• ANNEM (Babamın mektubu)

    19.04.2010, Perşembe

    Kardeşinin öğretmeni yanında, annene karşı gerekli saygıyı göstermedin. Bunu bir daha yapma Enriko! Saygısızca davranışın kalbime bir hançer gibi saplandı. Birkaç yıl önce çektiğin ağır hastalıkta bütün bir gece, uyumadan beşiğine eğilip soluğuna dikkat eden, seni kaybetmek korkusuyla titreyerek ağlayan ve hıçkıran anneciğinin hali aklıma geldi. Bunları hatırlayınca sana kızmaktan kendimi alamadım. Ağır sözlerle, böyle bir annenin kalbini kırdın öyle mi? O anne ki, seni bir saatlik acıdan kurtarmak için bir yıllık mutluluğunu gömer. Senin için dilenir, hayatını kurtarmak için kendini ölüme atar.

    Hiçbir zaman hatırından çıkarma Enriko! Belki sen de hayatında çok acı günler geçi­receksin. Fakat bunların en acısı, en yürek paralıyanı, anneni kaybettiğin gün olacaktır.

    Hayat savaşı vererek büyüyüp güçlendikten sonra bile onu anacak, sesini duymak ve zavallı güçsüz bir çocuk gibi, onun kollan arasına sığınmak isteğiyle tutuşacaksın. O zaman ona çektirdiğin acıları tâ yüreğinde duyacaksın. Vicdanının sesi seni hep rahatsız edecektir. Ey bahtsızl Anneni üzersen hayatında dirlik-düzenlik umma! O zaman pişman ol­mak, ondan özür dilemek, hatırasına saygı beslemek faydasızdır. Vicdanın, seni hiçbir zaman rahat bırakmaz. Annenin üzüntü ile kaplı iyi ve tatlı yüzünü her hatırlayışta kal­bin acıyla burkulacaktır.

    Hiç unutma Enriko! Anne sevgisi en kutsal bir aşktır. Yazıklar olsun onu ayaklar al­tına alan kötü yaratığa! Annesine sevgi duyan bir katilin bile kalbinde soylu duygular var demektir. Annesini inciten, üzen ve ağır sözlerle onurunu yaralayan en şerefli bir insan bile bayağı bir yaratıktan farksızdır.

    Sana hayat vermiş olan annene karşı, ağzından hiçbir zaman sert ve kinci bir söz çık­masın. Eğer ağzından böyle bir söz kaçarsa, bunu affettirmek ve alnındaki nankörlük kkesini öpüşüyle sildirmek için, seni annenin ayaklarına kapanmaya iteleyen kuvvet, babanın korkusu değil, kalbinin derinliğinden gelen bir duygu olmalıdır.

    Seni severim oğlum! Sen hayatımın yüce umudusun. Fakat annenin değerini bilmedi­ğini görmektense, seni ölü görmeyi tercih ederim. Git ve bir süre beni kucaklamaktan uzak dur. Çünkü, sevgi gösterilerine isteyerek karşılık vermeyeceğim.

    Baban
  • Saat Çini vurdu birden: pirinççç
    Ben gittim bembeyaz uykusuzluktan
    Kasketimi eğip üstüne acılarımın
    Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
    Karanlık her sokaktaydın gizli her köşedeydin
    Bir çocuk boyuna bir suyu söylerdi. Mavi.
    Bir takım genç anneleri uzatırdı bir keman
    Sen tutar kendini incecik sevdirirdin
    Bir umuttun bir misillemeydin yalnızlığa

    Yalnız aşkı vardır aşkı olanın
    Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan
    Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
    Kardeşim olan gözlerini unutamadım
    Çocuğum olan alnını sevgilim olan ağzını
    Dostum olan ellerini unutamadım
    Karım olan karnını ve önlerini
    Orospum olan yanlarını ve arkalarını
    İşte bütün bunlarını bunlarını bunlarını
    Nasıl unuturum hiç unutamadım

