gerçekten de Enceladus’ta neler oldu çok merak ediyorum.”
******
Dr.Whoo “Bugünlük bu kadar yeter diyerek simülasyonu durdurdu.Yarın neler olacak bakalım.Prof.Alex ve Prof.Russel bir araya gelebilecek mi?

8.

Ders bitiminde Levi ve Meryem yine her zamanki gibi yapay golun yanina gitmek uzere siniftan ciktilar. Son bir kac gunde gecmislerini bu kadar net bir sekilde ogrenmis olmalari, bilinmezlik perdesini az da olsa aralamisti aralamasina ancak perdenin altinda kat be kat daha fazla perdenin oldugunu gormek, urkutmustu onlari. Oylesine dalgin bir sekilde yuruyorlardi ki Igor’un ve Olivia’nin arkalarindan seslendiklerini bile farketmediler.
Yapay gol, fanusun kapladigi ve icindeki tum iklim ve dogal yasami kordugu yaklasik 300 bin kilometrekarelik toplam arazideki binlerce golden biriydi, yani Dunyada, Avrupa olarak bilinen kitadaki orta buyuklukteki bir devlet kadar ancak. Genis topraklara ragmen insanlik hatalarindan ders almis, ve nufus artisini kontrol altina almisti. 2056'da Dunya’dan yola cikan NOAH-3071’de damizlik olarak getirilmis denek, kimsesizler, klonlar ve gonullulerden olusan 15 kadin ve 15 erkek, 8 adet yapay zekaya sahip robot, ve duzeni kurmak icin ozel olarak secilmis, icinde bilim adamlari, teknisyenler, muhendislerin bulundugu 30 kisilik ozel bir ekip vardi.. Ancak yolculuk pek de beklenildigi gibi gitmemis ve Enceladus’a, planladiklari gibi 7 degil ancak 10 yilda ulasabilmislerdi. Bu esnada gemide erzak ve ilac sikintisi bas gostermis, ekipte kayiplara neden olan hastaliklar baslamisti. 2081 yilinda Noah sonunda Enceladus’a, Professor Russel ve Alex’in onlar icin yillar evvel biraktiklari fanusa vardiklarinda 15 kadin ve erkek grubundan geriye yalnizca 11 kisi kalmisti. Ozel zumredeki grup da daha sansli degildi. Kilit oneme sahip 7 kisi hayatini yolculukta kaybetmisti.
Fanus o zaman yalnizca 20 metre capinda bir yarim kureydi.Icerisi genis bir labaratuvari andiriyordu. Yogun kokusundan oturu, profeslerin tuvalet ollarak kullandigini tahmin etmenin pek de zor olmadigi kucuk bir bolme haricinde baska bir oda yoktu iceride. Yillardir el surulmemis cihazlar, bir enerji kaynagi olmamasindan oturu olu ve tozlu gorulse de hasarsizdilar. Ancak grup icin en buyuk saskinlik, yerdeki kucuk kafataslari ve kemikler olmustu. Profeslerin SC ismini verdikleri canlilari gormeyi umut ediyorlardi ancak bakimsiz, besinsiz ve kontrolsuz kalmis bu genetigiyle oynanmis sempanzeler 300 metrekarelik alanda sag kalmayi ne yazik ki basaramamislardi.
Yeni dunyanin ilk temsilcileri, R2D2 ismini verdikleri yapay zekali robotlar sayesinde cok kisa surede duzenlerini oturtmaya baslamisti. Teknik zumre ve bilim adamlari ilk etapta yiyecek ve su sorununu cozmustu. Yiyecek icin kucuk bir sera kurulmus ve ihtiyaci karsilayacak kadar besin uretimine baslanmisti. Ote yandan su, daha kolay cozulmustu. Her ne kadar Enceladus’ta buzul formuna su molekullerine rastlanmis olsa da bunu kullanmaya gerek kalmamis, gezegenin atmosferindeki bol miktardaki hidrojen ve oksijen moleklluerinden su uretilmisti. Suyun icme suyuna donusturulebilmesi icin de gezegenin mineralce zengin topragindan faydalaniliyordu. Teknik zumre ve R2D2’lar gezegenin yasanilasi bir seviyeye getirilmesi konusunda haril haril ugrasirken geriye kalan 11 kisilik ekibin de uzerinde ugrastiklari baska bir sorun vardi, nufus artisi. Ekipteki 6 kadinin tek gorevi hamile kalmak ve cocuk dogurmakti, geriye kalan 5 erkek ise diger 6 kadinla beraber cocuklarin bakimi ile ilgileniyordu. Cocuklar buyudukce kucuk okullar kurulmus, teknik ekip tarafindan egitimler baslamisti. Zamanla alan sikintisi bas gostermis, yeni robotlar yapilmis ve once fanus buyutulmus, ardindan da yasam kalitesinin artirilmasi icin ewyanlar yapilmaya baslanmis.
Ancak insanlik, bu sefer hatalarindan ders almisti. Yaklasik 300 yil icinde, yani ortalama 15 kusak sonrasinda insan nufusu 1 milyona erismisti. Gerci bunu yaparken bazi sert kurallar da konulmustu. Ozellikle 3. Kusak sonrasinda, yeni dunyanin insanlari ayni gen havuzu icinde hapsoldugu icin genetik hastaliklar bas gostermisti. Bu hastalikli bebeklerin uremesi ve genlerini aktarmalari tamamiyle yasaklanmisti. Neticede insanlik icin insanlik haklarinda sinirlamalar meydana gelmisti. Yaklasik olarak 2400 ylinda insan nufusu 1 milyona eristiginde yonetim yeni bir kural daha koymak zorunda kalmisti. Her yetiskin bireyin yalnizca 1 bebegi olabilirdi. Boylece nufus 1 milyon civarinda sabitlenmis, boylece Dunya’yi felakete surukleyen olaylar zincirininin ilk halkasi en basindan engellenmisti.
Ve simdi, 3071 yilinda yine yaklasik 1 milyonluk insan nufusu, 300 bin kilometrekarelik fanusun gobeginde yer alan, bir zamanlar Profesor Russel ve Profesor Alex’in ilk adimini attiklari, ilk fanusu kurduklari yerde insa edilmis, New World ismindeki sehirde yasiyorlardi. Sehirde insanlar ve atalari R2D2’lara dayanan ama cok daha gelismis model olan C3PO’larla bir arada yasiyorlardi. Sehrin etrafindaki genis araziler ise tarim, sanayi ve turizm faaliyetlerine ayrilmis, C3PO’larca yonetiliyordu. Sehir, bir zamanlarin New York’unu andirdigi soylenen (kimilerine gore sehrin birebir plani kopyalanmisti ancak su an kontrol etmek mumkun degildi. Atlantis gibi New York da efsanelerde kalmisti ne de olsa) gokdelenlerle kapliydi. New World pek cok bilim merkezi ve okulla donatilmisti. Cocuklar ilk dogduklari andan 3 yaslarina kadar ozel kreslerde egitilirler ve robotlarca gozlenirdi. Cocuklarin butun tepkileri, yetkinlikleri, becerileri degerlendirilir, toplumun gelecekteki mesleki ihtiyaclari ongorulerek, 3. yilin sonunda cocugun toplum icindeki rolu belirlenirdi. Ancak bu bilgi cocukla ya da ebeveyni ile asla paylasilmaz, yalnizca egitimcileri tarafindan bilinirdi ve her bir birey kendilerine gore ozel hazirlanmis egitim plani icinde ozenle gelecegi icin hazirlanirdi.
Ve simdi, 15 yasindaki iki genc, Meryem ve Levi sehrin gobegindeki Merkezi Park’a girmis, su yerine mavi bir sivi ile doldurulmus yapay golun kenarinda sessizce oturuyorlardi. Sessizligi ilk bozan Meryem oldu.
„Dersten ciktigimizdan beri agzini bicak acmadi. Her zamanki ‚buyulu‘ sozlerini bile mirildanmadin. Ne dusunuyorsun?“Meryem ‚buyulu‘ kelimesine alayci bir vurgu katarak arkadasini biraz kizdirmak, boylece de onu, aliskin oldugu neseli ve canli ruh haline sokmak istemisti. Basarili olmamisti.
„Dunya benim icin bir masaldi, bir cesit efsane. Dusunsene, bizler, yillar once bambaska bir gezegenden gelen bir turuz. Inanmasi o kadar zor ki.“ Biraz dusunup devam etti. „Sanki 2000’li yillardaki dunya insaninin efsanalerine gomdugu Thor’un, Zeus’un, Ra’nin bir an gercek oldugunu gormesi gibi bir sey...“
„Yoksa inanmiyor muydun bizim dunyadan geldigimize“
„Inaniyordum elbette, butun bilim onu destekliyor. Ama yine de o kadar zaman oncesinden bashediyoruz ki. O kadar zordu ki inanmak. Ta ki simulasyondaki goruntulere kadar” Meryem bir anda aklina gelmiscesine heyecanla konustu;
“Simulasyon demisken, kafama takilan bir sey var.” Levi kaslarini hififce kaldirdi. “O goruntulere nasil ulasmislar sence. O donem, dunya bu kadr kaos icindeyken nasil o goruntuler kaydedildi. Haydi goruntuler uyarlama desek bile, o kadar detayli bilgiye nasil erisildi, hem de karanlik donemin en zifiri karanligiymis o zamanlar”
“Bilmiyorum Meryem, kayitlar saklanmistir belki de… NOAH ile buraya getirilmistir.”
“Sacmalama, NOAH, profesorler henuz daha donus youndayken yola cikti. Sonra da dunya ile bir daha baglantiya gecilmedi. Ayrica…” Levi merakla kizin sozunu devam ettirmesi icin bakiyordu.
“Ayrica Dr Whoo ve Earthman… O donemlerden bahsederken bir kac kez agizlarindan ‘biz’ ifadesini kullanmis olmalari sana da garip gelmedi mi?” Levi, arkadasinin neyi kastettigini anlamisti, gulmeye basladi.
“Asil simdi sen sacmaliyorsun. Profesor Alex ve Russel’in Dr Whoo ve Earthman oldugunu dusunmuyorsun degil mi? Adamlar daha o devirde 70lik ihtiyarlar. Simdiye kemikleri bile coktan gubreye donusmustur.”
“Peki ya olumsuzlugu buldularsa ya da bilinc aktarimini icat ettilerse? Beyinlerindeki butun bilgi androidlere aktarildiysa?” Kemikleri fosillesmis olsa bile bilincleri su anda varsa ve bize ders anltan onlarsa?” Levi artik kahkahalarla gulmeye baslamisti.
“Eminim senin kariyerinde iyi bir bilim kurgu yazari olmak yatiyordur.” Meryem’in gulmedigini gorunce ciddileserek devam etti.
“Dunya artik yok. Ve buraya Noah’dan baska gemi gelmedi”
“Bize anlatilan bu, bize anlatilan her sey dogru mu?” Bu soruyu derin bir sessizlik takip etti. Ikili yeniden suya, sudaki kipir kipir hareketleri ile dalgalar olusturan canlilara odaklanmislardi. Bu sefer icini yiyen seyi ortaya dokmek icin konusmaya baslayan Levi olmustu:
“Eger 14ler atalarimizi buraya gondermeseydi sence ne olurdu?”
“Su an olmayan dunyadaki hic dogma imkani bulamamis iki kisi olurduk”
“Ben emin olamiyorum. Son Umut ya hakliysa, ya 14 uzayda yeni yasam merkezi kurmak yerine Dunya’ya odaklansaydi? Dunya’nin o donemki hali, burdan daha mi kotuydu? Hem bir de buyuk bir risk alarak atalarimizi buraya yolladilar, hepsi de gozden cikarilabilir insanlardi. Asil plan her zaman zengin ve guclu zumrenin, buradaki duzen kuruldugu zaman gonderilmesiydi. Diger insanlar, yer altinda yasayan o zavalli denekler hepsi olume mahkum edilecekti.Gercekten merak ediyorum, butun dunyayi yok eden o olay gerceklestigi anda, bizim yani gozden cikarilmislarin hayata tutundugunu bilerek, kendilerinin de o kucumsedikleri ve uzerlerinde tanricilik oynadiklari zavalli insanlarla ayni olume giderken 14un, ya da diger o butun zengin zumrenin aklindan gecen neydi?” Meryem konusmadan rahatsiz olmustu. Her ne kadar kendileri gibi insan olsalar da butun varliklarini 14e borcluydular ve bu, toplumlarinda onlari kutsallastirmislardi. Onlar hakkinda kotu bir yorum yapmak yasakti. Etrafina bakindi, kendilerini duyacak hic kimse yoktu.
“Kalkalim gec oluyor. 14 de insandi, onlarinda hatalari oldu. Eger atalarimizi buraya yollamak hataydi ise bile su an varligimizi onlara borcluyuz. Son Umut’a degil. Lutfen kafandaki bu dusunceleri sil. Yarin derste Dr. Whoo bu tarz bir dusunceyi okuyacak olursa basina is acarsin.” Diyerek kalkti. Levi de mecburen sessizce kalkarak kizi takip etti. Evlerine donene kadar da bir daha konusmadilar.

