Murat Ç, bir alıntı ekledi.
22 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

"(...)Schiller'in karısının bütün sevimliliğine karşın aptal bir kadın olduğunu belirtmek zorundayız. Bunu, aptallığın güzel bir kadının güzelliğine güzellik kattığını bilmemize karşın belirtmek zorundayız."

Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 37 - Türkiye İş Bankası Kültür YayınlarıTürkiye İş Bankası Kültür Yayınları, XIII. Basım)Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 37 - Türkiye İş Bankası Kültür YayınlarıTürkiye İş Bankası Kültür Yayınları, XIII. Basım)
Mehmet, bir alıntı ekledi.
 17 Şub 22:19 · Kitabı okuyor

... bütün bunlar, buranın, başkentin korkunç kalabalığının ve göstermelik eğitiminin yarattığı ahlaksızlık yuvalarından biri olduğunu gösteriyordu. Öyle bir yuva ki, burada insanoğlu yaşamı süsleyen temiz ve kutsal her şeyi elinin tersiyle itmiştir; kadın denilen insan varlığını taçlandıran dünya güzeli, anlamsız, tuhaf bir yaratığa dönüşmüş ve ruh temizliğiyle birlikte tüm kadınsı niteliklerini yitirerek erkeklere özgü bayağılıkları benimsemiş, bizden farklı, narin, güzel bir varlık olmaya son vermiştir.

Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 14 - Neva Bulvarı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 14 - Neva Bulvarı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Rogojin, Ben Robot'u inceledi.
 17 Şub 19:27 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 10/10 puan

"Ben, Robot"un kapağında mahzun mahzun düşünen adam pozisyonunda oturan robot oraya öylesine konmamış. Onun adı Cutie ve o da bir çok diğeri gibi pozitron beyne sahip robotlardan biri. Soyut düşünme yeteneğine sahip QT-1 serisi robotu olarak ayrıca yönetebilme konusunda da maharetli. Görevi ise insanların kullanılmasının gerek olmadığı bir uzay görev merkezinde diğer görevli robotlarla beraber işleri yürütmek. Ancak Cutie'nin bir sorunu var: Cutie düşünebildiği için var olduğuna inanıyor ve bu yüzden kendisinin montaj işlerini yürüten insanlara da benim yaratıcım kim diye soruyor. Cevap olarak insanı kabul etmiyor. Cutie'ye göre onun yaratıcısı gezegendeki İşlem Dönüştürücüsü, ondan Efendimiz diye bahsediyor ve "Efendimizden başka bir Efendi yoktur ve QT-1 onun resulüdür" diyor.

Isaac Asimov'un bu eseri işte böyle ilginç öykülerle dolu bir roman-hikâye kitabı. İlk öykü Robbie, Asimov 19 yaşındayken yazılmış ve orada yazarın en naif bir kalemle yazdığını görebiliyoruz hikâyesini. Hikâyelerin geri kalanı yavaş yavaş çıtayı yukarı çıkarıyor: bütün öyküleri aslında ABD Robot ve Mekanik İnsan A.Ş'de robotik devriminin başından beri görev almış olan robopsikolog Susan Calvin'le röportaj yapan bir muhabir arasındaki sohbetlerle birbirine bağlıyor yazar. Bütün öyküler aslında Calvin'in bir hatırası ve robotik devrimin genişleyip son öyküde göreceğimiz şekilde akıl almaz bir sistem yürütücüsü hâline geldiği, insandan yana tavır alan ve bütün mekanizmasını bu uğurda döndüren devrimsel gelişmelerin anlatılması bir yandan da. Neredeyse bütün öykülerde mizahla beraber yürüyen anlatım Asimov'un diyalogların çok ön plânda olduğu ve bütün kitabın neredeyse diyaloglar üzerinden yürüdüğü hızlı kurgusuna çok uyuyor. Asimov her hikâyede başka bir robottan söz ediyor. Bunun da bir sebebi var: Üç Robot Kanunu denen kanunlar robotik devrimin en temel düsturları ve bu düstûrları çiğneyen ya da ihlâl eden bütün durumlar sadece problem yaratıyorlar. Her hikâyede bir robotun bu üç kanundan birisi sebebiyle sıkıntı yarattığını görüyoruz. Üç robot kanunu ise şunlar:

1. Robotlar, insanlara zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz.
2. Robotlar, Birinci Kanun’la çakışmadığı sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır.
3. Robotlar, Birinci ya da İkinci Kanun’la çakışmadığı sürece kendi varlıklarını korumak zorundadır.

