• Momonun arkadaşları da bu yeni uygulamadan kurtulamadı. Mahallelerine göre birbirlerinden ayrı depolara kapatıldılar. Artık buralarda akıllarına estiği gibi oynamalarına olanak yoktu.
    Oyunları onlara bakıcıları öğretiyor ve bu oyunlar hep yararlı bir hizmet şeklinde oluyordu. Ama bu şeyler olurken de bazı şeyleri unutmaları gerekmişti: sevinmeyi, hayal kurmayı ve heyecanlanmayı unuttular.
    Çocukların yüzleri yavaş yavaş küçük birer zaman tasarrufçusuna benzemeye başladı. Kendilerinden beklenen şeyleri asık yüzle, can sıkıntısıyla ve düşmanca tavırlarla yapıyorlardı. Kendi hallerine bırakıldıkları zamanlardaysa ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Akıllarına hiçbirşey gelmiyordu.
    Bütün olanlardan sonra yapabildikleri tek şey gürültüydü. Bu da öyle şen şakrak sesler çıkararak değil, vahşi ve kaba seslerden oluşuyordu.
    Michael Ende
    Sayfa 207
  • Bir İtalyan kasabasının kuruluş günü törenleri hep sönük geçermiş.

    Kasabanın ileri gelenleri toplanmışlar, nasıl daha şen, canlı, güzel kutlanır, tartışmışlar. Sonunda karar almışlar:
    Kutlama haftasında spor yarışmaları da olacak, halk oyunları da olacak, müzik yarışmaları da olacak, sergiler olacak, vs., vs..

    Son anda birisi bir teklif yapmış; kasabanın küçük bir orkestrası varmış, demiş ki ‘’Toscanini’yi davet edelim. Gelsin o hafta orkestra konser verirken orkestrayı da o yönetsin.’’

    Bu teklif büyük itiraz görmüş;
    ''Olmaz'' demişler. ''Toscanini kim, bizim kasaba kim. Gelir mi o büyük adam.'' Teklif sahibi; ''Davet edelim, gelmez ya, belki gelir...'' Sonunda bu teklif de kabul görmüş.
    Umutsuzca Toscanini’ye davetiye göndermişler....Sonunda sürpriz gerçekleşmiş ve Toscanini daveti kabul etmiş... O gün gelmiş...

    Şenlikler başlamış. Spor oyunları, halk oyunları, müzik yarışmaları...
    Akşamları de Toscanini yönetiminde orkestra konserler veriyormuş..

    Ancak Toscanini’nin bir şey dikkatini çekiyormuş: Orkestrada ikinci keman çok güzel keman çalıyormuş. Toscanini, dünyadaki bütün meşhur orkestraları yönetmiş birisi olarak, daha önce hiç bu kadar güzel keman çalan kemancıya rastlamamışmış...

    Küçük bir sahil kasabasında böyle bir keman dahisinin yetişmiş olmasına şaşırıyormuş..

    Şaşırdığı diğer bir konu daha varmış: Bu kemancı hep ciddi duruyormuş.
    Kemancı, provalarda, boşluklarda, istirahatlarde hep yüzünü duvara, sırtını arkadaşlarına dönüyor, kimseyle de konuşmuyormuş.

    Toscanini içinden ''olur'' demiş, ''insanlık halidir, bir sorunu vardır'' diye düşünmüş..
    Ama hep böyleymiş kemancı, bir gün, iki gün, üç gün, beş gün...

    Toscanini, bir gün dayanamamış, kemancıyı bir köşeye alıp sormuş;
    - ‘’Bir sorunun mu var?’’
    - ‘’Hayır’’ demiş kemancı, ‘’yok!’’
    - ‘’Peki’’ demiş, Toscanini, ‘’arkadaşlarınla ilgili bir problemin mi var?’’
    - ‘’Hayır’’ demiş yine kemancı, ‘’yok! Hepsi mükemmek insanlar...''

    - ‘’Maaşın mı yetmiyor?’’ diye sormuş Toscanini
    - ‘’Hayır’’ demiş yine kemancı, ‘’bana burada iyi bir ücret veriyorlar.’’
    - ‘’Peki’’ demiş, Toscanini, ‘’eşin işle ilgili bir problemin mi var?’’ diye sormuş.
    - ‘’Hayır’’ demiş yine kemancı, ‘’eşim çocukların gül gibi geçinip gidiyorum.’’
    - ‘’Peki, öyleyse neden hep böylesin, hiç gülmüyorsun, hep ciddisin, kimseyle konuşmuyorsun?’’ diye sormuş Toscanini..