9.

Uyku tutmuyordu Meryem'i bir türlü o gece. Levi ile konuştuklarını, derste gördüklerini düşünüyordu. Dr Whoo'nun anlattığı şeylerin bir kısmını babaannesinden de dinlemişti aslında. Alex ve Russell'ı zaten şehir merkezindeki heykellerinden biliyordu. Dünya... Beş yaşından beri babaannesinden başka bir şey duymamıştı ki. Anne ve babasını hiç tanımamıştı. Hem arkadaşlarının arasında bir kişiden fazla akrabası olan bir Olivia vardı,halası ve dedesiyle yaşayan, bir de Semih – anneannesi ve teyzesinden bahsediyordu sürekli. Hiç sorgulamamıştı gerçi. Ama şimdi ,derslerde dünyayı öğrendikçe düşünüyordu çoğu şeyi. Annesinin, babasının, kardeşinin yokluğu, hiçbir zaman şimdi olduğu kadar meşgul etmemişti aklını. Doktor Whoo ve Earthman'ın derslerini bu yüzden çok seviyordu. Sorgulamayı öğreniyordu bu derslerde. Yaşam Bilimleri, Etik ya da Temel Satürn Fiziği gibi derslerde, ondan sadece bir şeyler ezberlemesi ya da bazı temel kurallara uygun hareket etmesi bekleniyordu oysa.

Levi'yi düşündü sonra, nedense herkes beraber olmalarını istiyor gibiydi. Sürekli yanındaydı çocuk, garip bir şekilde. Garip tabi, diye düşündü, o acayip kelimeleri sanki çok önemli bir şey gibi tekrarlaması başka türlü nitelendirilemezdi. Haberdardı dünyadaki dinlerden. Levi'nin atalarının Yahudi, kendininkilerin de Müslüman olduğunu biliyordu elbette. Babaannesi her şeyi anlatmıştı o kanlı 20. yüzyıl hakkında. Acaba bir tanrıya inanmak nasıl olurdu diye düşündü, sonra da acaba bir annem olsaydı nasıl olurdu diye. Sonra uzaklaştırmaya çalıştı bu düşünceleri babaannesinin tembihlediği gibi.

Dünyayı düşündü tekrar, acaba orada olsa kimin yanında olurdu, atalarını buraya gönderen, kendilerine ikinci bir şans tanıyan 14 savaş yorgunu devletin mi, yoksa her türlü otoritenin karşısında olan Son Umut'un mu? Kendilerine hep kurallara uyması söylenmişti. Bilimin üstün olduğu, çoğunluğun iyiliği için insanların feda edilebileceği anlatılmıştı. Bunlara rağmen asilere karşı bir sempati duyuyordu Meryem. Levi de sorguluyordu her şeyi, hatta kendisinden çok daha ataktı böyle konularda. Meryem bunları herkesin içinde açık seçik dile getiremiyordu.