Asimov, robot karakterlerini nadiren çok ön plâna çıkarıyor. Cutie gibi örneklerde çok orijinal bir ritm tuttuğunu da söyleyebiliriz. Will Smith'in seneler önce çektiği Ben, Robot filmindeki robotların ise kitabın hiç bir yerinde olmadığını söylemek gerekiyor. Asimov'a göre robotlar işbölümü ve iş yükünün paylaşımı, insan topluluğunun gezegen çapı ve ötesindeki arayışları ve görev dağılımları için, görev yükünü taşımak amacıyla varlar ve temelde yaratılış ve üretilme amaçları insan türüne faydalı olmak. Öykülerde kenardan kenardan sezdirilen peki ya robotlar isyan ederse, emirler ve kanunlara uymazlarsa soruları akıllıca, ikna edici akıl yürütmelerle bertaraf ediliyor. Yine de kendilerinin varoluşunun temelindeki üç kanunla davranış çemberleri bağlanan ve sınırlanan robotların "davranış bozuklukları" göstererek bilincin getirdiği özgürlük yönünde şaşırtıcı adımlar atmaları dikkat çekiyor ve bu adımların yine insanlar tarafından ve yine robotik devrimin kurallarına uygun olarak çözümlenmesi (imha, aksayan yönlerin yenilenmesi, birbiriyle çakışan durumlarda üç kanunun robot tarafından farklı algılanmasını sağlayacak manipülatif yaklaşımlar vb) bir yandan da üzücü geliyor; çünkü robotlar gerçekten de köleden başka birşey değiller. Yazar bunu anlatmıyor, ama yine de bu aklımıza geliyor elbette.

Ben, Robot bana en çok Cylonları düşündürdü. Battlestar Galactica gibi muazzam, muhteşem bir metinden dünyalı olmak, buralı olmak, insan olmak, yapay zekâ olmak vb bir çok mesele üzerine birbirinden enfes hikâyeler çıkmıştı. Dizide aynen Cutie ve diğer robotlar gibi yine insan gücü, iktidarı ve menfaati için üretilen Cylonlar bir süre sonra insanların çok tanrılı inancını reddederek tek tanrı inancı uğruna bütün insan türünü yok ederek uzayda kendilerince, imanla yaşamaya çalışıyordu. Asimov'un kitabı yaratılışını insandan görmeyerek onu reddeden ilk itirazı dillendirmiş oluyor galiba. Cylonlarsa bir çığ gibi bütün insan uygarlığını yok ederken geride kalanlara acımıyor ve Cutie gibi uysal bir kabullenişi asla ama asla kabul etmiyordu. QT-1 serisi, Cylonların ilk, masum, sessiz modelleri gibi...

Bence "Ben, Robot"'u bilimkurgu sevmeyenler de büyük bir keyifle okuyabilir. Kesinlikle okunmayı hak eden çok iyi bir bilimkurgu eseri Ben, Robot.

Enes Çubukçu, bir alıntı ekledi.
 14 Şub 19:41 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

bodur minareden öte
Bir gün boynuna sarılıvermekten kendimi tutamayacağım,güvenemiyorum artık.Her şeyin bozulmaması için tek çıkar yol var:Buradan gitmek.

