• "Sardığım tütün değildi, kağıt da değildi. Kendimi, kendimle sarıyor, sarmalıyordum."
  • YILAN BURCU 24 Ekim - 21 Kasım Sembolik Dönemİlk SoğuklarBitkiDevedikeniMadenBakır ve MalakitKoruyucu RuhuMudjekeewis
    RenkTuruncuKabilesiKurbağa KabilesiUygun EşKunduz İlk Soğuklar Döneminde dünyaya gelen insanların hayvanlar dünyasındaki totemi yılan, bitkiler alemindeki totemi devedikeni ve madenler alemindeki totemi ise, bakır ve malakittir. Uğurlu rengi turuncu, kabileleri ise Kurbağadır. İnsanlar bakırı işlemeye başladıklarından bu yana çeşitli aletlerin ve süs eşyalarının yapımında kullanmışlardır. Antik çağlarda, bakırın insan ruhunu ve kanını arındırdığına inanılırdı. Yılanların süs taşı olan malakit ise, özel güçler taşıyan ve insanın ruhsal sesler duymasına yardımcı olan bir taş olarak bilinirdi. Malakitin her türlü enerjiyi, özellikle psişik enerjiyi özümseme gücünü arttırdığı söylenirdi. Yılan insanı da bakır gibi, bulunduğu ortamda değişim yaratma özelliğine sahiptir. Kendisi çok uyumlu olmadığı halde, içinde bulunduğu durumu, istediği biçime sokmayı başarır. Tükenmez bir enerjisi ve durumları düzeltme konusunda sayısız düşünceleri vardır. İç uyumu yerindeyse, bu düşüncelerin, tasarıların temelleri oldukça sağlamdır ve rahatça gerçekleştirilebilir. Bu burcun insanı genellikle çevresindeki yüksek enerji akımlarının etkisi altında olduğu için, kendini arındırmışsa, başkalarının sorunlarını çözmekte de yardımcı olabilir. İyileştirici gücüyle diğer insanların bedenlerinin ve ruhlarının arındırılmasında katkıda bulunur. Bilgiye susamış varlığıyla, ruhsal konularda edindiği üstün bilgileri, yakınlarına ve çevresine herkesin anlayabileceği bir dille anlatabilir. Yılanın malakit gibi özel bir gücü de vardır. Güç dengesi yerinde olduğu zaman, ruhsal seslere karşı çok duyarlıdır, en ince enerji biçimlerini bile algılayabilir. Yılan burcunun bitki dünyasındaki totemi devedikenidir. Hem gıda hem de şifalı ot olarak kullanılabilen bir bitkidir. Her türlü ortamda yetişen bir bitki olan devedikeni, özellikle beyin hastalıklarında kullanılırdı. Yılan insanı da bitkisi gibi, ruhsal ve duygusal olarak, inanılmaz yüksekliklere ve derinliklere ulaşabilir. Bu özellik, içindeki potansiyel yetenek ve becerileri geliştirip, yararlanmayı başarmasına yardımcıdır. Yılan insanı devedikeninden toprağa sıkı sıkıya bağlanmayı öğrenebilir. Böylece, içinden akıp geçen, enerji akımını doğru biçimde yönlendirebilir. İç uyumsuzluğa düşen Yılan insanı, toteminin en dikenli, en batıcı temsilcisi de olabilir. Bu tür durumlarda, dar kafalı, aşırı eleştirel, huysuz, kıskanç, hilekar, hemen parlayan bir insan haline gelir ve kendine en yakın olan kişilere bile büyük acılar verebilir. Bu burcun uğurlu rengi turuncudur. Batan Güneşin parlak turuncusu olan bu renk, deneyle ya da öğrenimle elde edilen bilgileri kullanmayı beceren, canlı ve aydın insanın simgesidir. Yılan burcunun hayvanlar alemindeki totemi de yılandır. Yılan, omurgalıların en eski, en gizemli, en kuşku duyulan ve en yanlış anlaşılan üyesidir. Bu burcun insanları da totemleri gibi, gizemli bir havaya bürünme eğilimindedir. Yılan insanının başkasına açılması için çok zaman gerekir ve açılsa bile, yine de derin duygularını kolayca açıklayamaz. Bu insan gizemli davranışları ve aşılması zor dikenli zırhı nedeniyle yanlış anlaşılır, hatta bazen de istenmez olur. Damarlarında akan yaşam enerjisi öylesine güçlüdür ki, dışarıdan derin kişiliğini farketmek oldukça zordur. Totemi gibi bu insan da çevresindeki insanların ve olayların gerçeğini kavramaya yarayan bazı duyargalara sahiptir. Çok keskin gözleri olan Yılan insanı, bu gözlerle gerek kendi, gerekse diğer insanların ruhlarını okuyabilir. Ancak huzursuz olduğu ve enerji akımı bozulduğu zaman bu yeteneklerinin hiç birini kullanamaz. Yılan insanının en iyi anlaştığı burçlar yine aynı kabileden olan Puma ve Ağaçkakan’dır. Kaplumbağa Kabilesinden olan Yabankazı ve bozayı insanlarıyla da çok iyi anlaşır. Yine Kaplumbağa Kabilesinden olan Kunduz ile mükemmel bir bütünleşme yaşar.
  • 80 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Donna Haraway'in 1985 yılında yayınladığı özellikle sosyalizm-feminizm üzerine yeni açılımlar sağlamayı hedefleyen pomo bir metindir. alt başlığı "science, technology, and socialist-feminism in the late twentieth century" (yirminci yüzyılın sonunda bilim, teknoloji ve sosyalist feminizm) idir. ayrıca, haraway'in "simians, cyborgs and women: the reinvention of nature" isimli kitabında bir bölüm olarak da yer alır. agora kitaplığı da osman akınhay çevirisi ile metni yayınlamıştır. tanıtım yazısından, sözü donna'ya bırakalım:

    "yirminci yüzyılın sonlarına, bizim çağımıza, bu mitik çağa
    geldiğimizde, hepimizin makine ile organizmanın teorik bir zeminde ifade edilen ve fabrikasyon misali uydurulmuş birer melez olduğumuzu vurgulamak gerekir; kısacası, hepimiz siborguz.

    siborg, hem ‘tahayyül’ün hem de ‘maddi gerçeklik’in yoğunlaşmış bir imgesidir. ‘batı’nın bilim ve siyaset geleneklerinde (ırkçı, erkek-egemen kapitalizm geleneği, ilerleme geleneği, doğayı kültür ürünleri kaynağı olarak sahiplenme geleneği, benliğin başka benliklerin yansımalarından yeniden üretilmesi geleneği) organizma ile makine arasındaki ilişki, hep bir sınır muharebesi şeklinde cereyan etmiştir. bu türdeki bir sınır muharebesinin paylaşılamayan toprakları da üretim, üreme ve tahayyüldür.

    benim argümanım, sınırların karışmasını sevinçle karşılamakta ve bu sınırların oluşturulmasında sorumluluk üstlenmektedir. benim argümanım ayrıca, sosyalist-feminist kültür ve teoriye, postmodernist, natüralist-olmayan bir tarzda ve cinsiyetin olmadığı bir dünya -belki doğuşun olmadığı, belki sonu da olmayan bir dünya- tahayyül eden ütopik gelenek dahilinde, katkıda bulunma çabasını temsil eder. ikisi sarmal dansla birbirlerine sarılmışlarsa, ben tanrıça olmaktan ziyade siborg olmayı yeğlerim."


    davetsiz misafir'in ilkbahar2005 sayında, ünlü siborg manifestosu, kısa özgeçmişi ve kendisiyle yapılmış uzunca da bir söyleşi bulunan amerikalı feminist akademisyen. çalışmalarını university of california santa cruz'da history of consiousness bölümünde sürdürmektedir. son derece interdisipliner olan bu muhalif bölümdeki etkileşimlerinin sonucunda haraway, 2004 yılında the companion species manifesto adlı yeni bir manifesto kaleme almış, bu manifestoda köpekler ve insanlar arasındaki yoldaşlık ve karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma ilişkisinden yola çıkarak tüm dünya halkları arasında bir kardeşliğin nasıl formüle edilebileceğine dair bir alternatif geliştirme uğraşısı içine girmiştir. öte yandan, kendisinin de dediği gibi, ülkesinin irak'ı işgal ettiği ve dört bir yana tehditler savurduğu böylesi bir çağda, biribirimizi anlamak, birbirimize karşılıklı olarak eşdeğer derecede saygı göstermek ve önem vermek ve en önemlisi farklı halklar olarak, var olabilmek için birbirimize muhtaç olduğumuzu unutmamak gerektiğini ısrarla vurgulamak gerekir ve bu son manifesto da böylesi bir dönemde bu fikirlere hizmet ettiği için oldukça anlamlıdır.


    “Haraway’e göre Marksist yaklaşım tahhakkümün altında yatan sebepleri tespit etmekte başarılıdır. Fakat geç kapitalizmin öznelerinin bu tahakküm koşullarının yaratılmasındaki paylarını görmezden gelmektedir”. Kadınların kendi bakış açılarından kaynaklanan ve baskının meşrulaştırılmasını ve sürekliliğini sağlayan “nostaljik” yumuşak bakış açılarının tespit edilmesi gerekmektedir. Feminist yaklaşımın teknolojik gelişmelerle paralel bir şekilde modernize olarak varlığını sürdüren ya da yeni beliren baskı yollarının farkında olması önemlidir. Haraway’e göre feminizm hep kısmi kalmış ve belirli konular dışında başka gelişmelere odaklanamamıştır. Ona göre çözüm belki de ironik bir şekilde, bizi insan yapan genel geçer insani kozmos’tan kurtulmamız ve feminist bir bilimdir.”