Neyse yarın en azından Levi'ye göstereceği yeni bir şey vardı. O her zamanki gibi o çift üçgenli yüzüğünü gözüne soktuğunda, Meryem de yağmur damlası şeklindeki kolyesini çıkaracaktı tüniğinin üstüne. Babaannesi bu akşam takmıştı boynuna, dünyadan geldiğini söylemişti kolyenin. Üzerinde, Arapça olduğunu düşündüğü bir şeyler yazıyordu ama anlamını söylememişti babaannesi. “Zamanı gelince anlayacaksın”, ne kadar saçma bir laftı. Güvensizlik üzerine kurulmuş bir dünyada yaşıyorlardı hep.

İçeriden bir takım sesler geliyordu. Bu saatte kimin geldiğini merak etti. Eywanların dışına çıkılamasa da yeraltı tünelleri vasıtasıyla seyahat etmek mümkündü güneş batmışken. Ama daha önce kimseyi görmemişti bu saatte babaannesini ziyaret eden. Kalktı, Wazovski horultulu bir şekilde uyuyordu. Babaannesi SC'lerine bu adı vermişti nedense. Uyandırmamaya çalışarak kapıya doğru gitti. Bir erkek sesiydi, hatta çok yakından tanıdığı bir ses.

- Ne zaman anlatacaksın gerçekten olup bitenleri
- Çok küçükler daha, bu yaşta her şeyi kaldırabileceklerini sanmıyorum işin doğrusu.
- Meryem yeterince olgun, Levi için de aynısını söylüyorlar
- Yavaş yavaş, her şeyin bir sırası var.
- Korkuyorsun değil mi, o mükemmel profesör imajının zedeleneceği için.
- Saçmalama Lily, yüzlerce sınıf okuttum şu ana kadar.
- Ama hiçbiri bu kadar özel olmadı
- Biliyorum, 3071 geldi
- Özlüyor musun?
- Bir insanla hayatının 20 yılı içice geçince başka bir şansın olmuyor ne yazık ki.
- Earthmann yetmiyor mu peki
- Sana Meryem yetiyor mu?
- Meryem farklı ama
- Ne farkı var, kaybettik ikimiz de sevdiklerimizi dünyayla
- Bazen düşünüyorum de, başka bir seçeneğimiz var mıydı diye hiç?
- Ya dünya olacaktı, ya burası- ikisi bir arada var olamazdı biliyorsun
- Biliyorum, ama neden burası?
- Bunu yüzlerce defa konuştuk
- Evet ama alışamadım bir türlü
- Sen ne yaptın, verdin mi emanetini
- Kolyeyi verdim, ama söylemedim daha anlamını, biraz daha zaman geçmesi lazım
- Levi biliyor ama, sürekli ağzında o dua
- Duydum söyledi Meryem. Ama biraz daha beklememiz lazım
- Buraya gelirken de öyle diyordun, senin yüzünden az kaldı Enceladus’u da kaybediyorduk.
- Sen seçtin burayı, bir ömür yaşadığın gezegeni feda ettin, Ülkeni, arkadaşlarını, her şeyini
- Dedim ya orası olursa burası olmazdı. Orası bana hayat verense burası benim -bizim- yarattığımızdı. Hem biliyorsun, biz olmasak da sonu aynı olacaktı Dünyanın o insanlarla.
- Biliyorum ama ben yapamazdım
- Hatırlıyor musun daha stajyerken hayaller kuruyorduk seninle, bir odayı Tardis yapıp farklı gezegenlere gidiyorduk.
- Her zaman hastasıydın doktorun. Dünyanın sonu bölümünü hatırlıyor musun?
- Evet, gözlerin dolmuştu.

Karmakarışık olmuştu Meryem'in kafası. Babaannesi ile ara sıra merhabalaşırdı Dr. Whoo ama bu kadar samimi olduklarını bilmiyordu hiç. Hem Lily niye demişti ki, Ayşe'ydi adı. O an binlerce düşünce geçirdi aklından, Levi'nin söylediklerini hatırlamaya çalıştı. Yanına gitmeyi düşündü babaannesinin. Sonra vazgeçti, unutmaya çalıştı, nasılsa zamanı gelince her şeyi anlatacaktı babaannesi, hiç yalan söylemezdi kendisine. En azından yarın derste ne soracağını biliyordu doktora. Wazonsky'yi uyandırmadan uzandı yatağına, uykusu vardı, ama sorular iki katına çıkmıştı aklındaki. Uykuya yenik düştüğünde en son Levi'nin söylediği duayı düşünüyordu; “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

****

Prof. Russel kararını vermişti. Bilime, akla değer veren tarafa, dünyaya değer veren tarafa geçecekti. Lily Parker'ı takip etti. Hızlı adımlarla iki uzun koridoru geçtikten sonra Lily biraz beklemesini söyleyip yanından ayrıldı. Birleşmiş Milletler gibi bir yerdi burası. Russell'ın ömrü boyunca hayalini kurduğu ortamdı aslında, tüm ülkelerin birbirine üstünlük kurmadan barış içinde yaşadığı bir dünya. Faklı bir nedenle oluşmuştu ama bu birliktelik ne yazık ki, ahlaksız bir neden. Gitmeseydi Alex'le Enceladus’a, ne yaparlardı diye düşündü. Hangi tarafta olurdu? O insanları kobay olarak kullanan alçaklarla mı beraber olurlardı? Belki daha ilk günlerinde öleceklerdi savaşın. Alex'le yaşadığı fanus günlerini düşündü. Dünyaya kahraman olarak döneceklerini söylüyordu Alex sürekli, Russell ise biraz daha temkinliydi. Ama Alex içinde bir parça umut yeşertmeyi başarmıştı, görevin sonlarına doğru. O irtibat kurdukları gün, nasıl çocuklar gibi sevinçten dans etmişti iki yaşlı adam. Şimdi de 60 kişiyle koskoca bir gemi kendilerinin bıraktığı yere gidiyorlardı. Enceladus’a gidiyorlardı ölümlerine. Russel henüz kimseye söylememişti ama bu grubun on yıldan daha fazla bir yaşam şansı olmadığını biliyordu. Tek bir ihtimal vardı yaşamaları için.

Lily panik halinde Russel'ın yanına geldi. Bir şeyler ters gidiyordu. Luis ile irtibat kuramamıştı ve şimdi de Enjung Guanjie kendilerini çağırıyordu. Bir an acaba öğrendi mi diye düşündü. İyi bir insana benziyordu gerçi Enjung, ama şu ana kadar o pozisyonda olup gerçekten iyi olan kimseyi tanımamıştı Russell. Başka çareleri yoktu, Lily ile Guanje'nin yanına geçtiler. Adamın suratından bir şey anlaşılmıyordu. Sıkıntılı bir şekilde konuşmaya başladı;

- Ne yazık ki bunu söylemenin kolay bir yolu yok Prof. Russel. Prof. Alex'in yerini tespit etmiştik daha önce belirttiğim gibi. Asiler haberdarmış operasyonumuzdan. Oldukça kanlı çarpışmalardan sonra Reiner Luis’in de aynı sığınakta olduğunu öğrendik. Bu fırsatı kaçıramazdık ne olursa olsun. 14 devletin oy birliğiyle ağır silah kullanımına karar verdik ve toprağa gömdük asilerin karargahını. Prof.Alex ne yazık ki kurtulamadı. Neyseki bu saldırı artık Son Umut'un direncini kıracaktır. Prof.Alex hayatını kutsal bir amaç için, insanlığın kurtuluşu için kaybetti.

Russel hiçbir tepki vermeden dinlemişti başkanı. Konuşması bitince de hiç bir şey söylemedi sadece başını öne salladı ve odadan çıktı. 20 yıll diye düşündü, bir tek Alex olmuştu. Kutsal bir amaç - hep kutsal olur zaten. Lili arkasından koştu, koluna girdi. Yavaş yavaş yürürken Russel Lili'nin kulağına fısıldadı.”Konuşmamız lazım”

SiYahAşKıNa.., bir alıntı ekledi.
 16 May 09:35 · Kitabı okumayı düşünüyor

...oysa hayatın ,bir korkular ve alışkanlıklar bütünü olduğunu,
bütün bunları sana nasıl anlatacağım?
(Kışın Bana Yaptıkları-3)

Kim Bağışlayacak Beni?, Birhan Keskin (Metis)Kim Bağışlayacak Beni?, Birhan Keskin (Metis)

"Seni bir yabancı gibi karşıma alıp
Bunun dayanıklı bir şey olmadığını
Sürekli kılınmadığını, çünkü aşkın
Yapılan bir şey olmadığını,
Başlangıçta bir melek konduğunu
Sonunda bir kelebek öldüğünü,
Yani kısacık sürdüğünü, oysa hayatın,
Bir korkular ve alışkanlıklar bütünü olduğunu,
Bütün bunları sana
Nasıl anlatacağım?"

