• "Ben Buradayım-Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası"

    Hiçbir sahici tarafı olmayan yüzeysel “insanî ilişki”lerden yorgun mu düştünüz, daha düne kadar size methiyeler yağdıran, yere göğe sığdıramayanlar menfaatlerine ters düşünce kapkara bir sessizlik perdesinin ardına mı saklandılar, konuşacak ortam bulamamaktan derin bir sessizliğe mi büründünüz, içinizdeki şarkıyı kimseler duymuyor mu, dahası bütün bunlar olurken siz yine, yeniden ve her seferinde olduğu gibi okları kendinize mi çevirdiniz, Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi “ gerçekliği olmayan suçlarla” mı suçluyorsunuz kendinizi ve her seferinde yenik mi düşüyorsunuz?
    Eğer bu soruların en az üçüne evet diyorsanız siz de bir tutunamayansınız.:) Üzgünüz, bu bir lanet ve ömür boyu peşinizi bırakmayacak. Bir monografi tanıtımına bu cümlelerle başlamak istemezdim ama “Ben Buradayım” öyle derinden sarstı ki beni ve bu kitapta Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasına adım adım yolculuk yaparken öyle kendimden geçtim ki çook uzun zamandır bir kitapla böylesine büyülenmemiş, böylesine derinden sarsılmamıştım. “Huzur”a inceleme yazarken ifade etmiştim “iyi ki Tanpınar benim dilimde yazmış, gurur duydum böyle bir yazarımız olduğu için” diye. İşte Yıldız Ecevit’in bu olağanüstü derecede titizlikle hazırlanmış, akıcı bir dile ve üslûba sahip, o çok sevdiğimiz Oğuz Atay cümleleriyle bezenmiş kitabını okurken de iki kez gurur duydum: Bu gururun birinci sebebi, Yıldız Ecevit’in benim dilimde böyle şahane bir monografi yazmış olmasıydı ve ikinci sebep de bu muazzam eserin bir bilim kadınının elinden çıkmış olmasıydı. 578 sayfalık bu muazzam kitap hakkında ne yazsam, ne söylesem eksik kalacak, burada yazdığım üç beş sayfalık tanıtım yazısı bu kitabı tanıtmaktan aciz kalacak bunu en baştan ifade edeyim.
    Kurmaca edebiyatın tamamlayıcısı olarak gördüğüm araştırma ve incelemeye dayalı akademik metinler, bir yandan kurmaca dünyanın sırlarını bize aktarırken diğer yandan da sıkıcı olmak gibi bir handikaba sahiptirler. Eğer bir yazar; titiz ve detaylı bir kütüphane çalışması, kaynak kişilerle yapılan görüşmeler ve kurmaca metinlerin didik didik edildiği bir eserle karşımıza çıkmışsa bu eserde ilk aradığımız hususiyet o eserin bize ne kattığıdır esasen. Bu manada akademik makaleler, biyografiler ya da monografiler sıkıcı da olsa onları okuruz. Ama eğer bilimsel metinlerin yazarı, eserini çok akıcı bir dil ve üslupla kaleme almışsa o metin ya da kitap zirvede olmayı hak ediyor, hak eder. Bu sebeple Yıldız Ecevit’in “Ben Buradayım”ı her yönüyle övgüyü hak ediyor. Hatta itiraf edeyim ki Türk edebiyatında okuduğum tüm monografi ve biyografilerin içinde zirveye oturmayı başardı. Neden mi? İşte bunu izah etmek işin en zor kısmı ne yazık ki. Zira “çok uzun yazıyorsun" diyenleri de gözönünde bulundurarak kitaptaki Oğuz Atay portresine yüzeysel bir bakış atacağım. Böyle bir kitabı derinlemesine incelemek haddim değil zaten. Hadi başlayalım o zaman!
    Kitap hakkında teknik bilgi vererek yazıma başlamak istiyorum. “Ben Buradayım-Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası” Kısaltmalar, Sunuş ve Teşekkür bölümlerinin ardından başlayan, yazar tarafından bölümlerin içeriğine göre düzenlenmiş yirmi altı özel başlıktan oluşan “Dizin” ile son bulan bir kitap. Kitap, adını -tahmin edebileceğiniz gibi- “Korkuyu Beklerken” kitabının sonunda yer alan Demiryolu Hikayecileri Bir Rüya başlıklı hikayenin son cümlesinden alıyor: “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin?” Yıldız Ecevit bu cümlenin “Ben Buradayım” bölümünü kitabına başlık olarak seçerek daha en baştan Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”da kıyasıya eleştirdiği “Hayatı ve Eserleri” metinlerinin çok dışında sıradışı bir biyografi/monografi yazacağının ipuçlarını veriyor. Yıldız Ecevit’in ifadesine göre “Ben Buradayım” önermesi; bir yandan Oğuz Atay'ın bu kitapta hayat hikayesi ve eserleriyle burada olduğunu ifade ederken, diğer yandan da bu hayat hikayesini dört yıl süren uzun ve zorlu bir araştırma ve yazma sürecinin ardından birleştirip bir kitap formu halinde bizlere sunan Yıldız Ecevit'in de burada olduğunu ifade ediyor. Zira bir kitap her ne kadar titiz bir araştırmanın mahsulü de olsa sonuç olarak onu kurgulayan yazarının eseridir. Ve sunuş şu cümleyle bitiyor:
    “Bu kitabın Oğuz Atay’ı, benim kimliğimden süzülüp gelen bir Oğuz Atay: Benim Oğuz Atay’ım. Kim gerçeği katıksız aktardım diyebilir ki?”(s. 19)
    Kitabın Sunuş bölümünün girişine Oğuz Atay’ın “Bir Bilimadamının Romanı”nda geçen bir cümlesi epigraf yapılmış: “İyi bir hayat hikayesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur.”(s. 44)Bu epigrafla Yıldız Ecevit bize aslında çok zorlu bir işe giriştiğinin ipuçlarını da vermiş oluyor. Bu bölümde Türkiye'de biyografi/ monografi yazmanın zorluklarından söz eden Yıldız Ecevit, belge temini konusunda girdiği çıkmazlardan söz açıyor ve bizde belge temininin ne kadar güç olduğunu izah ediyor. Oğuz Atay’ın 1970’lerde radyoda ve televizyonda yaptığı konuşmaların tümüne erişmekte güçlük çektiğini, yetkililerin bu durumu “gereksiz görülenler arşivden ayıklandı” türünden akıl almaz bir açıklamayla izah ettiğini (!) ifade ettikten sonra Shakespeare’i araştıran Mr. Homan’ın Shakespeare’in dedesinden babasına ne kadar pound miras kaldığını 1561 yılına ait kayıtlardan çıkarabildiğini ifade ederek bu konuda ne kadar geride olduğumuzu(!) da somut bir örnekle ortaya koymuş oluyor.
    Kaynak kişilerle yapılan görüşmeler sonunda insan belleğinin yanıltıcı yapısını fark eden yazar, görüştüğü kişilerin birbirini tutmayan açıklamaları sonucunda çıkmaza giriyor ve umutsuzluğa kapılıyor, ancak daha sonra Oğuz Atay’ın eserlerinin biyografik unsurlarla bezeli olması ona farklı bir yol açıyor ve ortaya böylece bu sıradışı monografi çıkmış oluyor. Burada da kendi içinde bir kimlik kargaşası içine giren Yıldız Ecevit bu durumu şu cümlelerle ifade ediyor:
    "Ben Buradayım" aynı zamanda Oğuz Atay'ı hayatı ve eserleri türünden bir alt başlığın ciddiyeti içinde de ele alan bir başvuru kitabı olmalıydı: Bu öteki Yıldız Ecevit'in yazmak istediği yalnızca bir biyografi değildi; Oğuz Atay odağında üreyen onun yaşamı ve yaşamda bıraktığı tüm izler ile birlikte bütüne doğru ayrıntılı bir biçimde dokumaya çalışan bir monografiydi. Biyografiyi monografiye dönüştürerek onu daha teknik renklerle boyayan bu Yıldız Ecevit, bir yaşam öyküsünün ardına takılıp koltuğuna yaslanarak rahat bir okuma serüveni yaşamak isteyen okuru düş kırıklığına uğratmayı da göze aldı." S. 18)
