• E-book olarak okumak İsterseniz.
    https://www.dropbox.com/...t6y9fos6/isimsiz.pdf

    Her son yeni bir başlangıca gebedir. Bitmek; kimine göre bir son, başkasına göre yeniden doğuştur. Her şeyin sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardır. Geç olsa da öğrendim artık. Şimdi baktığımda geride ne bırakabiliyorum ve siz benden sonrakilere ne verebildim düşüncesi aklımdan biran dahi çıkmıyor. Şimdi veda zamanı ve ben gidiyorum.

    Adım Zöhre, Atatürk toprağa düştüğünde henüz yaşım ikiymiş. Kimliğimde doğum tarihim 00.00.0000 diye yazılı. Belki de hata değildir bu, ne yaşadığım belliydi bu hayatta ne de yaşamadığım. Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğup, orada büyümüş, çiftçi olan bir babanın altı kızından biriydim. Şimdi ise toprağımdan kilometreler ötesinde yummaktayım gözlerimi.

    Ereksiyon halinde dolanan beyinlerin bir atımlık orgazmı olan benim hayatım!

    Bu bir başlangıçtı. Evveliyatımız nedir ne değildir bilemem. Lakin armut yetiştirir, üzüm devşirirdik topraktan. Hasat zamanı geldiğinde ise tabiat yüzümüze güler ve ocağımızı şenlendirirdi. Silik bir babanın kızıydım ben. Ağzı olup dili olmayan, zayıf, Anadolu insanından hallice saf bir adamdı babam. Bağımız bahçemiz ise iki kuşak öteden büyük dedemlerden bize yadigârdı. Her geçen kuşakta toprağımız çoğalacağına, azalıyordu. Ben ise altı kardeşten ikinci sıradakiydim. Ablam Zahide küçükken havale geçirmiş, evde yapılan yanlış müdahale sonucunda konuşma yeteneğini kaybetmişti.

    Yozgat Yerköy’den Çiçekdağı’na göçen ata dedelerim, sadece hanelerini taşımışlar doğduğum bu eve. Ev dediğime de aldanmayın sakın. Yarı kerpiç, yarı kesme taş ve geri kalanı ahşaptan olan, büyük bir sofaya sahip, yan eşiğinden ahıra kapısı açılan üzeri her kış Kırşehir ayazını bedenimizde hissettiren bir çatıya sahipti. Nem, börtü böcek evimizin daimi misafirleriydi. Annemin asıl ağrılarının müsebbibi de hanemizin bu denli derme çatma olmasındandı. Bağ ve bahçelerimiz ise evimizden bir saat yürüme mesafesinde Yerköy kazasına daha yakındı. Yaz aylarında hasat için bir ay boyunca sürekli bazı at arabası bazı ise yayan arşınlardık bu yolu. Şimdi ki gibi çift şeritli kocaman değildi yol elbet. Keçi yolundan biraz büyükçe, kışın balçıktan adım atılamaz, yazın ise yumuşak toprağından dolayı adım atmak öyle kolay olurdu. Yumuşak toprak sayesinde ayağımızdaki naylon ayakkabılar, esem sport tadı verirdi ayaklarımıza.

    Bağımız bereket bu senede salkım salkım yeşil, siyah üzümlerle doluydu. Bir metreyi bulan üzüm ağaçlarımızın boynunu bükmüştü meyvesi olan üzümler. İnsanda böyle miydi acaba evlatlarda ana babalarının boynunu büker miydi? Bazı istisnalarda vardı demek ki; ana ve babalarda bazen evlatlarının boynunu bükerdi. Selelerimiz açıldı, doldukça dolu üzümlerle. Güneş alabildiğine tepedeyken, heybeti ile dağları kıskandıran “badal*” ağacının – badal küçük kardeşimin ağaca koyduğu isimdi. Gövdesi o kadar büyük ve merdiven şekli olduğundan badal olarak da kaldı. – önüne toplandık. Örtülerimiz serildi, bohça halinde hazır ettiğimiz yiyeceklerimiz örtünün üzerine hazırladık. Halkayı tamamladık ve ilk öğünümüzü başladık dürmeye. Bu benim son çalmağa* ekmek bandığım tebessüm dolu son öğünümdü.

    - Sıracalı* Memet nörüyon.
    - Nöriyim, sen nörüyon.
    - Nörek. Merkeze bibimgilin gobel geldi. Onunan eve gideriz.
    - Gel hele soluğnan.

    Geldi kuruldu soframıza Muhtar, yanında ise halasının büyük oğlu Yaşar. Ankara’da okurmuş, bu sene mezun olup, İstanbul’a anasının yanına gidecekmiş, diye her bir şeyi anlattı Muhtar. Sonra bana baktı; “Memet, bu senin Zöhre mi? Ne yaman büyümüş, evlenecek yaşa gelmiş, habarın var mı?” dediğinde yüzüm alev aldı. Ellerimi kucağıma kenetledim, tırnaklarım derime battı, hiç acı hissetmedim.
    - Aşamınan size gelemde bir konuşşak Memet!
    - Başımınan Muhtar.

    Akşam dokuz olmadan Muhtar ve Yaşar kapımıza dayandı. Çaylar içildi, cigaralar sarılıp sarılıp tüttürüldü. İçeri de odaydık biz, anam ve kardeşlerimle. Babam seslendi “Zöhre az buyana bah,” diye, koşup durdum önünde. “Muhtar seni kendine karı etmek ister,” dedi. Dondum kaldım. Nefesim düğümlendi boğazıma, babamdan dahi beş yaş yukarı olan Muhtar beni kendisine karı etmek istermiş. “Ne dersin,” diye sordu babam. Ne diyebilirdim ki; boynum büyük, tırnaklarım etime batırarak bekledim önlerinde. “git,” dedi babam. Ben hareket edip, adım atamıyordum. Anam gelip omuzlarımdan tutup, beni içeri odaya aldı. Yirmi sekiz gün konuşmadım, odadan dışarıya adım atmadım.

    30 Mart 1952 tarihinde yaşım daha on altı olmadan gelin oldum. Gelinliksiz, düğünsüz gizli bir imam nikâhı ile Muhtar’ın karısıydım artık. Dilim hala çözülmemişti, istedikleri günden beri tek kelime etmemiş, gün yüzüne dahi çıkmamıştım. Muhtar ise üç sene evvel karısını yitirmiş, kırk sekiz yaşında, göbeği kendinden önde giden, tıknaz, boğazının altında bir yağ tabakası olan, kısaca bir adamdı. Alıp götürdü beni kendi hanesine. Evi bizim evimizden daha büyük ve gösterişliydi. Hizmetine bakan bir yaşlı kadın ve hala Muhtar’ın evinde kalan Yaşar daha dönmemişti okuluna. Evin arkasında küçük bir de bahçe vardı. Bütün zamanımı o bahçede getirir, orada yeşeren çiçeklerle konuşur, hepsini bağrıma basardım.

    Bir gece uyurken kapını usulca açıldığını duydum. Zaten tedirgin uyuyor, en ufak bir seste irkilerek uyanıyordum. Hem daha çocuk denecek yaştaydım. Korku henüz bitmemişti içerimde, ürkek kalbim en ufak terslikte içine kapanır, elimi ayağımı dondurur, hareket dahi ettirmezdi. Bu gece burada oluşumun dokuzuncu gecesiydi. “Korkma benim,” dedi Muhtar. Yatakta donmuş, kaskatı olmuştu bedenim. Usulca sokulup, ilişti yatağın kenarına. Soğuk eli, önce yüzüme değdi, sonra boynuma doğru inmeye başladı. Korkudan nefes alamıyor, karnıma sayısız sancılar giriyordu. Nefesi yüzüme değdikçe iğreniyordum kendimden. Tütünden sararmış bıyıkları adeta çiziyordu tenimi, dudakları değdikçe ardından bir ıslaklık bırakıyor, derime pis kokulu bir katman daha ekliyordu. Hızlı bir şekilde kendini soymaya başladı, bedenimdeki elleri canımı acıtmaya beni yakmaya başlamıştı. Birden üzerime düştü, altından çıkmaya çabaladım, ancak elleri ile omuzlarımdan yakalayıp, bedenine hapsetti beni. Diğer eliyle etekliğimi yukarılara çekip, sımsıkı kapattığım bacaklarımı aralamaya çalıştı, başardı da. Güçsüz bacaklarım iki yana ayrıldı, soğuk bedenini hissediyordum her yerimde, bir kez daha kaçmaya yeltendim ama faydasız, gücüm yetmiyordu ona. Bedenimden sıyırdı iç çamaşırımı ve kendi donunu da itekledi aşağılara doğru. Yeniden yüklendi üzerime yüzüm iyice ıslanmıştı gözyaşlarımla, nefesim ise ağlamalara dönüşmüş, hırıltılı bir şekilde çıkıyordu ağzımdan. Muhtar daha sıkı tuttu beni ve bacaklarımın arasında anlık bir sıcaklık hissettim. Hırıltılı bir şekilde düştü yanıma titreyen bedeni. Hemen elimle yokladım bacaklarıma değen sıcaklığı, kaygan bir soğukluğa dönüştü parmaklarımın ucunda. Elimi burnuma getirip koklamaya çalıştım, bir nefes çekince burnumdan, iğrenç kokulu kaygan bir şeyin midemi bulandırmasına sebep oldu. Kendimi attım yataktan aşağıya. İçimden sessiz ağlamalarımı artık tutamaz oldum ve haykırışlarım gözyaşlarım ile birleşti. Umudumu söndürdüler.

    Kaç saat öylece kaldım bilmiyorum, içim geçmiş uyumuşum. Gözlerimi açtığımda Muhtar başımda bir ayağı üzerine durmuş, diğer ayağı ile beni dürtüklüyor. “Uyan be, sabah oldu.” deyip, ardından “sakın ola geceyi kimseye anatma, ardımdan Muhtar körpeyi gördü, kuyuya düşmeden salıverdi iliklerini dedirtmem,” dedi. “hele birinden duyarım, kırarım senin bacaklarını, keserim dilini bir daha heç sesin duyuraman.” Yine tıkandı boğazım, nefessiz kaldım. İki hafta hiç ilişmedi bana. Bende sadece yemekten yemeğe görüyordum kendisini. Arada odaya uğruyor, bir iki cümle tüketip, ardını dönüp gidiyordu. Onlar evden çıkınca bende arka bahçeye geçip, çiçeklerle, hayvanlarla konuşup, biraz olsun içimdeki sıkıntıyı atıyordum bedenimden. Yeni evimde hayat bulduğum tek yerdi burası.

    - Ağlamaların yersiz. Güzel kadınsın bence bir çaresine bakıp, uzaklaş buralardan.
    - … (ses çıkmadı benden, Yaşar benimle bu güne kadar hiç konuşmamıştı.)
    - Anca susarsın. Hadi aç ağzını da şu çiçekler kadar bende nasipleneyim dilindeki serinleten sudan. Dün gece odanın kapısı açıktı, üzerin açılmıştı. Bakma yazın geldiğine buralar geceleri çok serin olur, hasta edersin kendini. Dikkat et kendine.
    - … (yine ses çıkmadı benden. Başım önümde susuyordum.)
    - İnsanı kendine çeken bir tarafın var. Muhtar gibi bir adama karı olmak hiç hoş iş değil. Sen çok ama çok daha iyilerine layıksın.