Quidam, Ecinniler'i inceledi.
 02 Nis 21:25 · Kitabı okudu · 8 günde · 10/10 puan

#27324883 /> Bu incelememde yazan her şey, buradaki için de geçerlidir. Hatta başlangıç kısmı budur. Yeni bir şekilde deneyemezdim. Denemezdim. Düşündüm. Çok düşündüm ve düşünmeye devam edeceğim. Ancak size söyleyemem. İstesem de yapamam. Birazdan okuyacaklarınızın ne olduğunu ben de bilmiyorum. Gerçeğe yakın değillerse eğer, benim sanrılarımdan kurtulmaya çalışırken dökülen parçalardır. Hepsi bu. Şu an ne buradayım, ne de orada. Ne yaşıyorum, ne de ölüyüm. Dostoyevski'deyim. Dostoyevski'de...


+ Hay, aksi! Yine Dostoyevski'yi anlatmaya çalışmalıyım. İyi de nasıl anlatacağım? Diyebilecek bir şeyim var mı ki? Dostoyevski şöyle büyük bir yazar, şöyle güzel şeyler yazmış, böyle güzel anlatmış vb. ıvır zıvırı mı anlatacağım? İçimdeki bir su damlacığında, okyanusun gizli olduğunu fark etmemi sağlamasını nasıl anlatacağım? İlk kitabını -Yeraltından Notlar- okuduğumda kendimi hiç bilmediğimi fark ettirmesini mi anlatacağım? Bir sonraki romanında -Budala- hiç kimseyi gerçekten tanımamış olduğumu fark ettirmesini mi anlatacağım? Yoksa en büyük eseri olarak görülen ve bundan önce okuduğum romanı -Karamazov Kardeşler- sayesinde hâlâ ne kendimi ne de başka birini gerçekten anlamamış olduğumu anlatacağım? Ya da bu romanında insanların düşüncelerinin, insanların önüne nasıl geçtiğini göstermeni mi anlatayım? Ne anlatabilirim Dostoyevski? İnsanların düşüncelerinin; kendi derinliklerinde Yağmur Ormanları'ndaki bitkiler gibi, kendisinden kopanın kendini ve diğer tüm bitkileri sırf güneşe ulaşmak ve ulaştıktan sonra daha da fazla sahip olmak için ezmeye çalışmasını mı anlatayım? Düşüncesel tutkunun köklerinin de yeraltında büyürken, nasıl diğer düşünce köklerini engellemeye çalıştığını mı anlatayım? Ya da birinin tüm varoluşu ile başka birinin üzerinden parazit bir şekilde yaşamasını mı anlatayım? Veya bu düşüncelerinin peşinde büyüyenlerin nasıl diğerlerini de kendine basamak yaptığını mı anlatayım? Senin söylemediğin ne söyleyebilirim ki? Yaşamış olduğun acıların ve başkalarının yaşadığı acıların sana yansımalarından nasıl böyle güzel bir şekilde çıkmış olabileceğini mi anlatayım? Hepsi bir yana, senin tüm bunları nasıl anlamış olduğunu çözümleyememe mi anlatayım? Veya tüm bunların arasında kaybolmayacak ve yok olmayacak kadar güçlü oluşunu nasıl anladığımı mı anlatayım? Bir baba veya anne, çocuğuna dair hiçbir şey anlayamazken senin nasıl her insanı en ince parçasına kadar çözümleyebildiğini mi anlatayım? Veya insanların birbirleri ile olan tüm görünmez bağları nasıl görünür kıldığını mı anlatayım? Yine soruyorum, senin anlatmadığın ne anlatabilirim ki? Senin anlamamış olduğun insanı -kendim de dahil- nasıl anlamış olabilirim ki? Senin değerini anlayabildim mi sence? Seni geçtim, acının değerini anlayabildim mi sence? Bu kelimeleri dışarıya döken ben miyim sence? Doğruyu söylüyor muyum? Doğruyu geçtim, yalan bile olsa bir şey söylüyor muyum?

— Dostum, ömrüm boyunca hep yalan söyledim. Doğruyu söylerken bile yalan söyledim. Hiçbir zaman gerçek adına bir şey söylemedim, söylediğim her şey kendim içindi; bunun böyle olduğunu eskiden de bilirdim, ama ancak şimdi görüyorum... Ah, ömrüm boyunca dostluğumla incittiğim dostlar neredeler? Hepsi... hepsi! Savez-vous[Biliyor musunuz], belki şu anda da yalan söylüyorum; evet, sanırım yine yalan söylüyorum. En önemlisi de kendi yalanlarıma inanmam. Dünyada en zor şey, yalan söylemeden yaşamak... ve... ve kendi yalanlarına inanmamak... evet evet, bu en zor şey dünyada! Ama durun hele, bütün bunlar daha sonra... –durdu, coşkuyla ekledi:– Birlikteyiz, birlikteyiz!