    - ‘’Yok bir şey’’ dese de kemancı, epey dirense de Toscanini’nin ısrarları karşısında boynunu bükmüş, mahcup bir ifade ile;

    - ‘’Efendim’’ demiş, yutkuna yutkuna ‘’ben'' demiş ''ben müzikten pek hoşlanmıyorum.’’

    Osman AYDOĞAN
  • "Sufi" yazmıştı Amerikan öğrencim, dinî fenomenoloji dersi için hazırladığım anketteki "İtiraf' köşesine.
    "Sufi mi?” diye sordum.
    "Sufiler ne yapar?”
    "Biz semâ eder ve Rûmî'nin şiirlerini okuruz."
    "Farsça biliyor musunuz?”
    "Hayır, neden ki? Rûmî'nin şiirleri İngilizcede de var!”

    Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî'deki şiirlerinin filolojik olarak doğru tercümesi manayı doğru bir şekilde aktarsa dahi, şiir dilinin güzelliğine dair neredeyse hiçbir şey yansıtamaz. İngilizcedeki şiirselliğini yitirmiş, çeviriye dayanan çıkarımlarda da mana çoğu zaman kaybolur, harikulade kelime oyunları karman çorman olup anlaşılmaz hale gelir. İç çektim.

    "Peki hiç Kur'ân çalıştınız mı?” diye sordum sufi kıza.
    Bana şaşkınlık içinde baktı.
    "Neden? Biz sufiyiz, Muhammedî değiliz ki.”
    Kafamı sallayarak, "Sufi, Müslüman mistik demektir,” diye cevap verdim. "Hayır, hayır. Biz bütün dinleri seviyoruz. Önemli olan tek şey aşk!” dedi coşkuyla.


    Bir kez daha şansımı denedim: "Muhammed Peygamber hakkında ne biliyorsunuz?”
    Korktuğum gibi, hakiki her sufi için esas referans noktası ve ilk sufi kabul edilen Peygamber hakkında hiçbir şey bilmiyordu; ben de anlatmaya çalışmaktan vazgeçtim.

    Peki ya çok okunan bir yazar Goethe'nin, St. Francis'in, Napolyon'un ve daha pek çoğunun sufi olduğunu cesurca iddia ederse? Gerçekten de sıradan insanlardan, tasavvufun tarihi ve mahiyeti hakkında derin bir bilgiye sahip olmalarını bekleyebilir miyiz? Aslına bakılırsa tasavvufun mahiyeti ve bir sufiyi diğer insanlardan ayıran şeyin ne olduğuna dair sorulan sorular da cevaplanması oldukça zor sorulardır.

    Not : ironi bir şekilde kitap Sufi kitaptan çıktı
  • -Ama bu hayatta sevmediğin şey ne? Onu söyle.
    - Her şey; durmadan öteye beriye koşmalar, küçük ihtiras oyunları, hele de aç gözlülükler, rekabetler, dedikodular, birbirine çelme atmalar, birbirini tepeden tırnağa sürmeler. Konuşmalarını dinledikçe insan budalalaşıyor. İlk bakışta zeki adamlar sanırsın yüzlerinde ciddilik okunur, ama bütün söyledikleri şu biçim şeyler: «Falanca veya filanca, bilmem ne satın aldı, bilmem nereye kiraladı.» başka birisi: « Aaa! olur şey değil niçin acaba?» Yahut: «Falanca dün akşam kulüpte müthiş paralar kaybetti, bir başkası 300000 kazandı.» İllallah bunlardan. Bunlar arasında insanlık nerede? İnsanlığın yüceliği, bütünlüğü nerede kaldı? insanlık ufak paralar haline gelmiş.
    İvan Gonçarov
    Sayfa 239 - Sosyal yayınlar
  • RİEMANN HİPOTEZİ İLE UĞRAŞAN VE BİYOGRAFİSİ "AKIL OYUNLARI" FİLMİ İLE BEYAZ PERDEYE AKTARILAN MATEMATİKÇİ JOHN NASH....