    Her cümlesinde daha da yaklaştı yanıma ve oturdu. Ben kendimi iyice kenara ittim. Ben köşeye çekildikçe o üzerime geldi. Ellerini uzattı bana doğru, hemen yerimden ayağı kalkıp içeriye doğru koşmaya başladım. Kapı eşiğinden adımı tam içeri atacakken sırtımdan yakalayıp çekti beni. Yere düşmemek için kapı eşiğinden tutundum. Yaşar ardımdan sarıldı bana. Çırpındım birkaç kere, kurtulamadım. Bağırmaya başladım hemen. Eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı, beceremedi. Sesimi kesemeyince yüzüme seri bir şekilde yumruk atmaya başladı. Her vurduğunda bedenime değen yerden acıdan daha fazla çıkan kanın sıcaklığını hissediyordum, yumruğun sertliği ile yarı baygın bir hale geldim. Elleri boğazıma düştü, nefesimi kesmeye başladı. Yüzüm kızardıkça, nefessiz kaldığımı hissettikçe daha da sıkıyordu boğazımda olan ellerini. Sonunda kafamı eşiğe vurdu. Tepemdeki acıyı bir saniye dahi hissedemeden yıkılıp kaldım. Nefes alıyor, korkuyor ama hareket edemiyordum. Muhtar’ın beceremediğini Yaşar üzerine vazife edermişçesine saldırdı üzerime. Gözlerim kapandı, bu da bir başlangıçtı. Yıkılıp giden, eriyip biten bir ömrün başlangıcı.

    Ölmenin günah olduğunu bilmeseydim bu saatten sonra bir an dahi yaşamazdım.

    Uyandığımda üzerim yırtılmış, kan revan içerisindeydim. Kasıklarımdaki ağrıyı başka bir ağrı bastırıyor, gözlerimi araladıkça yeni ağrılar fark edip eskini unutuyordum. Kafamı sola doğru çevirdiğimde üzeri çamur içerisinde yüzüstü yatan Muhtar’ı gördüm. Gözlerimi tam açamadan tekrar bir baygınlık geçirip, sızdım.

    Yüzüme değen tekmenin acısıyla yeniden açtım gözlerimi, Muhtar çıldırmış bir halde “Oruspu, kahpe,” diyerek savuruyordu tekmelerini bedenime. Darbeler iyice sarstı, karnıma gelen tekmeler soluksuz bıraktı beni. Sonra elimden tuttu, yerlerde sürükleyip kapının önüne attı. Bir erkeğin orospuluğu yine bir kadına mal edilmişti. Kadında mağduriyet yoktu o yıllar, bütün yasalar erkekler lehineydi. Ne bir muhakeme ne bir yargı. Dildeki tek kelime istekli ya da isteksiz “orospu.”

    Bir hafta ağrılarımla sürünerek gezdim bahçelerde, bağlarda. Ot ile ağaç kovuğu ile beslenmeye çalıştım. Yediklerimi de ardın sıra kusuyordum. Eziklerim iyileşmeye yüz tutmuştu, yüzümdeki yaralar kabuk bağlamış, acısının yerine tatlı kaşıntılar ile huysuzlandırıyordu beni. Babamın evine dönmeyi birçok kez düşünmüştüm ama bir türlü affedemiyordum onu. Ne kadar zaman geçti bu şekilde bilmiyorum ancak Yaşar beni buldu. Tekrardan üzerime atılıp, yumruklamaya başladı. Kapanan yaralarım yeniden açılmaya başladı. Yüzüm yine kanlar içerisinde kaldı. Sonra sürükleyerek atın üzerine bindirip beni iki günlük yola düştük. Bir müddet bilmediğim birkaç yerde konakladık. Herkesle ahbap olduğu kesindi. Herkes tebessümle karşılıyor evine buyur ediyordu. Yaşar ise yorgun olduğunu rahatsızlık vermek istemediğini söyleyip, yeni cümle kurmalarına izin vermeden uzaklaşıyordu yanlarından.

    Yaşar’ın istediği bir şekilde beni İstanbul’a götürmekti. Jandarmalar ise buna bir türlü izin vermiyor, girdiğimiz yollarda gördüğümüz zaman yolu değiştiriyorduk. Ne tarafa sapsa kalabalık bir alan görse yönünü başka tarafa çevirip, oradan uzaklaşıyordu. Bir mağaraya sığındık en sonunda. İkimizde baya yorgun düşmüş, açlıktan ve susuzluktan adım atacak halimiz kalmamıştı.
    - Neresi burası. Beni nereye götürüyorsun.
    - İnönü Mağarası burası. Ankara.

    Kaçmak sürekli aklımın bir kenarından geçiyordu. Cesaret edemiyor ve her fırsatta yorgun bedenimle yüz yüze geliyordum. Bulunduğumuz yer akşam karanlığının çökmesiyle iyice karanlığa gömülmüştü. Öteden gelen hayvan sesleri iyice karamsarlığa sokuyordu beni. Sırtımı dayayıp mağara duvarının kenarına, oturdum. Açlığın verdiği uyku yoksunluğu ile gözlerim iyice kapanmaya başlamıştı. Sanırım dört saat kadar uyumuştum. Etraf iyice sessizleşmiş ve karanlık daha da fazla çökmüştü. Elimin altında kaya parçalarını aramaya başladım. Avucuma zor sığdırabileceğim bir kaya parçası parmaklarımın altında durduğunu fark edince, usulca elimle kavramaya çalışıp, kucağıma doğru çektim. İki elimle taşa sıkıca sarılıp, göz ucuyla Yaşar’ı izliyordum. Sırtı bana dönük, soluna doğru kıvrılmış uyuyordu. Ayaklarımı topladım, dizlerimin üzerine kalkıp, sert zemine değen dizlerimin acısını dişlerimde hissederek dizlerimi hareket ettirip Yaşar’a yaklaşmaya başladım. Yedi sekiz adımda bir kol mesafesi kalana kadar yaklaştım. İki elimi de kullanarak taşı kafamın üzerine kadar kaldırdım ve bir hışımla Yaşar’ın kafasına doğru indirdim. Önce taştan tok bir ses, ardından Yaşar’dan bir bağırtı koptu. Hemen geriye doğru çekildim. “Orospu omuzumu çıkardın,” diye ayaklandı. Bir eliyle omuzunu tutuyor, diğeriyle belindeki kayışı çıkarmaya çalışıyordu. Çok çekmeden kayışı söküp aldı belinden. Eline dolayıp üzerime atıldı. Kayışın metal kısmı havaya kalktı ve o karanlıkta sanki bir ışık şöleni gibi parlayan metal kısım hızla bana doğru yaklaşmaya başladı. Kafamı korumaya çalıştıysam da ilk darbeyi kafamdan aldım. Yüksek bir tok ses ile kafamda paralandı kayışın metali. Yere yığıldım. Hemen bacaklarımı karnıma doğru çekip, ellerimle kafamı korumak istedim. Ancak kayışın vızıltısı dinmiyordu. Sürekli bir hareketle kafama, sırtıma, belime iniyor, her darbede çığlığım karanlıkta yitip gidiyordu. Çok çekmeden acıdan bayıldım.

    Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Üstüne bir de yeşermiş çiçeklerin enfes kokusu esiyordu mağara eşiğinden içeri doğru. Umut mu? Onu söndürdüler. “Güzelliğine dua et, yoksa bir daha gözlerini açamazdın,” diye içeriden Yaşar’ın sesi geldi. Hemen ayaklanmaya yeltendim. Ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Hareket dahi edemedim. Yanıma yaklaşıp ellerimi çözdü, önüme yiyecek bir şeyler koyup, az ileride karşımda kendini yere bıraktı. Güzellik? Demek ki yaşamama sebep olan güzellikti. Peki ya bu başıma gelenlerin sebebi neydi? Oda mı güzellikti. Çok sonraları bir yazarın kitabında güzellikle alakalı bir paragraf okumuştum. O zaman idrak ettim güzelliğin insanlara vereceği zararları. Azra Kohen’di bu yazar. Güzellik tanımı ise: “Güzellik. Karakteri önemsizleştiren zehirli bir etkiydi. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden, öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şeydir.” Benim başıma gelenler ise bu tanıma çok iyi bir şekilde uyuyordu.

    - Birazdan buradan çıkıp, Ankara’ya gideceğiz. Sanırım akşama kadar Ankara’da oluruz. Kaldığım evde iki arkadaşım daha var. Biraz orada kalır daha sonra İstanbul’a doğru hareket ederiz. Geri dönecek bir yerin yok. Eğer ki ters bir şey yaparsan, biliyorsun ki canın yanacak. Artık cebelleşmeyi bırak ve kendine zarar verdirmeden başımızı sokacağımız bir yer bulalım. Eğer beni anladıysan kafanı salla. Yok, anlamadıysan bak kayış hemen yanı başında. İstersen baştan alalım her şeyi.

    Ses etmeden başımla onayladım. Daha sonra çıktık mağaradan ve Ankara istikametine doğru yol almaya başladık. Dediği gibi de oldu. Güneş batmadan Ankara’ya varmıştık. Büyük binaların gölgesinde sapa sokaklardan geçerek şehrin diğer köşesinde bulunan bir mahalleye girdik. Çocuklar kirli üstleri ve dağınık saçlarıyla tozlu sokaklarda koşturuyor, bağırarak oyunlar oynuyorlardı. Bizi görenler uzunca bakıyor, yüzümüz onlara dönünce kaldıkları yerden devam ediyorlardı uğraşlarına. Dört katlı bir binanın bahçesinden girip, giriş kapısına yöneldik. Cebinden anahtarı çıkarıp açtı kapıyı. Üçüncü kat dedi. İlk defa zeminden yüksek bir eve giriyordum. Şaşkınla etrafı gözlüyor, tanımaya çalışıyordum. Evin içerisi dağınıktı. Dergiler, kitaplar, bilmediğim boş şişelerle doluydu her taraf. Basık bir duman kokusu içeriye hâkimdi. Salonu geçip odanın kapısını açınca iki kişinin içeride uyuduğunu gördüm. Anlaşılan sesten rahatsız olmamışlar uykularına devam ediyorlardı. Yaşar beni bir odaya götürdü ve burada dinlenebileceğimi söyledi. Odanın içerisi beyaz badanası yer yer rutubetten atmış, bazı yerlerinde badana kalıntıları tümsek oluşturmuş, kasvet dolu bir odaydı. İçeri de eşya adına hiçbir şey yoktu neredeyse, yerde bir yatak, hemen az ilerisinde ise iki kişinin zor oturabileceği ahşaptan yapılmış iskemle tarzı bir oturak. Penceresi arka bahçeye açılıyor, ancak pencereyi de arkadaki başka bir bina kapatıyordu. Tek bir perdesi vardı. Koyu, siyah bir perde. Kapalıyken odanın loşluğunu iliğinize kadar hissettirecek bir koyulukta. Ekşimsi koku ise sürekli burnumu tıkıyordu. Yatağın köşesine ilişip oturdum.

    Bir zaman sonra içeriden sesleri gelmeye başlamıştı. Yaşar’ın arkadaşları uyanmış, Yaşar ise başından geçenleri anlatıyordu. Beni Muhtar babamdan bir küçük verimsiz bahçe ve iki tavuk vererek almış. Bunu duyduğumda babama olan kinim daha da arttı. Nasıl olurda kendi kızına bunu reva görebilirdi? Ya annem neden hiç sesini çıkarmamıştı? Gerçi annemde babamdan on sekiz yaş küçüktü. Acaba annemin de benim gibi bir hikâyesi var mıydı? Tekrardan konuşmaya başladı Yaşar. Hakkımda düşünceleri varmış, biran önce parayı bulmalı ve façayı düzeltmeliymiş, diye devam etti. Bu söylediklerinden pek bir şey anladım. Sonra bir arkadaşı “Ulan Gavat Yaşar hep de gider en iyisini avlarsın! Bari bize de bir şeyler düşer mi bundan, sen ondan haber et hele?” Ankara dışında Talebe Yaşar, Öğrenci Yaşar Ankara’da ise Gavat Yaşar! Kaldığı yerden devam etti Yaşar. “İstanbul’a götürüp Terzi Manukyan’a güzel bir bedel karşılığında bırakabilirim. Çok riskli bir yolculuk ama değer. Önce kızı bir tavına getirmek gerek.” Anlamadığım isimler ve kesik kesik gelen sesi duymakta çok zorlanıyordum. Kapıya yanaşıp kulağımı iyice dayadım. Konuşma bitmişti. Sonra odaya doğru yaklaşan sesleri duyunca hemen kendimi yatağa ulaştırıp, oturdum. Kapı açıldı.