+ Ben de yalan söyledim. Seninkinden ne farkı mı vardı? Farkı yoktu. Hemde hiç. En büyük yalanımı söylediğimde 6 yaşındaydım. Yalanın tüm pisliğini de daha ilkinde görmüştüm. Kutsanmış olduğumu düşünebilirsin. Hâlbuki aksine, lanetlenmiştim. Neden mi lanetli olduğumu düşünüyorum? Bugün olduğu gibi ilkbaharın tüm güzellikleri ile ortaya çıktığı bir günde olmuştu. Bu güzel günde olacak bir olayın önce zihnime, sonra tüm hayatıma ölü ve çıkmaz bir koku gibi sineceğini nereden bilebilirdim? Senin kitaplarının yaptığı yüce tesiri ve en küçük hücrelerime dahil işlediğin acıdan daha büyüktü bu tesir. Sabahın erken saatleriydi. Annem, her zamanki gibi ev işleri ile uğraşıyordu. Bizim ile olan ilgisi ancak alışkanlıkların ve temel görevlerin gerektirdiği kadardı. Kız kardeşim henüz üç yaşındaydı. Algısı keşfetmek için vardı. Her yerde bilgi arıyordu. Ben de öyleydim, ama ondan önce keşfe başlamanın getirdiği büyüklük vardı. Belli başlı objeleri, olayları ve duruma göre insanları anlayabiliyordum. Empati yeteneğim oluşmuş ya da oluşmaya başlamıştı. Emin değilim. Fakat yakın olduğum insanların hiçbir düşüncesini anlamıyor olsam da, duygusal durumlarını iyi anlıyordum. Her çocuğun beyninde bolca olan ayna nöronlardan mı kaynaklı yoksa, benimle alâkalı farklı bir olağandışı durumdan mı kaynaklıydı bilmiyorum. Hâlâ da öyle çünkü. Algıladığım hiçbir insanın düşünce durumunu çözemiyorken, duygu durumunu tek yumurta ikizi gibi anlayabiliyor ve onunla birlikte hissedebiliyordum. Annem, cüzdanını evin girişindeki ayakkabılığa bırakmıştı. Mutfakta kim bilir ne yapıyordu. Karnı tok ve enerjisi olan biz ise oyun arıyorduk. Kovalamaca ile başlamıştık. Ancak kardeşim çok küçüktü; yakalama ve kaçma konusunda beceriksiz olunca erken sıkılmış ve oyunu bitirmiştim. Gözlerim arayış içindeydi. Annemin cüzdanını gördüm. İçinde ne var diye bakmak istedim. Anahtar, nüfuz cüzdanı, bir tane kağıt 5.000.000 ve biraz da bozuk para vardı. Kağıt parayı alıp ben dokunmadan cüzdan nasıl duruyorsa, aynı şekilde bıraktım. İçindeki bir kağıt parçasının yokluğu hariç az önceki ile aynıydı. Bu değişim de dışarıdan belli olmuyordu. Neyse, hızlıca salona koştum. Kardeşime gösterdim. Üzerindeki resim ve silinik sarı rengi ilgisini çekmişti. Gülmeye başladı. Dokunmak istedi ve verdim. İncelemeye başladı. Ne olduğunu ve neye yaradığını sordu. Oyunumuz için gerekli son parça olduğunu söyledim. Annem hâlâ aklımda olduğu için onun parayı görmesinden deli gibi korkuyordum. Burada annem hakkında ufak bir bilgi vermem lazım. 12 yaşından beri zorunluluklar ve sorumluluklar altında ezilmiş ve ezilmeye devam eden bir kadındı. Ailesinin hiçbir sözünden çıkmamış, çıkamamış ve her görevi yerine getirmek zorunda kalmış fedakâr biriydi. Böyle uzun yıllardır sürekliliği olan çaresizliklerin oluşturduğu sessizlik ve baskı altında, gün geçtikçe daha fazla sıkışarak daralıyordu. Bu da onu bir nevi sinir hastası yapmışı. Gerçeklik, kafasındaki plandan ufacık farklı olunca hemen parlıyordu. Kendini kontrol edemeyen bir öfkeye sahipti. Anlayacağınız fiziksel ve sözsel olarak sevgi ve güçle gelen şiddete sık sık maruz kalıyorduk. Annemden korkuyordum. Tüm benliğimle korkuyordum. Yine de bu işe girişmiştim. Bir şey olmayacağını umuyorum. Fakat temkinliliği de elden bırakmamak lazımdı. Camın önüne koltuğu çektim. Kardeşimle beraber üzerine çıkıp birlikte camdan bakmaya başladık. Bu sayede annem parayı göremeyecekti. Kızsa bile parayı saklayacak zamanım olacaktı. Parayı kardeşimden istedim. Ona rüzgârın gücünü göstermek istedim. İki parmağımla paranın bir ucundan tutmuştum. Diğer ucu rüzgârla dans ediyordu. Rüzgâr uçurmaya çalışıyordu ve ben bu uçuşa engel oluyordum. Rüzgâr, bu şekilde parayla temas hâlinde iken; paranın serbest ucu ezişip büzülür katlanır ve kendi kendine çarpıp düzelmeye başlar. Bu sırada da çıkan sesler olur. Görüntü ve ses, kardeşimin ilgisini çekmişti. Gülmeye başladı. Ben de yapacağım, diye heyecanla söylenmeye başladı. Parayı ona verdim. Mutluluğu daha fazla artmıştı. Belli bir zaman geçtikten sonra parayı ondan aldım. Ben de yapmak istedim. Bir süre daha ben yaptım. Sonra yine istedi. İşte, o anda vermek istemedim. Farklı bir şey göstererek parayı daha fazla tutmak istedim. Ona, parayı bırakırsam ne olacağını biliyor musun, diye sordum. Bilmiyorum, dedi. Görmek ister misin, diye sordum. Evet, dedi. Gözlerinin önünde yatay bir çizgide parayı getirdim ve götürdüm. Sonra heyecanlandığını görünce biraz farklı şekillerde devam ettirdim. Sihirbaz tarafından etkilenen izleyici gibiydi. Birazdan olağandışı bir şey gerçekleştirebileceğim objeye takılı kalmış ve sihirbazın ne yaptığına dikkat etmeyen birine dönmüştü. Sadece parayı izliyordu. Gülümseyerek ona baktım. O sırada parayı da bıraktım. Ben sadece kardeşime bakarken, o paranın havada uçuşunu izliyordu. Ben gülümsüyordum, o ise şaşkın bir yüz ifadesine sahipti. Bakışlarını bana çevirdi ve şimdi ne olacağını sordu. O anda gerçeklik beni çarptı. Para gitmişti. Ne yapmıştım ben, demeye kalmadan annem bağırdı. Ne yapıyorsunuz, dedi. Korku bir anda beynime hücum etti. Tüm benliğimi sarması ise yaklaşık iki saniye sonra annemin soruyu yinelemesi ile oldu. Ben öylece donuk bir vaziyette kalmışken, kardeşim söze girdi. Para uçuruyorduk, anne, dedi. Ne parası, diye sordu. Ama cevap beklemeden ayakkabılığa doğru gitmeye başladı. Cüzdanını kontrol edeceğini ve paranın yokluğunu fark edeceğini anladım. Kurtuluş yolları aramaya başladım. Ne yapabilirim diye düşünürken, aklıma yalan söylemek geldi. Ama nasıl bir yalan beni kurtarabilirdi? Kardeşimi fark ettim. Annem geri dönmüştü. Para nerede diye bağırıp duruyordu. Söyleyin yoksa ikinizi de döveceğim, dedi. Bir an tereddüte düştüm, ancak korkum, sevgimin üstüne geçti. Kardeşim yaptı, dedim. Annemin bunu duymasıyla öfkesinin dışa vurması arasında bir saniye bile geçmemişti. Kardeşimin kolundan sıkıca tuttu ve sol tarafına bir tokat bastı. Kardeşim, ilk darbeyi hisseder hissetmez ağlamaya başladı. Tıpkı basınçla sıkıştırılmış suyun, üzerinden basıncı sağlayan etmenin kaldırılması ile suyun sahip olduğu güçle patlaması gibi; annem de öfkeyi dışarı atabilecek alanı bulunca şiddeti çoşmuştu. Kardeşime elleriyle, ayaklarıyla ve imkânı olduğu her şekilde vuruyordu. Kardeşim gözyaşlarına boğulmuştu. Ağlama sesi gittikçe artmıştı. Uzun bir süre böyle geçtikten sonra kardeşimin ciğerleri mi yorulmuştu yoksa gözyaşları mı bitmişti ya da acıyı hissetmez hâle mi gelmişti bilmiyorum, ama ağlama sesi kısılmaya ve direnç göstermeye başladı. Tüm bu süreç boyunca sadece izledim. Utanmıştım. Acı çekiyordum. Küçülüyordum. Kardeşime baktığımda içim parçalanıyordu. Ama korkudan bir şey diyemiyor ve yapamıyordum. Artık çok geç diye düşünüyordum. Söylesem ne olacaktı ki? Annem aynı hınçla beni de dövecekti. Belki daha fazla dövecekti. Yalan söylemem de fazladan dayak sebebiydi. Bu düşüncelerimin sonunda anneme baktım. Tüm hücrelerim öfke ve nefretle dolmuştu. Bir anne çocuğuna nasıl bunu yapabiliyordu, anlamıyordum. Sanki tüm acıların ve dertlerin kaynağı kardeşimdi veya tüm mutlulukların ve huzurun kaynağı o 5.000.000 lira idi. Anneme olan sevgimi bitireceğime yemin etmiştim. Kardeşimi de ilk önce kendimden, sonda diğer herkesten koruyacağıma dair yemin etmiştim. Zaman o an benim için durmuş olduğundan, ne kadar süre kardeşim dayak yedi ve birlikte ağladık bilmiyorum. Ancak annem durmuştu. Enerjisi bitmişti. Bir daha sakın cüzdanıma ve paralara dokunmayın, diye son bir hınçla bağırdı. Bizi bıraktı ve gitti. Kardeşimin gözleri şişmişti ve yüzü kıpkırmızıydı. Hıçkırıyordu sadece. Yere çökmüş öylece hıçkırıyordu. Yanına oturdum ve sarıldım. Ağlamaya yeni başlamış gibi gözyaşlarım şiddetli bir yağmur şeklinde akmaya devam ediyordu. Sonra ağlamam durdu ve kendime geldim. Onu da alıp yatak odasına gittim. Kapıyı kilitledim ve yatağa uzandık. Sonra da uyumuşuz. İşte, böyle Dostoyevski. Hayatımdaki en büyük hatam ve en büyük acı buydu. Bu olaydan sonra 19 sene yaşadım ve hâlâ yaşıyorum. Kendime ve başkalarına daha neler yaşattım, nelere tanık oldum ve bana neler yapıldı dersen binlerce sayabilirim. Ancak hiçbiri bunun kadar tesirli değildi. O gün nasıl biri olacağımı değil, ama nasıl biri olmayacağımı, daha doğrusu olmak istemeyeceğimi görmüştüm. Acı ve sevdiğime yaşattığım acı, empati gücümü besledi. O gün bugündür sevdiğim veya sevmediğim hiç kimseye bu ve buna benzer acılar yaşatmayacağıma karar vermiştim. Gerekirse kardeşime yaptığım gibi suçsuz yere suçun cezasını çekecektim, ama kimseye isteyerek acı çektirmeyecektim. Özellikle benim çekmem gereken acıyı.