    Sonuç olarak Yıldız Ecevit, elimizde tuttuğumuz, bütün Oğuz Atay hayranlarının ezbere bildiği cümlelerle bezenmiş, keyifle ve merakla okunan bu ilgi çekici monografiyi bize kitap formu içinde ulaştırıyor mühim olan da bu. Şimdi de kitabın içeriğine bakalım.
    Oğuz Atay, 12.10.1934 tarihinde Kastamonu-İnebolulu Cemil Atay ile İstanbullu Muazzez Zeki Hanım’ın ilk çocuğu olarak İnebolu’da dünyaya gelir. Kız kardeşi Okşan Ögel ile aralarında altı yaş vardır. Babası Cemil Atay (d.1892) 1909 yılında komiser olarak göreve başlayan Osmanlı döneminin alaylı hukuk sistemi içerisinde sorgu hakimi, ceza hakimi ve savcılığa kadar yükselmiş üç dört kez milletvekili olmuş, etrafında sayılan sevilen aynı zamanda ilkeli ve çalışkan bir adamdır. Annesi Muazzez Zeki de öğretmen okulu mezunu, sanat ve edebiyata kıymet veren, şefkatli, evladını koruyup kollayan, kültürlü ve zarif bir hanımefendidir. Oğuz Atay, “Babama Mektup” eserinde, edebi eserler okuyan ve sinemaya giden anne ve oğluna “bunların hepsi uydurma” diyen bir baba portresi çizer ve babasına hitaben “duygularımın romantik bölümünü sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim.”(K.B. 164) diyerek gerçekçi ve otoriter baba figürüne vurgu yapar. Annesi ve babası arasında dengeli bir ilişki vardır Oğuz Atay’ın. Muazzez Hanım ,ailede Cemil Bey’in katı taraflarını yumuşatan bir denge unsuru konumundadır. Oğuz Atay lise yıllarında resim öğretmeninin tesiriyle ressam olmak istediğini babasına söylediğinde ciddi bir tepkiyle karşılaşır ve babası ressamlığın meslekten sayılmadığını, doğru düzgün bir meslek edinmesi gerektiğini ifade eder. "Yıllar sonra "Tutunamayanlar"ın Selim'ine şöyle dedirtecektir Oğuz Atay: "Üç çeşit meslek varmış: mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk. Ben ressam olmak istiyordum. Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi."( S. 54)
    Oğuz Atay bu otoriter baba figürü karşısında çok da direnemez ve hiç istemediği halde inşaat mühendisliği okur. Okul hayatı boyunca çok çalışkan ve disiplinli bir öğrenci olan Oğuz Atay, bölümünü hiç sevmediği halde bitirir hatta alanında akademik çalışma yaparak doçentliğe kadar yükselir ve uzun yıllar üniversitede öğretim üyeliği de yapar. Yıldız Ecevit, onun akademik hayatın çıkarlar üzerine kurulu rekabetçi yapısına çok fazla ısınamadığını, ancak akademisyenliğin öğretmenlik kısmını çok severek yaptığını anlatır. Öğrencileri tarafından çok sevilen bir hocadır Oğuz Atay. Hatta mevcut ders kitaplarının dillerini ve anlatımlarını beğenmeyerek, öğrencilerinin dersi daha rahat takip edebilmesi için “Topoğrafya” isminde ders notlarından oluşan bir kitap da kaleme almıştır.
    Arkadaşları arasında çok iyi fıkra anlatan esprili bir kişilik olarak tanınan Oğuz Atay, derin ve hassas yapısıyla dikkat çeker. İçindeki kırılgan Oğuz’u espriler, şakalar ve fıkralar ile maskelemeyi başarır, ancak onun bilhassa “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar” adlı eserlerinde oluşturduğu biyografik özellikler taşıyan, aşırı duyarlı karakterleri onun gerçek kişiliği hakkında da sayısız ipuçları taşır.
    Kadınlarla ilişkilerinde çekingen ve mesafeli bir tavrı olan Oğuz Atay ilk evliliğini Fikriye Hanım ile yapar. Bu evlilikten dünyaya gelen kızı Özge onun tek evladıdır. Oğuz Atay’ı kafa olarak doyurmaktan uzak bir kadın portresi çizen Fikriye Hanım ile Atay arasındaki bu evlilik boşanmayla sonuçlanır. “Tehlikeli Oyunlar” romanında Hikmet’in karısı Sevgi büyük ölçüde Fikriye Hanım’dan mülhem oluşturulmuş bir karakterdir. Evlilikte aradığını bulamayan ve tek kalesi kitaplara sığınan Oğuz Atay, evli olduğu yıllarda -Fikriye Hanım’ın ifadesine göre- evde beş bine yakın kitap biriktirmiştir. Gerçek bir bibliyofil olan ve sabahlara kadar durmaksızın okuyabilen Atay’ın çok güçlü bir belleğe de sahip olduğu gözönünde bulundurulduğunda karşımıza çok kültürlü bir yazar portresi çıkmaktadır.
    Oğuz Atay karısından ayrıldıktan sonra o yıllarda eşinden yeni ayrılmış olan Sevin Seydi ile büyük bir aşk yaşar. Sevin Seydi ressamdır ve aynı zamanda da çok iyi bir okurdur, dünya edebiyatını çok yakından takip eder. Birlikte yaşadıkları dönemde ilham perisinin etkisiyle ilk romanı “Tutunamayanlar”ı kaleme alan Oğuz Atay, romanı onunla birlikte yaşadığı dönemde bir yılda yazıp bitirir. Sevin Seydi onu; dünya edebiyatı, kuramlar, yeni biçem denemeleri konusunda ciddi anlamda besler. Okuduklarını sürekli Atay’la paylaşır. Ayrıca Oğuz Atay romanı yazarken Sevin Seydi de diğer yandan romanı İngilizceye çevirmektedir. En büyük iki romanını ithaf ettiği bu özel kadın, Oğuz Atay’ın hayatı boyunca devam eden büyük aşkıdır. “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar”ın ilk baskılarının kapaklarını da resimleyen bu sıra dışı kadın ne yazık ki Oğuz Atay’ı terk edip Londra’ya taşınır. Yıldız Ecevit’in tüm çabalarına rağmen Sevin Seydi Oğuz Atay hakkında tek bir cümle bile bilgi vermemiştir, bu sebeple kitabın "Sevin" bölümü daha çok Atay’ın etrafındaki dostlarının tanıklıkları ve kurmaca dünyada Atay’ın yazdıkları üzerinden oluşturulmuştur. Bu terk ediliş Oğuz Atay’ı inanılmaz derecede büyük bir boşluk içine düşürür. “Tehlikeli Oyunlar”, Atay’ın bu terk ediliş yıllarına denk düşen romandır. Romanda Hikmet’in sevgilisi Bilge, Sevin Seydi’den izler taşır. Bu büyük aşk Sevin Seydi’nin Oğuz Atay’ı terk etmesi ile son bulsa da dostlukları ömür boyu sürer. Günlüğünde sık sık “Sevin’e bunu yazmalıyım” şeklinde ifadeler dikkat çeker. Sevin Seydi de hayatı boyunca Oğuz Atay’a olan desteğini sürdürür, hatta beyin tümörü teşhisi ile Londra’ya tedavi için geldiğinde bu destek artarak devam eder. Eserlerinde ironik bir dil kullanan Oğuz Atay, “Tutunamayanlar” romanında Sevin Seydi’den ilham alarak oluşturduğu -romanda ismi Günseli olur- on beşinci bölümde hiç ironi yapmaz . Yıldız Ecevit bu durumu şu sözlerle anlatır:
    “Bir tek, romanı yazarken dorukta yaşadığı Sevin Seydi’ye olan aşkını bunun(ironi ağının) dışında tutar, bunun için de ona beslediği yoğun duyguların coşkuyla anlatıldığı 15. Bölüm, metindeki ironi ağının dışındadır.”(s.272)
    Atay bu sebeple AŞKINI CİDDİYE ALAN ADAM’dır. O hayatı boyunca aşk ile yaptığı her şeyi de büyük bir ciddiyetle yapar.