    - Aç mısın? İstediğin bir şey var mı?
    - Yıkanmak istiyorum.
    - Banyo hemen karşıdaki kapı. Orada yıkanabilirsin.
    - Hayır, siz içerdeyken yapamam.
    - Korkma ben yanındayım.
    - Hayır yapamam.
    - Peki. Biz birazdan dışarı çıkacağız. Yiyecek ve giyecek bir şeyler getireceğim. O arada sende girip yıkanabilirsin. Sakın camlara çıkayım ya da başka bir şey yapayım deme. Bir arkadaşım evin etrafında kalacak ve kapıyı üzerine kilitleyeceğim. Banyo kapısının arkasında da anahtar var. Sende oradan kilitleyebilirsin.
    - Tamam.
    - İstediğin bir şey yok değil mi? Eminsin.
    - Yok.
    - Tamam. Ben kararınca bir şeyler almaya çalışırım.

    Kaynar suyun altında iki saat kaldım. Defalarca tenimi kazırcasına yıkandım ama temizlenemedim. Bedenimin kiri akıyordu ama ruhumdaki kir bir türlü suya karışıp dağılmıyordu. Beton zemine oturdum, hıçkırarak ağlamaya başladım. Daha on altı yaşımdaydım ve bunlar bana çok ama çok fazlaydı. Evimi, kardeşlerimi özlemiştim. Sanırım babamı dahi özlemiştim. Gözyaşlarım banyodaki ıslaklığa karışarak, zemindeki delikten akıp gidiyordu. Birden kapı açıldı. Hemen ayaklandım. Banyo kapısına yönelen sese kulak kesildim, korkuyordum. Yaşar kapıdan seslendi “ben geldim, birkaç eşya ve kıyafet aldım sana. Kapının yanına koyuyorum. Benim biraz işlerim var. Akşam olmadan gelirim.” dedi ve açık kapıdan çıktı gitti. Biraz içeride bekledikten sonra hemen kapıya koştum. Açmaya çalıştım, kilitliydi. Açılmadı. Odadaki camları gezdim. Aşağı inmek için çok yüksekteydi. Sonra Yaşar’ın getirdiklerine baktım. Temiz kıyafetlerdi. Odaya götürüp yatağın üzerine saçtım. Giyindikten sonra yatağa girip, üzerimi örtüyle kapattım. Saatlerce uyudum.

    Gözlerimi uykudan aldığımda vakit öğleni bir saat geçiyordu. Çekilen acıların yorgunluğu öyle bir hal almıştı ki bende uykudan o derece kaçıramamıştım gözlerimi. Odadan çıktığımda evde kimseler yoktu. Mutfakta yiyecekler hazırlanmış, öyle bırakılmıştı. Hızlı bir şekilde acıkan karnımı doğurdum. Evin içerisinde dolaşıp, sağı solu karıştırdım, bir şeyler bulup kendimi buradan kurtarmam gerektiğini biliyordum. Dışarıdan gelen çocuk sesleri dikkatimi çekti, hemen pencereye yanaştım. Amaçsızca bir aşağı bir yukarı koşuyorlardı. Tebessüm hiç düşmüyordu yüzlerinden, düşmesindi zaten. Baktıkça kalbimi hissediyor, içimdeki çocuk biraz daha coşkulanıyordu. Bende koşmak istedim rüzgârı ardıma alarak, küçükken kardeşlerimle az mı oynardık sofada, bahçede. Kapı kilidi döndü. Hemen uzaklaştım camdan. Tam odaya geçmeye çalışırken Yaşar girdi kapıdan içeri.

    - Oooo! Uyanmışsın.
    - Evet, öğlene doğru uyandım.
    - İyi dinlendiğine sevindim. Yüzündeki yaralarda gitti sayılır.
    - Biraz daha iyiyim.
    - Bu gece çok daha iyi olacaksın, sana bir sürprizim var. Biriyle tanıştıracağım seni.
    - Tamam.

    Mutfağa geçip, akşam için bir şeyler hazırlamaya koyuldu Yaşar. Ben ise camın kenarında seyrediyordum sokağı. Ara sıra bana sesleniyor, her şeyin iyi olacağını, köy yerinde yaşamaktan daha mesut bir hayatın beni beklediğinden bahsediyordu. Yine anlayamayacağım cümleler kuruyordu. Bense hiç oralı olmuyor, sadece zamanın biran önce bitip yitmesini istiyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Yaşar mutfaktan çıkıp yanıma geldi. “Bana güven,” deyip anlımdan öptü ve odaya girdi. Banyoya koşup hemen anlımı yıkadım, havluyla kazırcasına tenimi kuruladım. Hemen koşup kapıyı yokladım tekrardan, kilitliydi. Yeniden döndüm içeriye. Uzunca bir süre geçmeden kapı üç kere tıklandı. Yaşar hemen koşup kapıyı açtı. İçeriye irice bir adam girdi. Yaşar ile tokalaştılar, içeri buyur etti. Büyük odaya geçip, sohbete başladılar. Odaya hâkim olan tekli koltuğa oturmuş, Yaşar’ı tam karşısına almıştı. Kumaş lacivert takım elbisesi vardı üzerinde. Beyaz gömleği iri vücudunu gösterircesine ceketinin düğmelerini zorluyordu. Rahatsız oldu ve ceketinin ön düşmelerini açıp, iyice yerleşti koltuğa. Seslendi Yaşar’a “kız nerde, gelsin.”

    - Zöhre.
    - Zöhre mi?
    - Hayır, Necip Bey şaşırdım kusura bakmayın ismi Alev.
    - Merhaba Alev, ben Necip.
    - Merhaba ağabey. Hoş geldiniz.
    - Yaşar ne diyor Alev Hanım.
    - Az müsaade edin Necip Bey, hemen geliyoruz.

    Yaşar beni kolumdan sıkıca tutarak diğer odaya götürdü. Bir sürü dil döktü ve büyük para kazanacağımızı, durumu idare etmemi, ayrıca ağabey dememe mi, isminin Necip olduğunu, söylerken Bey sıfatını kullanmamı, Ankara’nın sayılı büyük fabrikalarının varisi olduğunu anlattı. Adam sadece seninle bir akşam yemeği yemek istiyor. Lütfen saygıda kusur etme ve Necip Bey’e eşlik et. Daha sonra yeni aldığı elbiselerden birkaç tanesini önüme attı. Giy bunlardan birini ve hemen yanımıza gel.

    Hangisini denediysem bir tarafım açık, çıplak kalıyordu. Utandım, çıkamadım karşılarına. Yeniden Yaşar geldi, “hadi ne bekliyorsun, daha ne kadar bekleyeceğiz seni, bak hala giyinmemişsin.” deyip üzerimdekilerini çıkarmaya başladı. Eline aldığı bir tane elbiseyi baştan salma giydirdi. Kolumdan tutup sürüklercesine diğer odaya götürdü. Bizi görünce Necip ayağı kaldı.

    - Vay beklediğimden de harikaymış. Çok güzelsiniz Alev Hanım.
    - Sağol, Necip A… - kolumu sıkan Yaşar’ın verdiği acıyla – Bey.
    - Necip Bey ben çıkıyorum yarın sabah görüşürüz.
    - Tamam Yaşarcım. İyi akşamlar sana.
    - Buyurun Alev Hanım masaya geçelim. Bana eşlik etmeniz inanın beni çok mutlu edecektir.

    Yaşar’ın donattığı masaya geçtik. Necip gözlerini üzerimden ayırmadan yiyeceklerin tadına bakıyor, ardından içkisinden bir yudum alıp, yeniden beni izlemeye koyuluyordu. Bir insanın başka bir insanla yemek yemesine para ödeyeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Bulunduğum konum ise bunu ispatlar nitelikteydi. Hemen yemeğin bitmesini ve odama geçip uyumayı düşlüyordum. Lakin böyle anlar saatler inat edip ilerlemiyordu. Necip anlamadığım dilde bir dünya söz tüketiyor, gözleri ile sürekli beni rahatsız etmekten çekinmeden bakıyordu. Masadan kalktı cama doğru yürüdü, gideceği için mutluydum artık. Gitmesini de çok istiyordum. Sonra masaya döndü, kendi yerine geçmeden yanıma gelip, çeneme elini uzattı. Refleks olarak kafamı çevirdimse de çenemde yakaladı. Yüzüme baktı. “Çok güzelsin Alev, söylenenden çok daha güzelsin, senin için verdiğim otuz bin lirayı hak ediyorsun,” deyip, elimden tutup ayağı kaldırdı beni.

    - Hadi odaya geçelim Alev.
    - Ne odası Necip A… Bey.
    - Ne demek ne odası, senin bir geceliğine ben otuz bin lira para verdim.
    - Nasıl?
    - Bu gece benimle ilişkiye girip, bana eşlik edeceksin. Yaşar ile böyle anlaşıp, görüştük. Şimdi daha fazla koparmak için naza çekme ve geç şu odaya.
    - Lütfen çıkın gidin buradan.
    - Geç dedim sana.

    Son cümlesinden sonra yüzüme indirdiği tokat duvara kadar savurdu beni. Bey diye ahkâm kesen adam içerisinde biriken acizliğin kurbanı olup, kendinden güçsüzü ezecek kadar merhametsizdi. Kaçmaya yeltendim, yakaladı beni ve ardından yeniden vurdu suratıma. Kanın dudaklarıma aktığını, hatta dudağımın patladığını hissedebiliyordum. Kolumdan tutup sürükleyerek yatağa kadar götürdü. Fırlattı bütün gücüyle yatağa, ardından kendi de geldi. Üzerimdeki elbiseyi yırtmaya, diğer yandan kendi üzerindekileri çıkarmaya çalışıyordu. Kapattım gözlerimi; “Güzellik, her yerde, her şeyde satılıktı!” bunu yazar demişti bir kitabında, haklıydı da. Şuan yaşım yetmişi aştı ve ben on altı yaşımda umudumu bıraktım sayısız adamın altında.

    Bu da başka bir hayata başlangıçtı. Daha kaç başlangıca gebe kalacaktı bedenim. Daha neler sığdırabilirdim on altı yaşıma. Henüz beden dahi evrimini tam tamamlamamışken, reva değildi elbet bu yaşananlar. Lakin bu benim hayatımdı ve hepsi birer başlangıçtı bana. Böyle düşünürken kendi başıma, sessiz. Güneş yavaşça doğdu siyah perdeli pencerenin ardından. Oda aydınlandı. Yüzüm pencereye dönüp, yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bedenimi okşayan, saçımı sıvazlayan yüzüme değen gözyaşlarımdan başka hiçbir şeye sahip değildim. Sonra Necip uyandı. Hemen üzerini giyip, yanıma sokuldu. Yanağımdan öpüp “Harikaydı Hayatım!” dedi. Evet, evet bu daha başlangıçtı.