— Ah, bağışlayalım, bağışlayalım, her şeyden önce bağışlayalım... herkesi, her zaman bağışlayalım... Kendimizin de bağışlanacağımızı umalım. Çünkü herkes, hepimiz tek tek, ötekinin önünde suçluyuz. Herkes suçlu!

+ Bağışladım, Dostoyevski. Önce annemi bağışladım. Uzun yıllar ondan nefret ettim, ama onu gerçekten anlamaya başlayınca affettim. Ancak kendimi bağışlayamadım. Kardeşime yıllar sonra bu olayı anlattığımda hatırlamıyordu. Ağlayarak anlattım ve affını istedim. Affettiğini söyledi. Gözyaşları ile parıldarken gözleri, gülümsemeye başladı ve tekrar etti. Affettim abi, dedi. İşte, ben de ondan sonra kendimi bağışlayabildim.

— Sevgiden daha değerli ne olabilir? Sevgi, var olmaktan, yaşamaktan daha önemlidir; sevgi varoluşun tacıdır; öyleyse, varoluşun sevginin önünde baş eğmemesi mümkün müdür?


+ : Ben.
— : Kitaptan alıntı, yani Dostoyevski.

Dip Not: İmla hatalarımın canı cehenneme!

Hatice Aydemir, bir alıntı ekledi.
24 Mar 23:24

III
"Seni bir yabancı gibi karşıma alıp
bunun dayanıklı bir şey olmadığını
sürekli kılınamadığını, çünkü aşkın
yapılan bir şey olmadığını,
başlangıçta bir melek konduğunu
sonunda bir kelebek öldüğünü,
yani kısacık sürdüğünü, oysa hayatın
bir korkular ve alışkanlıklar bütünü olduğunu,
bütün bunları sana
nasıl anlatacağım?"

Kim Bağışlayacak Beni?, Birhan Keskin (Sayfa 125)Kim Bağışlayacak Beni?, Birhan Keskin (Sayfa 125)

Orhan Pamuk Okuması Sonrası
Aslında romancı olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan da anlayacaksınız ki romancı olamadım. Şimdi ise burada, çocukluğumdan beri babamla ufak tefek de olsa sorunlar yaşayıp, bir nevi sığındığım bu sessiz evde, saf ve düşünceli bir romancı gibi camdan, az ilerideki bahçede çalışan kuyucu ustası ile çırağını izliyordum. Bu sessiz evimiz İstanbul’un ücra bir köşesinde, 6200 nüfuslu Öngören kasabasındaydı. Küçük ve küçüklüğüne uyacak şekilde de sakin bir yerdi. Sabahları yürüyüşe çıktığımda genelde aynı yerde aynı kişileri aynı meşguliyetleri ile görür, en çok da evimizden biraz ileride olan bir konakta çalışan cüceyi görürdüm, her sabah yaptığı alışverişi sonrası kendisiyle selamlaşır, selam sonrası da yeğeni Hasan’dan olan şikayetlerini anlatırdı. Birde huysuz bir babaanne vardı o konakta, babaanne diyorum çünkü ara ara torunları ziyaret ederdi sadece kendisini ve huysuzluğunu da cüce olan Recep çok iyi kaldırıp işlerini rahatlıkla görürdü. Bahçeden gelen tak tak seslerini duyup, düşüncelerimden sıyrıldığımda ise kuyucu ustasının toprağa bir kazık çakmakta olduğunu gördüm, yanındaki çırağı ise sanki bu işleri ilk kez görüyormuş gibi şaşkınlıkla ustasını izlerken aynı anda da sanki bir erkek evladının hayranlıkla babasını izlermiş gibi bakıyordu. Usta kazığı çakmaya devam ediyor, aralarda da durup çaktığı kazığın sağlamlığını kontrol ediyordu. Eski zamanlarda sondaj makineleri kullanılmıyordu ama şu an izlediğim usta ve çırak da kullanmıyordu. Usta kuyucular bir arazide suyun nereden çıkacağını, nerede kuyu kazılacağını binlerce yıldır sezgiyle buluyorlardı. Bu hünerleri, bazı eski kuyucuların kendilerinde Orta Asyalı şamanlar gibi doğa ötesi güçler ve sezgiler vehmetmelerine, yer altı tanrıları ve cinleriyle konuştuklarını ileri sürmelerine yol açıyordu. Hak veriyor olsak da tabii gülüyor ve geçiyorduk bu konuları. Ama usta ve çırağını izlemeyi de bırakıp Nişantası’ndaki daireme gitmeliydim. Babamla sorunlarım olduğunda geliyorum demiştim ya buraya ama bu sefer ki sorun farklıydı hatta çok farklıydı da diyebilirim. Firdevsi’nin Şehnâmesi’nde dediği gibi, “Tıpkı babasız bir oğul gibi, oğulsuz bir babayı da kimse basmaz bağrına”, çok doğruydu ama en azından bizim sorunlarımız bu şekilde değildi, bu derece ileri değildi. Usta ve çırağın kazık çakma işleri bittikten sonra biraz ilerilerindeki ağacın gölgesine oturmuşlar, poşetlerinden çıkardıkları domates, peynir ve zeytinlerini az biraz zaman önce çırağın sanırım İstasyon Meydanı’ndan getirdiği taze ekmek ve Meltem gazozu ile yemeye başlamışlardı. Meltem gazozu, her ne kadar yerli bir gazoz markası olsa da Coca-Cola ülkeye geldikten sonra, bayilere kredili satışlar yapması, bedava pleksiglas pano, takvim ve hediyeler dağıtmasından sonra fazla satış yapamamaya başlamıştı. Halk da Meltem’in daha ucuz, daha sağlıklı olmasını dinlemeden Coca-Cola içiyorlardı. Okur kızmasın ama kırk yılda bir gazoz içeceksem ben de Coca-Cola içerdim. Bu düşüşe kadar çok iyiydi aslında Meltem, özellikle o güzel Inge isimli Alman mankenini reklamlarında oynatıklarında hemen hemen herkesin elinde vardı, sonra düşüşleri başlamış, ünlü oyuncu Papatya’nın oynadığı reklam filmleri de bu kötü gidişatı durduramamıştı, şimdilerde de işte böyle küçük yerlerde bulunuyordu. Ben de hazır ustalar mola vermişken sessiz evimden çıkıp, Nişantası’ndaki evime gitmek için Chevrolet’imle yola çıkmıştım.

Daireme girdikten sonra her zaman yaptığım gibi öncelikle arka odaya geçmiş, koleksiyonlarıma baktım. Koleksiyonlarım içinde en sevdiklerim ise gözleri karalanmış, eski gazetelerde sanki ayıp şeyler yapmış gibi gözleri siyah bir şerit ile karartılmış vesikalık fotoğraflar, birkaç tane kadın manken kafaları ve tebdil-i kıyafet parçalarımı koyduğum kutuydu. Kutunun içinde ise melon bir şapka, padişah kavukları, kaftanlar, bastonlar, lekeli ipek gömlekler ve boy boy renkli takma sakallar, peruklar, cep saatlerim ve boş gözlük çerçevelerim vardı. Bazan saatlerce bu şeylere bakarak bu şeylerin ve diğer şeylerin masumiyetini düşünür, İstanbul’u ve kendi hayatımı görürdüm. Kravatlı, beyaz gömlekli, alnının üstündeki saçların döküldüğü, gözlerine kalemlerle daireler çizdiğim ellili yaşlardaki bir adamın vesikalığına bakarken telefonum çaldı ve telefonu açtım.