    Kibrit çak masmavi yanardı sesin
    Ormanlara ormanlara yüzünün sesi
    En gizli kelimeleri akıtırdı ağzıma
    Şu karangu şu acayip şu asyalı aşkın
    Soluğu kesen ağulayan ormanlarında
    Yaşadım o kısa ve korkunç hükümdarlığı
    Ve çarpıntılı yüreğim saçlarının akıntısında
    Karadeniz'e karışırdı ordan Akdeniz'e
    Ordan da daha büyük sulara

    Geceyse ay hemen tazeler minareleri
    Kur'an sayfaları satılan sokaklardan
    Ölüm bir çeşit sevgiyle uçar
    Ölüm uçar çocuk yüzlere
    Ben o sokaklardan ne kadar geçtim
    Damağımda dilinin yosunlu tadı
    Önce buğulu sonra cam gibi parlak sonra buğulu yine
    Bir takım tavşanları andıran bir takım su hayvanlarını
    Pazartesi günlerini ve haftanın öbür günlerini
    Yani salı çarşamba perşembe cuma cumartesi

    Bir başak ufak ufak bildirir Konya'yı
    O başakta o Konya'da seni ararım
    Ben şimdilerde herşeyi sana bağlıyorum iyi mi
    Altın ölçü çift ölçü ve altın karşılıksız
    Para basma yetkisini Fırat'ın suyunu Palandöken'i
    Erzincan'ın düzünü asma bahçelerin dibini
    Antalya'nın denizini o denizin dibini
    Beş türlü yengeç yaşıyan sularında
    Çağanoz adi pavurya çingene pavuryası ayı pavuryası bir de çalpara

    Bilinir ne usta olduğum içlenmek zanaatında
    Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
    Sen kalabalıkta bulup bulup kaybettiğim kimya
    Yokluğun gayri şurdan şuraya geldi
    Bir günler şölenlerle egemen ülkende
    Şimdi iri gagalı yalnızlıklar dönüyor
    N'olur ağzından başlıyarak soyunmaya
    Bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme
    Çık gel bir kez daha yıkıntılardan
    Çık gel bir kez daha bozguna uğrat
  • Sunday: Sun’s Day. -Pazar. Güneş’in günü,Güneş Tanrıçasının günü,İskandinav mitolojisinde Sól,bazen de Sunna diye geçer

    Monday: Moon’s Day. -Pazartesi. Ay’ın günü,yani Ay Tanrısının günü,İskandinav ismi Máni ve Sól’ün erkek kardeşi

    Tuesday: Tiw’s Day. -Salı. Tyr’in günü,Tyr,bazen Tiw olarak da geçer,İskandinav savaş,adalet ve gök tanrısı,tek elli olarak geçer

    Wednesday: Woden’s Day. -Çarşamba. Woden yani Odin’in günü,İskandinav mitolojisindeki bütün tanrıların kralı,savaş,ölüm,bilgelik,zafer,şiir ve sihir tanrısı

    Thursday: Thor’s Day. -Perşembe. Odin’in günü,Thor’un oğlu,şimşek tanrısı,bazı yerlerde güç ve koruma/dövüş tanrısı olarak da geçiyor

    Friday: Frigg’s Day. -Cuma,Frigg’in günü,Odin’in karısı,sevgi,evlilik ve annelik tanrıçası,herkesin kaderini bildiği söylenir
  • Günler geçti ve O Gün yaklaştı.
    Bir akşam, acayip denklerle dolu acayip görünüşlü bir yük arabası
    Hobbitköy'e girip Çıkın Çıkmazı'ndaki Tepe'yi zahmetle tırmanmaya başladı.
    Bu işe şaşıran hobbitler, ağızları bir karış açık, lambaların aydınlattığı
    kapılarından at arabasını seyre koyuldular. Arabada garip şarkılar
    söyleyen dışarlıklı kişiler vardı: Uzun sakallı, uzun kukuletalı cüceler.
    Bunlardan birkaçı Çıkın Çıkmazı'nda kaldı.