    Donna Haraway, “Tanrıça olmaktansa siborg olmayı yeğlerim,” diyerek primatoloji, felsefe ve biyoloji alanlarında tartışmalar yaratan “siborg” metaforunu bilim, teknoloji ve sosyalist-feminizm arasındaki ilişkiyi tartışmakta kullanmıştır. Haraway metnini kendi deyimiyle feminizm, sosyalizm ve materyalizme inanan ironik bir siyasal mit kurmak amacıyla kaleme almıştır (Haraway, 2006: 1).
    Siborg manifesto, günümüzde kutsal sayılabilecek kadar yerleşikleşmiş, ezeli ve ebedi olduğu yanılsamasının yaşandığı toplumsal rol ve modellerin eleştirisine dayalıdır. Bu kutsal şeylere dil uzatma tutumu, insanı neredeyse belirli eşitsizliklerin sonsuza kadar sürdürülmesini sağlama eğiliminde olan, “toplumsal” ve “ahlaki” çoğunluktan koruyacak ve bir kırılmanın önünü açacaktır. Haraway’in metni ırksal, etnik veya dini kimlik üzerinden şekillenen kimlik politikalarını geçersiz kıldığı gibi, sabit ve mutlak bir kadın kimliği üzerinden yürüyen bir feminizmi de, radikal bir biçimde eleştirmektedir. Haraway’e göre siborgun, özne-nesne, olgu-kurgu, organik-mekanik, doğa-kültür, beden-zihin, özgür irade-belirlenmişlik, değişim-devamlılık, evrensellik-biriciklik ve tabii kadın-erkek gibi türlü kategorik karşıtlıkları hükümsüz kılan; bunu yaparken de her türden bütünsel ve yapısal tahakkümü yıkan potansiyeli, başta kadın olmak üzere, birçok tanımlı ve dolayısıyla kontrol edilebilir, denetim altında tutulabilir kimliği ortadan kaldırarak, yeni bir özgürlükçü politikanın önünü açmıştır (Güney, 2007).
    Yazar “Siborg Manifesto”nda, bu dönüşümün ve tahayyül ettiği kırılmanın gerçekleşebileceğine dair düşüncesini “siborg” imgesiyle somutlamaya çalışmaktadır. Haraway’e göre tüm kategorik ayrımlar, toplumsal olarak inşa edilmiş kavramsallaştırmalardan ibarettir ve açıkça ataerkil, beyaz, batı merkezci düşüncenin, dünya üzerindeki tahakkümünü meşrulaştırmaya hizmet etmektedir (Güney, 2007).
    Bu sibernetik organizma, kurgusal ve toplumsal gerçekliğe ait bir yaratıktır. Toplumsal pratiklerle kurgulanan kadın ile yine üretilen, kurgulanan siborg arasında bir benzerlik söz konusudur. Haraway, “siborg”ta bir kadın görmektedir. Çünkü kadın ve kadınlığın da toplum tarafından kurgulanan bir yanı vardır. Lacan’a göre içgüdülere cinsel kimliğini kazandıran şey, bizzat kültürün baskısıdır (Tura, 2006: 63). Toplumsal pratiklerin dolayımıyla, “özne” çeşitli roller üstlenir ve doğal gerçekliğinden uzaklaşır. Kadının doğal gerçekliği giderek kendini kültürel bir gerçekliğe bırakır. Cinsiyet, kadınlarla erkekler arasındaki biyolojik farklılıklardır; toplumsal cinsiyet ise, toplumun bu farklılıkları bir toplumsal sisteme oturtarak yaptığı şeydir. Dolayısıyla doğuştan gelen kadın ve erkek cinsiyeti ile ilgili özellikler, zamanla içinde yaşanılan toplumun kültürü tarafından yorumlanarak yapılandırılır ve toplumun kadın ve erkekten beklentileri de buna göre şekil alır (Hill’den akt. Gürhan, 2010: 59). Kadınlık deneyimi kadına, sonradan empoze edilen bir özelliktir. İnsan organizması da artık, birçok teknolojik araç-gereçle bütünleşmiştir. Organizma bu yönüyle, bir makine-beden bileşenidir. Haraway’e göre siborg, bir toplumsal gerçeklik, canlı toplumsal ilişkiler ve önemli bir siyasal kurgu olmasının yanı sıra, dünyayı değiştirebilecek potansiyele sahip bir kurgudur da. Siborg imgesi her an kontrolden çıkabilecek ve sisteme başkaldırabilecek bir potansiyele sahiptir. Haraway’e göre “kadınlık” da, siyasal ve toplumsal bir kurgudur. Haraway, kadınların ezilme ve değersizleştirilmesine ön ayak olan bu kurgunun yarattığı adaletsizlikle, ancak ihtimallerin farkında olan bir bilincin ve hayal gücü gelişmiş bir kavrayış gücünün kurulmasıyla başa çıkılabileceğini ifade etmektedir. Bu kırılmanın önünü açacak ve bu dönüşümü sağlayacak olan da, tıpkı siborg gibi, “baba”sının zincirlerinden kurtulacak olan kadındır. Siborg, 20. Yüzyılın son döneminde, kadınların üzerindeki toplumsal baskının sürekliliğini sağlayan ve ataerkil toplumsal pratikler dolayımıyla kadına çeşitli sınırlamalar getiren sistemi, değiştirebilecek potansiyeli olan bir metafordur.
    Teknolojik gelişmeler sonucunda organizma ile sibernetik organizmalar arsındaki fark giderek gözden kaybolmaktadır. Organizma artık, kendine yetmediği durumlarda teknolojik araç gereçlerle yapılan takviyelerle makineleşmeye başlamaktadır. Gözlükler, lensler, kalp pilleri, tekerlekli sandalyeler artık organizmanın temel organları gibi vazife görmektedirler. Haraway’e göre dünya artık organizma ile makinenin bir bileşenidir. Ağırlıklı olarak organizmanın denetiminde olan beden, makineleşme oranının artmasıyla herhangi bir kozmosa sahip olmayan bir “Siborg”a dönüşecektir. Bu siborg, toplumsal dayatmanın bir ürünü olan heteroseksizmi önleme potansiyeli olan, cinsiyeti olmayan bitki-hayvan karışımı bir yapıya sahiptir. Haraway 20. yüzyılda artık hepimizin makine ile organizmanın teorik bir zeminde ifade edilen ve fabrikasyon misali uydurulmuş birer melez olduğumuzu vurgulayarak, hepimizin artık birer siborg olduğunu söylemektedir (Haraway, 2006: 4).
    Batının ataerkil ve kapitalist üretim süreçlerine dayalı geleneği, kadına dayattığı toplumsal rol ve kadının üzerinde kurduğu tahakküm vasıtasıyla, insan yapımı siborg ile kadın arasındaki farkı minimum düzeye indirmiştir. Artık sınırlar birbirine karışmıştır. Haraway, tekilleştirmelerin olmadığı, öznenin üretilmediği (dişi-erkek, hasta-sağlıklı, iyi-kötü) ve sınırların birbirine karıştığı bu yeni dünyayı memnuniyetle karşılamaktadır. Haraway bu argümanıyla, sosyalist- feminist yaklaşıma, postmodernist sisteme dair karamsarlığından arınmış, yerleşik bütün kalıplardan kurtulmuş, cinsiyetin olmadığı ya da kategorileştirilmediği, doğum ve ölümün olmadığı ütopik bir dünya hayaliyle katkı sağlamaya çalışmaktadır.
    Haraway siborgu toplumsal cinsiyet sonrası dünyanın bir aktörü, bir imgesi olarak görür. Siborg, patriyarkanın ve özel mülkiyetin beraberinde getirdiği aile içi baskıdan, kapitalist üretim ilişkilerinin pekiştirdiği kadın üzerindeki tahakkümden azat olmuş, her türlü bağımlılıktan kurtulmuş bir imgedir. Haraway’ın bahsettiği siborg imgesi mahremiyete, yerleşik ahlaki değerlere, bütünselliğe ve tamlığa muhaliftir. Bu yönüyle siborg geleneksel değerlere karşı çıkar. Siborg’un hayal gücü geniştir ve ütopyacıdır, kuralları çiğnemeye eğilimli “günahkâr” bir duruşu vardır. “Siborg kısmiliğe, ironiye, mahremiyete ve sapkınlığa, denebilir ki kararlılıkla bağlanmıştır. Dolayısıyla, siborg muhaliftir, ütopyacıdır ve masumiyetle hiç alakalı değildir” (Haraway, 2006: 6).
    Siborg zincirlerinden kurtulmuştur, hayalinde geleneksel ailenin temellerini oluşturduğu bir toplumun varlığından söz edilemez. Siborgların hafızasında bütün toplumsal eşitsizliklerin hükümranlığını kurduğu bir kozmos ya da düzen yoktur. Üretim ilişkilerinin öznenin zihninde oluşturduğu yanlış bilince ya da tahakküm ilişkilerine de yer yoktur. Bu anlamda, siborgun hafızası boş bir levhadır. Haraway siborgları militarizm ve patriyarkal kapitalizmin gayrı meşru çocukları olarak niteler. Bu gayrı meşruluk, hiyerarşik bir tahakküm ilişkisine dayalı, baskıyla idare edilen ailenin temellerini kökten sarsacak bir dinamizm ve potansiyele sahiptir. Bu anlamda siborglar, özellikle kendi babalarının izinden gitmek zorunda değildirler ve bir devrimin öncüleri olabilecek imgelerdir. Burada rol model olarak babanın alınmayacak olması patriyarkanın yıkımını beraberinde getirecektir. Haraway manifestoda tüm gruplamalara, tekilleştirmelere, özellikle de biyolojik farklılıkların baz alındığı kimlik tanımlamalarına karşı çıkmaktadır. Haraway’e göre günümüzde, ABD’nin bilimsel kültüründe dilin kullanılması, toplumsal davranışlar ya da zihinsel olaylardaki değişikliklerle ile birlikte, artık insan ile hayvanı birbirinden ayıran sınırlar bile iyice belirsizleşmiştir. İnsanların diğer canlılarla kurdukları ilişkiler geleneksel davranış biçimlerini değiştirmiştir. İnsanlar ve hayvanlar arasındaki dostluklar ya da insanların makinelerle geçirdikleri zaman düşünüldüğünde, hayvanlar ve makinelerin sosyal yaşamda insana olan ihtiyacı azaldığından söz edilebilir. Bu dönüşüm, bazı feminist gruplarca olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Haraway birçok feminizm kolunun, insan ile diğer canlı yaratıklar arasında kurulan ilişkilerin verdiği hazza, olumlu bir gözle baktıklarını belirtmektedir (Haraway, 2006: 7). Haraway’e göre, son yüzyıllarda gelişen biyoloji ve evrim teorisi aynı zamanda bilgi nesneleri olarak modern organizmaları da üretmiş, insanlar ile hayvanlar arasındaki çizgiyi silik bir iz derecesine düşürmüştür. Biyolojik determinist ideoloji, bilimsel kültürde insan ile hayvan arasında fark olup olmadığını tartışmaya açan yaklaşımlardan biridir.
    Marksist ve Sosyalist Feministler, post-yapısalcı ve post-modernist teorileri, her şeyi metinleştirdikleri ve okumanın kişiye/mekâna göre değişebileceği savlarından ötürü, çok anlamlılıkla beraber gelen anlamsızlığın serbestleştirilmesini ve buna bağlı olarak da, tahakküm ilişkilerini ve buna yol açan sebepleri göz ardı ettikleri gerekçesiyle eleştirmektedirler. Haraway’in siborg miti de, bu post-modernist stratejileri yıkıma uğratmaktadır (Haraway, 2006: 10). Siborg manifestoya göre, post-modernist yaklaşımda olduğu gibi birçok sınırın ortadan kalktığı ya da belirsizleştiği, her şeyin birbirine karıştığı gerçek ile simülasyonun, fiziksel olan ile olmayanın, uzak ile yakının ve bir çok disiplinin birbirine karıştığı bir çağda yaşamaktayız. Fakat bu dönüşüm siborg manifestoda post-modernist teorideki gibi her şeyin son bulduğu ve artık sadece hiper gerçekliğin yeniden üretildiği bir çağda yaşadığımız anlamına gelmez. Siborg metaforu manifestoda bir “big bang” tir. Her şey, tüm sınırlar gerçekten yok olmuştur ama bu aynı zamanda bir başlangıçtır da.
    Haraway’ın siborg dünyası kadınlar üzerindeki sistematik tahakküme karşı topyekun bir savaşın başlatıldığı alandır. Bu dünya; insan, hayvan ve makineler arasındaki sınırların kalktığı, kimliksel, ırksal ya da biyolojik faklılıkların hiçbir türün aleyhine argümanlar olarak kullanılmadığı bir bilincin oluştuğu dünyadır. Siborg manifestoya göre kimlikler, pozitivist bir tutumla açıklanamayacak ve sınıflandırılamayacak kadar kompleks yaratılardır. Nasıl şekillendirildikleri ve toplumsal pratikte oynadıkları rolleri nasıl üstlendikleri hala bir muamma olan toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf gibi olgular, tahayyüldeki ideal nihai uzlaşının temellerini oluşturamazlar. Biyolojik benzerliklerin ve hatta aynılıkların, herhangi bir türün tanımlanıp toplumsalda konumlandırılmasında referans kaynağı olarak belirlenmesi ayakları yere basmayan bir yaklaşımdır. Haraway’e göre, zaten aynı diye bir şey de yoktur. Bu anlamda, kadınların homojenleştirilerek toplumsalda konumlandırılmasındaki bağlayıcılığı hükümsüz kalır. Haraway’e göre “dişi”yi, kadınları doğal olarak birbirine bağlayan bir terim olarak öne çıkarmanın hiçbir anlamı yoktur” (Haraway, 2006: 16).
    Post-yapısalcı Feminist düşünür Judith Butler “Cinsiyet Belası” adlı kitabında, kadınların aynı karakteristik özelliklere sahip bir grup olarak değerlendirilmesine karşı çıkmaktadır. Butler, cinsiyetin siyah ve beyaz gibi, griye veya farklı tonlara yer vermeyecek şekilde kategorilendirilmesinin yanlış olduğuna dikkat çekmektedir (Gauntlett, 1998). Çünkü bu gruplama eğilimi, insanın cinsiyetini özgürce seçmesi konusunda bir sınırlama getirmektedir. Kimlik veya cinsiyet modelleri, iktidarlar tarafından dayatıldıklarından ve onların sundukları seçenekler olduklarından, özgür bir seçim söz konusu değildir. Bu seçimin sonucunda ya kadın ya da erkek olunabilir. Başka bir sınıfa dahil olma alternatifi ile kendi cinsiyetini seçme özgürlüğü, sunulan iki seçenek nedeniyle “özne”lerin ellerinden alınmaktadır. Erkekler erkek grubuna, kadınlar kadın grubuna dahil olmak zorundadırlar. Bu biyolojik farklılıklara dayalı bir gruplamadır. Haraway’ın siborg metaforu cinsiyet sonrasıdır. Ne erkektir ne de kadın, hiçbir gruba dahil olamaz. Haraway siborg metaforuyla bu gruplamalara savaş açar.
    Butler da bu şekilde bir gruplama yapan feministlerin, biyolojinin bir kader olarak değerlendirilmesi sonucunu doğurduğunu savunmakta, bu düşüncenin farklı seçimlerin önünü tıkadığını ve direnmeye imkân tanımadığını söylemektedir (Kirby, 2006: 22). Haraway, bu tür doğa- kültür, fiziksel-fiziksel olmayan, özne-nesne, insan-hayvan, makine-insan arasındaki sınırların iyice belirsizleştiğini ve bunlara ait mecraların birbirine karıştığını söylerken, kişileri tanımlanmış kimliklere ve bunların toplumsal pratiklerine hapseden, bu dayatmacı yaklaşımın, insan ve diğer türlerin doğasını açıklamakta yetersiz kaldığından bahsetmektedir. Heteroseksüelliği zorunlu kılan bu yaklaşım, kişilerin hür iradeleriyle seçim yapmalarını ve bu yönde gelişebilecek herhangi bir eğilimin önünü kapatmaktadır.
    Haraway’ın eleştirdiği dünyada, sunulan seçenekler arasından bir seçim yapmak esastır. Bu seçimi yapmayan ya da bu seçenekler dışında, iktidarı elinde bulunduran baskıcı çoğunlukça kabul edilmeyen alternatif bir seçeneğe yönelmek suçtur ve bu suçun cezai yaptırımları vardır. Dışlanma, izole edilme, hastanelere kapatılma, horlanma bunlardan bazılarıdır. Bu bir özne yaratma eğilimidir. Fouault da iktidarın özne yaratma pratiklerinden bahseder ve ona göre öznenin üretimi öznenin nesneleştirilmesidir. Öznenin nesneleştirilmesinin bir yolu da ayırma (dividing) pratikleridir (Rabinow’dan aktaran Sancar). Deli-akıllı, hasta-sağlıklı, serseri-efendi, yoksul-zengin, tembel-çalışkan ayrımı, birincileri tecrit edip kapatmak ve böylece normal-anormal ayrımı yapmaktır (Sancar, 146: 147). Bu yönüyle siborg manifesto, feminizmin klasik kadın erkek mücadelesine dayanan ve biyolojik farklılıklar üstüne temellenen sabit bir kadın kimliği yaratma yaklaşımını da “siborg” metaforuyla eleştirir. Siborgun cinsiyetsizliğiyle cinsiyetin sınırlarının ötesine geçilir.
    Haraway’e göre toplumsal cinsiyet, ırk ya da sınıf bilinci; üretim ilişkileri, özel mülkiyet ve patriyarkadan kaynaklanan ve bir kişi, sınıf veya zümrenin, toplumun diğer üyelerini egemenlik altına alma içgüdüsü sonucunda ortaya çıkmış şeylerdir. Bir diğer deyişle, bunlar doğal gerçeklikleri olmayan kültürel gerçekliklerdir. “Toplumsal cinsiyet, ırk ya da sınıf bilinci, patriyarkanın, sömürgeciliğin ve kapitalizmin çelişkili toplumsal gerçekliklerinin bize yaşattığı korkunç tarihsel deneyimlerin kazanımlarıdır”(Haraway, 2006: 16).
    Feminist yaklaşımlar, toplumsal cinsiyet sorununun sebep ve kökenlerine dair düşüncelerinde ve alternatif çözüm arayışlarında birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Radikaller sorunun sınıfsal reform ya da özel mülkiyet reformu gibi bireysel eylem ya da toplumsal değişme yoluyla ortadan kaldırılamayacak denli köklü olduğu konusunda oydaşma içindedirler (Jaggar’dan aktaran Küçük, 2005: 127). Radikallerin önde gelenleri, erkeklerin ve kadınların farklı doğalarla doğduklarını varsayarak “patriarka” terimini, erkeklerin kadınlar üzerinde doğuştan ve evrensel olarak tahakküm kurmalarının tüm yollarını kapsayacak şekilde ele alırlar ( Millet’ten aktaran Küçük, 2005: 127). Radikal yaklaşım, kadınların maruz kaldığı baskıyı açıklarken sadece “patriarka”ya odaklanarak, sınıfsal baskı ve emek kavramını göz ardı eder. Haraway, bir kadın kimliği yaratarak kadınları totalleştirme eğiliminde olan radikal feminizmin, kadın kimliği teorisini eleştirmektedir. Aynı şekilde Marksist yaklaşımın da, kadınların radikal farklılıklarını görmezden gelerek, sorunun kaynağı olarak sadece özel mülkiyet ve sınıfsal baskıya odaklanmalarını eleştirir.
    Küçük’e göre liberal feministlerin çoğu, çabalarını kadınların entellektüel gelişim ve başarı fırsatlarını geliştirecek yasaları yaratmaya ve değiştirmeye hasreder. Erken dönem liberalleri kadınların eşit oy ve mülkiyet hakkı için çalıştılar. Günümüzün liberalleri eşit ücret ve istihdam gibi konular için savaşmaktalar (Küçük, 2005: 133). Hem Marksist hem de sosyalist feministler, kapitalizm koşulları altında sınıfsal baskının kadınlar üzerindeki baskıda temel bir etken olduğuna inanırlar. Ortodoks Marksistler, sınıfsal baskıyı sorunun başlıca kaynağı olarak görürken, sosyalist feministler patriyarkanın sınıfsal baskıyl aynı oranda önem taşıyan bir etken olduğuna inanırlar (Küçük, 2005: 143). Haraway’e göre feministler arasındaki bu bölünmeler, sorunun çözümü için gerekli olan dikkatin dağılmasına neden olmuş ve kadınların birbirleriyle mücadele ettikleri bir mecranın oluşmasına sebep olmuştur. Feministler arasındaki (kadınlar arasındaki demeye hiç gerek yok) acı verici parçalanma, 'kadın' kavramını ele avuca sığmaz bir niteliğe büründürmüş, kadınların birbirleri üzerinde kurdukları tahakküm matrisinin bir bahanesine dönüşmüştür” (Haraway, 2006: 16).
    Haraway Siborg Manifesto’da gruplamaları, tekilleştirmeleri, sabit tanımları eleştirir ve siborg metaforunun da tüm bunları yıkıma uğrattığını ifade eder. Siborg bunlara karşı topyekun bir savaşı başlatacak kıvılcımdır ve kadınlar üzerindeki toplumsal baskıyı kıracak muhalif bir bilincin sembolüdür. Haraway, “beyaz ırktan olmayan kadınların” oluşturduğu siyasal sesi bu muhalif bilince örnek olarak verir. Chela Sandoval’ın teorisine göre bu ses umut verici, muhalif bir siyasi kimliğin sesidir. Bu kadınların yarattığı post-modern kimlik, Haraway’in de eleştirdiği grup bilincini yadsımanın bir ürünüdür. Bu kadınların kurduğu birliktelik dişilik temelli değildir. Bu muhaliflik, ezilmişliğin, herhangi bir ırk, sınıf ya da cinsiyete dahil olmaları engellenmiş bireylerin iktidarı yorumlama ve sorgulama pratiklerinden doğmuş bir kimliktir. Bu kimlik ötekilik, farklılık ve özgüllükten doğan bir kimliktir. Burada önemli olan, bu kadın gruplamaların dişilik temelli olmayışı ve bir tekilliğe indirgenmemiş olmasıdır. Post- yapısalcı ve post-modernist teorilerle örtüşen bu fikir, kadın olmanın dişi olmakla eşit olmadığı anlamına gelir ve bir meta anlatının yıkımıdır. Haraway manifestosunda, siborg’un bu farklılıkları ortadan kaldıracak birleştirici niteliğine atıfta bulunur. Haraway’de de, biyolojik farklılıkların gruplama için yeterli, belirli temeller teşkil edemeyeceği fikri egemendir. Bunun yanında siborg manifestoda önemli olan, tahakkümün, patriyarkanın ve kadınların lehine işleyen kapitalist üretim süreçlerinin, bir siniklik yaratma potansiyeli olmasına rağmen bunun gerçekleşmeyişi ve aksine giderek bir başkaldırı mecrasının oluşmasıdır.
    Sloterdijk, burjuva manipülasyonundan, cehaletten ve içinde bulunulan koşulların farkında olunmamasından kaynaklandığı öne sürülen Marksist ‘yanlış bilinç’ kavramını tersine çevirerek, aslında çağdaş bireylerin olan biten her şeyin, her türlü tahakküm ve eşitsizliğin farkında olduğu halde, buna karşı koymaktan kaçınan bir tür ‘aydınlanmış yanlış bilinçle’ hareket ettiklerini dile getirmektedir (Güney, 2007). Haraway, eşitsizliklerin alabildiğine yürüdüğü ve neredeyse Sloterdijk’in aydınlanmış bilinçlerinin bile var olan eşitsizliklere katkıda bulunup yeniden ürettiği içinde bulunduğumuz dönemde, siyasal birliğe her zamandan daha fazla gereksinimimizin olduğunu söylemektedir. Haraway,“Ben tarihte, 'ırk', 'toplumsal cinsiyet', 'cinsellik' ve 'sınıf üzerinden kurulan tahakkümlerle etkili bir şekilde baş etmeye çalışmak üzere siyasal birliğe daha fazla ihtiyaç duyulduğu başka bir zaman dilimi bilmiyorum” (Haraway, 2006: 21) demiştir.
    Haraway’ın kadın olarak düşlediği “siborg” metaforu bütün bağımlıklardan, tahakküm ilişkilerinden, içselleştirimiş meta anlatılardan arınmış olduğu için, içinde bu ideale ulaşmayı sağlayacak bir özü barındırır. Haraway’e göre Marksist ve sosyalist Feminist yaklaşımların esas başarısı, emek kategorisini, kadınların gördükleri işleri de kapsayacak şekilde genişletmek olmuştur. Marksist ve sosyalist feminist yaklaşımların, özellikle kadınların evde yaptıkları işleri de bu kategoride değerlendirmeleri, kadınların yeni kazanımlar elde etmelerinin önünü açacak niteliktedir. Marksist ve sosyalist yaklaşımın emek ve patriyarka kavramlarını kullanıp, kadınlar üzerindeki toplumsal baskının ardında yatan temel sebepler olarak sunmaları, kadınları doğallaştırmaktansa, birlikler oluşturma eğilimi yaratması açısından önemlidir.
    Haraway’a göre, çağımızda tanrı ve tanrıça da dâhil herkes ölmüştür. Ve bunlar mikro-elektronik ve biyo-teknolojik siyasetle yüklü dünyalarda tekrar hayata dönmüşlerdir (Haraway, 2006: 30). Artık hemen her şeyin bir simülasyonu mevcuttur. Teknoloji öncesi yeniden üretim mekanizmaları post-modern çağda bir evrim sürecine girmiştir. Örneğin organizma biyotik bileşene, yeniden üretim çoğaltmaya, ev fabrikaya ve zihin yapay zekâya doğru evrilmektedir. Artık cinsel üreme bile insanların doğal üreme yöntemlerinden biri olmaktan çıkmaya başlamıştır. Teknoloji, zaman ve mekân farklılıklarından ileri gelen sınırları da yok etmektedir. Gruplar arasındaki sınırların karıştığı ve “kutsal” sayılan sınırların çiğnendiği bu tahayyül edilen dünyada, artık kendi başına hiç bir nesne mekân ya da beden kutsal değildir (Haraway, 2006: 33).
    Haraway, iletişim alanındaki teknolojik gelişmelerin kadınlar üzerindeki toplumsal baskıyı arttıran bir yanının da olduğunu ve var olan eşitsizliğin sürdürülmesinde etkin bir rol oynadığı üzerinde de durur. Kadınlar toplumsallaşma ve yenidünya düzeninde bir yer edinme adına teknolojik gelişmelere ve kapitalist sisteme entegre olmak zorunda kalırlar. Baudrillard’a göre, günümüzde toplumsallaşma iletişim araçlarıyla kurulan ilişkiyle ölçülmektedir (Baudrillard, 2013: 119). Kadınlar da, toplumsallaşabilmek adına görevi sistemin devamını sağlamak olan iletişim araçlarının, kendi aleyhlerine doğurduğu sonuçları yadsıyarak, sistemin bir parçası haline gelirler ve onu yeniden üretirler. Tahakküm ilişkileri bu mecrada da yeniden kurulur ve kadınların aleyhine işlemeye devam eder. Kadınların fiili durumu, tahakkümün enformatigi denen, dünya çapındaki bir üretim/yeniden üretim ve iletişim sistemiyle bütünleşme ve o sistem tarafından sömürülme durumudur. Ev, işyeri, piyasa, kamusal sahne, beden; bunların hepsi, kadınlar ve başkaları nezdinde doğurduğu kapsamlı sonuçlarla birlikte neredeyse sonsuz, çok şekilli biçimlerde dağıtılabilir ve birbirlerine bağlanabilirler (Haraway, 2006: 34). Zihin ile beden, hayvan ile insan, organizma ile makine, kamusal ile özel, doğa ile kültür, ilkel ile uygar arasındaki ikiliklerin hepsi ideolojik bakımdan sorunludur (Haraway, 2006: 33,34). Feministlerin, tahakkümün enformatiğinden kaynaklanan yeni tahakküm ve baskı yöntemlerine odaklanmaları, kadınların aleyhine işleyebilecek yenidünya düzenini iyi analiz etmeleri gerekmektedir. Haraway’e göre sosyalist feminist politikayı yeniden inşa etmenin önemli yollarından birisi, bilimin ve teknolojinin toplumsal ilişkilerine eğilen teorik ve pratik aracılığıyla ortaya çıkacaktır (Haraway, 2006: 34).
    Althusser’e göre, kapitalist düzende emek gücünün yeniden üretimi, bir başka deyişle, sistemin devamını emeğiyle sağlayacak olan sistemle uyumlu bireylerin yetiştirilmesi, aile ve okul gibi devletin ideolojik aygıtları dolayımı ile sağlanır. Emek sahibi, okullarda bir yandan üretimin devamında kullanılacak teknik bilgi ile donatılmakta iken, diğer yandan yurttaş olma bilinci, mesleki vicdan, ahlak kuralları, bir diğer deyişle, toplumsal-teknik işbölümüne saygılı olma kuralları ile sınıf egemenliğinin yerleştirdiği düzenin kurallarını çiğnememeyi öğrenir (Althusser, 2008: 158). Bu sayede, kapitalist düzenin olmazsa olmaz koşullarından olan toplumsal işbölümü yüceltilir. İşbölümünün her görevlisinin tayin edildiği yere göre uyması gereken terbiye kuralları, görgü kuralları vardır. Bu kurallar toplumsal pratikler dolayımıyla nesilden nesile aktarılır. Sosyalist feminizme göre, kadınların üzerindeki toplumsal baskı ve tahakküm, patriyarka’yla beraber kapitalist düzen, sınıf ve özel mülkiyetle de ilintilidir. Bunların üzerine temellenmiş toplumsal pratikler bir kozmos yaratır. Haraway siborgu, bu kozmosun tersyüz edilmesini sağlayacak bir metafor olarak görmektedir. Siborg, bir yıkım ve tekrar dirilmedir. Biyolojik farklılıklardan ya da kozmoslardan ileri gelen bir ortaklık bilinci yoktur. Post-modern kolektif ile kişisel benliktir (Haraway, 2006: 34). Feminizmin kendini yeniden inşası için, koda çevirmesi gereken benlik de bu benliktir.
    Atiğe göre Marx'ın büyük sanayi üretiminde makineleşme ile birlikte, sermayenin, ek emek gücü olan kadın ve çocuk emeğine de el koyduğu tespitini, Haraway de izlemektedir. Gelişmiş ülkelerin kadınlarının gözünde, sömürge ülkelerindeki kadınların, bir düşman gibi sunulduğunu ve kadın emeğinin dünya üzerinde bir ırk ayrımı rejimiyle dengede tutulduğunu da Haraway gözlemlerine ekler. Kadın emekçiler arasındaki bu beyaz ve beyaz olmayan ayrımına karşılık olarak, Haraway siborgluğun birleştirici ontolojisini tüm kimliksel ayrıştırmaların önüne koyar (Atik, 2008: 67). Yeni sanayi devrimi ve teknolojik gelişmelerle yeni bir işçi sınıfı, yeni ilişkiler ve farklı etnisiteler ortaya çıkmaktadır. Kadınların da iş gücüne katılmaları, bu güne kadar ev işlerinde ücretsiz olarak çalışan kadınlara nispeten bir rahatlık sağlasa da, bu onların ev içindeki işlerden uzaklaştıkları ya da patriyarkal tahakkümden kurtuldukları anlamına gelmemektedir. Çünkü özellikle üçüncü dünya ülkelerinin iş gücüne katılan emekçi kadınları evlerinin dışında da “kadınsı” işlerde istihdam edilmektedirler. Haraway’a göre “Kadınsılaşmış” demek son derece kırılganlaşmış bir nitelik taşımak anlamına gelir. Bu da bu nitelikteki bir emek dağıtılabilir, toplanabilir, yedek iş gücü olarak sömürülebilir, kadınlara işçilerden ziyade hizmetçi gözüyle bakılabilir anlamlarını taşımaktadır (Haraway, 2006: 40). Bu şekilde kadınlar için fabrika ile ev arasında hiç bir fark kalmamaktadır. İşgücüne katılan kadınlar giderek ailelerinin tek gelir kaynağı haline gelmeye başlamaktadırlar. Robotlar ve onunla ilintili teknolojiler gelişmiş ülkelerde erkekleri devre dışı bıraktığı ve üçüncü dünyanın kalkınmasında yeni erkek işleri yaratılamadığı için, yine bu süreçte, otomatik bir düzene sahip olan ofis işleri emek fazlası ülkelerde bile kural haline geldiği için çalışmanın kadınsılaşmasında yoğunlaşma olduğu kuşkusuzdur (Haraway,2006: 43).
    Aynı şekilde Amerika’da da siyah erkeklerin kadınsılaşmasıyla ücretli işlerde çalışan kadınların sayısı giderek azalmaktadır. Haraway’e göre, kadınların ve ezilen kesimlerin aleyhine işleyen bu süreç, cinsiyetler ve ırklar arası dayanışma ve birliklerin önünü açacaktır ve bu dayanışma bir zorunluluk haline gelecektir. Bunu sağlayacak olan da “siborg kadın”dır. Yeni teknolojiler, kamusal hayatın yok olmasına, militarizasyonun, özelleştirme ve özel mülkiyet sahasının genişlemesine sebep olmaktadır. Bu şekilde, kadınların kültürel ve ekonomik açıdan zarar görmesini sağlayan ve gelişmesi özel mülkiyet kavramına da bağlı olan geleneksel sağcı aile modeli yaygınlaşmaktadır. Yeni iletişim teknolojileri, 'kamusal hayat'ın herkes için silinmesinde temel bir öneme sahiptir. Bu da kalıcı ve ileri teknolojili askeri düzenin -çoğu insanın, fakat özellikle kadınların kültürel ve ekonomik bakımdan zararlarına olacak şekilde- mantar gibi yayılmasını kolaylaştırmaktadır (Haraway, 2005: 45).
    Haraway manifestosunda video oyunlarının etkisinden bahseder. Haraway’e göre, bu tür oyunlar bireysel rekabet kavramını öne çıkarır ve bunun propagandasını yapar. Video oyunları toplumsal cinsiyete dayalı oyunlardır. Bu oyunlarda bütün felaketlerden bilim kurgu ile kurtulabilineceği mesajı egemendir. Aynı şekilde, yeni teknolojiler cinsellik ve üreme pratiklerini de yıkıma uğratırlar. Bedenler üzerinde görsellik uğruna yapılan değişiklikler, özel bir tatmin sağlayarak bedenin araçsallaşmasına hizmet etmektedirler. Yeni teknolojiler bu anlamda bütün etnisitelerde, kadın ve erkek ikiliğine dayanan bir toplumsal yapının oluşmasına sebep olurlar. Bu sebepten dolayı sosyalist feminist politika, bilimsel-teknik söylemleri, süreçleri ve nesneleri kurup inşa eden bilim ve teknoloji üretimindeki kadınlara hitap etmelidir (Haraway, 2006: 47). Bu femninist bir bilimin kurulmasını sağlayabilecek bir yol bulma girişimi ve bu potansiyele sahip bilim kadınlarının ilerici toplumsal gruplarla ittifak kurmaları gerektiğinin ifadesidir. Haraway’e göre sosyalist feministler, bilim ve teknoloji alanlarına da odaklanmalı ve bu alanlarda da etkili bir politika geliştirmek zorundadırlar. Bu adım, teknoloji ve iletişim alanındaki gelişmelerle küreselleşen yenidünya’da, kadınların bu yenidünya’yla entegre olarak değersizleştirilmesinin önünü alacaktır.
    Haraway’in bahsettiği “Beyaz ırktan olmayan kadınlar” bilim tabanlı endüstrilerde istihdam edilebilecek özelliklere sahiptirler. İngilizce bilmek, buralarda istihdam edilecek ucuz iş gücü için önemli bir kıstas ve tercih sebebidir. Okur-yazarlık (özellikle İngilizce olarak okuyup yazabilmek) ucuz kadın emeğini çok uluslu şirketlerin gözünde son derece cazip kılmaktadır (Haraway, 2006: 59).
    Haraway’e göre Marksist yaklaşım tahhakkümün altında yatan sebepleri tespit etmekte başarılıdır. Fakat geç kapitalizmin öznelerinin bu tahakküm koşullarının yaratılmasındaki paylarını görmezden gelmektedir”. Kadınların kendi bakış açılarından kaynaklanan ve baskının meşrulaştırılmasını ve sürekliliğini sağlayan “nostaljik” yumuşak bakış açılarının tespit edilmesi gerekmektedir. Feminist yaklaşımın teknolojik gelişmelerle paralel bir şekilde modernize olarak varlığını sürdüren ya da yeni beliren baskı yollarının farkında olması önemlidir. Haraway’e göre feminizm hep kısmi kalmış ve belirli konular dışında başka gelişmelere odaklanamamıştır. Ona göre çözüm belki de ironik bir şekilde, bizi insan yapan genel geçer insani kozmos’tan kurtulmamız ve feminist bir bilimdir.
    Haraway’e göre kimliğinden soyunmuş olan piç ırk, kenarda köşede kalmışların gücünü ve Malinche gibi bir annenin önemini öğretebilir bize (Haraway, 2006: 63). Haraway toplumsal pratiklerin sonucunda, sınırlı seçenekler arasından edinilen kimliklerden kurtulmanın bakış açımızı değiştireceğini ifade eder. Buradaki kimlik dilsel pratikler aracılığıyla söylemler sonucunda oluşmuş olan kimliktir. Bu eşitsizliklerden ve ikiliklerden beslenen iktidarın, bizlere dayattığı kimliktir. Kabul edilmediğinde cezai yaptırımı olan kimliktir. Bu kimlikten arınıldığı zaman siborg olunacaktır ve nihai çözüm gayrı-meşru siborg olmaktan geçer. Haraway çözümün, ikiliklerden kurtulmuş ve seçimlerini sunulan “ahlaki” olanlar arasından değil, hâlihazırdaki ahlaki değerlerden uzak olsa bile özgür bir seçim yapabilen siborglardan geçtiğini ifade eder. Haraway, kadınların geçirgen olmayan tamlığı sağlayacak organik bütüncülüğe (holism), total kadına ve onun feminist çeşitlemelerine ihtiyacının olmadığını söyler (Haraway, 2006: 67). Haraway’e göre, feminist bilim kurguda yer alan siborglar, belirli bir ırkın üyesi olmaya aday değillerdir. Kadın veya erkek olmaya zorlanamaz ve bir seçim yapmak durumunda bırakılamazlar. Bu kadın-adam ya da adam-kadın ya da her neyse sınırlamalara, evrimini tamamlamış bir bütünlüğe bir başkaldırı niteliğindedir. Siborg tasavvuru, makineleri, kimlikleri, kategorileri, ilişkileri ve uzay hikâyelerini hem kurmak hem de yok etmek demektir. Haraway ikisi sarmal dansla birbirlerine sarılmışlarsa, ben tanrıça olmaktan ziyade siborg olmayı tercih ederim demektedir (Haraway, 2006: 74).