“Evet.”

“Canım, canım, neredesin, nerelerdesin? Günlerdir seni, günlerdir seni arıyorum, ah.”

Sesini çıkaramamıştım hattaki kadının ve bunu kendisine de söylemiştim.

“Sesinizi,” dedi kadın, benim sesimi taklit ederek. “Sesinizi. Bana sesiniz diyor. Ben zaten sesiniz olmuşum.” Kısa bir sessizlikten sonra, kartlarına güvenen usta bir oyuncu gibi “Ben Emine’yim” dedi.

“Tanıyamadım sizi” dedim.

“Canım, canım. Uzun süredir seni arıyordum, unuttun mu yoksa beni, yazılarını okuyorum uzun zamandır da sana ulaşmaya çalışıyordum. Sensin değil mi? Gerçekten sensin, nasıl tanımazsın beni? Unutamazsın ki beni ama sen. Doğruyu söyle bana, bir tek doğruyu söyle. Beni yıllardır sevdiğini söyle, bir kerecik de olsa söyle yeter. On sekiz yıl bekledim, bir o kadar daha olsa yine beklerim ama sevdiğini söyle bana, yoksa hâlâ hatırlamadın mı beni?”

“Sevmiştim” dedim.

“Canım de bana.”

“Canım…”

“Ah hayır öyle değil, içten söyle. Dur istersen şimdi söyleme, adresini ver bana, ver adresini yanına geleyim ve gözlerimin içine bakarken söyle. Öyle de bana canım, bu şekil söyle beni sevdiğini.”

“Hanımefendi lütfen!” Sanki kendim değildim, sanki başkasının telefonu açmış gibi kendimi bilmeden konuşuyordum.

“Aslında o da burada, yanımda. Zorla konuşturuyor beni. Adresini söyle dememe kulak asma, söyleme sakın adresini, seni bulup… Ahhh oh ahhh.”

“Alo” dedim sinirlerim iyice bozulunca, cevap gelmeyince tekrardan “Alo” dedim.

“Benim, ben” dedi sonunda karşıdaki erkek sesi. “Emine dün bana her şeyi itiraf etti. İğreniyorum senden. Senin canına okuyacağım.”

“Kimsin bilmiyorum ama bir de ne olduğunu söylesen ve sonra beni dinlesen.” Dedim kararlılıkla.

“Bırak bunları bırak. Seni ne için öldüreceğim biliyor musun? Bu miskin ülkeyi adam edecek askeri darbeye ihanet ettiğin için değil. Ama darbe yapacaklar diye söylemiştim sana, ordu içinde dinci bir grup olduklarını da söylemiştim. Kars’ta başlayan kapalı, İslamcı kadınların, dinci kadınların intiharları da buna hazırlıktı. Seni öldürme sebebim senin yüzünden rezil olan o yurtseverlik işine girişen o gözü pek subaylarla, sürüm sürüm süründürülen o mert insanlarla sonraları alay ettiğin için, üstelik yazılarında kışkırttığın bu maceraya onlar kelle koltukta girerken ve saygı ve hayranlıkla sana kapılarını ve darbe planlarını açarlarken sen oturduğun koltukta rezil ve sinsi hayallere daldığın için, hatta güvenlerini kazanarak evlerine girdiğin bu alçakgönüllü yurtsever insanların arasında hayallerini sinsice uyguladığın için de değil. Seni öldürme sebebim yıllarca kuruntularını, pervasız yalanlarını sevimli şaklabanlıklar, dokunaklı incelikler ve oturaklı sözler kılığına sokup hepimize, bütün bir millete, en başta da bana yutturabildiğin için öldüreceğim seni. Ve her şeyi, bütün bildiklerimizi unutmamız lazım artık.”

“Dediklerinize bütün kalbimle katılıyorum” dedim. “Şu son birkaç yazıdan sonra bu yazı işinden elimi eteğimi bütün bütün çekeceğimi söylemek isterim.”

“Sus, yeter artık. Namussuz herif. Aldattın, kandırdın hepimizi. Senin ihanetin yüzünden darbe planlarımız boşa gitti ve o tiyatrocu Zaim bozuntusu önderliğinde Kars’ta bu gece, bir tiyatro oyununda bölgesel bir darbe yapacaklar ama bizimkiler yapmayacak bu darbeyi. Askerin içindeki bizim dinci grup yapmayacak, aksine Atatürkçü subaylar yapacak ve Lacivert’i yakalayacaklar. Zaim ise Atatürkçü söylemleri ile dincilere saldıracak. Oysa her şey Mehdi içindi, Mehdi gelecekti. Adresini ver bana.”

Korkmuş telefonu kapatmıştım, telefonun da fişini çekmiştim. Meraklı okur belki şu an benim neden korktuğumu, bunlara neler yaparak sebep olduğumu merak ediyor olabilir, rahat olsun ilerleyen kısımlarda buraları kısa ama detaylı bir şekilde anlatacağım. Şu an o telefon konuşmasındaki korkuyu tekrardan hissediyor ve bu konunun üstüne gitmek istemiyordum. Dışarıdan köpek havlama sesleri geliyordu, bazan bu havlama sesleri hoşuma gider bazan ise rahatsız ederdi ama o akşam üstümde olan korkunun etkisi ile tam olarak neler hissettiğimi bilmiyordum. Evin içinde, elimde sigaramla tur atarken dışarıdan, şimdilerde artık neredeyse tamamen yok olmuş bir ses işittim. Bir adam, bir satıcı, köpek havlamalarının devamında bağırıyordu.

“Boo-zaaaa, iyi boo-zaaaa” diye bağırışını duyunca bozacıya yukarıdan, camdan “bozacı” diye seslendim. “Bekle sen, ben iniyorum aşağı" dedim. Aşağı inerken salonun kapısının yanında yerde duran bavula gözüm kaymıştı. Uzun zamandır açılmayı bekler şekilde orada duruyordu. Babamın bavuluydu ve bana bırakmıştı ve en yakın zamanda da artık açıp içine bakmayı düşünüyordum.

Bozacının yanına indiğimde, bozacıyı aşağıdan yukarı kısa bir süzdüm. Uzun boylu, sağlam ama zarif yapılı iyi görünüşlüydü. Çoğu kadınlarda şefkat uyandıracak seviyede çocuksu bir yüzü, kumral saçları, dikkatli ve zeki bakışları vardı.

“Bozacı, ver bakayım bir boza” dedim.

“Vereyim Abi” dedi.

Üzerimdeki korku bozacıdan aldığım sıcak his sayesinde gitmişti. Nasıl gidiyor işler diye sordum ve kötü olmadığını, en azından evde çorba kaynadığını söyledi. Bilmiyordum evde çorba kaynadığını söylemek kötü müydü yoksa gerçekten iyi miydi.

“Adın ne senin” diye sordum.

“Mevlut Abi” dedi
.
“Mevlut mu yoksa Mevlüt mü?

Güldü, gülüşünde o şefkat ve çocuksu ifade daha da çok belirginleşti.

“Mevlut Abi, Mevlut değil “dedi, gülümsedim ben de cevabına. Yorgun ve korkmuş olduğunu fark ettim ve sebebini sordum.

“Bilmem ki Abi duydun mu demin, köpekler havlıyordu. Severim de itleri ama geceleri sokaklara almıyorlar biz satıcıları, yabancı görüp yanaştırmıyorlar. Isırılmadık mı, kovalanmadık mı her bir şeyi gördüm gecelerde bu itlerden.”

Tebessüm ettim, “Aslında ne kadar sadık hayvan olduklarını gösterir, benimserler sokaklarını ve bir nevi koruma iç güdüsü ile yabancıyı sokmak istemezler” dedim.

“Öyle de Abi, ya biz bozacılar ne yapacağız? Zaten marketlere, şişelere fabrikasyon yapıp soktular bozayı. Böyle olunca da çifte darbe yiyoruz. Sabahları tavuklu pilav satamasam o kaynayan çorba da hiç kaynamaz ya evde. Zaten günah da derler köpek bakmaya. Her akşam benden boza alan, boza almasa da yanına çağırıp sohbet eden hoca efendi var bir tane, ona sorayım ben bir günah mıdır değil midir diye. Ama Allah’ın yarattığı cana bakmak, beslemek neden günah olsun onu da hiç anlamam ya.”