    On yıl tahammül ettim bu duruma. Birçok kaçma girişimim oldu, başarısızlıkla sonuçlanan. Lakin artık eski saf Alev yoktu. Güzelliğini kullanabilen, gerektiğinde erkeğe her şeyi yaptırabilecek bir güçte Alev vardı karşılarında. Yaşar’da bunu çok iyi anladı. Bu sebeple artık görüşmeleri eskisi kadar sık tutmuyor, önemli sayılmayacak kişileri taşımıyordu eve. Birde kumara alışmış, çok içe batmıştı. Bir gün Yıldız Gazinosu sahibi Vural Bey, Yaşar’a yüklü bir miktar para teklif etmiş ve beni gazinosunda çalıştırmak arzusunda olduğunu söylemiş. Yaşar bu paranın sesini duyarda kabul etmez mi? Yirmi altı yaşımda Yıldız Gazinosu sahibine bir milyon üç yüz elli bin lira karşılığında satıldım. Vural Bey diğerleri gibi değildi. Sadece “Seviyorum seni be kız,” der işine gücüne bakardı. Gazinoda konsomatris olarak başladım. Sonra dans eğitimi almam için çeşitli hocalarla tanıştırdı beni. Ankara gecelerinin aranan isimlerinden olup çıktım. Orospu Alev oldu sana konsomatris Alev, oda oldu dansöz Alev şimdi ise Alev Hanım. İnsan nasılda çelişir kendiyle. Nasıl yanılır. Hepsini yaşadım. Bu da ayrı bir başlangıçtı. Artık canım sıkıldıkça konsomatrislik geri kalan zamanlarda dansözlük yapıyordum. İnsanların türlü türlü hayat hikâyeleri beni onlara daha da yaklaştırıyordu. Keza bağını bahçesini satıp, bir gecede bütün malvarlığını tüketenlerde vardı ama hayatın sillesini yemiş kişilerde düşürmüyor değildi masama.

    Gıdıl İsmet diye birisi vardı. Benim sırtımdaki yükün daha ağırını ona da yüklemişti hayat. Nasıl olduğunu bilmem ama bir otobüste yan yana seyahatte karşılaşmış, öyle tanışmıştık. Kendisi Ardahan’dan yola çıkmış, Sivas’ta kararından dönmüş, Ankara’ya kadar gelmişti. Sonra yeniden İstanbul’a varmak istemiş ve hayat kaderlerimizi bu yolculukta kesiştirmişti. Anlattıklarıyla içimi burktu, hazin bir hikâyesi vardı. Lakin ben anlatmadım ona hikâyemi, söylemedim çektiğim acıları, onun yükü ona çok ama çok fazlaydı. Ardahan’a dönerken muhakkak Ankara’ya uğra bir çayımı iç diye ayrıldık. Sağ olsun beş ay sonra tuttu sözünü. Verdiğim adrese Yıldız Gazinosu’na geldi. Kapıdakiler dilenci sanmış garibimi sokmamışlar içeriye. Var olsun görmeden gitmem demiş, oturmuş kaldırımda saatlerce. Gece yarısına yakın gördüm onu. Zaten kısacık boyundan birde o kafasındaki kahverengi külahından tanıdım.
    - İsmet.
    - Can Abla.
    - Ablan kurban sana İsmet.
    - Gel içeri ısın biraz bak buz kesmiş her yanın.
    - Ben oraya girmem abla. Almadılardı beni içeriye, dilenci sandılar beni.
    - Anlamazlar İsmet, anlamazlar.

    O sırada Vural Bey gördü bizi. Hemen geldi yanımıza, İsmet ile tanıştırdım.
    - Beklemeyin kapıda hava soğuk, girin içeri gönlünüzce eğlenin.
    - İsmet’in bu taraklarda bezi yok.
    - Bendende sana izin Alev. Git dostunla Zöhre’ye yakışır şekilde ilgilen. Geceniz güzel olsun.
    - Sağ ol ağabey.
    Vural Bey ne zaman Zöhre dese içimden sadece kendisine abi demek geçer. Belki de hayatımda bana çıkarsız, hiçbir şey beklemeden umut veren insanlardan bir tanesiydi. Tuttum İsmet’in elinden,
    - Hadi İsmet, gidip karnımızı doyuralım. Belli ki sende açıkmışsın.
    - Olur Abla.
    Beraberce Hayri Hıdıl abinin kapısını çaldık.
    - Hıdıl ağabey bize bir masan var mıdır?
    - Olmaz mı Zöhre kızım, geç dilediğin masaya otur.
    - Sende hoş geldin evladım.
    - Hoş bulduk ağabey.
    İsmet ile sıcak birer çorba içtik önce, ardından ise Hıdıl ağabeyin meşhur kömürde Türk kahvesini yudumladık. İsmet anlattıkça anlattı, İstanbul’da başına gelenleri o sebeple köyüne dönmek istediğini, içerisindeki karamsarlığını, hayata küskünlüğünü bir ağızdan dile getirdi.
    - Gitme kal yanımda beraber paylaşalım hayatı, kardeşim ol…
    …dedimse de dinletemedim.
    - Görmez misin Abla, iş hanından içeri dahi almadılardı. Bizi ancak köy paklar. Varalım gidelim. Belki bir gün yine bir masayı paylaşırız.
    - Beklerim be İsmet, yine gel olur mu?
    Harbi, kendi ufak yüreği büyük dostum, yaşıyorsan hala eğer ömrün uzun olsun. O gece sabah kadar her bir şeyden bahsettik, sabah otobüsüne kadar götürdüm. Sarıldı boyuma, o ağladı hava ağladı, o iç çekti ağaçlar hışırdadı, o gözünü kapattı güneş ışığını üzerimizden esirgedi. Kafasını kaldırıp, gözüme değdirdi gözlerini “hakkını helal et abla,” deyip, ardından koştu otobüse bindi. Helal olsun dostum.

    (Gıdıl İsmet’in hikâyesi için #32772898 nolu iletiyi okumalısın.)

    Yıldız Gazinosu’nda on sekizinci yılımda bitmek üzereyken Baba Ali namından birisi düştü. Her akşam gelir kendi masasında içer, kimseye eyvallah etmeden kalkar, giderdi. Birkaç kere gözüm takılsa da pek aldırış etmedim. Vural ağabey iyice yaşlanmış, artık işi gücü beni üzerime yıkıp, sessiz sakin bir hayatı seçer olmuştu. Ben ise layığınca yönetmeye çalışıyor, elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışıyordum. Tesadüfen bir gece Baba Ali ile masalarımız kesişti. 30 Temmuz 1967 yılında Akyazı’da depreme kurban vermiş karısı ve evladını. Tesadüf o ya, depremde iki kişi yaşamını yitirmiş, ikisi de Baba Ali’yi bulmuş. Cenazeden sonra duramamış oralarda. Şehir şehir dolanıp, herkese faydası olmuş, Ali ismi Baba mahlası ile birleşmiş Baba Ali diye üzerine yıkılmış. En son Ankara’ya düşmüş yolu.

    Hikâyesi bittikten sonra, sen söyle hanım abla dedi bana. Birde seni dinleyelim. Başımdan geçenleri en başından beri anlattım, kâh utandı kâh sıkıldı. Sıktı yumruklarını “dile benden abla,” dedi. “Canının sağlığı Baba Ali,” dedim. “Yok, abla dile benden,” dedi. “Muhtar ve Yaşar,” dedim. “İki elim kanda olsa da geleceğim,” dedi. “Bekle beni abla,” dedi. Aldı ceketini bir hışımla saldı kendini dışarıya. Eyvallah Baba Ali.

    Ardından bir darbe atlattık, bir sürü kişi ortalıktan kayboldu. Süresiz bir müddet gazino kapalı kaldı, çalışanlar dağıldı. Bende Vural Abi’nin Keskin’deki çiftliğine yerleştim. Beraber çiçek ekiyor, toprak ile oyalanıyorduk. Geçmişi unutuyor, umudun yeniden filizlendiğine şahit oluyordum. Hele kümes hayvanlarının günden güne artması, çiçeklerin yeniden tomurcuklanıp hayata merhaba demesi, hepsi bende alışagelmişin dışında bir heyecan bir umut yaşatıyordu. Bu da ayrı bir başlangıçtı, hayat her hengâmeye karşı devam ediyordu. Asker yavaşça sokaklardan çekiliyor, yitik kayıp insanlar yeniden meydanlara çıkıyordu. Darbenin izleri yavaş yavaş siliniyordu. Umut her yerden güneş gibi hayat veriyordu hem insana hem tabiata. Hayat güzel bir şeydi. Sanırım yaşım artık ellilere dayanmıştı. Çiftlikte geçen sekiz sene bana ömrümde yaşadığım en mesut yıllar olarak gelmişti. Birkaç hobi edinmiştim bile artık. Kitap okumaya da başlamıştım. Çiftlikte kâhyalık yapan Osman abinin küçük kızının yardımlarını da unutmamam gerek. Gece gündüz demedi sabırla öğretti bana harfleri. Önceleri onunla okurdum, sonra avukat çıktı, bir doktorla evlenip, İzmir’e yerleşti, artık bir başıma okurum. Ara sıra gelir yine buralara bir de güzel çocuğu var ki kuş misali, nasıl uçar, yuvarlanır bu çayırlarda. Sevgi namına ne var ise koca yaşımda çıkıyor hep karşıma. Umut mu? Filizleniyor hala…

    1986 yılında yeniden kurulduk Yıldız Gazinosu’na, yıllar var ki açmamıştık kapısını. İçerisi tozdan gözükmüyordu. Her yanında bir anı bir düş doluydu. Vural Abi yüzüme baktı “ne dersin, yeniden deneyelim mi?” dedi. Bilmem ki anlamınca kaş eğdim, göz yumdum, dudak büktüm. Çıktık dışarıya, birkaç mağaza gezip, eski dostlara uğradık. İstanbul’a gelmemiz planlandı. İki haftalık dost, ahbap ziyaretlerinden sonra yeniden geldik Ankara’ya. Yıldız Gazinosu’nun kapısı açıktı. Hemen içeriye daldık. Baştan sona dekore edilmiş, her şey orijinaline uygun elden geçirilip, parlatılmış. Hemen baktım Vural Abi’ye yüzüme gülüp, tebessüm etti. Koşup sarıldım boynuna.

    Her yana afişler asıldı, bir sürü el broşürü basılıp, dağıtıldı. Açılışımıza davet ettik herkesi. Açılış günümüz ve gecemiz harika geçti. Ankara’nın hatırı sayılır birçok kişisini ağırladık. Yorgunluktan baygın düşüp, hepimiz gazinonun her bir yanına dağıldık. Birden içeriye Baba Ali girdi. Siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzündeki çatlaklar daha da belirginleşmiş, paltosunu ardında sürükleyerek yanıma kadar ulaştı.
    - Alev Abla.
    - Alev değil Baba Ali.
    - Zöhre.
    - Zöhre abla, seni gördüğüme sevindim. Maşallah hiç değişmemişsin.
    - Değiştim Baba Ali çok değiştim. Bak ismim bile artık eskisinden farklı.
    - Abla, Muhtar üç sene evvel ölmüş. Yaşar ise Bed Deresi taraflarında iş tutarmış. Gittim gördüm. Sağdan soldan kandırılmaya müsait kim varsa ağına düşürüp, burada ona buna peşkeş çekip, yolunu bulurmuş.
    - Onu bana getir Baba Ali.
    - Tamam Abla. İki saate kalmaz gelirim onunla beraber.

    Baba Ali tıpkı bir önceki gibi hemen kendini dışarı atıp, gecenin karanlığında kayboldu. Vural Abi gelip, hadi gidelim diyecek oldu. Birkaç şeyi bahane edip, burada kalacağımı söyledim. Diretmedi, “yarın görüşürüz, yorma kendini,” deyip çıktı. Ben ise sabırsızlıkla içeride dolanıyor, Yaşar’ın buraya gelmesini bekliyordum. İki saat çoktan geçmişti ama Baba Ali’den bir haber hala yoktu. Güneş doğmaya yüz tutmuş, etraf iyice alacalanmaya başlıyordu. Bende umudu kesip, üzerime bir şeyler giyip, çıkmaya hazırlanıyordum. Temizlik yapan çalışanlara, çıkacağımı ilettim. Sonra basamakları çıkıp, giriş kapısına yöneldim. Kapı erimiz beni görünce hemen bir taksiye ses etti. Duraktan ayrıldı taksi, gelip önünde durdu. Kapı eri aracın kapısını açtı, yerleştim koltuğa, kapı kapandı. Şoföre Bed Deresi’ne gitmesini söyledim. Vitesi çekip bire, aracı titretti ve araç yavaşça hareket etmeye başladığı vakit, Baba Ali aracın önüne atladı. Hemen durdurdum taksiyi, inip Baba Ali’nin yanına koştum. Yüzüne baktım, arkada abla dermişçesine kafasıyla yön tayin etti. “Sağ ol Baba Ali, sağ ol.”