    Kaynakça:
    Althusser, L. (2008). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. (çev. Alp Tümertekin).İstanbul: İthaki Yayınları
    Atik, Alperen (2008). Marx'da Makine Metaforu. T.C Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi.
    Baudrillard, Jean (2013). Simülakrlar ve Simülasyon. Ankara: Doğu Batı Yayınları.
    Gauntlett, David (1998). http://www.theory.org.uk/ctr-butl.htm Erişim tarihi: 21.11.2014 12.50.
    Güney, K. Murat(2007). http://davetsizmisafir.org/...-siyaset-arayislari/ Erişim tarihi 15/11/2014. 10.30.
    Gürhan, N. (2010). e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi -http://www.e-sarkiyat.com- ISSN: 1308-9633 Sayı: IV, Kasım 2010.
    Haraway, Donna. (2006). Siborg Manifestosu. Geç Yirminci Yüzyılda Bilim, Teknoloji ve Sosyalist-Feminizm. Agora Kitaplığı, Feminist Kitaplık Dizisi
    Kirby, Vicki (2006). Judith Butler: Live Theory. London: Continuum International Publishing Group.
    Küçük, M. (der. Çev.), (2005).Medya, İktidar, İdeoloji. Ankara: Bilim ve Sanat.
    Sancar, Serpil (2008). İdeolojinin Serüveni, Ankara: İmge Kitabevi
    Tura, S. M.,(2005). Freud’dan Lacan’a Psikanaliz. İstanbul: Kanat Kitap.
  • 470 syf.
    ·Beğendi·10/10
    GİRİŞ


    İnternet devletlerin ve şirketlerin hayatından daha öteye giderek bireylerin dünyasını şekillendirme etkisini sürdürmektedir. Toplumsal hayatın bütün kurumları da pozitif ve negatif bir değerlendirme ile bu etkinin altında hızlı değişim yaşadığı ve Friedman’ın “Küreselleşme 3.0” (2010:20) olarak adlandırdığı bu sürecin hangi boyutlarda gelişeceği ve gelecekte başka hangi düzleştiricilerin ortaya çıkacağı şimdiden kestirebilir bir durum olmaktan uzak görünüyor.
    Kristof Kolomb’un yola koyuluşunun altında sadece sermaye aramak olmadığını da anladığımız kitabın girişinde yer alan ifadelerinde (Friedman 2010: 13), yazarın kendi girişinin ilk ifadeleri olarak atıfta bulunması bir tesadüf olmasa gerek.
    Kitabın her bölümünde, dünün emek yoğun sermayesinin bugünün bilgi yoğun sermayesine dönüşmesinin ötesinde, bu bilginin kullanımı ve paylaşımında kullanılan teknolojinin inanılmaz ölçüde cyber etkisini 1 ve 0’ın dijital kodlarından sıyrılıp toplumsal hayatı nasıl etkilediğine şahit oluyoruz.
    Bir telefon şirketinin “Aslolan teknoloji değil, onunla ne yaptığın” (Nokia, Reklamları) sloganı gerçekten kitabı özetleyen efradını cami ağyarını mani bir ifade. Bilişim teknolojilerinin etkin bir şekilde kullanılmasının bir farklılık olarak algılanmaya başlandığı günümüz dünyasında, internet her saniye değişen ve yirmi dört saatte eskiyen bilgiye ulaşmanın bir aracı olarak, bilginin paylaşılmasının ve kullanılmasının bir yolu olarak görülmektedir.
    Bize göre adının “Friedman’ın seyir defteri” olması gereken Thomas L. Friedman’ın “Dünya Düzdür -21. Yüzyılın Kısa Tarihi” isimli eserinin, ödev sınırlılıkları çerçevesinde bir eleştirisidir.
    KAPSAM