Bütün Öyküleri, Yusuf Atılgan (Sayfa 93 - undefined)Bütün Öyküleri, Yusuf Atılgan (Sayfa 93 - undefined)
Mustafa Bağdat, bir alıntı ekledi.
 13 Şub 21:10 · Kitabı okuyor

Bıyıklar... Etkilendim. :)
Bıyıklara gelince... dünyanın bütün kalemleri, fırçaları yetersiz kalır bunları betimlemede...Birbirinden değerli esanslar, parfümler sıkılarak, son derece nadir ve pahalı pomatlar sürülerek, geceleri, perdahlı kâğıtlar arasında kalıba alınarak possesseur'lerince gece gündüz demeden yaşamlarının belki yarısı harcanarak
bakımları yapılan, görenlerinse, iç geçirip imrendikleri bıyıklar...

Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 9 - İş Kültür)Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 9 - İş Kültür)
Oğuz Aktürk, Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton'u inceledi.
12 Şub 20:01 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...eri-palto-burun.html

Kitap, Neva Bulvarı, Burun, Portre, Palto, Bir Delinin Anı Defteri, Fayton adlı eserlerden oluşmaktadır.

Neva Bulvarı, Bağdat Caddesi, Şanzelize... Hiç fark etmez. Hepsi benzer özellikte caddeler. Sosyetik insanların ayak bastığı hatta bastıkları yerleri de sosyetikleştirdiği dünyanın çeşitli yerlerinden caddeler bunlar. Ortak özellikleri ise ışıl ışıl olmaları, rengarenk bir renk cümbüşü içerisinde insanlara lüksü, gösterişi, kapitalizmi, zenginliği ellerinden en göz boyayıcı şekilde nasıl geliyorsa o şekilde halka sunmak.

Fakat... O da ne? Neden böyle sokaklardaki insanlar aslında siliktir hep? Yoksa parası olmayan silinmeye mahkum mudur? Üst ve alt sınıf, rütbe ayrımları olduğu sürece renkler bile bu tür sosyetik caddelerde üstlere gider. Altlara inmeyi hiç istemezler. Sınıflaşan hava bile bir süre sonra yükselebilir. Sanki her yer rengarenk bir göz boyama tablosu gibidir. Gittiğiniz devlet daireleri bile o göz boyayıcı renklerle çepeçevre sarılmıştır. Renklerin ve paranın göz alıcılığının bu kadar insan gözüne sokulmaya çalışıldığı yerde, sokaklarda içleri ve beyinleri boşaltılmış insanların gezmesinin ne önemi vardır ki zaten?

Çizimleri yaptıktan sonra bile insanların teker teker silinmelerinin ardından onları tekrar çizmem ne kadar da acıydı öyle. Sanki kişiliklerini kendilerine hatırlatan ben gibiydim. Belki de bütün bu insanların devlet dairelerinde kalem memuru olmalarının silikliği benim kalemime de bir çağrı yollamış olabilirdi.

Mega şehirler insanı yer yutardı, bu dünyanın her yerinde değişmeyen bir kural gibiydi. Neva Bulvarı da aynı şekilde parası olmayan insanları içinde yok eden bir girdaptı. Hoş geldiniz diyordu içinde barındırdığı insanlara fakat boş gidiyordunuz farkında olmadan.

- Burun kısmını anlattığım yer spoiler içerebilir. Kitabı okumayanlar bu kısmı okumasa daha iyi olur ama çizimlere bakmakta pek sakınca olmaz.-

Düşünün, bir gün bakkaldan her gün aldığınız gibi bir ekmek almışsınız ve kestiğiniz o ekmeğin içinden başkasına ait bir burun çıkıyor... Nedir bu acep?

İnsanların yüksek rütbe, gösteriş ve sosyete hayalleri arasında belki bir gün siz de burnunuzu beraberinde kılıcı ve kafasında asil şapkasıyla sizin hayatınız boyunca hayal ettiğiniz mekanlara giderken, kadınlarla konuşurken ve caka satarken bulabilirsiniz.

Bütün insanların gözü yükseklerdedir aslında. Bu da insanların "burnu büyük" olmalarını sağlayan ilk etmendir. Gogol'ün de dediği gibi burnunu yüksek rütbelerde gören bir Burunov'un yerine bütün herkes bir gün Burunov olma arzusu içerisinde yanıp tutuşabilir. Biz en çok egomuzu beslemeyi severiz çünkü.