    Eylülün ikinci haftasında başka bir at arabası da günün ortasında,
    Brendibadesi tarafından, Subaşı'ndan geçerek geldi.
    Arabayı yaşlı bir adam tek başına kullanıyordu.
    Uzun gri bir cübbe giymiş, sivri uçlu yüksek mavi bir şapka ve gümüş
    rengi bir boyun atkısı takmıştı. Uzun beyaz bir sakalı ve şapkasının
    kenarından taşan orman gibi kaşları vardı. Küçük hobbitçocuklar
    bütün Hobbitköy boyunca, ta tepenin üstüne kadar at arabasının
    ardından koştular. Tahmin ettikleri gibi, arabanın yükü havai fişeklerdi.
    Yaşlı adam Bilbo'nun ön kapısında yüklerini boşaltmaya başladı:
    Her biri, iri kırmızı bir G harfi ve elf rünü ile işaretlenmiş, çeşit çeşit,
    boy boy havai fişek vardı arabada.

    İşaret Gandalf'ın işaretiydi elbette ki; yaşlı adam da, Shire'daki ünü
    daha çok ateş, duman ve ışık konusundaki becerilerinden kaynaklanan
    Büyücü Gandalf'tan başkası değildi. Asıl işi çok daha zor ve tehlikeliydi
    ama Shire halkı bu konuda hiçbir şey bilmiyordu.
    Onlar için Gandalf, Davet'teki eğlence kaynaklarından biriydi.
    Hobbitçocukların heyecanı da bundandı zaten. "En büyük G!" diye
    bağırıştılar; yaşlı adam gülümsedi. Gandalf Hobbitköy'de ancak arada
    bir görüldüğü ve hiçbir zaman uzun süreli kalmadığı halde,
    çocukların bir göz aşinalığı vardı; fakat ne onlar, ne de en yaşlıların
    haricindeki yetişkinler onun havai fişek gösterisini görmüşlerdi
    – bu gösteriler artık efsaneleşmiş bir geçmişe aitti.

    Yaşlı adam Bilbo ve cücelerin bazılarının da yardımıyla yükünü indirmeyi
    bitirince Bilbo etrafa birkaç kuruş dağıttı. Seyredenler epey hayal
    kırıklığına uğramışlardı, ne bir maytap, ne de bir fişek çıkmıştı ortaya.
    "Dağılın bakayım hemen!" dedi Gandalf. "Zamanı gelince istediğiniz kadar göreceksiniz." Sonra Bilbo ile birlikte içeriye girip gözden kayboldu;
    kapı da arkalarından kapandı. Küçük hobbitler bir süre boşuboşuna kapıya
    bakıp durdular, sonra davet günü bir gelse diye sabırsızlanarak sıvıştılar.

    Çıkın Çıkmazı'nın içinde Bilbo ile Gandalf küçük bir odanın batıya,
    bahçeye bakan açık penceresinin kenarına oturmuşlardı.
    Akşamüstünün ilerleyen saatleri parlak ve huzur doluydu.
    Çiçekler kırmızı kırmızı ve altın rengi parlıyorlardı:
    Aslanağızları, günebakanlar, toprak duvarların üzerine yayılmış,
    yuvarlak pencerelerden içeri burunlarını uzatan latin çiçekleri.
    "Bahçen ne kadar parlak görünüyor!" dedi Gandalf.
    "Öyle," dedi Bilbo. "Gerçekten de bahçeme çok düşkünümdür;
    bahçeme ve aziz, emektar Shire'ın tümüne.
    Yine de bir tatile ihtiyacım olduğunu düşünüyorum."
    "Tasarılarında kararlı mısın yani?"
    "Kararlıyım. Kararımı aylar önce verdim ve hiç değiştirmedim."
    "Çok iyi. Başka bir şey söylemeye hacet yok.
    Tasarladığın şeylere –tasar-ladığın her şeye ama, hatırlatmak gibi olmasın–
    sadık kal; her şeyin hem senin, hem de hepimiz için en iyisi olmasını dilerim."
    "Umarım. Ama ne olursa olsun perşembe günü iyi vakit geçirmeyi
    planlıyorum, eğlenip küçük şakamı yapmayı."
    "Acaba gülen kim olacak?" dedi Gandalf başını sallayarak.
    "Göreceğiz," dedi Bilbo.