    Çalışma, Dünya Düzdür -21. Yüzyılın Kısa Tarihi- isimli kitabın eleştirisini içermektedir. Adı geçen eser eleştirel bir yaklaşımla ödev sınırlıkları kapsamında ele alınacaktır.
    YÖNTEM

    Kitap, ödev görevinin alınmasından sonra temin edilerek okunması, okuma sırasında notlar alınması ve notlara kişisel görüşlerin de eklenmesiyle okuma işi gerçekleştirilmiştir. Kitabın yazarı hakkında http://www.thomaslfriedman.com sayfasından yazar hakkında bilgi edinilmeye çalışılmış, farklı web sayfalarından kitap hakkında başkalarının düşünceleri de taranarak bilgi edinilmeye çalışılmıştır.
    Kitap planlı sorularla[1] incelenmiş ve sorulara cevap bulunmaya çalışılarak değerlendirilmiştir. Her bölümün sonunda ilgili bölüme ilişkin değerlendirme ve görüşlerin yer aldığı Değerlendirme ve Görüşler bölümü oluşturularak bölüm hakkında düşüncelerimiz eleştirel bir yaklaşımla yansıtılmaya gayret edilmiştir. Kitabın amacı, yazar bu kitabı niçin yazdığı, hedef okuyucu kitlesinin kimler olduğu ve yazarın amacına ne ölçüde ulaşıp ulaşmadığı belirlenerek, kitabın hangi amacı belirlenmeye çalışılmıştır.
    Kitap hangi alana ait olduğu ve bu alan içindeki yerinin tespiti, yazarın etkilendiği sosyal, politik, ekonomik vb. değişkenlerin neler olduğu, içeriğin, olgusal veya teorik olup olmadığı, yazarın konuya yaklaşımı açıklanmış ve kitabın bölümleri hakkında bilgi verilmiştir.
    Yazarın savunduğu temel fikir ya da fikirlerin neler olduğu tartışılarak, yazarın görüşlerini ne ölçüde birbiriyle uyumlu olarak ortaya koyduğu incelenmiştir. Ayrıca, kitabın güçlü ve zayıf yanları ve sınırlılıklarının tespiti yapılarak, yazarın yaklaşımı, hedef kitlenin akademik ve uygulamacılar açısından hangi beklentilere cevap verebildiği ortaya konularak içerik bilgisi sunulmak istenmiştir.
    Kitabın, akademik ya da popüler olarak hangi üslupla yazıldığı, anahtar sözcükler, temel kavramlar ve terimleri, yazarın ne ölçüde kullandığını belirlemeye çalışırken, bu üslubun hedef kitleye uygun olup olmadığına da dikkat edilmiştir.
    Kitapta yazarın fikirlerini destekleyici, metin içinde, tablo, çizelge, grafik vb. kullanıp kullanmadığının yanı sıra savunmalarını dil açısından ne ölçüde doğru yapıp yapmadığı da tartışılmıştır. Kitabın Türkçeye tercümesi dil açısından, ne ölçüde anlaşılır ve etkili kullanıldığı da göz önüne alınmıştır.
    Kitabın kendi alanına yaptığı en önemli katkının yanı sıra, gelecekte buna benzer hangi çalışmaların yapılabileceği gibi değerlendirmeler ve eleştirilerle çalışma tamamlanmıştır.

    BİRİNCİ BÖLÜM


    Kitabın Kimlik Bilgileri
    KİTABIN ADI
    Dünya Düzdür- 21. Yüzyılın Kısa Tarihi
    ORJİNAL ADI
    The World is Flat
    YAZAR
    Thomas L. Friedman
    EDİTÖR
    Gülşen HEPER
    ÇEVİREN
    Levent CİNEMRE
    YAYIM YERİ
    İstanbul
    YAYIMCI
    Boyner Yayınları
    YAYIM TARİHİ
    2010
    BASKI
    6. Baskı
    SAYFA SAYISI
    ANAMETİN: 13-455 DİZİN: 461-477
    FİYATI
    35 TL.
    ISBN
    978-975-7004-50-9
    1. Yazar Hakkında


    Thomas L. Friedman New York Times dış haberler köşe yazarı. Thomas L. Friedman 2002 Pulitzer Ödülüyle[2] birlikte üç Pulitzer ödülü almıştır. Friedman 1995 yılında, New York Times’da dış haberler köşe yazarı olarak yazmaya başladı. Beyaz Saray Ekonomik muhabirleri şefliği de yapan Friedman daha sonra Washington bürosunda ekonomi haberleri muhabir şefi olarak çalıştı.
    Friedman 1981’de The Times’a 1982’de Beyrut’a Büro şefi olarak atandı. 1984’de Beyrut’tan 1988’e kadar görev yapacağı İsrail’e 1984 yılında atandı. Friedman 1983’te Lübnan tarafından, 1988’de de İsrail tarafından Pulitzer Ödülünü kazandı.
    Düz yazılarıyla 1989’da kitabıyla Ulusal Kitap Ödülünü Beyrut’tan İsrail’e kitabıyla ve 1989’da 27 dilde yayınlanan Lexus ve Zeytin Ağacı kitabıyla 2000 yılında dış politika üzerine yazılmış En İyi Kurgusal Olmayan Kitap Yazarı olarak 2000 Denizaşırı Yayıncılar Kulübü Ödülünü kazandı. Onun son kitabı, Doğu ve Batı Davranışları, 11 Eylülden Sonra Dünyayı Keşfetmek (2002), Friedman’ın köşe yazıları 11 Eylül hakkında yazılmış konuları içerdiği kadar onun tecrübelerini ve görüşlerini yansıtan günlük Eylül sonrası durumu yansıtan röportajları da içermektedir.
    Minneapolis’te doğan Friedman, Brandeis Üniversitesinde 1975 yılında aldığı diplomasıyla, 1978’de Felsefe Yüksek Lisans derecesini Modern Ortadoğu teziyle Oxford üniversitesinde yaptı. http://mitworld.mit.edu/video/266, (18/12/2010)
    2. Ne Dediler:

    Kitap hakkında ileri sürülen görüşlerin tamamının bu çalışmanın sınırlılıklarını aşacağından aşağıya bu konuda söylenen birkaç alıntı ile yetinmek durumundayız. Diğer görüş ve düşünceler, tartışmalara kaynaklar kısmında verdiğimiz linklerden ulaşılması mümkündür.
    "Küreselleşmenin heyecan verici ve okunabilir bir açıklaması… Friedman büyük bir gidişatın durumunu ilgi uyandıracak bir tarzda sunuyor... Bu harika kitabın yaptığı şey size yeni bir yol göstermek. Friedman gerçekten bu amacına başarılı bir şekilde ulaşmış... Kışkırtıcı ifadelerle Friedman, gelişmiş ve gelişmekte olan dünyaları hepimiz için anlamlı hale getiren önerile sunuyor..."–Joseph E. Stiglitz, The New York Times.
    "Dünya Düzdür Friedman’ın 1999 yılında oluşturduğu Lexsus ve Zeytin Ağacı binasında küreselleşmenin amigosu, harika ve imtiyazlı açıklayıcısı olarak görür. Küreselleşmenin süreçleri, Friedman’ın bu kitapta hediye ettiği ve gösterdiği onun başöğretmenliğinde, duygusal söylemleriyle, ticari öngörüsüyle derin ekonomik olayların açık ve duru bir şekilde açıklanmasıdır." Warren Bass, The Washington Post.
    “Son 15 yıl boyunca dijital teknolojinin macerasını, onun küresel kontekste aldığı yeri hoş bir tarzda özetlemektedir.. Friedman asla büyük problemler ve zor ve hırsla tartışmalara girmez..."–Paul Mangnusson, BusinessWeek
    http://www.thomaslfriedman.com/.../the-world-is-flat-3 (18/12/2010)
    “Friedman’a göre dünyanın düzleşmesi insanları birbirlerine yaklaştırıyor. Bu doğru olsa da benzer süreçlerin insanları birbirinden uzaklaştırabileceğini de unutmamak lazım. Şöyle bir etrafınıza bakınca hemen göreceğiniz gibi, artık insanlar evlerinden çıkmadan âşık olup, Internet üzerinden evleniyor, çocuklarıyla ‘chatleşip, arkadaşlarıyla sanal gezintiye çıkıyor. Haklısınız, mucizevî bir şekilde karşılaştığınız birine âşık olmak, büyük bir orduevi salonunda cümbür cemaat evlenmek, çocuklarla maç seyretmek ve sandal gezintisine çıkmak bu türün üyelerine çok daha uygunmuş gibi görünüyor. Ama artık yapacak bir şey yok. Ok yaydan çıkmış, sosyal evrimin kuvvetleri seçimini yapmış ve en önemlisi de dünyayı dümdüz eden idealizm ‘yıka ve çık’ amaçlı hepsi bir arada sanat eserlerini çoktan keşfetmiş durumda… Dünya düzleşirken, insanları da düzleştiriyor. Friedman’ın atladığı noktalardan biri bu. N. Emrah Aydınonat,
    http://www.neaydinonat.com/gunluk/?p=816
    3. Amaç:

    Yazarın kitabı, gelişen teknolojinin bir aracı olarak internetle birlikte dünyanın her geçen gün sanal olarak bir birine yakınlaşan, uzaklıkların kaybolduğu, mesafelerin kısaldığı, diğer dünya toplumları ile batı dünyasının girdiği etkileşimi özetlemek ve geleceğin ekonomik kalkınmasının başarılı olması için yapılması gerekenlere ilişkin farkında olunması gereken yeni gelişmeler hakkında kendi ülkesinin yönetici, iş adamları ve gençlerine, diğer toplumlara ise batının ekonomik ve teknolojik gücü karşısında, kaçınılmaz bir bütünleşme süreci içerisinde olmalar gerektiğini anlatmak ve yaşadığımız dünyanın hangi yöne gittiğini göstermek amacıyla yazılmıştır. Yazarın bu çalışmasının oldukça başarılı olduğu, ektili bir üslupla, politika üreticilere, uygulayıcılara ulaşmasını istediği mesajı ulaştırdığı görülmektedir.
    4. İçerik:


    İş dünyasının yönetimine ilişkin olarak yazılan kitabın, dünyamızın sanayi devrimi sonrasında yaşadığı ve bugün geldiğimiz noktada bilişim teknolojileri ile hızlanan gelişmeler ve değişimlerin ektisiyle kaleme alındığı anlaşılmaktadır. Özellikle kitabın bütün bölümlerinde batı ile doğu arasında kurulan cyber köprüde, devletlerin, şirketlerin ve bireylerin ayak seslerini duyarsınız.
    Yazar kitabını, küreselleşmenin örneklerini batı ve doğudaki şirketlerden, bireyler üzerindeki etkilerini örnek olaylarla hikâyemsi bir ifadeyle aktarır. Elinizde tuttuğunuz teknolojinin, üzerinde gezindiğiniz araçların, çalıştığınız bilgisayarın bir anda dünyanın her yerinde, Çin’de, Hindistan’da, Kore’de, Rusya’da, ABD’de yaşayan insanların dokunduğunu biraz da ürpererek hayretle dünyanın gerçekten düzleştiğini hissedersiniz.
    Kitap altı ana bölüm ve bu bölümler altına serpiştirilmiş on üç alt başlıktan oluşur. Biz hem bu bölümlerin neler olduğunu hem de bölümlerle ilgili düşüncelerimizi bölümü ve alt başlıklarını anlatırken birlikte vermenin bütünsellik açısından uygun olacağını düşünüyoruz. Bölüm Ana Başlıkları ve Alt Başlıklarının içerik dizilişi aşağıdaki gibidir:
    5. Dünya Nasıl Düz Oldu?

    5.1.1. Ben Uyurken

    Dört alt başlıkta incelenen bu bölümde yazar (Bkz. Friedman, 2010: 11-220), “Ben Uyurken” başlığı altında Küreselleşmeyi, Kristof Kolomb’un, 1492 tarihli keşif yolcuğunun seyir defterinden, Avrupa devletlerinin, Müslüman devletlerince, Avrupa’ya ticaret yollarını kapatmasıyla birlikte kendisine yeni ticaret yolu bulmaya çalışmasının gerekçesi ile başlayan yolculuğu ile başlatır (Friedman, 2010:13).
    Her ne kadar yazar burada üzerinde durmasa da, Kolomb’un yolculuğunun başlama nedenini açıkladığı seyir defterindeki alıntısında da anlaşılacağı üzere, sadece ticari kaygılar taşımadığı, bu yolculukla misyonerlik faaliyetlerinin de başladığına şahit olmaktayız.
    Dünyanın düzleşmesi sürecinin hangi noktaya geldiğini Hindistan’a düzenlediği yolculuklar sırasında fark eden yazar, Kolomb’un denizden ulaştığı ülkede, kendi zamanında servetin kaynağını oluşturan nesneleri – değerli madenler, ipek, baharat aradığını bugün kendisinin karadan ulaştığı ülkelerde, nesneler, donanım değil; beyin gücü, karmaşık algoritmalar, bilişim işçileri, çağrı merkezleri, iletim protokolleri, optik mühendislikte yapılan atılımları yani çağımızın servetinin kaynağını oluşturan şeyleri aradığını ifade eder (Friedman, 2010:14).
    Amerika’daki şirketlerin taşeronlarının Hindistan’da varlığının, Amerika’daki şirketlerin işlerinin Hintlilerde nasıl yapıldığını gören yazar, bize dünyanın gelişen teknolojisinin nasıl hızlı ve sınır tanımayan etkisiyle her bir ülkeyi dünyanın bir mahallesi yaptığının farkına varır (Friedman, 2010:311).
    Yazarın uyanışı onun küreselleşmeyi tarihsel olarak üç bölümde incelemesinin de nedeni gibi görünüyor:
    Küreselleşme 1.0; Küreselleşme 2.0 ve Küreselleşme 3.0.
    Yazar, Kolomb’un Eski Dünya ile Yeni Dünya arasında ticareti başlatan sefere çıktığı tarih olan 1492 yi küreselleşmenin miladı olarak kabul eder. 1492-1800 yıllarının arasında yani “Küreselleşme 1.0’”da, cevaplanması gereken önemli soru “Küresel fırsat ve rekabette ülkemin yeri neresi?” “Ülkem aracılığıyla küreselleşip diğerleriyle işbirliğine nasıl gidebilirim?”dir (Friedman, 2010:19). Bu soruya verdiğiniz cevaptaki isabetlilik sizin küreselleşme 1.0’ın neresinde olduğunuzu da belirleyecektir.
    Küreselleşme 2.0’ın miladı sanayi devrimidir. 1800’lü yıllardan 2000’li yıllara kadar süren Küreselleşme 2.0, dünyayı orta boydan küçük boya indirerek, buhar makinesinden fiber optik kablolara, kişisel bilgisayarların evlere kadar girmesiyle olgunlaşır. Sizin küreselleşme 2.0’ın neresinde olduğunuzuz görebileceğiniz, cevaplanması gereken kritik soru; Küresel ekonomide şirketimin yeri neresidir? Nasıl küreselleşebilirim ve şirketim aracılığıyla diğerleriyle nasıl işbirliğine girebilirim?” dir (Friedman, 2010: 19-20).
    Küreselleşme 3.0’ın miladı bilişim teknolojisindeki yaygınlaşmayı hızlandırsan internetle birlikte başlar. E-ticaretin dünyanın her yerinde yaygınlaşmasıyla birlikte sınırların kâğıt üzerindeki haritada birer resim olarak kaldığı dönemdir. Bu çağın kritik sorusuna vereceğiniz cevap bugün sizin küreselleşen dünyanın neresinde olduğunuzu da ortaya koyacaktır. “Birey olarak, diğer insanlarla küresel işbirliğine nasıl gidebilirim? (Friedman, 2010: 20-21)
    Her dönenim itici gücünden bahseden yazara göre, Küreselleşme 1.0’ın itici gücü ülkenizin ne kadar kas gücünün olduğu ve bu gücün ne ölçüde yaratıcı olduğudur. Küreselleşme 2.0’ın itici gücü; çok uluslu şirketlerdir. Küreselleşme 3.0’ın itici gücü ise bireylerin rekabet ve işbirliği gücüdür (Friedman, 2010: 19-21)., Bunun çarpıcı bir örneğini yazarın şu cümlesinde bulmak mümkün; “ Kolomb, tesadüfen Amerika’ya gitmiş, ama Hindistan’ın bir parçasını keşfettiğini sanmıştı. Bense gerçek Hindistan’a gittim, ama orada tanıştığım birçok insanın Amerikalı olduğunu düşündüm.” (Friedman, 2010:15).
    Bu ifadelerle birlikte, yazar bu alt bölümde ABD şirketlerinin ülkelerinde yapabilecekleri bir çok işi ülkelerindeki yasaların da zorlamasıyla vergi, işçi ücretleri, maliyet gibi zorluklardan kaçınmak için; muhasebe beyannameleri, yaratıcı olmayan sıkıcı muhasebe işlerini yaptırılmasından tutun ABD’deki hastanelerin radyologların CAT (bilgisayarlı tomografi ) görüntülerinin rapor edilmesine, borsa maliyet analizlerinin yapılmasına, merkezi ABD’de olan bir çok şirketin çağrı merkezi olarak Amerikan aksanı ile İngilizce konuşma eğitimi alan Hintli kadınları kullanmasına varıncaya kadar bir çok işi Hindistan topraklarındaki taşeron firmalar aracılığıyla yapıyor olmalarından başlayan, Japon firmalarının Çin’deki taşeron firmalar aracılığıyla benzer işleri yaptırıyor olmalarına kadar “en zengin insan kaynakları ve en ucuz işgücünün olduğu yere doğal olarak ve ekonominin bir kuralı olarak şirketlerin kaydığını anlatmaktadır. Burada yazarın önemle üzerinde durduğu ve kitabının hemen her yerinde bahsettiği bu ve benzeri ilişkilerle, gelişen teknoloji arasında bir ilişki kurar. Bu ilişkilerden hareketle kaygısını bir görüşmeden naklen, “önce gençlerimiz yabancıların yanında çalışacak, sonra da kendi şirketlerimizi kuracağız. Tıpkı, bina yapmak gibi. Bugün Amerikalılar olarak binanın tasarımını, mimarlığını siz yapıyorsunuz. Gelişmekte olan ülkeler de binanın duvarlarını örüyor. Umudum o ki günün birinde mimar biz olacağız.” (Friedman, 2010: 25-45).
    Yazar, dünyanın düzleştiği sırada ABD halkının, bireylerin, şirketlerin, uyanarak hâkimiyetin gün gelip ellerinden çıkıp gideceğini dünyanın her yerinde bekleyen insanların dünyanın yönetimini ele geçirecekleri uyarısını yaptığını düşünebiliriz
    Friedman Dünyanın düzleşmesinin ve bu kitabı yazmasının temel nedeni olarak açıklamasını şu cümle ile özetler; Hemen her şeyin dijitalleştiği, sanallaştığı ve otomasyona geçtiği bir aşamaya giriyoruz. Yeni teknolojik araçları kullanabilen, ülkelerin şirketlerin ve bireylerin verimlilik artışı şaşırtıcı düzeylere yükselecek. Girmekte olduğumuz bu aşama, dünyada şimdiye kadar görülmedik sayıda insanın, yenilikçiler, işbirliği yapanlar ve ne yazık ki teröristler olarak, bu araçlara ulaşabileceği bir aşama. Devrim mi istiyorsunuz? İşte gerçek bilgi devrimi başlamak üzere (Friedman, 2010:51-52). Kitabını yazış amacını da, “düzleşen dünyadaki değişimi lehimize (ABD lehine) olacak şekilde nasıl planlayabileceğimize ve nasıl yönetebileceğimize dair bir nasıl dönüştüreceğimize dair bir çerçeve ortaya koymak” olarak ifade eder (Friedman,2010: 54).
    5.1.2. Dünyayı Düzleştiren On Güç