    Oğuz Atay, kişilik olarak çok dürüst, her zaman doğru bildiği yolda ilerleyen, idealist ve çok çalışkan bir insandır. Bir şekilde onunla çalışan herkesin ortak düşüncesi, onun işini çok iyi yapan mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahip olduğu yönündedir. "Meydan Larousse" adlı ansiklopedinin maddelerini tashih eden ekibin içinde de yer alır Oğuz Atay. Ansiklopedi maddelerini büyük bir titizlikle hiç üşenmeden ciddi manada bir tashihe tabi tutar. Bu tecrübelerinin izleri “Tutunamayanlar”romanına da yansımıştır.

    Çok iyi bir okurdur Oğuz Atay. Tam bir Dostoyevski tutkunudur. Nabokov, Müsil, Kafka, Joyce gibi isimler onu ciddi manada etkiler. Sıkı bir Ulyses hayranıdır. Hesse’nin "Bozkırkurdu" romanını yabancı dilde okur ve çok etkilenir. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in kişilik bölünmesini anlattığı kısımlar Bozkırkurdu’nun Harry Haller’i ile benzerlikler içermektedir.
    “Tutunamayanlar”da ironi yoluyla çok sıkı bir aydın eleştirisi yapan Oğuz Atay -zülf-i yâre dokunduğu için olsa gerek- roman yayımlandıktan sonra edebiyat çevrelerine kendisini bir türlü kabul ettiremez. Her kafadan bir ses çıkan bir ortamdır o yılların edebiyat muhiti. Her sıradışı yazar gibi sağlığında kıymeti bilinmez ne yazık ki Oğuz Atay’ın. “Tutunamayanlar” yayımlandığında TRT roman yarışmasına katılır Atay. Dünya romanını çok yakından takip eden Adnan Benk’in jüride olması onun şansı olur. Benk, Atay’ın romanını çok beğenir fakat tek başına onun beğenisi romanın dereceye girmesi için yeterli olmaz. Yarışma sonunda yapılan açıklamada romana katılan hiçbir eserin derece almaya layık görülmediği, para ödülünün de birkaç roman arasında paylaştırılacağı şeklindedir ve Atay’ın Tutunamayanlar’ı da bu romanlar arasındadır. Roman, dünya edebiyatında kullanılan pek çok anlatım yöntemini başarıyla kullandığı için Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin anlayabileceği bir roman değildir, Atay’ın romanı bu sebeple kabul görmez ve taşlanır. "Tutunamayanlar" ile ilgili her kafadan bir ses çıkar. Ancak Atay için yazmak bir tutkudur ve yazmaya devam eder. İkinci romanı "Tehlikeli Oyunlar" da benzer bir kaderi paylaşır ne yazık ki. Bu yıllarda çok yalnız bir adam portresiyle karşılaşırız. Anlaşılamamak çok yıpratır Atay’ı.
    Londra’ya giden Sevin Seydi’nin moral desteğini kaybeden Atay, 1977’ye kadar sürecek olan ikinci ve son evliliğini kendisinden 15 yaş küçük olan gazeteci Pakize Kutlu ile yapar. O yıllarda "Yeni Ortam" gazetesinde sanat muhabiri olarak çalışmakta olan 25 yaşındaki bu genç hanım, aynı zamanda tam bir kitap kurdu ve ciddi bir Oğuz Atay hayranıdır. Atay’ı sık sık ansiklopedide çalıştığı odasında ziyaret eder ve bu hayranlık zamanla aşka dönüşür. Pakize ile Oğuz Atay arasında bir bağ oluşur ve evlenirler. Oğuz Atay sevdiği kadın tarafından terk edilmesinin ardından ilk defa mutluluğa yakın şeyler hisseder. Pakize hayat dolu, dışa dönük ve arı gibi çalışkan yapısıyla onu hayata bağlamayı başarır. Oğuz Atay'ın Sevin Seydi’ye olan tutkulu sevgisini bilir ve onu bu şekilde kabul eder. Atay da bu enerji dolu genç hanımı sever ve bağlanır. Üç yıl gibi kısa süren evliliklerinin son bir yılı hastalıkla mücadeleyle geçer. 1976 yılının aralık ayında beyin tümörü teşhisiyle Londra’ya tedaviye giden Oğuz Atay, 1977 yılının aralık ayında ardında yarım kalmış pek çok eser bırakarak hayata gözlerini yumar. 43 yaşında gencecik bir yazarın erken ölümü trajiktir, ancak daha trajik olan -yakın dostlarını hariç tutarsak- Atay’ın kıymeti bilinmemiş bir yazar olmasıdır.
    “Ben Buradayım” gibi bir kitabı üç beş sayfalık bir yazıya sığdırmak neredeyse imkansız, benim burada yapmaya çalıştığım şey bu kitaba dikkat çekmek olabilir sadece. Eğer Oğuz Atay’ı, onun fikir dünyasını, yaşamına dokunan insanları, eserlerini yakından tanımak isterseniz “Ben Buradayım” sizi bekliyor. Bu yazıyı sonuna kadar okuyan kitap dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Umarım lafı uzatarak çok sıkıcı olmamışımdır.
    Bu uzun yazıyı, Sevin Seydi’nin çizimlerini yaptığı ilk baskı romanların kapak fotoğrafları ve Oğuz Atay’ın televizyon konuşması eşliğinde bloğumdan çok daha rahat okuyabilirsiniz:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...alan-adam-oguz-atay/
  • Oğuz Atay yaşarken beklediği değeri çevresi ve okurları tarafından göremediğini bildiğim, anlaşılamayan, kitaplığımızda popüler kültürce Olric sayıklamalarından etkilenilerek alınmış Tutunamayanlar kitabıyla tanıdığım bir yazardı. Birçok okur gibi Tutunamayanlar kitabıyla başlayıp, yarıda bırakmış tekrar başlamış, tekrar bırakmış hüsrana uğrayanlardan biriydim. Ta ki üç gün öncesine kadar. İstanbul okur buluşması kapsamında seçilmiş olan Oyunlarla Yaşayanlar benim için ilklerin kitabı, ilk Oğuz Atay ve ilk tiyatro eseri kitabım.

    Tür olarak yabancı olduğum ve bilgimin izlemek dışında kısıtlı olduğu tiyatro, kitap olarak bana biraz uzak olsa da Oğuz Atay ‘ı tanımada güzel bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Bana göre; diğer kitaplarının ana teması insanların hayata tutunma çabalarını konu edinmek ve eserlerinin tamamında bir bütünlük var ise bu kitapla kendinizi çok yormadan Atay ‘ın dünyasına adım atabilirsiniz.

    Oyunlarla Yaşayanlar adıyla birebir bütünlük oluşturacak bir konuya sahip. Kitapta oyunlarla(tiyatro) yaşayan bir aileyi; en ufak bir diyaloğu piyese çeviren, tiyatro ile nefes aldığını hissedebilen emekli öğretmen Çoşkun Ermiş ‘in varoluş çabalarıyla kötü bir sona vardığı trajikomik dünyasını ele almakta.

    Kitap Çoşkun Ermiş ‘in evini betimleyerek başlıyor ve tüm anlatı hemen hemen bu evde geçiyor. Ara ara bu sahne karartılarak diğer mekanlara geçişler olsa da bu geçişlerin amacı da yine Çoşkun Ermiş ‘in ruh halini okura tam anlamıyla hissettirmek. Kitaba başladıktan birkaç sayfa sonra tüm karakterlerin analizini yapabilecek bilgiyi edinmenize rağmen Çoşkun karakteri için aynısını söylemek zor. Zaten kitabın oturtulduğu ana zeminde bu varoluş sancılarını, hayatı anlamlandırma çabasını, sorgulama ve hayata tutunma çırpınışlarını Çoşkun karakteri üzerinden okuyucuya yaşatmak. Bu yüzden kitap boyunca adeta deli mi bu adam diyebileceğiniz gerçek yaşam ile yazmakta olduğu tiyatro eseri arasında sıkışıp kalmış bir karakterin sizleri de bu oyuna dahil etmeye ve sorgulamaya sevk ettiğini görüyorsunuz. Çoşkun Ermiş ‘in ruhunun anlam bulduğu bu oyuna neredeyse tüm karakterler; Çoşkun ‘un oğlu Ümit, kaynanası Saadet Nine, arkadaşı Saffet, tiyatro eseri yazmasını destekleyen Emel ve tiyatro sahibi Servet de dahil olsa da neyin gerçek neyin oyun olduğunu anlayamayacak okuyucuyu oyundan uzaklaştıran biri var kitapta. Hayatın gerçek misyonunu üstlenmiş konuşmaları ve realitesiyle Çoşkun ‘un zoraki evlendiği karısı Cemile.

    ‘’-Oyun oyun. Biraz da gerçek oyunlarla ilgilensen iyi olur. Mesela benim para kazanmak, evi için sahneye koyduğum şu dikiş dikme oyunlarımla, Ümit ‘in her sınıfı iki yılda geçme oyununu düzeltsen biraz. Ya da paralarını içkiye yatırma oyununu adam etsen. Erken emekli olma oyununun bize neye mal olduğunu bir düşünsen… Ne dersin? ‘’

    Kitabın ana teması dışında; Oğuz Atay ‘ın yaşadığı dönemde kendisinin de içinde bulunduğu aydın kesimin, batıya dönük yaşam biçimini benimsemeye başladığı yıllarda yaşadıkları abartıları, avam bir şekilde yabancılaşmalarını, toplumun alt kesimlerine duymuş oldukları küçümseme ve aşağılanmaları, okumuş kesimin ben oldum havalarını ince ince ironi yaparak eleştirmekte olduğunu görüyorsunuz.