    Aşağıya indiğimde Yaşar yalnız değildi. Yanında bir de kadın vardı. Perişan bir halde, gözlerinde yaşlar, süzülerek bakıyordu yüzüme. Nefes alıyor ama yaşamıyordu sanki. Baba Ali’ye döndüm.
    - Bu kim?
    - Sermayesi galiba.
    - Götür onu Baba Ali. Üzerine çeki düzen ver. Karnını doyur. Daha sonra konuşuruz onunla.
    - Tamam Abla.
    - Ha. Kayışın var mı?
    - Kayış?
    - Kemer.
    - Var abla.
    - Onu da bırak Baba Ali.

    Kızı da alıp çıktı. Yaşar’ın elleri ve ayakları bağlanmış şekilde, iskemlede oturuyordu. Umarsız adamlar yaşlanır mı? Yaşlanmaz elbet. Yaşar’da eski halinden hiçbir şey kaybetmemiş, aksine daha da bir çalım kazanmıştı. Etrafında gezindim bir süre, sonra elim kayışa gitti. Bir iki şaklattım ellerim arasında. Sonra metal kısmı dışarıda kalacak şekilde, diğer ucundan sardım elime. Bütün gücümle sağ elimi kaldırdım havaya, elimle beraber kayışta havalandı, vuuuuuuv diye ses çıkararak ilk darbe kafasında paralandı Yaşar’ın. Baba Ali işini iyi bilen birisi. Ağzının içine kadar doldurmuş ses çıkarmasın diye. İkinci darbede kafasına indi. Üçüncü de kafasına gelince sola doğru devrildi vücudu. Sızıntı şeklinde başından aşağıya kan süzülmeye başladı. Ardında bir darbe daha indirdim sırtına. Tutamdım kendimi bir tane de ayağımın ucuyla indirdim göğüs kısmına, vurdukça vurdum. İmansız bir ah demedi. Demedikçe ben vurdum. Bir saat falan geçmişti aradan, masalar sandalyeler, duvarlar hep kan izleriyle doluydu. Yerde bariz bir kan gölü belirmişti. İçeriden bıçağı aldım, sırt üstü yatırıp Yaşar’ı elindeki ipleri çözdüm. Sol göğsünden girdim bıçakla, yara yara yüreğine ulaştım. Ellerimle kalbini söküp bedeninden ayırdım. Herkes yürek sahibi olamaz çünkü herkes taşıyamaz bedeninde kalbi. Saatler var ki ellerimde kalbiyle öylece seyrettim onu. Ellerimdeki, yüzümdeki kanlar kurumaya başladı, katılaştı. Sonra Baba Ali girdi içeriye.
    - İyi misin Abla?
    - Çok iyiyim Baba Ali, sağ ol.
    - Bir isteğin var mı abla?
    - Beni eve götür Ali. Kızı da al yanımıza. Yaşar’ı ise buraya göm. Her tarafı betonla kapla. Kendi bedeniyle çürüsün eti.
    - Tamam abla.

    Hiç konuşmadan sadece arabandan dışarıyı seyrederek eve kadar geldik. Hemen kendimi banyoya attım. Hıçkırıklarımı tutamadım. Mide bulantısı arkasından kusmayla saatlerim geçti. Son bir gayretle bedenimi suyla buluşturmayı başarıp, duşun altına girebildim. Su yakıyordu yine bedenimi ama ben hissetmiyordum. Ruhum kendine geliyordu ama bedenim her zamankinden daha pisti ve su bedenimi temizlemiyordu. Altı saatten fazla kaldım suyun içerisinde, sonra kendimi yatağa bıraktım. İki gün sonra Ali geldi ve neredeyse kırk sekiz saattir uyuduğumu söyledi. Bu da bir başlangıçtı. Tıpkı diğerleri gibi.

    - Eee, Ali sen nasılsın?
    - İyiyim abla. Seni merak ettim. Endişelendim.
    - Çok iyiyim ben Ali.
    - Abla Ceylan.
    - Ceylan?
    - Yaşar’ın yanındaki kız.
    - Evet, Ali.
    - Yeni düşürmüş kızı. Kastamonu’dan getirmiş. Kız evli, kocası desen bin beter. Üç evladı var, kızın ailesi ölüp gitmiş. Kimi kimsesi kalmamış hayatta. Birde üzerinden bir mektup çıktı. Sanırım babası yazmış.
    - Bakayım Ali.

    “Düşlediğim düşümde dahi dibe daldığım, canım. Seni ele verdiklerinde –doğduğunda- bizim sarı kız daha ilk yavruya gebeydi. İki mutluluğu da yaşadık Elhamdülillah. Sen yine diyeceksin ki; sarı kızın düvesiyle bir mi tutarsın Ceylan’ını, tutmam elbet. Tutmam da a kızım, sen ne yaptın ya… Düşürdün hepimizi bir derde, olamadın sen bir Sarı Düve…

    Hani şu köy yerinde tutturdun ya balık gelinlik diye, damat olacak gede giymiş kara çizmeleri, elinde olta, varmış ya ta tepemize. Çok yaşa! Sayende satıverdik bir gelinliğe üç düve. Geçen haber salınmışsın Hamid’in topal kızı ile, varmasınlar artık demişsin evimize, sen iyi ol Ceylan’ım gelmem artık eşiğine.

    Baharınan, kışınan sayarız geçen günleri üçer beşer. Başımıza tepelerden nice karlar düşer. Unuttuk adını artık, insan neler çeker. Bir sual edip halimizi, sormadın, ettin bizi beter. Artık bizimde bu dünya da bu kadar hayat sürmemiz yeter. Anan öldü.

    Biri dedik gelmedin, yedisi oldu dönmedin, belki kırkı çıkmadan koşar da gelir idin, kaç senesi geçti bir baba ocağına değmedin. Ne vefasız imişsin be Ceylan’ım, seni bu yaşa getirenlere bir vefa etmedin. Vururum kafamı şimdi elbet, akıllan Yitik Rüstem, akıllan.

    Duydum üçüncü bebeye gebeymişsin, Allah sağlığını göstersin. Bize ettiklerini öz balalarından görmeyesin. Gözlerimde artık kalmadı derman, üç adım ötesini dahi görebilmem zor, aman. Artık benden külliyen gitti zaman. Şimdi ölümü beklerim, gelsin biran.

    Beden düştü, taşımaz artık keder. Demek hayat burada yiter ve biter. Yedi gün oldu, cesedim yerde söner. Bir tek Sarı Düve’m başımda döner…”

    - Anadan baban kopmuş bir Ceylan daha, şükür ki bununkiler ardında durmuş. Lakin kız hayırsız çıkmış.
    - Yok, be ablam. İş daha da farklı.
    - Kızın babası yalvarmış, yakarmış küçüksün, etme eyleme diye, dinletememiş sözünü. Dinletemediği halde bile elinden geleni ardına koymayıp, kızını gelin etmiş, etmiş amma.
    - Amma?
    - Evlendiği adam daha ilk geceden zulmetmeğe başlamış, birde kayınbiraderi de sürekli sıkıştırırmış kızcağızı. Kocası da tembihlemiş, babangile gidersen seni öldürürüm. Küçük kız, ses edememiş.
    - Başka bir başlangıçta başka bir Zöhre. Sadece isimler farklı, acılar hep aynı.
    - Daha sonrasında kocası bunu başka heriflere peşkeş çekmeye başlamış, şükür başarılı olamamış ama dayanacak gücüde kalmamış. Ondan sonra Yaşar bulmuş kızı, nasıl kandırdı etti bilemeyiz.
    - Peki çocukları.
    - Yaşar kızı aldığında üç çocuğu da beraberinde getirmiş. Bir eve kapatmış üç ay. Çocuklar iyice halden düşüp zayıfladığında, kadının sesi çıkmış evlatları için. Yaşar’da kadını susturmaya çalışmış, gücü yetmemiş. Sonra üç yavrunun da anasının gözleri önünde canına kıymış. Evlatlarının ölüleriyle iki hafta kilitli kalmış bir oda içerisinde. Koku iyice yayılmaya başladığında Yaşar kızı alıp, Ankara getirmiş. Birkaç kez kızı ipten almış, sanırım çokta yaşamaz. Asar kendini.
    - Şimdi nerde kız?
    - Müştemilatta.
    - Alllllllllllllllllliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii koşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş…







    Çalmak: Üzüm Reçeli
    Badal: Merdiven (Basamak)
    Sıracalı: Pasaklı
  • Bunun için açık söylüyorum: ben Tanrıyı olduğu gibi, bütün yalınlığıyla kabul ediyorum. Şuna da dikkat etmeliyiz: Tanrı varsa ve yeryüzünü gerçekten yaratmışsa, onu Euklitos [Eukleides] geometrisi üzerine kurmuş, insan zekâsına ancak üç boyutlu kavrayabilme gücü vermiştir. Bununla beraber eskiden de, şimdi de —hatta en kalburüstü olanlar arasında— yeryüzünü ve daha da genişleterek bütün evrenin Euklitos ilkelerine dayandığını kuşkuyla karşılayanlar, hatta Euklitos’a göre yeryüzünde mümkün olmayan iki doğrunun kesişmesinin belki sonsuzluğun bir yanında gerçekleştiğini düşünenler çıkıyor. Azizim, aklım bunlara ermedikten sonra Tanrıyı nasıl anlayabilirim? Açık söylüyorum: bu çapta sorunları çözebilecek güçte değilim; zekâm Euklitos çevresi içinde, dünyasaldır. Bu yüzden bu dünyanın ötesinde konularla uğraşamam ben. Senin de kulağına küpe olsun Alyoşa dostum: bu gibi şeylerle zihnini yorma, hele Tanrıyla ilgili konularla… O’nun varlığıyla yokluğuyla uğraşma. Bu tür sorunlar yalnız üç boyuta akıl erdirebilenlere göre değildir. Böylece Tanrının varlığını candan kabul ettikten başka hikmetini, akıl erdiremediğim ereğini de kabul ediyor, hayatın kuruluşuna, yaşamanın anlamına inanıyorum. Sözümona hepimizin katılacağı sonsuz uyuma, evrenin ulaşmaya çabaladığı “Tanrıya giden ve bizzat Tanrıyı temsil eden” Ulu Sözlere ve daha da başka şeylere, sonsuzluğa kadar inanırım. Bu konuda söylenmiş çok şey var. Galiba, iyi yoldayım, ne dersin? Şimdi bak, sonuç olarak, Tanrı dünyasını, varlığını çok iyi bilmekle birlikte, kabul etmiyorum ben. Tanrıyı değil, dikkat et, yarattığı dünyayı, Tanrı dünyasını kabul etmiyor, kabule razı olamıyorum. Şunu da söyleyeyim, çekilen acıların geçip unutulacağına, insanlar arasındaki o gülünç, yakışıksız çelişmelerin Euklitos gücündeki insan akıllarının çirkin bir icadı olarak silinivereceğine, daha sonra, dünya tragedyasının sonunda, ölümsüz uyuma kavuşulduğu anda bütün kalpleri dolduracak, başkaldırmaları yatıştıracak, insanoğlunun işlediği bütün suçları, döktükleri kanı yalnız bağışlatmak değil, insanlara ait her şeyi büsbütün temize çıkaracak bir olayın ortaya çıkacağına da inanıyorum. Evet, bütün bunlar varsın olsun, meydana gelsin, ama ben bunu kabul etmiyor, kabul etmek istemiyorum. Hatta paralel doğrular kesişsin ve ben gözlerimle göreyim bunu; görüp, “Evet, kesiştiler,” diyeyim, gene de kabul etmeyeyim. Dayandığım temel, benim görüşüm budur Alyoşa. Bunu ciddi olarak söyledim. Konuşmamıza mahsus en saçma, mümkün olduğu kadar saçma bir şekilde başladım, ama getirip itiraflarıma bağladım, zaten senin istediğin de buydu. Tanrı konusu değil, sevgili kardeşinin manevi cephesi ilgilendiriyordu seni. Bunu da aldın işte.
    Dostoyevski
    Sayfa 305 - Türkiye İş Bankası Yayınları
  • Kitap, Jean Paul Sartre'ın ilk kitabı. Varoluşçuluk felsefesi için kült bir roman kabul ediliyor.