    Yazar bu bölümde düzleştiriciler olarak tanımladığı dünyayı düzleştiren on ana siyasi olay, yenilik ve şirketin birleşik gücün etkisinden bahseder (Friedman, 2010: 55-160).
    Ancak şunu vurgulamak gerekir ki, bu olaylar zinciri bir süreç olarak ele alındığında ve bir bütün olarak ele alındığında anlamlı olmaktadır. Neden Sonuç ilişkisi içerisinde bir birini izleyen ve bir olay ya da olgunun neden olduğu sonuç bir başka nedenin de başlangıcını oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle yazarın tarihi kronolojik olarak açıkladığı bu siyasi olaylar ve diğer etkenler aslında düz bir çizgide gerçekleşen olaylar zincirinden çok helezonik olarak birbiri içine girerek yayılan dalgalar şeklinde gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir.
    Dünyayı düzleştiren ilk düzleştirici (Düzleştirici 1), 9.11.1989’da Berlin duvarının yıkılışı ve bu yıkılışın ardından Bunlardan ilki Berlin Duvarının yıkılışıyla başlayan, dünyanın sosyal ve siyasi bağlamda özgürlük ve demokrasi mücadelesinin önünde duran duvarın da yıkılarak, dünyayı sınırsız bir şekilde algılanmasına neden olan sonuçlarıdır.
    Yazar Nobel ödüllü Hintli ekonomist Amartya Sen’den aktardığı şu ifade bu düzleştiricinin etkisini özetlemektedir. “Berlin duvarı sadece insanların Doğu Almanya’da tutmanın simgesi değil, aynı zamanda geleceğimize ilişkin küresel bir görüş geliştirmeyi engellemenin de bir yoluydu. Duvar oradayken dünyayı küresel olarak düşünemezdik. Dünyayı bir bütün olarak düşünemezdik.” (Friedman, 2010: 58)
    Yazarın bölüm başında dikkati çeken “Duvarlar Aşağı, Pencereler Yukarı” ifadesinde yer vermek istediği Windows İşletim Sistemindeki gelişmelerdir. Bilgisayarlar komünizmin dayandığı yukarıdan aşağı iletişim sisteminin aleyhine, yatay iletişim sistemini büyük oranda geliştirdi. Bu komünizmin tabutuna çivi çakan gelişme, iletişim teknolojiyle birlikte dünyanın düzleşmesine neden olan 2.0’ın da tohumlarının atıldığı olaylar zincirinin de başlangıcı olarak kabul edilebilir (Fridaman,2010: 56-60).
    Dünyayı düzleştiren ikinci (Düzleştirici 2) 9.8.1995’li yıllarda teknolojik bir gelişme olarak, 1990’ların başından itibaren gelişen “www”nin icadıdır. World Wide WWW, FTP, HTTP, SSL, SMTP, POP, TCP/IP, e-posta, fiber kablolu ağlar gibi evinizden dünyanın herhangi bir yerindeki her tür bilgiye ulaşabilme teknolojisinin, iletişim yolunun açılması, paylaşımın dijital ortamda şirketler arasında kullandığı sektöründeki gelişmelerdir. (Friedman, 2010: 69-77).
    Dünyayı düzleştiren üçüncü etki (Düzleştirici 3) bilgisayar ve iletişimin kutsal ruhu olarak tanımlanan internetle birlikte kâğıt kalemle yürütülen işleri artık bu işler için geliştirilen yazılımlar yapmaya başladığı dönemdir. İşinizi artık sizden daha hızlı ve hafızası daha güçlü, dünyanın her yerindeki işlerinizi de takip edebilen yazılımların geliştirilmesi dünyayı düzleştiren bir diğer etken. Hem de bunu artık sadece iş yerinizdeki işlerinizi yürütmek için değil dünyanın herhangi bir yerindeki işletmenizi de bulunduğunuz yerden yönetmek için kullanabilir bir güce sahipsiniz. Ülkenizde şirketinizin tüm muhasebe işlerini rahatlıkla bir diğer ülkedeki sizin adınıza çalışan on binlerce insana yaptırabilirsiniz (Friedman, 2010: 77-86).
    Türk Hava Yollarının alanlarda gördüğümüz “Hiçbir yer uzak değil” reklam sloganı sadece bir insanın bir yerden diğer bir yere nakledilmesi değil, dünyanın düzleştiğini ve orta boydan küçük boya doğru hızla yol aldığının da bir ifadesidir.
    Yazar buraya kadar olan üç düzleştiricinin bir platform oluşturduğunu ve diğer yedi düzleştiricinin işbirlikleri ve yöntem geliştirmeye dayalı olduğunu ifade eder (Friedman, 2010: 86).
    Geriye kalan on düzleştiriciden dördüncüsü: Kendiliğinden Örgütlenen İşbirlikleri ve topluluklardır. Bu düzleştirici (Düzleştirici 4 ) Açık Kaynak’tır.
    Açık Kaynak; dünyanın dört bir yanındaki bilgisayarla ilgili onu geliştirmeye hevesli bireylerin yenilikleri paylaşmasına ve işinizi yöneten yazılımları geliştirmenize katkı sağlayan formülleri eklemelerine izin veren bir sistem. Çığ gibi dünyanın her yerinden gelen geliştirmeler ve iyileştirmelerle, bu yazılımlar hızla yaygınlaşarak daha işlevsel hale geldi (Friedman, 2010: 86-97).
    Entelektüel ortaklıklardan doğan sinerjinin başka bir ifadesi olan açık kaynak, çözümü halka arz edilmiş sorunlar yumağının ya da bilgi alışverişinin, bizdeki karşılığı istişarenin, beyin fırtınasıyla dünya çapında o işin gönüllü iyileştirme ekiplerince çözüme kavuşturulması yoludur.
    Yazar bu düzleştiriciyi mülakatlarında bir aktarımlar özetlemektedir. Sanayi devrimi sırasında buluşları ve yenilikleri niteleyen şey nasıl ki bireysel dehalarsa, bu çağda yenilikleri ve buluşları niteleyen şey, yetenekli topluluklar biçiminde çalışan insanların ortak ve katılımcı yenilikçiliğidir (Friedman,2010: 97).
    On düzleştiriciden beşincisi: Dijitalleşen herhangi bir hizmet, çağrı merkezi, destek merkezi veya bilişim işi, küresel ölçekte en ucuz, en zeki ve en verimli tedarikçiye yaptırılması işi olarak dünyayı düzleştiren etkendir. Bu düzleştirici (Düzleştirici 5 ) Taşeronluk’ tur. (Friedman,2010:106-111)
    Yazar bunun Hindistan’daki örneklerini vererek ABD ve diğer ülkelerdeki firmaların işlerinin bir kısmını özellikle de çok zaman alan ve maliyeti yüksek beşeri sermaye adına gerekli işlerini Hintli firmalara yaptırmalarını gösteren onlarca örnekle dünyayı düzleştiren taşeronluğun etkisini anlatır. Çalışmamızın başında da ifade ettiğimiz gibi Batılılar artık doğuda sadece değerli maden aramıyorlar, kendilerine daha az maliyetli etkili beyinleri de kullanmanın yolunu bulmuş görünüyorlar.
    On düzleştiriciden altıncısı: Taşeronluk, şirketinizin kendi evinde yaptığı (araştırma-geliştirme, çağrı merkezi, borçlular hesabı gibi) belirli ve sınırlı bir işin başka bir firma tarafından yapıldıktan sonra operasyonunuza entegre edilmesidir. Bunun tersine, bir şirketin bir ülkedeki, şehirdeki fabrikasını alıp tümüyle başka bir ülkeye, şehre taşıması eylemi, dünyayı düzleştiren bir etkendir. Bu düzleştirici (Düzleştirici 6 ) Offshore’dur (Friedman,2010:116-117).
    Bir şirketin aynı ürünü tamamen aynı şekilde, dama daha ucuz işçilik, daha düşük vergiler, sübvanse edilmiş enerji maliyetleri ve daha az sağlı sigortası giderleriyle üretmek için taşınması olan bu düzleştiriciyi yazar, Çin ve Tokyo’dan örnekler vererek açıklar.
    Ancak yazarın bu bölümdeki kaygılarını dile getirdiği bazı düzleştirici sonuçları da vardır ki buna en güzel örneğini görüşmelerinden birindeki ifadeyi aktararak ABD şirket ve politikacılarını da uyarmadan geçemez. Bu bölüm daha çok ABD’li şirketlerin ve politikacıların offshore karşısında uyarılması ve tedbirler alınmasına yöneliktir.
    “Çin bir tehdittir, Çin, bir müşteridir. Ve Çin, bir fırsattır” (Friedman, 2010: 119). Yazara göre batılı meslektaşlarından farklı olarak istediği Çinli liderlerin istediği tek şey bir sonraki kuşakta, bir ürünün Çin’de tasarlanması. Önümüzdeki on yıllardaki gidişat bu yönde. Yani önümüzdeki otuz yıl içinde, “Çin’de satılmıştır” dan, “Çin’de yapılmıştır” a, oradan “Çin’de tasarlanmıştır” a, oradan da “Çin’de hayal edilmiştir” e geçeceğiz demektir. Bu anlamda en güçlü uyarıyı da yazar Çin’in vizyon ifadesi olarak ele alabileceğimiz cümleyi 5 Kasım 2001 tarihli bir gazetenin sayfasından nakleder “Çin Her şeyin Merkezi Olacak” (Friedman, 2010;121).
    On düzleştiriciden yedincisi (Düzleştirici 7 ) Tedarik Zinciri (Friedman, 2010; 129-142) ve sekizincisi (Düzleştirici 8) Insourcing’tir (Friedman,2010:142-151).
    Yazar bu bölüme, ABD’li bir nakliye şirketinin, dünyanın dört bir yanından gelen ve diğer dört bir yanına dağıtımı yapılan ürünlerin dağıtımını gerçekleştirdiği sistemi anlatarak başlar. Büyüklü küçüklü kutular, her indirme peronundan geçen taşıma bantlarına konuyor. Bu küçük taşıma bantları küçük derelerle birleşip büyük ve güçlü bir nehir haline gelmesi gibi büyük bantları besliyor. Haftada yedi gün, günde 24 saat, tedarikçilerden gelen kamyonlar on beş kilometrelik bu küçük taşıma bandı derelerine kutu akıtıyor. Taşıma bandı dereleri de kutulardan oluşan nehirlere dönüşüyor. Bir yandan büyük nehirlere dönüşen bantlar, oluşturulan dijital kodların da yardımıyla dünyanın diğer dört bir yanına akan nehirlere oradan da tekrar küçük derelere dönüşüyor (Friedman, 2010; 129-130).
    Yazar buradaki anlatımla zihinlerimizde gittikçe küçük boya doğru giden ve düzleşen dünyanın sadece dijital ağlarla bağlı olmadıklarını, bu ve benzeri nakliye ve kargo işletmelerinin bilişim teknolojisini de kullanarak, ürünlerin dünyanın her tarafına nakledilebilir ağlarla da bağlanarak, hızlı, güvenli, maliyeti düşük taşımacılık yaparak dünyayı düzleştiren önemli bir etkeni tasvir eder. Bu olguyu özetleyen en önemli cümle ise “Arkansas’ta Suşi Yemek”’ tir. Bugün firmaların ürünlerini yukarıda sıraladığımız düzleştiricilerde açıklanan yer ve zamanda üretip dünyanın diğer bir yanında çok kısa bir zamanda ulaştırmaları bu tedarik zinciri ile gerçekleşirken, tedarikçilerin barkotlayıp fabrikalarından gönderdikleri her kutu dünyanın biraz daha düzleşmesini sağlayan küreselleşmenin nüfuz ajanları gibi işlev görmektedir. Maraş’taki bir dondurmayı Kanada’da yemek istiyorsanız bilgisayarınızı açıp, http://www.nokta.com adresine tıklayarak, bankanız aracılılığıyla size verilen küresel kartları kullanıp, birkaç saat içinde size ulaşmasını sağlayabiliyorsanız, ya da bu ürünü Kanada’daki müşterinize ulaştırabiliyorsanız siz de dünyanı düzleşen sürecinde yerinizi bulmuşsunuz demektir.
    On düzleştiriciden dokuzuncusu (Düzleştirici 9 ) In-Forming’tir (Friedman,2010:151-160). Google, Yahoo! Ve MSN ve diğer arama motorları aracılığıyla bilginin her dilde aradığınız anda karşınıza gelebileceğini görmek gerçekten de herhangi bir yerdeki bireyin herhangi bir yerdeki bilgiye rahatlıkla ulaşabilmesi dünyanın elinizin altındaki birkaç tuştan oluşan ve araçlarla ulaşıyor olmanız dünyayı düzleştirici bir etkendir.
    Herkesin her yerde, her yerin herkeste olduğu bu ağ sayesinde şimdiye kadar hiç kimsenin sahip olmadığı bilgiye ulaşma kolaylığı da informing in ne kadar etkili bir düzleştirici olduğunu gösterir. Her geçen gün bilgilerinizi rahatlıkla depolayıp paylaşabildiğiniz özellikleri ile karşımıza çıkan düzleştiricilere halk bir isim dahi takarak bir soruyu bilmiyorsanız, “Google babaya soralım” diyerek bilgiye ulaşmanın ne kadar kolaylaştığını gösterir. Yazar bunu bir akarımla, “Google kullanabiliyorsam her şeyi kullanabilirim. Google, Tanrı gibi bir şey Tanrıya kablosuz ulaşılabilir. O, her yerdedir ve herkesi görür. Dünyada herhangi bir sorununuz varsa, Google’a sorun” (Friedman, 2010: 159).
    On düzleştiriciden sonuncusu (Düzleştirici 10) Steroidler’dir. (Friedman,2010:160-172). Yazar, vücudun çalışmasında güçlendirici etkisi olan, çeşitli hormonlar içeren kimyasal bir bileşiğe benzeterek küreselleşme 3.0 ‘ı daha güçlü ve etkin hale getiren ve güçlü kılan araçlardan bahseder. Başka bir ifadeyle yukarıda sıralanan tüm düzleştiricilerin etkililiğini sağlayan hormonal bir etki gösteren steroidler, dijital, mobil, kişisel ve sanal, her gün bir yenisini gördüğümüz farklı özellikleriyle bizi 3.0 a daha da yakınlaştıran araçları kasteder.
    “Dijital” demekle, kişisel bilgisayar-Windows-Netscape iş akışı devrimi sayesinde fotoğrafçılıktan eğlenceye, iletişime, mimari tasarıma, bahçe sulama tesisatına kadar tüm analog içerik ve süreçlerin dijitalleştiğini ve böylece şekillendirilebildiğini, yönlendirilebildiğini, bilgisayarlar üzerinden internet, uydu veya fiber optik hatlarla iletilebildiği söylüyor.
    Sanal derken, bu sistemin temelinde bulunan tüm o dijital boru hatları, protokol ve standartlar sayesinde, bu dijital içeriğin ok yüksek hızlarda ve çok kolay biçimde ve üzerinde hiç düşünmemize gerek kalmadan şekillendirilip yönlendirildiğini ve iletildiğini dile getiriyor.
    “Mobil” derken, kablosuz bağlantı sayesinde iletimin her yerden, herkes tarafından be herhangi bir aygıtla yapılabildiğini ve her yerden herkes tarafından ve herhangi bir aygıtla yapılabildiğini ve her yerden alınabildiğini ifade ediyor.
    “Kişisel” derken de bu iletimi sizin kendiniz için ve kendi aygıtınızla yapabileceğinizi anlatıyor (Friedman,2010:162). Son yıllarda ortaya çıkan 3G mobil cihazları bu harca güç katan farklı bir gelişme olarak gösterilebilir.
    Steroidleri oldukça anlamlı özetleyen bir aktarım da “Artık nereye giderseniz, çalışma masanız da beraberinizde geliyor.” (Friedman,2010: 168).
    5.1.3. Üçlü Yakınlaşma