    ‘’-çizgi çizmesini bilmeyenler hemen meşhur oluyorlar. Sanatı öldürdüler! ‘’
    ‘’-Ey milletim dinle! (Durur. ) Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar…’’
    ‘’-Olsun. Önce film artisti olursunuz o zaman, sesiniz hemen güzelleşir. ‘’
    ‘’-Yabancı ülkelerden getirilen Bunalım Tanrılarının ülkemize bir oyunudur bu. Ülkede kötü günlerin habercisi rüzgarlar esiyordu. Aslında büyük dalgalanmaların başlangıcıydı bu. Ülkenin insanları daha insan olduklarını yeni anlıyorlardı. Millet olmanın heyecanından duydukları bir sarsıntıydı bu. Bu heyecanın içinde ithal malı bir bunalımın yeri yoktu. İşte ne yazık ülkenin aydınları, ülkenin göz bebekleri, binbir sıkıntıyla yetiştirilen, adam başına düşen yıllık gelirden oldukça yüksek pay alan okumuş takımı Ecnebi Bunalım Tanrısının büyüsüne kapıldı: Dünya Nimetlerinden usandığını haykırmaya başladı; dünya nimetlerini yaşamadan, onlardan usandığı kuruntusuna kapıldı. Meyhaneleri ithal malı bunalımlarla doldurdu. Daha biz doyasıya yaşmamıştık ki; büyük ve güzel şeylerin özlemini çekiyorduk henüz. Biz daha feraha çıkmamıştık ki, dünya nimetlerinden bıkalım, bunalımlar geçirelim…’’


    Bu kitabı; yaşadığı dönemde çevresine küskün, günlüğüne ‘’Benden haberleri bile yok’’ diye yazan Atay’ın kırgın ruhuyla sadece burjuva kesimi eleştirmek, iğnelemek amacıyla yazdığını iddia etmek diğer eserlerini ve Atay ‘ın edebi kimliğini bilmemek olur. Oğuz Atay ‘ın birkaç kitabını ya da sadece Tutunamayanları okuyan herkes yazarın amacının bu olmadığını Çoşkun Ermiş gibi gerçek hayatın ona sunmadığı huzuru, çoğu zaman ön plana çıkardığı çirkin yüzünü görmek istemeyip; aslında hobi olarak edinebileceği tiyatro eseri yazma uğraşını hayatının merkezine alarak fazlaca kendini kaptırması ve bu yanılsamada kötü bir sona varmasını, hayata tutunamayan bütün insanların bir örneği olarak ele aldığını anlayacaktır. Zaman zaman hemen her insanın içine düştüğü bu durum bazen konunun kitaplar, bazen spor, bazen iş, bazen aşk, bazen alışveriş vs gibi hayatta araç olacak birçok unsurun amaç olarak sahiplenilip hedef alındığı her hayatta görülebilir.


    Hayatın hep bir tek düzeliğe çoğu zaman kalıplara oturma çabasından alıkoyup renklendirmeye, değiştirmeye çalıştığımız dünyamızda Çoşkun Ermiş ‘in dediği gibi ‘’belki de insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatlarını birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar. ‘’ Bu yüzden çoğu zaman düştüğümüz boşluklardan çıkma çabamız da kendimizi kandırıp inandığımız başka bir oyuna adım atışımızı getiriyor.
    ‘’-insanların hayatı zaten daha önceden yazılmış oyunlarla geçiyormuş. Belki biz yani siz demek istiyorum, bizim için yazılmış oyunları değiştirmek, yani kaderimizi değiştirmek yani oyunlarımıza anlam vermek için, onları yeni baştan kendimize göre yazmak için…’’

    Bir an Çoşkun Ermiş ‘cesine;
    Hayat bir oyunsa ve her büyük tiyatro oyuncusu gibi sahnede öleceksek; büyük meseleler yüzünden harcamış olalım hayatımızı, küçük meseleler yüzünden yıpranıp ölerek değil.
  • - Yüzbaşım! Aşkı neden bu kadar küçük ve alay konusu olarak görüyorsunuz? Gerçi o bir hastalıktır, ama bazı çocuk hastalıkları gibi herkesin başına gelen cinstendir. Şunu da unutmayın ki, evlilik aşısı olmadığı gibi onun yaşı ve zamanı da yoktur. Büyük Alman şair Goethe, torunu yerindeki Margeritte’ye, büyük şair Abdülhak Hamid torunu yerindeki Lüsyen’e aşık olmadı mı? Esrar Dede’nin “Aşk olmasa ey dil seni biz neylerdik?” demesi ne kadar yerindedir. Siz asker olduğunuz için aşkınızı da askerce, yani çok sert ve kuvvetli olacaktır ve bu asker aşkı…
  • İşte bizim eczaneye gelen eski başvekil de ancak sadrazamlıktan indikten sonra sevimli olmaya yüz tutmuş bu çeşit bir adamcağızdır. Fazla konuşmaz. Enjektör kaynayıncaya kadar biraz oturur, büyük küçük herkese hatır sorar. Sade eski meclis reisine, emekli miralaya, sefirikebire, eczacıya değil, hakire bile, kalfa Recep'e, aspirin almaya gelen arabacı İbrahim Çavuş'a bile. İçimizden "Aşk olsun yahu." deriz. "Ne alçak gönüllü adam. Bak, bir bir hepimizin gönlünü aldı." Halbuki Hacı Bey de geldiğinde herkesle konulur, şakalaşır. Hiçbirimizin aklına Hacı Bey' i bu alçakgönüllüğünden ötürü övmek gelmez. Böyledir işte dünya.
  • Sabır Taşı

    Aldık nasibimizi hüzünden
    İşte geldik gidiyoruz sevinsin
    Halbuki ne güzel başlamıştı hikâye
    Şerbet gibi bir gök üstümüzde
    (Bedri Rahmi)

    İstanbul’a kasvet fena çöker. Şenlenmesi de kederlenmesi de bahaneye bakar kentin. Ama bir efkârlandı mı da insanlarını daraltır, yürekleri sıkıştırır. Hava kapalı bugün; yer, gök, deniz dört bir yan, grinin tonlarından ibaret. Zamansız bir ölümün yasına gebe İstanbul. Eksilmenin kahrına gebe.

    Hastanenin koridorunda gecelerdir süren çaresiz voltaların yorgunu iki genç adam karşılıklı koltuklara yığılmış. Gençlikleri hastanenin dışında kalmış. Derinleşen çizgilerinde, koyunları, keçileri ağılda soğuktan donup telef olmuş bir köylünün çaresizliği var. Can damarları kesilmek üzere. Sevdikleri kadın 34 yaşında ölmek üzere. Gözlerinin bir şey gördüğü yok. Oysa İstanbul’u da dünyayı da herkesten farklı yaşamış, sanatla yoğrulmuş gözler onlarınki. Can damarı kadına sevgileri de, birbirlerine dostlukları da sıradışı. Hırçın lülelerini, nice şiirin ve resmin yaratıcısı ellerinin arasında bilinçsizce çekiştiren Bedri Rahmi, heykeltıraş sevgilisi Mari Gerekmezyan’ı kurtaracak bir şiiiri, bir resmi olmayışının kahrında. Acılı dostunun dizine elini koyan heykeltıraş Fred Gross ise Bedri’nin evliliğinden ötürü aşklarına zeval gelmesin diye, dedikodular dinsin diye ilişkilerini bile bile evlendiği eşi Mari Gerekmezyan’ı kurtaracak bir heykeli, bir bedeli kalmayışının isyanında. Önlerinden geçtiğimi fark etmediler bile. Duyuları çok uzaklardaydı.

    Usulca içeri süzüldüğüm odada genç bir kadından arta kalanlar yatıyordu. Ufalmış yüzünün daha da belirginleştirdiği ceylan gözleriyle baktı bana. Bir an ölüme yakın duranların yüzlerine vuran o tarifsiz ruh aydınlığını seyrettim. Gülümsedi bana Mari; heykellere can vermiş, canlara aşk vermiş elleriyle yanına oturmamı işaret etti. “Bekliyordum gelmeni. Ne zamandır ötelerde, hiç tanımadığım birilerinin beni düşündüğünü hissediyorum. Tıpkı şu kapının gerisinde benim için atan yürekleri hissettiğim gibi” dedi. Elimi okşadı, “Önce sen anlat gelişini, ben sonra konuşurum uzun uzun.”
    “Şu anın elli yıl ötesinde kimi sanatçıların anılarında, Bedri’nin sanatını inceleyen yapıtlarda rastladım adına önce” dedim, “çünkü sensiz anlatılan yaşam eksik kalıyordu. Ama anlatılan sen değildin, teğet geçiliyordun sanki. Örtülü, çekingen üsluplardan taşan, dipnotlara sığamayan bir kadındın. Öyle hissettim.” Bir nefes aldım. “Sonra bir dergide o herkesin içine işleyen şiirlere, resimlere ilham veren kadının sen olduğunu okudum. Dahası heykeltıraş olduğunu. Büstlerini gördüm, hele de sevdiğinin sanki rüzgâr dalgalandırmış gibi yonttuğun kıvır kıvır saçlı güzelim başını.” Ortasında birer yıldızın parıldadığı zifir gecesi gözlerine baktım. “Bir kere de sen konuş Mari. Seni duymaya geldim.”