Sevmiştim bozacıyı. “Doğru söylüyorsun” dedim. “Köpeklere şeytan deriz de Kur’an’da geçen mağarada uyuya kalanları, onların yanındaki köpeği, Kıtmir’i hiç düşünmeyiz.”

“Doğru söylersin be Abi,” güldü, kafasını sağa sola salladı. “Hem köpeğin olduğu yere melek girmez deriz hem de cennette köpek var diye yazan Kur’an'ı okuruz, iman ederiz. Ama Edirne yolunda bir kazaya da sebep olmuş bir köpek, ahan da bu arabanın aynısından (gösterdiği arabayı benim arabam diye söylememiştim) bir arabanın önüne çıkmış, genç ve güzel bir kadın da canından olmuş, yanında da sosyetik bir iş adamı varmış.”

“Öyle tabii Mevlut, neler değişmedi ki bu süreçte. Bak sana isminle de ilgili bir şeyler söyleyeyim. Hazreti Muhammed zamanında mevlit okutmak mı vardı? Ölüye kırk töreni yapmak, ruhu için helva ve lokma döktürmek mi vardı? Minareye çıkıp sesim ne kadar güzel, Arapçam nasıl da Arap gibi deyip kibir kibir kibirlenerek, zenne gibi kırıta kırıta makamla ezan okumak mı vardı? Mezarlara gidip yakarıyorlar, ölülerden medet umuyorlar, türbelere gidip putperestler gibi taşa tapıyorlar, bez bağlıyorlar, adak adıyorlar. Şarkı gibi Kur’an okuyorlar. Bu akılları veren tarikatçılar mı vardı Hazreti Muhammed zamanında.”

“Aman Abi, sen çok derinlere girdin, ben bilmem bu kadar derin mevzuları. Dur ben hele bozanı vereyim senin, lafa daldım unuttum.”

Eğilip, bana bozamı hazırlarken cebinden küçük bir tahta kaşık düşürdü. Ses de çıkmamıştı hiç, fark etmemişti de. Bir anı olarak, bu akşamın hatırası olarak koleksiyonuma ekleyeyim diye kaşığı almış, ceketimin cebine atmıştım. Şimdi dikkatli okur burada der ki neden ceket yazdım ve ceketimin cebine diye uzattım, aslında direkt bir şekilde cebime de diyebilirdim. Cebimden bir tane “Yeni Hayat” karamelasından çıkartıp, bozanın ücreti ile beraber Mevlut’a vermiştim.

Bozamı evde içtikten sonra dışarıda yürümeye başlamış, aklıma da geçen Türkan Şoray benzeri bir kadın ile geçirdiğim karlı gecenin aşk halleri gelmişti. Türkan Şoray benzeri kadını düşünerek yürümeme devam ediyor, Vali Konağı Caddesi’nde iki tane otobüsün güm diye birbirine çarptığı kazanın yanında bulmuştum kendimi, sanki biri de içindeki yolcuların cüzdanlarını alıyordu. Bu aralar fazlasıyla olan otobüs kazalarına bir yenisi de Nişantası’nda eklenmiş, bu otobüs kazaların sık olmasına anlam veremeyip, otobüslere de daha fazla durup bakmadan yürümeme devam etmiştim. Bir ara ayağım tökezledi ve düştüm, yaşlı bir amca bana, bir şeyin var mı evlat diye sordu, ben de, var dedim, geçen babam öldü ve yeni gömdük, boktan herifin tekiydi, hep içerdi ve annemi döverdi, bizi burada istemedi, ben yıllarca Viranbağ’da yaşadım dedim. Neden böyle dedim bilmiyordum. İhtiyar da anlıyordu belki söylediklerimin hiçbirinin doğru olmadığını. Ama babam ölmüştü ve bana da kapının yanında duran bavulu bırakmıştı. Alaaddin’in Dükkanı’na geldiğimde burayı sevdiğim için en azından camdan içeri bakayım diye düşündüm ve işte o anda, sanki bir kitap okumuş ve tüm hayatım değişmiş gibi tüm hayatım değişmişti. Belki de dikkatli okur anlamıştır, dikkatsiz okur da bu ne diyor bu kadar satır diye düşünmüştür. Alaaddin’in Dükkanı’nın önünde katilim vurmuştu beni, katil diyeceklerdi artık ona, ama ben de bir ölüydüm artık. Vurulmamın etkisi ile ciğerlerimdeki tüm hava boşalmış, kalp atışlarım durmuş ve ölmüştüm. Dükkanın önünde, soğuk betonun önünde bir cesettim artık. Son nefesimi de vereli çok olmuştu, kalbim çoktan durdu ama alçak katilim, o rezil herif beni vurduktan sonra öldüğümden emin olmak için nefesimi bile dinlemedi, nabzıma da bakmadı, o iğrenç herif çünkü beni öldürdüğünden daha yere düşüşümden emin olmuştu.

Kışın bana yaptıkları
I

Seni bir boşluğa attım
Gövdemi başka gövdeler bilmeyecek artık
Boşluk sesi ol..
Hoşluk sesi ol..

Sonra dönüp üz beni.

Yüzüm yüzünü terk edeli kıştı.
Yeni yeni kıştı. Kollarım kendi
bacaklarımı sarmıştı. Fotoğrafta görünmeyen
ışıklar vardı. Sandalyenin ucuna oturmuştum. Gözlerim bacaklarıma dolanan kollarıma,
sonra bacaklarıma, sonra daha uzağa, salondan
da uzağa,
o yok yere bakıyordu.

Seni bir boşluğa attım
Gitmek üzereydim kalktım
Boşluk sesi ol..
Hoşluk sesi ol..

Gözlerimdeki ay ışığı
Gözlerinin körlüğü içindi.

II

Hadi benim umarsızım
ben ölmek üzereyim
yorgunluğum da öyle
sabrımın son parçasını da yedim
az önce.

Hadi benim suskunum
geçtiğim yılları yaktım ardımda
çocukluğumdan gelirken düştüğüm
o keskin virajdan
sürüklendiğim bu vakte dek
sıkıca tuttuğum
kırık dökük inançlarım bile
ölmek üzere.

hadi benim kırgınım
kışın bana yaptıklarından,
yazın beni öldüren yıldızlarından sonra
yitirdiğim mevsimler değil,
vaktim yok,
baktığım yerleri yaktım
içime ağladığım suları da içtim
az önce.

III

Seni şimdi bir yabancı gibi karşıma alıp
sanki senden bahsetmiyormuşum gibi yapıp
sanki benden bahsetmiyormuşum gibi
hatta bir aşktan bahsetmiyormuşum gibi
fırtınayı ve huzuru anlatacağım sana.

Yılları ve yolları, limanları ve fırtınayı
ve aşkın belki hiç adı geçmeyen kuzeyini
aşkın bu kuzeyden nasıl düşürüldüğünü,
artık sonsuza dek yitirdiğimizi
büyünün bitişini,

hiç gerekmeyen yıllarda huzur,
çok gereken yıllarda da fırtına
nasıl yaşanır onu anlatacağım.

Seni bir yabancı gibi karşıma alıp
bunun dayanıklı bir şey olmadığını
sürekli kılınmadığını, çünkü aşkın
yapılan bir şey olmadığını,
başlangıçta bir melek konduğunu
sonunda bir kelebek öldüğünü,
yani kısacık sürdüğünü, oysa hayatın
bir korkular ve alışkanlıklar bütünü
olduğunu,
bütün bunları sana
nasıl anlatacağım?

IV

Kalbim
ölü mevsimler gibisin
bir şeyin görünmeyen iyi yanları gibi
ama bitti mevsim,
bir başka yolcu yok sana
fark etmez gibisin.

Kalbim
demir masanın küfü, örtünün yırtığı
camın kırığı, patlayan freni hayatımın
kalbim, anla, bitti mevsim
bir başka yolcu yok sana.

Birhan KESKİN