    Yazar bu bölümü Yakınlaşma I-II ve III olarak ele alıp daha önce dile getirdiği düzleştiricilerin yakınlaşmasından ve ortaya çıkan yeni oluşumlardan bahseder (bkz. Friedman, 2010: 161–173).
    Yakınlaşma I, On düzleştiricinin yakınlaşmaya başlamasına yol açan gelişmelerdir.
    1990’lardan beri var olduğu bilinen on düzleştiricinin bir araya gelerek daha birlikte çalışmasını kronolojik olarak tanımlar. 2000’li yıllara doğru gelindiğinde bu yakınlaşmanın (Berlin Duvarının Yıkılışı, Netscape, İş Akışı, Taşeronlama, offshore, açık kaynak, insourcing, tedarik zinciri, informing ve steroidler) oluşmaya başladığı görülür. Bu tamamlayıcı malların eş zamanlı gelişmesini de ifade eder ki, on düzleştiricinin tamamlayıcı bir şekilde birbirine yakınlaşarak çok sayıda işbirliği sağlamak üzere yeni bir küresel oyun sahası oluşturmasıdır (Friedman, 2010: 176).
    Yakınlaşma II, Yeni iş uygulamalarının bir araya gelmesiyle gerçekleşir.
    Yan teknolojilerin tümü ile bu teknolojilerden en fazla yararı sağlamak gereken iş süreçleri ve iş alışkanlıklarının oluşması, birbirine yakınlaşması ve bir sonraki verimlilik atılımını sağlaması, biraz zaman gerektirir. Yeni bir teknoloji hiçbir zaman yalnız başına gelmez. Verimlilik sıçraması, ancak yeni teknoloji ile yeni iş biçimleri birleştiğinde olur (Friedman, 2010: 177).
    Yazar bu yakınlaşmanın geçirdiği evrenin temelini açıklarken, küreselleşme 2.0 gerçekten de ana bilgisayarlar çağı olduğunu hareketle şöyle devam eder: bu çağ dikey bir çağdı. Komuta kontrol odaklı bir yapısı vardı. Şirketler ve şirketlerin departmanları, dikey silolar şeklinde örgütlenmişti. On düzleştiricinin, özellikle de kişisel bilgisayarlar, mikro işlemci, internet ve fiber optik hatlarla ilgili düzleştiricilerin birbirine yakınlaşması etrafında şekillenen Küreselleşme 3.0 ise oyun sahasını dikeyden yataya çevirdi. Komuta kontrolden ziyade yatay bağlantı ve işbirliğiyle harekete geçen bu yeni iş uygulamaları, kendiliğinden gelişti.
    Yakınlaşma III, Küresel ofislerin oluşması ve aynı anda milyonlarla ifade edilebilecek sayıda insanın kendisini, fişi takıp diğer herkesle çalışma konusunda serbest durumda bulmasıdır (Friedman, 2010: 180-181). 1960’lardaki Hippilerden 1980’lere Yuppilere sonrasında Zippilere doğru akan bir gençliğin varlığından bahseden yazar, bunların “liberasyon çağının çocukları olarak adlandırır. Bu III. Yakınlaşma bireylerin özgür kaldığı, onları sistem dışında tutabilecek hiçbir vize görevlisinin olmadığı bir dünya.. Fişi takıp oyuna giriyorsun... (Friedman, 2010: 183-185).
    Bu yakınlaşmanın ortaya çıkardığı sonucu yazar şu ifadesiyle aktarır. Dünya düzleşmiş. Üçlü yakınlaşmanın sonucundaki küresel işbirliği ve rekabet (bireyler arasındaki, şirketler ile bireyler arasındaki, şirketler arasındaki ve şirketler ile müşteriler arasındaki) sayesinde dünya tarihinde görülmedik ölçüde çok farklı köşelerde yaşayan daha çok sayıda insan için daha verimli, daha kolay ve daha sürtünmesiz bir yer haline gelmiş olmasıdır. Bu yakınlaşma sonucunda doğan olgu teknolojinin, kelimenin tam anlamıyla işin tüm boyutlarını, hayatın tüm boyutlarını ve toplumun tüm boyutlarını dönüştüreceği bir çağa girmedir. (Friedman, 2010: 197-198)
    5.1.4. Büyük Saflaşma

    Yazar, üçlü yakınlaşma sonucunda sadece bireylerin kendilerini iş dünyasına hazırlama, şirketlerin birbiriyle rekabet etme ve ülkelerin ekonomileri ile jeopolitiklerini teşkilatlandırma biçimlerini etkilemekle kalmayacağını ileri sürer. Zamanla siyasi kimlikleri yeniden şekillendirecek, siyasi partileri yeni bir biçime sokacak ve kimlerin siyasi aktör olduğunu yeniden tanımlayacaktır.(Friedman, 2010: 199)
    Yazara göre üçlü yakınlaşma ardından büyük saflaşmayı da beraberinde getirecektir. Bu yakınlaşma sonucu, toplulukların ve şirketlerin kendilerini nasıl tanımladıklarını; bireylerin toplulukların ve şirketlerin nerede başlayıp nerede duracaklarını, bireylerin müşteri, çalışan hissedar ve vatandaş olarak kendi farklı bir şekilde saflaşmak zorunda. Düz dünyanın en çok rastlanan hastalığı, çoklu kimlikler olacak. Siyaset bilimi, bu çağın en hızlı büyüyen sektörü olabilir (Friedman, 2010:199-219).
    Bu saflaşmada ya küreselleşmenin bu yeni yolunda siz de oyun sahasında oynarsınız ya da direnç gösterip, gücünüz yetiyorsa, kapıları kapatır, kendinizi küreselleşme 3.0’ın dışında tutarsınız. Bu hem ülke olarak hem şirket hem de birey olarak geçerlidir.
    6. Amerika ve Düz Dünya


    Bu bölümü dört alt başlıkta inceleyen yazar (bkz. Friedman, 2010: 221-273) Amerika ve Serbest Ticaret başlığında yine ülkesinin iş adamlarını ve politikacılarına ekonomi stratejilerini belirleyici öneriler getiren veriler sunar. Kritik gördüğü şu sorunun cevabını tartışan yazar, büyüyen ekonomisiyle ABD şirketlerinin offshore ve taşeronluklarını yapan Hindistan ve Çine karşı geliştirilmesi gereken ekonomik stratejinin hangi yönleriyle ülkesine katkı sağlayacağını anlatırken diğer yandan da bu katkının ülkesinin lehine dönüştürülmesi gerektiği uyarısını yapar. Soru şudur: Dünya, çok daha fazla insanın benim çocuklarımla işbirliği ve rekabet halinde olacağı şekilde düzleştiğinde de serbest ticaret bütünsel olarak Amerika’nın yararına mı olacak? Bir sürü iş başkaları tarafından kapılacak gibi gözüküyor. Hükümetimizin taşeronluğa ve offshor’a karşı duvarları yükseltmesi, tek tek Amerikalılar için daha iyi olmaz mı? (Friedman, 2010: 223).
    Yazar bu sorulara İngiliz İktisatçı David Ricardo’nun (1772–1823)[3] karşılaştırmalı üstünlüklerin serbest ticareti teorisiyle cevaplandırmaya çalışır.
    Bu teoriye göre; her ülke karşılaştırmalı olarak maliyet üstünlüğüne sahip olduğu malların üretiminde uzmanlaşır ve bu malları diğer ülkelerin uzmanlaştığı mallarla değiş tokuş ederse, bu ticaretin tüm taraflarının he toplam gelir düzeyi yükselir hem de toplam kazanç artar. (Friedman, 2010: 224-225)
    Kazan-Kazan prensibinin hala geçerli olduğu sonucuna ulaşan yazar, zippi gençliğin gelecekte Amerikalı gençlerin ulaşamayacağı niteliklere sahip olduğuna ilişkin kaygısını şu ifadelerle dile getirir. “Asla unutmayın: Hintliler ve Çinliler bizimle dibe vurmak konusunda yarışmıyorlar. Tepeye varmak için yarışıyorlar (Friedman, 2010: 231). Yazar bu kaygısının ardından ülkesine şu mesajı ulaştırır. Başarıya giden yol, sizi bir yerlere bağlayan demiryolunu engellemekten geçmez. Daha büyük ve daha gelişkin pastadan size ve toplumunuza düşen payı talep etmenizi sağlayacak alanlara yatırım yapmaktan ve vasıflarınızı artırmaktan geçer. (Friedman, 2010: 234)
    Dokunulmazlar[4] Hindistan’da kast dışı sayılan ve kast sistemine göre en aşağı tabakada, kirli sayılan insanlardır. Hindistan’daki sosyal tabakaların en aşağısında bulunan bu sınıfın dünya düzleştikçe tersine döneceğini anlatırken yazar, dokunulmazlığa yüklediği anlam açısından bakıldığında, işleri taşeronlara verilemeyen insanlar olarak anlatılmaktadır.
    Herkes dokunulmaz olmak istemeli diyerek devam eder yazar ve şu dikkati çeken hatırasını aktarır. Çocuklarına hitaben, “Kızlar, ben çocukken ailem bana hep, Tom, yemeğini bitir. Çin’deki, Hindistan’daki insanlar açlıktan kırılıyor” derdi. Ben size şunu tavsiye ediyorum: Kızlar, ödevinizi bitirin. Çin’deki, Hindistan’daki insanlar işsizlikten kırılıyor.” (Friedman, 2010: 235)
    Bu bölümde dikkati çeken bir diğer konu yazarın düz dünyada geleceğin insanlarına verdiği çarpıcı bir mesaj olan dokunulmazlık kavramına yüklediği anlamla sınıflandırmasıdır. Dokunulmazlar dört ana kategoriye ayrılır: “Özel” işçiler, “Uzman” işçiler, “demirbaş” işçiler ve “koşullara uyan” işçiler (Friedman, 2010: 236).
    Özel işçiler; Sundukları mal ve hizmetler için küresel bir Pazar bulur ve dünya büyüklüğünde para kazanırlar. Onların işleri asla taşerona yaptırılamaz.
    Uzman İşçiler; Bütün bilgi işleri için geçerli işlerdir. Bunlar çok talep edilen ve yeri doldurulamayan niteliktedir.
    Demirbaş İşçiler; hizmet sektöründeki işçilerin yaptığı işlerle ilgilidir. Müşteri ile yüz yüze teması gerektiren işlerdir.
    Koşullara Uyan İşçiler; Sürekli değer yaratabilen, sürekli yeni nitelikler, yeni bilgiler ve ilgi alanını yenilik ekleyen, öğrenmeyi öğrenen işçilerdir. (Friedman, 2010: 236-237).
    Bu işler, yeri doldurulamayan işlerdir bilgi ve teknolojinin sınırlarını ne kadar zorlarsak, makinelerin yapabildikleri ne kadar karmaşıklaşırsa, uzmanlık eğitimi almış olanlar ya da öğrenmeyi öğrenme yetisine sahip olanlar daha çok talep edilecek ve daha iyi ücret kazanacak. Bu beceriye sahip olmayan ve koşullara uyum sağlamayan daha çok insansa daha az kazanacak. İstenilmeyen şey, yeri doldurulabilecek bir işte çalışmaktır. (Friedman: 2010: 237)
    Bölümün diğer başlığı Sessiz Krizde (Bkz. Friedaman,2010: 247-272) yazar, Amerikalıların bir spor müsabakasındaki karşılaştığı mücadeleden çıkarımla, diğer dünya ülkelerinin artık ABD ile başa baş rekabet edebilecek düzeye geldiklerini gösteren bir örnek verir (Friedman, 2010: 247). Amerikalı gençlerin bir eleştirisini yapan yazar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika’da, üçüncü kuşağa gelince tüm mal varlığını tüketmeye başlayan klasik zengin aileleri hatırlatan bir şeylerin olduğunu ifade ederek üç nesil ayrımı yaparak bugün ABD’nin geldiği noktayı açıklar: Bu ailelerde birinci kuşak, toprağı tırnaklarıyla kazıyan yenilikçilerdir. İkinci kuşak, öncekilerin yaptıklarını ayakta tutar. Sonra bunların çocukları gelir. Bu üçüncü kuşak ise şişmanlar, aptallaşır, tembelleşir ve her şeyi yavaş yavaş tüketir. (Friedman, 2010: 258-249). Diğer taraftan da ülkesinin büyüklüğü ve güçlü olduğu, yeter ki Amerikaların gerektiği kadar Amerika kültürünü sağlamlaştırıcı ve yaşatıcı çalışmalara devam etsin.
    Amerika’nın içten içe ve hissedilmeyen bir kriz yaşadığını gerekli tedbirler alınmazsa dünyanın düzleşmesinin gittikçe ülkeyi tehdit eden bir hal alacağı düşüncesini paylaşır. Burada çarpıcı olan bilgilere baktığımızda Amerika’nın fen ve mühendislik alanlarındaki nitelikli elaman yetiştirmede eskisi kadar yüksek performans sağlayamadığı öz eleştirisidir. Bir asırdan fazla zamandır ABD kendini ilk kez bilimsel keşifler, yenilik ve ekonomik gelişme alanında diğer ülkelerin gerisinde kalmış bulabilir. Bu “Mükemmel Fırtına” öncesindeki sessizliktir. Sükûnet sizi yanıltmasın. Yol değiştirmek için doğru zaman, fırtınanın kopmak üzere olduğu an değil, ası böyle zamanlardır. Eğitim sistemimizin “küçük karanlık sırlarını” ele almak konusunda kaybedecek zamanımız yok (Friedman, 2010: 250-252).
    Friedman bu küçük karanlık sırlarını bu bölümden aldığımız ve konuyu özetleyen satırları aktarmakla yetineceğiz:
    Sayısal Fark, eğitimli ve kalifiye insan, aktif iş ve bilim dünyasındaki insan sayısıdır, başka bir ifade ile beşeri sermaye ve entelektüel sermayenin sayısal olarak diğer ülkelerle kıyaslanarak ortaya çıkan azlık ya da çokluktur. Yazar, bu konuyu açıklamak için diğer ülkelerle ilgili bir takım istatistiksel verileri sunar. Örneğin, tüm dünyada 2.8 milyon lisans diploması verildiğini bunun 1.2 milyonunun Asyalı öğrencilerden oluştuğunu, Asya ülkelerindeki üniversitelerin ABD’ye oranla sekiz kat daha fazla lisans diploması verdiğini belirtir (Friedman, 2010: 253-257).
    Hırs Farkı; 2004 yılının kışında Tokyo’da Nomura Araştırma Enstitüsü baş ekonomisti Richard C. Koo ile çay içtim. “Düzlük Katsayısı” tezimi Richard üzerinde denedim. Buna göre bir ülke ne kadar düzse, yani doğal kaynakları ne kadar azsa, o ülke düz dünyada o kadar iyi konumda olur. Düz bir dünyada ideal ülke, hiç doğal kaynağı olmayandır, çünkü doğal kaynağı olmayan ülkeler kendilerini keşfetmeye çalışır. Bu ülkeler petrol kuyusu kazmak yerine, insanlarının enerjisini, girişimciliğini, yaratıcılığını ve zekâsını harekete geçirmeye çalışır. Genç Çinliler, Hintliler ya da Polonyalılar bizimle dip için yarışmıyorlar. Zirve için yarışıyorlar. Değil bizim için çalışmak, biz bile olmak istemiyorlar. Bizden üstün olmak istiyorlar. Tüm dünyada insanların hayranlık duyacağı ve çalışmak isteyeceği geleceğin şirketlerini yaratman istiyorlar. Şu ana kadar geldikleri yerden kesinlikle memnun değiller (Friedman, 2010: 257-262).
    Eğitim Farkı; İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş bir iş gücü olmaksızın uluslararası rekabette kaybedilen işler için savaş umamayız. Artık ülkeler, paranın izini sürmüyorlar, beyinlerin izini sürüyorlar. İntel kurumsal ilişkiler direktörü ve şirketin fen eğitimini geliştirme girişimlerinin sorumlusu Tracy Koon, “Fen ve matematik, teknolojinin evrensel dilidir”. Teknolojimizi ve yaşam standardımızı yönlendirir. Çocuklarımız bu evrensel dili bilerek büyümezlerse, rekabet edemezler. Biz başka bir yerde üretim yapmıyoruz. Benim şirketim burada kuruldu. Bizim iki hammaddemiz var: kum ve yetenek (Friedman, 2010: 262-269).
    7. Bu Bir Tatbikat Değil (s: 273-302)