    Hayatı fazlaca yaşamış olanların, takvim yaşını aşan gülümseyişi belirdi yüzünde. “Hep konuştular hakkımızda. Sığabileceğimizi sandılar küçük dedikodu dünyalarına. Bizse sustuk. Yaşadık ve yarattık. Doğanın emsalsiz güzelliklerini, iç içe oynaşan renkleri, sanki bir ömür birbirlerini aramış da bulmuşçasına yan yana diziliveren sözcükleri paylaştık birlikte Kendimize yepyeni bir dünya kurduk. O şiirlerini yazdı, resimlerini yaptı. Ben heykellerimi yonttum. Sanatla kutsadık aşkı.”
    “Çok güzel şeyler üretmişsiniz birlikte” deyince çocuk gibi sevindi. Annesi “Aferin” demiş bir çocuk gibi usul usul sevindi hem de. İçinde bir yaraya dokunduğumu hissettim. Kim bilir nasıl uğursuz saymışlardı onu. Genç bir sanatçıyı baştan çıkaran cadı gibi görünmüştü belki de bazılarının gözüne. Oysa nasıl da sinmişti Bedri’nin sanat dünyasına, nasıl bereketlendirmişti o dönemi. Öyle ki Mari olmadan Bedri’nin o yıllar arasındaki sanatını anlatamaz olmuşlardı. Kendisi de yaratmıştı hem hırsla, sonrasında zamanı olmayacağını hissedermiş gibi...”Birbirimizi çok teşvik ettik” diye anlatmaya koyuldu. “Bedri şimdiye dek tanıdığım en çalışkan sanatçı. Öyle bohem lakaytlıklarına yer yok yaşamında. ‘El unutur’ der, her gün yılmadan düzenli olarak çalışır. İmrenirim tutkusuna. Karşısındakini ezmeyen, tam tersine ona da yaratma ilhamı veren, tertemiz bir coşkusu var. Her seferinde o coşkuya ben de kapılır, kollarımı sıvadığım gibi yeni bir kalıpla mücadeleye koyulurum heyecanla. Uzun emek saatlerinin ardından da birbirimize bayramlık kıyafetlerini gösteren küçük çocuklar gibi yeni bitirdiğimiz eserlerimizi gösteririz.”
    Gözleri bir an heyecanla parladı. “Duvara bak, sana resimlerimi göstereceğim” dedi. Hastane odasının kanı donduran beyaz duvarında Bedri’nin resmettiği Mariler canlandı gören gözlere. Tatlı tatlı mırıldandı Mari: “Beni çok resmetti. Upuzun boyunlu, ceylan gözlü bir güzel kıldı beni. Bütün abartıları, biçimbozmaları hep o aşkındandı. Lunaparklarda sizi olduğunuzdan farklı gösteren, gülümseten aynalar vardır ya onun resimleri de aşkla çarpıttı çehremi, gövdemi. Öyle isimler verdi ki bana birkaç farklı kadına büründüm, çoğaldım sayesinde. Alis, dedi bana tablolarında, Meryem, Leyla, İvy, Talaslı, Gelin Başı, Karadut. Kendisine de Bedros... Dilleri, dinleri yakınlaştırdı sevgisi...”
    Derken heykeller belirdi hasta yatağının başucunda. Sevgi adına emek adına üretilmiş ne varsa veda etmeye gelmişti Mari’ye. Eğilip onun yerine okşadım hepsini. En çok da Bedri’ninkini. “Onun biricik başını yonttum, öpmeye doyamadığım gözlerini, sevmeye doyamadığım lüle lüle saçlarını” diyordu Mari, “Yanımda olmadığı zamanlarda da onunla olabildim böylelikle. Hep elimin altında kaldı, parmaklarımın dokunuşunda.”

    Işıltılı yaz gecesi gözlerini bana çevirdi. “Heykelden de sevdiğimden de pişmanlık duyamam. Onlar benim miladım oldu. Kim hayatında milatlardan bahsedebilir kolay kolay? Dolayısıyla anlamalarını da beklemiyorum ne heykeli ne Bedri’yi. İç içedir benim için ikisi, canımın özündedir. Yonttuklarıma aşk duydum, aşk duyduğumu da yonttum ben. Eserlere ve birbirimize nasıl emek verdiğimizi de, emek verdiğimiz eserleri ve birbirimizi nasıl sevdiğimizi de bir dört duvar bir de Tanrı bilir.” “Kırgın mısın Tanrı’ya, hayata?” diye sordum. “Aşkım ve eserlerim mâni kırgın olmama” dedi gülümseyerek. Ben yanına gidemezdim canım çektikçe o da benim yanımda istediğim kadar kalamazdı. Hastalık tek çıkışımız oldu. ‘Sabır taşı olsa çatlar” derler ya hani, ben o deyişi çok severim. Çatlayan bir taş... Taşın o sabit, yekpare halini gözünün önüne getir ve sonra damar damar, usul usul, için için çatladığını. Hastalık işte böyle çatladı içimde. Şimdi ben sevgilimi değil, dünyayı terk edeceğim, o ise beni terk etmiş değil, uğurlamış olacak. “ Düşünceli bir ifadeyle ekledi. “Cehennem, ihtiyaç duyulmama hissidir benim için. Cennetse ihtiyaç duyulmaya ihtiyaç duymama hissi. Kendi cennetime gidiyorum nihayet.” Sonra bir anda gözündeki gökyüzünde yıldızlar kayboldu. Yağmur başladı gözpınarlarından aşağı. İri damlalı serin bir yağmurdu, ailesine ağıt borcuydu.

    “Bir tek ailem ukdedir içimde. Onlara kırgın ayrılmak ağır geliyor. Onlar kökümdür çünkü. Ve zaten bir kez kopmuştuk Talas’tan İstanbul’a yollara düştüğümüzde.” Tıpkı o resimlerdeki gibi uzadı sanki narin boynu bir anda, hoyrat rüzgârla savrulan bir çiçeğin başı gibi büküldü. “Aitsizlik eskilerden miras bana. 1913’te Kayseri’nin Talas köyünde dünyaya gelmişim. Gel gör ki doğum yılım sürgün yılı olmuş aileme. Yörenin tüm Ermenileri gibi biz de düşmüşüz yollara. Hikâyemi öyle kimselere anlatmam. Bir Bedri bilir her şeyiyle çünkü sevgisi geçmişimi de alır içine.” Eski bir masal gibi aktı o kovulduğu geçmiş. “Üç dayım varmış benim. Bir tanesi kurtulsun diye tüm servetlerini vermiş de ailem yine işe yaramamış. Anam böyle düşmüş yollara işte, kucağında bebeği Mari, bağrındaysa gencecik kardeşlerinin dinmeyen kederi. Şimdi anlıyor musun onunla beraberliğimi ailem neden tasvip edemezdi diye. Yaşadıkları geçmiş mâniydi böyle bir şeyi kabullenmelerine. Bedri bu geçmişi de kendi acısı gibi sahiplenip şiirleştiren insandır, ama inandıramazdım onları böyle bir insanın var olabileceğine. İlişkiyi göze almış oldum. Fena küstü ailem bana, koruyucu ellerini çektiler üzerimden. Soyadım bir kader mi, gerekmez miyim kimselere diye bile düşündüm bir dönem, inanır mısın. Zaten hep çok düşünmekten oldu olanlar. Artık geçmişim yok. Geleceğim de günübirlik bugünlerden ibaret ne zamandır. Oysa ölümlü dünya işte. Yazık hepimize...”

    Bir parça neşelendireyim, yüzündeki bulutu dağıtabileyim diye çaresizce atıldım. “Ama şimdi senin yeni bir ailen var.” Gülümsedi. “Doğru, Fred var. Kaç kadın böylesine gönül zengini bir adamla karşılaşabilir. Sırf dedikodular dinsin diye evlenmeyi kabul etti benimle. Bile bile. Ama bak işte artık hiçbir dedikodunun önemi kalmadı. Ve Bedri var her şeyin önünde. Biliyor musun, helak etti kendini ilaç parası bulsun diye. Gözünün nuru tabloları yok fiyatına sattı. Bir de saklıyor aklı sıra, sanki ben bilmiyorum. Lakin bilmek dışında yapabildiğim bir şey yok.
    “Başka türlü olsun istemez miydin?” diye sordu içimdeki isyan. O ise artık tevekkülün ta kendisi olmuştu. Bir hâkimin soğukkanlılığı ve kararlılığıyla okudu kendi hükmünü. “Daha kolayı her zaman için mümkündü. Ama felsefe okumayı da heykel yapmayı da Bedri’yi sevmeyi de el yordamıyla içimde buldum ben. Hiçbir şeyi dışardan seçmedim ki. Dolayısıyla ne yaşandıysa en doğal haliyle olması gerektiği gibi yaşandı. En gerçek isteklerimin ilmek ilmek ördüğü bir kaderdi bu. Bir tek kendi eserlerimle dolu dolu anılmayı isterdim. Artık tamamlayamayacağım bütün heykeller balçık balçık içimde. Nasıl da parlak başlamıştı oysa her şey. Ankara’daki sergilerde heykellerim birincilik kazanmıştı. Daha yolun başındaydım. Gidebileceğim bir yol var sanıyordum. ‘Gelecek vaat ediyor’ demişlerdi benim için. Gel gör ki vaat ettiğim gelecek, ömrümün kısmeti değilmiş.”