    Bulantı'nın özgün dilindeki kaynak metin eksik olduğu için çevirilerde de eksiklik varmış.1938'de yayımlandığında sansür edilerek yayımlanmış ve Sartre tarafından sansürlendiği, 1982'de, ölümünden sonra anlaşılmış.

    Romanı okuduğum süre boyunca o bulantıyı hissettim ve Roquentin'in her zaman gittiği kafede kendimi hayal ettim.

    Roman 30 yaşındaki Antoine Roquentin'i, Bouville'de kaldığı 3 yıllık dönemden Paris'e gideceği zamana kadar yaşadıklarının güncesinden oluşuyor.

    Romanda çok güçlü betimlemeler, sanatlı benzetmeler, kişileştirmeler var. Bazıları Sartre'ın betimlemelerinden sıkılsa da ben defalarca okumaktan haz alıyorum. Kelimeleri ne kadar ustaca bir araya getirişine hayran kalıyorum.

    Sartre güçlü bir gözlem yeteneğini aşırı hassasiyetini, betimlemelerini, her şeyi en ince ayrıntısına kadar kavrayan, duyduğu bütün kelimelere, gördüğü bütün nesnelere anlam yükleme isteğiyle dolup taşan biri olduğunu eserine harika yansıtmış. Onun yazılarını okuyunca her şeye ne kadar üstünkörü baktığımı ve nesneler hakkında ne kadar az düşündüğümü farkettim. Kesinlikle bilinci açan bir kitap. Hatta kendisinin de dediği gibi 'bilincin bilincinin' bile farkına varıyorsunuz.

    Kitaptan nesnelere, kelimelere yüklediği anlamı göstermek için birkaç alıntı yapmak istiyorum.

    " “Bu bir köktür,” diye boşuna tekrarlıyordum; bir işe yaramıyordu. Onun işlevinden, yani emici bir pompa olduğundan, buna, bu katı ve dolgun fok derisine, bu yağlı, nasırlı, dik kafalı görünüşe geçilemeyeceğini iyice biliyordum. İşlev hiçbir şey açıklamıyordu: Bir kökün kaba taslak anlamamızı sağlıyordu, ama karşımdaki kökün ne olduğunu anlamamı sağlamıyordu. Bu kök, rengi, biçimi, donmuş hareketleriyle bir... açıklanmaz nesneydi. "

    " Kara mı? Sözcüğün söndüğünü, olağanüstü bir hızla anlamından boşaldığını hissettim. Kara? Kök kara değildi, bu ağaç parçasının üstündeki kara değildi, bu...başka bir şeydi. Kara tıpkı daire gibi varoluşmayan bir şeydi. "

    Olay şöyle başlıyor. Roquentin, bir gün deniz kenarına gittiğinde, orda oynayan çocukları görüyor ve kendisi de onlar gibi denize taş fırlatmak istiyor. İşte ilk bulantı o zaman başlıyor. Taşı detaylıca inceliyor ve tiksinerek bırakıyor. Taşlardan eline bir bulantı geçtiğini düşünüyor ve kendisinde yavaş yavaş bir değişim olduğunu fark ediyor. Bu değişimin her gün bilincinde olmak, önemsiz gibi görünen küçük ayrıntıları kaçırmamak adına günce tutmaya karar veriyor.

    Bu kitap her ne kadar Roquentin'i güncesinden oluşuyor olsa da, okurken bazen kalemi Roquentin'i elinden alıp başka bir kişinin yazdığını hisseder gibi olabilirsiniz. Roquentin, “Cümleler yaratmak zorunda değilim. Belli durumları açığa çıkarmak için yazıyorum ben. Edebiyattan kaçınmalıyım. Sözcükleri aramadan, çalakalem yazmak gerek.” dese bile teşbih dolu cümleler bu söylemle çelişiyordu.

    Kitabı okumayanlar için tat kaçırıcı olarak nitelendiren ayrıntılara yer vermeye devam etmek istiyorum.


    ---------------------------------------------------------


    Roquentin alışkanlıklarından vazgeçmek istemeyen, yalnız yaşayan biri. Bouville'de kaldığı üç yıl, Marquis de Rellebon'la tarih araştırmalarını yapıyordu ve aralarında bir ortaklık vardı. Gercekten güzel bir alışveriş vardı. İkisinin de var olmak için birbirlerine gereksinimleri vardı. İkisi de bunun farkındaydı. Bunun Roquentin'e olan etkisi çok büyük ve önemliydi. Çünkü Roquentin kendi varoluşunu ona veriyordu. Marquis ise yansıtıyordu. Kedini kaybedip onda varoluşuyordu. Hareketlerinin anlamı kendi dışında, yani onda bulunuyordu. Marquis, onu kendisinden kurtarıyordu. Roquentin bu durumdan aldığı tadı şöyle açıklıyor;

    "Bekleyip duran her şey toparlandı, üzerime atıldı, içime akıyor, dopdoluyum. Bir şey değilmiş, bekleyip duran kendimmişim. Özgürlüğe kavuşmuş, bağlarını koparmış varoluş üstüme taşıyor. Varoluşmaktayım.
    Varoluşmaktayım. Tatlı; öyle tatlı, öyle ağır bir şey ki bu! Hem de hafif, sanki kendi kendine havalarda uçup duruyor."

    Bu kadar zevk almasına, ona olan ihtiyacının bu kadar farkında olmasına rağmen Roquentin'in bundan vazgeçmesi, sancılarının bir kaynağı olmuştur. Rahatlıktan kaçarken vazgeçişi bulur bir anlamda. Gittiği her yerde bu sancı peşini bırakmaz.

    Roquentin insanların arasına girdiğinde hepsinin bir rol yaptığını, kendini kandırdığını, üzerine düşen görevleri bir alışkanlık olarak yaptıklarını düşünür. Onların hiçbir şey duymadıklarını düşünür ve onlara varoluşu, kendinin de onlar kadar var olduğunu açıklamak ister ama yapmaz çünkü insanları inandırmak sanatını edinmemiştir,

    Okurken düşündüğüm şeyin doğruluğunun romanın son sayfasnda gelince daha bir farkına vardım. Sartre bu romanı insanların yüzüne bir tokat atmak için yazdı. Bu hiçlik, fazlalık olma, hayatın anlamsızlığını, kendi varlığına bile tahammül edememe durumunu bir tek kendisi yaşıyor olamazdı. Bu kitabın insanlara, varoluşları yüzünden acı çektirmesi gerekiyordu.

    Son olarak, Roquentin bu günceyi; onu yazmayı bitirdiğinde, aydınlığı geçmişinin üzerine düşer ve artık hayatımı tiksinmeden hatırlarım ümidiyle yazmış. Kolay gelsin Roquentin.
  • İlk olarak benimle yaşıt olan (97 basım), bu Ahmet Erhan kitabını bana hediye ederek, okuma fırsatı tanıyan DUA ablaya tekrardan teşekkür ederim.

    Ben isterim ki yazılan bütün şiirler gün yüzüne çıksın. Şairler de tüm güzel şeyler gibi geçmişte kalmasın. Onlar ile birlikte dile gelsin acılarımız, sevinçlerimiz, aşklarımız...

    Bu güzel etkinlik ile Ahmet Erhan'ı geçmişte saklı kalmaktan kurtaran değerli insanlara başta İbrahim... ve DUA abla olmak üzere, siz değerli okurlara da teşekkür ederim.

    Alacakaranlıktaki Ülke, Erhan'ın okuduğum ikinci kitabı ve okudukça bunu daha iyi anlıyorum ki Ahmet Erhan şiirlerinde gizli. Acıları, hüzünleri, hayalleri şiirlerinde, orada bir kez daha hayat buluyor.

    "Acının şairiyim ben
    Ne övüncüm var bunda, ne bir utancım", diyor kendisi için Ahmet Erhan. Acılar son bulur mu bilemem ama Erhan'ın acının, ölümün ve hüznün şairi olduğu aşikar. Dediklerimi işte bu dizeleriyle doğruluyor:
    "Bir kalem, kendi kendine yazar bu şiiri
    İnsanlar işlerine giderler, ben acıya giderim" (sf.91)

    Bir cırcır böceğine benzetir kendini Ahmet Erhan, sonrasında yaralanır bu cırcır böceği, geceleri şiir olur da kanar kanar kanar...
    "Dindi yarası cırcır böceğinin
    Bir yaşam boyu yarasını sözcüklerin ardına sakladı" (sf.86)

    Bu kitabı okurken gözümde bir hayal canlandı hep. Gündüz karanlığından ziyade birde akşamın getirdiği karanlık bir olunca eline bir fener alıp düşer sokaklara Ahmet Erhan. Duvarların, kahvehanelerin, halkın ve en önemlisi çocukların sesi olur...
    "Ay dalında unutulmuş bir portakal gibi
    Çocuklar bilir bunu ne demektir
    Yıldızlar oynaşırken perdelerin örtülmesi" (sf.43)
    Sonrasında gecenin daha da kararttığı, nem bürümüş odasına döner Erhan. Bu sefer de feneri kendi içine tutar. Gördüğü tüm acıları harmanlar ve alıp ölüm ile yoğurur. Böyle olunca da karşımıza eşsiz bir Ahmet Erhan çıkar.
    "Acılı çağların çocukları
    Ölüme alışmalı, ama
    Ben kabullenemedim gitti" (sf.59)

    Henüz daha genç yaşlarda yazdığı bu kitabı ile 1981 Behçet Necatigil şiir ödülünü alır Erhan. Aslında azda olsa adıyla da içeriğini yansıtıyor kitap.

    Ahmet Erhan'ı tanıdığım için mutluyum. Zekasına, duyarlılığına, üslubuna, şiir kitabı olmasına rağmen öyküsünü bir su gibi akıtabilmesine hayran kalmamak elde değil. Ama sigara dumanının sindiği, gözyaşlarının damladığı bu derin dizeleri okurken çok hüzünlendim.

    Erhan, acının şairiyim diyor ama kendisi ile özdeş olan başka bir kelime ise 'ölüm' oluyor. Ölümü düşünüyor baştan sona, kalıba döküyor, kesiyor, biçiyor ama yine de yakıştıramıyor onu kimseye güzel günleri yaşamak varken...
    Daha sonra bu acı düşünceyi alıp nakış nakış işliyor şiirlerine.
    "Bugün oturdum ölümü düşündüm
    Yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken" (sf.47)

    "Damarlarımda yeniden yayıldığını duyuyorum kanımın
    İçtenlikle söylüyorum, seviyorum bu hayatı
    Ölmek istemiyorum ama ölebilirim şimdi
    Varsa ölümün bu dünyaya yararı" (sf.57)

    Şiirlerindeki acının vermiş olduğu ağırlığın farkında ki Ahmet Erhan, bu dizeler dökülüyor kaleminden:
    "Buz üstüne yamak isterdim
    Bütün bu şiirleri
    Ya da denizin yaladığı
    Bir kıyıya bırakmak..." (sf.65)
    Şiirlerini, buz diye kağıtlara yazarak kalbinizde eritip yerine kendini bırakıp gidiyor Ahmet Erhan.