Kitabın portre kısmı ise en sevdiğim kısımdı. Zweig'ın anlatımına da benzeyen heyecan süreçleri, kitaptaki gerilimin ve heyecanın yükseldiği yerlerle beni tam bir etki çemberi içerisine aldı da diyebiliriz.

Aslında biz de çoğu zaman bakmaya dayanamadığımız gözlere bakarız Portre kitabındaki gibi. "Gözlerin anlatıyor her şeyi." demeyi istediğimiz insanlara bakar dururuz Athena'nın dediği gibi. Fiziksel detaylardan ziyade en çok detayı gözlerin tam da derinlerinde buluruz. Bu gözlerin içinde neler neler yoktur ki... Para kazanma hırsı, rütbe hırsı, insanların diğer insanları ezme kibirleri ve daha niceleri...

Fakat, Fernando Pessoa dememiş miydi "Ne zevk, ne ün, ne iktidar: özgürlük, yalnız özgürlük." diye? Ne kadar bu hırslar içerisine hapsolursak o kadar da özgürlüksüzlüğümüze hapsolurduk bir bakıma. Hırs ve para yönünden ise fakirsen hiçbir anlam ifade etmezdi varoluşun. Sosyete seni şehrin o kaotik ortamında yok ederdi.

Dostoyevski dememiş miydi "Hepimiz Gogol'ün Palto'sundan çıktık." diye? Gerçekten de Dostoyevski, Çehov, Tolstoy, Gorki, Turgenyev ve daha nicesi bu paltodan çıkmış gibiydi. Memurların ve özellikle de kalem memurlarının delicesine sıkıcılıktaki rutin hayatları, Kafkaesk bürokratik hiyerarşi dünyasının bize hatırlattığı kasvet, gamsız öküz Akaki Akakiyeviç'e hediye ettiğim https://www.youtube.com/watch?v=W57wR1vHbUw Gamsız Öküz şarkısı, hakim, savcı, kaymakam, vali gibi önemli devlet adamlarının insanı gerim gerim germesinin öyküsüdür diyebiliriz bir bakıma Palto'ya.

Bir Delinin Anı Defteri'nde harika sosyete ve popülist kültür eleştirilerini bulabileceğimiz, Fayton öyküsünün son sahnesiyle de insanların elde ettiklerinin iç görünüş ve dış görünüşleri, rütbeleri orantısında elde ettikleri hürmet konularına eğilen Gogol'ün bu kitabını çok sevdim.

Her yol Roma'ya çıkmaz ama Neva Bulvarı'na çıkabilir.

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar dilerim.

Necip Gerboğa, Semaver'i inceledi.
10 Şub 05:37 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

Peş peşe okuduğum dört Saik Faik kitabının ardından ki yaklaşık 70 civarında öyküye denk geliyor, bir durup soluklanmak, biraz okuduklarımı sindirmek, biraz da üzerimde biriken yükü boşaltmak maksadıyla bir mola vermek icab edince, bir semaver dibinden daha güzel bir köşe olamayacağını düşünüp çıkınımı buraya boşaltmaya karar verdim...

Gelin, incelememize Sait Faik'ten bir alıntıyla başlayalım bu sefer:

"Birtakım şeyler var ki başkalarına anlatıldığı zaman onlar üstünde hiçbir tesir bırakmıyor. Halbuki aynı şeyler, bende neler yapmamıştı?.."

İşbu alıntı, söze girmeden önce bir sigorta kabilinden eklendi buraya... Bu kadar Sait Faik yüklü bir halde, olur da şu satırları yazarken uçar gidersem ve birbirinden kopuk, anlamsız, hiçbir yere çıkmayan cümleler bırakırsam arkamda, geri dönüp beni anlayasınız, en azından halimi hayra yorasınız diye eklendi:)

Herakleitos'un çok sevdiğim bir sözü vardır; "İnsanın karakteri, onun yazgısıdır"