    Ertesi gün, başka arabalar da tırmandı Tepe'yi, ardından başka arabalar.
    Yerli esnaf bu işe homurdanmaya başlayabilirdi, ama hemen
    o hafta Hobbitköy, Subaşı ve civardan tedarik edilebilecek her türlü erzak,
    eşya ve lüks şeyler için Çıkın Çıkmazı'ndan siparişler sel gibi akmaya başladı.
    Herkesin hevesi arttı; takvimdeki günleri işaretlemeye, sabırsızlıkla
    postacıyı gözleyip davetiye beklemeye koyuldular.

    Çok geçmeden davetiyeler de yağmaya başladı ve
    Hobbitköy postahanesi kilitlendi, Subaşı postahanesi boğuldu,
    gönüllü yardımcı postacılar işe çağırıldı. Tepe yukarı, Teşekkür ederim,
    mutlaka geleceğim mesajının birbirinden kibar yüzlerce
    çeşitlemesini taşıyan, durmayan bir postacı akışı oluştu.

    Çıkın Çıkmazı'nın bahçe kapısına bir ilan asıldı:
    DAVETLE İLGİSİ OLMAYANLAR GİREMEZ.
    Aslında Davetle İlgisi Olan ya da ilgisi varmış gibi yapanlar bile içeri
    nadiren alınıyorlardı. Bilbo çok meşguldü:
    Davetiyeler yazıyor, cevapları işaretliyor, armağanları paketliyor ve
    kendi kendine gizli bazı hazırlıklar yapıyordu.
    Gandalf'ın oraya gelişinden beri, gözlerden uzak durmaya başlamıştı.
    J. R. R. Tolkien
    Metis Yayınları - The Fellowship of the Ring
  • "Ülke
    Saat Çini vurdu birden: pirinççç
    Ben gittim bembeyaz uykusuzluktan
    Kasketimi eğip üstüne acılarımın
    Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
    Karanlık her sokaktaydın gizli her köşedeydin
    Bir çocuk boyuna bir suyu söylerdi. Mavi.
    Bir takım genç anneleri uzatırdı bir keman
    Sen tutar kendini incecik sevdirirdin
    Bir umuttun bir misillemeydin yalnızlığa

    Yalnız aşkı vardır aşkı olanın
    Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan
    Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
    Kardeşim olan gözlerini unutamadım
    Çocuğum olan alnını sevgilim olan ağzını
    Dostum olan ellerini unutamadım
    Karım olan karnını ve önlerini
    Orospum olan yanlarını ve arkalarını
    İşte bütün bunlarını bunlarını bunlarını
    Nasıl unuturum hiç unutamadım
    Kibrit çak masmavi yanardı sesin
    Ormanlara ormanlara yüzünün sesi
    En gizli kelimeleri akıtırdı ağzıma
    Şu karangu şu acayip şu asyalı aşkın
    Soluğu kesen ağulayan ormanlarında
    Yaşadım o kısa ve korkunç hükümdarlığı
    Ve çarpıntılı yüreğim saçlarının akıntısında
    Karadeniz'e karışırdı ordan Akdeniz'e
    Ordan da daha büyük sulara

    Geceyse ay hemen tazeler minareleri
    Kur'an sayfaları satılan sokaklardan
    Ölüm bir çeşit sevgiyle uçar
    Ölüm uçar çocuk yüzlere
    Ben o sokaklardan ne kadar geçtim
    Damağımda dilinin yosunlu tadı
    Önce buğulu sonra cam gibi parlak sonra buğulu yine
    Bir takım tavşanları andıran bir takım su hayvanlarını
    Pazartesi günlerini ve haftanın öbür günlerini
    Yani salı çarşamba perşembe cuma cumartesi