    Tam adı John Forbes Nash olan dahi 1928 yılında doğmuş Çok başarılı bir kariyere sahip Nash bütün engellere rağmen yaşamasını bilmiş ve 1994 yılında nobel ekonomi ödülünü almıştır. (Kısa bir dipnot düşelim: Matematik dalında nobel ödülü yoktur . Çünkü vakti zamanında bu ödülün verilmesini sağlayan Alfred Nobel in sevgilisi bir matematikçiyle kaçmıştır. Bu olayın ardından Sayın Alfred bu bilim dalında ödülü öngörmemiştir) Bu ödülü almasını sağlayan eseri ise “Oyun Teorisi” dir. Bu eseri 21 yaşında Princeton üniversitesinde doktora tezi olarak sunmuştur ve tam 45 yıl sonra nobel ödülüne layık görülmüştür.

    John Nash daha çok gençken MIT de profesör olarak çalışmaya başlamıştır. Aynı zamanda dönemde süregelen soğuk savaş ta ülkesi adına şifre çözücü olarak çalışmıştır. Çok gizli görevleri açığa çıkaran Nash ilerleyen zamanlarda bu işi kendince biraz abartmıştır. Bu sıralarda eşi Alicia Larde ile evlenmiş ve 30 lu yaşlara gelmeden bir çocuk sahibi olmuştur. Herşey yerli yerinde giderken , bu nobel ödüllü Profesörün, şizofreni hastası olduğu ortaya çıkmıştır. Ve bu tanının netleşmesine neden olan en büyük etken ise üniversitede iken bir oda arkadaşının olduğunu çevresine dile getirmesidir. (Kayıtlara göre üniversite de yurtta tek başına kalmıştır) Bu Dahi, hastaneye girip girip çıkmıştır. En sonunda bir akıl hastanesine yatırılmasının uygun olduğu belirtilmiştir. Fakat eşi Alicia buna John Nash’in de isteği üzerine karşı gelmiştir. Ve hastaneye yatırılmamıştır. Ve ödülü eşine ithaf etmiştir.

    John Nash‘in ABD’nin New Jersey eyaletinde içinde bulunduğu taksinin yaptığı bir kaza sonucu yaşamını yitirdiği belirtildi. Kazada matematikçinin yanında bulunan eşi de yaşamını yitirdi.
    2012 yılında Türkiye’ ye gelen Nash (İstanbul Bilgi Üniversitesine geldi) Türkiye’nin Dünya da matematikte sondan ikinci olduğumuzu öğrenmiş ve şu cümleyi kurmuştur: ” İyi matematik bilmeyen toplumlarda adalet yoktur.”
  • Aile olabilmenin ve sevginin gücü ile başarılabilecek şeylerin, en derinlerden anlatıldığı bir kitabı daha bitirdiğim için huzurlu hissediyorum. Keşke gerçek hayatta da kitaplardaki karakterler kadar güzel insanlar tanıyabilseydik. Yazarın ilk baştaki anlatım tarzı, birkaç bölüm sonra değişmiş gibi geldi. Belki başlayıp, ara vermiş ve daha sonra yine yazmaya devam ettiğinden olabilir. Bütün hikâyenin, şimdiki zamanlı anlatıma sahip olduğu kitapları genellikle yorucu buluyorum (Açlık Oyunları serisi gibi) ama bu kitap biraz daha hızlı akışa sahipti. Sonuç olarak, gayet güzeldi.
  • Ona söylenen bütün sözler ‘sus’ diye başlamıştır; bütün nesneler ‘cıs’ diye tanımlanmıştır; bütün meraklar ‘hayır’ diye yanıtlanmıştır; bütün sevinçler ‘ayıp’ diye kınanmıştır; bütün sokaklar ‘içeri’ diye bitirilmiştir; bütün ufuklar ‘otur’ diye karartılmıştır; bütün büyükler ‘doğru’ diye kutsanmıştır; bütün oyunları ve arkadaşları ‘kötü’ diye paylanmıştır.
    kendisi yoktur artık. bu yüzden öteki de yoktur. yalnız bile değildir. yalnızlık duygusu yoksunudur. şekilsizdir. herkese benzediğinden özü de yoktur. cümlesiz ve fikirsizdir. kendi ‘mahallesi’ dışında eli ayağı dolaşır. çocukluğu olmadığı için ne anısı, ne geleceği vardır. acısı varsa da kimsesizdir.
    her geçen gün sayıca büyüyor bu kimsesizler ordusu; her köşe başında,her pencerede,her iş yerinde,her metroda,her köprü altında,her okulda, her yerde her geçen gün daha da kimsesizleştiriliyorlar.