    "Artık her şey bitti, karanlık dışarılar
    Artık her şey bitti, seni nasıl inandırayım" (sf.90)

    İyi Okumalar..
    ...............................................................................................................................

    "Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman
    Uykusunda bir kuş ölür ecelsiz
    Alıpta başını gitmek istersin
    Karanlık sokaklar kör sağır dilsiz"
    https://www.youtube.com/...bo&start_radio=1
  • Yine gecenin hüzünlü saatlerine doğru ilerliyoruz. Ve yine bir şekilde uyuyamadık. Bundan sonra ekstra bir aksilik olmadığı takdirde, her gece bu saatlerde burada buluşacağız. Neden hep bu saatler diyenleriniz olabilir, malum, kendimize benzeyen insanlara sesimizi duyurabilmek için bu saatleri beklememiz gerekiyor. Başka türlü ulaşamıyoruz birbirimize. Şehrin gürültüsü, kalabalık, gereksiz mutluluklar, samimiyetsiz ilişkiler, saçma sapan telaşlar. Bunca yapaylığın arasında göremiyoruz birbirimizi, duyamıyoruz. Duyuramıyoruz sesimizi. Bilirsiniz işte. 
    Hayatı biraz öğrenmeye başladıktan sonra, uykusuzluk da artık sorun olmaktan çıkıyor. Geceleri korkup yorgan altına saklandığımız karanlıkları sevmeye başlıyoruz. Belki örtmeye yetmiyor ama, en azından meşrulaştırıyor umutsuzluklarımızı, yalnızlıklarımızı. Hüzün kokan satırları yadırgamıyor kimse bu saatlerde. Lafı çok da uzatmaya gerek yok, bizler tenha insanlarız. Kimin yanında yürüsek eğreti duruyoruz. mutluluk yakışmıyor suratımıza.

    “Bazen yüzüne kapanan bir kapı, insanı bir ömür pencere önünde bekletir” demiş ünsüz biri. “Giden bir geminin ardından dur diye bağırılmaz, en iyi ihtimalle el sallanır, bunu öğreneli uzun zaman oldu.” diye de eklemiş sonra.

    Bu parça, koşar adım gittiği bütün adreslerde kapıda kalanlara ve pencere önünde gelmeyecek bir şeyleri bekleyenlere gelsin.

    Şimdi hep birlikte şöyle sesleniyoruz yüreğimizin yansıması karanlıklara doğru;

    “Sen gidersen sana benzeyenler var..”

    https://youtu.be/ChJ6vcbxuWg
  • Muham­med, kendi arkadaşlarına aşırı vaatlerde bulunuyordu. Mesela, ’’Kim Allah rızası için savaşırsa cennetliktir” diyerek ahireti kullanıyordu; "Kim din uğrunda öldürülürse şehit, kalırsa gazidir" deyip taraftarlarının her iki durumda da kârlı olduğunu söylü­yordu. Ayrıca, "İnanmayanlarla savaşıp, mallarını ganimet olarak ele geçirip kullanmak, Müslümanlara helaldir" diyordu. He­le en önemlisi, Müslümanlara, karşı tarafın kadın ve kızlarını cariye, erkeklerini de köle olarak kullanabilme imkânını tanı­mıştı. Bütün bu primler ve benzerleri, Muhammed taraftarlarına saldırı konusunda doping yapmaya yeterliydi. Dolayısıyla, Muhammed'e karşı çıkan insanlar, Muhammed'in arkadaşları tarafından bu gibi primler sayesinde yok edilirdi, istenmeyen kişileri ortadan kaldırmak için, bu tür primlere inanan insanları kul­lanmak çok kolaydı. Bu gibi insanlara yeter ki Muhammed’den bir işaret gelsin, hemen asayiş ber-kemaldi.
  • (Not: İnceleme biraz uzun oldu. Ama bu eser için az bile diye düşünüyorum. Keşke biraz daha fazla üstünde çalışma fırsatım olsaydı. Fakat amatör bir inceleme anca bu kadar olur deyip üzerinde fazla durmanın manası yok. Çok beğendim kitabı. İncelemeyi gelir de okuyan olursa İÇERİK bölümüne dikkat etsin. Orada spoiler bulunuyor maalesef. Kitabı okumayanlar o başlığı şimdilik okumasın. İyi okumalar dilerim.é

    TANIŞMA HİKAYEM

    Kitap, kütüphanemde keşfedilmeyi beklerken ben askere gittim. Acemi birliğine sadece bir kitapla gitmiştim. Okumaya da pek fırsatım yoktu. Usta birliğine geçerken öğretmen bir arkadaşımla rastgele bu eser hakkında sohbet etmeye başladık. O, bu kitabı daha önce okumuş ve tesirinde kalmıştı. Açıkçası ben de merak ettim. Fakat o esnada imkan kısıtlığı yüzünden kitabı edinmem çok zordu. Bir an ailemle konuşurken bir şeye ihtiyacımın olup olmadığını sordular. Benim çok fazla ihtiyacım vardı. Bunların hepsini sıraladım. Ertesi gün kitap istemediğimin farkına vardım. Mesai saatleri içinde olduğumdan dolayı ailemle kısa bir görüşme yapıp bana birkaç kitap göndermesini söyledim. Asla kitap ismi vermedim. Rastgele birkaç tane seçip yollasın istedim. O da önüne gelen 3-4 kitabı seçip kargolamıştı.

    Kargo geldiği vakit kitaplar arasında bir de ne göreyim: Genç Werther’in Acıları. Gerçekten buna çok sevinmiştim. Hemen okumak için fırsat yaratmaya çalıştım. Genellikle gazinoda okuma yapıyordum. Kitabı masaya bırakırdım. Kimse de karışmazdı. Kitabın ilk 30-40 sayfasını okumuşken birden kitap ortadan kayboldu. Kim aldı diye etrafta dolansam da bulamadım. Günler sonra ben, başka kitaplara başladım. Birden bizim komutanımız: “Bir kitap vardı, üstünde adın yazılı. Ben aldım onu. Okumak istedim.” Dedikten sonra gerçekten içime serin sular serpilmişti. Bulduğuma sevindim fakat komutanın bu izinsiz davranışına da içten içe kızmıştım.

    Daha sonra ben teskere almaya yakın kitabı getirdi. Bitirememiş, zaman bulamamıştı. Aldım, çantaya bıraktım. Askerden geldikten sonra tekrar gözüme ilişti ve okuma fırsatına eriştim. Ama ne okuma! Tam da zamanıymış mübarek. Tabii bir şey gibi adeta. Okunacak zamanını kendi seçmiş gibiydi. Karşımda dipdiri dururken bana sunduğu hikaye tam da hayatımın hapsolduğu bir hikayeydi. Tıpa tıp olmasa da resmen yaşadığım anların benzerini günü gününe tekrar ederek okuyordum.

    Ve nihayet bitti. Keşke bitmeseydi dediğim kitaplardan biri. Okuduğum eserler arasında ilk beşe, başucuna koyacağım bir eser. Bugün oturmuş onun hakkında naçizane hikayemi yazıyorum.

    BİÇİM AÇISINDAN

    Goethe’nin alışık olduğumuz sade bir dili var. Okunası yazarlar köşesine yıllar önceden bu işin kurtları tarafından yerleştirilmiş bir yazar için yorum yapmayacağım. Sadece naçizane kitabi bilgilerimle yorumlarımı sunmaya çalışacağım.

    Kitap, ilk bakışta ince olmasıyla çoğu tembel okuyucunun dikkatini çekse de ileride sırf inceliği için seçilmiş olmasından dolayı biraz hüsrana uğratıyor. Evet, 18.yy.da yazılmış sade bir kitap. İlk bakışta mektup tarzında kurgulanmış bölüm bölüm -ki bu da birçok soluk almaya olanak sağlıyor- ayrılmış kitabın bu kadar geç biteceğini tahmin etmemiştim.

    Goethe’nin inkâr edemediğimiz şair kimliği, tek nefeste okunacak kalınlıktaki bu eseri maalesef bana bir haftada okuttu. Düzyazılarında bile şair kimliğinden, felsefi bakış açısından vazgeçemeyen yazar kitabı hikaye içerisine dağıtılmış bir nevi ‘aforizmalar’ külliyatına çevirmiş.

    İçinden birçok yeri alıntıladığım doğrudur. Ki ben, alıntı yapmakta biraz cimri biriyimdir. Fakat imkânım olsa kitabın hemen hemen her sayfasından birkaç paragrafı kesip alacaktım.

    Biçim açısından son olarak söyleyeceğim şu ki, gerçekten içine çekip uzaklara götürebilen bir tarzla yazılmış. Çeviriyi yapanın da hakkını vermek lazım. Öyle ki günümüzde birçok eserin gerçek değerine ulaşamamasının en büyük müsebbipleri çevirmenler olduğu kadar tam tersi durumun da sağlayıcıları onlardır.



    İÇERİK AÇISINDAN

    Genç Werther’in Acıları, biraz kaba bir isim gibi duruyor. Bugün bana soracak olurlarsa kitap için önereceğim en makul isim ‘Lotte’nin Aşk ve Vefası’ olurdu. Niye diye soracak olursanız içeriğe değindikten sonra beni daha iyi anlarsınız.

    Daha önce de belirttiğim gibi kitap, resmen aforizmalar saldırısına uğramış gibi. Hikaye görünümlü bir aforizma kitabı. Bu kitap, maddi kaygıları taşımayan ve kendini az çok geliştirmiş genç bir bireyin hikayesinden ziyade insan ruhundaki ezeli kavgayı temsil eder. Bu kavgada kazanan yoktur. Hep kaybeden vardır. Bu kavga, akıl ile yürek kavgasıdır. Aşk ile vefa, aşk ile sevgi, aşk ile mantık kavgasıdır. Gördüğünüz üzere, sürekli bir tarafta aşk ve diğer taraflarda daha çetin ve daha gerçekçi düşmanlar vardır.

    Werther, arkadaşına yazdığı mektuplarla ısrarla üstüne gittiği bir sonunu anlatmaktadır. Daha ilk başta Lotte hakkında uyarılmasına rağmen bunun farkında olarak üstüne gitmektedir. Lotte’nin nişanlı olması ya da bahsedildiği kadar tehlikeli bir güzelliğe sahip olması aslında onu daha da cezbeder. Sonuçta aşk, kavuşamamaktır temasını her gerçek hikaye konu edinmiştir.

    Evet, kavuşamamayı bile bile kavuşmak için yola koyulur. Çok efendi, ahlaklı ve dürüst biridir. Nitekim yazdığı mektuplarda bunu çokça görüyoruz. Müşkül durumdaki insanlara karşılıksız yardımları, Lotte’ye olan beklentisiz bağlılığı ve hatta Lotte’nin mutluluğu için evliliğini dahi kabul edebilmesi onun ne kadar naif bir karakter olduğunu sunar bize.

    Lotte’ye kavuşamamıştır. Fakat bu, ona acı verse de onu hırçınlaştırmaz, uzaklaştırmaz; aksine sevdiği kadına daha da büyük saygıyla yaklaşmasını ateşler. Hatta kocası olan Albert ile bile samimi bir arkadaşlık kurar.

    Bir zaman sonra çektiği acılara katlanamayacağını hisseder ve başka yerlere göç eder. Bu göç, onu öyle kararlı bir hale sokmuştur ki bir daha asla geri dönmeyeceğini düşünür. Ama öyle mi dersiniz? Werther, benim de anlam veremediğim bir biçimde Lotte’ye geri dönmüştür. Ondan daha fazla uzak kalamamıştır. Hatta kendisi için büyük bir mesleği reddederek bunu yapmıştır. Burada hem Werther’in ne kadar kendinden emin olduğunu hem de aşkın bir insanı ne kadar da kör ettiğini görürüz.