    Yazar bu bölümde, düzleşen dünyanın getirdikleri ve getireceklerini düşünerek yine ülkesinin politika yapanlarını ve şirketlerini uyarmaya devam etmektedir.
    Dünyanın düzleşmesi, ABD’nin önünde uzun vadede derin ve kapsamlı etkileri olan fırsatlar ve tehditler getiriyor. Bu yüzden de işleri eskiden olduğu gibi yapma becerimiz, yeterli olmayacak. Düz dünya şu an odanın içindeki fil gibi. Mesele, onun bize ne yapacağı ve bizim ona ne yapacağımız. Bizim bir şeyleri daha farklı yapmamız lazım. Neleri korumalıyız, neleri atlamalıyız, neleri benimsemeliyiz, neleri bünyemize almalıyız, nerelerde çalışmamızı ikiye katlamalıyız ve nerelere yoğunlaşmalıyız; karar vermemiz gerekiyor (Friedman,2010: 273-277).
    Yazar, düzleşen dünyada herhalde ülkesinin son zamanlarda diğer ülkelere karşı uyguladığı (Irak, Afganistan, İran örneğinde olduğu gibi) uygulamaları üstü kapalı eleştirerek “Merhametli düzleşme” olarak adlandırdığı yaklaşımı önerir. Politikalarını şu beş bileşen etrafında toplamaları gerektiğinin altını çizer. Bunlar: Liderlik, Kas Geliştirme, Koruma, Sosyal Eylemcilik ve Ana Babalık’tır.
    İnsanlar, bir eğitim farkının ortaya çıktığını, hırs farkının olduğunu ve bizim sessiz bir kriz yaşadığımızı fark etmezse, düzleşmeye karşı ulusal bir strateji geliştirmemiz mümkün değildir. Bizim hem açıklama yapmaya hem de ilham vermeye yetkin ve istekli politikacılara (Liderlere) ihtiyacımız var. Hiç biri kurum, ciddi bir sorun yaşadığına ve ayakta kalabilmek için farklı bir şeyler yapması gerektiğine inanmadıkça köklü değişiklikler yapmaz (Friedman, 2010: 277-279).
    Yazar, düz dünyanın yeni işçi ve işveren anlayışındaki değişikliği de kastederek beşeri sermayenin ve entelektüel sermayenin önemini vurgular. Buna göre, düz dünyanın düşünme şeklinde göre bireysel olarak işçi kendi kariyerini, risklerini ve ekonomik güvenliğini yönetme sorumluluğunu giderek daha fazla üstlenir. Hükûmetin ve şirketlerin göreviyse işçilerin bunu yapabilmek için gerekli kasları geliştirmelerine yardım etmektir. İşçilerin en çok ihtiyaç duyacakları “kaslar”, ömür boyu öğrenme sürecine uygun taşınabilir ve ek menfaatler (sigorta, emeklilik, ücret dışı kazanç vb.) dir. Eğer tüm dünyanın entelektüellerinin kaymak tabakasını alabilirsek, bu Amerika için daime net bir getiri olacaktır. Eğer düz dünya tüm bilgi havuzlarının birbirine bağlanması ise, biz kendi bilgi havuzumuzun en büyük havuz olmasını isteriz. Biz küresel yetenek avındayız. O halde en iyileri elimizde tutmak için ne yapabilirsek yapmalıyız… (Friedman, 2010: 289).
    Yazar koruma ile ilgili olarak insanları çalışmaya teşvik edecek, sigorta kurumlarının yapılanmasından bahseder ve sosyal eylemcilikle ilgili olarak da; şirketlerin, düz dünyada sadece güçlerinin değil, aynı zamanda sorumluluklarının da farkına vardıkları büyük bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Merhametli düzleşme yanlıları öylece oturup durmanın ve geleneksel sağ-sol ayrımları ile tüketiciye karşı şirket bakış açısıyla düşünmenin zamanının artık geçtiğine inanıyor. Bunun yerine klasik korumacılığa yönelmeden, düz dünyanın en kötü özelliklerine karşı tüketici-şirket işbirliğinin nasıl iyi bir koruma sağlayabileceği üzerinde kafa yormalıyız (Friedman, 2010: 293-298).
    Ana-Babalı yapmak, yazarın merhametli düzleşmeyle ilgili tartışmasının ailelere yönelik olarak geliştirdiği düz dünyada ki görev tanımıdır.
    Bireyleri düz dünyaya uyum sağlamasına yardımcı olmak, sadece hükûmetleri ve şirketlerin değildir. Aynı zamanda ana babaların da görevidir. Onların da çocuklarının nasıl bir dünyada yaşadığını ve ayakta kalabilmek için neler yapmaları gerektiğini bilmeleri gerekir. Zor bir aşkı idare etmeye hazır yeni nesil ana babalara ihtiyacımız var. Gençlerimizi, kendilerini rahat hissettikleri alanın ötesine geçmeye ve doğru hareket etmeye zorlamamız, uzun vadede başarı elde etmek için kısa vadede biraz sıkıntı çekmeye razı olacak şekilde yetiştirmemiz gerekmektedir. (Friedman, 2010: 298-301).
    8. Gelişmekte Olan Ülkeler ve Düz Dünya

    Yazarın bu bölümünü (bkz. Friedman, 2010: 305-330), bölümü ve belki de kitabı boyunca ülkesini uyarmaya çalıştığı ifade, özellikle gelişmekte olanların durumunu anlatan manidar cümlesi şudur; Bir zamanlar kurtlardan korkardık. Sonra kurtlarla dans etmek istedik. Şimdi kurt, biz olmak istiyoruz (Friedman, 2010: 306). Dünyanın her yerine düz dünyayı okuyan ülkelerden onların geleneklerini de taklit eden şirketlerin varlığını haberdar eden yazar bunun için, Çin tarafından Mısır’a ithal edilen, geleneksel fenerlerin, pille çalışanlarını satmaya çalışmasını da örnek verir.
    İçe bakışını ve kendi gerçeğini itiraf ederek acımasızca düz dünyanın neresinde olmaları gerektiğini açıklayan yazar, ülkelerin, insanlarıyla, liderleriyle kendine karşı dürüst olmalı ve diğer ülkelere ve on düzleştiriciye göre tam olarak hangi konumda bulunduğuna bakmalıdır. Hiçbir ülke bulunduğu yerin ve yapabileceklerinin röntgenini çekmeden gelişemeyeceği için, her ülkenin içe bakış yeteneğine sahip olması gerekir (Friedman, 2010: 308–309).
    Artık ülkeler toptan reform anlayışından uzaklaşmalı, düz dünyada, perakendeci olmak ve kalkınmayı bireylere kadar indirerek onların da düz dünya ile rekabet edebilecekleri yenilikleri reformları gerçekleştirmeleri gerekmektedir. Şirketlerini, vatandaşlarını düz dünyanın imkânlarından yararlanacak yasal düzenlemeleri gerçekleştiremeyen ülkeler bu gelişmelerin ardında kalacakladır. Gelişmekte olan her ülke şu sorulara doğru yanıt vermek ve çözüm bulmak zorundadırlar. 1) Yerel kurallar, yasalar ve ruhsat ücretleri çerçevesinde yeni bir iş kurmak, 2) işçileri işe almak ve çıkarmak,3) bir sözleşmenin yerine getirilmesini sağlamak, 4) kredi bulmak, 5) başarısız veya iflas eden bir şirketi kapatmak. Bunları gerçekleştiren, kolaylaştıran her ülke perakende reform yapmaya çalışan ve düz dünyada yerlerini bulacak ülkelerdir. Diğerleri ise düz bir dünyada işleri yolunda gitmeyecek ülkelerdir (Friedman, 2010; 311-313).
    Bazı ülkelerin düz dünyayı iyi okuyup anlarken bazılarının neden bunu gerçekleştiremediklerini sorgulayan yazar Kültür kavramını ve kültürselleşmeyi tartışarak şu sonuca ulaşmaktadır. Toplumların kültürel yapılarının düz dünyayı anlama ve orada yer almayı olumlu ya da olumsu etkilediğini düşünür. Kültürün içe ve dışa dönüklüğünün bu ülkelerin gelişmişliklerini dolayısıyla düzleşen dünyada rol alan diğer ülkelere nazaran daha çabuk zenginleştiğini açıklamaya çalışır. Yazara göre, şu soruların cevabı ülkelerin kültürleri aracılığıyla ya düz dünyaya kapalı hale geldiklerini ve fakirleştiklerini ve fakirleşeceklerini, ya da düz dünyada yerlerini alarak gelişeceklerini ileri sürer. Kültürünüz içe mi dışa mı dönük? Yani; yabancı fikirlere, yabancı etkisine ne ölçüde açık? İyi kültürselleşebiliyor mu?, İçe dönüklüğü ise şu sorularla açıklar, ulusal birlik duygusu, kalkınmaya yoğunlaşma duygusu ne ölçüde? Yabancılarla işbirliği yapma konusunda toplumun kendine güveni var mı? Toplumun elitleri ne ölçüde geniş kitlelerin hayatına ilgi gösteriyorlar. Memleketlerine yatırım yapmaya ne kadar hazırlar? Yoksa fakir vatandaşlarına kayıtsızlıkla yaklaşıp başka ülkelerde yatırım yapmakla daha mı çok ilgileniyorlar?
    Kültürünüz ne kadar doğal olarak kültürselleşiyor, yani yabancı fikirleri ve en iyi uygulamaları alıp kendi gelenekleriyle birleştiriyorsa, düz dünyada o kadar büyük avantaj yakalarsınız (Friedman, 2010; 319-320).
    Friedman bu bölümde biraz da yanlı olarak Müslüman ülkeleri eleştirme yolunu tercih etmektedir. Hemen şunu ifade etmek gerekir ki, ülkelerini diğer ülkelerin kültürlerine karşı kapalı tutmaya çalışan, milli duyguları yüksek, yabancılara temkinli yaklaşan, kültürel değerlerine sadık olan, milliyetçi düşünceleri eleştirerek üstü kapalı bir şekilde, ABD’li şirketlere ekonomik kazanç yolunu açma isteğini de dile getirdiğini düşünüyoruz. Başka bir ifadeyle, Batı kültürünü üstün görerek bu kültürü kabule hazır hale gelinmesi yolunda telkinler hissedilmektedir.
    Elle tutulamaz şeyler, ülkelerin gelişmelerini konumuz itibarıyla düz dünyada yer almalarını ya da almamalarını sağlayan şeydir. Ekonomik başarı için toptan reform, ardından perakende reform, iyi yönetişim, eğitim, altyapı ve kültürselleşme becerisi ile gerçekleştiğini ancak bunu gerçekleştirme becerisini gösteremeyen ülkelerin bu potansiyelleri olmasına rağmen ülkelerindeki devlet yapısından, politikacıların, yöneticilerin ve halkın genel olarak ahlaki tutum ve değerlerinden kaynaklanan elle tutulamayan nedenler olduğu sonucuna ulaşan yazar, ekonomik gelişme için bir toplumun bir arada durma ve fedakârlık yapma yeteneği ve isteği ile cebini doldurmaya ya da statükoyu korumak yerine elindeki gücü değişim için kullanan vizyon sahibi, ekonomik gelişme için ne yapılması gerektiğini bilen liderlerin varlığını gösterir. Bazı ülkeler görevde bulundukları süreyi, ceplerini doldurmak yerine ülkesini modernleştirmeye çalışarak geçiren liderlere sahip. Bazı ülkeler ise cebini doldurarak bu zenginlikleri İsviçre’de emlak yatırımı yapan rüşvetçi elitlere sahip. Elle tutulamaz olanlardan bir başkası da, kültürünüzün eğitime ne kadar değer verdiğidir. Diğer elle tutulamaz olarak tanımladığı unsurları yazar özlü sözlerle özetler, Rubio’dan naklen Özgüven eksikliği, bir ülkenin geçmişini ağzında sakız etmesine neden olur, Will Rogers’ten naklen ise, Doğru yolda olsanız bile orada oturup kalırsanız sizi geçerler (Friedman, 2010: 324-330).
    9. Şirketler ve Düz Dünya

    9.1. Şirketler Ne Yapıyor?

    Ülkelerin yapmaları gereken genel yaklaşımları önceki bölümlerde tartışan yazar burada şirketlerin düzleşen dünyada ne yapıyor olduklarını da ele alır. Değişen ve kendini geliştiren şirketlerin büyümek ve gelişmek için, nasıl değişmeleri gerektiğini ve yapılarını da buna uyarlamaları gerektiğini ifade eder. Bu gelişmeyi ve değişmeyi anlatırken üçlü yakınlaşmaya atıfta bulunarak yedi temel kuralı gerçekleştiren şirketlerin gelişim ve değişim göstererek büyüyebileceklerini anlatır (Friedman, 2010, 333). Bu kurallar ana başlıklarıyla şunlardır:
    1. Dünya düzleştiğinde, siz de düzleştiğinizi hissedince bir kazma alıp kendi içinizi kazın. Duvarlar örmeye çalışmayın
    2. Küçük, büyük oynayacak… Düz dünyada küçük şirketlerin gelişmesinin bir yolu, büyük oynamayı öğrenmektir. Küçüklerin büyük oynamasının anahtarıysa daha ileriye ve daha derine, daha süratli ve daha kapsamlı gidebilmek için yeni işbirliği araçlarından daha hızlı faydalanmaktır.
    3. Büyük, küçük oynayacak… Büyük şirketlerin düz bir dünyada gelişmeyi öğrenmek için izlemesi gereken yol, müşterilerinin büyük düşünmesini sağlarken, küçük şirketler gibi davranmayı öğrenmektir.
    4. En iyi şirketler, en iyi işbirlikçilerdir. Düz dünyada giderek çok daha fazla iş, şirketler arasındaki işbirliğiyle gerçekleşecek. Bunun çok basit bir nedeni var: İster teknolojide olsun, ister pazarlamada, biyo ilaçta, üretimde, değer yaratımının bir sonraki katmanı o kadar kompleks olacak ki hiçbir şirket veya departman tek başına bu sürece hâkim olamayacak.
    5. Düz bir dünyanın en iyi şirketleri, düzenli röntgen çektirip sonuçları müşterilerine satarak sağlıklı kalmaya devam edenlerdir.
    6. En iyi şirketler küçülmek için değil, kazanmak için taşerona iş veriyor. Çalışanlarını işten çıkararak tasarrufta bulunmak için değil, daha hızlı ve daha ucuza buluşlar yaparak büyümek, Pazar paylarını artırmak, farklı alanlardaki uzmanlardan daha çok yararlanmak için taşerona başvuruyorlar.
    7. Taşeronluğu (vergi kaçırmak ya da ülkesine ihanet için değil) idealistler de yapabilirler. (Friedman, 2010: 333-358)
    10. Jeopolitik ve Düz Dünya

    10.1. Düz Olmayan Dünya

    Yazar bu bölümde düzleşen dünyanın düzleşmesinden yararlanacak olumsuzluklardan, bu düzleşmeyi engelleyecek olaylardan ve düzleşen dünyadaki sorunları aşabilmenin yollarını tartışmaktadır (Friedman, 2010: 359-428).
    Düzleşen dünyanın ihtiyacı olan en önemli olgunun düz dünyada olanlarla olmayanlar arasındaki çizginin, umut çizgisi olduğunu, umudun dünyadaki jeopolitik istikrar için hayati önem taşıdığını açıklar. Bunun için dünyanın işbirliğine giderek, düzleşen dünyadaki dengenin ve paylaşımın sağlanması gerektiğini savunur. Nitekim umudu olanlarla umudu olmayanların varlığı ve bunlar arasındaki fark ne kadar fazla ise düzleşmenin önündeki engelde o kadar çok olduğunu vurgulayan yazar, Afrika’da, Hindistan’da, Çin’de yaşayan ve dünyada bir şeyleri başarmanın ötesinde bunun umudunu dahi taşımayan inşaların varlığından örnekler vererek düzleşen dünyanın önündeki büyük sorunlardan bahseder ve işbirliklerini bu sorunları çözmek için kullanılması gerektiğini salık verir (Friedman, 2010: 361–371).
    Elbette yazarında ifade ettiği şekliyle, siyah ve beyaz ayrımı gibi düz dünya ya da düz olmayan kesin hatlarıyla birbirinden ayrı iki dünya söz konusu değil. Bu ikisi arasında oraya ya da buraya yakınlıklar arasında kalanlar da bulunmaktadır. Düzleşen dünyaya yakın ancak bunun nimetlerinden yararlanamayan insanların başkaldırılarını da düzleşen dünya treninde yer alamamaları olduğunu söyleyen yazar, bu insanları küreselleşme trenini durdurmak niyetinde olmadıklarını aksine kendilerinin de binmek istediklerinde kaynaklandığını belirtir (Friedman, 2010: 371–381).
    Düz dünyanın hedeflenmeyen bir diğer sonucu olarak birbirine daha çok yakınlaşan, diğerlerinin kültürünü tanıyan diğerlerini bazen yakınlaştırsa da hayal kırıklığına uğratan sonuçlarının olduğunu da ifade eden yazar, insanların kendisini diğer insanlarla kıyaslama imkânı bulduğunu bunun da kimi zaman hayal kırıklığına neden olduğundan bahsetmektedir. Bu hayal kırıklığının terörizmi besleyen damarlar olduğunu ima eder (Friedman, 2010: 381–395).
    10.2. Dell Çatışma Önleme Teorisi