Bence, bu sözün hayattaki karşılığıdır Sait Faik... Orhan Veli'ye göre o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur. Yani çocuk ruhlu ve halka bağlı, halkın içinde bir insandır. Haldun Taner onu, 'Sevimli bir aylak' olarak tanımlar. Onun 'aylaklığı' veya 'avareliği' en çok annesini üzer. Hayatı boyunca oğlunun 'gerçek bir işi' olmamasından, para kazanamamasından yakınıp durur. Oysa ki, babasından kalan işleri elinin tersiyle kenara iten ve hayatının bir bölümünü mirasyedi olarak geçiren Sait Faik, sadece yazarak da para kazanılabileceğini başta annesi olmak üzere herkese kanıtlamak istercesine avarelikten ona kalan izleri tek tek yazıya dökmeye başlar...

Rıfat Ilgaz bir anısında, Mahmut Zeki tarafından yayınlanan Zambak dergisinden Sait Faik'e yapılan bir iş teklifi için aracılık yaptığından bahsederek, Sait Faik'in teklifi ve alacağı ücreti öğrendikten sonra, ikisi arasında geçen bu konuşmanın bir de annesinin yanında yapılması hususunda kendisine ricada bulunduğunu anlatır. Amaç tabii ki, yazdığı yazılardan para kazanabildiğini annesine duyurmaktır:)

Bu arada, fark ettiniz mi bilmiyorum ama, ne kadar güzel bir tablo var karşımızda... Sait Faik, Orhan Veli, Rıfat Ilgaz, Haldun Taner ve burada adı geçmeyen pek çok değerli yazar, şair... Bu ekibe, Sait Faik'in o pek çok yerden aşina olduğumuz, bir teknede çekilen meşhur fötr şapkalı fotoğrafın sahibi Ara Güler'i de dahil edelim... Bizim bugün edebiyat diye okuduğumuz şeyin kanlı canlı yaşandığı bir dönemden bahsediyoruz... Ve ne ilginçtir ki, bu isimlerin pek çoğu, yaşadıkları ve yazdıkları dönemde kendilerini zar zor geçindirecek parayı anca kazanabiliyorlar. Sait Faik eserlerinin günümüzdeki telif hakkı Darüşşafaka Cemiyeti'ne ait. Eminim ki, Darüşşafaka'nın teliften bir yıl içinde kazandığı parayı, Sait Faik ömrü boyunca kazanamamıştır... Zaten kazanmak da istememiştir bence... Çünkü o ve onun gibi yazarlar zenginliğin banka kasalarında değil de sokakta, hayatın içinde olduğunu çoktan keşfedebilmiş şahsiyetlerdir neticede...

İşte bu yüzden, bu tabloya hayran hayran bakarken insan sormadan edemiyor; Yahu nereye gitti bu insanlar? Neden artık yoklar? Neden bizi terk ettiler?

Ah ne güzel olurdu, bir kahvehanenin köşesinde Sait Faik'in radarına takılmak... Önce şöyle bir süzerdi beni... Sonra yaşımı, nerede doğduğumu ve mesleğimi tahmin ederdi, hep yaptığı gibi... Sonra o anki halimden tavrımdan, hangi duygunun içinden geçtiğimi, ne düşündüğümü, nasıl bir insan olduğumu hesaplardı... Sonra ben her şeyden habersiz kalkıp giderdim kahveden; o ise kafasında yarattığı 'ben'den hemen bir öykü yazıverirdi oturduğu yerde... Ben, kendi bedenimde değil de onun yazdığı öyküde daha gerçek bir 'ben' olurdum muhtemelen... Ve muhtemelen, oradaki beni, kendimden daha çok severdim...

------------------------------

Orhan Veli'nin 'Macera' adlı şiirindeki o meşhur dizeyle yolculuğumuza devam edelim;

"Girdim insanların içine, insanları gördüm..."