    Sonra gözlerini kaçırıp kendi kendine mırıldandı. “Bir de onun gözlerime bakıp da söylediği her şeyi özleyeceğim. Öyle şiir için ayrı dili, günlük hayat için ayrı dili yoktur Bedri’nin. Yaşadığımız her an şiirdir o yüzden. Onun hiçbir şeyini sahiplenmedim. Ne kendisini ne eserlerini. Benim için yaptıklarından bile kendime pay çıkarmadım, çünkü onlar herkesi kucaklayacak denli büyüktü. Ama “Çatal Karam” deyişini özleyeceğim ne yalan söyleyeyim.” Mahcup mahcup gülümsedi. “Anlatsana hikâyesini Mari” dedim. O şiirin gerisini, dizelerin arasını dinlemenin benim için nasıl da değeri biçilmez bir armağan olduğunu hissetti. Gizli vasiyetini açıklar gibi, büyük sırrını paylaşır gibi, en leziz meyveyi tane tane yedirir gibi anlattı. “O deyiş Çorlu gezisinden yadigâr. Bir gün İskilip kasabasında çalışırken çocuklar etrafını sarmış. O da oyalansınlar, kendisini de rahat bıraksınlar diye çocukların eline kâğıt kalem tutuşturmuş, ‘Bildiğiniz ne kadar meyve ismi varsa yazın’ demiş. Oralar bereketli yerler, çocuklar yazdıkça yazmış. Sırf üzüm çeşitleri bile bir sayfa tutmuş. ‘Çatal Kara’ da onlardan biri. Yer yer mora çalan kuzgunî bir salkımmış. Diline doladı bir kere. Gözlerime, saçlarıma yakıştırdı. ‘Çatal Karam’ dedi durdu bana. Sonra da o şiir geldi...”
    Hastane odasının çiğ boşluğunda Bedri’nin sesi yankılandı, sevdiği kadın için son kez söyledi şiirini.

    Karadutum, çatal karam,
    Çingenem
    Nar tanem, nur tanem, bir tanem
    Ağaç isem dalımsın salkım saçak
    Petek isem balımsın ağulum
    Günahımsın, vebalimsin.
    Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
    Yoluna bir can koyduğum
    Gökte ararken yerde bulduğum
    Karadutum, çatal karam,
    Çingenem
    Daha nem olacaktın bir tanem
    Gülen ayvam, ağlayan narımsın
    Kadınım, kısrağım, karımsın.

    Yudum yudum içti Mari dizeleri. Uzaklardayken de dilediği an kıyısına oturup erkeğine sarılabileceği bir dere akıttı yüreğine. Üzerlerine hiçbir gölgenin düşmeyeceği denli aydınlık bir gökyüzü düşledi. En taze çiçekleri, en hafif esintiyi ekledi. Cennetini kurdu kendi kendine. En sulularından bir sepet dolusu meyve iliştirdi mis kokulu çimenlerin üzerine. Ama ağzına bile götüremedi onları. Mecali kalmamıştı hiç. Hayaline gülümseyip mırıldandı. “Tam da onun dediği gibi ‘bir dilimi zehir zıkım bir dilimi candan tatlı’ bir aşk bizimkisi. Bu ara yine zehir zıkkım olan dilimleri yeme zamanımız. Acımla ona daha fazla acı vermeden gitmek istiyorum artık. Başkaları adımı, yarım kalmış sanatımı anmayacak muhtemelen. Yine de unutturamazlar beni, kalkar boşluğum konuşur yerime. Ve kimsenin rahatsız olmayacağı kadar uzun zaman geçtiğinde, belki bir gün, beni de hatırlarlar...”

    Birden içimdeki sesi sustu Mari’nin. İki adam katıla katıla birbirine sarıldı. Yeniden kentin uzak gürültüleri duyulur oldu. Arabaların motorları, sokakları döven ayakkabı topukları, bebek çığlıkları yaladı kenti. Güneşin henüz uykuda olduğu o alacakaranlığın en tesellisiz saatlerinde müezzinin berrak sesinden bir dua yayıldı kente. Eminönü’ndeki bütün güvercinler aynı anda havalandı. Avucumu açtım. Mari uçtu gitti.

    Karin Karakaşlı- Can Kırıkları, Sabır Taşı adlı hikayesi
  • Aşk Kölesi!

    Otoriter Bey baskın biri, bense kendimi pek itaatkâr olarak görmesem de onunlayken şiddetle boyun eğmek istiyorum. Onda öyle bir hava var ki ona itaat etmek, ona hizmet edip memnun etmek istiyorum. Takdirini kazanmak için tutuşuyorum. Bana “İyi kız” dediğinde bu sözler bile beni bazdan gelecek noktaya getiriyor.
    Dün onun arabasında, hızlı şeritte, etrafımızdaki yoğun hafta sonu trafiğinin arasında ilerliyorduk, derken benden külotumu çıkarmamı istedi. Aslında tam olarak istedi denemez, ricadan çok bir emirdi. Ben de onu mutlu etmek için memnuniyetle dediğini yaptım. Tamamıyla onun küçük fahişesiydim, teslim olmuştum ve bu canımı bile sıkmıyor. Eteğimin altından küçük külotumu güçlükle çekiştirerek yere atarken heyecanlıydım.
    “Göster bana dedi. “Eteğini kaldır.”
    Etrafa bakındım, bundan emin değildim. Trafik yoğundu, her iki tarafımızdan hızla arabalar geçip gidiyordu,
    “Kimse gömmez,” dedi gerginliğimi anlayınca, haklı olduğunu fark ettim. Diğer sürücüler sadece üst kısmımı görebiliyordu. Belden aşağımın çıplak olduğunu kimse anlayamazdı. O buyurgan sesiyle tekrar ısrar etti, “Göster onu bana. ' Eteğimin kenarını tutup onu çıldırtmak, için yavaşça yıı-kan çektim, sonunda belimin etrafına dolayıp iyice görebilmesi için koltuğumdan ona doğru döndüm. Bana bakabilmek için bir anlığına gözlerini yoldan çekerken nefesinin kesilmesi inanılmaz tahrik ediciydi.
    ‘‘Bacaklarını aç,” dedi. Hafifçe aşağı kayıp bacaklarımı açtım. Bu adamın yanında tam itaatkâr, küçük bir köpek yavrusu haline geliyorum. Yuvarlanıp ölü numarası yapmamı istese muhtemelen onu da yaparım.
    Bir elini direksiyondan çekip bana dokunmak için uzandı. 'Ne kadar ıslaksın " dedi. “Bu oyun seni heyecanlandırdı mı?”
    “Evet” diye fısıldadım. Parmaklarıyla benimle oynarken sesim titriyor, daha çok ıslanıyordum.
    “İyi kız, ” dedi parmaklarını çekerken. Parmaklarını ağzına sokup kayıtsızca emdi. “Gelmek ister misin?” diye sordu elini direksiyona geri koyarak, daha şimdiden parmaklarının yoksunluğunu çekiyordum.
    “Evet, ” dedim nefes nefese. Sesim boğuluyormuşum gibi çıkıyordu.
    “Seni getirmek isterim ama yola odaklanmam lazım,” dedi çapkın bir gülümsemeyle. “Ayaklarını panele kaldır ve kendine dokun.”
    Ayakkabılarımı çıkarıp ayaklarımı dediği yere koydum.
    “İyi kız.” Kendime dokunurken sesiyle iyice heyecanlanıyordum. “Her zaman sözümü dinliyorsun. Şimdi kendini uyarıp gelmeni istiyorum. Sesini de duymak istiyorum.”
    Zevkin doruklarına çıkarken kıvrılan bedenim emniyet kemeriyle zapt olurken ışıklarda durduk. Siyah BMW’li genç bir adam yanımızda durup bana baktı. Neler olduğunu anlayıp anlamadığını bilemedim ama sırıtarak bana göz kırptı. Panikle Otoriter Bey’e döndüm, uzanıp saçlarımı okşayarak beni sakinleştirirken sarsıntılı bir şekilde orgazm oldum. Minik artçı şoklar içimi titretirken hazla inledim.
    “ާŞ> tamam,’' dedi bana tekrar iyi kız olduğumu söyleyerek. “Çok iyiydin. Senden çok memnunum.” O anda yabancının birinin seks yüzümü görmüş olması artık umurumda bile değildi.
    Yeşil yanınca ilerlerken külotuma uzandım.
    “Hayır” dedi, tekrar doğruldum. “Giyme. Böyle iyi bir kız olduğun için bir ödülü hak ettin bence. Arabayı çekecek bir yer bulunca dururuz, aletimi emebilirsin. Bunu ister misin?”
    Biliyorum, küçük kızını ödüllendirmek için dondurma alacağını söyleyen baba gibi konuşuyordu. Ama o dondurma için yanıp tutuşan bir çocuk gibi hevesle başımı salladım, çünkü bunu gerçekten çok seviyorum ve o da bunun farkında. Büyük, iri aletini ağzıma almayı çok seviyorum. Ellerim ve ağzımla onu çaresiz ve kırılgan hale getirmeye bayılıyorum, saçlarımdan tutup hareketlerimi kontrol ederken bu bana kendimi çok güçlü hissettiriyor. İçime girmesini, artık onun bittiği, benim başladığım noktaya kadar içimde gidip gelmesini de çok seviyorum.
    Yol kenarındaki park yerine çekip kontağı kapattı, emniyet kemerini açıp bana döndü. Kendi emniyet kemerimi açmamı isteyip istemediğinden emin olmadığım için bekledim. Gülümseyince talimatlarını beklediğim için memnun olduğunu anladım. Uzanıp alnımdan, sonra dudaklarımdan öperek emniyet kemerimi açtı.
    “Üstünü çıkarmanı istiyorum,” diyerek geri yaslandı ve beni izledi. Bu bir emir değil, bir ricaydı. Bazen böyle yaptığı da oluyor. Böyle bir ilişkide yeni olduğum ve birlikte olduğu diğer boyun eğiciler kadar buna hevesli olmadığımı bildiği için bazen böyle davrandığını düşünüyorum. Bana karşı bu kadar düşünceli ve sabırlı olması beni çok etkiledi ve onu memnun etmeyi daha çok istedim.
    ''lütfen, kimsenin seni görmesine izin vermem," dedi.
    Ben de en serdiği kelimeyi kullanarak ona evet, dedim ve bluzumu çıkardım.
    "Teşekkür ederim," diyerek beni tekrar ahumdan öptü.
    Güvenimin onun için çok önemli olduğunu bilerek onu memnun ettiğim için mutlu oldum.
    "Yeterince sıcak mı?" diye sordu sutyenimin açarken.
    "Evet."Beni düşünmesi hoşuma gitti. Dışarısı soğuktu ama ısıtıcıyı sonuna kadar açtığı için arabasının içi sıcacıktı. Sutyenimi yere attım.
    "Çok güzelsin diyerek beni kucağına aldı. Ellen çıplak bedenimde, çıplak memelerimde gezinirken tenimi yakıp kavuruyordu. Eğilip memelerimi emdi, sırayla meme uçlarımı dişledi. Sonra fermuarını açıp eteğimi belime çekti ve hemen oracıkta, park yerinin ortasında sevişmeye başladık.
    Son anda geri çekilip memelerime boşaldı. İkimiz de kendimize geldiğimizde spermini göğsüme sürerek yavaş, kararlı hareketlerle tenime masaj yaptı. Avcunu meme uçlarımda gezdirirken meme uçlarım sertleşerek tekrar arzuyla sızlamaya başladı. Beni tekrar heyecanlandırdığını fark ederek gülümsedi, durmadı; spermini memelerime ve karnıma sürmeye devam etti.