    Yazar bu bölümde özellikle düzleşen dünyanın gidişatını durduracak savaş ve diğer ülkeler arasındaki çatışmaların birbirleriyle ticaret yapmanın ötesinde birbirlerine düzleştiricilerden herhangi biri ile birbirine bağlı olan ülkelerin asla savaşamayacağını iddia eden dell teorisini açıklar. (Bzk. Friedman, 2010 402-425) Büyük küresel tedarik zincirlerinin içinde yer alan insanlar, artık eski zaman savaşlarını istemiyorlar. Anında mal ve hizmet dağıtımı yapmak ve bununla birlikte gelen hayat standardındaki yükselişin keyfini çıkarmak istiyorlar. İşçileri ve sanayileri büyük bir küresel tedarik zincirine dâhil olan ülkeler, o tedarik zincirindeki yerini uzun bir süre için kaybetme riskini almadan, sanayilerini ve ekonomilerini aksatıp bir saat, bir hafta ya da bir ay savaş molası veremez. Bütün doğal kaynaklardan yoksun bir ülke için küresel tedarik zincirinin bir parçası olmak, hiç tükenmeyen petrol bulmak gibidir. Savaş için böylesi bir zincirden ayrılmak, petrol kuyularınızın kurumasına ya da birinin onların içine çimento boşaltmasına benzer (Friedman, 2010: 408-409).
    Ancak yazarın küresel tedarik zincirindeki her geçen gün gerçekleşen büyük saflaşmanın getirebileceği düz olmayan dünyaya hâkim olmak ve onların dünyalarını da kendi çıkarları doğrultusunda düzleştirmeye yeltenecek süper güçlerin olabileceğini ihmal etmiş olduğunu görülmektedir. Nitekim ABD’nin diğer ülkeler üzerinde kurmaya çalıştığı hâkimiyetin görünen masum yüzü her ne kadar bu ülkelerin de düzleşmesine katkı olsa da arka planda küresel tedarik zincirindeki yerini güçlendirmek isteyen, şirketlerin devletler üzerindeki lobi faaliyetlerini de gözden kaçırılmaması gerektiğini söyleyebiliriz.
    Savaşı engelleyen güçlerinde devletlerin değil de şirketlerin olması ki örneğin 2002’de Hindistan Pakistan nükleer krizi örneğinde olduğu gibi General Electric tarafından engellenmiş olması eğer bu ülkeden sağladığı gelirlerin azalması halinde bunun aksine bir yol takip etmeyeceğini kim garanti edebilir?
    Yazarın kitabında yanlı bir tutumla Hindistan’ın dokunulmazlarına kendi ürünlerinin ticari kullanım alışkanlıkları kazandırmanın bir meziyet olduğunu, bu insanların küreselleşme trenini durdurmak için değil inmek için seslerini yükselttiklerini anlatırken, Afganistan, Pakistan, İran, Filistin, Irak gibi ülkelerdeki hiçbir şekilde ne o insanları bulundukları yönetim ne halk tarafından tasvip edilemeyen tarzdaki eylemlerini küreselleşmenin baş düşmanı ilan etmesi ve küresel treni durdurma yönelik hareket olarak algılaması da dikkat çekicidir. Terörü İslam dünyasından bir yandan geldiğinde lanetleyen ve savaşlar açan küresel süper aktörlerin, kendi zincirlerini güçlendirecek PKK gibi terör örgütlerini sözde kınamaları, İsrail’in Filistin halkına yaptığı terör hareketlerini görmezlikten gelen tutumundan hiç bahsetmemektedir. Düzleştiricilerin kontrol edilemeyen biçimde bu gruplarca internetin kullanılması bir silahın hem avcı hem katil tarafından kullanılmasına benzer. Ancak sorgulanması gereken bazen küreselleşmenin nimetlerini beklenenin dışında kullanan gruplar tarafında bazen de karşısında olmak ne kadar etik ve ahlakidir? Zenginliğin ve refahın sadece küresel aktörlerin onayladıkları kabullenmeyi gösterenlere sunulacak gerektiğinde Arkansas’a kadar ulaştırılan Suşi ikramı, düzleştiricilerin süper aktörlerince onaylanmadığın da ise yıllarca süren abluka haline gelmesi ne kadar kabul edilebilir?
    11. Sonu: Hayal Gücü

    11.1. 9/11’e Karşı 11/9

    Kitabın çevirmenince aktarıldığı şekliyle yazar, 11 Eylül’le olan tarih simetrisini kullanıyor. Amerikalıların tarihleme sistemine göre, 11 Eylül, 9/11; Kasım, 11/9 Şeklinde yazılıyor. Kabala ise, kutsal metinlerin özel bir şifreyle yazıldığına ve bu şifrelerin çözülerek geleceğin öngörülebileceğini inanılan Yahudi mistizmini. (Friedman, 2010: 55).
    Berlin duvarı 9/11’de 1989 da yıkıldı. Kuleler 11/9’da 1999’da yıkıldı. Berlin duvarının yıkılışını
  • 256 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    DİKKAT BOL MİKTARDA KİŞİSEL GÖRÜŞ İÇERİR-HİÇBİR HEDEF VE KİTLEYİ ELE ALMAZ-ESER ROMAN/HİKAYE/NOVELLA TÜRÜNDE OLMADIĞINDAN SÜRPRİZBOZAN İÇERMEZ-AYRICA BU İNCELEME PSİKOLOJİ-SOSYOLOJİ OKUMALARI EKSENİNDE YAPILMAYA ÇALIŞILMIŞTIR

    İncelemek nedir? Bir kitabı özetleyip,sonunda kitaba methiyeler dizmek mi? Eğer amaç buysa benimki bir inceleme değil bunu baştan söyleyeyim.Zira her eleştirdiğim kitapta şahsıma yönelik saldırı içerikli yorum ve ya mesajlar alıyorum.Bir insanın kitabı beğenip beğenmemesi onun tasarrufunda olan bir şeydir.Yanlış bilgilendirme yaptığım,eserin yazarına ve okur kitlesine hakaret ettiğim görülürse bunu yapmanız revadır..Kimse okumak ya da beğenmek zorunda değil hem incelemeyi hem de incelemenin konusu olan eseri.Eser nasıl eleştirilebilirse,benim incelemelerim de eleştirilebilir,buna sonuna kadar saygı duyarım..

    Benim için inceleme yapmak incelmektir..İnce eleyip sık dokumak eseri baştan yazıp,bir daha okumaktır..İnceledikçe incelirsin,ufalırsın,toz olursun..İnceleme yapmak nasıl ki bir eserin yeniden inşasıysa,inceleme yapanın aynı zamanda da dolaylı bir ifşasıdır..Ve o eserle bütünleşmesi,o kitabın ruhuna akmasıdır..İncelemeye sahip olmak değil incelemenin kendisi olmaktır inceleme yapmak..İşte eser tam da bu olmak ve sahip olmak arasındaki uçurumu işliyor..Yani yazdığım birinci paragraftaki üslubum ve ikinci paragraf arasındaki gerilimi..
    İnceleme biraz sıkıcı ve uzun olabilir,o yüzden biraz sabırlı olmanızı ya da hiç okumamanızı tavsiye ederim..Bu hafta başladığımız sosyoloji ve psikoloji okumaları etkinliği kapsamında farklı yönlere kaymak zorundayım..Anlayışınız için teşekkür ederek başlayayım..

    Esere ilk olarak göstergebilimsel bir eleştiri ile girmek istiyorum.”Sahip Olmak ya da Olmak” ismi bana bir kişisel gelişim kitabı ismi gibi gelmişti ilk başta.Ya sahip olursun ya da sahip olursun şeklinde tezahür etti zihnimde.Belki bu düşüncemin sebebi tavsiye eden amcamın ekonomist olmasından kaynaklanıyordur demek isterdim ama ne yazık ki dilimizde edattan sonra gelen bir fiil ya da fiilimsi ortak özneye dahil olur.Yani ikinci olmak fiili de sahip olma anlamına gelir..Sonrasında kitap ile ilgili incelemeleri okuduğumda fark ettim ki aslında tam tersi durumu yani sahip olmamak durumunu,bu durumun güzelliğini anlatıyormuş..Keşke ismi “Olmak ya da Sahip Olmak” olsaymış diye düşünürken başlangıçta Fromm’un da belirttiği gibi o isimde birçok kitap olduğunu öğrendim ve eser de o doğrultuda yazılmış bir esermiş.Yine de bu mantık oyununun Fromm’un kitapta savunduğu savlara ters düştüğünü düşünmeden edemedim..Çünkü orijinal bir isme “sahip olmak” uğruna eserin isminin bir reklam malzemesine dönüşmesi beni başlangıçta üzdüyse de orijinal dilinin göstergesel farklarına tam vakıf olamadığımdan suçun bir nebze de olsa çevirmende olmasını temenni ediyorum..

    Eser ismiyle fazla oyalandım gibi görünse de başka türlü açıklayamayacağımı düşündüğüm içindir.Zira kitabın tamamı aynı şeyin tekrarı gibiydi..Sahip Olmak ya da Olmak..Bu kavramlar farklı boyutlarla ele alınmış olsa da(dini,sosyolojik,psikanalitik,varoluşsal,ekonomik) çok yeni bir şey yoktu maalesef eserin içinde…Her akademik sosyoloji kitabında bulabileceğimiz aşağı yukarı aynı cümlelerden ibaretti..

    Yine de yazarın dikkat çektiği birçok soruna değinmeden geçmek olmaz.İnsanların satın aldığı her neyseneyle kendilerine bir sosyal kimlik satın almış olmaları,aldıkları ve attıkları mallarla varolmaları yani kısacası tüketerek yok ederek huzura kavuştuklarını düşünmeleri her “Baudrillard” kitabında olduğu gibi bunda da anlatının belkemiğiydi.Bu açıdan eleştiriye doğru bir yönden yaklaşıldığını düşünüyorum.Fromm’un da bahsettiği gibi günümüz sanayi toplumu bu tüketim esaretini bir nevi özgürlüğün yegane yolu zannetmekte,her şeyi tüketmekte ve her şeyi metalaştırmaktadır.Baudrillard’ın simgesel değiş-tokuş dediği mesele işte tam da budur.Aldığımız her üründe bir kimlik satın alıyoruz.Yani bize bakan insanlar aldığımız araba olarak,taktığımız saat olarak görüyor bizi..İsmet Özel’in bu dizeleri konuyu bize gayet iyi açıklar;(Şiirde farklı anlamda kullanılmıştır ama bu olaya katarsak anlam bütünlüğü sağlar)

    Her nesne ödeviyle Kaybediyor nesne niteliğini
    Ödevini yerine getiren "o şey" oluyor.

    -Bir Yusuf Masalı-İsmet Özel

    Yani şiirde de belirtildiği gibi biz belli bir zaman sonra nesneye dönüşüyoruz..Olmaktan uzaklaşıp sahip olduğumuzu zannettiğimiz şeye dönüşüyoruz.Bilakis insan sahip olmakla değil reddetmekle “olur” Bu kendini gerçekleştirme biçimi bir katarsisten ve ya freud’un ipnoz ya da telkin hakkında söylediklerinden çok farklı bir evredir.Kişi olduğunda bilinçlidir,sahip olduğunda ise kitlesel davranır..Uygarlığın Huzursuzluğu’nda bahsettiği gibi uygarlaştıkça,medenileştikçe,modernleştikçe huzuru bulmaz..Aksine bu gelişmeler bireyi belirli (aslında ihtiyaç olmayan)ihtiyaçların kölesi haline getirir ve birey bireylikten yalıtılarak bir tek hücreli canlıya dönüşür..Yani “olmak” eylemini kaybeder.Bundan kurtulmanın çeşitli yolları vardır.Bu dini bir sofuluk,inzivaya çekilerek tam manasıyla gerçekleşmez.Öyle ki kişinin nefsini terbiye etmeye çalışması,onun sahip olma isteklerinin yoğunluğunun bir göstergesidir ve birey asla arınma ve inziva ile “Olmak” sıfatını(normalde olmak eylemdir fakat eserde bir sıfat olarak kullanıldığı için sıfat diye niteledim) asla gerçekleştiremez.Yine de çoğu dinde zenginliğin,özel mülkiyetin günah sayılması ve ya paylaşılması zorunluluğu,bireyin maddi olanakları ile değil de bu maddi olanakların esaretinden kurtulması ile varoluşu “Olmak” sıfatına uygun düşen örneklerdir..Ve bunların bir çoğuna ben de katılıyorum..

    Bu noktada da eleştirmek istediğim bir nokta var.Fromm tüm dinlerin bu yapısına- Budizm’den Hristiyanlığa varıncaya dek- eserinde geniş yer verirken İslamiyeti konuya hiç dahil etmemesi şüphelendirici.Zira bu durumu en çok savunan dinlerden biri İslamiyettir..Örneğin Fromm’un verdiği Hz. İsa’nın özel mülkü reddedişi örneğine binaen Hz. Muhammed kendisine yolundan dönmesi uğruna para teklif edenlere “Sağ elime güneşi,sol elime ayı koysanız ben yine de davamdan vazgeçmem” diye karşılık vererek “Sahip Olmak’ı” reddedip “Olmak”ı tercih etmiştir..Yine de yanlış anlaşılma olmaması adına dinleri kesinlikle kıyaslamadığıma hiçbirine de inanmadığımı belirteyim.Zira ülkemizde öyle bir algı var ki bir dini ve ya ona inananları savunmak despotizm diye görülebiliyor,maalesef ülkemizde en çok inanılan din olan islamiyete en ufak bir saygı yok çoğu zaman..Burada Peygamber VS’si yapmadığımı sadece islamiyetin o kadar din içinden örneklenmemesini eleştirdiğimi eseri okuyanlar anlayacaklardır.

    Tevrattaki örneklemelerin çok güzel olduğunu belirtmekle beraber,hem Tevrat hem Kur’an’da geçen “Yusuf ile Züleyha” hikayesinin “Sahip Olmak ya da Olmak” meselesini en iyi anlatan hikayeyi eserde görmek isterdim.Eserde göremediğim için bu hikayeyi “Sahip Olmak ya da Olmak” bağlamında açıklamaya cüret edeceğim..

    Bilindiği gibi “Züleyha” “Yusuf”a sahip olmak için ona saldırır ve gömleğini yırtar..Yusuf kaçmaya çalışırken odaya Züleyha’nın eşi Potifar’ın adamları girdiğinde Yusuf’un mu Züleyha’ya,Züleyha’nın mı Yusuf’a saldırdığı bilinmez.Bunun üzerine Yusuf’un gömleğinin arkadan yırtıldığı görülmüş ve Yusuf’un kaçmaya çalıştığı,saldıranın Züleyha olduğu ortaya çıkmıştır.Bu nokta çok önemlidir davranışlar bir göstergeye dönüşmüş ve bir Sahip Olma dürtüsünü ortaya çıkarmıştır..Hikaye’nin devamında “Yusuf”a haksızlık edilmiş ve zindana atılmış,Züleyha bunun pişmanlığıyla kahrolmuş,çirkinleşmiş ve mahvolmuştur..Sonra Yusuf zindandan çıkınca,sahip olmaya çalışan değil kendi olan,kendi olmuş bir Züleyha bulmuştur karşısında..Züleyha sahip olmak dürtüsünden arınmış,”Züleyha Olmak” yani “Olmak” ile varoluşunu tamamlamıştır..Sonra evlenmişler ve günümüzdeki sahiplik üzerine değil bütünleşme üzerine “Olmak” üzerine bir evlilik yapmışlardır..

    Eseri her ne kadar bazı konularda eleştirsem de güzel bir çalışma olduğunu düşünüyorum.Ve kitapla haşir neşir olsun olmasın herkesin okuması gerektiğini,okuyana çok şey katacağını iddia ediyorum..Ayrıca aklıma gelmişken bir noktayı daha eleştirmek istiyorum..Fromm’ Sahip Olmak” ile “Olmak” arasında bir zıtlık olduğunu söylüyor.Ben buna kesinlikle katılmıyorum.Aralarında kesinlikle gerilim vardır bu inkar edilemez ama bunu birbirlerinin sentezi ilan etmek,varoluşu benim nazarımda engizisyonun eline teslim etmektir.Bir insanın varoluşu kesinlikle sahip olmak dürtüsünden yalıtılması ile ölçülemez..Zengin olan birinin nasıl ki kendini hırsa kaptırması mümkünse aynı derecede paylaşma olanağı da o derece geniştir.En azından imkanı vardır..Dernekler,yetimevleri,aşevleri kurabilir parasını paylaşma yoluyla da var olabilir.

    Ayrıca aktiflik ve pasiflik karşıtlığı da eserde hoşuma gitmedi.Zira kişinin aktif olarak varolacağı,pasif olursa varoluşun anlamsız olacağı yönündeki savı baştan başa yanlıştır..Örneğin Kafka’nın ünlü eseri “Dönüşüm”ü ele alalım,Gregor Samsa bir sabah yatağında kendini bir böcek olarak bulur.Bu böcekleşme olgusu bir derealizasyon ve depersonalizasyon çeşididir.Birey beden algısı yetiyitimine uğramıştır, kendi bedenini hissetmemekte,dış dünyadan kendini yalıtmakta ve pasifize olmaktadır.Bu yokoluş çeşidi bir varoluş felsefesi doğurur..Kafka’nın birçok romanında bu pasiflik durumu işlenir.Ve bu pasiflik Kafka karakterlerinin varoluş biçimidir.Bu bakımdan eserdeki Aktiflik-Pasiflik Olmak-Sahip Olmak mantalitesine dayandırılmasını yanlış buluyorum…

    Bu sıkıcı incelemeyi okuyan,okumayan herkese teşekkür ediyorum..Ve son kez eserin okunması gereken güzel bir eser olduğunu fakat eleştirilecek noktaları olduğunu belirtmek istiyorum.Herkese keyifli okumalar…