    Bir başak ufak ufak bildirir Konya'yı
    O başakta o Konya'da seni ararım
    Ben şimdilerde herşeyi sana bağlıyorum iyi mi
    Altın ölçü çift ölçü ve altın karşılıksız
    Para basma yetkisini Fırat'ın suyunu Palandöken'i
    Erzincan'ın düzünü asma bahçelerin dibini
    Antalya'nın denizini o denizin dibini
    Beş türlü yengeç yaşıyan sularında
    Çağanoz adi pavurya çingene pavuryası ayı pavuryası bir de çalpara
    Bilinir ne usta olduğum içlenmek zanaatında
    Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
    Sen kalabalıkta bulup bulup kaybettiğim kimya
    Yokluğun gayri şurdan şuraya geldi
    Bir günler şölenlerle egemen ülkende
    Şimdi iri gagalı yalnızlıklar dönüyor
    N'olur ağzından başlıyarak soyunmaya
    Bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme
    Çık gel bir kez daha yıkıntılardan
    Çık gel bir kez daha bozguna uğrat"
  • Saat Çini vurdu birden: pirinççç
    Ben gittim bembeyaz uykusuzluktan
    Kasketimi eğip üstüne acılarımın
    Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
    Karanlık her sokaktaydın gizli her köşedeydin
    Bir çocuk boyuna bir suyu söylerdi. Mavi.
    Bir takım genç anneleri uzatırdı bir keman
    Sen tutar kendini incecik sevdirirdin
    Bir umuttun bir misillemeydin yalnızlığa

    Yalnız aşkı vardır aşkı olanın
    Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan
    Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
    Kardeşim olan gözlerini unutamadım
    Çocuğum olan alnını sevgilim olan ağzını
    Dostum olan ellerini unutamadım
    Karım olan karnını ve önlerini
    Orospum olan yanlarını ve arkalarını
    İşte bütün bunlarını bunlarını bunlarını
    Nasıl unuturum hiç unutamadım
    Kibrit çak masmavi yanardı sesin
    Ormanlara ormanlara yüzünün sesi
    En gizli kelimeleri akıtırdı ağzıma
    Şu karangu şu acayip şu asyalı aşkın
    Soluğu kesen ağulayan ormanlarında
    Yaşadım o kısa ve korkunç hükümdarlığı
    Ve çarpıntılı yüreğim saçlarının akıntısında
    Karadeniz'e karışırdı ordan Akdeniz'e
    Ordan da daha büyük sulara

    Geceyse ay hemen tazeler minareleri
    Kur'an sayfaları satılan sokaklardan
    Ölüm bir çeşit sevgiyle uçar
    Ölüm uçar çocuk yüzlere
    Ben o sokaklardan ne kadar geçtim
    Damağımda dilinin yosunlu tadı
    Önce buğulu sonra cam gibi parlak sonra buğulu yine
    Bir takım tavşanları andıran bir takım su hayvanlarını
    Pazartesi günlerini ve haftanın öbür günlerini
    Yani salı çarşamba perşembe cuma cumartesi

    Bir başak ufak ufak bildirir Konya'yı
    O başakta o Konya'da seni ararım
    Ben şimdilerde her şeyi sana bağlıyorum iyi mi
    Altın ölçü çift ölçü ve altın karşılıksız
    Para basma yetkisini Fırat'ın suyunu Palandöken'i
    Erzincan'ın düzünü asma bahçelerin dibini
    Antalya'nın denizini o denizin dibini
    Beş türlü yengeç yaşıyan sularında
    Çağanoz adi pavorya çingene pavoryası ayı pavoryası bir de çalpara
    Bilinir ne usta olduğum içlenmek zanaatında
    Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
    Sen kalabalıkta bulup bulup kaybettiğim kimya
    Yokluğun gayri şurdan şuraya geldi
    Bir günler şölenlerle egemen ülkende
    Şimdi iri gagalı yalnızlıklar dönüyor
    N'olur ağzından başlıyarak soyunmaya
    Bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme
    Çık gel bir kez daha çıkıntılardan
    Çık gel bir kez daha bozguna uğrat