    "Tamam" dedi bitirdiğinde kararlı bir gülümsemeyle, bütün tenim kurumaya başlayan spermiyle doluydu. Belime hafifçe dokunarak üstünden kalkmamı istedi, tekrar sevişmek istediğim için hayal kırıklığına uğradım. “Şimdi üstünü giyinebilirsin,” dedi yolcu koltuğuna kayarken. ‘Ama bu bende kalacak. ' Yerdeki külotuma işaret etti. 'Torpido gözüne koy."
    Benden istediğini yaptım ve sonra beni evime götürdü .
    "Bu harika gün k in teşekkür ederim,” dedi evimin önüne park ederken.
    “Teşekkür ederim." Gülümsedim. İçeri gelmesini umuyordum. Daha fazlasını istiyordum.
    Sormadığım soruyu cevaplayarak, “İçeri gelmeyeceğim dedi. “Sabah erken uçuşum var."
    Hayal kırıklığına uğradım ama eve gider gitmez mastürbasyon yapmayı düşünerek kendimi avuttum. Şimdi bir an önce arabadan çıkmak istiyordum.
    'Bıı gece duş alma, " dedi. ‘Benim spermimle sarmalana rak. uyumanı istiyorum. Sürekli beni düşünmen için kokumun her yerine sinmesini istiyorum."
    Aman ne güzel, diye düşündüm, kendimi uyarırken onu düşünmek çok daha keyifli olacak.
    “Ayrıca kendine dokunmayacaksın dedi aklımı okumuş gibi. “Başkasının sana dokunmasını da istemiyorum. Sonraki orgazmın benimle olacak. Anlaşıldı mı?"
    Çaresizce başımı salladı;;?. Yarın sabah gideceği iş gezisinden ve bir hafta sonra dönecekti. Tek umudum telefon seksi yapmak için beni arayıp o zaman orgazm olmama izin vermesiydi, Yoksa bir hafta boyunca orgazm olmayı unutmak zorundaydım. Ama dediğini yapacaktım. Onu memnun etme arzusu beni yakıp kavuruyordu.
    "Evet," dedim.
    Tatmin olarak hafifçe inledi. "Çok iyi bir kızsın," dedi.
    ‘Beni çok memnun ediyorsun." Sonra uzanıp beni tekrar öperken memelerimi avuçladı, Başparmağıyla meme ucumla oynayıp kasıtlı bir şekilde beni tahrik ederken daha şimdiden tekrar orgazm olmak için içim sızlıyor.
    O gece fazla uyuyamadım. Yatakta her döndüğümde seksi kokusunu her yanımda duyuyordum. bir hafta nasıl dayanacağımı bilmiyordum. Ama dediğini yapacaktım. Çünkü ben onun iyi kızıyım.
  • Agatha Christie

    Agatha Christie kitaplarında bir filtreleme daha doğrusu mükerrer kayıtları birleştirme işlemi yaptım. Yazarın kitapları birden farklı isimde ülkemizde yayımlanmıştı. İnternet üzerinde bir kaynak buldum ve bu kaynağa göre işlem yaptım ama hala mükerrer olduğunu düşündüğüm kayıtlar da mevcut diye düşünüyorum.

    yararlandığım kaynağa göre

    Kahraman Ayrımlı Detay Liste (Ayhan Hocha):

    Hercule Poirot Serisi:

    1-Ölüm Sessiz Geldi / Katil Kim / Styles'teki Esrarengiz Vaka / Aşkımı Sen Öldürdün (The Mysterious Affair at Styles, 1920)
    2-Dersimiz Cinayet / Zincirleme Cinayetler / Golf Sahasındaki Cinayet (The Murder on the Links, 1923)
    3-Roger Ackroyd Cinayeti / Ölümün Sıcak Eli / Şok / Roger Ackroyd Öldürüldü / Akroydun Katli (The Murder of Roger Ackroyd, 1926)
    4-Büyük Dörtler / Büyük 4 / Esrarengiz Dörtler (The Big Four, 1927)
    5-Mavi Trenin Esrarı / Yakut Kana Bulandı / Öldüren Miras (The Mystery of the Blue Train, 1928)
    6-Acı Kahve (Black Coffee, 1930)
    7-Son Evdeki Tehlike / Cesetler Ağlamaz / Miras / Kızlara Suikast (Peril at End House, 1932)
    8-Lord Edgware'i Kim Öldürdü? / Lordun Ölümü / Birisi Ölecek (Lord Edgware Dies / Thirteen at Dinner, 1933)
    9-Doğu Ekspresinde Cinayet / Şark Ekspresinde Cinayet / Simplon Ekspresindeki Cinayet / Ölüm Ekspresi (Murder on the Orient Express / Murder in the Calais Coach, 1934)
    10-Üç Perdelik Cinayet / Üç Perdelik Trajedi / Kadehteki Zehir (Three Act Tragedy / Murder in Three Acts, 1935)
    11-Ölüm Diken Üstünde / Havadan Gelen Ölüm / Bulutlar İçinde Ölüm (Death in the Clouds / Death in the Air, 1935)
    12-Cinayet Alfabesi / Dilsiz Tanık (The A.B.C. Murders / The Alphabet Murders, 1936)
    13-Mezopotamya Cinayeti / Gece Gelen Ölüm (Murder in Mesopotamia, 1936)
    14-Briç Masasında Cinayet / Briç Masası Cinayeti (Cards on the Table, 1936)
    15-Sessiz Tanık / Ölüden Mektup Var / Mektupla Gelen Ölüm / Aptal Tanık (Dumb Witness / Poirot Loses a Client / Mystery at Littlegreen House, 1937)
    16-Nil'de Ölüm / Nil Nehrinde Cinayet / Nil Cinayeti / Kim Ölecek, Kim Dönecek? (Death on the Nile, 1937)
    17-Arka Sokaktaki Cinayet / Ölünün Aynası (Murder in the Mews / The Incredible Theft / Dead Man's Mirror, 1937)
    18-Ölümle Randevu (Appointment with Death, 1938)
    19-Noel'de Cinayet / Tatilde Cinayet (Hercule Poirot's Christmas / Murder for Christmas / A Holiday for Murder, 1938)
    20-Esrarengiz Sanık / Koltuktaki Ölü / Morfin / Ölüme Doğru / Zehirli Miras (Sad Cypress, 1940)
    21-Iskemlede BeŞ Ceset / Cinayet Salgını (One, Two, Buckle My Shoe / An Overdose of Death / The Patriotic Murders, 1940)
    22-Ölüm Oyunu / Büyülü Ada (Evil Under the Sun, 1941)
    23-Beş Küçük Domuz / Mazideki Cinayet (Five Little Pigs / Murder in Retrospect, 1942)
    24-Hollow Malikanesi Cinayeti / Ceset Katilini Arıyor / Kutsal Tören / Uğursuz Malikhane (The Hollow / Murder After Hours, 1946)
    25-Hercule'ün On Iki Görevi (The Labours of Hercules, 1947)
    26-Ölüm Dalgaları / Şeytan Dönemeci / Şantaj / Poirot Söylerse (Taken at the Flood / There is a Tide, 1948)
    27-Bayan McGinty'nin Ölümü / Fotoğraftaki Lekeler / Hizmetçinin Ölümü / Korkunç Sır / Gördü ve Öldü (Mrs McGinty's Dead / Blood Will Tell, 1952)
    28-Cenazeden Sonra / Ölenin Ardından / Ecelin Çağrısı / Cenaze Merasiminin Ardından (After the Funeral / Funerals are Fatal / Murder at the Gallop, 1953)
    29-Üç Yanlış Üç Ceset / Üç YanlıŞ / Hikori Dikori Dok / Poirot Bilir (Hickory Dickory Dock / Hickory Dickory Death, 1955)
    30-Sonuncu Kurban / Ölü Adamın Dönüşü (Dead Man's Folly, 1956)
    31-Güvercinler Arasında Bir Kedi / Kapı Tekrar Vuruldu (Cat Among the Pigeons, 1959)
    32-Noel Kekinin Gizemi (The Adventure of the Christmas Pudding, 1960)
    33-Ölüm Saatleri / Saatler (The Clocks, 1963)
    34-Üçüncü Kız / Tavuskuşu Cinayeti (Third Girl, 1966)
    35-Elmayı Yılan Isırdı (Hallowe'en Party, 1969)
    36-Filler de Hatırlar (Elephants Can Remember, 1972)
    37-Hercule Poirot Iz Üzerinde (Poirot's Early Cases / Hercule Poirot's Early Cases, 1974)
    38-Ve Perde Indi (Curtain, 1975)
    39-Işıklar Sönünce (While the Light Lasts, 1997)

    Miss Marple Serisi:

    40-Ölüm Çığlığı / Evdeki Korku / Yerin Kulağı Var (The Murder at the Vicarage, 1930)
    41-Cinayetler Kulübü / Cinayet Kulübü (The Thirteen Problems, 1932)
    42-Cesetler Merdiveni / Kitaplıkta Bir Ceset / Kütüphanedeki Ceset (The Body in the Library, 1942)
    43-Cinayet Reçetesi / Zehirli Kalem / Esrarengiz Kalem / Arsenik / Daktilodaki Parmak (The Moving Finger / The Case of the Moving Finger, 1942)
    44-Cinayet Ilanı / MeŞum Ilan (A Murder is Announced, 1950)
    45-Zarif Bir Cinayet Gecesi / Yürüyen Ceset (They Do It with Mirrors / Murder with Mirrors, 1952)
    46-Porsuk Ağacı Cinayeti / Kara Tavuk Cinayeti (A Pocket Full of Rye, 1953)
    47-16:50 Treni / Lahitteki Ceset / Dört Elli Treni / Trende Cinayet / 4:50 Treni (4.50 from Paddington / What Mrs. McGillicuddy Saw! / Murder She Said, 1957)
    48-Ve Ayna Kırıldı / Kırık Ayna (The Mirror Crack'd from Side to Side / The Mirror Crack'd, 1962)
    49-Ölüm Adası (A Caribbean Mystery, 1964)
    50-Cinayetler Oteli / Otel (At Bertram's Hotel, 1965)
    51-Ölüm Meleği (Nemesis, 1971)
    52-Uyuyan Ölüm (Sleeping Murder, 1976)
    53-Miss Marple'ın Son Maceraları (Miss Marple's Final Cases, 1979)

    Tommy & Tuppence Serisi:

    54-Meçhul Düşman (The Secret Adversary, 1922)
    55-Suç Ortakları / Cinayet Ortakları (Partners in Crime, 1929)
    56-N veya M? / Ölüm Pusudaydı / M. or N. (N or M?, 1949)
    57-Pembe Evdeki Ölü (By the Pricking of My Thumbs, 1968)
    58-Kader Kapısı / Cinayetler Kapısı (Postern of Fate, 1973)

    Başkomiser Battle serisi:

    59-Köşkteki Esrar / Köşkte Cinayet / Chimneys Şatosunun Esrarı (The Secret of Chimneys, 1925)
    60-Dört Neşeli Arkadaş / Kasadaki Dosya (The Seven Dials Mystery, 1929)
    61-Zehiri Kim Verdi / Kolay Cinayet / Yedi Sigara (Murder is Easy / Easy to Kill, 1939)
    62-Sıfıra Doğru (Towards Zero / Come and Be Hanged, 1944)

    Serilerden Bağımsız Romanları:

    63-Kahverengi Elbiseli Adam (The Man in the Brown Suit, 1924)
    64-Ölümün Tam Zamanı / Esrarengiz Ar Lö Ken (The Mysterious Mr. Quin, 1930)
    65-Sittaford Malikânesi'nin Gizemi / Ruhların Cinayeti / BeŞi Yirmibir Geçe (The Sittaford Mystery / Murder at Hazelmoor, 1931)
    66-Kanatların Çağrısı (The Hound of Death, 1933)
    67-Neden Evans'a Sormadılar? / Esrarlı Kayalık / Ceset Dedi ki / Uçurumdan AŞağı (Why Didn't They Ask Evans? / The Boomerang Clue, 1934)
    68-Parker Pyne İz Üzerinde (Parker Pyne Investigates, 1934)
    69-On Küçük Zenci / Negro Adasının Sırrı (Ten Little Niggers / And Then There Were None / Ten Little Indians, 1939)
    70-Sonunda Ölüm Geldi / Yılan İçini Döktü / 4000 Yıl Önce İşlenen Cinayet / Firavun Ağacı (Death Comes as the End, 1944)
    71-Şampanyadaki Zehir / Yanlış Cinayet / Bir Kadeh Şampanya (Sparkling Cyanide / Remembered Death, 1945)
    72-Beklenmeyen Şahit / Zehir (The Witness for the Prosecution, 1948)
    73-Çarpık Evdeki Cesetler / Çarpık Ev (Crooked House, 1949)
    74-Fare Kapanı (Three Blind Mice / The Mousetrap, 1950)
    75-Bağdat'a Geldiler / Bağdat'taki Randevu / Bağdat'ta Buluşalım (They Came to Baghdad, 1951)
    76-Bilinmeyen Hedef / Ölüm Çölü / Nereye? (Destination Unknown / So Many Steps to Death, 1954)
    77-Şahidin Gözleri / YanlıŞ Hüküm / Içimizden Biri (Destination Unknown / So Many Steps to Death, 1958)
    78-Beklenmeyen Misafir (The Unexpected Guest, 1958)
    79-Ölüm Büyüsü / Öldüren Büyü (The Pale Horse, 1961)
    80-Geceyarısı Cinayeti (Endless Night, 1967)
    81-Frankfurt Yolcusu / Benim Adım Ölüm (Passenger to Frankfurt, 1970)

    şeklinde oluşan bir liste var. Agatha Christie sayfasını daha düzenli yapabilmek için yarımcı olabilirsiniz.

    Teşekkürler şimdiden.