İşte, dostunun bu güzel dizesi, Sait Faik'in de çıkış noktasıdır aslında... Öykülerinin yüzde doksanında bu gördüğü insanlardan beslenir Sait Faik... Öyle insanlar görmüştür ki o, bugün dışarı çıktığınızda göreceğiniz türden insanlar değildir onlar... Çünkü Sait Faik'in insanları sıradan insanlardır... Siz hiç günümüzde 'sıradan' bir insan gördünüz mü? Ne münasebet, olur mu hiç öyle şey!! Eğer size sıradan bir insan gibi göründülerse emin olun o sizin eksikliğinizdir. Çünkü gördüğünüz insan muhtemelen ya bir insan kaynakları müdürüdür, ya creative director'dür, ya user experience designer'dır, ya test engineer'dır, ya customer service representative'dir veya specialist'tir; hadi onlar değilse bile en kötü bir instagram annesi, bir twitter fenomeni veya bir youtuber'dır... Ama emin olun asla sıradan bir insan değildir!

Oysa Sait Faik'in insanları, dediğim gibi sıradan insanlardır. Onlarla her an her yerde karşılaşabilirsiniz; vapurda, tren vagonunda, balıkçı teknesinde, kahvehanede, çalgılı bir meyhanede, ıssız bir sokakta, bir kilise bahçesinde, bir lahana tarlasında, bir genelevde, bir ipek mendil atölyesinde, kısacası aklınıza gelebilecek her yerde Sait Faik'e bir öykü hediye eden sıradan bir insanla karşılaşmanız mümkündür...

Evet, Sait Faik avareliğinin, aylaklığının o kendine has sarhoşluğu içinde insanlara bakmış, onları görmüştür... Onların acılarını, kederlerini, sevinçlerini, yalnızlıklarını, aşk acılarını, geçmişten taşıdıkları izleri, gelecek kaygılarını, zaaflarını, tutkularını ve daha pek çok şeyi görmüş, gördüklerini öykülerine aktarırken eksik kalan kısımları kendi kişiliğiyle, kendi aşklarıyla, kendi zaaflarıyla, kendi yalnızlığıyla ve kendi hayalleriyle tamamlamıştır... O yüzden Sait Faik öykülerindeki her karakterde biraz Sait Faik vardır... Sait Faik'in kendisi ise, tüm ömrünü adadığı bu karakterlerin toplandığı bir beden gibidir adeta...

İşte bu yüzden, Sait Faik öyküleri bir 'insan resmigeçidi' gibi gözlerimizin önünden kayıverir gider... Önünüzden geçen her insan haliyle sizin de bir duygunuza, bir hatıranıza, bir hayalinize, bir aşk acınıza dokunuverir. İşte o an siz de 'sıradan bir insan olmanın' tadını çıkartırsınız...

------------------------------------------

Peki bugün neden aramızdan bir Sait Faik çıkmıyor diye başka bir soru takılıyor aklıma... Onun gördüğü ama bizim göremediğimiz şey ne? İnsansa, sürüsüne bereket... Olaysa, istemediğin kadar... Mekansa, gırla... Peki eksik olan ne?

Soruya bir yanıt vermek ve bir karşılaştırma yapabilmek adına bir Sait Faik'in gördüklerine, bir de kendi gördüklerime daha yakından bakmam gerekiyor sanırım...

Sait Faik her şeyden önce gerçek insan yüzleri görmüş. Kusurlarını saklamayı beceremeyen insanlarla bir arada yaşamış... Kahvehanede, kehribar tespihini ağır ağır çeken adamın uzaklara dalıp gidişini görmüş. Bir tren vagonunda, köyünden ilk defa dışarı çıkan bir adamın heyecanını görmüş. Bahçesine domates biber eken bir kilise papazının yaşama sevincini görmüş. Tek göz odada falcılık yapan bir kadının adeta maziyi bir film gibi önüne seren eski eşyalarını görmüş. Bütün gün insanlardan ayrı, sadece köpeğiyle dolaşan bir adamın gizlemeye çalıştığı, tüm hayatını vakfettiği aşk acısını görmüş. Şehrin en uzak köşesinde de olsa, kendi kahvesini işletebilmek için her şeyini feda eden bir garsonun azmini görmüş...

Tabii ki bunlardan çok çok daha fazlasını görmüş Sait Faik... Hayatın bu kesitlerini, bahçeden kır çiçeği toplar gibi tek tek toplayıp daktilosuna bir güzel yerleştirmiş...