    Bu bölümlerde çok fazla alıntı yapmak isterim. Werther’in hayatı sorgulayan cümleleri gerçekten de isabetli bir alıntı olacaktı.

    “Şu zavallı varlığımızı sürdürmekten başka hedefimiz yok. Salt ihtiyaçlarımızı gidermekle uğraşıyoruz, başka bir şey yaptığımız yok. İçimizin rahat ettiği zamanlardaki sakinlik boyun eğişten geliyor.”

    “Ne diyeceğimi bildiğim için işte sana itiraf ediyorum; bebeklerini sürükleyen, onları soyup giydiren, annelerinin pastaları sakladığı dolabın etrafında ağır ağır dolaşan, bu pastalardan biraz elde edince de aç gözlülükle yiyip, ‘daha isterim’ diye bağıran çocuklar gibi yaşayanlar en mutlu kişilerdir. Bunlar talihli yaratıklardır. Değersiz uğraşılan veya basit heveslerine büyük payeler veren, bunların insanlığın kurtuluşu ve iyiliği için yapılmış büyük fedakârlık gibi gösterenlere ne mutlu! Ne mutlu böyle olabilene! …”

    Burada yazar daha çok bilgilenmenin getirdiği sıkıntılardan, bilgisizlikten dem vurmaktadır. Nitekim çoğu filozofun dediğine geliriz. Bilgi, daha çok bilgisizliği meydana getirir. Bilgi aslında yüktür insana. Werther’in yakındığı da buydu. Nitekim ileride de Werther, ‘Ah, ne olurdu biraz gamsız olabilseydim…” diye iç geçirecektir.

    Daha sonraları ise Lotte’ye duyduğu aşkla ruhunu saran serkeşliği öyle güzel betimliyor ki hayatında aşkı tadamamış, ayrılığa erememiş insanın anlayacağı cinsten basit değildir bunlar. Henüz Lotte’yi tanımasına rağmen şu cümleyi kurar:

    “Tanrı’nın sadece sevgili kullarına bağışladığı mutlu günler yaşıyorum, her an sarhoş gibiyim. Bundan sonra başıma ne gelirse gelsin, yaşamın en güzel sevinçlerini tatmadım diyemem.”

    Buradaki naifliğe bakar mısınız? Bu aşk ile sonunu hazırladığını bile bile bunları söylüyor. Hatta bu aşk uğruna son nefesini verirken dahi bu duygularından asla vazgeçmiyor. O, bir aşk şehidi olarak kabul ediyor kendini. Sevdiği dostu Albert ve sevdiği kadın Lotte için kurban ediyor kendini. Canına mal olsa da bu aşk, ona asla kızmıyor. Asla pişman olmuyor. Düşünsenize, sizden canınızı hangi bedel karşılığında alabilir tabiat? Hangi bedel ki hiçbir şekilde ona kavuşamayacağınız?

    “Lotte, bir hastayı nasıl görüyorsa; benim zavallı kalbimin de öyle görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kalp, yatağında inleyen herhangi bir hastadan daha çok acı çekiyor.”

    “Aşksız yaşamak neye yarar Wilhelm! Sihirli fener ışıksız olur mu?”

    “Mutluluk da bir aldanış mıdır dersin, Wilhelm?”

    Werther, bu ruh halini bu yoğun aşk ve farkındalık halini şöyle ifade ediyor:

    “Ben eğer bir deli olmasaydım, şüphesiz dünyanın en rahat, en mutlu adamı olurdum.”

    Evet, Werther, acemi bir aşık değildir. Hayatın getirilerine kulaklarını kapamış, cahil bir adam da değildir. Her şeyi farkında olarak yaşıyor. Acılarını farkında olarak kabul edip çekiyor. O, asla farkında olmadan bir kara sevdaya tutulmamıştır. O, bile bile bütün yüreğini bir insana vermenin mutluluğu içinde acıdan kıvranmıştır. Gerçek de böyle değil midir? Farkında olmak… Bilerek ve farkında olarak bir şeyleri yapmak ne kadar da asil bir şeydir! O, asla şikayet etmez, isyan etmez. Sadece arzular. Arzuları bir süre sonra kendisine karşı suç buyursa da bunu bastıracaktır.

    Hikaye öyle kurgulanmış ki Werther, aslında sonucu bildiren cümleleri alttan alttan sezdirerek okuyucuya vermektedir. Nitekim Werther, intihar edecektir. Fakat bunu, kitabın sonlarında değil de daha 47. Sayfada Albert ile yaptığı tartışmadan yakalıyoruz:

    “Yaşamına son veren bir insana korkak demekle ateşler içinde yanıp kavrularak ölen bir kimsenin korkak olduğunu söylemek arasında bir fark göremiyorum.”

    “Nasıl oluyor da insanı mutlu eden bir şey aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı oluyor?”

    Bir süre sonra bir nevi de Lotte’nin iyiliği adına mekan değiştirmeyi dener. Fakat aslında insanın mekanlarla ilgili bir sorununun olmadığını ve asıl sorunun insanın kendinde olduğunu fark eder. Mekan değiştirmek, bir nevi kaçmaktır. Fakat kaçılan şeyin kendi gölgesi olduğunun farkında olamamaktır. Zaten bunu fark ettikten sonra tekrar geri dönmeye karar veriyor.

    “Ah, sevgili dostum, belki içinde bulunduğum durumu değiştirmek isteyişim, hiçbir yerde peşimi bırakmayacak olan bir sıkıntı yüzünden değil mi?”

    Daha önce de belirttiğim gibi Werther, bilginin bilgisizliğinden ve sıkıntısından yakınır. Fakat bilgiden ziyade her zaman yürekte yaşanan yani daha doğru bir ifadeyle manevi yaşantılardır esas olan. Duygusallığı, romantikliği; bilime ve mantığa tercih eder. En açık ifadeyle Werther, aşk ile sevgi arasında aşkı seçer, mantığı ve soğuk getirilerini reddeder. Daha doğru bir ifadeyle o, sonsuzluğu ister. Dünya içinde geçici, suni kazançları değil; ebedi arzuları, ilahi arzuları kovalar.

    “Her şeyin kaynağı, bütün gücü kuvveti, bütün sevinçleri ve acıları veren kalptir. Benim bildiklerimi herkes bilir ama bu kalp yanız benimdir.”

    “Bu sevgi, bu bağlılık, bu düşkünlük bir şairin uydurması değil. Cahil ve kaba dediğimiz insanların gönlüde bu duygular bütün kuvvetiyle ve temizliğiyle yaşıyor. Asıl biz aydınlar adamakıllı bozulmuşuz.”

    İşte, romantik Werther! Aşkta matematiği reddeder. Mantığı, çıkarı, hesabı, planı alaşağı eder.

    “Çok şeye sahibim. Ama onu düşünmek her şeyimi silip süpürüyor. Nelerim var! Fakat onsuz bana her şey hiç oluyor.”

    Romantik olduğu kadar naif, saygılı ve bir o kadar da şerefli olan Werther, istenmediği ve rahatsızlık verdiğini gördüğü anda artık ne pahasına olursa olsun ortamdan uzaklaşmak gerektiğini anlar. Çamura yatmaz, pislik yapabilecekken asla yeltenmez. Çünkü o, aşık olduğu kadar naif bir kişidir de. Nitekim ölümünde de göreceğimiz gibi, şerefli bir ölüme nail olacak.

    “Bütün mesele, perdeyi kaldırıp öteki tarafa geçmek. Peki neden titremeli, neden tereddüt etmeli? Perdenin arkasında ne olduğu bilinmediği için mi? Bir daha geri dönülmediği için mi? Yoksa, bilmediklerimizi korkunç ve karanlık görmenin ruhumuzun bir özelliği olmasından mı?”

    Artık kesin gitmenin, dönüşü olmayan nihai yola çıkmanın kararını vermiştir. Nitekim Werther, ölüme gitmenin kararını verdiğini unutmuş gibi sadece karar verebildiğine dahi mutlu olmaktadır. Artık uzun bir aradan sonra ne yapacağını bilmektedir. Ne zaman ve nasıl olacağına kendisi karar vereceği bir gün doğmuştur onun için. Lotte’ye kesik kesik yazdığı son mektubunu okumanızı tavsiye ederim. Bu acıklı ve bir o kadar da güçlü bir aşığın son seslerini duymakta fayda vardır.

    Werther, ölmek üzereyken bile harçlık verdiği çocukları, aileleri unutmayacak kadar naif bir insandır. Öperken bile çocukları, öpemeyeceği günler yerine de birkaç defa daha fazla öpmektedir. Bu, bir idam mahkumunun vedası gibi olmaz. Bu daha çok idam edilmiş mahkumun ruhunu yansıtır. Dikkat toplamak, bilinmek, üstüne gelinmesinden hoşnut olmak gibi aşağılık halleri yoktur. Bu kararı kendi vermiştir. Yalnız başına uygulayacaktır.

    Albert’ten yolculuk bahanesiyle silahları ister. Fakat daha öncesinde Lotte’ye kavuşma sahnesi vardır ki her insanın içini burkar. Lotte’den fazla bahsetmedik. Lotte, Albert’e sadakat ile bağlı kalmanın sorumluluğunu gayet yerine getiriyor. Hani namuslu, helal süt emmiş kız tabiri vardır ya, tam da ona uyar bu tabirler. Fakat Werther’e duyduğu ilgi, -reddetse de- derinden derine duyduğu bağlılık ve önemlisi önüne geçemediği aşk, onu da bir anlığına ele geçirir. Ve kendini kısa süreliğine Werther’e bırakır. Werther’e değil; ısrarla kaçtığı, reddettiği ve mantığıyla düşman ettiği aşkın kucağına atılır o. Zincirlerini kırmış ve kendini bir anda Werther’in dudaklarında bulmuştur.
    Werther’in bu hareketten doğan mesudiyetinin haddi yoktur. Öyle güzel anlatır ki mutluluğunu hemen orada ölmekten vazgeçip Lotte için mücadele edecek diye bekliyor okur. Fakat şerefli Werther, ne kadar aşka kurban gitse de sevdiği kadını ve saygı duyduğu adamı bu aşka kurban etmez. Ona umutların en yücesini vermeye yetecek güçte olan bu öpücük bile onu aşağılık biri yapmaz. Kararından vazgeçmez. Sadece ölüme giderken daha mesut gidecektir. Lotte’nin onu sevdiğini sayıklayarak günahlarından arınacaktır.

    “Lotte, onun kollarının arasından kurtulduktan sonra perişanlık içinde ve sevgiyle karışık bir öfkeyle titreyerek, ‘bu artık sonuncu, Werther! Beni bir daha görmeyeceksiniz’ dedi. Onu şefkat dolu bir bakışla süzdükten sonra bitişik odaya koştu, kapıyı kapattı.”
    “… elveda Lotte, sonsuza kadar elveda!”

    “Albert senin için sadece bu dünyada bir koca. Ne çıkar! Sonsuz evrende benim olacaksın.”

    Werther Ölüyor…

    “Bunlar bana senin elinden geldi. Tozlarını sen almışsın. Onları öpmeye doyamıyorum. Ellerin değmiş onlara. Sen, ey göklerin meleği, benim kararımı onaylıyorsun. Sen, Lotte, bu silahları bana elinle veriyorsun. Ölümü bana senin sunmanı isterdim. İşte, bu isteğim de oldu.”

    “Kader bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda!”

    Ve gerçekten de Lotte’nin onayıyla kendini huzur içinde sonsuzluğa bırakıyor Werther. Silahları isteyen uşağa titrek ellerle silahları vermişti. Biliyordu. Fakat engel olacak kuvveti asla bulamıyordu içinde. Belki de Lotte, bunu istiyordu. Bir ölüm, aşkı meşrulaştırırdı. Yoksa yaşamak değildi aşk.