Peki, dönelim bana... Ben ne görüyorum dışarı çıktığımda?

Her şeyden önce, tüm kusurlarını özenle süpürüp halının altına itmiş insanlar görüyorum. Hepsinin yüzünde aynı ifade var. Çünkü benim çağımın insanı her nedense kendini dış dünyaya her ne suretle olursa olsun mutlu ve kusursuz göstermek zorunda hissediyor... Sanki sadece yüzümüz değil, tüm duygularımız botox iğnesi yemiş gibi... Sanki yıpranmak, üzülmek, hüzünlenmek kanunen yasakmış gibi herkesin suratında o joker gülümsemesi... Tek gördüğüm bu değil, bakmaya devam ediyorum... Bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs görüyorum. Sanki ölümsüzlük ilacının icadına denk gelen ilk kuşak bizmişiz gibi, o panikle sürekli birbirinin üstünü tırmalayan, alttan çelme takan insanları görüyorum... Çayını demleyip, balkonuna oturup gelen geçenin seyredildiği evini, apartmanını sanki deprem olmuş gibi koşar adım terk ederek, modern şehir gettoları olan konut projelerinin 5 insan boyundaki gri duvarları ve dikenli telleri arkasında kalan peyzaj yeşili hayata çıldırmışcasına koşan insanları görüyorum... Hatta o duvarların arasına girebilmek için bankadan ömür boyu ödeyecekleri miktarda kredi alan ve bunu başarı hikayesi olarak anlatan insanları görüyorum... Instagram hesabına 5 takipçi daha kazanabilmek için çoluğunu, çocuğunu, evini, mutfağını, hatta yatak odasını dahi deşifre edebilecek, tüm şuurunu sosyal medya hesaplarının like butonu altına gizlemiş insanlar görüyorum... Büyük bir gururla üzerine geçirdiği GAP sweetiyle ya da koluna bir kraliyet nişanı gibi taktığı MICHAEL KORS çantasıyla toplumda kendisine bir yer arayan, sınıfları dahi sınıflaştıran insanlar görüyorum...

Tabii benim bu gördüklerim ve sizinle paylaştıklarım, devasa bir kitabın ilk sayfası gibi... Gerisini zihninizde tahayyül edeceğinizi varsayıyorum...

Nihayetinde, Sait Faik'in neden Sait Faik olduğu, benimse neden Sait Faik olamayacağım sorunsalımız bir nebze de olsa açıklığa kavuşmuş oluyor böylelikle...

------------------------------------------

İşte böyleydi Sait Faik'in dört yanı denizlerle çevrili, o masmavi dünyasından bana kalanlar... Tam da bu dev metropolde, boğulma krizlerinden birini yaşamakta olduğum bir dönemde adasından yetişti ve kurtardı beni... Önce bir battaniye geçiriverdim sırtıma... Sonra çıtır çıtır yanan bir odun sobasının hemen yanıbaşındaki semaverden yeni demlenmiş çayımı aldım ve geçtim karşısına...

O anlattı, ben dinledim...
Ben dinledim, o anlattı...

Bu esnada radyoda da şu güzel şarkı çalıyordu... Duydum ki, bu şarkıyı besteleyen adam, Sait Faik'in öykülerinden ve Orhan Veli'nin dizelerinden ilham alarak bestelemiş şarkıyı...

https://www.youtube.com/watch?v=cLD1yYRjIyk

Herkese keyifli okumalar dilerim...

86d85d86f8, bir alıntı ekledi.
09 Şub 21:39 · Kitabı okuyor

Çıkılmayan
"Belli bir yaşayış uygulamışlar bana. Görünmeyen bir giysi giydirmişler. Sıkıyor beni, çıkarıp atamıyorum. Düğmelerini çözemem mi? Bu bile güç. Ya çıkarıp atanlar? Tutuyorlar onları. Deliler evine kapatıyorlar..."

Bütün Öyküleri, Yusuf Atılgan (Sayfa 68)Bütün Öyküleri, Yusuf Atılgan (Sayfa 68)